Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Harald Kujat: Tek kutuplu dünya düzeni yerini çok kutuplu bir dünyaya bırakabilir

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Berlin Duvarı’nın yıkılması ve Almanya’nın yeniden birleşmesi sürecinde ABD, Almanya ve diğer ülkeler, Gorbaçov’a NATO’nun doğuya daha fazla genişlemeyeceği konusunda taahhüt verdiler. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı James Baker’in ittifakın doğuya “bir karış dahi ilerlemeyeceği” yönünde meşhur bir açıklaması dahi vardı. Moskova, 2021’in aralık ayındaki güvenlik garantisi müzakerelerinde bu açıklamaya ve Gorbaçov’un kulağına fısıldanan teminata atıf yapmaya başladı. Geçen yılın ocak ayında NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in Der Spiegel’e verdiği mülakatta söylediği şey şuydu: “[…] Bu doğru değil, böyle bir söz verilmedi, kapalı kapılar ardında böyle bir anlaşma yapılmadı. Bu tamamıyla gerçek dışı.” Stoltenberg açık açık yalan söyledi, Gorbaçov’un kulağına fısıldanan şeyin herhangi bir bağlayıcılığı olmadığı doğruydu ama NATO-Rusya Kurucu Senedi hiç yokmuş gibi konuştu. Bu hakikat kabul edilseydi, doğal olarak Moskova’nın haklı kaygıları kamuoyu nezdinde de kabul görmüş olacaktı. Bununla beraber Ukrayna’ya dönük askeri harekattan sonra da bu bahis kapanmadı. Son 20 yılda “yetişkin” diyaloğunun ortadan kalkışı, silsile halinde bugünkü krizleri beraberinde getirdi. Eski NATO-Rusya Konseyi Başkanı, emekli Tümgeneral Harald Kujat (Kızıl Ordu’ya karşı savaşırken öldürülen bir Nazinin oğlu), İsviçre merkezli Zeitgeschehen im Fokus dergisine verdiği söyleşide, Ukrayna’daki savaşın gidişatı, Çin’in barış girişimleri ve Macron’un Pekin’e geçtiğimiz haftalarda yaptığı ziyaretin sonuçlarını değerlendiriyor. Kujat’ın dergiye önceki aylarda verdiği söyleşilerin tercümelerine şuradan ve şuradan ulaşabilirsiniz.


“ABD’nin hâkim olduğu tek kutuplu dünya düzeni yerini çok kutuplu bir dünyaya bırakabilir”

Thomas Kaiser
Zeitgeschehen im Fokus
25 Nisan 2023

Emekli General Harald Kujat* ile söyleşi

Eski bir Alman Silahlı Kuvvetleri Genel Müfettişi ve NATO Askeri Komitesi Başkanı olarak Macron’un Avrupa’nın “stratejik özerkliği” fikrini duyduğunuzda galiba tüyleriniz diken diken olmuştur.

Hayır, bu mevcut jeopolitik durumdan doğan ikna edici bir netice. Doğru, ben “stratejik özerklikten” değil, “Avrupa’nın kendini ispatlamasından” söz ediyorum. Başka bir deyişle Cumhurbaşkanı Macron’un kastettiği şey, Avrupa’nın rakip büyük güçlerden oluşan yeni dünya düzeninde Çin, Rusya ve ABD’ye karşı kendini tek başına müdafaa edebilmesi.

Avrupa, birbirine rakip büyük güçlerin oluşturduğu jeopolitik güç aritmetiğinde her geçen gün daha da geriye düşüyor. Ukrayna savaşı bize her geçen gün Avrupa siyasetinin Avrupa’nın çıkarlarını gütme konusunda ne istekli ne de muktedir olduğunu gösteriyor. Jeopolitik muhakeme eksikliğinden dolayı Macron’u Avrupa’yı bölmekle ya da ABD ile ittifakın Avrupa’nın güvenliği açısından önemini küçümsemekle itham eden Alman taşra politikacılarının öfkeli reaksiyonları da bunu gösteriyor.

Kuzey Atlantik İttifakı, ortak bir güvenlik politikası konseptine dayanan kolektif, karşılıklı bir güvenlik ittifakıdır. Ancak Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa’nın güvenliğine olan katkısını insani nedenlerle değil, ulusal güvenlik çıkarlarına uygun olduğu için yapıyor. Avrupa ve Amerika’nın çıkarlarının örtüşmediği durumların olduğu aşikâr. Bu yüzden on yıllar önce ABD’nin bu operasyonlara katılmaması halinde NATO’nun Avrupa Birliği’nin stratejik sorumluluğu altındaki askeri operasyonlar için kuvvet ve kaynak sağlaması kararlaştırılmıştı.

Amerika ve Avrupa’nın çıkarlarının hiç örtüşmediği durumlar var mı?

Avrupa’nın güvenliği açısından son derece önemli olan Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Antlaşması’nın (INF) 2019 yılında ABD yönetimi tarafından tek taraflı olarak feshedilmesi buna bir örnek. Sadece birkaç ay önce NATO ülkelerinin devlet ve hükümet başkanları anlaşmayı “Avrupa-Atlantik güvenliği için hayati” olarak methetmiş ve “bu dönüm noktası niteliğindeki silah kontrol anlaşmasına bağlı kalacaklarını” vurgulamışlardı. Cumhurbaşkanı Macron, antlaşmanın sona ermesinin Avrupa’nın güvenliği açısından ciddi sonuçlar doğuracağı hakikatini eleştiren tek Avrupalı siyasetçiydi. Zira bu durum Rusya’ya, antlaşmalardan doğan herhangi bir kısıt olmaksızın, ABD’yi değil ama Avrupa’yı tehdit eden stratejik nükleer potansiyelini bir kez daha inşa etme fırsatı tanıdı. Macron, Amerika’nın aldığı kararın bir sonucu olarak Avrupa’nın kendini koruma imkanının olmasını talep etti. Ve Amerika’nın kararının Avrupa’nın nükleer caydırıcılığını düşünmek için bir fırsat olması gerektiğini de ekledi. Ancak Avrupa kıtasında yeni bir Rus-Amerikan nükleer silahlanma yarışı riski de son derece gerçek. Macron’un sözleri başta Almanya’ya yönelikti. Zira Avrupa’nın askerî açıdan zayıf olması her şeyden evvel Almanya’nın zayıf olmasının bir sonucu. En azından Ukrayna savaşı yeniden düşünemeye vesile oldu. İttifak içinde NATO’nun konvansiyonel Avrupa ayağının güçlendirilmesi konusunda bir mutabakat mevcut. Ukrayna savaşı ne kadar uzun sürerse ABD ile Avrupa arasında ciddi çıkar farklılıkları olduğu da o kadar netleşecektir. Macron ve Scholz, Moskova ve Kiev’de savaşı önlemeye çalışırken bile ABD onları desteklemeyi reddetti.

Batı’nın birliği yalnızca yüzeysel biçimde Ukrayna’nın güvenliği, bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü için verdiği mücadeleyi desteklemeye dayanıyor. Avrupalıların kendileri henüz bu konuda bir anlayış geliştirmemiş olsalar da savaşın sonunda Ukrayna ve Rusya da dahil olmak üzere Avrupa kıtasındaki tüm ülkelerin yer alacağı bir güvenlik ve barış düzeni ortaya çıkmalı. Buna karşılık ABD, Rusya’yı siyasi, iktisadi ve askerî açıdan zayıflatarak dikkatini, bir dünya gücü olarak üstünlüğünü tehdit edebilecek tek jeopolitik rakibine, yani Çin’e çevirmeyi amaçlıyor.

Macron Avrupa’nın savunma potansiyelinin eksik olduğundan söz etmişti. Rusya’nın Avrupa’ya karşı bir savaş başlatacağı düşünülebilir mi?

Avrupa’ya karşı bir taarruz savaşı için hazırlık yapıldığına dair bir emare görmüyorum ki bu NATO’ya karşı da savaş anlamına gelecektir. Rusya, en başından beri NATO’nun genişlemesini stratejik bir bakış açısıyla, ülkenin jeostratejik konumu ve savunma potansiyeli açısından, başka bir deyişle NATO üyeliğinin Rusya ile NATO arasındaki stratejik dengeyi ne ölçüde değiştireceği açısından değerlendirdi. Dolayısıyla Rusya, Ukrayna’nın NATO’ya üye olmasını engellemek için yüksek bir bedel ödemeye hazır ki bu da muhtemelen Amerikan kuvvetlerinin Ukrayna’da konuşlanmasına sonuçlanacaktır. Esasen mesele, jeopolitik rakip ABD’nin, en azından iki nükleer süper gücün nükleer stratejik dengesini tehlikeye atabilecek stratejik avantajlar elde etmesine engel olmak.

Yani Ukrayna savaşının iki ana aktörü olan Rusya ve ABD için tehlikede olan çok şey var. Dolayısıyla bu savaş devam ettiği sürece Ukrayna’daki savaşın Ukrayna üzerinde bir savaşa dönüşme riski devam ediyor.

Amerikan Birleşik Devletleri ile Çin arasındaki ilişkiler son zamanlarda önemli ölçüde kötüleşti. İki ülke arasında savaş yaşanması tehdidi var mı?

ABD ile Çin arasındaki ilişki de jeopolitik unsurlar tarafından belirleniyor. Çin, Ukrayna savaşından bu yana küresel risklerin arttığına ve bundan sorumlu olanların en başta ABD olmak üzere Batılı ülkeler olduğuna inanıyor. Bunun sonucu olarak her ikisi de çok kutuplu bir dünya hedefleyen Çin ve Rusya arasında daha yakın bir işbirliği söz konusu. Amerika’nın bakış açısına göre Çin, dünyanın lider gücü olmak için hem niyete hem de giderek artan iktisadi, diplomatik, askeri ve teknolojik güce sahip. Bu nedenle Ukrayna savaşında Avrupa ülkelerinin Rusya’ya karşı konumlandırılması gibi bölgesel ortaklar Avustralya, Japonya, Güney Kore, Yeni Zelanda ve gelecekte Filipinler ile birlikte Çin’e karşı bir Hint-Pasifik ağına entegre edilmeli. NATO, Çin ile gelecekte yaşanacak bir çatışmada Avrupa ile safları sıklaştırmak için önemli bir köprü. NATO’nun yeni stratejik konsepti, Çin’in üye ülkelerin çıkarlarına, güvenliğine ve değerlerine meydan okuduğunu belirtiyor. NATO şimdi Çin’in Avrupa-Atlantik güvenliğine yönelik sistemik meydan okumalarıyla mücadele etme niyetinde.

Dolayısıyla Cumhurbaşkanı Macron’un Avrupa kıtasının kendisini başkalarının çatışmalarının içine çekmesine izin vermemesi gerektiği yönündeki uyarısı haklı. Avrupa kendi çıkarlarını koruyabilmeli ve kendini prensip olarak üç büyük güce karşı daha güçlü bir şekilde müdafaa edebilmeli. Cumhurbaşkanı Macron’un Çin’de verdiği asıl mesaj buydu. Macron bu endişesinde yalnız değil. Bir süre önce Amerikalı stratejist Harlan Ullman, ABD’nin saatli bomba olarak nitelendirdiği Çin ve Rusya’ya karşı iki cepheli bir stratejik askeri ihtilaf başlatarak önlenebilir bir hata yapıp yapmadığını endişeyle sormuştu.

Macron’un kıtanın kendi çıkarlarını koruması talebi askeri alanın yanı sıra ekonomi veya diğer alanlar için de geçerli mi?

Macron bu açıklamayı mevcut krizler ve çatışmalar bağlamında yapmıştı. Fakat Ukrayna savaşı ve Çin ile yaşanan ihtilaf; daha bağımsız, daha muktedir ve daha güvenli olmak istiyorsak siyasi, iktisadi, teknolojik ve en önemlisi de askeri kabiliyetlerimizi artırmamız gerektiğinin göstergesi. İhtiyaç duyulan şey, sinerjik bir genel strateji yoluyla geniş bir eylem yelpazesi açan çok boyutlu bir politika. Buna iktisadi ve enformatif bir tarafa sahip askeri bir ihtilaf olan Ukrayna’daki savaşta da şahit oluyoruz. Avrupa tüm bu alanlarda kendini ortaya koyabilmeli ve diğer güçlerin etkisinden bağımsız olarak kendi çıkarları doğrultusunda bağımsız kararlar alabilmeli. Bu, örneğin gücü çeşitli ulusal çıkarları ortak bir güvenlik politikasında birleştirmesinde yatan NATO’da olduğu gibi, müttefikler ve ortaklarla yakın koordinasyona aykırı değil.

Amerika Birleşik Devletleri ile Çin arasındaki gerilim, Çin’in Tayvan ile birleşme arayışında olmasından ileri geliyor.

Son dönemde gerilimin arttığı doğru. Çin Komünist Partisi’nin son parti kongresinde Çin Devlet Başkanı, Tayvan ile barışçıl yollarla birleşme niyetini bir kez daha yineledi. Ancak aynı zamanda şiddetten cayma taahhüdü vermeyi de reddetti. Çin henüz Tayvan’ı ele geçirecek askeri kapasiteye sahip değil. Fakat birkaç yıl içinde durum böyle olacaktır. Tayvan ihtilafı, Amerikan-Çin jeopolitik rekabetinin doruk noktası haline gelebilir. Zira olası bir çatışmanın ardında yatan sebep bu.

1979 tarihli Tayvan ile İlişkiler Yasası, ABD ile Tayvan arasındaki ilişkileri ABD’nin Tayvan’ın bağımsızlığını ve kendini savunma kabiliyetini silah sevkiyatı ve diğer tedbirlerle tahkim edecek şekilde düzenleniyor. Ancak bu, Tayvan’ın savunulması için doğrudan askeri angajman gerektirmiyor. Şimdiye dek tüm Amerikan başkanları da buna uygun bir taahhütte bulunmaktan kaçındı. Fakat 2021’in ekim ayında Başkan Biden, Tayvan’ın Çin tarafından saldırıya uğraması halinde ABD’nin askeri yardım sağlayacağını ilk defa açıkça ifade etti. Bu, her iki tarafın da rotayı belirlediği ve askeri çatışma riskinin önemli ölçüde arttığı anlamına geliyor. Macron’a bu net uyarıyı yapma ihtiyacı hissettiren şeyin NATO’nun ve dolayısıyla Avrupa’nın çatışmaya doğrudan müdahil olma tehlikesi olduğu bariz.

Ama Kuzey Atlantik İttifakı’nın anlaşma alanı Washington Antlaşması’nda kesin olarak tanımlanıyor. Batı Pasifik’teki askeri angajmanlar bu anlaşma kapsamında değil.

Macron’un Avrupa’nın stratejik özerkliği kavramı sadece ABD ile olan ilişkilere mi atıfta bulunuyor?

ABD ile alakalı olduğu çok açık zira Avrupa’nın güvenliği İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana Amerika’nın müdahalesine bağlı ve şüphesiz bir süre daha bağlı olmaya devam edecek. Macron’u eleştirenler bunu bu şekilde yorumluyor. Ancak Macron için bu net anlamda tüm büyük güçlere karşı stratejik özerklik ve Avrupa’nın hinterlandında Avrupa’nın güvenliğini tehdit eden sorunlarla başa çıkabilecek bağımsız bir güvenlik ve savunma politikası anlamına geliyor. Bu bölgede yıllardır büyük güçler nüfuz alanları, bölgesel güçler bölgesel hakimiyet için vekalet savaşları, etnik ve dini azınlıklar ise kendi kaderlerini tayin ve bağımsızlık için mücadele ediyor. Aşırı nüfus artışı, dinsel karşıtlıklar ve doğal geçim kaynaklarının yok edilmesi, İslamcı ve köktendinci terör örgütlerine çoğalma zemini oluşturuyor ve sürekli yeni göç dalgalarına neden oluyor.

Çevre ülkelerdeki sorunlar esas olarak ABD’nin müdahalesinden kaynaklanıyordu…

Evet, mesela ABD’nin Irak, Libya veya Suriye’deki askeri müdahaleleri büyük bölgesel karışıklıklara yol açtı ve Avrupa kıtasının güvenliğini olumsuz etkiledi.

Daha önce Çin-ABD ilişkileri hakkında anlattıklarınız, ABD’nin üstünlüğünü sürdürme mücadelesi olarak anlaşılabilir.

Amerika Birleşik Devletleri, Çin’i ulusal güvenliğine yönelik en kapsamlı ve ciddi meydan okuma olarak görüyor. Amerikan Savunma Bakanı Austin de yeni Amerikan askeri stratejisinde Çin’i önümüzdeki on yılların en önemli stratejik rakibi olarak tanımlıyor. Fakat bu rekabet askeri-stratejik boyutun ötesine geçiyor ve her şeyden önce iktisadi boyutları, dünyanın rezerv para birimi olarak dolara yönelik tehdidi ve Güney Amerika, Afrika ve Asya’daki siyasi nüfuzu içeriyor. Özetle: ABD’nin küresel üstünlüğüne son vermek ve tek kutuplu dünyanın yerine çok kutuplu bir dünya koymakla ilgili.

Bu bağlamda Ukrayna savaşının Avrupa’yı bir yol ayrımına getirdiğini de belirtmek gerekir. Hem ABD hem de Avrupa, Ukrayna angajmanının her iki tarafta yarattığı jeostratejik dinamikleri hafife aldılar. Ukrayna savaşı, Avrupa’nın kararlı bir şekilde jeopolitik, iktisadi, teknolojik ve en önemlisi de askerî açıdan kendini kanıtlama yoluna girmesine dönük bir işaret.

Savaş aynı zamanda jeopolitik blokların oluşmasına da ön ayak oldu. Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği ve NATO birbirine yaklaşırken Çin ve Rusya etrafında ikinci bir jeopolitik blok ortaya çıktı. Çekirdeği BRICS ülkeleri Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika ile Çin, Hindistan, İran, Kazakistan, Kırgızistan, Pakistan, Rusya, Tacikistan ve Özbekistan’dan müteşekkil Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) oluşturuyor. BRICS ülkeleri dünya nüfusunun yüzde 40’ını, Batılı G7 ülkeleri ise yüzde 12,5’ini temsil ediyor. Bu arada BRICS ülkelerinin gayri safi yurtiçi hasılası Batılı G7 ülkelerinden daha yüksek. Bu doğu bloku son zamanlarda muazzam bir cazibe merkezi haline geldi.

Bu birlik, üye ülkeler dışında hangi ülkeler açısından role sahip?

Çin, Suudi Arabistan ile küresel petrol piyasası ve nükleer enerji kullanımı konusunda işbirliği yapıyor, Suudi Arabistan’ın BRICS grubuna girmesini destekliyor ve petrodolar ile rekabet edebilmek için emtia temelli bir rezerv para birimi oluşturma yolunda ilerliyor. Bugün bile ödemeler kısmen Rus ya da Çin para birimiyle yapılıyor. Suudi Arabistan’ın yanı sıra Arjantin, Mısır, Kazakistan, Nijerya, Birleşik Arap Emirlikleri, Senegal ve Tayland da BRICS’e katılmaya niyetli olduklarını ifade ettiler.

Şimdi yayı germiş olmanız ilginç. Bu aslında her zaman kullanılan “Rusya tecrit edildi” argümanının hakikatle örtüşmediği anlamına geliyor, zira aslında Rusya ve Çin ile işbirliği yapmak isteyenler daha çok ülke var. Batı’nın kendisini dünyanın merkezi olarak görmesi bu meseleyi tamamen ıskalamıyor mu?

Bunun gerçeği ıskaladığı doğru. Avrupa Birliği, Rusya ile girdiği ekonomik savaşta kapsamlı yaptırımlar uygulamaya devam etti. Her ne kadar bu yaptırımlar Rusya’yı Ukrayna’ya yönelik saldırısını durdurmaya zorlamak amacıyla uygulanmış ve yaptırımların enerji fiyatlarını etkilemeyeceği ya da Avrupa ülkelerinin ekonomileri açısından dezavantaj yaratmayacağı varsayımına dayandırılmış olsa da tam tersi yaşandı. Rusya da beklendiği kadar zayıflamadı. Son günlerde Rus ekonomisinin büyüdüğünü ve Alman ekonomisinin küçüldüğünü gösteren rakamlar gördük ki bunun Avrupa üzerinde genel bir etkisi olacaktır. Bu bağlamda Ukrayna savaşının ve özellikle iktisadi boyutunun bir sonucu olarak ABD’nin iktisadi, askeri ve siyasi olarak hâkim olduğu tek kutuplu dünya düzeninin yerini çok kutuplu bir dünyaya bırakma ihtimalinin arttığını da belirtmek gerekir.

Avrupa çok kutuplu bir dünyada nasıl bir yer edinebilir?

Kuzey Atlantik İttifakı, Kuzey Amerika ve Avrupa’yı her biri ortak güvenliğe katkıda bulunan egemen, demokratik ülkelerden oluşan bir ittifaka bağlıyor. İttifakın en büyük meziyeti, her üye ülkenin ulusal çıkarlarını ortak bir konseptte bütünleştirmek ve tekrar eden çelişki ve sorunlara rağmen ortak zemini korumak.

İki kıtanın jeostratejik durumu çok farklı olduğundan barış ve güvenliğin korunmasında da farklı koşullar geçerli. Avrupalılar ileride bu durumu daha fazla dikkate almalı ve buna bağlı olarak kıtaları için daha fazla sorumluluk üstlenmeliler. Bu, Avrupalı üye ülkelerin NATO’nun güvenlik politikası, stratejisi ve savunma planlaması üzerindeki etkilerini artırmalarını sağlayacaktır. Fakat yalnızca güvenlik hazırlığına ve savunma kabiliyetlerine yatırımı artırmak epey dar görüşlü bir yaklaşım olacaktır. Asıl zorluk Avrupa kıtası için yeni bir güvenlik mimarisi geliştirmek ve yeni jeopolitik dünya düzeni çerçevesinde ortak çıkarları formüle etmek.

Avrupalılar ABD’nin peşinden gitmeyi reddeder ve belki de ebedi hakimiyet arayışından barışı getirecek çok kutuplu dünyayı tercih ederlerse ne olur? Bu durum ABD’nin Çin’e karşı sürdürdüğü savaş rotasında ilerlemeye devam etmesine engel olur mu?

Umarım dünya iki nükleer stratejik süper güç arasında savaş yaşandığına şahit olmaz. Çin Silahlı Kuvvetlerinin devasa ölçüde silahlanışı büyük bir ilerleme kaydediyor. Nükleer strateji açısından Çin, iki nükleer süper güç olan Rusya ve ABD’yi büyük ölçüde yakalamış durumda. Bu nedenle dönemin ABD Stratejik Komutanı Amiral Charles Richard, 2022’de şunu söylemişti: “Şu anda içinde bulunduğumuz Ukrayna krizi sadece ısınma turu. Asıl büyük kriz henüz gelmedi. Uzun zamandır test edilmediğimiz şekilde test edileceğiz. Çin ile sahip olduğumuz caydırıcılık seviyesini değerlendirecek olursam, gemi yavaşça, battıkça batıyor”. Çin ile çatışma konusunda ABD’nin aldığı muazzam riski bu şekilde tanılamıştı. NATO’nun açtığı yolda ilerlemeye devam edersek sadece ABD’nin değil, muhtemelen Avrupalıların da alacağı risk bu.

Bu söylediklerinizden sonra şu soru beliriyor: Çin’in ABD ile askeri bir ihtilafı kışkırtmaya niyeti var mı?

Çin, Tayvan meselesi söz konusu olduğunda ABD ile askeri nitelikte bir gerilimi göğüslemeye hazır olduğunu gösterdi. Çin aynı zamanda siyasi, iktisadi ve askerî açıdan dünyanın en büyük gücü olma yolunda ilerlemeye devam ediyor. Ancak bu, Çin’in askeri bir ihtilaf arayışında olduğu anlamına gelmiyor. Nihayetinde meseleyi belirleyecek olan, her iki ülkenin de Tayvan için neleri göze alacağı sorusu.

Çin ile Batı’nın politikaları arasındaki nüans, Çinlilerin Avrupa’nın politikalarına müdahale etmemesi, yargılamaması ve değerlendirmemesi. Avrupalıların, Ursula von der Leyen veya Annalena Baerbock’un ziyareti sırasında mesela, bunu hep yaptıkları açıktı.

Elbette Yeni İpek Yolu gibi büyük bir proje sadece iktisadi değil, aynı zamanda siyasi bir öneme de sahip. Fakat yakın zaman evvel gördüğümüz üzere Çin’in iç sorunlarını dile getirme konusundaki istekliliğin Avrupalı siyasetçiler arasında karşıdakine göre çok daha belirgin olduğu da bir gerçek.

İdeolojik tonların hâkim olduğu her dış politika yalnızca siyasi risklere yol açmakla kalmaz, genelde ülkesinin ekonomisini de zarara uğratır. Almanya ile Çin’in ticaret hacmi 200 milyar avronun üzerinde; ekonomik trafik temelde eşit koşullarda gerçekleşmeli, yani Çin’deki Alman şirketleri, Almanya’daki Çinli şirketlerle aynı koşullarda olmalı. Küreselleşme bugüne dek ekonomimize büyük avantajlar sağladı ama aynı zamanda karşılıklı bağımlılığı da beraberinde getiriyor.

Avrupa Ukrayna ihtilafında nasıl bir rol üstlenmeli?

Bunu Almanya ile sınırlamak istiyorum. Alman hükümeti, 2 Mayıs 2022’de Ukrayna tarafından sunulan ve BM Genel Kurulu’nun ihtilafın siyasi diyalog, müzakereler, arabuluculuk ve diğer barışçıl yollarla derhal barışçıl bir şekilde çözülmesi çağrısında bulunduğu kararını kabul etmişti. Alman hükümeti geçtiğimiz şubat ayında da aynı yöndeki bir başka BM kararını onaylayarak savaşın barışçıl yollardan çözümüne katkıda bulunma taahhüdü vermişti. Ayrıca Almanya, anayasanın barış emri gereğince savaşın sona ermesi adına çalışmakla yükümlü. Tüm bunlar göz ardı edilirse ve Amerikan Dışişleri Bakanı tarafından ateşkes bile “iyi bir fikir değil” şeklinde tanımlanırsa ne olur? Çin’in kısa süre önce başlattığı girişime benzer girişimler, Pekin’in on iki maddelik belgesinde özellikle BM kararına atıfta bulunulmasına ve geçen nisan ayında kesintiye uğrayan müzakerelerin yeniden başlatılması önerilmesine rağmen Alman basınında refleks olarak reddediliyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile Brezilya Devlet Başkanı Lula da Silva gibi iki güçlü lider, müzakerelerin krizi çözmenin tek muhtemel yolu olduğu konusunda hemfikir olduklarını söylüyorlar. Krizlerin ve ihtilafların çözümüne yönelik bu tutumu, özellikle de dünya nüfusunun yüzde 40’ını temsil eden kuruluşlar tarafından desteklenen iki siyasetçi tarafından dile getirildiği için son derece çarpıcı ve örnek teşkil edici buluyorum. Cumhurbaşkanları Macron ve Şi Cinping de birlikte erken barış müzakereleri çağrısında bulundular. Macron, amacın “kalıcı bir barış için mümkün olan en kısa sürede yeniden müzakerelere başlamak” olduğunu dile getirdi.

Nihayetinde Putin de Ukrayna savaşının başından beri bu görüşteydi.

Evet ama Batılı siyasetçiler tarafından defalarca kez öne sürülen iddia şuydu: Putin müzakere etmek istemedi, sonra Putin ile müzakere edilemeyeceği söylendi, sonra Putin ile müzakere edilmemesi gerektiği söylendi. Fakat gerçek şu ki her iki taraf da müzakere etti, hem de oldukça başarılıydılar. Bu arada Başkan Biden da savaşın müzakerelerle sona ereceği görüşünü dile getirdi. Ancak savaş ne kadar uzun sürerse her iki taraf için de kabul edilebilir bir çözüm bulmak o kadar zor olacaktır. Rusya ve Ukrayna son zamanlarda üzerinde müzakere edilmiş bir barışa dair şartlarını artırdı ve hatta müzakerelerin başlaması için önkoşullar belirledi. Savaşan her iki tarafın da başarılı bir askeri taarruzla kendi müzakere pozisyonlarını iyileştirmeyi umdukları izlenimini edindim. Fakat bunun bir yanılgı olduğu çok çabuk ortaya çıkabilir.

Sayın General Kujat, söyleşi için çok teşekkür ederim.


*1 Mart 1942 doğumlu emekli General Harald Kujat, Alman Silahlı Kuvvetleri Genel Müfettişi ve NATO Askeri Komitesi Başkanı olarak NATO’daki en yüksek rütbeli subay. Aynı zamanda NATO-Rusya Konseyi ve Avrupa-Atlantik Ortaklık Konseyi başkanlığı görevlerinde bulundu. Harald Kujat, hizmetlerinden dolayı Fransa Cumhuriyeti Onur Lejyonu Komutan Haçı, Letonya, Estonya ve Polonya’dan Komutan Haçı Liyakat Nişanı, Liyakat Lejyonu dahil olmak üzere çok sayıda ödülle onurlandırıldı. ABD ve Belçika Krallığından Büyük Leopold Nişanı Kurdelesi, Federal Almanya Cumhuriyeti Büyük Liyakat Madalyası ve Malta, Macaristan ve NATO’dan da dahil olmak üzere diğer yüksek ödüller aldı.

Dünya Basını

Prof. Wolff: Çin’in yükselişi küresel kapitalizmin tüm dengelerini sarsıyor

Yayınlanma

İktisatçı Profesör Richard D. Wolff ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD hegemonyasının yapısal sınırlarına ulaştığını ve küresel kapitalizmin derin bir dönüşümün eşiğinde olduğunu belirtti.

Küresel kapitalizmin ve Amerikan hegemonyasının en güçlü finansal sütunlarından biri olan petrol dolar sistemi, Ortadoğu’da yükselen askeri gerilimler ve derinleşen yapısal çelişkilerle birlikte tarihsel bir varoluş kriziyle karşı karşıya.

Massachusetts Amherst Üniversitesi Fahri Ekonomi Profesörü Richard D. Wolff ve Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü, aynı zamanda Yunanistan’ın borç krizi dönemindeki eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, katıldıkları DiEM25 platformu panelinde kapitalizmin bugünkü dönemeçte karşı karşıya kaldığı birikim krizini, petrol doların geleceğini ve küresel güç dengelerindeki kaymaları masaya yatırdı.

Akademisyenler, ABD liderliğindeki finansal ve askeri düzenin sınırlarına ulaştığını, hegemonik bir çöküşün belirtilerinin artık gizlenemez hale geldiğini vurguladı.

“Amerikan imparatorluğu tarihsel bir gerileme evresinde”

Panelin açılışında ABD hegemonyasının tarihsel kökenlerine değinen Profesör Richard D. Wolff, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin elde ettiği mutlak ekonomik üstünlüğün geçici ve istisnai koşullara bağlı olduğunu belirtti.

Wolff, “İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda kolonyal kapitalist deneyim, karşılıklı kitlesel bir kıyım çılgınlığıyla zirveye ulaştı. 1945 yılında ayakta kalan tek ekonomi, coğrafi konumu sayesinde hiçbir altyapısal yıkıma uğramayan Amerika Birleşik Devletleri oldu” ifadelerini kullandı.

Savaşın, ABD kapitalizmini Büyük Buhran’dan çıkaran temel unsur olduğunu kaydeden Wolff, Marshall Planı aracılığıyla Avrupa ve Japonya’ya kaynak aktarılarak Amerikan üretimine devasa bir talep yaratıldığını hatırlattı. Wolff, bu dönemde İngiliz İmparatorluğu’nun çöküşüyle birlikte küresel liderliğin adeta ABD’nin kucağına düştüğünü ifade etti.

Sürecin geçici karakterinin zamanla unutulduğunu ve Amerikan ideolojisinde bu durumun “istisnai bir güç” olarak sunulduğunu belirten Wolff, petrol dolar sisteminin 1970’lerde beliren hegemonyanın sınırlarını tahkim etmek için kurulmuş yapay bir mekanizma olduğunu vurguladı.

Wolff, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Petrol dolar sistemi, 1970’lerde imparatorluğun ömrünü uzatmak için devreye sokuldu. Ancak bugün, bu imparatorluğun aşamayacağı sınırlara ulaştığı bir gerileme evresindeyiz. Tarihteki her imparatorluk gibi Amerikan imparatorluğu da doğdu, gelişti ve şimdi ölüyor. Bu gerileme Vietnam’daki yenilgiyle başladı; Afganistan, Irak, Ukrayna’daki süreçler ve şimdi de İran ile girilen bu kontrolsüz mücadeleyle en kritik aşamasına ulaştı. İran, Körfez ülkeleri için görmezden gelinemeyecek bir gerçekliktir ve bu durum petrol dolar mekanizmasını doğrudan tehdit etmektedir.”

Yönetimin içsel bir işlevsizlik yaşadığına dikkat çeken Wolff, eski ABD Başkanı Donald Trump’ın bu gerileyen imparatorluğun en somut belirtisi olduğunu ifade etti.

Wolff, “Bir hafta içinde önce Polonya ve Almanya’dan binlerce asker çekeceğini açıklayıp, üç gün sonra Polonya’ya yeniden asker gönderen bir hükümet var karşımızda. Bu, işlevsizliğin sınırında gezinen bir yönetim yapısıdır” dedi.

“Wall Street için hazırlanan kurtarma paketleri simgesel bir panikten ibaret”

Richard D. Wolff’un tarihsel analizini destekleyen Profesör Yanis Varoufakis, ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in Körfez ülkeleriyle yaptığı 20 milyar dolarlık takas anlaşmasının arkasındaki gerçeklere odaklandı. Batı medyasının bu gelişmeyi “Körfez ülkelerine yönelik bir kurtarma operasyonu” olarak sunmasının büyük bir hata olduğunu savunan Varoufakis, “Körfez ülkelerinin kurtarılmaya ihtiyacı yok. Suudi Arabistan ve Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin toplamda 6,5 trilyon dolarlık yatırımı var ve bunun yaklaşık 1,7 trilyon doları nakit akışıdır. Dolayısıyla 20 milyar dolarlık bir takas anlaşması onlar için devede kulak bile değildir” açıklamasını yaptı.

Bakan Bessent’in bu hamleyi Wall Street’teki finansal çöküş korkusuyla yaptığını belirten Varoufakis, durumun arka planını şu sözlerle aktardı:

“Scott Bessent, George Soros ile birlikte İngiltere Merkez Bankası’na karşı pozisyon alarak büyük paralar kazanmış, piyasanın kurallarını çok iyi bilen eski bir spekülatördür. Piyasalardaki kurt sürüsünün ABD tahvil ve hisse senedi piyasalarına saldırmak üzere olduğunun farkında ve dehşet içinde. Bu 20 milyar dolarlık teklif, Körfez ülkelerine değil, Wall Street’teki finansörlere verilmiş simgesel bir mesajdır. Bessent, ‘Buradayım ve Amerikan finans piyasalarını ayakta tutmak için gerekirse sınırsız para basmaya hazırım’ demektedir.”

Varoufakis, 1944 yılındaki Bretton Woods konferansından bugüne uzanan süreci dönemlendirerek, 1971’deki “Nixon Şoku” sonrasında ABD’nin ticaret fazlası veren bir ülkeden açık veren bir ülkeye dönüştüğünü hatırlattı.

Dönemin Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger ve ekibinde yer alan Paul Volcker’ın geliştirdiği stratejinin, “dünyanın geri kalanındaki kapitalistlerin tasarruflarını ABD borçlarını fonlamak için kullanmak” olduğunu belirten Varoufakis, petrol doların bu geri dönüşüm mekanizmasının en temel aracı olduğunu söyledi.

“Körfez’den Wall Street’e akacak 3 trilyon dolarlık kaynak kurudu”

Varoufakis, günümüz krizinin en somut nedenlerinden birinin, Trump yönetiminin Körfez ülkelerinden almaya alıştığı haracın kesintiye uğraması olduğunu dile getirdi.

Trump’ın iktidarı döneminde Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Kuveyt gibi ülkelerden önümüzdeki dönem için toplamda 1,8 trilyon dolarlık yapay zeka ve teknoloji yatırımı taahhüdü aldığını, buna ek olarak askeri sınai kompleks için de 1 trilyon dolarlık silah alım sözü kopardığını belirten Varoufakis, “Wall Street’e akması beklenen bu yaklaşık 3 trilyon dolarlık sıcak para akışı artık durdu. Çünkü Körfez ülkeleri petrol dışı gelirlerini kaybetmeye başladı. Dubai’deki otellerin doluluk oranı yüzde 10 seviyelerine geriledi, odaların yüzde 90’ı boş. Likidite akışı kuruduğu için bu taahhütlerin yerine getirilmesi imkansız hale geldi” dedi.

Varoufakis, Wall Street’teki devasa finans balonunun sarsıldığını ve finansörlerin panik halinde olduğunu belirterek, bu durumun ABD içindeki mavi yakalı çalışanların ve reel sektörün sömürülmesi pahasına sürdürüldüğünü kaydetti.

“Avrupa kendi tarihsel önemsizliğine gömülürken histerik bir Rusofobi üretiyor”

Haber analizinin küresel boyutuna Çin Halk Cumhuriyeti’nin yükselişini ekleyen Profesör Richard D. Wolff, Batı merkezli analizlerin en büyük eksikliğinin Asya’daki bu devasa gücü göz ardı etmek olduğunu ifade etti.

Wolff, “Çin’in yükselişi her şeyi değiştiriyor. ABD hegemonyasının gerilemesinden çok daha dramatik olan durum, Avrupa’nın neredeyse tamamen dağılmasıdır. Avrupa ülkelerinde, kendi tarihsel önemsizliklerini örtbas etmek için histerik bir günah keçisi arayışı var. Göçmen düşmanlığının yanı sıra akıl dışı bir Rusofobi dalgasıyla karşı karşıyayız. Avrupa hükümetleri, kendi yok oluşlarını gizlemek için canavarca bir Rusya tehdidi kurgulayarak devasa askeri harcamaları meşrulaştırmaya çalışıyor” değerlendirmesinde bulundu.

ABD içindeki sanayi altyapısının son kırk yılda neredeyse tamamen Çin’e taşındığına değinen Wolff, Amerikan işçi sınıfının bu süreçte mülksüzleştiğini ve bu çaresizliğin Trump’ı iktidara taşıyan “MAGA” (Amerika’yı Yeniden Harika Yap) hareketini doğurduğunu ekledi. Wolff, insanların artık bu sistemin sınırlarını gördüğünü ve sokaklarda kitlesel bir hesaplaşmanın öncüllerinin biriktiğini savundu.

“Gazze’deki insanların yaşadığı panik, Batı yapay zekasını eğitmek için veri olarak kullanıldı”

Savaşın küresel kapitalizm altındaki yeni bir sömürü boyutuna dikkat çeken Profesör Yanis Varoufakis, Körfez ülkelerindeki bir teknoloji konferansı sonrasında Palantir adlı Amerikan veri analiz şirketinin bir yöneticisiyle yaptığı konuşmayı aktardı.

Varoufakis, Batı kapitalizminin insan acısını doğrudan bir sermaye birikim aracına dönüştürdüğünü belirterek şunları söyledi:

“Palantir çalışanı bana, Gazze’deki askeri operasyonlar sayesinde yapay zekalarını eğitmek için benzersiz bir veri seti elde ettiklerini söyledi. İnsanlar bombalardan kaçarken, cep telefonlarının hareketliliği sayesinde muazzam bir veri akışı oluşmuş. Bu panik verileriyle eğittikleri yapay zeka algoritmasını, panik yönetim aracı olarak İngiltere Ulusal Sağlık Sistemi’ne 1,4 milyar dolara satmışlar. Bu, klasik Marksist teorideki proletarya emeğinden farklı, yeni bir sömürü biçimidir. İnsanların can havliyle kaçışması, ücretsiz emek girdisi olarak teknolojik sermayeye dönüştürülmüştür.”

Varoufakis, askeri sınai kompleksin her savaşı yeni teknolojilerin test sahası olarak kullandığını, ancak günümüzün “teknofodalizm” düzeninde artık doğrudan insan bedeninin ve hareketinin veri olarak gasp edildiğini kaydetti.

“Piyasaların devlet planlaması olmadan çalışamayacağını liberaller anlamıyor”

Çin’in ekonomik başarısının ardında yatan rasyonel devlet planlamasına vurgu yapan Varoufakis, Batı dünyasındaki serbest piyasa efsanesinin çöktüğünü belirtti.

Çin’in Huawei, Alibaba ve DeepSeek gibi devasa teknoloji şirketlerini sıkı bir kamusal denetim altında tuttuğunu hatırlatan Varoufakis, “Alibaba’nın sahibi Jack Ma, finansal piyasalardan haksız rant elde etmeye kalkıştığında devlet tarafından bir yıl boyunca piyasadan uzaklaştırıldı ve şirketin kâr oranları sınırlandırıldı.

Batı’da ise Jeff Bezos gibi figürler sınırsız bir biçimde kamu kaynaklarını sömürmeye devam ediyor. Liberallerin anlamadığı şey, güçlü bir devlet planlaması ve demir gibi sert kurallarla sınırlandırılmayan piyasaların kendi kendini yok etmeye mahkum olduğudur” dedi.

Profesör Wolff ise Çin’in enflasyon oranlarının yıllardır yüzde 1’in altında seyrettiğini hatırlatarak, Batı dünyasının kendi yarattığı krizleri kaçınılmaz doğa yasaları gibi sunmasının ideolojik bir aldatmaca olduğunu sözlerine ekledi.

Wolff, İran krizinin ABD için yeni bir askeri ve ekonomik bataklığa dönüştüğünü, çünkü Çin’in varlığı nedeniyle petrol fiyatlarındaki dalgalanmaların artık Batı’nın rakiplerini zayıflatmaya yetmediğini vurguladı.

Wolff, “Petrol fiyatlarının artması geçmişte Japonya ve Almanya’yı vuruyordu, çünkü bu ülkelerin kendi kaynakları yoktu. Oysa Çin, enerji dönüşümünü tamamlamak üzere ve devasa kömür ve yenilenebilir enerji altyapısına sahip. Bu yüzden bu savaş, Trump’ın Waterloo’su olacaktır” diyerek analizini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Eski ABD Dışişleri yetkilisi Miller: İran için boğazlar nükleer bombadan daha etkili

Yayınlanma

Eski ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Aaron David Miller, bölgedeki son gelişmeleri, ABD ve İran arasındaki müzakereleri ve bölgesel aktörlerin konumunu değerlendirdi. Miller, Donald Trump’ın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu üzerindeki mutlak nüfuzuna dikkat çekerken, Lübnan’ın yapısı ve İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki stratejik kartlarını ele aldı.

Eski ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi ve Ortadoğu müzakerelerinde uzun yıllar görev yapmış kıdemli analist Aaron David Miller, yayıncı Mario Nawfal’ın programına katılarak bölgedeki son gelişmeleri, ABD ile İran arasındaki müzakere süreçlerini ve aktörlerin stratejik konumlarını değerlendirdi.

Medyanın ve piyasaların son 72 saatte yaşanan gelişmelere aşırı tepki verdiğini belirten Miller, bu durumun müzakereler için ideal bir zemin sunmadığını kaydetti.

“Bizler labirentteki fareler gibi her açıklamaya tepki veriyoruz”

Aaron David Miller, medya ve kamuoyunun diplomasi sürecindeki anlık gelişmelere odaklanmasını eleştirerek şu ifadeleri kullandı:

“Bizler labirentteki fareler gibiyiz; her sosyal medya paylaşımına, Devrim Muhafızları Ordusu’ndan veya İran müzakere heyetinden gelen her açıklamaya tepki vererek etrafta koşuşturuyoruz. Dürüst olmak gerekirse bu durum şaşırtıcı olmamalı. Burası müzakereler için ideal bir ortam değil. Muhtemelen İranlı ve Amerikalı yetkililer arasında doğrudan bir müzakere yürütülmüyor. Her şey aracılar vasıtasıyla, cep telefonları üzerinden taslak paylaşımlarıyla ve internet aracılığıyla yapılıyor. Birbirine güvenmeyen, karşılıklı itimadı olmayan ve birbirleri hakkındaki en kötü değerlendirmeleri doğrulamaya çalışan iki taraf varken, bu yöntem uygun bir müzakere ortamı sunmuyor.”

Anlaşma metninin büyük bölümünün bir hafta kadar önce şekillendiğini tahmin ettiğini belirten Miller, her müzakerenin son aşamasının en zor bölüm olduğunu vurguladı.

Miller, “Müzakerelerin son çırpınışları her zaman en zorudur çünkü her iki tarafın da kendi kamuoyuna bu anlaşmayı neden yaptıklarını savunması ve açıklaması gerekir. Devrim Muhafızları Ordusu’nun bir kamuoyunun olmadığını düşünebilirsiniz ancak var. Bu kamuoyu İran halkı değil; aralarında Amerikan niyetlerine dair ciddi şüpheleri olan başmüzakereci Muhammed Ali Bakıri’nin de bulunduğu daha şahin unsurlardır” dedi.

“Boğazlar şubat ayında da açıktı, son üç ayın amacı neydi?”

Washington cephesindeki Cumhuriyetçi İran şahinlerinin tepkilerine de değinen Miller, bu kesimlerin argümanlarının güçlü olduğunu belirterek şunları söyledi:

“Her şeyi bir kenara bıraktığımızda ve İran’ın boğazları açmak için hiçbir şart koşmadığını ya da kademeli olarak açtığını varsaydığımızda, bir Amerikan vatandaşı olarak insanlar şu soruyu soracaktır: Bir dakika, Hürmüz Boğazı zaten 27 Şubat’ta açıktı. O halde bu son üç ayın amacı tam olarak neydi? Çünkü zenginleştirilmiş uranyum, İran’ın elindeki 11 tonluk zenginleştirilmiş uranyum ve denetim mekanizmaları gibi temel sorunların hiçbiri çözülmüş değil. Bildiğimiz kadarıyla Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı bu sürecin bir parçası olmadı. İranlıların istediği yaptırımların kaldırılması, dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması ve karşılıklı güvenlik garantileri gibi tüm temel konular, hazırlanan mutabakat zaptında yer alsa bile yeniden müzakere edilmek zorunda kalacak.”

Müzakerelerin daha işlevsel bir aşamaya geçmesini umduğunu ifade eden Miller, “Gerçek Amerikalıların ve İranlıların aynı otelde oturduğu, belki başlangıçta yakınlık görüşmeleriyle başlayıp nihayetinde doğrudan müzakere ettikleri bir aşamaya geçilmeli. Henüz buna dair bir kanıt yok” diye ekledi.

“Donald Trump’ın sosyal medya paylaşımlarını dikkate almayı uzun süre önce bıraktım”

Donald Trump’ın Hürmüz Boğazı, abluka ve uranyum konularındaki çelişkili açıklamalarını değerlendiren Miller, bu paylaşımların ciddiyetten uzak olduğunu savundu. Miller, şöyle konuştu:

“Donald Trump’ın sosyal medya paylaşımlarına dikkat etmeyi uzun zaman önce bıraktım. Konuşmamızın başında labirentteki fareler gibi olduğumuzu söylemiştim; o da tam olarak bizim böyle olmamızı istiyor. Söylediklerinin bir anlam ifade edip etmemesi onun için önemli değil. Medyanın, uluslararası basının tepki vermesini sağlıyor. CNN, MSNBC, BBC ve NPR gibi güvenilir mecralar, iş modelleri gereği Donald Trump’ın ağzından çıkan her kelimeye veya sosyal medya paylaşımına asılmak zorunda kalıyorlar. Ben bunu dert etmeyi bıraktım. Önemli olan kağıt üzerindeki metindir. Ünlü yapımcı Sam Goldwyn’in dediği gibi, ‘Sözlü bir anlaşma, yazıldığı kağıt kadar bile değer taşımaz.’ Bana metni gösterin Mario, metni gösterin ki bu mutabakat zaptının bir anlaşma mı yoksa bir anlaşmazlık belgesi mi olduğunu tartışabilelim.”

“Piyasa psikolojisini yönetmekte oldukça başarılı bir iş çıkarıyorlar”

Trump’ın paylaşımlarının piyasalar üzerindeki etkisine değinen Miller, bu stratejinin bilinçli bir iletişim çalışması olduğunu belirtti.

Miller, “Trump bunu piyasaları kontrol etmek için de kullanıyor ve dürüst olmak gerekirse oldukça etkili bir iş çıkarıyorlar. Petrol fiyatlarının şu an olduğundan çok daha yüksek, finans piyasalarının ise çok daha düşük olması gerekirdi. Ancak piyasalar bu açıklamalara dikkat ediyor. Üç gün içinde bir anlaşma olacağı yönündeki beklentiyle piyasalar sakinleştiriliyor ve güven aşılanıyor. Bu durum büyük ölçüde bir piyasa psikolojisidir ve şu ana kadar işe yaradığını söyleyebilirim” değerlendirmesinde bulundu.

İran’ın bölgedeki kozlarını değerlendiren Miller, Tahran yönetiminin elinde iki önemli kart olduğunu belirtti. Birincisinin coğrafyayı silah olarak kullanma yeteneği olduğunu ifade eden Miller, “İranlılar ne zaman keyifleri kaçsa iki şey yapıyorlar: Boğazların güvenli olmadığını duyuruyorlar ve birkaç insansız hava aracı fırlatıyorlar. Tankerleri vurup vurmamaları önemli değil çünkü burada anahtar petrol üreticilerinde veya Trump’ta değil, sigorta şirketlerindedir. Eğer sigorta şirketleri güvence vermezse, büyük ham petrol taşıyıcıları boğazdan geçemez” dedi.

“İran için yeni nükleer silah Hürmüz Boğazı’nı kaldıraç olarak kullanmaktır”

İran’ın nükleer altyapısına ve stratejik hedeflerine değinen Miller, şu analizleri paylaştı:

“İran’ın elinde coğrafyanın yanı sıra nükleer altyapı kartı var. Bu altyapı darbe almış olsa da yeniden inşa edilebilir. Artık santrifüjlerin döndüğü büyük salonlar inşa etmek yerine, tespit edilmesi ve imha edilmesi daha zor olan daha küçük laboratuvarlar kurmaya karar verebilirler. Bu baskıcı rejimi yönetenlerin, parayı, silahları, bilgiyi ve petrolü ellerinde tutanların temel amacı, İran’ı savaş öncesindeki konumuna, yani nükleer eşik devlet statüsüne geri getirmektir. Bombaya sahip olmayan ancak bomba yapmak için gerekli tüm unsurları elinde bulunduran bir devlet olmak istiyorlar. Öte yandan, İran için yeni nükleer silahın Hürmüz Boğazı’nı kaldıraç olarak kullanma yeteneği olduğu da savunulabilir. Bu kart, Körfez petrol üreticileri ve küresel ekonomi için nükleer bir bombadan çok daha etkili, yıkıcı ve sonuç doğurucudur.”

Ali Laricani’nin ölümünün İran iç siyasetindeki dengeleri kalıcı olarak değiştireceğini belirten Miller, “Ali Laricani’nin ölümü, İran’ın bu süreçten nasıl çıkarsa çıksın eski İran olmayacağı anlamına geliyor. Savaş bittikten bir yıl sonra, ocak ve şubat aylarında sokaklarda gördüğümüz halk hareketliliğinin benzerini yeniden göreceğiz. Bir noktada değişim kaçınılmaz olacak ve bu değişim gerçekleştiğinde Donald Trump bunu kendisinin başardığını iddia edecektir” dedi.

“Netanyahu, İran konusunda Trump ne derse onu yapacaktır”

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile Donald Trump arasındaki ilişkiyi de değerlendiren Miller, Netanyahu’nun Trump karşısında hiçbir hareket alanının bulunmadığını ifade etti.

Miller, şu açıklamalarda bulundu:

“Eğer bu mutabakat zaptı bir anlaşmaya dönüşürse ve İranlılar Trump’a ‘Lübnan’da gerçek bir ateşkese ihtiyacımız var’ derse, Trump Netanyahu’yu arayacak ve ona Ekim 2025’te söylediğini söyleyecektir. Hatırlanacağı üzere o dönem İsrail, Hamas’ın dış liderliğini ve Salih el-Aruri’yi hedef aldığında Trump, ‘Ya bu anlaşmayı imzalarsın ya da seninle ilişkimi keserim’ demişti. Trump’ın geçen hafta Netanyahu hakkında söylediklerini hiçbir Amerikan başkanı bir İsrail başbakanı için kamuoyu önünde söylememiştir. Trump, ‘Netanyahu, İran konusunda benim ne yapmasını istiyorsam onu yapacaktır’ dedi. Bu sözlerin doğruluğu tartışılmazdır çünkü Netanyahu’nun bu yılki hayatındaki en önemli olay İran ya da Lübnan değil, seçimlerdir. Washington’da Trump’ın desteği olmadan, hatta Trump’ın kendisi için bir seçim karargahı kurmasını sağlamadan bu seçimleri kazanması mümkün değildir. 1992 yılında baba Bush’un dönemin İsrail Başbakanı İshak Şamir’e konut kredi garantilerini vermeyi reddetmesini hatırlıyorum. Bu hamle Şamir’e seçimi kaybettirmiş, İshak Rabin kazanmış ve seçimden üç ay sonra o kredi garantilerini almıştı. Dolayısıyla Netanyahu, Trump’ın sözünden çıkamaz, başka seçeneği yoktur.”

“İbrahim Anlaşmaları fikri şu an uzak bir galaksiye aittir”

Bölgesel ittifak arayışlarına ve İbrahim Anlaşmaları’nın genişletilmesi çabalarına değinen Miller, bu durumu “gerçek dışı bir beklenti” olarak nitelendirdi.

Miller, “Trump kötü bir anlaşma müzakere ettiğini biliyor ve bunu daha büyük bir uzlaşı gibi göstermek için süslemeye çalışıyor. İbrahim Anlaşmaları onun ilk başkanlık dönemindeki en önemli başarısı olduğu için yine buna sarılıyor. Birleşik Arap Emirlikleri ve Fas zaten bu sürecin içinde. Ancak Suudilerin, Ummanlıların, Katarlıların, Kuveytlilerin ve hatta İranlıların bu anlaşmalara dahil olacağını düşünmek, çok uzak bir galaksiye bağlı hayali bir düşüncedir” dedi.

Savaş sonrasında İran’ın ciddi bir iç hesaplaşmayla karşı karşıya kalacağını savunan Miller, “Savaş bittiğinde bu rejim yıkılmış, altyapısı tahrip olmuş, meşruiyeti kalmamış bir ülkeyle baş başa kalacak. Halk bir noktada yeniden ayağa kalkacaktır. Bombalar düşerken rejim etrafında geçici bir kenetlenme olabilir ancak bu geçicidir. 91 milyonluk bir nüfus sonsuza kadar sessiz ve iradesiz kalmayacaktır” yorumunu yaptı.

“Lübnan devleti Hizbullah’ı silahsızlandıracak kapasiteye sahip değil”

Lübnan’ın geleceğine dair analizlerini de paylaşan Miller, Beyrut yönetiminin Hizbullah karşısındaki çaresizliğine vurgu yaptı. Miller, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Lübnan hükümeti geçmişte hiç yapmadığı şekilde davranıyor. Başbakan ve cumhurbaşkanı Hizbullah hakkında açıklamalarda bulundu, Washington’daki büyükelçiler düzeyindeki güvenlik görüşmelerine katılmayı kabul etti. Bunlar benzeri görülmemiş adımlar ancak şu an için Hizbullah’ı silahsızlandıracak ne kapasiteleri var ne de bunu yapacak iradeleri. Kuzey İrlanda’daki IRA, Kolombiya’daki FARC gibi örneklerde silahsızlanma, askersizleştirme ve topluma entegrasyon süreçlerinin başarılı olması için üç temel unsur gerekir: Anlaşmayı dayatan devletin güvenilir olması, devlet dışı aktörlere yönetimde siyasi roller sunularak pasifize edilmesi ve devletin bu aktörlerin tabanına karşı koyabilecek güçte olması. Lübnan bu şartların hiçbirine sahip değil.”

Son olarak bölgenin genel jeopolitik yapısına değinen Miller, Ortadoğu’da beş Arap devletinin (Lübnan, Irak, Yemen, Libya ve Suriye) farklı düzeylerde işlevsizlik veya başarısızlık içinde olduğunu belirtti.

Körfez ülkelerinin istikrar ve modernleşme merkezi olma özelliğinin artık garanti altında olmadığını ifade eden Miller, “Bölgede askeri, ekonomik ve güvenlik kapasiteleriyle sınırlarının ötesine güç yansıtma yeteneğine sahip üç gayri-Arap aktör var: İran, İsrail ve Türkiye. Bölgenin geleceğini bu üç aktör arasındaki dengeler belirleyecektir” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Prof. Mercogliano: Küresel petrol rezervleri beş yıllık ortalamanın altına iniyor

Yayınlanma

Yayıncı Mario Nawfal, küresel denizcilik ve lojistik ağlarında yaşanan son gelişmeleri, denizcilik tarihçisi ve eski askeri yetkili Profesör Sal Mercogliano ile gerçekleştirdiği mülakatta ele aldı.

Mülakatta, Hürmüz Boğazı ve Babülmendep Boğazı başta olmak üzere dünya ticaretinin kilit noktalarındaki askeri ve ekonomik dengeler ile Rusya, Ukrayna ve Ortadoğu eksenindeki küresel krizler analiz edildi.

Yayıncı Mario Nawfal, sahada yaşanan gelişmeler ile siyasi söylemler arasında büyük bir tezat olduğunu belirterek mülakatı açtı. Donald Trump tarafından paylaşılan mesajların oldukça iyimser bir tablo çizdiğini, Lübnan’da ateşkes ilan edildiği ve ablukanın kaldırıldığının öne sürüldüğünü ifade eden Nawfal, “Şu anda iki farklı gerçeklik yaşanıyor. Sahada ise Lübnan’da bir ateşkes yok, Amerikan tarafındaki abluka kaldırılmadı ve İran da Babülmendep Boğazı’nı abluka altına almakla tehdit ediyor” şeklinde konuştu.

Nawfal, her hafta bir çözüme yaklaşıldığı izlenimi doğduğunu ancak pazartesi günleri aynı kriz ortamına geri dönüldüğünü kaydederek, durumu bir kısırdöngüye benzetti.

Denizcilik tarihçisi Profesör Sal Mercogliano, Hürmüz Boğazı’ndaki güncel duruma ilişkin verileri paylaşarak gemi hareketliliklerini aktardı.

Umman’ın hemen kuzeyinde, boğazın güney kesiminden bazı gemilerin çıkış yaptığına dair bilgiler bulunduğunu belirten Mercogliano, “Bu gemilerin ABD desteği aldığını görüyoruz. Bunun temelde uçaklar, helikopterler ve jetler vasıtasıyla sağlanan bir yardım olduğunu düşünüyoruz; bölgede Amerikan gemilerinin bulunduğunu sanmıyoruz” ifadelerini kullandı.

Bu yöntemle günde yaklaşık iki ila üç geminin bölgeden çıkabildiğini dile getiren Mercogliano, asıl büyük sorunun çok sayıda geminin otomatik tanımlama sistemi vericilerini kapatarak seyretmesi olduğunu bildirdi. Vericilerini kapatan gemilerin Hürmüz Boğazı’nın dışındaki Umman Körfezi ve Arap Denizi’ne ulaşana kadar tespit edilemediğini ekledi.

Boğazda mahsur kalan tankerlerin durumuna değinen Mercogliano, derin taslaklı büyük ham petrol taşıyıcıları ile büyük tankerlerin yaklaşık dörtte birinin körfezden çıkmayı başardığını açıkladı.

Körfezde mahsur kalan 109 tankerin 29’unun çıkış yaptığını belirten Mercogliano, “Bu olumlu bir gelişme gibi görünse de günde sadece birkaç geminin çıkabildiği düşünüldüğünde aslında çok az bir miktar” dedi.

ABD’nin, İran tarafından kurulan Fars Körfezi Boğazı Kurumu’nu yaptırım listesine aldığını hatırlatan Mercogliano, bu kurumla iş yapan, geçiş ücreti ödeyen ya da herhangi bir ticari ilişki kuran tüm yapıların yaptırıma maruz kalacağını vurguladı.

“Konteyner gemisi insansız deniz aracıyla vuruldu”

Profesör Mercogliano, mülakatın yapıldığı gün Irak’ın Ümmü Kasr Limanı’ndan çıkan Akdeniz Denizcilik Şirketi’ne ait bir geminin, insansız deniz aracı tarafından vurulduğunu açıkladı.

Saldırıya uğrayan geminin krizin başından beri Basra Körfezi’nde mahsur kaldığını ve limanlar arasında bir mekik gemisi olarak işletildiğini belirten Mercogliano, “Denizcilik şirketlerinin geliştirdiği yöntemlerden biri kara yolu rotaları oluşturmak oldu. Kargoları Kızıldeniz’de, Umman Körfezi’ndeki Füceyre’de, Yenbu’da ve Cidde’de tahliye edip kara yoluyla taşıyorlar ancak malların körfez içinde dahili olarak da hareket ettirilmesi gerekiyor” sözlerini kaydetti.

Hedef alınan Akdeniz Denizcilik Şirketi’nin geçmişte de İran tarafından hedef seçildiğini ifade eden Mercogliano, şirkete ait iki geminin birkaç hafta önce alıkonulduğunu hatırlattı.

ABD güçlerinin abluka hattını ihlal eden Gambiya bayraklı bir gemiyi hedef aldığını belirten Mercogliano, hedef alınan unsurun bir İran gemisi değil, sahte tescilli bir Gambiya gemisi olmasının dikkat çekici olduğunu söyledi.

Aynı süreçte Fransız donanmasının da Murmansk’tan gelen ve sahte Madagaskar bayrağı taşıyan bir Rus tankerini Atlantik’te, uluslararası sularda durdurduğunu bildirdi.

Küresel abluka uygulamalarının ekonomik sonuçlarına dikkat çeken Mercogliano, küresel petrol rezervlerindeki tehlikeli düşüşe işaret etti.

Hem karadaki hem de denizdeki tankerlerde bulunan küresel petrol rezerv haritalarının endişe verici olduğunu aktaran Mercogliano, “28 Şubat’tan bu yana petrol taşımacılığında meydana gelen ve benim ‘artan açık’ olarak adlandırdığım bu delik artık etkisini hissettirmeye başlıyor” uyarısında bulundu.

Denizde ve karada depolanan petrol miktarının beş yıllık ortalamanın altına düşmek üzere olduğunu belirten Mercogliano, bu durumun özellikle gelişmekte olan ülkelerde ciddi sıkıntılara ve kıtlıklara yol açacağını, gelişmiş ülkeler gibi petrol için yüksek kar marjlı rekabet edemeyen bu ülkelerin şimdiden rasyonelleşmeye ve kota uygulamalarına başladığını ifade etti.

“Gemiler açık denizlerde yan yana gelerek akaryakıt transferi yapıyor”

Mario Nawfal’ın, İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan günde 30 civarında gemi geçtiği ve Fars Körfezi Boğazı Kurumu aracılığıyla gemilere refakat ederek 1,5 milyar dolardan fazla gelir elde ettiği yönündeki iddiaları sorması üzerine Mercogliano, bu sayıların yanıltıcı olabileceğini belirtti.

Bu verilere küçük ahşap teknelerin ve kıyı gemilerinin dahil olduğunu açıklayan Mercogliano, Hürmüz Boğazı’nı geçmenin gemileri doğrudan açık okyanusa değil, Umman Körfezi’ne çıkardığını kaydetti.

ABD Donanması Merkez Komutanlığı’nın ticari gemilere yönelik bir uyarı yayımladığını belirten Mercogliano, “İran gemilerinin petrol yükleyerek dışarı çıktığı ancak Amerikan ablukasını geçemedikleri için ‘gemiden gemiye transfer’ olarak bilinen yönteme başvurdukları doğrulandı” dedi.

Gemilerin açık denizlerde yan yana gelerek akaryakıt kargolarını birbirine pompaladığını söyleyen Mercogliano, bu yöntemin daha önce Yunanistan, İspanya ve Malezya açıklarında kayıt dışı filo tarafından sistematik olarak uygulandığını anlattı.

Mercogliano, bu yolla Amerikan ablukasının arkasından dolanılmaya çalışıldığını doğrulayarak, ABD’nin bu transferlerde yakıtı teslim alan gemileri de doğrudan İran limanına giriş yapmış gibi suçlu sayacağını ve hedef alacağını ilan ettiğini duyurdu.

İran’ın açıkladığı geçiş sayılarının bölge içinde mekik dokuyan kıyı gemilerinden ibaret olduğunu, 30 geminin Hint Okyanusu’na çıkarak serbestçe dağıldığı anlamına gelmediğini, ABD Donanması’nın bu gemileri tespit etmede oldukça başarılı olduğunu ekledi.

Nawfal’ın, Amerikan tarafının günde üç-dört gemiyi vericilerini kapattırarak Hürmüz Boğazı’ndan gizlice geçirdiği yönündeki iddiaları sorması üzerine Mercogliano, bu bilgilerin gelen duyumlarla uyuştuğunu söyledi.

Gemilerin boğazı geçip dışarı çıktıktan sonra sistemlerini tekrar açtıklarını kaydeden Mercogliano, 18. Hava İndirme Kolordusu’na bağlı 82. Hava İndirme Tümeni’nin Birleşik Arap Emirlikleri’nde konuşlu olduğunu bildirdi. Bu tümenin elinde kara saldırı yeteneklerinin yanı sıra gelişmiş radarlara sahip helikopterler bulunduğunu, bu unsurların insansız deniz ve hava araçlarına karşı oldukça etkili koruma sağladığını belirtti. Bölgedeki iki uçak gemisi grubunun da havadan koruma sağladığını sözlerine ekledi.

“Deniz hukuku eski ve karmaşık kurallardan oluşuyor”

Bölgedeki maden ve mayın tehlikesine de değinen Profesör Mercogliano, Umman tarafından yayımlanan bir videoda ilk kez bölgedeki sahipsiz bir deniz mayınının varlığının somut olarak kanıtlandığını aktardı.

ABD’nin bölgeyi mayından arındırmak amacıyla insansız su altı araçları kullanmaktan bahsettiğini ifade eden Mercogliano, akıntıya kapılan mayınların kıyıya vurmasının olağan olduğunu, benzer durumların Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle Karadeniz’de de yaşandığını ve Romanya ile Türkiye kıyılarına mayınların ulaştığını hatırlattı.

Hürmüz Boğazı’ndaki egemenlik alanları ve deniz hukuku sınırları hakkındaki karmaşıklığa açıklık getiren Mercogliano, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi uyarınca ülkelerin kıyılarından itibaren 12 deniz mili boyunca kara suları egemenliğine sahip olduğunu belirtti.

Boğazın en dar noktasının sadece 21 mil genişliğinde olması sebebiyle Umman ve İran’ın kara sularının üst üste bindiğini açıklayan Mercogliano, “En dar nokta olan kuzey hattı İran ve Umman arasında bölünmüştür ancak doğu ve batı yaklaşımlarında Birleşik Arap Emirlikleri de devreye girer” dedi.

Hem ABD’nin hem de İran’ın bu sözleşmeyi resmi olarak onaylamadığını hatırlatan Mercogliano, buna rağmen sözleşmenin devletlere “transit geçiş hakkı” tanıdığını, Basra Körfezi’nin iç kısımlarında mahsur kalan ülkelerin dış dünyaya açılabilmesi için bu hakkın hukuken korunması gerektiğini vurguladı.

İran’ın, limanları ve üsleri kullanan devletleri “muharip” olarak nitelendirerek geçiş hatlarını kapatma tehdidinde bulunduğunu belirten Mercogliano, “İran, mevcut sözleşmeleri reddederek kara sularını üç mil ile sınırlayan 1958 tarihli eski antlaşmalara göre hareket ettiğini savunuyor. Deniz hukuku oldukça eski, arkaik ve çok nüanslı bir yapıya sahip olduğu için bu tür büyük karmaşalar yaratıyor” değerlendirmesinde bulundu.

“Kayıt dışı seyrüsefer küresel çevre güvenliğini tehdit ediyor”

Rusya’nın kayıt dışı gölge filosuna yönelik Batı yaptırımlarının işleyişini de analiz eden Profesör Mercogliano, G7 ve Avrupa Birliği’nin 2022 yılının şubat ayında küresel enerji piyasalarında büyük bir kesintiye yol açmadan Rusya’yı ekonomik olarak zayıflatmayı hedeflediğini hatırlattı.

Doğrudan bir boykot yerine sigorta sistemleri üzerinden bir yaptırım mekanizması kurulduğunu belirten Mercogliano, dünya denizciliğinin yüzde 90’ını sigortalayan büyük şirketlerin, tavan fiyatın üzerinde petrol taşıyan gemilere hizmet vermesinin yasaklandığını anlattı.

Ancak Rusya, İran ve Venezuela’nın bu kısıtlamaları kendi tescil ve sigorta sistemlerini kurarak veya sigortasız yürüyerek aştıklarını, böylece normal sınırların dışında işleyen “paralel bir filo” oluşturduklarını ifade etti.

Fransız donanması tarafından durdurulan Madagaskar bayraklı geminin durumuna değinen Mercogliano, Madagaskar hükümetinin gemiyi tanımadığını ve kendilerine ait bir tescil kaydı bulunmadığını açıkladığını aktardı.

Bu durumun uluslararası hukuka göre gemiye müdahale hakkı doğurduğunu belirten Mercogliano, “Eğer bir gemi düzgün bir şekilde tescil edilmemiş ve sigortalanmamışsa, yaşanacak bir kazada kıyılarınıza sızacak milyonlarca varil petrolün temizlik maliyetini hiçbir şirket üstlenmez; yük tamamen mağdur ülkenin üzerinde kalır” uyarısında bulundu.

İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana kurallara dayalı işleyen centilmenlik antlaşmalarının, Rusya, İran ve Venezuela’ya yönelik ağır yaptırımlar nedeniyle sarsıldığını ve bu ülkelerin açık okyanusta kendi alternatif sistemlerini inşa ettiklerini sözlerine ekledi.

“Babülmendep Boğazı’nın kapanması rotayı 8 bin kilometre uzatır”

Ortadoğu’daki askeri tırmanışın deniz lojistiği üzerindeki etkilerini değerlendiren Profesör Mercogliano, krizin sadece ABD ve İran arasında iki taraflı bir denklem olmadığını, İsrail’in de dahil olduğu üçlü bir mekanizma olarak okunması gerektiğini vurguladı.

İran’ın hem Hürmüz Boğazı’nı hem de Babülmendep Boğazı’nı kilitleme kapasitesine sahip olduğunu belirten Mercogliano, “Şu anda Yenbu Limanı’ndan günde yaklaşık 5 milyon varil petrol çıkıyor ve bu miktar küresel piyasalar için tamamen hayati önem taşıyor. Kızıldeniz’in orta kesiminde yüklenmeyi bekleyen büyük bir tanker birikmesi var” dedi.

Babülmendep Boğazı’nın kapanması durumunda gemilerin Süveyş Kanalı’na yönelmek zorunda kalacağını ancak çok büyük ham petrol taşıyıcılarının kanaldan geçemeyecek kadar büyük olduğunu aktardı.

Bu durumun Akdeniz’de küçük gemiler arasında yük transferi yapılmasını ya da gemilerin tüm Afrika kıtasını dolaşmasını zorunlu kılacağını belirten Mercogliano, Afrika rotasının Asya’ya giden bir sefere fazladan 8 bin kilometre ekleyeceğini, bunun da petrol kıtlığı kaynaklı ekonomik krizi büyüteceğini bildirdi.

Süveyş Kanalı’nın 2021 yılında yaşanan kaza nedeniyle ne kadar kolay kapanabileceğinin görüldüğünü hatırlatan Mercogliano, Suudi Arabistan’ın tüm petrol akışını Yenbu üzerinden gerçekleştirdiğini, bu hatta yönelik bir füze veya mayın saldırısının tüm sistemi çökerteceğini ifade etti.

“Denizciler körfezde mahsur kalmak istemiyor”

Bölgedeki diplomatik müzakerelere karşı temkinli olduğunu dile getiren Mercogliano, 13 haftadır aynı kriz döngüsünün sürdüğünü ve siyasi liderler arasında bir uzlaşı sağlansa bile denizcilik şirketlerinin Basra Körfezi’ne dönmekte çok istekli olmayacağını savundu.

Bölgede kalıcı bir güvenlik garantisi verilmedikçe riskin süreceğini belirten Mercogliano, sigorta primlerinin çok yüksek kalacağını ifade etti.

Haberlere yansımayan önemli bir sorunun da gemilerde mahsur kalan yaklaşık 20 bin denizcinin rotasyonu olduğunu açıklayan Mercogliano, “Hava yolları çalışıyor ancak nakliye şirketleri bölgeye gönderecek yedek mürettebat bulmakta zorlanıyor. Kimse Basra Körfezi’nde mahsur kalacağı ve öldürülme riski taşıyan bir gemide sözleşme imzalamak istemiyor” şeklinde konuştu.

Gazze ve Yemen eksenindeki önceki uzlaşmalara rağmen Kızıldeniz ve Babülmendep hattında deniz ticaretinin hiçbir zaman bu yılın şubat ayı öncesindeki normal seviyelerine dönmediğini de sözlerine ekledi.

Ticari gemilerin kendilerini korsanlara veya insansız hava araçlarına karşı koruyacak askeri savunma sistemleriyle donatılması fikrine de değinen Profesör Mercogliano, ticari gemilerin savaş gemilerine dönüştürülmesinin liman otoriteleri tarafından kabul görmediğini açıkladı.

Somali’deki korsanlık döneminde gemilere üç-beş kişilik silahlı özel güvenlik ekiplerinin konulduğunu ancak bu ekiplerin uluslararası limanlara girmeden önce açık denizde gemiden indirilmesi gerektiğini anlattı.

Hiçbir ülkenin kendi limanlarına ağır silahlı sivillerin girmesini istemediğini belirten Mercogliano, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ticari filoların korunması görevinin tamamen ulusal donanmalara devredildiğini hatırlattı.

ABD bayraklı iki geminin geçişi sırasında gemilere Amerikan deniz piyadelerinin ve insansız hava araçlarına karşı savunma sistemlerinin yerleştirildiğini, geçiş tamamlandıktan sonra ise bu personelin ve silahların gemiden tahliye edildiğini aktardı.

Limanlardaki sıkı kontroller nedeniyle denizcilerin karaya çıkmasının bile zor olduğunu ekleyen Mercogliano, silah taşımak yerine radarları yanıltıcı sistemlerin ve sinyal karıştırıcı ekipmanların kullanımının daha olası bir çözüm olduğunu ifade etti.

“Trump uzun süren bir savaş istemiyor”

Donald Trump’ın diplomasi yürütme tarzını ve sosyal medya paylaşımlarını siyasi bir strateji olarak yorumlayan Mercogliano, Trump’ın kamuoyuna yönelik açıklamalarıyla bilgi savaşını yürüttüğünü belirtti.

“Eğer yeterince bilgi paylaşır ve çok şey söylerseniz, geçmişten bir anı cımbızla çekip kendinizin haklı olduğunu her zaman kanıtlayabilirsiniz” diyen Mercogliano, Trump’ın arka planda tamamen farklı bir siyasi oyun oynadığını ve ortalama seçmenin zihnini karıştırarak olası bir uzlaşmanın siyasi maliyetini düşürmeye çalıştığını savundu.

Askeri kanattan ve generallerden gelen bilgilere odaklanılması gerektiğini belirten Mercogliano, Trump yönetiminin krizin bu kadar uzun süreceğini tahmin etmediğini, ablukayı uygulayacak deniz gücü unsurlarının bile operasyon başladıktan bir ay sonra bölgeye ulaştırılabildiğini kaydetti.

Trump’ın görev süresi boyunca uzun savaşlardan kaçındığını vurgulayan Mercogliano, Trump’ın zafer ilan ederek bölgedeki sorumluluğu Fransa ve İngiltere gibi müttefiklere devredip çıkış stratejisi arammasından endişe duyduğunu sözlerine ekledi.

Ukrayna ve Rusya arasındaki savaşa da değinen Profesör Mercogliano, cephe hattının Birinci Dünya Savaşı’ndaki gibi bir kilitlenme noktasına ulaştığını söyledi.

Savaşın büyük lojistik hareketlerden ziyade devasa ölçekte bir insansız hava aracı mücadelesine dönüştüğünü belirten Mercogliano, Rusya’nın enerji sevkiyatı için Kuzey Kutbu rotasını kullanmaya başladığını ve Katar ile Birleşik Arap Emirlikleri’nin lojistik olarak sıkıştığı bu dönemde Çin’e sıvılaştırılmış doğalgaz tedarik ederek ekonomik olarak avantajlı bir konuma geçtiğini bildirdi.

Ukrayna’nın ise hava savunma mühimmatı sıkıntısı çektiğini ve ABD savunma sanayisinin üretim kapasitesinin öngörülen harcamaların gerisinde kalması nedeniyle zorlandığını ifade etti.

Savaşların askeri cephelerden ziyade ekonomik dayanıklılıkla kazanıldığını belirten Profesör Mercogliano, “Bir askeri çöküş yaşanmadığı sürece bu durum bir ekonomik yıpratma savaşıdır. Şu an için Rusya’nın yaptırımsız petrol akışı ve açık piyasadan topladığı tankerlerle ekonomik olarak tahmin edilenden daha uzun süre dayanabileceği görülüyor” diyerek mülakatı tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English