Söyleşi
Quinn Slobodian: Ne ulusa, ne imparatorluğa benzeyen teritoryal örgütlenme biçimleri çoğalacak

Donald Trump, JD Vance, Peter Thiel, Elon Musk, Charlie Kirk, Stephen Miller… II. Dünya Savaşı sonrasındaki Amerikan siyasetinde şimdiye kadar görülmedik bir değişime öncülük eden bu isimlerin dünya sahnesine paraşütle bir anda indiğini sananlar yanılıyor. Bazen birbirlerinin ayaklarına bassalar da, bu isimlerin arkasında, temelleri 1970‘lere, yani kapitalizmin büyük krizine uzanan bir ittifak var.
Boston Üniversitesi‘ndeki Frederick S. Pardee Küresel Çalışmalar Okulu‘nda Uluslararası Tarih profesörü Quinn Slobodian, yayımlanan son kitabı Hayek‘s Bastards [Hayek‘in Piçleri] ve daha öncesinde yazdığı Crack-Up Capitalism‘de [Dağılan Kapitalizm] yeni Trump yönetiminin ve onların etrafında toparlanan MAGA ve Silikon Vadisi ekibinin ideolojik soykütüğünü analiz ediyor. 2008 krizinden sonra neoliberalizmin öldüğüne yönelik anlatının aksine, neoliberalizmin bir kolunun sağlam adımlarla yoluna devam ettiğini, üstelik küresel kapitalizmin son dönemdeki eğilimleri ile bir şekilde buluştuklarını vurguluyor. Slobodian, “milliyetçilik ve ulus-devlet, küreselciliğe ve müesses nizama karşı” analizinin doğruluğunu da sorguluyor.
Küreselciler kitabı Türkçeye de çevrilen Slobodian, önümüzdeki ilkbahar aylarında Elon Musk ve “Muskizm”i analiz eden yeni kitabının da yayımlanacağının haberini veriyor. Alt başlığı “Kafası Karışanlar İçin Bir Rehber” olan kitabın temel argümanı, Muskizm‘in teknoloji aracılığıyla egemenlik vaadi olduğu, fakat gerçekliğinin her zaman Musk’a daha fazla bağımlılığa dönüşmesi.
Aynı şeyi Nvidia, Peter Thiel ve Palantir için de söyleyebileceğimizi savunan Slobodian, Silikon Vadisi ideolojisinin özünü, „Size özerklik veriyormuş gibi yapıp aslında daha derin bir bağımlılık yaratmak,“ şeklinde tarif ediyor.
Önce şu meşhur neoliberalizm terimi hakkında konuşalım, zira hem siyasette hem de akademide baskın olan anlatı, özellikle 2008 krizinden sonra hakim olan, neoliberalizmin sona erdiği ya da en iyi ihtimalle tökezlediği ve Brexit ve ikinci Trump yönetimiyle birlikte şimdi neoliberalizm sonrası bir dünyada yaşadığımız yönündeki . Siz Hayek‘in Piçleri kitabınızda, neoliberalizmin çok farklı kollarına ve taşıyıcılarına işaret ediyorsunuz ve bir anlamda, neoliberalizmin öldüğü anlatısını tersine çeviriyorsunuz. Bu konuda ne söylemek istersiniz? Neoliberalizm terimi bize aslında ne anlatıyor? Ve bugün Atlantik’in her iki yakasında da hâlâ neoliberaller tarafından mı yönetiliyoruz?
Evet, yani bu açıkça bazen “kaypak kelimeler” olarak adlandırılan, bir dizi bazen birbiriyle çelişen şekilde kullanılma eğiliminde olan sözcüklerden biri. Bu yüzden terimi en az dört farklı kullanım şekline ayırarak başlamanın her zaman faydalı olduğunu düşünüyorum. Bunları oldukça hızlı bir şekilde özetleyebilirim.
Birincisi, bir tür zaman dilimini tanımlamak için kullanılır. Yani insanlar neoliberal çağa girdiğimizi söyler ve sonra neoliberal çağın bitip bitmediğini sorarlar. Bu bazen 1970’lere veya Reagan ve Thatcher dönemine tarihlenir. Sonra soru şu olur: Büyük mali krizle mi sona erdi? Trump ve Brexit ile mi sona erdi? Ve saire.
Kullanıldığı bir diğer yol da bir tür politika paketini tanımlamaktır. Yani özelleştirme, liberalleşme, kuralsızlaştırma; genellikle Washington Uzlaşısı ile ilişkilendirilir ve insanlar neoliberalizmin bir ülkeye, diyelim ki sosyalizmden sonra veya yapısal uyum altında geldiğinden, sonra bazen neoliberal politikaların uygulanıp sonra geri çekilmesinden bahseder. Yani dünyaya bakıp, bu ülke şu ülkeden daha neoliberal diyebilirsiniz.
Terimin kullanıldığı bir başka yol da insanların kendileriyle ve başkalarıyla kurduğu bir tür ilişkiyi tanımlamaktır. Yani bu “kendi kendinin girişimcisi olma” fikri, takipçiler, servet, prestij vb. kazanarak kendini piyasada kullanılması ve değerlendirilmesi gereken bir varlıklar bütünü olarak görmek… Yani bu bir tür neoliberalizm zihniyeti veya öznelliğidir.
Dördüncü olarak, oldukça belirgin bir entelektüel hareket olarak neoliberalizm var. Yani 1930’lardan beri kendilerine neoliberal diyen ve solda sosyalizm ile sağda katı faşizm arasında bir siyaset felsefesi bulmaya çalışan bir grup insan var. Ve bu tartışmalar Friedrich Hayek, Milton Friedman gibi isimlerle ilişkilendirilir.
Bu insanlar periyodik olarak bir araya gelmiş ve kendilerini bir nevi Hayek ve Friedman‘ın soyundan görmüşlerdir. Bu dördüncü yol, benim konuya giriş biçimim. Yani küresel olarak neoliberalizmin ölümü hakkında büyük laflar etmeye çalışmak veya şu ya da bu politika değişikliğinin etkilerini anlamaya çalışmak yerine, kitaplarımda ve en son kitabım Hayek‘in Piçleri‘nde benimsediğim yaklaşım, konuya bir düşünce tarihçisi gibi yaklaşmaktır. Tıpkı birinin muhafazakâr düşünceyi, anarşist düşünceyi veya sosyalist düşünceyi incelemesi, ortodoksideki bölünmeleri, doktrindeki değişiklikleri bulması gibi. Ben de kendi çalışmamda bu yaklaşımı benimsedim.
Yani benim çıkış noktam bu. Muhtemelen konuyu çoğunlukla bu şekilde konuşacağız. Aksi durumda, genel olarak neoliberalizm hakkında daha büyük açıklamalar yapmaktan memnuniyet duyarım. Ve burada, yani çok kısaca özetlemek gerekirse, bence 2008’den sonra insanlar, kurallara dayalı iktisadi düzen fikrinin sona ermesini bekledi. Aslında ölmedi.
Belirli bir tür çok taraflılığın, merkez bankası güdümlü iktisadi yönetişimin, eşitlik yerine iktisadi özgürlüğe odaklanmanın yeniden doğuşunu gördük. 2016’da, sanırım Trump ile serbest ticaret uzlaşısında ilk çatlakları gördünüz, ama az çok aslında iç politikada hâlâ oldukça liberteryen bir politika vardı. Bidenomics ve Biden, bence neoliberal ekonomi örgütlenme modellerinden oldukça açık bir şekilde kopma girişimiydi ve sonra Trump da bu süreci daha da hızlandırdı sanırım. Yani şimdi Trump‘ın iktisadi politika yürütme şeklinin, özellikle küresel sahnede, neoliberal doktrinle çok az ilgisi var; içeride politika kuralsızlaştırma, vergi indirimleri, gücü girişimcilerin eline vermek ve özel aktörlere devredip kamu otoritelerinden almak olarak kalsa bile.
Belki de, belki de takip etmemiz gereken nokta, 1970’ler civarında Silikon Vadisi elitleri, yeni muhafazakârlar ve liberteryenler tarafından kurulan ittifaktır. Çünkü kitabınız bu akımların farklı akımlar olduğuna da işaret ediyor ama 1970’lerden sonra bir ittifak kuruyorlar. Bunlar Sovyetler Birliği’nin ve dünya komünizminin çöküşünü bir zafer olarak bile görmüyorlar. Çünkü temel endişeleri şöyle özetlenebilir: 20. yüzyılı gömmek. Sanırım Dağılan Kapitalizm kitabınızda, neoliberal düşünürlerin gurularından biri bu ifadeyi kullanıyor. Bu yüzyıla sadece Sovyet sosyalizmi değil, aynı zamanda Batı’nın refah devleti modeli de damgasını vurdu. Mises ve Hayek geleneğini takip eden bu yeni ittifakın, refah devleti ile alıp veremediği ne var? Aslında, bu konuda marjinal değil de ana akım neoliberalizm olarak kabul edilmeleri gerekmez mi?
Bence meselenin ne olduğunu veya neoliberal düşüncedeki temel fay hatlarını anlamanın faydalı yollarından biri, farklı anlarda kendinize “Kime karşı çıkıyorlar?” diye sormaktır. Bilirsiniz, piyasa düzenine, kapitalist istikrara, iktisadi özgürlüğe yönelik en büyük tehdit olarak kimi görüyorlar? Bu sorunun cevabı on yıldan on yıla değişiyor.
Yani 1930’larda, neoliberaller ilk bir araya geldiğinde, klasik anlamda liberalizm, yani siyasi özgürlüğü ve iktisadi özgürlüğü önceliklendiren liberalizm, gerçekten de tüm zamanların en düşük seviyesindeydi. Kolektivizm dünyanın her yerinde yükselişteydi. Yani kendilerini savunmada görüyorlardı ve farklı kolektivizm türlerine karşı savunmak için kullanabilecekleri bir siyaset felsefesi versiyonu bulmaya çalışıyorlardı. Komünistler ve faşistler vardı ve onlar, komünistlere karşı gerektiğinde faşistlerle ittifak kurmaya çok daha istekliydiler.
1960’lara gidelim, dünya sömürgecilikten kurtuluyor. Sömürgecilik sonrası ülkeler artık en büyük korku haline geliyor. 1970’lere gidelim… Küresel güney ülkelerinin yeni uluslararası iktisadi düzen kurma hamlesi büyük bir endişe kaynağı. Büyük bir işçi ayaklanmaları ve grevleri dönemi var.
Dolayısıyla örgütlü emek, neoliberaller için yine bir endişe kaynağı. 1990’lara gelindiğinde, sizin de belirttiğiniz gibi Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle, o eski düşmanların birçoğu yenilgiye uğratıldı. Yani Komünist Parti artık 1990’larda bir endişe kaynağı değil. Neden çabanızı resmi, parti tarzı komünizm hakkında endişelenerek harcayasınız ki? Dünyanın dört bir yanında, İtalya gibi yerlerde bile, 20. yüzyılın derinliklerine kadar varlıklarını sürdürmüşlerdi. Ama 1990’lara gelindiğinde, artık siyasi bir faktör değillerdi. Temelde aynı şey Fransa için de geçerli.
Peki kimden endişe ediyorsunuz? Düşman kim? Analizlerine bu şekilde başladıklarını söyleyebilirim, düşmanın kim olduğunu soruyorlar ve analiz oradan devam ediyor.
Düşmanı yeni toplumsal hareketlerde görüyorlar. Yani feminist hareketlere, ırkçılık karşıtlığına ve pozitif ayrımcılık taleplerine dönüşen sivil haklar hareketinde. Gerçekten de benim için sürprizlerden biri de buydu. Aslında bu, bulmak için yola çıktığım bir şey değildi ama kelimenin tam anlamıyla bir keşifti. 1990’ların başlarındaki haberleri okurken, çevre hareketi ve ekoloji hareketi konusunda çok endişeli olduklarını gördüm.
Bu fikir oldukça yaygındı. Bunu örneğin, Hayek ve diğerleri tarafından entelektüel hareketin taşıyıcısı olması için kurulan Mont Pelerin Cemiyeti‘nin Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonraki ilk toplantısını konu alan bir Wall Street Journal makalesinde görüyorsunuz.
Neden çevrecilikten ve sera etkisi ile küresel ısınma karşıtı hareketlerden endişeliler? Oradaki korku, düşmanın kırmızıdan yeşile dönmüş olması ve şimdi bu düşmanı etkisiz kılmak için yeni muhalefet ve karşı seferberlik biçimleri bulmak gerektiği. Bui Hayek‘in Piçleri‘nde anlattığım ana hikayenin bir parçası; yani neoliberallerin Soğuk Savaş’ın sonunda yeni tehditleri nasıl gördüğü.
Bunun bir kısmı, 70’lerden gelen ve daha fazla kitle desteği kazanmış olan yeni toplumsal hareketlerdi. Diğer şey de, sizin de refah devletine yaptığınız atıfla belirttiğiniz gibi, Margaret Thatcher’ın iktidarda olmasına, Ronald Reagan’ın iktidarda olmasına, Washington Uzlaşısı’nın küresel güneyde uygulanmasına rağmen, refah devletinin sanayileşmiş dünyada fiilen var olmaya devam ettiğini gözlemlemeleriydi. Yani Birleşik Krallık’taki Ulusal Sağlık Hizmeti hâlâ var, Sosyal Güvenlik, Medicare, Medicaid ABD‘de hâlâ var.
Ve devlet bütçesinin, GSYİH’nin devlet tarafından harcanan yüzdesi aslında azalmıyordu. Böylece bu şeyler arasında bir bağlantı görmeye başladılar. 60’lar sonrası toplumsal hareketler ile sosyal devletin devamlılığı arasında bir bağlantı vardı. Bunlar, Sovyet tarzı komünizmin sona ermesinden sonra bile varlığını sürdüren aynı tür bir kompleksin parçası. Sorunun özüne, kökenine inmek için kökünden sökülmesi gereken şey de bu.
Sanırım refah devletini ve sivil haklar hareketlerini, refah devletinin ırksallaştırılması arasında bir bağlantı olarak ve aynı zamanda aile değerlerinin, beyaz aile değerlerinin de çöküşü olarak gördüler. Refah devletinin, beyaz Protestan Amerikan aile değerlerini baltaladığını ve bu değerlerin de kapitalizmin özü olduğunu iddia ediyorlar.
Evet, bu doğru. 1960’ların toplumsal hareketleri ile yeni tür refahçılık arasında bir bağlantı görmekte haksız sayılmazlardı.
Lyndon B. Johnson’ın 1960’ların sonundaki Büyük Toplum programları, gerçekten de ABD‘de oy haklarının genişletilmesinin iktisadi tamamlayıcısıydı. Yani, “ABD‘de eşitlik istiyorsak, bu sadece herkesin oy hakkına sahip olmasıyla olmaz, zira herkes çok eşitsiz başlangıç noktalarından geliyor,” deniyordu. Ne kadar asgari düzeyde olursa olsun, herkes için bir sosyal güvence ağı sağlamanın bir yolunu bulmalısınız.
Neomuhafazakârların ve neoliberallerin zihninde, bekar annelere sosyal yardım sağlamak veya insanların örneğin anlaşmalı boşanma yapmasına izin vermek, doğum kontrol hapları veya kürtaja erişim yoluyla üreme haklarının yayılması… Bu şeyleri hem ahlaki hem de mali tehlikeler olarak gördüler. Yani hem erkek odaklı çekirdek ailenin dokusunu baltalıyorlardı hem de kendi akıllarınca, hükümeti nüfusun bir kısmının serbest cinsel ahlakını finanse etmeye zorlayarak devlet bütçesi üzerinde daha fazla baskı yaratıyorlardı.
Şimdi, onların orantı anlayışı her zaman çok yanlıştı, değil mi? Bekar annelere giden fonların bir şekilde temel bütçe sorunu olduğu kesinlikle doğru değildi. Aslında, mesele daha ziyade askeri harcamalar ve gazilere yapılan harcamalar ve bu tür şeylerdi.
Ama onlar bunu hastalığın, toplumsal hastalığın özü olarak gördüler. Böylece o sorunu çözmeniz gerekiyordu ve o zaman diğerlerinin hepsini de çözmüş olurdunuz.
Eğer entelektüel kökenini takip edersek, hem Dağılan Kapitalizm‘de hem de Hayek‘in Piçleri‘nde incelediğiniz figürler benzer bir entelektüel yörüngeyi, Aydınlanma karşıtı bir geleneği takip ediyor gibi görünüyor. Yani daha ziyade, aşağı yukarı Burke veya Herder tarzı bir düşmanlık veya Nietzsche tarzı bir aristokratik isyan gibi. Irksal, cinsel ve sınıfsal eşitliğe ve evrensel fikirlere karşı düşmanlıkları, entelektüel yörüngelerinde belirleyici bir tema. Buna karşılık, bir tür kültürel tikelciliği ve biyolojik ırkçılığı veya genetiği savunuyorlar ya da doğaya dönmeyi savunuyorlar. Irksal, coğrafi, cinsel ayrımcılığı ve aynı zamanda bir tür neo-kolonyalizmi savunuyorlar. Sadece Dünya’yı kolonileştirmek istemiyorlar, aynı zamanda Mars veya Ay gibi uzayı da kolonize etmek istiyorlar. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dışlandığı veya dışlandığına inanılan bu fikirlerin bugün Batı’da nasıl yeniden moda olduğunu düşünüyorsunuz?
Evet, bence şunu görmek önemli: Eğer sadece neoliberal entelektüellere bakma perspektifini kullanırsanız, diyelim ki 1930’lardan 1990’lara kadar aralarında şaşırtıcı bir birlik düzeyi vardı.
Ortak düşman olduğu için, yani içerideki sosyalistler ve dışarıdaki sosyalistler, bir tür birleşik cephe oluşturma isteği vardı. Herkes gerçek kötü adamların kim olduğunu biliyordu; Moskova’da, Havana’da oturuyorlardı, genellikle Amerikan üniversitelerinin sosyoloji ve tarih bölümlerinde oturuyorlardı.
Fakat Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte, bir „yönelim bozukluğu“ anı yaşanıyor; “Gerçekten kazandık mı?” sorusu soruluyor neredeyse. Eğer öyleyse, sosyalizmin sonunun gerçekten gelmesiyle birlikte sosyal düzenden ne bekleyebiliriz?
Veya daha yaygın olarak, hissettikleri şey şuydu: aslında belki de kazanmadık ve düşman sadece şekil değiştirdi. İşte bu ana tepki olarak, neoliberal harekette oldukça ciddi bir bölünme yaşanıyor.
Birinci grup aslında kurallara dayalı bir düzenle çalışmaya istekliydi ve zaferi olduğu gibi kabul etti. Yani belki de örneğin Dünya Ticaret Örgütü‘nü kullanabilir, yatırım hukukunu kullanabilir, hükümetin kontrolünü kullanarak iş dünyası için daha iyi, yoksullar için daha kötü, ama inovasyon için iyi, üreticiler için iyi ve alıcılar için daha kötü bir durum yaratabilirsiniz. Neoliberallerin birçoğu aslında Clinton ile ortaklıklar gördü, Bush ile ortaklıklar gördü, hatta Obama gibi insanlarla bile ortaklıklar gördü.
Şimdi bu izleğin son ürününü ABD‘deki “bolluk hareketi” gibi şeylerde görüyoruz; burada liberteryenler ve neoliberaller aslında hâlâ popülistlerden, ırkçılardan son derece endişeliler. Neoliberalizmi bir tür teknokratik yasa yapma, düzenleme, tasarım projesi olarak sürdürmek istiyorlar; sosyal refahçılık gibi şeylere hiç dikkat etmeden, iklim değişikliğinden bahsetmiyorum bile. Yani bu bir yaklaşım…
Ama bu son zamanlarda hakkında kitaplar yazdığım yaklaşım değil. Hakkında yazdıklarım sizin tarif ettiğiniz, diğer taraf olan ve “Hayır, şimdi o kurumların, BM, DTÖ, mahkeme sistemi olsun, ABD‘deki Enerji Bakanlığı, Eğitim Bakanlığı, her neyse, hükümetin şimdi yeni sosyalistler tarafından ele geçirileceğinden endişeliyiz,” diyen taraf. Yani ilericiler şimdi düzenin mimarisini, iktisadi özgürlüğün çıkarlarına karşı işleyecek yeni bir küreselleşme biçimini bir Truva atı olarak ortaya çıkarmak için kullanacaklar diye düşünenler.
Öte yandan şunu söylemek gerekir ki, bu tamamen bir fantezi değil. 1990’larda BM’ye bakarsanız, ne hakkında konuşuyorlar? İnsan haklarından, kadın haklarından, çevrecilikten bahsediyorlar. Yani eğer sağdan bir kişiyseniz, güçlü bir neoliberal iseniz, endişelenmek ve “uluslararası sistem şimdi sola kaydı ve şimdi ekonomik özgürlüğün peşine düşecek” diye düşünmek için bir nedeniniz olabilir, özellikle Kyoto, Paris Anlaşmaları gibi şeylerle, akıntının beklemedikleri bir şekilde değiştiğinden endişelenmeleri için nedenleri var.
Peki ne yapıyorlar? Sizin tarif ettiğiniz türden şeyler yapıyorlar: Yani diyorlar ki, tamam, düzeni istikrara kavuşturmak ve bu müdahale biçimlerine karşı yeni bir muhalefet yaratmak için ne tür kaynaklar var? İnsanlarla, onların duygularına, derin kimlik duygularına hitap edecek ve onları şimdi tepeden inme ilerici, bilirsiniz, “woke” küreselliğe karşı direniş projelerine çekecek temel bir düzeyde nasıl konuşabiliriz?
Yani, kelimenin tam anlamıyla, insanların ırksal kimliklerine bağlılıklarının, uluslarına bağlılıklarının (ki önceki neoliberal kuşaklar bunu bir sorun olarak görmüştü) olduğunu söylemeye başlıyorlar. Daha önceki neoliberaller, insanların uluslarına ve ırklarına çok bağlı olduklarını söylüyordu. Onları küresel piyasa aktörleri olmaları için eğitmemiz gerektiğini düşünüyorlardı.
Şimdiyse toprağa, deriye, aileye olan bu bağlılık kaynaklarına başvurabileceğiniz ve bunu tepeden inme düzene karşı yeni bir direniş olarak kullanabileceğiniz hissi var. İşte bu, 1990’lardaki „Paleo“ hareketinin projesiydi. Bu videoyu izleyen herkes yeni muhafazakârlığı duymuştur ama muhtemelen Paleo muhafazakârlığı duymamıştır. Aradaki farkı bilmek çok önemli.
Soğuk Savaş’ın bitiminden sonra yeni muhafazakârlar, Sovyetler Birliği’nin öldüğünü ama Amerikan misyonunun devam ettiğini söylediler. Artık mesele demokrasiyi teşvik etmekti. Artık mesele Amerika’nın kaynaklarını küresel olarak güvence altına almaktı. İnsan haklarını güvence altına almaktı. Balkan savaşları, Somali, Birinci ve İkinci Körfez Savaşı, Afganistan ve Irak ve terörle savaş. İşte yeni muhafazakârlık budur.
Aynı zamanda, Amerikan sağında bunun yanlış olduğunu söyleyen küçük ama önemli bir grup insan vardı. Amerika Soğuk Savaş’ı yaptı ve kazandı. Şimdi Amerika kendi sınırlarına dönmeli ve asıl olarak içerideki düşmana odaklanmalı.
Mevcut Amerikan dış politikasında bu paleo muhafazakâr pozisyonun çok, çok güçlü yankıları var ki bu bence yeni muhafazakârlıktan önemli ölçüde farklı, çünkü evrensel bir egemenlik peşinde değil.
Bu görüş diyor ki, “Putin’in oralarda kendi etki alanı olabilir”, “Xi Jinping’in orada kendi etki alanı olabilir ve biz de kendi içimizdeki tehlikeleri yok etmeye odaklanmalıyız.” Yani liberteryen ve neoliberal hareketin içinde, bunun savaş sonrası, Soğuk Savaş sonrası dönemin doğru bir yorumu olduğunu düşünen ve onlar da artık özgürlük için küçük ölçekli koşulları güvence altına almaya daha fazla odaklanmak isteyenler vardı.
Küreselliğe odaklanmak yerine, sözleşmeye dayalı topluluklar inşa etmek gibi şeylere odaklanılıyordu. Mesela Amerika’nın güneybatısındaki etrafı çevrili siteler gibi. Evet, iktisadi düzenin sağlandığı küçük alanlar. Bunlar, bankacılık sisteminden ayrılmaya, kendi aileni korumaya, kendi çocuklarını eğitmeye dayanıyordu. Uzun zamandır Amerikan sağının belirli bir paranoyak kanadı için yaygın olan şeyler, şimdi liberteryen sağın bazı kesimleri için de çekici hale geliyordu.
Evet, anlaşılan o ki onların gelecek vizyonu, kapitalizme dair bir nevi karamsar bir gelecek vizyonları ve dünyaya dair eskatolojik bir bakış açıları var.
Evet, bence en ilginç şey, Soğuk Savaş’ın sonuyla ilgili en şaşırtıcı ve sezgilere aykırı olan şey buydu: Küresel düzenin artık kalıcı olarak güvence altına alınacağını varsaymak yerine, Soğuk Savaş’ı kazanmış gibi görünen pek çok kişinin, küresel ölçeğin aslında artık terk edilmesi gereken bir şey olduğunu ve tam, gezegen çapında evrensel bir özgürlük bekleyemeyeceğimizi söylemesi.
Bunun yerine, daha çok modern öncesi, feodal bir coğrafi düzene geri dönelim; öyle ki, iktisadi güvenlik ve özgürlük adalarınız olsun ve bunlar diğer güvenlik ve özgürlük adalarıyla alışveriş ve bağlantı içinde olsun. Böylece toplumun büyük bir kısmını kendi haline terk ederek 20. yüzyılın sorununu bir nevi çözmüş olursunuz.
Artık refah devleti olmaz. Eğer “yoksullara karşı sorumluluğumuz yok, taşraya karşı sorumluluğumuz yok” derseniz… Bu, bence dünya seviyesinin altındaki coğrafyanın, sağ için yeniden bölüşümcü sosyalizmin süregelen zorluklarına karşı çözümlerden biri haline geldiğini görmek önemli.
Silikon Vadisi’ne geri dönmek ve kitabınızdan bir alıntı yapmak istiyorum. “Verimlilik, istikrar ve düzen pahasına eşitsizliğin giderilmesine yönelik ısrarlı talepler karşısında şaşkına dönen neoliberaller, ırk, zekâ, toprak ve para konularında doğaya yönelirler. Bunu, ilericilerin artan taleplerine karşı bir siper oluşturmanın ve toplumsal değişimi geri alarak, hem gelenekte hem de genetikte kök saldığını hayal ettikleri cinsiyet, ırk ve kültürel farklılık hiyerarşisine geri dönmenin bir yolu olarak görürler.” Bana öyle geliyor ki Silikon Vadisi ve „tech bro“ denilen kesim, kitabınızda bahsettiğiniz tüm bu “sert” şeylerin vücut bulmuş hali. Yani donanım (hardware), sağlam para (hard currency), genetik… Bunlar maço tipler, IQ takıntıları var, servete ve kapitalizme inançları, eski hiyerarşilere özlemleri, aristokratik isyanları, aklınıza ne gelirse onlara sahipler. Bu durumda, Silikon Vadisi sermayesinin veya Silikon Vadisi teknoloji elitlerinin, aslında liberteryenlerin ve özellikle de Elon Musk ve Peter Thiel’i düşünürsek, Yeni Sağ’ın ihtiyaç duyduğu maddi gücü sağladığını söylüyorsunuz.
Bence bu soruya cevap vermenin birkaç yolu var. Silikon Vadisi’ndeki inanç sistemleri ile, Friedrich Hayek gibi birinin inanç sistemlerinin nasıl örtüştüğünü sorarsanız, aslında ikisi arasında oldukça büyük bir çatışma veya çelişki olduğunu düşünüyorum.
Hayek’in çok ilgilendiği şeylerden biri, bilimle bir tür geçici ve inanca dayalı olmayan bir ilişkimiz olması gerektiğini iddia etmesiydi. Yani bilimsel deney ve keşif sürecine çok, çok sıkı bir şekilde inanıyordu. Aslında neoliberalizmin bir bakıma, bilim insanlarının bir laboratuvarda, bir keşif ve deney alanında birbirleriyle kurdukları ilişkiyi genişletme girişimi olduğunu söyleyebilirim.
Ama o her zaman bu keşiflerin hiçbirinin kalıcı olmayacağını, geçici olarak kabul edilmeleri ve her zaman yerlerine yenilerinin geleceğini varsayardı ve toplumsal bir düzeni başlı başına bir laboratuvar deneyi gibi tasarlamaya çalışmamanız gerektiğini düşünürdü. Yani, toplumsal sorunlara bir bilim insanı gibi yaklaşmanız gerekirken, bilimin toplumsal düzenin planını sunacağını varsaymamalısınız; zira bireycilik, özgürlük gibi şeyler onun için iyi yaşamın ön koşullarıydı.
Bunları laboratuvarda asla kanıtlayamazdınız. Bunun Silikon Vadisi düşüncesinden ve Elon Musk gibi birinin düşüncesinden ayrıldığı nokta, onların gerçek birer teknokrat olmalarıdır. Onlar toplumu mühendislik yoluyla tasarlayabileceğinize ve tasarlamanız gerektiğine inanıyorlar. İktisadi özgürlük ya da kişisel özgürlük onlar için aslında birincil bir ilke ya da müdahalelere karşı savunulması gereken bir değer değil. Aslında verimlilik ve üretkenlik, hürriyet ve özgürlükten daha önemli.
Bu yüzden kitabın adı Hayek‘in Piçleri. Zira bence farklı şekillerde, ister Murray Rothbard’ın ırkçılığı olsun, ister Elon Musk’ın teknokratik mühendislik zihniyeti, Friedrich Hayek gibi birinin düşüncesinde tüm değeriyle yer alan o temel bireycilikten bir tür vazgeçiş söz konusu.
Bununla birlikte, bence, Amerikan ekonomisinin son 25 yıldır tamamen Silikon Vadisi inovasyonları, ürün ve hizmet yaratımı temelinde geliştiği oldukça bariz. Borsa değerlemeleri tamamen teknoloji sektöründeki nispeten az sayıda şirkete bağlı. Yani maddi olarak, ABD‘nin gücü teknoloji dünyasıyla tamamen iç içe geçmiş durumda.
Bu dünyadaki en zengin ve önde gelen insanların iktisadi ve kültürel sermayelerini bu mega projenin arkasına koymaları bence son derece önemli ve orada, sizin de belirttiğiniz gibi, daha başarılı bir dönüştürücü proje için maddi temeli sağladılar.
MAGA (Amerika‘yı Yeniden Büyük Yap) ile birlikte mesele, bu ittifak içinde onu uzun vadede savunulamaz kılacak bazı çelişkiler olup olmadığı. Emin değilim, bence bu ucu açık bir soru, ama belirtmek istediğim nokta şu ki, Silikon Vadisi-Trump ittifakını öncelikle belirli bir felsefe veya ideolojinin örtüşmesine dayalı olarak görmüyorum. Bunun her iki taraf için de daha çok pragmatik bir ittifak olduğunu düşünüyorum ve bence sonuçta ikisinin de şimdilik örtüşen farklı öncelikleri var.
Ama, bilirsiniz, zorlanırsa, aslında çatırdamaya başlayabilir. Son 10 ayda bile bu ittifakın sallantıya girdiği pek çok momente şahit oldunuz.
Bunu şunun için soruyorum, kitaplarınızı okurken bana öyle geliyordu ki bu liberteryen veya neoliberal düşünürler siyasete pek yatkın değillerdi ve Soğuk Savaş’tan sonra belki de, bazı siyasi bağlantılar kurmaya başladılar. Fikirleri için bir kitle tabanı oluşturmaya veya bu yönde bir bahis oynamaya başladılar. Öyle görünüyor ki şimdi Trump 2.0 yönetimi, bu kitle tabanlı örgütlenmeyi gerçekleştirmeye başladı. Yani MAGA ve teknoloji liberteryenleri ve benzerleriyle… Örneğin 2022’deki Ohio seçimlerinde, Charlie Kirk hareketi ve Peter Thiel el ele verip J.D. Vance’in senatör olmasını desteklediler. Yani verimli bir ittifak gibi görünüyor.
Evet, kesinlikle. Yani J.D. Vance, Thiel’in adayıydı. Biliyorsunuz, onun şirketinde çalışıyordu ve şimdi başkan yardımcısı.
Yani bir düzeyde işe yaradı. Bence Trump yönetimindeki sosyal muhafazakârların paleo değerleri ve belirli türdeki düzenleyici kontrole karşı duydukları antipati, Silikon Vadisi’nin vizyonundaki girişimciler için daha fazla serbestlik vizyonuyla da örtüşüyor.
Ama bence bunu ne kadar ileri götürdüğünüze bağlı. Sadece ticaret politikasıyla değil, aynı zamanda diyelim ki bir Hyundai fabrikasındaki tüm mühendisleri toplamak gibi şeyler yaparak yaratılan belirsizlik… Bir tür kendini yok etme biçimi ve bu, teknoloji insanlarını bir noktada rahatsız etmeye başlayabilir.
Ama ilk sorunuza gelirsek, neoliberallerin bir kitle tabanına odaklanması meselesi, bence bu, Hayek‘in Piçleri kitabında kesinlikle işaret etmeye çalıştığım bir şey. Sadece doktrinsel açıdan bakarsanız, neoliberaller ne yapmak istediklerini söylüyorlar diye bakarsanız, 1930’lardan itibaren, temel olarak kitle siyasetine karşı bir güvensizlik görürsünüz. 1930’lar, 40’lar, 50’lerde „eğer insanlara oy hakkı verir ve fikirlerini aracısız bir şekilde ifade etmelerine izin verirseniz, o zaman sosyalizmi seçme eğiliminde“ olacaklarına dair bir inanç görürsünüz. İnsanlar bir nevi, ister kıskançlıktan ister atavistik, kolektivist değerlerden dolayı, doğaları gereği komünist olma eğilimindedirler onlara göre. Siyasetin amacı da, liberallerin uzun zamandır düşündüğü gibi, yeterince koruma mekanizması koymak ve siyasi ifade alanını yeterince daraltmaktır ki, insanlar doğal komünist eğilimlerini ifade edemesinler.
Hayek’in sahip olduğu tutum kesinlikle buydu. Bu yüzden pek çok denge ve denetleme mekanizmasına ihtiyacınız olduğunu düşünüyordu, bu yüzden yasama organının sürekli olarak halktan gelen hamleleri yavaşlatabilecek bağımsız kollarına ihtiyacınız olduğunu düşünüyordu. O, Carl Schmitt gibi, mevzuat ile hukuk arasında bir ayrıma dayanıyordu. Yani mevzuat, hükümetler aracılığıyla gelen şeyler anlamına geliyordu ve hukuk ise her şeyin üzerinde duran ve korunması gereken nihai değerleri temsil eden şeylerdi.
Bunun değişme şekli, özellikle Amerikan popülizminin etkisi altında, 1980’lere gelindiğinde, ve 90’larda, neoliberal hareketin Amerikan kolu, Amerikalıların doğal otorite karşıtı duygusunu ve kendi toprağını işleme ruhunu modern düzenleyici devlete ve modern vergi toplayan devlete karşı kullanmanın yollarını bulmaya çalışmaya başladı.
Amerika‘daki anlamıyla, sadece rahat bırakılmak isteyen insanlar ile özel aktörlere daha fazla güç vermek ve bunu düzenleyici otoritelerin elinden almak isteyen insanlar arasında bir ittifak kurabileceğinizi düşündüler. Kitapta anlattığım zaman, 1990’larda, bu adamın, Murray Rothbard’ın, başkanlığa aday olan Pat Buchanan’a danışmanlık rolü üstlendiği zaman. 1992’de Cumhuriyetçi Parti’nin adaylığı için yarışıyordu ve olaylara çok farklı bir şekilde yaklaştı. “Amerika küresel bir süper güçtür, tüm dünyada bir sorumluluğumuz var ve ayrıca temel düzeyde insan hakları ve sivil haklar normlarına saygı duymalıyız,” demek yerine (ki bu, Reagan döneminde bile Cumhuriyetçi Parti’de ortaya çıkan bir tür uzlaşıydı), “Hayır, işgal ediliyoruz. Amerika üçüncü dünya ülkesine dönüştürülüyor. Dünyanın geri kalanına ne borcumuz var? Önce Amerika. Kendilerini sürekli kötü adam olarak gösterildiğini hisseden genç beyaz erkeklerin taleplerine dikkat etmeliyiz,” dedi.
Yani o, Buchanan ve Rothbard, el ele vererek, bu söylemin yayılmasına yardımcı oldular ki bu söylem şimdi tabii ki Cumhuriyetçi Parti’deki baskın söylem. Bu söylem paradoksal bir şekilde, özellikle beyaz erkekleri modern dünyanın en büyük mağdurları olarak görüyor ve görünüşe göre onları güçsüzleştirmeye çalışan herkese karşı savunulmaları gerektiğini söylüyor. Bu kesinlikle Hayek gibi birinin 1950’lerde siyaset olarak önereceği bir şey değildi.
Neoliberal siyasetin çoğu hukuk sistemleri tasarlamak, temelde insanların ellerinin-kollarının bağlanacağı ve piyasa sürecine müdahale edemeyecekleri her türlü yolu tasarlamakla ilgiliydi. Bir Javier Milei’nin veya belirli şekillerde Bolsonaro’nun neoliberal popülizmi, insanları kemer sıkma odaklı bir programa çekmek için belirli türdeki sosyal meseleleri kullanmaktır ki bu program sonuçta onlar için maddi olarak işleri daha da kötüleştirecektir.
Dağılan Kapitalizm kitabınızda, ulusal egemenliğin perforasyonu [delik açma] kavramını tartışıyorsunuz. Vergilerden, sendikalardan, siyasetten ve seçimlerden kaçış ya çok sayıda küçük devletçik, veya devletler içinde devletin egemenliğini zayıflatan yerleşim bölgeleri yaratmak. Belki de bugün dünyadaki en acil konu olan Gazze hakkında sormak istiyorum, zira biliyorsunuz, Donald Trump tarafından ilan edilen Blair-Kushner planı, aslında Filistin’in iktisadi bölgelere bölünmesini öngörüyor ve bu bölgelerin istihdam yaratacağı, egemenliğin ise uluslararası bir vesayete devredileceği varsayılıyor. Ve kitabınızın tamamında, bu neoliberallerin ve Silikon Vadisi elitlerinin devletlerden, egemenliklerden kaçtığını analiz ediyorsunuz. Dubai’yi seviyorlar, Singapur’u seviyorlar, Hong Kong’u seviyorlar, Honduras’ta veya hatta Somali’de serbest bölgeler yaratmak istiyorlar. Peki, bu sermayenin, bu Silikon Vadisi sermayesinin ve neoliberal liberteryen fantezilerin ulusal egemenliği ortadan kaldırma arzusu, bugün Gazze planı veya Gazze durumu açısından Amerikan jeopolitik hedefleriyle nasıl bu kadar iç içe geçebiliyor? Üstelik, Gazze en son örnek olsa da, kitabınızda da incelediğiniz gibi, tek örnek değil. Zira belirttiğiniz gibi, kitabınızda sanırım yüzlerce ulusal egemenlikten kaçan iktisadi bölge var dünya çapında.
Dağılan Kapitalizm’i kısmen, 2016’dan beri küresel düzen sorununa dair verimsiz olduğunu düşündüğüm bir çerçevelemeye müdahale etmek için yazdım. Brexit ve Trump’tan beri, sürekli olarak bir yanda küreselciliğin diğer yanda milliyetçiliğin olduğunu ve bu ikisinin birbirine alternatif olduğunu duyduk. Küreselleşme döneminin sona erdiği ve sarkacın uluslara geri döndüğü söylendi. Bazı insanlar bunu kutladı, diğerleri eleştirdi, ama benim hissim, bunun Soğuk Savaş’ın sonundan beri küresel siyasi iktisadın örgütlenmesiyle ilgili çok temel bir şeyi gözden kaçırdığıydı.
Berlin Duvarı’nın yıkılışından beri, sadece uluslar ve dünya olmadı; bölgeleri saymıyorum bile, ama aslında yüzlerce değil, binlerce özel iktisadi bölge yaratıldı. Şu anda dünya genelinde 6 binden fazla özel iktisadi bölge var. Bunlar ulusların içinde, farklı yasalara, farklı vergilendirme politikalarına, genellikle farklı iş ve çevre düzenlemelerine sahip küçük nüfuz bölgeleri. Bunlar devlet iktidarından veya ulusal iktidardan kaçış alanları değil. Aslında, çoğunlukla uluslar tarafından mobil sermayeyi çekmek ve onlara daha çekici koşullar sunmak için kullanılıyorlar.
Yetkililerden, düzenlemelerden daha az denetim vb. söz konusu ama Soğuk Savaş’ın sonundan beri, dünya aslında bu galaksi gibi farklı türdeki iktisadi bölgeler tarafından delik deşik edildi. Eğer son on yılın bazı ünlü sağcı popülistlerine bakarsanız, Viktor Orban’a, Matteo Salvini’ye veya Giorgio Meloni’ye; ülkelerine ne yapıyorlar? Bir yandan evet, sınırları sıkılaştırıyorlar ve düzensiz göçe karşı daha agresif hale geliyorlar, ama aynı zamanda özel iktisadi bölgeler yaratıyor ve yabancı sermayeyi çekiyorlar.
Orban, Çin ve Kore’den yatırım çekmek için yeni özel iktisadi bölgeler oluşturdu. Salvini ve Meloni de aynısını yaptı, İtalya’nın tüm güneyini özel iktisadi bölgelere dönüştürdüler. Polonya‘da sağcı PiS [Hukuk ve Adalet] partisi altında özel iktisadi bölge yarattı.
Yani benim demek istediğim, genellikle küresel kapitalizme karşı bir tepki olarak tanımlanan şeyin, yüksek küreselleşmenin araçlarından bazılarını kullanarak sıfır toplamlı rekabet biçimlerini hızlandırdığı: Bazı durumlarda mobil yatırımcılar için daha fazla hak verirken, aynı zamanda sosyal muhafazakâr bir oyun oynamak.
Ve bu tür yüksek neoliberalizm araçlarının kalıcılığı, bence çatışma sonrası Gazze için yapılan planlar gibi bir durumda epey bariz. Eğer bunun bir olasılık olduğundan bahsedebiliyorsak tabii.
Ama önerilere bakarsanız, Netanyahu, Trump, Tony Blair ve Boston Consulting Group’un temelde aynı şey üzerinde anlaştığını görürsünüz: Burası „tek kişi, tek oy“ demokrasisiyle yönetilen bir yer olamaz. 1919’da Woodrow Wilson’dan gelen bu ilkeler, sözde modern dünyanın ilkeleri, tartışılmıyor bile.
Burası bir sanayi parkı veya özel bir yatırım bölgesi gibi işletilecek bir yer olacak. Yönetim, dışarıdan gelen CEO’lar ve kamu görevlileri gibi olacak ve sahada mümkün olduğunca çok yatırım çekmek için koşullar yaratılacak. Ve odak noktası gerçekten altyapı, malların ve sermayenin serbest dolaşımı olacak ve sözde barış dünyası dışında çok az vurgu yapılacak.
Apollo CEO’su, Mısırlı bir milyarder ve Trump’ın bazı milyarder arkadaşları gibi isimler öneriliyor. Yani bu, tam olarak sizin söylediğiniz şey.
Bu iki şey tabii ki bir arada var olabilir ve şaşırmamalıyız. Yani, ABD içinde yeni bir kan ve toprak [blood and soil] dili olabilir, ki kesinlikle var, aynı zamanda bu girişimci maceracılık ve yeni toprakların açılması vizyonu; bunlar ne ulusal egemenlik fikrine ne de eski imparatorluk fikrine uyan şekillerde yeniden biçimlendiriliyor ve yeniden tanımlanıyor. Grönland bunun başka bir iyi örneği. Gayriresmi bir şekilde ilhak edilebileceği ve sonra muhtemelen uydu indirme istasyonları ve madencilik endüstrileri için deneylerin yapıldığı bir yere dönüştürülebileceği fikri. Sonra belki de imtiyazlı şehir [charter city] tarzında metalaştırılmış yeni kolektivite biçimleri.
Bence, siyasi coğrafyanın sadece uluslardan oluşan bir dünyaya geri dönerek daralmasını değil, aksine bu belirsiz ve heterodoks teritoryal örgütlenme biçimlerinin çoğalmasını beklemeye devam etmeliyiz ki bunlar her zaman olduğu gibi, içlerindeki en yoksulları en çok güçsüzleştirme eğilimindedir.
Az önce Avrupa’dan bahsettiniz. Son olarak, Avrupa’ya dönelim çünkü, biliyorsunuz, bu yeni füzyonla bağlantılı görünüyor. Almanya‘da AfD, Hollanda’da PVV gibi partiler ve Viktor Orban gibi isimler illiberal veya popülist olarak görülse de, kitabınızda bu hareketlerin iktisadi programlarına işaret ediyorsunuz ve aslında neoliberal oldukları aşikâr. Yakın zamanda Angelos Chrysogelos’un milli muhafazakârlık üzerine bir makalesini okudum ve o da bu süreci neoliberalizmin teritoryalleştirilmesi olarak tanımlıyor. „Avrupa’da yükselen aşırı sağ“ hakkındaki gazete manşetleri hakkında, neoliberaller üzerine yapılan tartışmalar bağlamında ne söylersiniz?
İlk kitabım, Türkçeye de çevrilen Küreselciler, neoliberalizmin özünün bir tür küresel piyasa düzenini yeniden kurma girişimi olduğu konusunda oldukça güçlü bir argüman sunuyordu. 1930’lardan itibaren, serbest ticaretin ve sermaye hareketinin maksimum düzeyde korunduğu, kurallara dayalı çok taraflı bir düzenlemeye ihtiyacımız olduğunu söyleyen güçlü bir çaba vardı.
Neoliberalizmin bu versiyonunun artık çok az savunucusu var. Yani, birincil talebi serbest ticaretli küresel bir düzenin yeniden yaratılması olan neredeyse kimseyi bulamazsınız.
Sağda ve solda bu fikir itibarını yitirdi. Gerçekten hiç savunucusu yok. DTÖ, Cenevre’de oturan ölü bir ördekten farksız. O zaman soru şu: Neoliberalizmi, o küresel kısmını çıkarıp sadece Çinli yatırımcılar ile Macaristan’daki yerel parti elitleri arasındaki ikili bağları sağlamak olarak yeniden tanımlayabilir misiniz? Bu konuda biraz kararsızım.
Yani, neoliberalizmin mücadelesinin her zaman küresel düzeyde olduğunu öne sürmeye daha yatkınım. Eğer küresel düzey artık devre dışı bırakıldıysa, o zaman bu terimin artık ne kadar yardımcı olduğundan emin değilim. Bence bu yüzden bir yozlaşma, bir mutasyon var.
AfD’den Alice Weidel, partisini liberteryen muhafazakâr bir parti olarak tanımlıyor. Bu onun kendi tanımlama şekli. Ve bir bakıma bunu neoliberalden daha doğru bir tanım olarak buluyorum çünkü orada liberteryen kısmının aslında refah karşıtı, iş dünyası yanlısı, kemer sıkma yanlısı, sağlam para yanlısı olduğunu itiraf ediyor. Muhafazakâr kısmı ise, diğer her şeyi cezalandırıcı göçmen karşıtı politikalarla, sanırım hafriyatçılığı [extractivism] hızlandırarak, sömürü yoluyla işçilerin verimliliğini artırarak finanse edeceklerini söylüyorlar.
Onların kendi dilini takip ederseniz, belki de neoliberal yaftası son bir kez daha diriltmeye çalışmaktan daha çok, şimdiki anın özgüllüğüne daha yakın olabilirsiniz. Bence neoliberalizmin uzun süre etkili olan muhalif niteliği belki de gücünü kaybetmeye başlıyor. Buraya nasıl geldiğimizi anlamak ve sonra hangi terimlerin şimdiki zamanı daha iyi anlamamıza yardımcı olduğunu bulmak daha yararlı olabilir.
Bahsetmeye değer bir başka şey de şu: Avrupa, birleşik bir bölge değil açıkçası. Eğer şu anki zorlu Avrupa iktisadi darboğazını en etkili şekilde kimin yönettiği sorusunu sorarsanız, şu anda cevap, sosyalist bir hükümet altındaki İspanya’dır. Neden? Kısmen göçü memnuniyetle karşıladıkları için (özellikle Latin Amerika’daki İspanyol kökenli insanlardan gelenleri), kısmen Çin yatırımını memnuniyetle karşıladıkları ve yapabildikleri yerde bundan faydalandıkları için, ve kısmen de, biliyorsunuz, daha fazla kurumsal hesap verebilirlik seviyeleri aracılığıyla insanların taleplerine yanıt verdikleri için, aynı zamanda iş dünyasının çıkarlarını sosyal ajandayla uyumlu hale getirerek.
Bence, kuzey Avrupa’da ne yapabilecekleri konusunda çok fazla inkar var. Her zaman yaltaklanmaya alışkın oldukları Amerikalılar ile çekici buldukları ama şimdi çalışmalarına izin verilmediğini hissettikleri Çinliler arasında sıkışmış durumdalar. Oysa İspanyol sosyalistleri gibi ideolojik olarak kendi alanlarını yaratabilen ülkeler, bence şimdiki an hakkında pragmatik olmakta daha özgürler. Bu, neoliberal gibi terimlerin bu karmaşık zamanlarda yolumuzu bulmamıza belki de bir zamanlar olduğu kadar yardımcı olmadığı anlardan biri.
Söyleşi
“AfD, Alman büyük sermayesindeki iç çelişkinin bir ifadesi”

Saksonya-Anhalt eyalet seçimlerinde Almanya için Alternatif’in (AfD) büyük bir zafer kazanmasının ardından Almanya’nın geleceğine ilişkin büyük bir belirsizlik ortaya çıktı. Daha sonra Berlin’de Die Linke (Sol Parti) büyük bir sürpriz yaparak birinci parti oldu ve ardından ana akım medya ve müesses nizam siyasetinde büyük bir karşı kampanya başladı.
Gelecek belirsiz ama bazı alametler mevcut: CDU/CSU, SPD ve Yeşiller’de temsil bulan siyaset merkezi büyük bir çatırdama ile yıkıldı, yıkılacak durumda. Ukrayna savaşında ABD’nin rolünün geriye çekilip Avrupa’nın üç büyüklerinin (Almanya, Britanya, Fransa) daha da öne çıkacağı bir modele doğru gidiliyor. Alman sermayesi, ucuz Rusya gazından olup sanayisinin alarm zillerine rağmen Çin ile ilişkileri germeye çalışırken, Berlin’de karamsarlık ve savaş çığırtkanlığı yükseliyor.
Bütün bunları, gazeteci Arnold Schölzel ile Almanya’nın tek solcu günlük gazetesi junge Welt’in Berlin bürosunda konuştuk. Schölzel’in biyografisi oldukça ilginç ve daha ayrıntılı anlatılmaya değer; ama şimdilik şu kadarını söyleyip geçelim: Gazeteci, henüz bir delikanlıyken, 1967 yılında Batı Almanya’dan Doğu Almanya’ya (Alman Demokratik Cumhuriyeti – DDR) kaçanlardan. Alman Silahlı Kuvvetleri’nde (Bundeswehr) görev yaparken “eski” Nazi yoğunluğuna dayanamayıp bu kararı almış. Schölzel, tüm DDR tarihi boyunca 1 milyona yakın kişinin Batıdan bu ülkeye geçtiğini söylüyor. “Duvarın ardı”ndan Batıya kaçışların sürekli anlatıldığı bir dünyada, bu mesele daha fazla kurcalanmayı hak ediyor.
Schölzel ile AfD’nin yükselişinden Ukrayna savaşına, Alman merkez siyasetinden Çin ile ilişkilere kadar birçok konuda konuştuk. Belirsizliğe vurgu yapan gazeteci, Alman büyük sermayesi içerisinde Rusya’ya karşı daha agresif tutumdan yana olanların yanı sıra Rusya ile işbirliğine daha yatkın bir kesim olduğunu da inanıyor. Yine de Schölzel, Alman sermaye ve siyaset sınıfındaki önemli bir kesimin, Rusya’ya boyun eğdirebileceğine ve Rusya Federasyonu’nu bir tür sömürge pozisyonuna düşürebileceğine yürekten inandığını düşünüyor. Ona göre AfD, tam da bu belirsizlik ortamı için tutulan bir “yedek güç” ve bu partinin başka koşullar altında sağa doğru daha da radikalleşmesi mümkün.
Son olarak, metindeki köşeli parantezler bana ait.

Güncel Alman siyasetinden başlayalım. Özellikle Rusya-Ukrayna savaşı ve ABD’nin son zamanlarda yaptığı “barış” atağı hakkında ne düşünüyorsunuz? ABD gerçekten bir barış mı istiyor yoksa zaman kazanıp Avrupalı müttefiklerini mi ileriye sürmeye çalışıyor?
Bu kesinlikle Trump’ın hedefleri arasında; yani Batı Avrupalıların savaşa para ödemesi. Bunu sanırım dün [18 Ekim] tekrar söyledi; bu her zaman onun hedefi olmuştur. Batı Avrupalılar da bunu büyük bir hevesle kabul ettiler.
Benim ise bu konuda iki nedenden dolayı büyük endişelerim var. Bunlardan biri, ABD ile Birleşik Krallık’ın kıtada Rusya ile özellikle Almanya’nın işbirliği yapmasına karşı çıkan eski jeopolitik geleneği; 120 yıldır böyle. Bu, çok net bir siyaset. ABD ve tüm bu Anglo-Sakson dünyanın çıkarları net. Yani [Zbigniew] Brzezinski’nin The Grand Chessboard (Büyük Satranç Tahtası) adlı eserinde tasarladığı bu Heartland [Kalpgâh] teorisiyle ilgili olan şey, değil mi? Her kim Avrasya kartını oynarsa, ABD’nin dünya gücüne bir tehdittir. Bu anlaşılabilir bir durum.
Ben şunu düşünüyorum: Eğer Rusya ile Batı Avrupa ve özellikle Almanya arasında huzursuzluk yaratmayı amaçlıyorlarsa, tıpkı Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında da olduğunu düşündüğüm gibi bunda yanlış bir hesap yapabilirler. Şunun inancındayım: Ben buna Alman emperyalizmi diyorum, Alman emperyalizmi hâlâ güneşte bir yer istiyor. Her şey bununla başlar. 1897’de nunu o zamanki Dışişleri Bakanı, daha sonra Şansölye olan [Bernhard] von Bülow ilan etmişti. Bu, o dönemde Büyük Britanya’ya ama tabii ki ABD’ye de meydan okunduğunun ve Almanya’nın kendisinin bir dünya gücü, büyük bir güç pozisyonu iddiaları olduğunun ilanıydı.
Rusya’daki muhataplarım bana inanmıyorlar fakat Alman büyük sermayesinin içinde yine şu görüşe sahip kesimler olduğundan şüpheleniyorum: Biz kendimiz burada büyük bir güç konumu elde etmek zorundayız. Tartışma, bildiğim kadarıyla, bir kez daha şunun etrafında dönüyor: Bunu Rusya ile işbirliği içinde mi başaracağız, yoksa nihayetinde Rusya’yı çökertecek kadar zayıflatan Rusya karşıtı bir politika ile mi?
Bence coğrafyadan, ekonomiden ve tabii ki benim gözümde bir gerçeklik inkârından, yani Alman dış politikasının kıtadaki gerçek güç dengesini inkar etmesinden kaynaklanan konstelasyon bu.
Almanya’nın yine sahip olduğu kanaat –sanırım şu anda hâkim olan politika bu– Rusya’nın dize getirilebileceği inancı. Bunu tekrar tekrar duyuyoruz. Alman kamu televizyonunda sürekli yer bulan Kiesewetter gibi insanlar var; dış politika uzmanı Roderich Kiesewetter. Sabah akşam Kiesewetter, [Claudia] Major ve daha adını unuttuğum niceleri.¹
Yani Alman dış politikası ve güvenlik uzmanlığı çemberinde, arkasında bence katı çıkarların olduğu bir topluluk var ve onlar, Almanya’nın ve AB’nin lider ulusu olarak yine o kadar güçlü olduğuna inanıyorlar ki, bu lider Rusya’yı artık nihayet dize getirebilir.
[Alman Dışişleri Bakanı Johann] Wadephul faz‘da gerçekten de Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle bir karşılaştırma yaptı. Bu aslında bir şablon: Sovyetler Birliği’ni nasıl küçülttüysek, şimdi Rusya Federasyonu’nu da küçülteceğiz. Bunu çılgınlık olarak görüyorum. Tekrar ediyorum, benim Rus muhataplarım, örneğin zaman zaman konuştuğum Fyodor Lukyanov, benim Alman siyasetçilerinin bu kadar çılgın olduğunu düşünmeme inanamıyorlar ama dürüst olmak gerekirse, korkuyorum. Gerçekten buna inandıklarından korkuyorum. Söylediğim gibi, Wadephul bunu faz’da tekrarladı. Ve bu çok, çok tehlikeli bir oyun tabii ki, bunu herkes biliyor, değil mi? Çünkü Ukrayna ile Rusya arasındaki bu savaş her an daha büyük bir savaşa dönüşebilir ve bunu göze almaya açıkça niyetli insanlar var.
ABD mevcut yapısıyla biraz kenarda duruyor gibi görününüyor, sanırım. Geçen hafta Der Spiegel, NATO’nun Başkomutanı General Alexus Grynkewich ve Alman Silahlı Kuvvetleri (Bundeswehr) Genel Müfettişi ile bir röportaj yayınladı. Orada başka şeyler okuyorsunuz. Orada, Alman dış politikasındaki bu savaş çığırtkanlarının retoriğinin aksine Rusya’nın bir savaş planlamadığı okunuyor. Rusya bir savaş planlamıyor. Grynkewich, askeri açıdan fazlasıyla üstün olduğumuzu söyledi. Zaten bu yüzden Rusya kendine bir inisiyatif tanımamalı. Ama bu mülakattan şu anlaşılmıyor: Rusya’yı köşeye sıkıştırıp küçültmek istiyoruz. Bunu Almanlardan ve tabii ki Joe Biden gittikten sonra Almanya tarafından pratikte yönetilen, oluşan istekliler koalisyonundan duyuyorsunuz, değil mi?
“Alman sermayesinin mevcut çıkarları CDU-SPD koalisyonu ile örtüşüyor”
ABD’nin Avrupa’dan çekileceği, ABD’nin NATO’yu dağıtmaya çalıştığı gibi pek çok haber duyduk. Ama aynı zamanda bir şekilde Almanya’yı NATO’nun liderliğini üstlenmeye zorluyorlar; Trump yönetimi, görünüşe göre, Almanya’nın Avrupa’ya liderlik etmesini istiyoruz diyor. Ve bu yeniden silahlanma süreci ve belki de Alman kültürünün militarizasyonu giderek artıyor çünkü ne zaman Berlin’e gelsem, havada giderek daha fazla savaş çığırtkanlığı var gibi geliyor, çok daha fazla. Fakat Alman büyük sermayesinin, büyük burjuvazisinin Ukrayna’da ne yapmaya çalıştığını anlamak zor. Elbette, özellikle silah ve savunma sanayinde bazı büyük yatırımları var. Sanırım bu, bir nevi savaş çabaları ya da dijitalleşme ya da bunun gibi şeyler için bir tür laboratuvar görevi de görüyor, ama yine de Almanya ya da bazı Alman burjuva çevreleri de Ukrayna savaşı nedeniyle bazı sıkıntılar yaşıyor. Alman burjuvazisinin bu çelişen çıkarlarını ve Ukrayna’da ne yapmayı planladıklarını nasıl bir araya getirebiliriz? Neden bunu yapıyorlar?
Gerçekten de asıl hedefin Rusya olduğunu düşünüyorum; tıpkı Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi Rusya’nın çöküşü. Rusya 80’den fazla ulus ve milliyetten oluşuyor. Rusya Federasyonu’nun kendisinde de çok ama çok farklı uluslar bulunuyor. Sanırım bunu 1990’larda ve 2000’lerde Çeçenistan’da, Kafkasya’da, genel olarak Tataristan gibi yerlerde Müslüman nüfus üzerinde ulusal kartı oynayarak denediler. Bu başarısız oldu, tıpkı Çin’de Tibet veya Sincan, yani Uygurlar üzerinden ulusal kartı ve ulusal bölünmeyi getirme çabalarının başarısız olduğu gibi.
Şimdi Rusya’da açıkça ilan edilen hedef –ki kendisi muazzam hammadde zenginliklerine sahip– Rusya’yı siyasi olarak o kadar zayıflatmak ki, yarı bağımlı ya da sömürge statüsüne gerilesin.
Alman İmparatorluğu dönemindeki Alman dış politikasının bir öncüsünü her zaman hatırlarım. Adı Paul Rohrbach. 1916’da şu güzel sözü sarf etmişti: Kiev’e sahip olan, Moskova’yı dize getirebilir. Bu aslında Brzezinski ve evet, 70-80 yıl öncesinden. Alman sermayesinin büyük bir bölümünün, Rusya ile işbirliği içinde kendi hedeflerine ulaşabileceği düşüncesinden vazgeçtiği izlenimine kapılıyorum. Siemens’in Rusya’dan neredeyse tamamen çekilmiş olması gerçeğini bile çok ama çok ciddi bir uyarı işareti olarak görüyorum. Siemens yaklaşık 1860’tan beri Rusya’da çalışıyordu. Lenin’in planı – komünizm, Sovyet iktidarı artı elektrifikasyon; bu elektrifikasyonun büyük kısmını Siemens gerçekleştirmişti.
Dolayısıyla bu ticaretten vazgeçip çekilmek, bence Alman büyük sermayesinin Rusya ile işbirliğinden başka planları olduğunun çok ciddi bir uyarı işareti. Buna ilaveten bence Donald Trump –ama bu Biden ile başlamıştı– Batı Avrupalılara şunu söyledi: Rusya ile ne yaptığınız artık sizin hikayeniz, bizim Çin ile sorunumuz var. Bence şu anda yaşananların arkasındaki arka plan bu.
O halde soru şu: ABD ile Çin arasındaki ilişkilerin geleceği nasıl olacak? Bu durum tabii ki Avrupa’daki bu konumlanmaları etkiliyor. Açıkçası bu meseleden emin değilim. Çin konusunda Alman büyük sermayesi açıkça ikiye bölünmüş durumda. Bir taraftan, eğer Çin ile işbirliği yapmazsak teknolojik ve iktisadi olarak geride kalacağımızı söylüyorlar. Diğer taraftan ise, sanırım her yola başvurarak Çin ile olan bu sıkı bağdan, bu iktisadi entegrasyondan kopmaya çalışıyorlar ve –nasıl olacağına dair henüz kesin bir fikrim yok– bir şekilde Rusya’yı zayıflamasına yol açacak tavizler vermeye zorlayan bir politika aracılığıyla bağımsızlaşmaya çalışıyorlar.
Bu biraz çelişkili geliyor, çünkü tabii ki Çin ile Rusya arasındaki işbirliği öyle bir boyutta ki, Çin’in Rusya’yı terk ettiğine dair hiçbir işaret yok. Buna inanmıyorum. Ama Çin orada muhtemelen kendi pozisyonunu da alacaktır. Hangisi olduğunu bilmiyorum ama bu çok ama çok karmaşık.
Bu tabloda AfD nerede, hangi konumda yer alıyor? Bu parti yüzde 30 oy alıyor ve savaşla ilgili olarak, Alman büyük sermayesi konusunda AfD kendini nasıl konumlandırıyor, bunu açıklayabilir misiniz?
Bence bu Alman büyük sermayesindeki iç çelişkinin de bir ifadesi. Savaş ve Rusya ile ilişkiler politikalarında hemfikir değiller ve neyse ki henüz hiçbir şey kararlaştırılmış değil. Söylediğim gibi, bir agresif varyant var; fakat bunun yanı sıra tabii ki Rusya’ya karşı makul bir politikadan, işbirliği isteyen bir politikadan yana olan yeterli şirket ve sermaye kesimi de var. St. Petersburg’daki son Uluslararası Ekonomi Forumu’nda çok sayıda Alman firması vardı. Gerhard Schröder şimdi Globus’ta bu görevi üstlendi. Diğer büyük Alman şirketleri de Rusya’da hâlâ faaliyet gösteriyor. Örneğin Metro ve otomobil üreticileri tüm kapıları kapatmadı. En azından fabrikalarını tamamen terk etmediler.
AfD ise, genel siyasette benim bakış açıma göre bir politik bir yedek [reserve] oluşumdur. Yani, sanırım iktisadi krizin belki de derinleştiği, Federal Cumhuriyet’te politik bir krizin de yaşandığı bir durumda, AfD “transatlantik sağ” anlamında bir yedektir, özellikle de CDU’yu desteklemek için tabii ki.
[Saksonya-Anhalt eyaletinin başkenti] Magdeburg belki de böyle bir şeyin nasıl görünebileceğinin test edildiği bir laboratuvar. Friedrich Merz’i nihayet AfD’ye karşı bu sözde güvenlik duvarını (Brandmauer) yıkmaya zorlayan etkili güçler de var.
Şimdiye kadar bunun sadece bir söylenti olduğu söylendi fakat örneğin Axel Springer CEO’su Mathias Döpfner’in Merz’den iki kez AfD’ye karşı daha işbirliğine yatkın bir politika izlemesini talep ettiği söyleniyor. Bu sadece bir söylenti, ama hiçbir zaman gerçekten yalanlanmadı da.
Ve Döpfner, Peter Thiel ve Elon Musk ile çok iyi ilişkilere sahip.
Peter Thiel’e daha yeni bir ödül, Axel Springer Ödülü’nü takdim etti ve kendisiyle uzun bir sohbet gerçekleştirdi. Ve buradaki asıl ilginç olan şey –bu benim ve Sevim Dağdelen’in AfD’nin transatlantik sağla ilgili olduğu argümanını güçlendiriyor– Peter Thiel’in konuşmalarda, ödül töreninde Matthias Döpfner ile yaptığı uzun bir sohbetinde ve şimdi de ABD büyük sermayesinden çeşitli insanlarla olan ilişkisi. Örneğin, ABD’nin en büyük bankası olan JP Morgan Chase’in başkanı Jamie Dimon diyor ki, Trump’ın burada yaptığı şey müttefiklerini tehdit etmek, Batı Avrupa’dan NATO’yu çekmeyi gerçek bir politika olarak değil de bir tehdit olarak öne sürmek… Dimon bunun yanlış gittiğini, bunun yanlış bir politika olduğunu, “eski Batı”yı geri kazanmamız gerektiğini söyledi. Bu, Batı Avrupa ile olduğu kadar Japonya, Filipinler ve Güney Kore ile de mantıklı bir işbirliğini yeniden tesis etmek, yani eski Batı’yı yeniden kurmak demek. Bunun Çin politikası açısından siyasi olarak ne anlama geldiğini söylemedi ama iyi bir şey olacağından şüpheliyim. Dolayısıyla bu daha ziyade Demokratların geleneksel politikası olacaktır: içerde Trump ve tüm MAGA hareketine göre daha liberal fakat dışarıda Çin ve Rusya’ya karşı daha sert bir politika izlemek.
Ve bunun, eski Batı’yı yeniden tesis etmek için, AfD ile birleşmesi bana çok mantıklı geliyor. Bu, ABD sermayesi için, ABD’nin Batı Avrupa’ya karşı çatışma politikasından sanırım daha ilgi çekici. Fakat bütün bunlar şu anda o kadar hareket halinde ki, bundan gerçekçi bir politikanın ne çıkacağı hakkında pek bir şey söylenemez. Bunu kabul etmeliyim. Yani işler gerçekten de nereye varacağını söylemenin zor olduğu bir aşamada. Bir kez daha söylüyorum; çıkarlar Almanya’da, Alman büyük sermayesi içinde bölünmüş görünüyor. En azından iki tane var: agresif varyant, işbirliğine yatkın varyant. AfD muhtemelen her ikisine de hizmet ediyor, bu onlar için fark etmez. Onlar, cep ihtiyatı de deriz, büyük siyaset için rekreasyon yedeğidirler. Bunun gerçekten hayata geçip geçmeyeceği başka bir konu, CDU’nun seçim sonuçlarına da bağlı. Orada ise Friedrich Merz CDU’nun oy oranlarını sürekli olarak aşağı çekiyor; öyle ki, AfD’yi gemiye alma zorunluluğu azalmaktan ziyade artıyor.
Tabii ki öncelikle iktisadi düzeyde yönlendirilmeler yapılıyor ve bunlar daha sonra siyasete, Rusya ve Çin’e yönelik politikaya da yansıyor. Fakat dediğim gibi, hangi fraksiyonun orada galip geleceğini söylemek çok zor.
Siz AfD’nin yeterince büyüdüğünde yeni bir CDU veya CDU 2.0’a dönüşeceğini mi düşünüyorsunuz?
Kesinlikle. AfD, CDU’dan bir kopuştu. CDU üyeleri tarafından kuruldu. Doğu Almanya’da, örneğin Saksonya’daki liderliği esas olarak 1990’larda Kurt Biedenkopf yönetiminde şekillenmiş eski CDU’lulardan oluşuyor. Saksonya’da da özellikle güçlü olan AfD, bence bir CDU ürünü.
Elbette her an geri dönebilir. Bir radikalleşme de meydana gelebilir; AfD, Federal Cumhuriyet’in eski CDU’sunda yasaklanmış olan şeyleri –yani antisemitleri, ırkçıları ve aynı zamanda ABD’nin destekçilerini– toplamıştır. Açık faşistler AfD’de memnuniyetle karşılanıyor. Benim görüşüm bu: AfD faşist bir parti değil, ama faşistler için bir partidir. Elbette bu bağlamda bir radikalleşme de yaşanabilir.
Bu aynı zamanda AB içindeki gelişmelere de bağlı. İtalya’mız var, orada işler düşünüldüğünden biraz farklı gidiyor, yani Meloni altında bir radikalleşme yok. Fakat gelecek yıl Fransa’da Marine Le Pen başkan olursa, muhtemelen burada Almanya’da da yolun nereye gittiğine yeniden karar vermek zorunda kalacağız. Şu anda çok ama çok şey açıkta duruyor.
Aynı durum Die Linke (Sol Parti) için de mi geçerli? Çünkü sanırım sizin gazeteniz Junge Welt’te, Die Linke’nin giderek daha çok kentli, havalı kesimin partisi haline geldiğini, yani bir nevi yeni bir SPD gibi olduğunu anlatan bir makale okumuştum. Bu doğru mu?
Evet. Berlin’de seçimleri kazansa da özellikle Doğu Almanya’da sürekli kan kaybediyor. 10 yıl öncesine kadar tüm Doğu Almanya’da seçmenleri %20 civarındaydı; şimdi çoğunlukla %10’un altında ve burada Berlin’de büyük ölçüde gerçekten göçmen nüfusun –veya göçmen kökenli nüfusun– oy verdiği bir istisna var. Elif Eralp, baş aday, bunda büyük bir rol oynadı.
Şunu da söylemek gerekir ki, Berlin’de 2,5 milyon seçmen vardı, aynı zamanda ilk kez 16 yaşından itibaren oy kullanılmasına izin verildiği için çok sayıda genç insan vardı. Fakat Berlin’de yıllardır yaşayan ama seçme hakkı olmayan yeni bir rekor insan sayısı da vardı: 1,4 milyon. Bunlar tabii ki –sanırım bunların neredeyse 1 milyonu– Alman pasaportu olmayan insanlar, bu daha önce hiç görülmemişti.
Sol’un tüm programı bence, evet, sosyal demokrat bir program. Sanırım Sol’un bu seçim zaferini tekrarlaması da çok zor olacak. Daha sonraki seçimlerde bu zaferi tekrarlamayacaklar.
Fakat CDU, SPD ve Yeşiller gibi ana akım partiler, Berlin’deki Die Linke’yi antisemitist ya da benzeri bir şey olarak göstererek, AfD’yi normalleştirmek istiyorlar gibi görünüyor. Çünkü Die Welt gibi yayınlarda bazı haberler okudum ya da videolar izledim; orada AfD’nin şu anda bile Die Linke’den daha normal olduğu iddia ediliyor. Die Linke’yi, AfD’yi normalleştirmek için kullanmak mümkün mü?
Evet. AfD Saksonya-Anhalt’ta seçimleri kazandığında [CSU lideri ve Bavyera Eyaleti Başbakanı] Markus Söder bunun demokrasi olduğunu söyledi. Fakat Sol Parti Berlin’de kazandığında, “Onlara verdiğimiz tüm parayı keseceğiz, şunu yapacağız, bunu yapacağız,” dedi. Söyleyebilirim ki CSU ve Markus Söder için, soru aynı zamanda AfD ile nasıl başa çıkılması gerektiği ve bence onlar AfD hakkındaki politikalarını nasıl yöneteceklerine dair kararını vermişler.
Ama yine de CDU’da da, AfD ile nasıl başa çıkılacağı konusunda bir tür bölünme var. Çünkü partinin bir kısmı bu partiyi yasaklamak istiyor, diğer kısmı ise “hayır, bunu yapmayın” diyor. Bu partiyi yasaklamak mümkün olabilir mi?
Birlik örgütlerinin parti adlarında bu “C” harfi var, yani Christian (Hristiyan). Büyük Hristiyan kiliseleri var; Katolikler, Roma Katolikleri ve Lüteryenler, CDU/CSU içinde çok güçlüler. Ve ayrıca Yahudiler var. Örneğin Karin Prien, gençlik ve sosyal işler bakanı. Prien Yahudi bir aileden geliyor ve örneğin onunla AfD arasında herhangi bir işbirliği olacağını sanmıyorum. Yani haklısınız, CDU da kendi içinde bölünmüş durumda ve bu büyük sorunlara yol açacaktır.
Çin konusuna değinmiştiniz ama son zamanlarda Almanya’da Çin aleyhine pek çok tartışma yaşanıyor. Sanırım birkaç yıldır hem Alman devlet yetkilileri hem de otomotiv sektörü gibi büyük sektörler, Çin’e karşı temkinli bir tutum sergiliyordu. Örneğin, Çin’e karşı herhangi bir gümrük vergisi uygulanmasını istemiyorlardı. Ancak son zamanlarda tavırlarını değiştirip Rusya aleyhinde olduğu gibi sert söylemlere yöneldiler.
Hayır, durum daha karmaşık. Annalena Baerbock’u hatırlıyor musunuz, şu ünlü [Yeşil] dışişleri bakanını. O, bir Çin stratejisi sunmuştu, değil mi? Bu stratejide Çin “ortak, rakip ve sistemik düşman” olarak tanımlanmıştı. Bunun sonucu “decoupling” [ekonomileri ayrıştırma] olacaktı.
Bugün bakıldığında bunun başarısız olduğunu söyleyebilirim. Artık kimse bu Çin stratejisinden bahsetmiyor ve sanırım bu strateji henüz üç yıllık. Artık kimse bundan bahsetmiyor. Ayrıca daha sonra “decoupling” de temkinli, çok temkinli bir “risk azaltma” [derisking] sürecine dönüştü. Bunlar, meşhur tedarik zincirleri meselesi. Yani, tüm yumurtaları tek bir sepete koymaktan kaçınmak istersiniz; bir kriz durumunda Çin’den gelen teslimatlara bağımlı kalmak istemezsiniz.
Öte yandan, geçen yıl ilk kez Çin’e gittim ve Çin basınında, Alman yöneticiler hakkında, burada Handelsblatt’ta, faz’ın ekonomi bölümünde ya da Süddeutsche Zeitung’da okuduklarınızdan tamamen farklı şeyler yazıyor. Çin’deki Alman yöneticiler, özellikle otomotiv sektöründe, sadece burada üretim yapmakla kalmamamız gerektiğini, aslında burada araştırma ve geliştirme faaliyetlerini de yürütmemiz gerektiğini söylüyorlar.
BMW geçen yıl Çin’de kendi araştırma ve geliştirme tesisini kurdu. VW için de durum aynı. Bunun gerekçesi ise şu: Burada, tabiri caizse, dünyanın ön saflarında, küresel teknolojinin ön saflarında yer alıyorlar; biz de bunun bir parçası olmazsak, küresel pazardaki fırsatlarımızı kaçıracağız.
Alman şirketleri için artık tamamen farklı, stratejik meseleler söz konusu; sadece bu sektörde değil, yapay zeka gibi bir sektörde de. Bunu oldukça açık bir şekilde dile getiriyorlar: Almanya belirli teknik alanlarda o kadar geride kalmış ki, ancak Çin ile işbirliği yaparak ayak uydurabiliyor.
Alman siyasetindeki üsluba gelince… Ben olsam temkinli olurdum. Siyasetçiler tutumlarında temkinli hale geldiler ama Alman medyası ise gelmedi. Burada ekonomi gazetelerinde bile Çin’de teknolojik açıdan gerçekte neler olup bittiğini duymuyorsunuz.
Elbette istisnalar var. Bugün faz’ın ekonomi bölümünde, Çin’in yazılım alanında Nvidia’yı neredeyse yakaladığı yazıyor. Daha kısa bir süre önce bile, yapay zeka yazılımı konusunda Çin’in Nvidia’nın ve büyük ABD’li teknoloji şirketlerinin, aylar, hatta yıllar gerisinde olduğu konuşuluyordu. Bugünkü faz, ikisinin birbirine çok yakın olduğunu belirtiyor ve her şeyden önce Çin’in stratejisinin her şeyi açık kaynak haline getirmek olduğunu vurguluyor. Bu da inanılmaz derecede ucuz ve herkesin erişimine açık olduğu anlamına geliyor. Dolayısıyla faz bunu, tabiri caizse, devasa bir rekabet olarak tanımlıyor: Almanlar da bu rekabete katılacak; doğal olarak ucuz olan yere yönelecekler, değil mi?
Bugün (19 Ekim) Berlin’de başlayan yatırım forumunda Şansölye’nin Nvidia’nın CEO’su Jensen Huang ile görüşmesi bekleniyor ve o, az önce Berlin’e giderken Londra’da Bild gazetesine verdiği demeçte, Almanya’nın teknoloji alanında ne kadar geride kaldığını görmekten yüreğinin parçalandığını söyledi. Ona göre Almanya (ne de olsa her zaman kibardırlar) çok yetenekli insanlara sahip ama artık gerçekten işe koyulmaları gerekiyor.
Açıkçası ben Çin’de sadece bir tür siyasi turist olarak bulunuyordum ama Almanya’da neler olup bittiğini okuduğumda şunu öğrendim: 2019’dan beri devam eden iktisadi durgunluk. 2019’dan beri durgunluk yaşıyoruz ve bu arada buna ücretler de dahil; bu da tabii ki halk arasında büyük bir hoşnutsuzluk kaynağı. İşte AfD’nin aslında büyüdüğü zemin bu.
Mesele sadece Rusya ile barış değil; her şeyden önce, elbette, sanayi ve mavi yakalı istihdamın kaybı. Yüzbinlerce işten bahsediyoruz; sadece otomotiv elektroniği sektöründe bile şu anda her ay 10.000 iş kaybediliyor. Mesele şu ki, yatırımlarda bir düşüş yaşandı. Almanya’daki yabancı yatırımlar henüz 2019 seviyesine tekrar ulaşamadı.
İşte bu yüzden bugün burada gerçekleşen gibi bir yatırım zirvesi düzenliyoruz. Çin’den bir siyasi turist olarak geri döndüğümde dedim ki, “İnsan bir izlenim ediniyor, biraz abartılı ve tam olarak doğru değil, ama Almanya, Çin’e ve orada sergilenenlere kıyasla bir sanayi müzesine benziyor.”
Bu açık bir strateji ve Federal Cumhuriyet bununla yüzleşmek zorunda: Bence tam da bu durum –bu zayıflık ve gerileme– yüzünden şu anda burada yatırım konferansı düzenleniyor. Yani, siyasetteki saldırganlık kısmen bu zayıflıktan kaynaklanıyor. Görüldüğü gibi, zemin kaybediyoruz ve bu bir sorun.
Fransa’da ve başka Avrupa ülkelerinde başta gençlik olmak üzere birçok kesim sokakta ama Almanya’da benzer bir eğilim yok. Örneğin üç sene önce Berlin’de şahit olduğumuz barış mitinginde yer alan katılımcı sayısı ile bu sene yapılanları kıyaslarsak bariz bir katılımcı düşüşü de var. Buna ne dersiniz?
Bu doğru. Fakat Almanya’da da bir yıldan bu yana devam eden “Okul Grevi” var. Bu eylemlerde gençler zorunlu askerlik uygulamasına karşı önemli bir direniş sergiliyorlar. Fransa’da olduğu gibi bir sokak hareketliliği olmasa da Okul Grevleri Almanya gibi bir ülke için gayet büyük görünüyor.
¹ Roderich Kiesewetter: CDU’lu milletvekili ve partinin dış politika sözcüsü. Rusya’ya karşı sert tutumuyla biliniyor. Claudia Major: Doğu Berlin doğumlu Alman güvenlik ve savunma politikası uzmanı. Rusya’nın iç bölgelerinin vurulmasının meşru olduğunu savunurken, yakın zamanda Çeçen ayrılıkçılarla buluşması da Almanya’da gündem olmuştu. (Editörün notu)
Söyleşi
Emekli Yarbay Daniel Davis Harici’ye konuştu: ABD, İran savaşını kaybetti

ABD ordusundan emekli Yarbay Daniel Davis, Washington yönetiminin İran’a karşı net bir askeri stratejiden yoksun olduğunu ve çatışmada inisiyatifin Tahran’a geçtiğini belirtti.
ABD ordusundan emekli Yarbay ve askeri analist Daniel Davis, Washington’da Harici Genel Yayın Yönetmeni Tunç Akkoç’un sorularını yanıtladı.
Daniel Davis Harici Medya’ya verdiği mülakatta ABD’nin İran’a yönelik askeri harekatını, Washington’daki stratejik karar alma mekanizmalarını, ABD-İsrail ilişkilerini, modern savaş doktrinindeki dönüşümü ve küresel güç dengelerini ele aldı.
İran savaşına ilişkin soruları yanıtlayan emekli Yarbay Daniel Davis, ABD yönetiminin sahada ulaşılabilir bir askeri stratejiye sahip olmadığını dile getirdi. Davis, “ABD’nin bir arzusu var, bir stratejisi yok diyeceğim. İran tarafına boyun eğdirmek, onları köşeye sıkıştırmak, Hürmüz Boğazı’nın kontrolünü ele geçirmek, bölgedeki hiç kimse için tehdit oluşturmadıklarını kanıtlatmak ve nükleer silahlara asla sahip olmamalarını sağlamak istiyor. Arzumuz bu. Fakat bu hedeflerin hiçbirine ulaşmak için bir strateji bulunmuyor” dedi.
Geçmişteki askeri deneyimlerine dayanarak sahadaki coğrafi ve teknik zorlukları aktaran Davis, “Doğrudan muharebe tecrübesine sahip bir asker olarak, örneğin Afganistan ile Pakistan arasındaki bu dağların bazılarında muharebe tecrübesi edinmiş biri olarak biliyorum ki İran’ın içindeki dağların birçoğu aynı dağ kategorisindedir. Batı Avrupa’nın büyük kısmı kadar geniş olan ve batı cephesinin tamamını bu tür sıradağların kapladığı bir ülkeyi fethetmenin ne kadar zor bir askeri görev olacağını biliyordum. Bu nedenle karada hiçbir şey yapamayacağınızı biliyordum. Ancak sadece hava gücüyle de, sahip olduğu bu tür bir savunma kapasitesi bulunan ve bu nitelikteki bir ülkeye boyun eğdiremeyeceğinizi biliyordum” ifadelerini kullandı.
İran’ın savunma altyapısının uzun yıllara dayandığını belirten Davis, konuşmasını şöyle sürdürdü: “Özellikle bunu yirmi yıldır öngörüp yer altı mağaraları, üretim tesisleri, depolama tesisleri inşa ederek ve insansız hava araçları ile füzelerinde üretim kabiliyetleri geliştirerek her türlü hazırlığı yapmışken bunu yapamazsınız. Bunları yenmenizin hiçbir yolu yok. Çünkü bu tür tesisler yalnızca Tomahawk, Jasmine seyir füzeleri, PSM veya ATAC gibi tüm taarruz füzelerimize karşı dayanıklı olacak şekilde değil, aynı zamanda hayatta kalacak şekilde tasarlandı. Çoğu nükleer patlamadan da sağ çıkabilecek kapasitededir. Ben burada, ABD’de bunlardan bazılarının içinde bulundum. Fiziksel olarak bir dağın altında olan bazılarında bulundum. Bunların inşa edildikleri dönemde Sovyetler Birliği’nin sahip olabileceği en büyük nükleer silahlara karşı özel olarak tasarlandığını biliyorum. Buradakiler de aynı türden şeylerdir. Bir savaşı başlatma eylemine girişmeden önce, düşmanın bu kadar büyük olduğunu, bu tür savunmalara sahip olduğunu biliyorsanız ve herkes bunların nükleer olmayan konvansiyonel mühimmatlarımıza karşı dayanıklı olduğunu biliyorken, açıkça başaramayacağınız bir şeye onları zorlamak için neden bir savaş başlatırsınız?”
Savaş kararının arkasındaki kabullere değinen Davis, “Bunun Benjamin Netanyahu tarafından körüklenen bir fantezi olduğunu düşünüyorum. ‘Liderlerine suikast düzenlersek, Venezuela’da Maduro’ya ne olduysa aynısı olur. Oraya gidip onu yakaladınız ve devre dışı bıraktınız, bunu yaptığınızda tüm hükümetin kontrolünü ele geçirdiniz, ülkeyi temelde size teslim ettiler, burada da aynısı olacak’ denildi. Venezuela’nın İran gibi olduğunu düşünen hiç kimse hiçbir şeye dikkat etmemiştir. Kültür, tarih, din, tecrübeleri, son 47 yılda gerçekleşen her şey Venezuela’dakinden kökten farklıdır ve Venezuela’da sahip olduğumuz gibi süreci kolaylaştıracak içeriden bir kişiye de sahip değilsiniz. Fakat Başkan Trump böyle düşünmüş görünüyor” diye konuştu.
“28 Şubat’ta savaşı başlattığında kaderimizi mühürledi, bu savaşı kaybettik”
ABD Başkanı Donald Trump’ın kararlarındaki tutarsızlıklara ve harekatın gidişatına işaret eden Davis, “Bu durum onun sıkışıp kaldığının kanıtıdır. Çünkü bana göre 28 Şubat’ta savaşı başlattığında kaderimizi mühürledi. Bu savaşı kaybettik. Şu anda devam ediyor olsa bile, bunu kazanmamızın mantıklı bir yolu yok. Çünkü İran tarafının sahip olduğu kozu ortadan kaldıramayız” dedi.
Askeri baskı araçlarının yetersiz kaldığını belirten Davis, “Hâlâ füzelerimiz, uçaklarımız, uçak gemilerimiz ve tüm bu tür unsurlarımız var. Bu yüzden uygulanabilir görünüyor. ‘Belki yeterince iyi bir anlaşma yaparsak ya da üzerlerinde yeterince baskı kurarsak, belki abluka uygulayıp halkı hükümetin fikrini değiştirecek kadar zor durumda bırakırsak’ diye düşünülüyor. Bu bir fantezidir. Başkan Trump’ın elindeki tek şey bu. Çünkü sadece askeri gerçekliğe, stratejik gerçekliğe, kültürel ve dini gerçekliğe dayanarak hareket etseydi, bunun akılsızca bir hareket olduğunu bilirdi ama bilmiyor” açıklamasını yaptı.
Trump’ın müzakere yaklaşımını ve varılan mutabakatın bozulmasını anlatan Davis, şu ifadeleri kullandı: “Kendisi işlem odaklı birisi ve ilişkilerin bugünden yarına çözülmesini istiyor. Örneğin mutabakat muhtırası döneminde bu süre 60 gün olacaktı. Savaşa başladıktan sonra elde edilebilir hiçbir askeri hedef kalmadı. Arzuladığınız şeyler ne olursa olsun artık onlara ulaşamazsınız çünkü gerçekle yüzleştiniz. Şimdi bir çıkış yolu bulmaya çalışıyor ancak bu anlayış içinde bile rasyonel ve tutarlı bir bakış açısına ulaşamıyor. Herhangi bir rasyonel kişi, 17 Haziran’da mutabakat muhtırası imzalandığında bunun ona bir çıkış yolu sağladığını düşünürdü. Bu muhtıranın şartlarını uygularsınız, kriz çözülür, çifte abluka kaldırılır ve Hürmüz Boğazı yeniden açılabilirdi.”
Mutabakat metninin maddelerine ve sonrasındaki gelişmelere değinen Davis, “Trump’ın imzaladığı şartlarda İran’ın Hürmüz Boğazı’nın idari kontrolüne sahip olduğu ancak 60 gün boyunca hiçbir geçiş ücreti talep edemeyeceği belirtiliyordu. İran bunu kabul etti fakat sadece bir kelimeyi, ‘yalnızca 60 gün boyunca’ şartını kabul etti. Sonrasında ücret alacaklarını kamuoyuna açıkladılar ancak bu 60 gün boyunca almayacaklardı. Metinde ABD’den hiçbir şekilde bahsedilmiyordu. Bizim bir söz hakkımız olmadı. İşleyişin nasıl olacağına karar verme yetkisi Umman ile birlikte İran’a bırakıldı. Bunun planını hazırlamaları için onlara 60 günün 30 gününü verdik. Fakat dört beş gün geçtikten sonra ABD aniden Umman ile birlikte yeni bir güney koridoru ilan etti” dedi.
Kararın bozulma sürecini aktaran Davis, şunları kaydetti: “Boğazı yeniden açacak bir adım üzerinde anlaşılmışken ve trafik savaş öncesi seviyesinin yaklaşık üçte birine çıkmışken, ilk gün birçok sevkiyat doğrudan geçmişken Trump, başlayan felaketten makul bir çıkış yolu bulma yönündeki bu gelişmeyi bizzat geri çevirdi. Washington’daki bazı kaynakların aktardığına göre kendi çevresindeki savaş yanlılarının ve İsrail tarafındakilerin yoğun baskısı altında kaldı. Bu baskıya karşı geri adım attı ve beşinci paragrafa kendini dahil ederek şartları değiştirdi. İsrail’e Lübnan’ı kapsayan ve tüm cephelerde ateşkes öngören birinci paragrafı hiçbir zaman uygulatmadı. Onlara 30 gün süre dahi tanımadık, beş gün geçmeden müdahale ettik. Trump’ın bir hedefi var, ona ulaşamıyor, başka bir şart öne sürüyor ve sonra onu da geri alıyor. Çok kolay yönlendiriliyor; bir karara varıyor, sonra birisi onunla konuşuyor ve fikrini değiştiriyor.”
Benzer bir durumun Suudi Arabistan ile ilişkilerde de yaşandığını hatırlatan Davis, “Suudi Arabistan ile harika bir anlaşma yaptığını söyledi, ertesi gün ise ‘İbrahim Anlaşmaları’nı imzaladıkları sürece’ diyerek şartı değiştirdi. Suudi Arabistan ise bunun anlaşmanın bir parçası olmadığını ve hiç konuşulmadığını açıkladı. Bu durum, Başkan Trump’ın baskı gördüğünde sürekli taviz verdiğini gösteriyor. Bu temelde ABD ile nasıl herhangi bir anlaşmaya varılabilir? Bu durum hiçbir askeri ve diplomatik çıkış noktasının kalmadığı anlamına geliyor çünkü kendisi buna izin vermiyor” dedi.
“Kontrol artık ekonomik bir mesele değil, ulusal güvenlik zorunluluğudur”
Mevcut açmazdan karşılıklı bir çıkış imkanının kalıp kalmadığına yönelik soru üzerine Davis, “Mutabakat muhtırası elimizdeydi, bu anlaşmayı almıştık. Ancak Başkan Trump ve Bakanı Scott Bessent, ‘beğendiğimiz bir anlaşma olduğu sürece yeni bir anlaşma istiyoruz’ dediler. Zaten bir anlaşmanız vardı, şimdi hangi anlaşmadan bahsediyorsunuz? İran tarafı iki ay önce yaptığı bir anlaşmadan farklı yeni bir anlaşmayı neden müzakere etsin? Bu tamamen mantıksızdır. İran tarafı sahip olduğu füze şehirleri ve boğazı kontrol edebileceği diğer yarım düzine alternatif yöntemle askeri üstünlüğü elinde tutuyor. Resmi yetkililerinin sosyal medyada belirttikleri gibi, boğazın kontrolü artık sadece ekonomik bir mesele değil, askeri bakımdan çok daha güçlü olan Amerikan rakibini dengede tutabilecekleri tek araç olduğu için bir ulusal güvenlik zorunluluğudur” diye konuştu.
Petrol krizinin etkilerini değerlendiren Davis, “Stratejik Petrol Rezervleri azalıyor. Bu durum şu ana kadar bir krizi engelledi fakat jet yakıtı, dizel ve gübre gibi ürünleri karşılayamıyor. Bu şekilde devam edilir ve sorun ertelenirse, bir gün rezervler tükenecek ve petrol olmadan ekonomik faaliyet sürdürülemeyecek. Baskı Başkan Trump’ın üzerindedir ve İran tarafı bunun farkındadır. Ablukanın kendilerine zarar vereceğini biliyorlar ancak bizim tarafımızdan çok daha uzun süre ve daha derin acılara katlanabileceklerini hesaplamış durumdalar. Bu varoluşsal bir meseledir; ellerindeki tek kozu tahmin edilemez bir başkana teslim ederlerse daha sonra yeniden saldırıya uğrayacaklarını bilirler” ifadelerini kullandı.
“Toplumda refleks olarak var olan İsrail desteği kırıldı”
ABD ile İsrail arasındaki ilişkilere değinen Davis, Amerikan toplumunda belirgin bir ayrışmanın başladığını söyledi. Davis, “Eskiden toplumun tüm kesimlerinde ve tüm nesillerde refleks olarak ‘Elbette İsrail yanlısıyız, onlar bizim demokratik müttefikimiz’ denilirdi. Bu durum 7 Ekim sonrasındaki Gazze sürecine kadar devam etti. İsrail 7 Ekim’de bir saldırıya uğradı, buna karşılık vermesini kimse yadırgamadı. Ancak sonrasında olanlar sorun yarattı. İsrail bu fırsatı Gazze Şeridi’ni yok etmek, Batı Şeria’daki baskıyı artırmak, yeni yerleşimciler getirmek ve ilhakı konuşmak için kullandı” dedi.
Siyasi elitler ile halk arasındaki görüş ayrılığını aktaran Davis, “Amerika’da büyük bir bölünme var. Elitler soykırımdan, Batı Şeria ve Gazze’de kadın ve çocukların öldürülmesinden etkilenmiyor; İsrail’in müttefik olduğunu savunarak gözlerini kapatıyorlar. Ancak Amerikan halkının gözleri kapalı değil. Sosyal medyadan insani acıları görüyorlar ve geçmişteki ezberleri taşımıyorlar. Bu elitler sadece parayla satın alınmış değiller; onlarca yıl boyunca bizim çıkarlarımızla İsrail’in çıkarlarının bir olduğuna gerçekten inandılar. Onların zihninde İsrail hakkında olumsuz bir şey söylemek ABD hakkında olumsuz bir şey söylemekle eşdeğerdir. Özellikle genç nesiller ve tüm nesillerin büyüyen bir kısmı çıkarlarımızın aynı olmadığını kabul ediyor” açıklamasını yaptı.
Savaşın ABD’ye maliyetine dikkat çeken Davis, şunları kaydetti: “Başkan Trump’ı önce İsrail, önce İngiltere veya Almanya değil, önce Amerika ilkesini uygulaması için seçtik. Savaşa girerek Amerika’nın ihtiyaçlarını feda edenlere karşı bir öfke var. Kamuoyuna yansıyan rakamlara göre en az 600 Amerikalı yaralandı, duyumlarıma göre bu sayı binden fazladır. Harcanan paralar, hasar gören tesislerimiz ve tahrip edilen uçaklarımız var; 40 ila 50 civarında uçağımız zarar gördü veya yok edildi. Üslerimiz harap oldu ve muhtemelen hiçbir zaman yeniden inşa edilmeyecek. Bölgedeki jeopolitik etkimizi de kaybettik. Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Kuveyt ile olan ilişkilerin eski haline dönebileceğinden şüpheliyim. Çünkü tüm bu yapının temel varsayımı onları koruyabileceğimiz yönündeydi; kendimizi bile koruyamadık.”
“Hâlâ 1992 yılındaymışız gibi yaşıyoruz”
Askeri teknolojideki değişimi değerlendiren Davis, ABD’nin geleneksel askeri üstünlüğünü kaybettiğini belirtti. Davis, “Amerika’da çok sayıda insan hâlâ 1992 yılındaymışız gibi yaşıyor. Sovyetler Birliği yeni dağılmıştı, Çin askeri ve ekonomik olarak gelişmekte olan bir köylü ordusuydu ve biz Çöl Fırtınası Harekatı sonrasında mutlak bir hakimiyete sahiptik. Artık 1992 yılında değiliz. Ruslar 2022’de Ukrayna savaşındaki başlangıçtan sonra hatalarını düzelttiler; çok daha güçlü bir kara gücü, füze ve insansız hava aracı kuvveti haline geldiler. Çin ise büyük bir teknolojik ve endüstriyel kapasiteye ulaştı” dedi.
İran örneği üzerinden mevcut durumu açıklayan Davis, “İran’ı bir sinek gibi ezebileceğimizi düşündük ancak füze şehirleri ve teknolojileri nedeniyle bunu yapamadık. İran’ı saf dışı bırakamıyorsak, bunun çok daha ötesinde güce sahip olan Çin veya Rusya karşısında ne yapabiliriz? Hipersonik füzeler ve yeni Oreşnik füzesi gibi kategorilerde geride kaldık. 2020 yılındaki Ermenistan-Azerbaycan savaşında Türklerin kullandığı Bayraktar TB2 araçlarını gördüğümde zırhlı birlik geçmişine sahip biri olarak savaşın doğasının değiştiğini anlamıştım. ABD ise 2030 yılına kadar 300 bin insansız hava aracı üretmekten bahsediyor. Ukrayna ve Rusya sahasında taktiklerin altı haftada bir değiştiği bir ortamda bizim sistemlerimiz son derece yavaş kalıyor. Geçen yıl yayımlanan tank müfreze kılavuzunu Ukraynalı askerler alaya aldı ve bu yöntemlerle sahada on dakika bile hayatta kalınamayacağını söylediler” diye konuştu.
“Çin’i çevreleme fikri bir fanteziden ibarettir”
ABD’nin Çin’e yönelik askeri yaklaşımını eleştiren Davis, “Çin’i askeri olarak çevreleme stratejisinden bahsediliyor. Kendi sınırları içindeki faaliyetlerini mi, teknolojik gelişmelerini mi yoksa ordularını büyütmelerini mi engelleyeceksiniz? Güçlü bir ekonomiye ve devasa bir nüfusa sahip bir ülkeyi durduramazsınız. Asya-Pasifik bölgesinde Çin ile savaşa girip kaybetmekten başka bir sonuç elde edemeyiz. Çin’in gemi inşa kapasitesi bizimkinin yaklaşık 200 katıdır; topçu mühimmatı, uçak ve füze üretiminde bizden katbekat üstün durumdalar. Soğuk Savaş döneminden kalma yöntemlerimiz artık çalışmıyor. Yapmamız gereken şey, kendi savunmamızı güçlü tutmak ve caydırıcılık sağlamaktır; bölgeye milyarlarca dolar harcayarak vurulacak ileri üsler kurmak değil” değerlendirmesinde bulundu.
İki ülke arasındaki diplomatik ilişki potansiyeline değinen Davis, “Başkan Trump’ın kişisel olarak Çin ile savaşa girmenin akılsızca olduğunu bildiğini düşünüyorum. Ancak Pentagon ve askeri sanayi kompleksi Çin’i sürekli bir düşman olarak görüyor ve her yıl daha fazla bütçe, daha fazla üs ve füze talep ediyor. Kimse diplomasiyi düşünmüyor. Oysa Çin ile dostane olmasa bile karşılıklı yarara dayalı, barışçıl ve istikrarlı ilişkiler geliştirebiliriz. Tayvan konusunda da liderlerin Ortadoğu’da ve Ukrayna’da yaşananları gördükten sonra yardım gelmeyeceğini anladıklarını ve bağımsızlık söylemini geri çekerek daha işbirlikçi bir tutum benimseyeceklerini düşünüyorum. Çin bir savaş başlatmak istemiyor; Hong Kong benzeri bir model arzuluyor. En kötü senaryoda bir çatışma çıksa bile bu Çin ile Tayvan arasındadır, ABD savaşa dahil olup kaybetmeyi seçmemelidir” dedi.
ABD içindeki silah lobisinin gücünü koruduğunu vurgulayan Davis, “Askeri sanayi kompleksi hâlâ son derece güçlüdür ve tüm güç kollarını elinde tutmaktadır. Kongre üyeleri, medya ve halkla ilişkiler ağları üzerinden kontrolü sürdürüyorlar; bu yapının zayıfladığına dair bir işaret görmüyorum” ifadelerini kullandı.
“İsrail’e dair doğruları söyleyecek birini istemediler”
Ulusal İstihbarat Direktörlüğü Ofisi bünyesindeki görevinin iptal edilme sürecine ilişkin bilgi veren Davis, konuyu şu sözlerle aktardı: “Tulsi Gabbard bana gelip Ulusal İstihbarat Direktörlüğü Ofisi’nde üç numaralı yönetici olmamı istediğinde, ülkeme hizmet etmekten onur duyacağımı söyledim. Ancak 7 Ekim’den bu yana İsrail’in yürüttüğü politikalara ve Gazze ile Lübnan’daki savaşa açıkça karşı çıktığımı, bu görüşlerin yönetim içinde hoş karşılanmayabileceğini belirttim. Kendisi geçmişteki isabetli analizlerimin bu durumu telafi edeceğini düşündü. Görevlerimden biri başkana günlük istihbarat brifingini sunmak olacaktı.”
Adaylığının geri çekilme aşamasını anlatan Davis, “İsrail basınında ve Amerikan medyasında aleyhimde yazılar çıktı. Ben görüşlerimi hiçbir zaman gizlemedim; Benjamin Netanyahu’nun politikalarının İsrail’e zarar verdiğini ve bizi de aşağı çekeceğini söyledim. Ben ‘Önce Amerika’ ilkesini savunuyorum ancak yönetim içinde ‘Önce İsrail’ diyen ve Netanyahu’ya yönelik hiçbir eleştiriye tahammülü olmayan çok sayıda kişi var. İsrail konusunda doğruları söyleyecek birini istemediler. Laura Loomer gibi isimlerin paylaşımları sonrasında süreç büyüdü. CIA yalan makinesi testini başarıyla geçip göreve başlayacağım gün, Susie Wiles’a Rusya-Ukrayna savaşı konusunda başkanı zor durumda bıraktığım aktarıldı. Trump ateşkes olacağını söylerken ben programımda Vladimir Putin’in mevcut avantajıyla ateşkese yanaşmayacağını ifade etmiştim. Ateşkesi desteklediğimi belirtmeme rağmen bu bir gerekçe yapıldı ve atama teklifim geri çekildi” diyerek mülakatı tamamladı.
Söyleşi
“Kapitalizmin özgürlükçü bir toplumsal düzene ihtiyacı yoktur”

Geçtiğimiz yıllarda Yordam Kitap’tan yayımlanan ‘Uzlaşmaz Marx’ eseriyle tanıdığımız Alman filozof Michael Quante ile kitabından hareketle, Almanya’nın içinde bulunduğu krizleri ve kargaşa içindeki dünyayı anlamak için felsefenin sunabileceği imkanları konuştuk.
Michael Quante, doktorasını Hegel felsefesi üzerine Münster Westfälische Wilhelms-Universität’te tamamlamıştır. Aynı üniversitenin felsefe bölümünde öğretim üyeliği yapmakta; Centrum für Bioethik (Biyoetik Merkezi) başkanlığı ve Centre for Advanced Studies in Bioethics (İleri Biyoetik Çalışmaları Merkezi) üyeliği görevlerini yürütmektedir. Quante ayrıca Ethical Theory and Moral Practice ve Hegel Studien dergilerinde editörlük görevi üstlenmiştir. Quante’nin özellikle Alman idealizmi (Hegel ve Marx), eylem teorisi, etik ve biyomedikal etik alanlarında çok sayıda kitabı ve makalesi bulunmaktadır.

Ferhan Bayır: Tuhaf zamanlarda yaşıyoruz! İnsanlar, kapitalizmin dünyanın sonunu getireceğini düşünürken, kapitalizmin sonunu düşünemiyor. Kitlelerin bilinçaltındaki politik endişe neden politik bir bilince çıkamıyor?
Michael Quante:
Benim teşhisim biraz farklı. Bence şu anda demokrasinin, Batılı demokratik toplumların derin bir krizini yaşıyoruz ve Aydınlanma’nın aşınmasına tanıklık ediyoruz. Karşı-Aydınlanma çağındayız. Bunun milliyetçilikle, kimlik politikalarıyla ve kültürel antagonizmalarla ilgisi var. Ancak kapitalizm bu gerici akımlarla da gayet iyi yaşayabiliyor; çünkü büyük finansal kaynaklar üzerinden, insanlara hizmet etmeyen, aksine şirketlerin ve küçük grupların çıkarına işleyen kâr mekanizmaları bundan etkilenmiyor. Bu kapitalizmin krizi değil; özgürlükçü toplumsal düzenin krizidir. Kapitalizmin işleyebilmek için özgürlükçü bir toplumsal düzene ihtiyacı yoktur. Kapitalizmin şu anda zayıfladığına inanmıyorum. Bence kapitalizm bugün dünya çapında çirkin yüzünü gösteriyor.
F.B.: Diğer taraftan 2008 krizinden bugüne, Marx bu denli güncel tartışmaların merkezindeyken kapitalizme alternatif sistemlerin konuşulmamasını nasıl yorumluyorsunuz? Sürekli Marx’ın tartışıldığı ama ütopyasız çağda yaşamak paradoks değil mi?
Quante:
Marx, krizler sayesinde güncel bir düşünür olarak keşfedildi ya da yeniden keşfedildi. Ancak bugün eksik olan şey, Marx’ın kapitalizm eleştirisi temelinde politik olarak örgütlenen, büyük ve birleşik bir siyasal hareketin varlığıdır. Yani entelektüel düzeyde bir ilgi ve Marx’ın yaşamaya devam ettiği izole politik gruplar var. Ama toplumsal ya da dünya ölçeğinde politik olarak harekete geçme fikri yok.
Buna bir de yeni medyanın yarattığı giderek daha karmaşık iletişim ve enformasyon ağları ekleniyor. Bu durum, tartışmaların küçük, kapalı baloncuklar içinde, kendi yankı odalarında sürüp gitmesine yol açıyor. Bu tartışmalar, insanların temel sorunlar ve çatışmalar konusunda küresel bir bilinç geliştirmesini sağlamıyor. Buna eşlik eden milliyetçi dönüşle birlikte, bu süreçlerden etkilenen insanlar birbirlerine karşı konumlandırılıyor; kendilerini büyük bir hareketin parçası olarak örgütlemeyi başaramıyorlar.
Marx’ın entelektüel güncelliği, toplumun belirli kesimleri için görünür durumda. Marx’tan alıntı yapmayı seven çok; ama onu gerçekten okuyan az. Adeta bir kilise babası gibi. Ancak toplumsal süreçleri, felsefi-politik bir dünya görüşü aracılığıyla örgütleme ve bir araya getirme fikri artık işlemiyor.
“Marx devrime, Hegel ise reforma dayanıyor. Taktik ve strateji düzeyinde de birbirlerine karşıtlar”
F.B.: Kitabınız, Marksist felsefeyi Hegelci gelenek içinde eleştirel ve aynı zamanda antropolojik bir yaklaşım olarak yeniden kurma girişimi şeklinde tanımlanıyor. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya ve Fransa’da çok sayıda düşünür Marx ile Hegel’i yeniden bir araya getirmeye çalıştı. Sizin Hegel ile Marx arasındaki ilişkiye dair yorumunuz, daha önceki yaklaşımlardan hangi yönleriyle ayrılıyor?
Quante:
Benim yapmaya çalıştığım şey, Batı Marksizmi geleneği içinde yer alıyor. Bu doğru. Benim yaklaşımımın tutarlı biçimde ileri taşıdığı nokta ise, felsefi antropoloji geleneğini çok güçlü bir şekilde merkeze almak. Marx’ın erken dönem insan anlayışını, kapitalizm eleştirisiyle bir araya getirmek ve ayrıca çağdaş sistematik felsefeden bazı teorem ve düşünce kalıplarını da bu çerçeveye dahil etmek. Sanırım daha önce var olmayan kombinasyon tam da bu.
Analitik Marksizm vardı; orada Hegel geleneği hiçbir rol oynamıyordu. Erken dönem yazılara ilgi duyan Hegelci Marksizm vardı. Daha çok geç dönem Marx’la ilgilenen yapısalcılık vardı. Bir de Ortodoks Marksist düşüncede sözde bilimsel dünya görüşü vardı. Ben ise bütün bu geleneklerin en iyi yanlarını bir araya getirmeye çalışıyorum. Burada peşinde olduğum iki farklı amaç var.
Birincisi gerçekten Marx’ı daha iyi anlamak; burada ben bir Marx araştırmacısıyım. İkincisi ise Marx’ın felsefesinin araçlarıyla bugünü daha iyi anlamak. Bunlar tamamen farklı iki hedef. Bu kitapta ikisini de sunuyorum. Marx üzerine yazdığım başka kitaplarda daha çok Marx araştırmacısı olarak çalışıyorum. Ama bu kitapta söylemek istediğim şey şu: Bu düşünürü dikkatle inceleyin; dünyayı daha iyi anlamak için ondan çok şey öğrenilebiliriz.
Her zaman şunu söylüyorum: Marx’ta hazır çözüm reçeteleri bulamazsınız; onları kendiniz geliştirmek zorundasınız. Marx bir kilise babası değil, eleştirel bir filozoftur.

F.B.: Marx ne zaman tartışmaların merkezi figürü olsa aynı zamanda Hegel’e olan ilgilinin de artmasını nasıl yorumlamak gerekir? Marx’ın fikirlerinin derinleştirmek için Hegel kaçınılmaz bir uğrak mı? Yoksa Althusser’in dediği gibi, Marx’ın radikalliğini ehlileştirmek için mi Hegel’e dönüş yapılmaktadır?
Quante:
Bunlar iki farklı soru. İlk olarak şunu söyleyeyim: Ben aynı zamanda bir Hegel araştırmacısıyım ve Hegel konusunda da Marx’ta olduğu gibi paralel bir yol izliyorum. Bir yandan Hegel araştırmacısı olarak, geleneksel Hegel yorumlarından farklı bazı yeni yönler içeren bir yorum geliştiriyorum. Öte yandan Hegelci kavramları sistematik tartışmalarda kullanıyor ve Hegel’in de birlikte düşünülebilecek, çalışılabilecek bir düşünür olduğunu söylüyorum. Yani benim için bunlar, hem araştırdığım hem de kendi felsefemi yapmak için kavramsal araçlar kullandığım iki temel referans düşünür.
Diğer soru ise Hegel ile Marx arasındaki ilişki. Marksizm-Leninizm’de Hegel bir öncü figür olarak görülür ve Hegel’i fazla öne çıkarırsanız resmî Marx yorumundan sapmış olursunuz. Ortodoks Hegel araştırmalarında ise Marx, Hegel’in temel felsefi kavrayışlarını yanlış yorumlayan biri olarak değerlendirilir. Her iki yaklaşımda da Hegel ile Marx birbirine karşıt kutuplar halinde konumlandırılır. Ama bu ikna edici değil, çünkü Marx’ın düşüncesinde çok güçlü Hegelci unsurlar bulunuyor. Aralarındaki ilişki çok daha karmaşık.
Bununla birlikte aralarında temel farklar da var. En önemli farklardan biri şu: Hegel, burjuva toplumunu — dolayısıyla kapitalizmi de — toplumsal açıdan akılcı bir düzenin içine entegre etmeye inanıyordu. Marx ise bunun ortadan kaldırılması gerektiğini düşünüyordu. Burada çok derin bir ayrım söz konusu. Politik açıdan bakıldığında bu, sosyal piyasa ekonomisi ile sol sosyalist fikirler arasındaki farka karşılık geliyor. Yani bu iki filozof aslında iki farklı toplumsal modelin adı haline geliyor.
Bir diğer mesele de politik aktivizmle ilgili. Marx devrime, Hegel ise reforma dayanıyor. Yani taktik ve strateji düzeyinde de birbirlerine karşıtlar. Bu yüzden sol içinde her zaman iki farklı projeyi temsil ettiler; hatta bazen “sol” ile “sol olmayan” arasında bir ayrımı, yani burjuva toplum teorisi ile sol toplum teorisi arasındaki karşıtlığı simgelediler. Ama artık bu tıkanıklıklardan çıkmak gerekiyor.
Bugünün akıllı bir sol siyaseti ne yalnızca Marx’tan ne de yalnızca Hegel’den türetilebilir. Bunlar sadece ilham kaynaklarıdır. Sorumlu bir politika geliştirebilmek için başka düşünürlere, başka bilim alanlarına ve başka yönelimlere de ihtiyacımız var. Sol içindeki bütün bu tartışmalar, büyük düşünürlerin mirası üzerinden yürüyen ve sonu gelmeyen bir kavga haline geliyor. Oysa birlikte politik eylem içinde dayanışma kurmak yerine, bu durum sayısız fraksiyonun ortaya çıkmasına yol açıyor. Bence artık bundan vazgeçmek ve şu soruyu sormak gerekiyor: Felsefenin hangi argümanlarıyla iyi, toplumsal açıdan normatif olarak makul bir politika örgütleyebiliriz?
“Marx için kapitalizm yanlış bir yaşam anlayışına dayandığı için yanlıştır; yanlış bir dağıtım sistemi olduğu için değil”
F.B.: Kitabınızda çarpıcı bir yorumda bulunuyorsunuz “Marx’ın ekonomi politik eleştirisi, bir adalet teorisi değildir”. Bu görüşünüzü biraz açabilir misiniz?
Quante:
Evet, bu Hegel ve Marx’ta ve genel olarak solda, sosyal demokrasi ile sosyalist tasarımlar arasındaki ayrımla çok yakından bağlantılı. Marx, 1875’te SPD’nin ilk parti programını okumuş ve onu eleştirmiştir. Sosyal demokrasiye yönelttiği eleştiride, kapitalizmdeki adalet sorununu yalnızca servetin dağılımı meselesi olarak gördüklerini, dolayısıyla çözümü de yalnızca yeniden dağıtımda aradıklarını söyler. Marx’a göre bu, yeterince derin bir analiz değildir. Kapitalizmin asıl sorunu, insanın yabancılaşmasıdır. Bu yabancılaşma hem kapitalist zengini hem de yoksulu aynı ölçüde etkiler. O, mevcut toplumsal düzen içinde bir yeniden dağıtım değil, toplumsal düzenin kendisinin dönüşmesini ister.
Böylece Hegel ve Marx üzerinden okunabilecek şey, Marksizm içinde yeniden ortaya çıkar. Analitik Marksist gelenekte, John Rawls’un da etkisiyle Marx’ın kapitalizm eleştirisini bir adalet teorisi olarak yeniden kurma fikri vardır. Ancak bu, Marx düşüncesinin antropolojik ve Hegel eleştirisi boyutları göz ardı edilmedikçe ciddi biçimde savunulamaz.
Çünkü Marx için kapitalizm yanlış bir yaşam anlayışına dayandığı için yanlıştır; yanlış bir dağıtım sistemi olduğu için değil. Zengin ile fakirin arasında farklı bir yeniden dağıtım fikrine karşı çıkmazdı; ama bunun sadece bir semptom olduğunu söylerdi. Kapitalizm içinde herkes eşit olsa bile yabancılaşma devam eder. Marx’ın sosyal demokrasiye yönelttiği eleştiri de, bu radikal antropolojik ütopyayı gözden kaçırmalarıdır.
F.B.: Sayısız adaletsizliklerin olduğu dönemde yaşıyoruz. Derin ekonomik eşitsizliğin neden olduğu bölüşüm adaletsizliği, diğer tarafta köklü anayasal geleneğe sahip ülkelerde dahi temel hak ve özgürlüklerin askıya alındığı hukuksal adaletsizlikler dönemindeyiz. En çok adalet teorisine ihtiyacımız varken, Marx’ın bu konuda bize nasıl yardımcı olabilir?
Quante:
Marx elbette adalet sorularına da yardımcı olabilir; çünkü politik ekonomi eleştirisi, sermayenin neden biriktiğini, neden tekelleştiğini ve sermayenin özel mülkiyeti nedeniyle politik müdahalenin neden artık işlevini yitirdiğini açıklar. Çünkü gerçek iktidar artık siyasi kurumlarda değildir. Bunların hepsi Marx’ın analiziyle yeniden kurulabilir.
Ancak Marx’ın başka bir boyutu daha vardır: Kapitalist dünya düzeni doğayı tahrip eder ve insanın kendi yaşamını anlamlı bir bütün olarak kavrayabilmesini engeller. Doğanın tahribi adeta “yeşil Marx”tır; bu, ekolojik sorundur. Bu artık sadece dağıtım adaletiyle ilgili değildir, aynı zamanda kaynakların doğaya zarar vermeden kullanılmasıyla ilgilidir.
Anlam sorunu ise yabancılaşma teorisidir. Burada şunu da söylemek gerekir: Daha önce kimlik politikaları, ezoterik eğilimler, yeniden yükselen milliyetçi ve dini dünya yorumlarından bahsettik. Bunlar bir eksikliğin semptomlarıdır; çünkü insanların gündelik toplumsal yaşam pratiklerinde hayatlarını anlamlı ve başarılı bir şekilde kavrayabilmeleri artık zorlaşmıştır.
Bu ise yalnızca maddi kaynaklarla ilgili bir mesele değildir. Yaşam kalitesi araştırmalarına bakarsanız, insanın hayatını “başarılı” ya da “anlamlı” görmesi zenginlikle doğrudan ilişkili değildir. Burada çok daha derin antropolojik sorular devreye girer. Marx’ta bunları başka yerlerde öğrenmek mümkündür ve bunlar dağıtım ve dağıtımın optimizasyonunun çok ötesine geçer. Sonuçta mesele, insanın kendi hayatıyla ve doğayla nasıl bir ilişki kurmak istediği ve “iyi bir yaşamı” hangi kategoriler içinde tanımladığıdır.
F.B.: Öyleyse, bazı düşünürlerin Marx’ın etik felsefesinin olmadığı görüşüne katılmıyorsunuz. Marx’ın kapitalizm eleştirisinin ahlaki boyutunu nasıl yorumluyorsunuz?
Quante:
Öncelikle şu var: Marx’ın yaşadığı dönemde Avrupa’da yükselen burjuva toplumunu eleştiren, oldukça heterojen bir akım bulunur. Bu akım kapitalizmi ahlaki kavramlarla eleştiriyordu. Marx bu yaklaşımı çeşitli nedenlerle ikna edici bulmaz. Ona göre kapitalizme yönelik eleştiri, normatif yorumlar üzerinden değil, ekonomik yapıların analizi üzerinden kurulmalıdır. Ünlü on birinci tezin anlamı da budur: “Filozoflar dünyayı yalnızca farklı şekillerde yorumladılar; asıl mesele onu değiştirmektir.”
Bununla birlikte Marx’ın ekonomi analizi üzerinden geliştirdiği kapitalizm eleştirisi örtük bir etik boyut da içerir. Yani bu eleştiri aslında etik bir yönelim taşır. Marx, kapitalizmi salt ekonomik terimlerle eleştirilebileceğini düşünmez; onun için ekonomik eleştiri nihayetinde şu soruya dayanır: İnsanlar bu kurumlar içinde iyi ve anlamlı bir yaşam sürebilir mi, süremez mi? Bu ise ekonomik değil, etik bir sorudur. Fakat Marx bunu başlangıç noktası olarak değil, ekonomik eleştirisinin örtük yönlendirici ilkesi olarak kullanır.
Hegel’le birlikte Marx, dönemin ahlak felsefesinin (özellikle Kant ve Fichte’nin) keskin bir eleştirmenidir. Kendisi Hegel üzerinden Aristotelesçi etik geleneğe daha yakındır. Bu, ödev ve adalet etiği değil, iyi yaşam etiğidir. Bu nedenle, yönelim değişimi ortaya çıkar. Marx bu anlamda Hegel gibi, Kantçı özerklik fikri ile Aristotelesçi polis fikrinin bir sentezini oluşturur.
Bu yüzden ben “ahlaki Marx”tan ziyade “etik Marx” demeyi tercih ediyorum; çünkü Hegel’de ve Marx’ta ahlak eleştirisi oldukça serttir. Burada “ahlak” ile kastedilen şey, Kantçı ve Fichteci anlamda, biçimsel, a priori, deneyimden bağımsız ve antropolojik olmayan iyi niyet anlayışıdır.
Bu ise ayrı bir konu.
FB: Bu tartışmanın diğer bir ayağı ise güncel siyasete uzanıyor. Son elli yılda sol partilerin politik ahlakı göz ardı ettiğine ve birçok özgürlük konusunu aşırı sağa bıraktığına dair yorumlar için ne söylersiniz? Özellikle pandemi döneminde sol partilerin daha çok devletin kısıtlamalarını talep ederken, sağ partilerin bireysel özgürlük adına bu uygulamalara itiraz etmesini nasıl yorumlarsınız?
Quante:
Şimdi sizin en başta yaptığınız bir yoruma geri dönerek konuşuyorum. Ben burada Marx’ın felsefesini anlatıyorum, Marksist felsefeyi değil. Konferanslarda sık kullandığım bir slogan var: “Marx’ı Marksizm’in moloz yığınından kurtarmak gerekir.” Çünkü Engels’ten itibaren Marx’ın düşüncesi belirli bir çizgide tek yönlü hale getirilmiştir.
Marksizm içinde de farklı kollar oluşur. Bunlardan biri, “artık felsefe yapmıyoruz, bilim yapıyoruz; ahlak vaaz etmiyoruz, ekonomik yasaları açıklıyoruz” diyen çizgidir. Buna göre bunu yapmayan kişi Marksist değildir, küçük burjuva entelektüelidir. Böyle bir yaklaşım, ahlaki ve etik tartışmaları reddeder ve yalnızca ekonomik çıkarlar üzerine konuşmayı yeterli görür. Bu Marx değildir, Marksizm-Leninizm içinde yer alan belirli bir pozitivist çizgidir.
Bunun yanında Troçkist ve Luxemburgcu gelenek vardır; bu çizgi kendiliğinden kitle örgütlenmesine dayanır, yani oldukça anarşizan bir yapıya sahiptir. Buna karşılık Bolşevik gelenek, merkezi ve devlet temelli planlı politik müdahaleyi esas alır. Bu nedenle bazı sol gruplar devleti siyasal etkinin tek güçlü aracı olarak görürken, anarşist sol devletin bir burjuva tahakküm aygıtı olduğunu savunur. Böylece solda “devlet yanlıları” ve “devlet karşıtları” şeklinde bir ayrım oluşur.
Sol partiler anlamlı yaşam sorusunu ne kadar az gündeme getirirse, o kadar büyük bir boşluk oluşur. Bu boşluğu din, milliyetçilik ve çeşitli ezoterik akımlar doldurarak insanlara gündelik hayatta eksik olan anlam teklifleri sunar. Bu noktada solun geniş bir eğitim ve kültür politikası üretmesi gerekir.
Sık kullandığım bir başka sloganı da söyleyeyim: “Heimat (yurt/aidiyet) kavramını sağa bırakmamalıyız.” Çünkü biz Marksist iktisatçılar olarak bu tür konular hakkında konuşmuyoruz. Bu büyük bir kültürel-politik hatadır. Gramsci veya Walter Benjamin gibi yazarlar bunu anlamıştı. Ancak klasik sol, kendi içindeki fraksiyonlara bölünmüş durumda ve her biri küçük parçalar üzerinden birbirleriyle mücadele ediyor.
Engels’ten itibaren Marksizm’de siyasi ideal çoğu zaman yukarıdan aşağıya işleyen otoriter bir modele dönüşmüştür. Bu da Marx’ın bir filozof olduğu düşüncesiyle uyumlu değildir.
“Biz iki kez emperyalist motivasyonlarla dünya savaşı başlattık ve iki kez Almanya’yı ve Avrupa’yı yıktık”
F.B.: Kitabınızın başında merkez kapitalist ülkelerin sorunlarını artık çevre ülkelere ihraç edemediğinden bahsediyorsunuz. Bugün Almanya da derin ekonomik ve sosyal kriz içinde. Almanya nasıl bir yol izleyecek? Bu sorunlarını nasıl çözebilir?
Quante:
Almanya’da şu anda yaşanan şey, ciddi bir krizdir; hatta iki dünya savaşı arası döneme benzer, demokratik kriz söz konusudur. Büyük belirsizlikler var. Jeopolitik güç dengeleri değişiyor. Pek çok insanın siyasi kurumlara güveni yok. Yönünü kaybetmiş, kaygı içinde olan insanlar var.
Sosyal düşüş endişelerine ve genel huzursuzluğa insanlar çoğunlukla evrensel sol değerlerle değil, dışlayıcı milliyetçi tepki verirler. Asıl sorun budur. Almanya ekonomik olarak, toplum olarak sorunlar yaşıyor, ancak bu dünya çapında ilk 5 ekonomi içinde yer alan bir ülkenin sorunudur; yani bir çöküş senaryosu değildir. Asıl mesele küresel Güney’le karşılaştırmayı yapabilmektir.
Buradaki temel sorun, Almanya’daki insanların demokratik kurumlara ve açık toplum değerlerine artık sahip çıkmamalarıdır. Bunları savunulması gereken değerler olarak değil, kolayca riske atılabilecek şeyler olarak görmeye başlamışlardır. Ayrıca Almanya’da ciddi bir gelir eşitsizliği vardır; ancak çoğu insanın yaşam standardı, küresel Güney ülkeleriyle karşılaştırıldığında oldukça yüksek kabul edilebilir.
Bu nedenle Almanya’daki kriz aslında ekonomik bir çöküş değil, demokrasiyle özdeşleşmenin zayıflaması ve “eski iyi günler”e dönüş umududur. İnsanlar kendilerini değiştirmeden her şeyin yeniden iyi olabileceğine inanmak isterler. Bu ise irrasyoneldir.
Buna ek olarak elbette ekolojik sorunlar vardır; fakat bunlar ulusal değil, küresel sorunlardır. Almanya’ya özgü bir durum değildir. Almanya’nın özel bir özelliği de jeopolitik olarak askeri ittifaklar meselesini ciddiye almak zorunda olmasıdır. Benim kuşağım bunun göz ardı edilebileceğini düşünüyordu; ancak artık bunun acı bir şekilde yeniden tartışılması gerekiyor.
Birçok insan belirsizlik içinde hızlı ve basit cevaplar arıyor. Oysa şu soruyu ciddiyetle düşünmek gerekiyor: saldırganlara karşı kendimizi savunmak istiyor muyuz? Avrupa ise Avrupa’da yaşanabilecek yaşam biçimini korumak istiyorsa kendini savunup savunmayacağını düşünmek zorundadır.
Almanya’nın savaş sonrası toplumu, NATO’nun korumasıyla bu meseleleri düşünmesine gerek olmadığını sanmış ve kendini pasifist bir toplum gibi görmüştür. Bu artık sürdürülebilir değildir.
İç toplumsal düzlemde ise çatışmaların çözülmesi gerekir: gelir dağılımı ve adalet sorunları vardır. Ancak bunlar sınıf savaşı değildir; bu tür metaforlar yanlıştır. Öte yandan bunların tamamı yalnızca ulus-devlet düzeyinde çözülemez. Avrupa’da sosyal politikalar ulusal düzeyde kalmaktadır ve bu tamamen yanlış bir ölçek meselesidir. Avrupa çapında sosyal politikaya ihtiyaç vardır. Aynı şekilde uluslararası adalet ve sağlık politikaları gereklidir.
Dünya şu anda çok daha agresif ve sorunlu bir hale gelmiştir. Bu nedenle Alman toplumu bir yönsüzlük içindedir. Uzun süre geçerli olan anlatılar—sosyal devlet, emek-sermaye uzlaşması, “bir daha asla Alman topraklarından savaş çıkmayacak”, ihracata dayalı ve açık toplum modeli—şu anda çökmektedir. Bu da insanları şu soruyla baş başa bırakıyor: Yaşamaya değer değerler nelerdir?
Bu soruya net cevaplar yok ve insanlar sağın verdiği basit cevaplara yöneliyor; bu cevaplar insanlık dışıdır, ancak karmaşık düşünmeyen insanlar için çekicidir. Bu çekiciliğin nedeni şudur: “Hiçbir şeyi değiştirmene gerek yok, her şeyi eski haline getirebiliriz” vaadi. Ama “eski zamanlar” iyi değildi. Bu bir romantizmdir.
F.B.: Bazı tarihçi ve düşünür, Almanya’nın uzun süredir belirsizlikler içinde kendisini arayan ve kimliğini bulmaya çalışan bir ülke olarak tarif ediyor. Alman filozofu olarak, siz Almanya’yı nasıl tanımlıyorsunuz?
Quante:
Biz iki kez emperyalist motivasyonlarla dünya savaşı başlattık ve iki kez Almanya’yı ve Avrupa’yı yıktık. Bu, benim kuşağımın—45’ten sonra doğan ve benden biraz daha büyük olan insanların—biyografik kimliğinin derin bir parçasıdır: Almanya bir daha asla böyle bir şey yapmamalı ve asla o kadar güçlü olmamalı ki yeniden saldırganlaşmasın.
Aynı zamanda NATO, “ekonomik mucize” sayesinde, kanlı savaşları küresel Güney’de gerçekleşti ve bizzat Amerikalılar tarafından yürütüldü. Özellikle ekolojik krizler, finans krizleri ve benzeri süreçlerle birlikte 2000’lerden itibaren büyük göç hareketleri yaşandı.
Bu göçler şunu ifade ediyor: Küresel Güney’de hiçbir şansı olmayan gruplar, botlarla Avrupa’ya geliyor ve burada sistemleri zorluyor, bir tür rahatsızlık yaratıyor. 2015’te bu durum Almanya’da büyük bir yardımseverlik dalgası doğurdu; ancak üç yıl sonra bu tutum değişti.
Daha geniş bir çerçeveden bakmak gerekir. Biz çok uzun süre, başkalarının bizim için “rahatsız edici” sorunları çözdüğü ve bizim de “ahlaken her şeyi doğru yapan demokratlar” olduğumuz yanılsaması içinde yaşadık. Şimdi ise demokrasinin son derece kırılgan bir şey olduğu ortaya çıkıyor. Demokrasi parlamentoda değil, eğitim süreçlerinde başlar; anaokulundan itibaren başlar.
Bu yüzden ben hep şunu söylüyorum: Marx bugün yaşasaydı proletaryaya seslenmeden önce anaokullarına ve okullara giderdi. Çünkü biz gençleri yaşamlarının ilk on yılında kaybediyoruz. Onlara doğru tutumları kazandıramıyoruz. Bu, Marx’ın kapitalizm eleştirisinde değil, onun felsefi antropolojisinde bulunur.
F.B.: Alain Badiou, AB’yi eleştirdiği bir konuşmasında, “Şahsi olarak uzun süredir Fransa ile Almanya’nın birleşmesinin taraftarıyım… Tek bir ülke, tek bir federal devlet, iki egemen dil. Pekâlâ mümkün bu…böylece felsefe hakikaten Fransız-Alman felsefesi olacak ve belki de en ihtişamlı dönemini yaşayacaktır” diyor. Bunun gerçekleşme ihtimali var mı yoksa nostaljik bir özlem mi?
Quante:
20 yıl önce dokuz meslektaşımla birlikte disiplinler arası bir kitap yazdık. Bu kitapta Avrupa’nın yalnızca serbest dolaşım piyasası olmaktan çıkıp bir Avrupa refah devleti kurması gerektiğini savunduk. Şunu söyledik, Avrupa’da ortak bir sosyal devlet ve Avrupa düzeyinde sosyal kurumlar olmadan, bir süre sonra Avrupa ulusal egoizmler yüzünden dağılır.
Jürgen Habermas ile de aynı fikirdeyim: Eğer özgürlükçü bir yaşam sürmek istiyorsak, Avrupa’nın federal parçalara dönüşmesi gerekir; Avrupa Parlamentosu’nda yalnızca ulusal egoizmler temelinde stratejik ittifaklar kuran yapılarla yetinemeyiz. Ulusal egemenlik, Avrupa düzeyine devredilmelidir.
Burada asıl soru şudur: Avrupa hangi değerleri ve normları temsil ediyor? Bu hiç de açık değildir, hatta oldukça belirsizdir. Ortak bir değer konsensüsü yoktur. Ortada sadece ortak bir düşman vardır. Bu da problemdir. Ve şimdi birden fazla “düşmanımız” var: Rusya, Çin ve Amerika Birleşik Devletleri. Bu durum büyük bir yönsüzlük ve aşağı doğru düşme korkusu yaratır. İnsanlar bu durumda daha agresif hale gelir. Sorun budur.
Buna karşı tek çözüm eğitim ve aydınlanmadır.
F.B.: Son olarak güncel konuyla ilgili bir soru daha. Kitabınızda Marx’ın temel kavramı olarak yabancılaşmanın altınız çiziyorsunuz. Kapitalist mübadele ilişkisinin neden olduğu yabancılaşmayı aşmak için Marx’ın insani tanınma (anerkennung) kavramını gündeme getiriyorsunuz. Bugünkü yapay zeka teknolojisi karşısında insani tanınma mücadelesi daha da zorlaştı mı? Yoksa yabancılaşmayı aşabilecek yeni imkanlar da sunmakta mı?
Quante:
Şu anda “yapay zekâ” diye bir şey yok. Sadece çok karmaşık hesaplama programları var; bunlar zeki değildir.
Her büyük teknoloji bazı potansiyeller taşır ve bunların kontrol edilmesi gerekir. Teknoloji hiçbir zaman tamamen nötr değildir; içinde riskler barındırır ve ayrıca hem insanın özgürleşmesi hem de baskı altına alınması için kullanılabilir. Bu, teknolojinin dış kullanım boyutudur.
Bence yapay zekânın mevcut imkânlarını küçümsememek gerekir, ama onu bir “şeytan” haline de getirmemek gerekir. Bu felsefi olarak yanlıştır. Ayrıca şu soru önemlidir: Bu tür küresel ağ bağlantılı bilgi teknolojilerinin üretim araçları özel mülkiyette mi olmalı, yoksa toplumsal denetim altında mı?
Bu oldukça Marxçı bir sorudur. Eğer küresel ölçekte ağ bağlantılı bilgi teknolojilerimiz varsa, bunlar teknokratların ya da “otistik” uzmanların elinde değil, kamusal egemenlik altında olmalıdır.
Teknoloji bazı amaçlar için faydalıdır; bizi yüklerden kurtarır. Ama yanlış kullanılırsa çok tehlikeli olabilir. Bu durum bir çekiç için bile geçerlidir; yani basit bir araç için de aynıdır. Her şey onun nasıl kullanıldığına bağlıdır.
Diplomasi1 hafta önce“Küresel Britanya” ve Kürt Reçetesinin İzleri
Görüş2 hafta önceFransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma
Dünya Basını2 hafta önceProf. Wolff: Batı sömürgeciliğin sonuna geldiğini inkar ediyor
Söyleşi2 hafta önce“AfD, Alman büyük sermayesindeki iç çelişkinin bir ifadesi”
Dünya Basını2 hafta önceAmerika inkâr girdabında: Üç düşünürden sistemin çöküşüne dair uyarılar
Asya1 hafta önceMao gafı krize yol açtı: Mbappe özür diledi, Çin’de boykot başladı
Asya2 hafta önceÇinli matematikçi Sun çözülmemiş bin hipotez için ödül koydu
Dünya Basını2 hafta önceSavaş, petrolde varil başına 65 dolarlık bir savaş primi oluşturdu












