Bizi Takip Edin

Amerika

Christian Parenti yazdı: Durham’ın raporu solu öfkelendirmeli

Yayınlanma

Çevirmenin notu: ABD’de seçim dönemine girilirken Özel Yetkili Savcı John Durham’ın raporu, Donald Trump’ın Rusya ile işbirliği yaptığına yönelik FBI soruşturmasındaki usulsüzlükleri ortaya koydu. Raporda söz konusu karalama faaliyetinde Clinton ekibinin parmağı olduğuna dikkat çekiliyor. Özel Yetkili Savcı Robert Mueller’in raporuyla ve Rusyagate dosyasının kaynağı olan MI6 casusu Christopher Steele’nin kim olduğunun ortaya çıkmasıyla “Rusya müdahalesi” ithamlarının halihazırda tabutuna son çivi çakılmıştı ama şimdi oklar Demokratlara döndü. Christian Parenti, her seçimde Demokratların ardında hizalanan sol cenahın yaşananlardan ders çıkarması gerektiğini söylüyor.

Durham’ın raporu solu öfkelendirmeli

Christian Parenti

Compact Mag

18 Mayıs 2023

Medyada Durham raporu hakkında yer bulan haberlerin çoğu mantık dışı ve bunlar 306 sayfalık son derece ayrıntılı belgeyi okuduğunuzda daha da mantıksız hale geliyor. Mesela New York Times, ilk haberinde raporun Federal Soruşturma Bürosunda daha önce açığa çıkmış olan başarısızlıklarla ilgili olduğunu ve dolayısıyla “yeni” olan çok az şey içerdiğini vurgulamak için elinden geleni yaptı.

Haberlerin büyük kısmı rapordaki detayları ve gerçekleri aktarmakta başarısız oldu ve bunun yerine top çevirmeyi tercih etti. Washington Post, Durham’ın “[raporun] o dönemki aday Donald Trump’a zarar vermeyi amaçlayan bir ‘derin devlet’ planını ortaya çıkarmasını bekleyen ‘muhafazakâr komplo teorisyenlerini’ hüsrana uğrattığını’ bildirdi. Associated Press de aynı şekilde raporunda “Trump taraftarlarının Durham’ın bir ‘derin devlet’ komplosunu ortaya çıkaracağı yönündeki beklentilerini karşılamadığını” belirtti.

Açıkça beklenebilecek yanıt şu: Derin devlet komplosu ya da komplo nedir? Görseniz fark eder miydiniz? “Derin devlet komplosu” ifadesi, aynı anda hem dev istihbarat örgütlerinin siyasetle ilgilenebileceğine inanan herkesi karalamaya çalışan hem de temel konuları inanılmaz derecede muğlak tutan semantik bir üçkağıt değil midir?

Yaftalar bir yana, Özel Yetkili Savcı John Durham’ın “2016 Başkanlık Kampanyalarından Kaynaklanan İstihbarat Faaliyetleri ve Soruşturmalarla İlgili Konular Hakkındaki Raporu”, diğer şeylerin yanı sıra, FBI’ın Clinton kampanyasıyla uğraşırken farklı, Trump’ın ekibiyle uğraşırken tamamen farklı bir standart uygularken kendi kurallarını defalarca çiğnediğini gösteriyor. Clinton kampanyasına yönelik en az üç soruşturmada FBI, Demokrat adaya karşı yumuşak davrandı. Ancak Trump söz konusu olduğunda büro, en hafif tabirle agresif davrandı.

Clinton kampanyasıyla ilgili soruşturmalar, normalde olduğu gibi FBI saha ofisleri düzeyinde ele alındı. Fakat Trump’a karşı yürütülen hasmane soruşturma “FBI Genel Merkezinden yönetildi.” Clinton’la ilgilenirken, büro kurallara özenle uydu, yavaş hareket etti ve tüm açıları değerlendirdi. Trump’la uğraşırken en kötüsünü varsaydı, aceleyle harekete geçti, köşeleri kırptı ve soruşturmayı hızlandırmak için kuralları esnetti.

Bu çifte standardın göze batan emsallerinden biri de 2014’ün sonlarında, Clinton’ın başkan adaylığını resmen ilan etmesinden evvel FBI’ın iyi konumdaki bir [gizli insan kaynağından] yabancı bir hükümetin [Durham raporunda Yabancı Hükümet-2 olarak tanımlanıyor] Clinton’ın başkanlığı kazanması halinde üzerinde nüfuz sahibi olmak amacıyla Clinton’ın beklenen başkanlık kampanyasına katkıda bulunmak üzere bir kişiyi göndermeyi planladığını öğrenmesiyle başladı.

İlgili FBI saha ofisi, Yabancı Hükümet-2’nin temsilcisi ile Clinton kampanyası arasındaki elektronik iletişimin Yabancı İstihbarat Gözetim Yasası uyarınca dinlenmesi için alelacele “hızlandırılmış onay alma girişiminde” bulundu. Bu başvurunun onaylı bir kopyası “nihai onay için FBI Genel Merkezine” gönderildi. Tuhaf bir şekilde, ilgili saha ofisindeki bir ajana göre FISA başvurusu “yaklaşık dört ay boyunca sonu muğlak” kaldı. Bir başka FBI ajanı ise FISA başvurusunun herkesin “çok daha dikkatli” olması ve “büyük isimden korkması” nedeniyle sürüncemede kaldığını söylüyor. İddiaya göre FBI, “[Clinton’ın] bir sonraki başkan olma ihtimali olduğu için onun etrafında ‘parmak ucunda’ yürüyordu.”

Durham’a göre endişelerin bir kısmı, FBI’ın Clinton’ın kampanyasını dinlemek istememesinden kaynaklanıyordu, zira adayın muhtemelen yanlış şahıslarla konuşurken yakalanmasından korkuluyordu. Nihayetinde kampanyaya katkıda bulunacak yabancı bir kişinin izlenmesi için FISA izni çıktı ama Hillary Clinton’ın önden bilgi alması şartıyla.

FBI, ajanlar “yabancı bir düşmanın belirli bir ABD’li kişiyi etkilemeye çalıştığını ya da çalışacağını gösteren bilgiler elde ettiğinde ve söz konusu ABD’li kişinin düşmanla birlikte çalışabileceğine dair hiçbir gösterge olmadığında” savunma brifingleri verir. İstihbarat teşkilatları için savunma brifinginin dezavantajı, yabancı etki operasyonuna yönelik daha ileri bir karşı istihbarat soruşturmasını yüksek ihtimalle baltalayacak olması.

FBI’ın Clinton kampanyası üzerindeki olası yabancı etkiyi ele alış biçimi, büronun Trump kampanyası hakkındaki benzer iddiaları ele alış biçimiyle bariz bir tezat taşıyor.

28 Temmuz 2016’da FBI, Avustralya hükümetinden üst düzey diplomatlarından Alexander Downer’ın birkaç ay önce bir barda Trump kampanyasının George Papadopoulos adlı serbest çalışan bir dış politika danışmanıyla sohbet ettiği ve Papadopoulos’un “Trump kampanyasının Rus hükümeti yetkilileriyle nasıl bir komplo ya da işbirliği ilişkisi içinde olduğunu” anlattığı bilgisini aldı. Fakat Durham, daha sonra yapılan soruşturmaların ne Avustralyalı diplomatın ne de Papadopoulos’un bu görüşmeden böyle bir sonuçla ayrıldığını ortaya çıkardığını söylüyor.

Papadopoulos görüşmesinin çarpıtılarak anlatılan raporu, FBI’ın Karşı İstihbarat Bölümü Müdür Yardımcısı ve “Trump’a karşı düşmanca hisleri belirgin ve iyi belgelenmiş” bir adam olan Peter Strzok’a verildi.

Strzok ve evlilik dışı ilişki yaşadığı bir başka FBI ajanı Lisa Page, Trump kampanyası soruşturmasını başlatmadan önce ve sonra yazdıkları ve artık kamuya açık olan mesajlarda hem Trump’tan hem de Bernie Sanders’tan “gerizekalı” olarak bahsediyor. Strzok ve partneri Page, 2015 yılına kadar uzanan mesajlaşmalarında Trump’ın “iğrenç”, “berbat”, “dangalak”, “tam bir aptal” ve “facia” olduğundan söz ediyorlar.

FBI, Avustralyalılardan aktarılan iddiaları doğrulamak için hiçbir çaba sarf etmedi. FBI’ın ve genel olarak istihbarat camiasının elinde Trump’ı Rus hükümetiyle ilişkilendiren doğrulanmış başka bilgiler de yoktu. Büro, Trump kampanyasına savunma amaçlı bir brifing de sunmadı. Bunun yerine Strzok, patronu FBI Direktör Yardımcısı Andrew McCabe’in talimatıyla Trump kampanyasına yönelik Crossfire Hurricane (Çapraz Ateş Fırtınası) adı verilen geniş çaplı bir tahkikat başlattı.

İki hafta sonra Page, Trump’ın gerçekten başkan olabileceğine dair kaygılarını mesaj attığında Strzok onu teskin etmişti: “Hayır. Hayır, olmayacak. Buna engel olacağız.”

Crossfire Hurricane’in ilk hedefleri Trump kampanyasının ortaklarıydı: Papadopoulos, Michael Flynn, Paul Manafort, Carter Page ve Roger Stone. Soruşturma genişledikçe, ajanları dört FISA emri için başvuru yaptı ve aldı. Bunlardan ikisinin daha sonra usulsüz olarak alındığı tespit edilecek ve Kevin Clinesmith adlı bir FBI avukatı, daha sonra FISA izni başvurularından birinde kullanılan bir e-postayı değiştirmekten suçlu bulunacaktı.

Strzok’un Crossfire Hurricane’i başlattığı dönemde Clinton kampanyası, meşhur Steele dosyasını hazırlaması için muhalif araştırma şirketi Fusion GPS ile anlaştı. Bu, FBI’ın Clinton Planı olarak adlandırdığı, Trump’ı Rus casusu ithamıyla karalama çabasının bir parçasıydı. Strzok ve Crossfire Hurricane’deki diğer ajanlar, Steele dosyasından eylül ayına kadar haberdar olmadılar, ancak daha sonra bu ispatı yapılmamış iddiaları hızla Trump’a karşı yürüttükleri kampanyaya dahil ettiler.

Nihayetinde Crossfire Hurricane, Rusya ile yapılmış gizli anlaşmaya dair hiçbir kanıt bulamadı. Strzok, Page ve McCabe çeşitli gerekçelerle FBI’dan kovuldu.

Elbette bunların hiçbirinin önemi yok. Kanaatlerin delillerden önce geldiği halüsinatif bir siyaset çağına girmiş bulunuyoruz. FBI’ın Trump’a karşı yürüttüğü kampanyayı gösteren hiçbir belge Trump Deliliği Sendromunun büyüsünü bozamayacaktır.

Strzok’un Trump’a karşı neden böyle bir düşmanlık beslediği merak konusu. Hiç şüphesiz bunun bir nedeni de Crossfire Hurricane başladığında Trump’ın giderek daha büyük kalabalıklara, İkinci Dünya Savaşı’nın siyasi enkazı üzerine inşa edilmiş olan Amerikan merkezli dünya düzenini yıkma ve altüst etme arzusunu anlatmasıydı. McCabe ve Strzok sadece oldukları gibi, müesses nizamın muhafazakâr liderleri gibi davranıyorlardı.

Bir solcu olarak Trump’ın kaotik anti-emperyalist dış politikasını takdir ediyorum ve bunu bu sayfalarda da açıklamıştım. Ekonomi, çevre ya da göç politikalarının çoğuna katılmıyorum. Ne olursa olsun, bunların hiçbiri FBI’ın seçimlere müdahale etmesini desteklememi gerektirmiyor. Solcular Strzok ve Page’in Sanders’a da Trump’a duydukları kadar antipati duyduklarını aklında tutmalı. Eğer Trump’a karşı seçimlere müdahale edilmesine göz yumulursa, bu solcu adaylara karşı da yapılacaktır. İstihbarat örgütlerinin seçimlere müdahalesi demokrasinin sonunu getirir. Buna müsamaha gösterilmemeli.

Fakat solun büyük bir kısmı Trump Deliliği Sendromuna kapılmış durumda ve bunu göremiyor. Solcular yemek davetlerinde Demokratları eleştiriyor ve kendilerini muhalefet safında sayıyorlar. Ancak özünde, her yeni seçimin “son seçim olabileceği” korkusuyla Demokratlara mutlak bir sadakatle bağlı kalıyorlar. Sol büyük ölçüde demokratik prosedürlere, daha adil bir servet dağılımına ve daha barışçıl bir dış politikaya bağlı. Ama Trump ortaya çıkar çıkmaz, ilericiler kendilerine ihanet etmeye devam eden Demokrat Parti’nin hayali sığınağına koşuyorlar.

Trump Deliliği Sendromunun her nüksettiğinde solun kafası daha da karışıyor. Mesela Temsilci Alexandria Ocasio-Cortez MSNBC’de, CNN’de katıldığı son programa istinaden eski başkana işçileri soymaktan sabıkası olan ultra zengin bir vergi kaçakçısı olduğu için saldırmadı. Bundan ziyade “bir cinsel istismar kurbanını riske atan bir dizi son derece sorumsuz karara” dayanan “tiksinç dezenformasyon uygulamasının” peşine düştü.

Trump’ın “bizim zavallı ülkemiz” dediği yerde sorun çok derin.

Amerika

OpenAI liderliği Anthropic’e kaptırdı

Yayınlanma

ChatGPT’nin geliştiricisi OpenAI, bireysel kullanıcılara yönelik sohbet robotlarına ve yan projelere odaklanması nedeniyle yapay zeka sektöründeki liderliğini rakibi Anthropic’e kaptırdı. Anthropic’in yazılımcılara yönelik Claude Code aracının elde ettiği başarı şirketin gelirlerini artırırken, OpenAI ise ChatGPT’deki büyümenin yavaşlaması ve başarısız projeler nedeniyle pazardaki konumunu geri kazanmaya çalışıyor.

Yapay zeka sektöründeki hızlı yükselişin öncüsü olan ABD merkezli OpenAI, liderliği Claude isimli yapay zeka modelini geliştiren rakibi Anthropic’e kaptırdı.

The Wall Street Journal (WSJ) gazetesinde “OpenAI Yapay Zeka Sektöründeki Tacını Nasıl Kaybetti ve Onu Geri Almak İçin Nasıl Mücadele Ediyor? başlığıyla yayımlanan haberde, ChatGPT’yi geliştiren şirketin pazardaki birinciliğini yeniden elde etmek için yoğun bir çaba sarf ettiği kaydedildi.

Haberde, ChatGPT’nin kullanıcı sayısındaki artışın yavaşladığı belirtildi. Bazı büyük yatırımcıların büyüme hızına kıyasla yüksek seyreden harcamalardan endişe duyduğu, diğer yatırımcıların ise tercihlerini Anthropic’ten yana kullandığı aktarıldı.

Anthropic’in gelirlerinin ve piyasa değerinin, yazılımcılara yönelik Claude Code aracının yakaladığı başarı sayesinde OpenAI’ın göstergelerini geride bırakarak 1 trilyon dolara yaklaştığı bildirildi.

Gazete, Anthropic’in sonbaharda halka arz gerçekleştirme planlarını hızlandırdığını yazdı.

Yayınlanan materyale göre OpenAI’ın yaşadığı sorunların temelinde, şirket yönetiminin yapay zeka pazarının gelişim yönünü yanlış değerlendirmesi yatıyor. OpenAI CEO’su Sam Altman, daha fazla kullanıcının sohbet robotuna abone olacağı beklentisiyle başlangıçta ChatGPT’ye yatırım yaptı.

Ancak Claude Code’un başarısı, yazılım geliştiricilerine yönelik araçlar pazarının çok daha kazançlı olduğunu ortaya koydu.

OpenAI bu süreçte video üretme aracı, tüketici cihazları ve mikroçiplerle ilgilenirken, Anthropic yazılımcılar arasında popülerlik kazanan bir kodlama aracı geliştirdi.

Yazılımcı aracındaki yetersizlikler süreci olumsuz etkiledi

WSJ’ye konuşan kaynaklar, OpenAI’ın yazılımcılar için geliştirdiği ilk ürün olan Codex’in erken sürümünün yavaş ve kullanışsız kaldığını değerlendirdi.

OpenAI yeni modeller yayımlayarak, ürünlerini değiştirerek ve bir “kodlama ninjası” ekibi kurarak rakibini yakalamaya çalıştı.

Ancak şirket yönetiminin, Meta’nın yetenekli çalışanları kendi bünyesine katma girişimlerini püskürtmek ve Microsoft ile bozulan ilişkileri düzeltmek gibi başka sorunlarla ilgilenmek zorunda kaldığı, aynı zamanda Sora dahil olmak üzere başarısız projelere kaynak harcadığı aktarıldı.

Bu esnada Anthropic, kendi yönetimini dahi şaşırtan birkaç aylık bir büyüme performansı sergiledi.

ChatGPT’nin büyümesi ise Google’ın sohbet robotunun popülerlik kazanmasının ardından yavaşlama gösterdi.

OpenAI, yıl sonuna kadar haftalık 1 milyar aktif kullanıcıya ulaşma yönündeki şirket içi hedefini gerçekleştiremedi.

Mart ayında şirket çalışanlarının yönetime, “Bizden çok daha küçük bir şirket olan Anthropic neden sürekli olarak teknik ve kültürel standartları belirliyor, biz ise sadece bunlara yanıt vermekle kalıyoruz?” ve “Anthropic’in gelirlerinin bizimkileri aşması halka arz planlarımızı nasıl etkileyecek?” sorularını yönelttiği ifade edildi.

Kısa süre önce şirketten ayrılan Fidji Simo, OpenAI’ın ikincil görevlerin peşinden koşarak yolunu kaybettiğini, araştırma ve ürün konusunda liderliği rakibine bıraktığını belirtti.

Simo, Anthropic’in “ekonominin büyük bir bölümünü o kadar hızlandırdığını ki bunun kendileri için bir uyarı sinyali olması gerektiğini” vurguladı.

OpenAI kaybettiği konumunu geri kazanmak için birtakım adımlar atıyor.

Şirket, Codex’i ChatGPT ve internet tarayıcısıyla entegre eden bir “süper uygulama” ile yazılımcılar arasında ilgi gören yeni GPT-5.6 Sol modelini kullanıma sundu.

OpenAI ayrıca Amazon ile bir anlaşma imzalayarak ilk Gelir İdaresi Başkanını (CRO) işe aldı.

Teknoloji devlerinin yapay zeka yatırımları artıyor

Financial Times (FT) gazetesinin şirketlerin gelir raporlarına dayanarak aktardığı bilgilere göre Google, Amazon, Microsoft ve Meta, yapay zeka alanındaki yatırım miktarını 2023 yılından bu yana belirgin şekilde artırdı.

Şirketlerin toplam harcamaları 1,1 trilyon dolara ulaştı.

Şirketlerin verilerine göre yapay zeka yatırımları, özellikle bulut bilişim sektöründe gelir artışını hızlandırmaya başladı.

Google, Amazon ve Microsoft, OpenAI ile Anthropic’ten yapay zekayı sistemlerine entegre eden kurumsal şirketlere kadar geniş bir kitleye işlem gücü satan bulut birimlerinin büyüme kaydettiğini bildirdi.

Okumaya Devam Et

Amerika

ABD altı eyaletteki siber saldırılarda İran izi arıyor

Yayınlanma

ABD’li yetkililer ve uzmanlar, ülkedeki su altyapılarını hedef alan siber saldırıların arkasında İran’ın bulunabileceği ihtimalini araştırıyor. En az altı eyaletteki tesisleri etkileyen saldırılarda sanayi tipi denetleyicilerin kontrolü ele geçirilerek ekipman yönetimi engellendi. Yetkililer, şebekelerdeki içme suyunun kalitesinde veya kullanılabilirliğinde bir değişim tespit edilmediğini bildirdi.

ABD yetkilileri, birden fazla eyalette su altyapı sistemlerini hedef alan siber saldırı dizisinde İran’ın olası rolünü inceliyor.

The New York Times gazetesinin resmi yetkililere ve uzmanlara dayandırdığı haberine göre, yürütülen soruşturma henüz ön inceleme niteliği taşıyor.

Tahran’ın olaydaki sorumluluğuna dair nihai kanıtlara ulaşılmamış olmakla birlikte, ABD makamları savaşın başlamasının ardından İranlı siber korsan gruplarının ABD’nin kritik altyapı tesislerine yönelik girişimlerini belirgin biçimde artırdığını değerlendiriyor.

Federal Soruşturma Bürosu (FBI) tarafından yapılan açıklamada, saldırıların en az altı eyaleti etkilediği ve bunlardan bir kısmının su altyapı sistemlerinin işleyişinde aksamalar yarattığı kaydedildi.

Siber korsanların su tesislerinin izlenmesi ile yönetilmesinde kullanılan sanayi tipi denetleyicilere erişim sağladığı belirtildi.

Cihazların ayarlarını ve şifrelerini değiştiren saldırganlar yüzünden tesis operatörlerinin ekipman kontrolünü kaybettiği aktarıldı.

Haberde, şebekelerde bulunan içme suyunun yapısında bir değişiklik meydana geldiğine ya da suyun kullanılamaz hale geldiğine dair herhangi bir işaret görülmediği vurgulandı.

ABD Başkanı Donald Trump ise gazetecilere yaptığı açıklamada, yaşananların arkasında İran’ın değil Minnesota’nın bulunduğunu düşündüğünü söyledi. Olayda Minnesota’da yaklaşık 30 tesis saldırıların hedefi oldu.

Ancak The New York Times, duruma ilişkin değerlendirmelere vakıf yetkililere dayandırarak Trump’ın bağlı olduğu kendi istihbarat kurumlarının İran’ın dahiliyetini son derece yüksek bir olasılık olarak gördüğünü aktardı.

Haberde federal yetkililerin de aynı görüşü paylaştığı kaydedildi.

Minnesota’da 30’dan fazla su tesisine siber saldırı

Yayımlanan haberde şu ifadelere yer verildi:

“Federal yetkililer özel görüşmelerde ana şüphelinin İran olmayı sürdürdüğünü ifade etti. Ancak yapılan değerlendirme ön nitelik taşımaktadır ve henüz adli incelemelerle teyit edilmiş nihai kanıtlar içermiyor.”

Soruşturmanın seyrine vakıf üst düzey bir yetkili de daha önce NBC News kanalına yaptığı değerlendirmede, saldırının “İran müdahalesine ait izler taşıdığını” ifade etti.

Mart ayında İran ile bağlantılı Hanzala (Hanzala Hack Team) adlı siber korsan grubu, FBI Direktörü Kash Patel’in kişisel elektronik posta hesabını ele geçirmiş ve ele geçirdiği materyallerin bir kısmını yayımlamıştı.

Söz konusu siber saldırı olayı ABD Adalet Bakanlığı sözcüsü tarafından da doğrulandı. Sözcü, kamuoyuna sızdırılan materyallerin “otantik göründüğünü” dile getirdi.

Bu olaydan bir hafta önce aynı gruptaki siber korsanlar, ABD merkezli tıbbi cihaz üreticisi Stryker şirketinin sistemlerine sızdıklarını duyurmuştu.

Hanzala grubu, bu eylemi Minab kentindeki bir ilkokula düzenlenen ve 175 kişinin yaşamını yitirmesine yol açan saldırıya misilleme olarak gerçekleştirdiğini savunmuştu.

Okumaya Devam Et

Amerika

ABD Avrupa Kuvvetleri Komutanı İsrail’in savunmasında donanma krizine dikkat çekti

Yayınlanma

ABD Avrupa Kuvvetleri Komutanı General Alexus Grynkewich, İran füzelerine karşı İsrail’i korumak ile ABD’nin kendi savunma ihtiyaçları arasında seçim yapmak zorunda kalabileceğini Pentagon’a bildirdi.

ABD Avrupa Kuvvetleri Komutanı ve Avrupa Müttefik Yüksek Komutanı Hava General Alexus Grynkewich, İsrail’in İran balistik füzelerine karşı korunması ve aynı zamanda Washington’ın kendi savunma ihtiyaçlarının karşılanması konusunda füze güdümlü muhrip gemilerinin yetersiz kaldığı uyarısında bulundu.

The Washington Post gazetesinin konuya vakıf kaynaklara dayandırdığı haberine göre Grynkewich, Pentagon’a gönderdiği mektupta ilave bir muhrip tahsis edilmemesi halinde İsrail yerine doğrudan ABD topraklarının güvenliğini önceliklendirmek zorunda kalacağını kaydetti.

Çatışmaların devam ettiği beş aylık süreçte yürütülen yoğun askeri harekatlar, ABD’nin kritik silah stoklarının tükenmesine yol açtı.

Tahran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatma kararına yanıt olarak İran limanlarına uygulanan abluka nedeniyle özellikle deniz kuvvetleri üzerinde ağır bir yük oluştu.

Pentagon yetkilileri, ABD Deniz Kuvvetleri’nin İspanya’daki Rota Limanı’nda konuşlu beş muhribinin bulunduğunu ve bu yılın ilerleyen döneminde bir geminin daha bölgeye ulaşmasının beklendiğini belirtti.

Ancak yetkililer, yüksek yoğunluklu askeri operasyonlar sebebiyle gemilerin teknik bakım süreçlerinde ciddi aksamalar ve birikmeler yaşandığına dikkat çekti.

Gazetenin Pentagon değerlendirmelerine dayandırarak Mayıs ayında yayımladığı bir diğer haberde, İsrail’i İran balistik füzelerinden koruma yükünün büyük bölümünü ABD Silahlı Kuvvetleri’nin üstlendiği ifade edilmişti. Bölgede konuşlandırılan THAAD füze savunma sistemleri ile Doğu Akdeniz’deki savaş gemilerinden fırlatılan önleme füzeleri de dahil olmak üzere ABD’ye ait savunma unsurları, İsrail hava savunma sistemlerine kıyasla çok daha yoğun biçimde kullanıldı.

31 Temmuz Cuma günü itibarıyla Akdeniz’de USS Paul Ignatius ve USS Roosevelt olmak üzere iki ABD muhribi görev yapıyordu. Diğer üç muhrip olan USS Arleigh Burke, USS Bulkeley ve USS Oscar Austin ise Rota Limanı’nda bulunuyordu.

Kaynakların aktardığına göre, İran’a daha yakın bir konumda yer alan Umman Denizi’nde iki uçak gemisi USS George H.W. Bush ve USS Abraham Lincoln ile 11’i muhrip olmak üzere en az 15 savaş gemisinden oluşan geniş bir deniz gücü yer alıyor.

Söz konusu donanma gücü, İran limanlarına yönelik blokajda kritik bir rol üstleniyor. Bu güç aynı zamanda ABD ordusunun Hürmüz Boğazı’ndan geçen ticari gemilerin güvenliğini sağladığı “Özgürlük Projesi” (Project Freedom) adlı operasyonda görev alıyor.

Yemenli Husilerin faaliyet gösterdiği Kızıldeniz’de ise USS Gonzalez adlı bir diğer ABD muhribi konuşlanmış durumda bulunuyor.

Temmuz ayının sonunda İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile ABD Başkanı Donald Trump Beyaz Saray’da bir araya geldi. Axios’un haberine göre Netanyahu görüşmede, Washington’dan alınan doğrudan askeri yardımın azaltılması planını iletti.

Netanyahu bunun yerine, İsrail hava savunma sistemlerinin geliştirilmesi için 5 ila 10 milyar dolar ayrılmasını ve yeni nesil silah sistemlerinin ortak araştırma ve geliştirilmesi amacıyla 16 milyar dolarlık bir fon kurulmasını içeren yeni bir destek mekanizması önerdi.

ABD ile İsrail arasında uzun vadeli askeri yardım sağlamak amacıyla 1998 yılından bu yana her biri onar yıllık dönemi kapsayan üç ayrı anlaşma imzalandı. 2019-2028 yıllarını kapsayan son anlaşmanın toplam büyüklüğü 38 milyar dolar olarak belirlenmişti.

Netanyahu Mayıs ayında CBS News kanalına verdiği mülakatta, ABD’nin askeri yardımının kademeli olarak sonlandırılmasını desteklediğini belirterek, bu sürecin Kongre’deki üye değişimleri beklenmeden derhal başlatılabileceğini ifade etmişti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English