Dünya Basını
Yeni merkez olarak post-neoliberalizm

Çevirmenin notu: Tarihçi Quinn Slobodian‘ın aşağıdaki makalesi, post-neoliberalizm tartışmalarının aslında Amerika’yı Yeniden Büyük Yap (MAGA) hareketinin Trump politikaları ile uyuşmazlığından yola çıkan bir statükoyu yeniden tesis etme girişimi olduğunu ileri sürüyor. Buna göre yeni statüko, neoliberalizmin ne olduğu ve daha önemlisi gerçekten bitip bitmediğini tartış(tır)madan, doğrudan neoliberalizmin bittiği varsayımıyla oluşturuluyor. Kopuş varsayımının arkasında yatan süreklilik, yeni merkezin inşası için görmezden gelinecekti. Slobodian, oluşturulmak istenen yeni konsensüsü post-neoliberalizm olarak değil, post-woke olarak görüyor. İktisadi olaraksa, yaşadığımız dünya neoliberalizmden sonrasına değil, hiper-neoliberal, özel sermaye ile risk sermayesinin egemenliğindeki bir dünyaya işaret ediyor.
Son olarak, metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.
Quinn Slobodian
LPE Project
19 Aralık 2025
Geçen hafta, yüzlerce akademisyen, düşünce kuruluşu üyesi ve siyasi aktör, Harvard Business School’un karşısındaki, The Treehouse (Ağaç Ev) adını taşıyan muhteşem yeni binada bir araya gelerek neoliberalizmin modasının geçmesini tartıştı. The Treehouse, adını ana bağışçısı olan, ülkenin hayati altyapısını hedef alarak, onu parçalayıp, boktanlaştırarak [enshittifying] kâr elde eden bir özel sermaye şirketinin kurucu ortağından almıştır. Mekan, bağışçılar ve konu arasındaki gerilim, başka tür bir toplantıda en azından alaylı yorumların konusu olabilirdi, ama bu öyle bir toplantı değildi.
Bu, paradoksal bir şekilde, düşmanlarla kılıçları neşeyle çarpıştırma ve tartışmalı münazaraların ruhunu yaşama fırsatı olarak sunulan bir tür toplantıydı. Pratikte bunun anlamı, genellikle kaçamak retorik biçimleri ve siyasi rakiplerle iyi geçinme çabalarıydı; peki, tamam ama, tam olarak neyin ruhuyla?
Toplantının düzenlendiği neoliberalizm kategorisinin ironilerinden biri, bu kavramın 1930’larda Almanların Kampfbegriff, yani mücadele kavramı olarak ortaya çıkmış olmasıdır. Sol ve sağ kolektivizm tarafından kuşatılmış hisseden entelektüeller, bu kavramı klasik liberalizmin gerekli bir yenilenmesini, kitle demokrasisi ve ulusal özgürlüğün hakim olduğu bir dönemde piyasa özgürlüklerini koruyacak bir güncellemeyi tanımlamak için kullandılar. 1980’lerde ve 1990’larda bu terim eleştirmenler tarafından benimsenince, hem politik bir genel geçer aşağılayıcı terim hem de savaş sonrası sosyal demokrasi ve Fordist refah devletinden daha acımasız bir kapitalizm biçiminin kaçınılmaz ilerleyişini tanımlamak için [kullanılan] bir analiz kategorisi haline geldi.
Buna karşılık, post-neoliberalizm, barışçıl bir terim olarak anlaşılıyor gibi görünüyor. Bu terim, bir şeyin yerini almaktan ziyade ardışıklığı ima ediyor ve siyasi rakiplerin bir araya gelip bir tür uzlaşma sağlayabilecekleri yeni bir ortak zemin oluşturuyor. Bu, çatışmacı bir kavramın tam tersidir; aksine, uzlaşma kavramı olarak düşünülmüştür. O zamanlar, özel sermaye şirketi Treehouse’un konferans salonunda olan şey, post-neoliberalizmi merkezin yeni ortak anlayışı olarak kabul ettirme girişimiydi.
Bu yeni kavramın içeriği neydi? Retorik olarak, mekan kavramına, çalışmanın saygınlığına, hikaye anlatımının önemine, bolluk, refah ve insani gelişimin eski-yeni klişelerine atıflar içeriyordu. Ayrıca, gün boyunca birkaç kez “tam insan” olarak anılan kavram da yer alıyordu ve bu kavram, en az bir konuşmacı tarafından siyaset ve kamusal yaşamda (Hıristiyan) dinin yenilenen rolü olarak yorumlandı.
Tüm yapı, atomizasyon ve soğuk hesaplamaların hakim olduğu çökmüş bir dönemden, ilişkinin ve insani sıcaklığın daha dolu olduğu bir yaşam dünyasına geçişi öngören sahte ikilikler üzerine kurulmuştu. Mevcut yönetimin en üst düzey ekonomi danışmanlarından biri, zarif ama yanıltıcı bir şekilde şöyle ifade etti: Yakın zamana kadar küreselleşmeye, teknokrasiye, elitlere ve kurallara güven vardı; şimdi ise egemenlik, demokratik hesap verebilirlik ve aklıselim söz konusu. O zamanlar piyasa fundamentalizmi ve açık sınırların dünyası vardı; şimdi ise, diyordu konuşmacı, ulusların ve kültürlerin dünyasında piyasa pragmatizmi var.
Önde gelen bir uluslararası ilişkiler akademisyeni ve ilerici bir politika düşünce kuruluşunun CEO’su, güne “varsayımları tartışmayacağız” diyerek başladı. Neoliberalizmin gerçekten sona erip ermediğini veya tam olarak ne olduğunu sorgulamayacaktık. Aksine, neoliberalizmin sona erdiği öncülünden hareket edecektik. Bu, katılımcıları son birkaç on yılın kalıcı sürekliliklerini görmezden gelmeye ve siyasetçilerin, en azından bizim yaşamımız boyunca, uluslar ve kültürler bir yana, mekan, emeğin değeri veya topluluk ve hikaye anlatıcılığının önemi hakkında hiç konuşmadıklarını kabul etmeye zorladığı için, uygun ama analitik açıdan felaket bir seçimdi. Bu, sınır devriye bütçelerinin şiştiği bir dönemin aynı zamanda “açık sınırlar” dönemi olduğu önermesini kabul etmeye zorladı bizi.
Görünüşe bakılırsa, eskiden her şey çizgi grafikler, verimlilik ve her türlü büyüme çağrılarıydı. Şimdi ise durum böyle değil. Bu, elbette, kasıtlı bir hafıza kaybıdır. Siyasetçiler her zaman daha kapsamlı “insani” değerlere atıfta bulunmuşlardır. 1990’larda [Bill] Clinton projesinin kalbinde de bunu yaptılar (Clinton, 1993: “Her işte saygınlık vardır ve tüm çalışanlar için saygınlık olmalıdır.” İkinci göreve başlama töreni: “En büyük sorumluluğumuz, yeni bir yüzyıl için yeni bir topluluk ruhunu benimsemektir.”) George W. Bush’un şefkatli muhafazakârlığı sırasında da bunu yaptılar. Clinton ve Bush’un bu açıklamaları sosyal yardım kesintilerini duyururken yapmış olmaları bir çelişki değildir. İddia ile uygulama arasındaki aynı uyumsuzluk şu anda da yaşanıyor; Büyük Harika Yasa’ya bakın.
Belki de daha ilginç olan, toplantıda yakın geçmişteki hangi konulardan açıkça bahsedilmediğini sormaktır. Bu liste şunları içerecektir: sosyal adalet, ırksal adalet, toplumsal cinsiyet adaleti ve en endişe verici olan iklim değişikliği. Belki de oluşturulmakta olan şey post-neoliberal bir konsensüs değil, ama acı bir şekilde söylemek gerekirse, post-woke bir konsensüstür. Bu daha uygun bir tanım, çünkü çıkarılan konular, 2017’deki #MeToo, Sunrise Movement ve Standing Rock hareketlerinden 2020’deki George Floyd isyanlarına, trans hakları taleplerine ve Extinction Rebellion’ın kitlesel itaatsizlik hareketine kadar sosyal mobilizasyonun mihenk taşları.
Finansal piyasaların hegemonyasına meydan okuma fikrine bazı onaylar vardı, fakat bunun nasıl yapılabileceğine dair pratik öneriler yoktu. Öneriler geldiğinde, bunlar sermaye üzerinde kontrolün geleneksel biçimlerinden uzaklaşma ruhuna uygundu. Öğle yemeği saatinde, etik kapitalizmin duayenlerinden biri ile muhafazakâr popülizmin tanınmış bir savunucusu arasında bir sohbet gerçekleştirildi. Sorudan kaçınmadığı bir anda, ikinci yorumcu sendikalar olmadan işçi gücüne dair standart muhafazakâr mesajı verdi. Bu, işçi temsilcilerinin yönetim kurullarında yer alması için geçici bir öneri şeklindeydi; mevcut Trump yönetimi altında hayal etmesi oldukça zor bir şey. Fakat bu açıdan bakıldığında, o gün tartışılan hiçbir şeyi mevcut Trump yönetimi altında hayal etmesi zordu.
Quinn Slobodian: Ne ulusa, ne imparatorluğa benzeyen teritoryal örgütlenme biçimleri çoğalacak
***
Post-neoliberalizm terimi, ancak ölçek meselesi üzerinden ele alındığında anlam kazanır. Dünya ticaret sistemi düzeyinde, Trump ve ticaret ekibi 2017 yılında gerçekten de bir kırılma yarattı ve biz bu kırılmadan pek uzaklaşamadık. Gümrük vergilerinin siyasi araç olarak kullanılması –ki bu, her iki partinin sonraki yönetimlerinde de siyasi araç olarak yaptırımların kullanılmasına dayanan bir uygulamaydı– öncekinden tarihsel olarak önemli bir kopuşu işaret ediyor. Etkinliğin bazı düzenleyicilerinin kısmen danışmanlık yaptığı Biden yönetiminin örneği, post-neoliberal ticaret politikasının çeşitli amaçlar için kullanılabileceğini gösteriyor: yeni düşman olarak Çin’i şahin gözle izleyerek yeniden silahlanma ve askeri kapasitenin genişletilmesinden, tedarik zincirinin dayanıklılığına, bölgesel eşitsizliklere, bakım altyapılarına ve işçi haklarının güçlendirilmesine kadar. Uluslararası iktisadi ilişkiler düzeyinde, post-neoliberal bir dünyanın geldiğini kimse inkar edemez.
Bir seviye aşağıya, ulusal düzeye indiğimizde, ABD’de de tarihsel olarak benzersiz gelişmeler yaşanıyor. Devletin şu anda özel şirketlerde sahip olduğu hisse sayısı, çip ihracatından elde edilen kârın büyük bir kısmını ele geçirmesi ve Intel ile çoğu madencilik sektöründe faaliyet gösteren düzinelerce küçük projede sahip olduğu hisse senetleri, neoliberal ilkelerden önemli ölçüde saparak özel ve kamu kaynaklarının tahsisi arasındaki sınırı aşma isteğini gösteriyor.
Yine de ulusal düzeyde bile, gevşek regülasyonun, özel sektörün egemenliğinin ve işçilerin güvencesizliğinin tehlikelerini en iyi şekilde ortaya koyan ekonomi sektörü olan Büyük Teknoloji’nin gücüne yönelik vaat edilen saldırının ne olduğunu merak ediyor insan. Herhangi bir adil değerlendirmede, sağ kaynaklı post-neoliberalizm olasılığı, mevcut hükümetin Silikon Vadisi’nin önde gelen teknoloji şirketlerinin ihtiyaçlarıyla, özellikle de Larry Ellison, Peter Thiel ve Elon Musk gibi Trump’ın yakın müttefikleri ve destekçileri tarafından denetlenen şirketlerin ihtiyaçlarıyla birleşmesiyle belki de ölümcül bir darbe aldı. İktisat tarihçileri Susannah Glickman ve Nic Johnson’ın yakın zamanda iddia ettikleri gibi, şu anda uygulanan yönetim tarzı, pek çok üst düzey yetkilinin geldiği özel sermaye [private equity] sektörünün yıkıcı kısa vadeciliğine çok benziyor. Post-neoliberal mi, yoksa hiper-neoliberal mi?
Post-neoliberal sağdaki bazıları tarafından vaat edilen şey, işçilerin çıkarlarına geri dönmekti; bu, modern yaşamın kafa karıştırıcı karmaşasında erkeklerin aile reisi olduğu geleneksel ailenin sosyal dayanağını yeniden sabitlemek için yeterince cömert ücretler ve sosyal haklar olarak anlaşılıyordu. Şimdiye kadar olanlar, bu vaadin alay konusu haline gelmesidir. Uygulamada, MAGA [Amerika’yı Yeniden Büyük Yap] sağının post-neoliberalizm versiyonu, topluluk, mekan, emeğin onuru veya Trump yönetiminin iktisatçısı tarafından etkinlikte önerilen diğer hayali terimlerin sözümona değerlerini gerçekleştirmek için hiçbir şey yapmadı. Bunun yerine, olağanüstü yüksek düzeyde yolsuzluk ve çıkar çatışması, kârları özelleştirmek için denizaşırı yatırımcılarla ikili anlaşmalar ve az sayıda teknoloji firmasının devasa yatırımları için kaçınılmaz olan gelecekteki federal destekler ortaya çıktı. Bu durum, küreselleşmenin geride bırakmadığı nüfus kesimi için en iyi ihtimalle artan etkiler yaratacaktır; bu kesim, hisse senedi fiyatlarının yükselmesi yoluyla kâr elde edecek ve balonun yakın gelecekte patlamaması için dua edecektir.
Ait olma duygusuyla ilgili olarak bugüne kadar gerçekleştirilen az sayıdaki etkili tamamlayıcı, neredeyse tamamen olumsuz bir şekilde gerçekleşti: Amerikan işçi sınıfının maddi koşullarında herhangi bir değişiklikten ziyade, memler ve kitlesel sınır dışı edilmeyle ilgili kısa videoların sunduğu libidinal ve sadist zevklere yapılan çağrılar yoluyla.
Sağdan gelen post-liberalizmin mevcut versiyonunun işçilere verdiği hiçbir vaadi yerine getiremediği ve bunun yerine yeni, daha yoğun bir kayırmacılık ve devlet kapitalizmi biçimi ortaya çıkardığı gerçeği göz önüne alındığında, hem solu hem de sağı bir şekilde kapsayabilecek bir post-neoliberalizm bulma projesini nasıl değerlendirmeliyiz?
Günün sonunda ortaya çıkan sonuç, post-neoliberalizmin yeni merkezcilik olarak önerilmesiydi. 1930’ların neoliberalizminden farklı olarak, bu proje, Mont Pelerin Society’den [Ronald] Reagan ve [Margaret] Thatcher’a uzanan muntazam hikayenin bize öğrettiği gibi, fikirlerini marjlarda beslemek ve kurumlar aracılığıyla uzun bir yürüyüşe çıkmak ve sonunda iktidara gelmek için tasarlanmış bir proje değil. Yıllar önce yazdığım gibi, bu, 2019’da bu girişimi başlatan ve video bağlantısıyla toplanan dinleyicilere konuşan hayırsever vakfın başkanının umuduydu. Fakat orijinal neoliberal projenin özü, farklı metodolojilere sahip olsalar da tek bir konuda birleşmiş bir grup insanın, ortak düşmanlarına, sosyalizme duydukları nefretti.
Treehouse’da toplanan post-neoliberaller için benzer bir düşman yok. Rakip, ironik bir şekilde her zamanki gibi varlığını sürdüren ve gücünü zayıflatmak için sadece geçici girişimlerde bulunulan, çizgi roman versiyonundaki hissedar değeri ve finansal hegemonya. Daha ziyade, Harvard’ın ev sahipliği yaptığı gölge boksu ve kabuki¹, günümüzün post-neoliberalizminin fikir savaşına veya kurumlara karşı bir isyana girmediğini, bunun yerine düşünce kuruluşlarının on yıllardır yaptığı statüko stabilizasyon çalışmasını yaptığını gösteriyor.
Günün en garip anlarından biri, bir bilim tarihçisinin teknoloji platformlarının dikkatimizi “parçalaması” hakkında sert bir eleştiri yapması ve etkinliğin gündüz kuşağı talk show’ları gibi “dinleme” ve “hikaye anlatma” üzerine odaklanmasının biraz fazla terapötik olup olmadığını, gerçekte hiçbir şeyin değişmesini engelleyen bir basınç valfi görevi görüp görmediğini sormasıydı. Sadece hikayeler anlatmak istemiyoruz, diyordu, “güç istiyoruz.” Bu sözler salonda büyük yankı uyandırdı, çünkü bunun ardından akla gelen soru “Kimin için güç?” idi. Etkinliğin amacı, post-neoliberal konuşma konularının herkese açık olması ve “biz”in değişken bir kategori olması, sadece Amerika sınırları dışında yaşayanları kesin olarak dışlamasıydı.
MAGA grubu, gücünü 1970’lerden beri Alain de Benoist ve İtalyan MSI’dan Andrew Breitbart ve Christopher Rufo’ya kadar talep edilen türde sağcı bir Gramscizm sahnelemek için kullanırken hedeflerinin tepkisi sadece daha yumuşak bir şey istemek; topluluk, hikaye anlatımı ve mekan gibi belirsiz ve muğlak bir dil ile onlara yarı yolda karşılık vermeye çalışmak. 2020’nin zorlu koşullarında geliştirilen daha keskin silahlar bir kenara bırakılıyor. Bunun yerine, Design Within Reach’in kanepesinde on beş dakikalık bir zaman dilimi ve zengin bir büfe sunuluyor. “Hepimiz anlaşamaz mıyız?” diye soruyor post-neoliberal merkezcilik. “Ya da, anlaşamazsak, sahip olduklarımızın tadını biraz daha uzun süre çıkaramaz mıyız?”
¹ Japon dans ve sahne oyunu. (ç.n.)
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü












