Bizi Takip Edin

Görüş

Çin Diplomasisi: 2025 Değerlendirmesi ve 2026 Öngörüleri

Avatar photo

Yayınlanma

Genel olarak, 2025 yılı dalgalı bir uluslararası manzaraya ve Çin tarafından yürütülen olağanüstü bir diplomasi pratiğine sahne olmuştur. Uluslararası durumdaki dalgalanma; jeopolitik çatışmaların yayılması, ekonomik ve finansal alanlardaki dalgalanmalar, kurallara dayalı yönetişimdeki işlev bozuklukları, artan teknolojik rekabet ve geleneksel olmayan risklerin üst üste binmesi şeklinde kendini göstermektedir. Bu belirsizliklerin özünde, eski uluslararası düzenin sürdürülemez hale gelmiş olması ve yenisinin henüz şekillenmemiş olması yatmaktadır. Çin diplomasisinin olağanüstülüğü ise, küresel türbülans ve dönüşüm ortamında sürdürülen istikrarlı ekonomik kalkınma ile birlikte daha proaktif ve iddialı bir dış politika izlenmesinde somutlaşmaktadır. Bu durum, kalkınma ile diplomasi arasında karşılıklı güçlenmeye dayalı olumlu bir döngü yaratmış; Çin’in mevcut uluslararası düzenin savunucusu, inşa edicisi ve katkı sağlayıcısı olarak öne çıkmasını mümkün kılmıştır.

I. Bir Girişimin Ortaya Konulması – Küresel Yönetişim Girişimi (GGI)

1 Eylül 2025 tarihinde, Genel Sekreter Xi Jinping, Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) Zirvesi’nde Küresel Yönetişim Girişimi’ni (GGI) ortaya koymuş ve yeni dönem için Çin’in küresel yönetişim vizyonunu kapsamlı biçimde açıklamıştır. Küresel Kalkınma Girişimi (GDI), Küresel Güvenlik Girişimi (GSI) ve Küresel Medeniyet Girişimi’nden (GCI) sonra sunulan bir diğer büyük küresel girişim olarak bu adım, Çin’in sorumlu bir büyük ülke sıfatıyla yalnızca küresel yönetişime katılmakla yetinmeyip, aynı zamanda onu ileriye taşıma konusunda liderlik rolü üstlendiğini göstermektedir. Bu yaklaşım, insanlık için ortak geleceğe sahip bir topluluk inşa edilmesini teşvik etmeyi amaçlamaktadır.

Yeni dönemin başlamasından bu yana, Devlet Başkanı Xi Jinping bir dizi önemli kavram ve düşünce ortaya koymuştur. Bununla birlikte, Çinli akademisyenler açısından bu kavramların derinlemesine incelenmesi, sistematik biçimde özetlenmesi ve aralarındaki ilişkilerin netleştirilmesi ihtiyacı hâlâ mevcuttur. Bir benzetme yapılacak olursa: “Çin Rüyası” genel hedefi, “barışçıl kalkınma” izlenen yolu, üç büyük küresel girişim temel stratejik araçları, “yeni tip büyük ülke ilişkileri” Çin’in arzuladığı uluslararası ilişkiler vizyonunu ve “insanlık için ortak geleceğe sahip topluluk” ideal dünya tasarımını temsil ediyorsa; “Küresel Yönetişim Girişimi” yalnızca Çin diplomasisi için hayati bir stratejik araç olmakla kalmayıp, aynı zamanda egemen eşitliğine bağlılık, uluslararası hukukun üstünlüğüne riayet, çok taraflılığın uygulanması, insan merkezli bir yaklaşımın savunulması ve eylem odaklılığa vurgu gibi ilkeler temelinde şekillenen arzu edilen uluslararası düzen vizyonunu da somutlaştırmaktadır.

II. İki Büyük Ev Sahibi Diplomasi Etkinliğinin Düzenlenmesi – ŞİÖ Zirvesi ve 3 Eylül Askerî Geçit Töreni

İlk olarak, Tianjin’de Şanghay İşbirliği Örgütü Zirvesi’nin düzenlenmesi. Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) önemi, yalnızca Batı bloklarından farklı bir siyasi platform olmasından değil, aynı zamanda Avrasya’nın gelecekteki bütünleşmesi için önemli bir köşe taşı olmasından kaynaklanmaktadır.

  1. Başlangıçta bölgesel bir güvenlik örgütü olarak kurulan ŞİÖ, günümüzde güvenlik, ekonomi, kültür ve diğer alanları kapsayan bölgesel ve küresel meseleleri koordine eden kilit bir bölgeler arası platforma dönüşmüştür.

  2. Belarus’un önceki katılımı, ŞİÖ’nün Avrupa’ya doğru daha da genişlemesini sağlamış; Hindistan, İran ve Pakistan’ın daha önceki üyelikleri ise örgütün Güney Asya’daki güçlü konumunu pekiştirmiştir.

  3. Ayrıca Türkiye, Suriye, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Mısır ve Maldivler dâhil olmak üzere birçok ülke ŞİÖ’ye katılma arzusunu dile getirmiştir; bu durum örgütün cazibesini ve umut vaat eden geleceğini açıkça ortaya koymaktadır.

  4. En önemlisi, ŞİÖ, Çin’in (Rusya ile birlikte) yeterli söylem gücüne sahip olduğu az sayıdaki uluslararası örgütten biridir ve küresel düzenin inşasını ilerletmek açısından Çin (ve Rusya) için güvenilir ve kritik bir kaldıraç işlevi görmektedir.

İkinci olarak, 3 Eylül Askerî Geçit Töreni, 2025 yılında Çin’in en önemli ev sahibi diplomasi etkinliği olmuştur. Bu etkinliğin iki mükemmeliyet kriterini karşılaması gerekiyordu: birincisi, meydanda görkemli bir sergileme – bu hedef Çin’in kapasitesi dâhilindeydi; ikincisi ise kürsüden etkileyici bir sunum – bu görev Dışişleri Bakanlığı’nın sorumluluğundaydı. Bu iki alandaki başarının sağlanması, Çin için güçlü bir onay ve seferberlik çağrısı anlamına gelecekti. Bu iki şart yerine getirilmeden, Çin’in Japon Saldırganlığına Karşı Direniş Savaşı’nın küresel faşizme karşı mücadeledeki önemini tam anlamıyla göstermek mümkün olmazdı.

Amerika Birleşik Devletleri ve Japonya’dan gelen engellemelere rağmen, etkinliğe 26 ülkeden devlet başkanları, hükümet başkanları ve uluslararası örgüt liderleri katılmış; katılımcılar uluslararası toplumun geniş bir kesimini temsil etmiştir. Geçit töreninin sağladığı bu iki boyutlu mükemmeliyet, hem ülke içinde ulusal bütünlüğü güçlendirmiş, hem de Çin’in uluslararası etkisini artırırken aynı zamanda stratejik caydırıcılığını pekiştirmiştir. Bu tören aracılığıyla Çin, dostlarının ve düşmanlarının kimler olduğunu net biçimde görmüştür – Pekin’e gelenlerin tamamı dosttur.

III. Üç Büyük İkili İlişkinin Doğru Şekilde Yönetilmesi – Çin-ABD, Çin-Rusya ve Çin-AB İlişkileri

2025 yılı, Çin-ABD ilişkilerinin sert fırtınalar yaşadığı bir dönem olmuştur. Nisan ayında Trump yönetimi, “karşılıklılık” bahanesiyle Çin dâhil olmak üzere dünya genelinde 100’den fazla ülke ve bölgeye yüksek gümrük tarifeleri uygulamıştır. Eylül ayının sonunda ise Çin’e yönelik ihracat kontrollerini daha da sıkılaştırmıştır. Bu iki adım da Çin tarafından kararlı karşı tedbirlerle yanıtlanmıştır. Ancak her iki dalgalanma da yalnızca yaklaşık bir ay sürmüştür. Mayıs ayında Cenevre’de yapılan ekonomik ve ticari istişareler ile Ekim ayı sonunda Güney Kore’nin Busan kentinde iki ülke liderleri arasında gerçekleşen görüşme, geçici bir yumuşamayı beraberinde getirmiş ve ikili ilişkilerin istikrara dönüş hızı emsalsiz olmuştur. ABD’nin en son Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin yayımlanmasıyla birlikte, ABD Çin’i eşit bir rakip olarak görmeye başlamıştır. 2026 yılında Çin ve ABD devlet başkanlarının birçok kez bir araya gelmesi beklenmektedir; bu görüşmeler, iki ülkenin yeni dönemde sağlıklı bir birlikte yaşama yolunu keşfetmesi açısından temel yönlendirme ve güçlü bir itici güç sağlayacaktır.

2025 yılında Çin-Rusya ilişkileri her türlü zorluğa rağmen ilerlemiş ve yeni zirvelere ulaşmıştır. Çin Halkının Japon Saldırganlığına Karşı Direniş Savaşı’nın, Sovyetler Birliği’nin Büyük Vatanseverlik Savaşı’nın ve Dünya Anti-Faşist Savaşı’nın zaferlerinin 80. yıl dönümü vesilesiyle, Devlet Başkanı Xi Jinping ve Devlet Başkanı Vladimir Putin yıl içinde karşılıklı ziyaretlerde bulunmuş ve birbirlerinin ülkelerindeki 80. yıl anma etkinliklerine katılmıştır. İki ülke stratejik konularda eşgüdümü artırmış ve İkinci Dünya Savaşı sonrası uluslararası düzeni birlikte korumuştur. Tayvan meselesinde Rusya, Çin’in tutumunu kararlılıkla desteklemiştir. Rusya-Ukrayna çatışmasına ilişkin olarak Çin, Ukrayna krizinin siyasi çözümüne yönelik olumlu gelişmeleri memnuniyetle karşılamış; Rusya ile iletişimi sürdürmeye, iki lider arasında varılan önemli mutabakatları hayata geçirmeye ve bölgesel ile küresel barış ve istikrarı korumak için aralıksız çaba göstermeye hazır olduğunu ifade etmiştir. Ayrıca Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve BRICS iş birliği mekanizması, Çin ve Rusya’nın kapsamlı stratejik eşgüdüm yürütmesi, çok taraflılığı savunması, pratik iş birliğini güçlendirmesi ve Küresel Güney içindeki dayanışmayı artırması için önemli platformlar olarak hizmet etmektedir.

Çin, Çin, Amerika Birleşik Devletleri, Rusya ve Avrupa’dan oluşan dörtlü çerçeve içinde Avrupa’nın rolüne büyük önem atfetmektedir. 2025 yılı, Çin ile Avrupa Birliği arasında diplomatik ilişkilerin kurulmasının 50. yıl dönümünü işaret etmektedir. Yılın başından bu yana Çin-AB etkileşimleri yoğunlaşmış; üst düzey temaslar, ekonomik ve ticari iş birliği ile halklar arası değişimler sürekli bir artış göstermiştir. AB’nin ikinci en büyük ticaret ortağı olan Çin için ve Çin’in de AB’nin önemli bir ticaret ortağı olması bakımından, ikili ticaretin karşılıklı önemi daha da belirginleşmiştir.

Günümüzde Avrupa Birliği çok sayıda zorluk ve ciddi meydan okumayla karşı karşıyadır. İçeride popülizm güç kazanmaya devam etmekte, korumacılık yeniden yükselmekte ve bu durum hükümetlerin yönetme kapasitesini giderek zorlaştırmaktadır. Dışarıda ise uzayan Rusya-Ukrayna ve Filistin-İsrail çatışmaları güvenlik ortamını kötüleştirmiş; Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel kuralları zedelemesi Avrupa ile ABD arasında sürekli ticari sürtüşmelere yol açmıştır. AB’nin şu gerçeği daha net kavraması gerekmektedir: Çin, AB’nin sorunlarının yaratıcısı değil; aksine söz konusu zorluk ve meydan okumalarla başa çıkabilmesi için AB’nin yararlanabileceği bir güçtür. Çin ile iş birliği, Avrupa’nın ekonomik kalkınması – özellikle yeşil dönüşümü – açısından vazgeçilmez olduğu gibi, Avrupa’nın stratejik özerkliğini gerçekleştirmesi, çok taraflılığı savunması ve küresel yönetişimi güçlendirmesi için de elzemdir.

IV. Devlet Başkanı Xi’nin Dört Yurt Dışı Ziyareti ve Devlet Başkanı Diplomasisinin Artan Rolü

8–9 Nisan 2025 tarihlerinde Pekin’de Komşu Ülkelerle İlgili Çalışmalar Merkez Konferansı düzenlenmiş ve komşu ülkelerin Çin diplomasisindeki kilit rolü vurgulanmıştır. Bunu takiben, 14–18 Nisan 2025 tarihlerinde Devlet Başkanı Xi Jinping, davet üzerine Vietnam, Malezya ve Kamboçya’ya devlet ziyaretlerinde bulunmuştur. Mayıs ayında Rusya’ya devlet ziyareti gerçekleştirmiş ve Sovyetler Birliği’nin Büyük Vatanseverlik Savaşı’ndaki zaferinin 80. yıl dönümü kutlamalarına katılmıştır. Haziran ayında Kazakistan’ın Astana kentine giderek İkinci Çin-Orta Asya Zirvesi’ne iştirak etmiştir. 30 Ekim–1 Kasım tarihleri arasında ise Kore Cumhuriyeti’ni ziyaret etmiş, 32. APEC Ekonomik Liderler Gayriresmî Toplantısı’na katılmış ve ülkeye devlet ziyareti gerçekleştirmiştir. Son dönemde Çin’in bazı komşu ülkelerinde ortaya çıkan siyasi istikrarsızlık, Güney ve Güneydoğu Asya’daki Kuşak ve Yol Girişimi’nin sorunsuz ilerlemesini doğrudan engellemiştir. Amerika Birleşik Devletleri’nin Çin ile komşu ülkeleri birbirinden ayırma girişimlerine karşı koymak ve bunları boşa çıkarmak için Çin’in, komşu ülkeler arasındaki anlaşmazlıkları arabuluculuk yoluyla çözme çabalarını artırması ve bu ülkelerle ilişkilerini daha da derinleştirmesi gerekmektedir.

V. Mevcut Uluslararası Manzaranın Evrilen Eğilimi

Büyük güçler arasındaki üçlü ilişkilerde belirgin bir nesnel eğilim ortaya çıkmaktadır: yerleşik güçler arasındaki geleneksel güç dengesi anlayışından, Küresel Güney ülkelerine daha fazla dayanılan bir yapıya doğru bir kayma söz konusudur. Güncel uluslararası manzara üç temel blok tarafından şekillendirilmektedir: birincisi Amerika Birleşik Devletleri liderliğindeki Batı bloğu; ikincisi Rusya öncülüğündeki direnç bloğu; üçüncüsü ise Çin’in de dâhil olduğu, bağlantısızlık, tarafsızlık ve bağımsız barışçıl kalkınma stratejik duruşunu benimseyen Küresel Güney’dir. Bu üç taraf net bir üçlü güç dengesi oluşturmaktadır. Çin-ABD-Rusya, Çin-AB-Rusya ve Çin-ABD-AB gibi çeşitli çok taraflı yapılandırmalar ise söz konusu temel üçlü çerçevenin evrimini doğrudan veya dolaylı biçimde yönlendirmektedir.

Bu bağlamda, mevcut uluslararası manzarada üç belirgin eğilim tespit edilebilir: Amerika Birleşik Devletleri’nin “Rusya ile ittifak kurarak Çin’i çevreleme” politikası başarısızlığa doğru ilerlemekte; Rusya’nın “Doğu’ya yönelme” eğilimi giderek daha belirgin hale gelmektedir. Gelişmekte olan ve yükselen ülkeler, uluslararası manzaranın seyrini belirleyen kilit bir güç olarak öne çıkmıştır. Trump’ın yeniden iktidara gelmesine rağmen, ABD-Rusya ilişkilerinde iyileşme alanı sınırlı kalmaya devam etmekte ve Rusya ile Avrupa Birliği arasındaki çelişkiler hâlâ keskindir.

VI. Çin Diplomasisinin Karşı Karşıya Olduğu Zorluklar

Çin her zaman bağımsız bir dış politika izlemiş; diplomatik çerçevesini “büyük güçler kilit önemdedir, komşu ülkeler önceliklidir, gelişmekte olan ülkeler temeldir ve çok taraflı platformlar önemli bir alandır” ilkesine dayandırmıştır. Ancak Çin’in özellikle Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere Batılı ülkelerle ilişkileri şu anda stratejik rekabetle karakterize edilmektedir; bu durum, Çin diplomasisinin karşı karşıya olduğu en önemli zorluklardan biri haline gelmiştir.

Bu zorluğun üstesinden gelmenin anahtarı, Çin’in daha fazla uluslararası sorumluluk üstlenmesi ve dünya genelindeki ülkelerin Çin sisteminin rasyonelliğini kabul etmesini sağlamasıdır. Bu durum, halihazırda Çin’in küresel krizlere verdiği tepkilerde görülmekte olup, gelecekte de böyle olmaya devam etmelidir. Küresel ölçekte bakıldığında; Avrupa Rusya-Ukrayna çatışması nedeniyle yeniden ABD’nin yörüngesine bağlanmış; Rusya kendi meseleleriyle meşgul durumdadır; Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Filipinler Çin’i çevrelemek için ABD’ye yaslanmaktadır; Hindistan büyük güçler arasında iki tarafa da oynayan bir tutum sergilemektedir; Latin Amerika coğrafi olarak Çin’den uzaktır; Afrika büyük ölçüde Çin için savunma hattı niteliğindedir; Orta Doğu’daki durum ise karmaşık ve dalgalıdır. Bu arka plan altında Küresel Yönetişim Girişimi’nin ortaya konulması, yalnızca Çin’in kendi barış ve kalkınmasına değil, aynı zamanda dünya genelindeki tüm ülkeler için barış ve kalkınmayı teşvik etmeyi amaçlayan, daha geniş küresel perspektife sahip uzun vadeli bir uluslararası stratejik vizyon sunma kararlılığını ifade etmektedir.

VII. 2026 Yılında Çin-Orta Doğu İlişkilerine Yönelik Beklentiler

Gelecek yıl, Çin-Orta Doğu ilişkileri açısından dönüm noktası niteliğinde bir yıl olacaktır. Başlıca ev sahibi diplomasi etkinlikleri arasında İkinci Çin-Arap Devletleri Zirvesi, Çin-Suudi Arabistan Zirvesi, Çin ile Türkiye arasında diplomatik ilişkilerin kurulmasının 55. yıl dönümü, Çin-Mısır diplomatik ilişkilerinin 70. yıl dönümü, Çin ile Suudi Arabistan arasında kapsamlı stratejik ortaklığın tesis edilmesinin 10. yıl dönümü ve Çin-İran kapsamlı stratejik ortaklığının 10. yıl dönümü yer almaktadır.

Çin’in Orta Doğu bölgesel meselelerine daha aktif biçimde dâhil olması beklenmektedir. Orta Doğu’daki bölgesel sorunların ele alınmasına katılarak Çin, uluslararası çatışmaların yönetimi ve idaresi konusunda daha fazla deneyim biriktirebilecek ve aynı zamanda karmaşık jeopolitik manevralar ortamında büyük güç statüsünü kayda değer ölçüde yükseltecektir. Çin’in Orta Doğu politikasının başarısı, Çin’in büyük güç diplomasisinin dünya sahnesinin çevresinden merkezine doğru ilerlediğinin güçlü bir kanıtı olacaktır.

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Gagavuz özerkliğini korumak: Özerklik nerede sona erer, devletin sorumluluğu nerede başlar?

Yayınlanma

Violeta Stratan İlbasmış, Dr. öğretim görevlisi, Moldova Devlet Üniversitesi Gazetecilik ve İletişim Bilimleri Fakültesi

Moldova Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesinin 9 Temmuz 2026 tarihli kararı, bazı çevrelerde Gagavuz özerkliğine indirilmiş yeni bir darbe, hatta Kişinev yönetiminin Gagavuzya’nın özel statüsünü aşındırma girişimi olarak sunulmuştur. Ancak bu yorum,  hukuki ve kurumsal bir meseleyi kimlik eksenli siyasi bir tartışmaya dönüştürme riski taşımaktadır.

Karar, Moldova Cumhuriyeti Anayasası  ve alındığı koşullar çerçevesinde incelendiğinde farklı bir tablo ortaya çıkmaktadır. Söz konusu karar, Gagavuz özerkliğini ortadan kaldırmamış, bölge halkın kültürel, dilsel veya kimlik temelli haklarına da müdahale etmemiştir. Yalnızca özerk yönetimin yetkileri ile Moldova Cumhuriyeti’nin egemenlik alanına giren yetkiler arasındaki sınırı belirlemiştir.

Mahkeme, Gagavuzya’nın özel hukuki statüsüne, Polis Teşkilatının faaliyetlerine ve polislerin statüsüne ilişkin mevzuat ile Seçim Kanunu’ndaki bazı hükümleri incelemiştir. Temel mesele, özerk yönetim makamlarının merkezi devlet kurumlarının bölgesel yöneticilerinin atanmasını onaylama veya engelleme yetkisine sahip olup olamayacağı ve seçim organlarının oluşturulması üzerinde siyasi denetim kurup kuramayacağıydı.

Mahkemenin bu sorulara verdiği yanıt olumsuz olmuştur. Bunun nedeni özerkliğin meşru olmaması değil, önceki mevzuatta öngörülen bazı yetkilerin üniter bir devlet içindeki bölgesel özerkliğin sınırlarını aşmasıdır.

Bu ayrım son derece önemlidir ve abartıya kaçılmadan açıklanmalıdır. Moldova Cumhuriyeti Anayasası, bir yandan ülkenin egemen, bağımsız, üniter ve bölünmez bir devlet olduğunu hükme bağlarken, diğer yandan Gagavuzya’nın özel statüsünü açıkça güvence altına almaktadır. Bu iki ilke birbiriyle çelişmemektedir. Aksine, Gagavuzya’nın özerkliği Moldova Cumhuriyeti devleti çerçevesinde var olmakta ve yetkilerini Anayasa ile yasaların belirlediği sınırlar içinde kullanmaktadır. Özerklik; kültür, eğitim, ekonomik kalkınma, kültürel miras ve bölgesel yönetim gibi alanlarda topluluğun kendi çıkarlarını yönetebilmesi anlamına gelir. Ancak ülke içinde ikinci bir egemenlik merkezinin bulunması anlamına gelmez.

Aslında Anayasa Mahkemesi kararının özü tam da burada yatmaktadır.

Devlet kurumları devlete bağlı kalmalıdır

İncelenen en önemli konulardan biri, Gagavuz yönetiminin, İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve İstihbarat ve Güvenlik Servisinin bazı bölgesel birimlerinin yöneticilerinin atanmasına katılımı olmuştur.

İlk bakışta böyle bir katılım, özerkliğin doğal bir yansıması olarak görülebilir. Ancak bölgesel yönetime danışılması, merkezi bir kurumun temsilcisinin atanmasını veya görevini sürdürmesini engelleyebilecek bir veto hakkına ya da zorunlu bir koşula dönüştüğünde sorun ortaya çıkmaktadır.

Polis, özerk yönetime bağlı bir kurum değildir. Moldova Cumhuriyeti’nin bir kurumu olarak yasaları ülkenin tamamında uygular. İstihbarat ve Güvenlik Servisi yalnızca belirli bir bölgenin değil, ülkenin ulusal güvenliğini korur. Aynı ilke, seçim sürecini yöneten kurumlar için de geçerlidir.

Polisin bölgesel biriminin veya bir güvenlik teşkilatının yöneticisinin hem merkezi kuruma hem de bölgesel bir siyasi otoriteye karşı aynı anda sorumlu olmak zorunda kaldığı koşullarda, devletin normal işleyişini tahayyül etmek güçtür.

Seçim özerkliği de paralel bir sistemi dönüşümez

Gagavuzya’nın kendi özerk makamları için bölgenin özelliklerine uyarlanmış seçim mekanizmalarına sahip olması doğaldır. Ancak bölgesel seçim sistemi, Moldova Cumhuriyeti’nin genel seçim mevzuatından kopamaz veya tek bir siyasi makamın denetimindeki bir araca dönüşemez.

Seçimler, temel bir anayasal hakkın kullanılmasıdır. Bu nedenle seçim sürecinin dürüstlüğü ve tarafsızlığı, seçimlerin Kişinev’de ya da ülkenin başka bir bölgesinde yapılmasına bakılmaksızın korunmalıdır.

Bölgesel bir siyasi makamın seçim organlarının oluşumunu belirleyici biçimde kontrol etme imkânının kaldırılması, mutlaka özerkliğin sınırlandırılması anlamına gelmez. Aksine bu, seçim kurumlarının siyasi denetim altına alınmasını önleyen bir güvence olabilir.

Bu ayrım, Moldova Cumhuriyeti’nin seçim ve siyasi süreçlerine yönelik dış müdahalelerle karşı karşıya bulunduğu günümüz koşullarında özellikle önemlidir.

“Özerkliğin zayıflatılmasından” söz etmek, Gagavuz dili ve kültürü alanındaki gelişmeleri görmezden gelmek demektir

Eğer Kişinev yönetiminin amacı gerçekten özerkliği ortadan kaldırmak ve Gagavuz kimliğini aşındırmak olsaydı, devletin Gagavuz dilinin kullanımını azaltmaya, kültür kurumlarını ortadan kaldırmaya veya Gagavuz toplumunun haklarını sınırlandırmaya çalıştığını gösteren kanıtların bulunması gerekirdi.

Ancak son yıllardaki gelişmeler çok daha farklı ve daha karmaşık bir tablo ortaya koymaktadır.

Merkezi makamlar 2026 yılında, 2026–2027 dönemini kapsayan,  Gagavuz Yeri Özerk Bölgesi’nde Gagavuz dilinin öğrenilmesi ile yaygınlaştırılmasını amaçlayan Ulusal Eylem Planı’nı onaylamıştır. Bu belge, Gagavuzca eğitimin desteklenmesini, öğretim materyallerinin hazırlanmasını ve güncellenmesini, öğretmenlerin mesleki gelişimini, dijital kaynakların geliştirilmesini ve Gagavuzcanın toplum içinde yaygınlaştırılmasını öngören tedbirler içermektedir.

Nisan 2026’da merkezi makamlar, uluslararası ortaklarıyla birlikte Gagavuz dilinin korunması ve geliştirilmesine adanmış bir konferans düzenlemiştir. Temmuz ayında ise onlarca Gagavuzca öğretmeni, Eğitim ve Araştırma Bakanlığı tarafından finanse edilen mesleki gelişim programlarını tamamlamışlardır. Bu eylemler bir asimilasyon politikasına ters düşmektedir. Aksine devletin, Gagavuz dilinin korunmaya ve bu alanda yatırım yapılmasına ihtiyaç duyduğunu kabul ettiğini ortaya koymaktadır. Ayrıca Cumhurbaşkanı Maia Sandu, kamuoyuna yönelik konuşmalarında Gagavuz dili ve kültürünün korunması gerektiğini defalarca vurgulamış ve 1994 yılında kurulan özerkliğin korunması gerektiğini ifade etmiştir. Dolayısıyla mevcut gerilim, “Kişinev Gagavuzya’ya karşı” şeklindeki basit bir formüle indirgenemez. Buradaki mesele çok daha somuttur: Bir özerk yönetimin yetkileri nerede sona ermekte ve devletin münhasır yetkileri nerede başlamaktadır?

Dış etki meselesi göz ardı edilemez

Ancak meselenin göz ardı edilemeyecek başka bir boyutu,  özerk yönetim kurumlarının dış siyasi etkilere karşı savunmasızlığıdır. Rusya Federasyonu’nun Moldova Cumhuriyeti siyasetini ve özellikle Gagavuzya’daki siyasi ortamı etkilemeye çalıştığını belirtmek, özerk bölgede yaşayanların Moldova Cumhuriyeti’ne olan bağlılığını sorgulamak anlamına gelmediği gibi, Gagavuzların kültürel beklenti ve taleplerini Moskova’nın ürünü olarak değerlendirmek anlamına da gelmez.

Gagavuz halkı ile, onların kimliğini siyasi amaçlarla istismar etmeye çalışan siyasetçiler özdeşleştirilmemelidir. Bununla birlikte, Moskova’da bulunan firari oligark İlan Şor’la bağlantılı ağların, Moldova Cumhuriyeti’ndeki siyasi süreçleri, Gagavuzya da dâhil olmak üzere, etkilemek amacıyla kullanıldığını gösteren çok sayıda kamuya açık bilgi ve Avrupa Birliği belgesi bulunmaktadır. Avrupa Birliği, Rusya kaynaklı finansman ile Şor ağına bağlı bazı kuruluşların faaliyetlerinin Moldova Cumhuriyeti’ndeki demokratik süreçleri etkilemek amacıyla kullanıldığı mekanizmaları ortaya koymuştur.

Gagavuzya örneğinde mesele daha da hassastır, çünkü özerk bölge kendi siyasi kurumlarına sahiptir ve bu kurumların belirli siyasi güçlerin kontrolü altına girmesi, özerk yönetim kurumlarının yerel toplumun çıkarlarını korumanın ötesindeki amaçlar doğrultusunda kullanılmasına yol açabilir.

Burada temel bir ayrım yapılmalıdır: Sorun özerkliğin kendisi değil, özerkliğin dış çıkarlara hizmet eden siyasi güçler tarafından ele geçirilmeye açık olmasıdır.

Güçlü bir özerk yönetim Moskova’ya, Bükreş’e, Ankara’ya veya başka herhangi bir başkente bağımlı olmamalıdır. Kendi çıkarlarını demokratik kurumlar aracılığıyla ve Moldova Cumhuriyeti’nin merkezi makamlarıyla doğrudan diyalog kurarak savunabilecek kapasiteye sahip olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında, hukuk devleti kurumlarının güçlendirilmesi otomatik olarak Gagavuzya’ya yönelik bir saldırı şeklinde değerlendirilmemelidir. Aksine bu, özerkliğin dış etkilerden korunmasının bir koşulu olabilir.

Kişinev’in de Sorumluluğu Vardır

Anayasa Mahkemesi kararının hukuki açıdan gerekçelendirilebilir olması, merkezi makamları Gagavuzya ile sağlıklı ve işlevsel ilişkiler kurma yönündeki siyasi sorumluluklarından muaf tutmaz. Aksine Kişinev, özerkliğin kurumsal yapısını etkileyen her kararın halkın bir kesimi tarafından merkezileşme girişimi olarak algılanabileceğinin bilincinde olmalıdır.

Bu nedenle diyalog kesintisiz biçimde sürdürülmelidir. Merkezi makamlar, özerk bölge halkıyla daha etkili iletişim kurmalı, alınan kararların gerekçelerini açıklamalı ve dışlanmışlık duygusunu güçlendirebilecek bir söylemden kaçınmalıdır.

Aynı zamanda Gagavuz makamları da her kurumsal anlaşmazlığı “Gagavuzya” ile “Kişinev” arasında kimlik temelli bir çatışmaya dönüştürmekten kaçınmalıdır. Özellikle Moldova Cumhuriyeti’nin dezenformasyon kampanyalarının ve dış müdahalelerin baskısı altında bulunduğu bir dönemde, bu kutuplaşma öncelikle vatandaşların devlet kurumlarına duyduğu güveni zayıflatmak isteyenlerin işine yaramaktadır.

Gerçekte Gagavuzya’da yaşayanların büyük çoğunluğu, Moldova Cumhuriyeti’nin diğer vatandaşlarıyla aynı kaygıları taşımaktadır: daha yüksek gelir, gelişmiş altyapı, istihdam olanakları, eğitim, sağlık hizmetleri, güvenlik ve çocukları için daha iyi bir gelecek.

Tüm bu sorunların Komrat ile Kişinev arasında süregelen bir çatışmaya dönüştürülmesi, her iki bölge halkı içinde bir yarar sağlamamaktadır.

1994 uzlaşmasının ruhu korunmalıdır

Belki de 1994 yılından çıkarılması gereken en önemli ders, Gagavuzya meselesinin bir tarafın diğerine karşı kazandığı zaferle değil, uzlaşma yoluyla çözüme kavuşturulmuş olmasıdır. Moldova Cumhuriyeti, Gagavuzya’ya özel bir statü tanımış, Gagavuz toplumu ise özerkliğin Moldova devleti sınırları içinde kullanılmasını kabul etmiştir.

Bu uzlaşma korunmalıdır. Ancak uzlaşmayı korumak, anayasal sistemin geçirdiği dönüşüm ve ortaya çıkan yeni güvenlik sorunları göz ardı edilerek otuz yılı aşkın süre önce oluşturulan bütün kurumsal mekanizmaların değişmeden muhafaza edilmesi anlamına gelmez.

Devlet işleyebilmelidir. Güvenlik kurumları bağımsız olmalıdır. Polis yalnızca tek bir anayasal makama karşı sorumlu olmalıdır. Seçimler tarafsız biçimde yönetilmelidir.

Özerk yönetim ise kendi kimliğini, kültürünü, dilini ve ekonomik çıkarlarını koruyabilmesi için yeterli hareket alanına sahip olmalıdır. Bu hedefler birbirini dışlamamaktadır. Aksine birbirini tamamlamaktadır.

Bu nedenle Anayasa Mahkemesinin 9 Temmuz 2026 tarihli kararı, Gagavuz özerkliğine karşı bir savaş ilanı olarak yorumlanmamalıdır. Mahkeme Gagavuzya’yı ortadan kaldırmamış, anayasal statüsünü iptal etmemiş ve toplumun siyasi, ekonomik ve kültürel yaşamına ilişkin alanlardaki yetkilerini elinden almamıştır.

Bunun yerine kurumsal  bir sınır çizilmiştir: Özerk yönetim kendi çıkarlarını yönetebilir, ancak Moldova Cumhuriyeti’nin egemenliğini kullanan paralel bir merkeze dönüşemez. Bu ayrım, özerk yönetimin kurumlarının belirli siyasi güçler tarafından ele geçirilme girişimlerine ve dış etkilere maruz kalabileceği günümüzde çok daha büyük önem taşımaktadır.

Güçlü bir Gagavuzya, zayıf bir Kişinev anlamına gelmez

Sonuç olarak Moldova Cumhuriyeti’nin ne zayıflatılmış bir Gagavuzya’ya ne de bölgesel özgünlüğü ortadan kaldıracak ölçüde merkezileşmiş bir devlete ihtiyacı vardır. Moldova Cumhuriyeti’nin, güçlü bir devletin bünyesinde güçlü bir Gagavuzya’ya ihtiyacı vardır. Gagavuzcanın çocuklara öğretildiği, kültürün korunduğu, özerk kurumların işlediği, bölgesel yönetimin kendi yetkilerini etkili biçimde kullanabildiği ve bölge halkının kendi ülkesinde bir geleceği olduğunu hissettiği bir Gagavuzya’ya. Ancak bu modelin işleyebilmesi için özerk yönetimin demokratik ve şeffaf  olması, siyasi gruplar ya da dış çıkar çevreleri tarafından ele geçirilmeye karşı dirençli olması gerekir.

Bu bakımdan bugün asıl mesele, “Kişinev” ile “Gagavuzya” arasında bir tercih yapmak değildir. Asıl mesele, Moldova Cumhuriyeti’nin bölgesel özerklik ile devletin birliğinin birbirini güçlendirdiği bir model kurmayı başarıp başaramayacağıdır. Bu sorunun yanıtı ne çatışmada ne dış baskılarda ne de kültürel farklılıkların siyasi bir silaha dönüştürülmesinde bulunabilir.

Yanıt ancak işleyen kurumlarda, diyalogda ve Anayasa’ya saygıda bulunabilir.

Gagavuzya’nın özerkliği ortadan kaldırılmamalı, ancak Moldova Cumhuriyeti’nin egemenliği de bölünmemelidir.

Bu iki ilke arasında herhangi bir çelişki yoktur. Aksine bu ilkeler arasındaki denge, Gagavuz özerkliğinin 1994 yılında üzerine inşa edildiği ve gelecekte de varlığını sürdürmesini sağlayabilecek temel dayanağı oluşturmaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English