Bizi Takip Edin

Diplomasi

Türkiye-Çin Akademik İşbirliği Töreni İstanbul’da yapıldı

Yayınlanma

ÇKP Dış İlişkiler Bakan Yardımcısı Jin Xin ve Çin İstanbul Başkonsolosu Wei Xiaodong İstanbul’da düzenlenen Türkiye-Çin Akademik İşbirliği Törenine katıldı. Nişantaşı Üniversitesi kurucusu Levent Uysal ve Bakan Yardımcısı Jin Xin, Çeviri ve Yayıncılık Merkezi’nin açılışını gerçekleştirdi. Çinli Bakan Yardımcısı konuşmasında: “Çin-Türkiye dostluğu daha da gelişecek ve iki ülke arasındaki işbirliği bölgesel ve küresel barışa katkı sağlayacaktır” değerlendirmesini yaptı.

Türkiye ile Çin arasında kültürel ve akademik etkileşimi derinleştirmeyi hedefleyen Türkiye-Çin Akademik İşbirliği ve Kitap Tanıtım Töreni, 12 Nisan Pazar günü İstanbul’da Conrad Otel’de gerçekleştirildi. Minerva Academic yayınevi ve Çin’in önde gelen yayınevlerinden Contemporary World Press tarafından düzenlenen törende, Çin’in düşünsel mirası ile güncel kalkınma ve dış politika yaklaşımı arasındaki ilişkiyi ele alan “Dao Zihninin İnce Tezahürleri: Çin’in Birleşik Hanedanlıkları Bağlamında Stratejik Kültür ve Tarihsel Çıkarımlar” kitabının tanıtımı yapıldı.

Törende, Nişantaşı Üniversitesi, Minerva Academic ve Contemporary World Press arasında çeviri ve akademik işbirliğini kapsayan “Çin’in Kalkınma Yolu Çeviri ve Yayıncılık Merkezi”nin açılışı gerçekleştirildi. Törene Çin Komünist Partisi (ÇKP) Merkez Komitesi Dış İlişkiler Bakan Yardımcısı Jin Xin, Çin Halk Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosu Wei Xiaodong, Nişantaşı Üniversitesi kurucusu Levent Uysal ve Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Uğur Yozgat yanı sıra akademi, yayıncılık ve medya dünyasından çok sayıda isim katıldı.

Programın ilerleyen bölümünde Minerva Academic direktörü Doç. Dr. Efe Can Gürcan’ın oturum başkanlığında Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Barış Doster, Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi kıdemli uzmanı Dr. Altay Atlı ve İstanbul Gedik Üniversitesi ASEAN Merkezi Direktörü Sibel Karabel’in konuşmacı olarak yer aldığı akademik panel düzenlendi. Harici Medya’nın da düzenleyicileri arasında yer aldığı etkinlik, Türkiye ve Çin arasındaki işbirliği fırsatlarını ele alan yeni bir belgeselin lansmanı ve kısa video gösterimiyle tamamlandı.

Törende öne çıkan başlıklardan biri, Türkiye-Çin ilişkilerinin yalnızca diplomatik ya da ekonomik değil, aynı zamanda düşünsel, kültürel ve yayıncılık boyutlarıyla da kurumsallaştırılması oldu. Bu çerçevede ÇKP Dış İlişkiler Bakan Yardımcısı Jin Xin ve Nişantaşı Üniversitesi Kurucusu Levent Uysal tarafından açılışı yapılan “Çin’in Kalkınma Yolu Çeviri ve Yayıncılık Merkezi”, Çin’in kalkınma tecrübesi, yönetişim anlayışı ve stratejik düşünce geleneğine ilişkin eserlerin Türkçe başta olmak üzere farklı dillere kazandırılmasını hedefleyen yeni bir ortak platform olarak sunuldu. Konuşmacılar, merkezin iki ülke arasında karşılıklı bilgi üretimi, akademik dolaşım ve çeviri faaliyetleri bakımından kalıcı bir zemin oluşturacağına işaret etti.

ÇKP Merkez Komitesi Dış İlişkiler Bakan Yardımcısı Jin Xin konuşmasında, Çin ile Türkiye arasındaki ilişkilerin yalnızca güncel jeopolitik yakınlaşmayla değil, Antik İpek Yolu’na uzanan çok katmanlı bir medeniyet etkileşimiyle de şekillendiğini vurguladı. Jin, medeniyetler arası etkileşim ve karşılıklı öğrenmenin insanlığın ilerlemesinde temel bir itici güç olduğunu belirterek, küresel meydan okumalar karşısında “medeniyet üstünlüğü” anlayışının ve sıfır toplamlı düşüncenin terk edilmesi gerektiğini söyledi. Eşitlik, diyalog ve kapsayıcılık ekseninde yeni işbirliği kanallarının geliştirilmesinin önemini vurgulayan Jin Xin, açılan merkezin Çin’in kalkınma deneyimini Türkiye ve bölge ülkelerine daha sistematik biçimde anlatacak önemli bir akademik platform olduğunu ifade etti. Aynı konuşmada, tanıtılan İngilizce kitabın Çin’in barışçıl kültürel geleneğini daha iyi anlamaya katkı sağlayacağını, belgesel projesinin ise iki ülke dostluğunu daha geniş kitlelere ulaştıracağını kaydetti.

ÇKP Merkez Komitesi Dış İlişkiler Bakan Yardımcısı Jin Xin

Çin Halk Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosu Wei Xiaodong ise konuşmasında, açılışı yapılan merkezin Türkiye ile Çin arasındaki kültürel ve akademik bağları “yeni bir seviyeye” taşıyacağını söyledi. Çin’in kalkınma modelini halk odaklı yaklaşım, reform-yönetişim dengesi, teknoloji destekli yönetim ve bağımsız inovasyon çerçevesinde tanımlayan Wei, Çin’in deneyim paylaşımına açık olduğunu ve Türkiye dâhil diğer ülkelerle ortak sorunlara karşı işbirliğini geliştirmeye hazır bulunduğunu belirtti. Wei Xiaodong, Türkiye ile Çin’in tarih boyunca İpek Yolu üzerinden birbirine bağlandığını, bugün de Kuşak ve Yol Girişimi bağlamında ortak kalkınma perspektifinin güçlendiğini ifade etti. Çin’de 11 üniversitede Türk dili eğitimi verildiğini, Türkiye’de ise 4 Konfüçyüs Enstitüsü’nün faaliyet gösterdiğini hatırlatan Wei, akademik ve kültürel etkileşimin toplumsal karşılıklı anlayış açısından stratejik önem taşıdığını vurguladı. “Kitapları bir araç, bilgiyi bir köprü olarak görmeliyiz” diyen Wei, yayıncılık ve çeviri işbirliğinin iki halk arasındaki yakınlaşmayı güçlendireceğini söyledi.

Çin Halk Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosu Wei Xiaodong

Nişantaşı Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Uğur Yozgat konuşmasında, Türkiye ve Çin akademisi arasındaki işbirliğinin önemine işaret etti. Çin akademisinin son yıllarda birçok alanda küresel ölçekte öncü bir konuma yükseldiğini belirten Yozgat, “İstanbul Nişantaşı Üniversitesi olarak, bu yükselişi stratejik bir fırsat olarak görüyor ve Çinli akademik kurumlarla ilişkilerimizi derinleştirmeye özel bir önem atfediyoruz” ifadelerini kullandı. Rektör Yardımcısı, Türk–Çin akademik işbirliğinin yalnızca iki ülke arasında değil, aynı zamanda küresel ölçekte daha kapsayıcı ve yenilikçi bir akademik düzenin inşasına katkı sağlayacağına dair beklentilerini dile getirdi.

Minerva Academic tarafından İngilizceye kazandırılan Subtle Manifestations of the Dao-Mind (Dao Zihninin İnce Tezahürleri: Çin’in Birleşik Hanedanlıkları Bağlamında Stratejik Kültür ve Tarihsel Çıkarımlar) eserinin tanıtımında öne çıkan değerlendirmelerde ise, Çin’in tarihsel stratejik kültürü ile bugünkü diplomatik ve siyasal yönelimi arasındaki süreklilik vurgulandı. Contemporary World Press tarafından 2025 yılında Çince olarak yayımlanan ve Zhu Zhongbo tarafından kaleme alınan eserin Çin’in kadim büyük stratejisini ve stratejik kültürünü Qin, Batı Han, Doğu Han, Sui ve Tang hanedanları üzerinden incelediği belirtildi. Yazar Zhu Zhongbo’nun etkinliğe gönderdiği video mesajda, Çin stratejik kültürünün barışı, erdemli yönetimi, yenilikçiliği ve uzun erimli düşünmeyi esas aldığı; güç politikası ve hegemonya arayışına karşı ahlaki ilkelere dayalı bir siyasal yaklaşım geliştirdiği ifade edildi. Kitabın, günümüz Çin diplomasisinin karakterini anlamak ve küresel yönetişim tartışmalarına tarihsel bir perspektiften bakmak açısından önemli bir referans niteliği taşıdığı belirtildi.

Akademik panelde verilen ortak mesaj da, Türkiye ile Çin arasındaki ilişkinin yalnızca devletler düzeyinde değil; üniversiteler, yayınevleri, araştırmacılar ve kamuoyu arasında da yeni kanallarla güçlendirilmesi gerektiği yönündeydi.

Contemporary World Press ve Harici Medya ortaklığında yapımına başlanan belgesel, yönetmen Çağatay Yurt tarafından tanıtıldı. Yurt konuşmasında, “Çin ve Türkiye gibi iki kadim medeniyetin modern dünyadaki yol arkadaşlığını anlatan, bu etkileşimin iki ülke halklarına getirdiği zenginliğe temas etmeyi hedefleyen bir belgesel projesi başlattık” ifadelerini kullandı. Yönetmen Yurt, belgeselde, Çin ve Türk kültürlerini yakından tanıyan ve tanıklık eden Türk üniversite öğrencileri, genç akademisyenler ve dijital dünyanın fikir önderleri aracılığıyla; “Medeniyetler çatışmalı mı, yoksa birbirini mi beslemeli mi?” sorusuna yanıt aranacağını vurguladı. Belgeselin çekimleri, İstanbul’da, Antalya Belek’te, Aksaray’da ve Tuz Gölü’nde gerçekleştirilecek.

Törende yapılan konuşmalar, çeviri faaliyetlerinin, ortak yayın projelerinin, akademik panellerin ve görsel-belgesel çalışmaların iki ülke arasında daha derin bir karşılıklı kavrayış inşa etme hedefi taşıdığını ortaya koydu. Bu yönüyle İstanbul’daki tören, kültürel diplomasi, akademik işbirliği ve yayıncılık alanlarını aynı çatı altında buluşturan çok katmanlı bir girişim olarak öne çıktı.

Diplomasi

Almanya ile Avusturya arasında BMGK kavgası

Yayınlanma

Almanya ile Avusturya arasında, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) kimin üye olacağı konusunda sert bir tartışma yaşanıyor.

POLITICO’da yer alan habere göre BMGK üyeliği için girişilen rekabette Avusturyalı yetkililer, “alaycı bir diplomasi ve basit bir mesaja” başvuruyor.

Üst düzey bir Avusturyalı diplomatın ifadesiyle, Viyana “tam da Alman olmadığımız için” kendilerine oy verilmesini istiyor.

Habere göre bu alaycı esprinin ardında, normalde yakın müttefikler olarak görülen iki ülke arasında gerçek bir rekabet ve şiddetli bir çekişme yatıyor.

Almanya, Avusturya ve Portekiz olmak üzere üç AB ülkesi, bugün (3 Haziran) yapılacak Genel Kurul oylamasında BM’nin en güçlü organındaki iki geçici üye koltuğu için yarışıyor.

Portekiz, Portekizce ve İspanyolca konuşulan ülkelerle olan güçlü bağları sayesinde, 2027’de başlayacak iki yıllık dönem için genel olarak kesin aday olarak görülüyor.

Bu durumda, yakın tarihi ve kültürel bağlarla birbirine bağlı, ancak zaman zaman gerginlikler de yaşayan Almanya ve Avusturya, son koltuk için rekabet ediyor.

Almanya bu yarışta devasa bir güç olsa da, bu durum Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul’un Berlin’in adaylığını agresif bir şekilde savunmasını engellemedi.

Bu durum, Şansölye Friedrich Merz’in, Almanya’nın ihracat odaklı ekonomisini desteklemek ve küresel sahnedeki etkisini güçlendirmek için her türlü uluslararası etki kaynağını güvence altına alma kararlılığını yansıtıyor.

Wadephul, geçen hafta sonu Almanya’ya oy vermeleri için ülkelere lobi yapmak üzere New York’a uçtu.

Wadephul, varışının hemen ardından, “Küresel krizler söz konusu olduğunda Almanya, etkisini ortaya koymak istiyor. Bu, dünyanın üçüncü büyük ekonomisi için gayet uygun bir tutum,” dedi.

Buna karşılık Avusturyalı diplomatlar, nispeten küçük olmalarını bir erdem olarak sunuyorlar.

Bir Avusturyalı diplomat, “Bağlantısız ve askeri açıdan tarafsız küçük bir ülke olarak çok özel bir rol oynayabiliriz: Çünkü mesele siyasi ağır topların hakları değil, tüm devletler arasındaki hak dengesi,” dedi.

Öte yandan Alman ve Avusturyalı liderler, birbirlerini alt etmek için ne kadar çaba harcadıkları konusunda alışılmadık derecede açık sözlü davrandılar.

Merz salı günü Berlin’de, Almanya’nın adaylığını destekleyeceğini belirten Macaristan Başbakanı Péter Magyar’ın yanında yaptığı açıklamada, “Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndan geçici üye koltuğu için onay alabilmek amacıyla elimizden gelen her şeyi yaptık: federal dışişleri bakanı ve şahsım dahil olmak üzere kabinedeki birçok meslektaşımız da bu çabaya katıldı,” dedi.

Avusturyalı bir diplomata göre, Avusturya başbakanı ve dışişleri bakanı da yarışmayı kazanmak için “elinden geleni yaptı.”

Avusturya’nın BM Büyükelçisi Gregor Kössler, Avusturya haber kuruluşu Die Presse’ye verdiği röportajda, “perde arkasında sert müzakereler yapıldığını” söyledi:

“İnsanlar oyları kendi lehlerine çevirmeye ve destekçileri kendi saflarına çekmeye çalışıyor. Özellikle geride kaldığınızda, mevcut anlaşmaları bozmak için biraz daha fazla baskı yapmaya çalışabilirsiniz.”

Avusturyalı diplomatlar, tarafsızlıkları ve NATO üyeliği olmamalarının Afrika, Asya ve Latin Amerika ülkeleriyle ilişkilerinde kendilerine avantaj sağladığını söylüyor.

Avusturya tarafının bir başka açık avantajı da, Almanya’dan birkaç yıl önce 2027-2028 koltuğu için yarışa girmiş olması  ve kısmen bu nedenle, oylamada Almanya’yı yenme şanslarının gerçekçi olduğuna inanıyorlar.

Böyle bir sonuç Merz için bir “aşağılanma” olur. Berlin, on yıllardır her sekiz yılda bir Güvenlik Konseyi üyeliğini kazanmayı başardı.

Avusturya’ya karşı alınacak bir yenilgi, sadece acı verici bir diplomatik gerileme anlamına gelmekle kalmayacak, aynı zamanda Avrupa içinde Almanya’nın liderlik rolünü yeniden tesis etme vaadiyle seçimlere katılan Merz’e yönelik iç eleştirilerin daha da artmasına yol açacak.

Bu durum, Wadephul’un New York’ta neden yoğun bir kampanya yürüttüğünü açıklamaya yardımcı oluyor.

Wadephul’un çabalarına aşina olan temsilcilere göre, bakan cuma gününden bu yana BM’de yaklaşık 80 bakan veya büyükelçi ile yüz yüze görüştü. Hangi teşvikleri sunduğu ise belirsiz.

Bu tür durumlarda diplomatlar genellikle oy takası yaparlar; şimdiki desteği karşılığında gelecekte destek vaat ederler.

Geniş bir uluslararası etki alanına sahip önde gelen bir BM bağışçısı olan Almanya’nın, Avusturya’dan daha fazla etki gücü olabilir.

Wadephul ayrıca yumuşak güç yoluyla ikna etmeye çalıştı. Pazartesi gecesi, Alman dışişleri bakanı BM Meydanı’nda bir caz grubu, Alman sosisleri ve bir dondurma standının yer aldığı büyük bir resepsiyon düzenledi.

191 BM üye ülkesi arasında yapılacak oylama, iki ülke Güvenlik Konseyi üyeliği için gerekli olan üçte iki çoğunluğu elde edene kadar turlar halinde gerçekleştirilecek.

Oylama gizli şekilde yapılacak; bu durum, hem Berlin hem de Viyana’dan gelen diplomatların, kimsenin itibarını zedelemeden son dakikaya kadar ülkeleri ikna etme şansı gördükleri için rekabeti kızıştırıyor gibi görünüyor.

Oylamada belirleyici olabilecek faktörlerden biri, İran’daki savaşın başlangıcında Merz’in uluslararası hukuka yönelik aşağılayıcı sözleri.

Bir diğeri ise, birçok üye ülkenin, Almanya’nın, İsrail’in Gazze ve Lübnan’daki askeri operasyonları sırasında sivil kayıpları kınamakta isteksiz olduğunu düşünmesi.

Fakat Avusturya da geleneksel olarak İsrail’in Avrupa’daki en güçlü destekçilerinden biri.

Fakat Wadephul, son günlerde Lübnan’daki İsrail operasyonunu daha sert bir dille eleştirdi ve pazar günü yaptığı bir açıklamada, İsrail ordusunun ülkenin güneyine ilerlemesinden duyduğu “ciddi endişeyi” dile getirerek, İsrail liderlerine “sivilleri ve sivil altyapıyı korumaları” çağrısında bulundu.

Salı günü ise Almanya’nın “uluslararası hukukun savunucusu” olacağını söyledi.

Fakat nihayetinde çarşamba günkü yarışın sonucu, yarış öncesinde süren kıyasıya diplomasi mücadelesinde hangi tarafın daha iyi performans göstereceğine bağlı olarak belirlenebilir.

Salı günü New York’ta Wadephul, Avusturya’nın öfkesini kesin olarak uyandıracak bir argüman ortaya attı: “BMGk’da iki küçük AB ülkesinin (Portekiz ve Avusturya) yer almasını istemiyorsanız, bunun yerine bizi seçin.”

BM genel merkezinin önünde gazetecilere yaptığı açıklamada, “Birçok ülke için, Güvenlik Konseyi’nde daha küçük bir Avrupa ülkesinin ve Almanya’nın yer alması gibi karma bir yaklaşım doğru çözüm olabilir,” dedi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

ABD, Somaliland’in bağımsızlığını tanımayacak

Yayınlanma

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından Kongre’ye sunulan raporda, tek taraflı bağımsızlık ilan eden Somaliland’in net bir şekilde Somali Federal Cumhuriyeti’nin bir parçası olduğu vurgulandı. Kongre kaynakları, Donald Trump yönetiminin Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanıma niyetinde olmadığını belirtti.

Washington yönetimi, Somali’nin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne destek verdiğini ilan etti. Bu hamle, tek taraflı bağımsızlık ilan eden Somaliland ile geçen yıl bu bölgeyi resmi olarak tanıyan ilk devlet olan İsrail’e yönelik büyük bir darbe olarak değerlendiriliyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan ve “Somaliland ile Geliştirilmiş ABD İlişkileri İçin Potansiyel Alanlar” başlığını taşıyan rapor, 1 Haziran’da Kongre’ye sunuldu ve 2 Haziran’da basına sızdı.

Bakanlık raporda, Somaliland’in net bir şekilde Somali Federal Cumhuriyeti’nin bir parçası olduğunu vurguladı.

Raporda ilişkilerin çerçevesine dair şu ifadelere yer verildi:

“Bu yasal çerçeve dahilinde ABD, Somaliland ile olumlu ve yapıcı ilişkilerini sürdürmekte ve Somaliland makamlarıyla işbirliği için ek fırsatları araştırmaya devam etmektedir. Ancak bölgedeki güvenlik kaygıları ve Somaliland’in statüsüne ilişkin anlaşmazlıklar ile yerel yönetimin ulusal makamlarla işbirliği yapmayı reddetmesi; yatırım, bankacılık ve ticaret alanlarında ciddi zorluklar teşkil etmektedir.”

Trump yönetimi tanımaya sıcak bakmıyor

ABD Kongresi’nden bir kaynak, salı günü Middle East Eye (MEE) haber sitesine yaptığı açıklamada, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanıma niyetinde olmadığını belirtti.

Söz konusu kaynak, “Eski Trump dönemi yetkilileri Tibor Nagy ve Peter Pham’ın da aralarında bulunduğu bazı lobiciler, Somaliland tarafında ABD’nin kendilerini tanıyacağına dair umutları artırmış olsa da Başkan Trump’ın bu yönde bir adım atacağına dair hiçbir zaman somut bir işaret yoktu” dedi.

Konuyla ilgili değerlendirmede bulunan ve ismini açıklamak istemeyen bir Somali politika danışmanı ise, Kongre’ye sunulan bu yeni raporun Washington tarafından tanınma beklentilerine ağır bir darbe indirdiğini söyledi.

Danışman, bu gelişmeyi “Somaliland’in ABD tarafından tanınmasına yönelik süregelen tüm umutları tamamen boşa çıkarabilecek, son derece kritik ve bağlayıcı bir ilan” olarak nitelendirdi.

İsrail ile Somaliland arasındaki güvenlik ortaklığı

Somaliland, 1991 yılında tek taraflı bağımsızlık ilan etmesinden bu yana, hiçbir Birleşmiş Milletler (BM) üyesi devlet tarafından tanınmasına ve Somali hükümetinin sürekli muhalefetine rağmen, kendi yönetim kurumları ve güvenlik yapılarıyla de facto (fiili) bir devlet olarak faaliyet ediyordu.

Ancak geçen yılın sonlarında İsrail, Somaliland’i bağımsız bir devlet olarak resmi olarak tanıyan ilk ülke oldu. Somali hükümetinin yanı sıra Türkiye dahil bölgedeki birçok ülke İsrail’in bu hamlesini kınadı.

Nisan ayında Somali, İsrail’in Somaliland’e bir büyükelçi atamasını da kınayarak karşılık verdi. Aynı ay içinde Mogadişu yönetimi, İsrail bandıralı veya İsrail bağlantılı gemilerin Babülmendep Boğazı’ndan geçişini yasakladığını duyurdu.

Yemen’deki Ensarullah hareketi liderliğindeki silahlı kuvvetler de Somali’deki her türlü İsrail varlığını hedef alma sözü verdi.

İsrail’in Kanal 12 televizyonu, haftalar önce yayımladığı bir haberde, Somaliland’in Yemen’den gelen bu tehditlere karşı Tel Aviv ile bir güvenlik ortaklığı arayışında olduğunu aktardı. Bu çerçevede, İsrailli yetkililerin son aylarda Somaliland’e ziyaretler gerçekleştirdiği bildiriliyor.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

AB, Trump’ın yeni tarife tehditlerine tepki gösterdi

Yayınlanma

Avrupa Komisyonu, Trump yönetiminin, Brüksel’in zorla çalıştırma yoluyla üretilen malların ithalatını yasaklamadığını tespit etmesinin ardından, AB’ye yüzde 10’luk yeni bir gümrük vergisi uygulama planlarını eleştirdi.

Komisyonun Baş Sözcüsü Yardımcısı Olof Gill yaptığı açıklamada, “Komisyon, soruşturmanın ön bulgularını dikkatle inceleyecek ve ABD yönetimi ile diyaloğunu sürdürecektir. Bununla birlikte, AB bu gerekçelerle uygulanan gümrük vergilerini haksız bulmaktadır,” dedi.

ABD Ticaret Temsilciliği Ofisi, salı günü geç saatlerde yayınlanan bir raporda, Avrupa Birliği, Kanada ve Meksika dahil olmak üzere başlıca ticaret ortaklarına yüzde 10’luk gümrük vergisini yeniden uygulamak istediğini belirtti.

Ofis, bu ülkelerin zorla çalıştırma yoluyla üretilen malları yasaklayan yasaları uygulamadıklarını tespit etmişti.

Bu, ABD Başkanı Donald Trump’ın şubat ayında ABD Yüksek Mahkemesi tarafından iptal edilen küresel gümrük vergilerini yeniden yürürlüğe koymak amacıyla, yönetimin bu bahar 1974 Ticaret Yasası’nın 301. maddesi kapsamında başlattığı iki geniş kapsamlı ticaret soruşturmasından biri.

Şu anda yürürlükte olan yüzde 10’luk geçici gümrük vergisi temmuz ayında uygulanacak ve ardından 301. maddeye dayalı gümrük vergisi devreye girecek.

Avrupa Parlamentosu Ticaret Komitesi Başkanı Bernd Lange, Yüksek Mahkemedeki yenilginin ardından Washington’un “gümrük vergisi politikasını sürdürmek için yeni yasal dayanaklar arayışında olduğunu” savundu.

Lange, X’te yayınladığı bir yazıda şunları söyledi:

“AB’yi zorla çalıştırmaya karşı yeterince önlem almamakla suçlamak saçma. AB, zorla çalıştırılarak üretilen ürünlere karşı dünyanın en katı kurallarını benimsemiştir. Bu, daha önce karara bağlanmış olan gümrük vergileri için gerçekleri yasal bir gerekçeye uydurmaya çalışmak gibi görünüyor.”

Gill, AB’nin 2024 yılında zorla çalıştırma ile üretilen ürünleri yasaklayan bir yönetmelik kabul ettiğini ve “tedarik zincirlerinde zorla çalıştırmanın ortadan kaldırılması” şeklindeki bu ortak hedefin, Turnberry anlaşmasını detaylandıran geçen ağustos tarihli AB-ABD ortak bildirisinde de yer aldığını vurguladı.

Fakat AB’nin zorla çalıştırma yönetmeliği, ancak Aralık 2027’den itibaren geçerli olacak. ABD Ticaret Temsilciliği, bloktan gelen mallara yüzde 10 gümrük vergisi uygulamak için bu gerekçeyi öne sürüyor.

Raporda, “Avrupa Birliği zorla çalıştırma içeren ürünlerin ithalatını yasaklamış olsa da, bu yasak 14 Aralık 2027’ye kadar yürürlüğe girmeyecek. Yukarıdakiler ışığında, USTR, Avrupa Birliği’nin zorla çalıştırma içeren ürünlerin ithalatını yasaklayan düzenlemesini etkili bir şekilde uygulamadığını tespit etmiştir,” deniyor.

Geçen temmuz ayında İskoçya’da varılan anlaşma uyarınca, AB, ABD’den gelen sanayi ürünlerine yönelik ithalatı kaldırmayı kabul ederken, çoğu Avrupa ürününe yüzde 15’lik bir gümrük vergisi tavanı uygulanacaktı.

Avrupa Parlamentosu, 16 Haziran’da Turnberry anlaşmasını yürürlüğe koyacak yasa tasarısı üzerinde nihai oylamayı gerçekleştirecek ve Trump’ın son gümrük vergisi hamlesi, Avrupa Parlamentosu üyelerinin anlaşmaya karşı muhalefetini sertleştirebilir.

Washington’dan gelen son açıklama, AB Ticaret Bakanı Maroš Šefčovič’in Paris’teki OECD bakanlar toplantısı sırasında ABD Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer ile görüşmesinden birkaç saat önce geldi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English