Bizi Takip Edin

Avrupa

Erich Vad, Ukrayna savaşını Verdun Muharebesi’ne benzetti

Yayınlanma

Almanya eski Başbakanı Angela Merkel’in askeri danışmanlığını yapan emekli Tuğgeneral Erich Vad, Ukrayna’daki askeri durumun çıkmaza girdiğini belirtti. Berliner Zeitung gazetesine konuşan Vad, tarafların yıpratma stratejisinin büyük can kayıplarına yol açtığını vurgulayarak acil diplomatik çözüm çağrısında bulundu.

Almanya Federal Cumhuriyeti’nde askeri ve stratejik analizleriyle tanınan, eski Başbakan Angela Merkel’in askeri politikalar konusundaki eski danışmanı emekli Tuğgeneral Erich Vad, Rusya ve Ukrayna arasında devam eden savaşa ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Berliner Zeitung gazetesine geniş bir mülakat veren Vad, Klaus von Dohnanyi ile birlikte kaleme aldığı Barış – Nasıl Olur? (Frieden – Wie geht das?) adlı kitabının yayımlanması vesilesiyle gerçekleştirdiği söyleşide, mevcut askeri stratejilerin sonuçsuzluğuna dikkat çekti ve uluslararası toplumu diplomasi kanallarını tamamen kapatmakla eleştirdi.

Tarihçi kimliğiyle de bilinen ve 2006-2013 yılları arasında Federal Başbakanlık bünyesinde grup başkanlığı, Federal Güvenlik Konseyi sekreterliği ile askeri danışmanlık görevlerini yürüten Vad, günümüzde yaşanan jeopolitik gerilimlerin sadece askeri yöntemlerle çözülemeyeceğini belirtti.

“Mevcut yıpratma stratejisi Verdun gibi bir kan değirmenidir”

Erich Vad, Ukrayna sahasındaki mevcut durumu askeri tarihin en kanlı çarpışmalarından birine benzeterek şu ifadeleri kullandı:

“Ukrayna’da askeri bir çözümün Ukrayna lehine gerçekleşmesi yakın gelecekte mümkün görünmüyor. Şu anda uygulanan yöntem, tarafların birbirlerinin geri hatlarını hedef aldığı ve karşı tarafın ne zaman pes edeceğini ya da müzakere masasına oturacağını beklediği bir yıpratma stratejisidir. Bu yıpratma stratejisi, 1916 yılındaki Verdun Muharebesi gibi adeta bir kan değirmenidir. Yüz binlerce genç Ukraynalı ve Rus hayatını kaybetti, koca bir ülke harabeye döndü.”

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski’nin Rusya’nın Donbass ve Kırım’dan tamamen çekilmesini öngören maksimalist taleplerinin gerçekçi olmadığını kaydeden Vad, “Rusların bu bölgelerden çekilip barış yapacağını varsaymak bir illüzyondan ibarettir. Bu durum, Rusya’nın bölgedeki hayati stratejik çıkarlarına tamamen aykırıdır. Tarafların bu pozisyonlarından geri adım atamaması nedeniyle silahlar konuşmaya devam ediyor. Ancak bu savaşın topyekun bir Avrupa savaşına evrilme riski son derece yüksek ve işler bu şekilde gitmeye devam ederse gidişatın o yönde olduğu izlenimini taşıyorum” dedi.

Vad, askeri çözümlerin sınırlarına değinirken sadece Ukrayna’da değil, İran gibi diğer kriz bölgelerinde de benzer bir tablonun geçerli olduğunu kaydetti.

İran’a yönelik hava harekatlarının bir rejim değişikliği yaratamayacağını, 1500 kilometreyi aşan sahil şeridini ve Hürmüz Boğazı’nı kontrol etmek için karadan müdahale etmenin ise bugün ABD ordusunun bile üstlenemeyeceği bir askeri maliyet gerektirdiğini ifade etti.

“Ukrayna’nın NATO hedefi Rusya için kırmızı çizgiydi”

NATO’nun doğuya doğru genişleme sürecini değerlendiren Vad, bu hamlenin Rusya tarafından batı etki alanlarının sınırlarını doğuya kaydırma girişimi olarak algılandığını belirtti.

Başlangıçta Polonya ve Baltık ülkelerinin Rus egemenliğinden çıkma taleplerinin anlaşılır olduğunu ve bu sürecin NATO-Rusya Kurucu Senedi ile NATO-Rusya Konseyi gibi diplomatik mekanizmalarla dengelendiğini hatırlatan eski askeri danışman, daha sonra Batı’nın bu dengeli yolu terk ettiğini vurguladı.

Vad, mülakatında şu analizi paylaştı:

“Batı daha sonra bu dengeli çizgiden saptı ve süreç tamamen Amerikan etki alanının doğuya doğru genişletilmesine dönüştü. Oysa Amerikalılar kendi etki alanlarında benzer bir durumu asla kabul etmezlerdi. Eğer Meksika yarın Rio Grande sınırında Rusya ve Çin ile ortak askeri tatbikat yapmaya kalkışsa, Amerikalılar soğukkanlılıkla ülkeyi işgal ederlerdi. Rusya küresel bir güç ve dünyanın en büyük nükleer gücüdür. Rusların dayanma gücünü ne hafife almak ne de gözümüzde büyütmek gerekir. Aynı durum Çin için de geçerlidir. Eğer Amerikalılar Tayvan’da bir hava üssü kurmaya kalkışsaydı, ertesi gün Üçüncü Dünya Savaşı çıkardı. Almanya’daki en büyük sorun, Rusya’nın bakış açısını anlama yönündeki çabanın tamamen ortadan kalkmış olmasıdır. Onları anlamaya çalışmak, yaptıklarını onaylamak anlamına gelmez; bu sadece durum analizinin bir gereğidir.”

2008 yılındaki Bükreş NATO Zirvesi’nde Ukrayna’ya verilen üyelik perspektifini ve o dönemki tartışmaları da aktaran Vad, o dönem Başbakan Merkel’in heyetinde bizzat yer aldığını belirterek şunları kaydetti:

“O dönemki genel değerlendirme, Ukrayna kamuoyunun NATO üyeliği konusunda derin bir bölünme içinde olduğu ve çoğunluğun aslında üyeliğe karşı çıktığı yönündeydi. Dönemin ABD Moskova Büyükelçisi William Burns, bu adımın Rusya için koyu kırmızı bir çizgi olduğunu ve savaşa yol açacağını net bir şekilde rapor etmişti. Konuyu bilen herkes durumun farkındaydı. Bu nedenle o dönem Ukrayna’ya Üyelik Eylem Planı verilmemesi doğru bir karardı. Ancak yapılan büyük hata, bu üyelik hedefinin tamamen iptal edilmeyerek askıda tutulması oldu. Trump öncesi ABD yönetimleri Ukrayna’yı bu yöne çekmek için yoğun silah teslimatları, askeri danışmanlar, istihbarat faaliyetleri ve batı yanlısı sivil toplum kuruluşlarına yönelik büyük finansal destekler dahil her yolu denedi. Bu süreç Maydan protestolarıyla zirveye ulaştı. 2019 yılında NATO üyeliğinin Ukrayna anayasasına girmesi ise Rusya açısından bardağı taşıran son damla oldu.”

Sürecin gelişiminde ABD’nin küresel rekabet stratejisinin payı olduğunu savunan Vad, “Ukrayna meşru olarak kendi egemenliğini savunuyor ve Rus saldırısı şüphesiz bir devletler hukuku ihlalidir. Ancak küresel güçlerin uluslararası hukuku genel olarak nasıl kullandığına baktığımızda, bu durum maalesef istisnai bir örnek teşkil etmiyor. ABD, Rusya ile olan rekabeti çerçevesinde bu savaşa zemin hazırladı; bu nedenle en başından beri buna bir vekalet savaşı dedim” ifadelerini kullandı.

“Kendi altyapımıza yönelik terör saldırısına karşı sessiziz”

Almanya’nın mevcut güvenlik ve dış politika kararlarını eleştiren Vad, Berlin’in stratejik özerkliğini yitirdiğini ve ulusal çıkarlarını korumakta yetersiz kaldığını dile getirdi.

Federal hükümetin güvenlik politikalarında sorumluluğu tamamen Washington’a devretme refleksine geri döndüğünü belirten emekli general, geçmiş dönemlerdeki Alman başbakanlarının savunma yatırımlarını her zaman silah kontrolü ve yumuşama diplomasisiyle dengelemeye çalıştıklarını hatırlattı.

Vad, Almanya’nın kritik enerji altyapısına yönelik saldırıya da değinerek şu çarpıcı değerlendirmeyi yaptı:

“Almanya şu anda Ukrayna’nın en büyük destekçisi konumundadır. Ancak aynı zamanda, mevcut verilere göre kendi ulusal altyapısına yönelik, devlet destekli en büyük terör saldırısını da yine Ukrayna’dan almıştır. Kuzey Akım doğalgaz boru hattının sabotajla havaya uçurulması karşısında Alman siyasetinin ve medyasının sergilediği derin sessizlik son derece düşündürücü ve rahatsız edicidir. Kendi topraklarımızda cereyan edecek olası bir Avrupa savaşı Almanya için rasyonel bir seçenek olamaz. Bu nedenle Alman siyasetçilerden daha fazla ulusal çıkar odaklı bir politika izlemelerini bekliyorum. Mevcut siyaset tamamen Ukrayna odaklı hale geldi ve bu büyük bir hatadır.”

Avrupa ülkelerindeki iktidarların iç politikada yaşadığı zayıflıkların dış politikadaki saldırgan tutumu körüklediğini iddia eden Vad, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi olarak zayıflamasını, İngiltere Başbakanı Keir Starmer’ın düşük halk desteğini ve Almanya’daki koalisyon hükümetinin üzerindeki iç siyasi baskıları bu durumun nedenleri arasında gösterdi.

Vad’a göre, dış tehdit algısının canlı tutulması iç politikadaki başarısızlıkları örtbas etmek ve büyük bütçeli savunma harcamalarını gerekçelendirmek için elverişli bir zemin sunuyor.

“Savaşın sürmesi için toplumsal nefret üretiliyor”

Askeri teorisyen Carl von Clausewitz’in savaşı tanımlarken kullandığı “üçlü yapı” kavramına atıfta bulunan Erich Vad, savaşların sadece askeri kararlarla değil, toplumsal psikolojinin yönetilmesiyle sürdürülebildiğini açıkladı.

Siyaset, askeri-endüstriyel yapı ve toplum arasındaki ilişkinin önemini vurgulayan Vad, savaş dönemlerinde medyanın ve siyasi elitlerin üstlendiği rolü şu sözlerle eleştirdi:

“Savaşlar her zaman duygusal olarak beslenmek zorundadır; savaş nefret gerektirir. Bugün hem Batı’da hem de Rusya’da yürütülen yoğun bir bilgi savaşına tanıklık ediyoruz. Karşılıklı olarak yürütülen bu süreçte düşman şeytanlaştırılıyor, suçlu ilan ediliyor ve ahlaken değersizleştiriliyor. İnsanların zihninde bu nefret kökleşmeden, toplumların uzun süreli bir savaşı desteklemesi, kayıpları sineye çekmesi ve başka insanları öldürmeyi göze alması mümkün değildir. Siyasetin sadece askeri kategorilerle düşünmesi ve diplomasiyi tamamen dışlaması ülkemizi büyük bir felakete sürüklüyor. Kendi ülkemizin yıkımına yol açabilecek bu topyekun askeri destek anlayışı, geçmişte bizi felakete götüren gerçeklikten kopuk, siyah-beyaz Alman yaklaşımının bir tezahürüdür.”

Geleceğe yönelik riskler konusunda uyarılarda bulunan emekli Tuğgeneral, özellikle Ukrayna ordusuna sağlanan ve Rusya’nın derinliklerindeki askeri hedefleri vurabilen uzun menzilli insansız hava araçları ile füze sistemlerinin kontrolsüz bir tırmanmaya yol açabileceğini belirtti.

İngiltere’nin Ukrayna’ya sağladığı uzun menzilli muharip dronların üretim süreçlerine Avrupalı ve Alman şirketlerin de dahil olduğunu hatırlatan Vad, bu “derin saldırı” stratejisinin bölgesel çatışmayı her an küresel bir savaşa dönüştürebileceğini ifade etti.

Son olarak barışın ancak düşmanla konuşarak inşa edilebileceğini belirten Vad, İsrail’in eski yetkililerinden Moşe Dayan ve İzak Rabin’in geçmişte Filistin Kurtuluş Örgütü lideri Yaser Arafat ile yürüttüğü müzakereleri örnek gösterdi.

Avrupa’da bugün bu düzeyde cesaret gösterebilecek siyasi liderlerin bulunmadığını savunan Vad, “Eğer bu şekilde devam edersek, bir gün kendimizi Ukrayna’nın arkasında Rusya ile doğrudan savaşırken bulacağız. Almanya’nın acilen radikal bir dış politika değişimine giderek askeri yardımları yapıcı diplomatik arabuluculuk girişimleriyle birleştirmesi gerekiyor” diyerek sözlerini tamamladı.

Avrupa

Alman şirketi Donaustahl’ın CEO’su “Rus tehdidi” iddiasıyla saklanıyor

Yayınlanma

Ukrayna’ya saldırı insansız hava araçları tedarik eden bir Alman savunma girişiminin yöneticisi, “Rus suikast planı” iddiası nedeniyle aylardır saklanarak yaşıyor.

Donaustahl’ın yöneticisi Stefan Thumann, RTL televizyon kanalı ve Stern dergisine verdiği ortak röportajda, Alman yetkililerin 2025 yılının sonlarında kendisini Rus istihbaratının planı konusunda uyardığını söyledi.

Saldırı ve keşif insansız hava araçlarının yanı sıra askeri insansız hava aracı yazılımları da üreten şirketin CEO’su, o zamandan beri fiilen yer altında yaşadığını söyledi.

Thumann şunları söyledi:

“Hayatım için Rus askeri istihbarat servisiyle bir düello veriyorum. Sürekli yer değiştiriyorum, 24 saat kişisel güvenlik altında yaşıyorum; özel hayatım artık yok oldu.”

Savcılar mart ayında, suikast girişimini hazırlamak üzere CEO’yu gözetlediği iddia edilen, genellikle nispeten düşük ücretlerle işe alınan ve çok az eğitim verilen iki “tek kullanımlık ajan”ın tutuklandığını duyurmuştu.

Fakat haberlere göre, CEO’ya yönelik tehlike henüz sona ermiş olmayabilir. RTL, kendisine yönelik planların oldukça ileri aşamada olduğunu ve bir sinir gazının kullanılmasını içerdiğini belirten bir Alman milletvekilinin sözlerine yer verdi.

39 yaşındaki CEO, komployu öğrendiğinde yaşadığı “şok”un ardından vasiyetini yazdığını ve organ bağış kartını doldurduğunu söyledi.

Thumann, “Benim yaşımda normalde pek aklınıza gelmeyen şeyler,” dedi.

Kişisel durumunu fazla kafasına takmamak için bilgisayarının yanında uyuyor ve uyanır uyanmaz çalışmaya başlıyor.

Ukrayna’daki savaşın kendisi için “tamamen kişisel bir savaş” haline geldiğini de sözlerine ekledi.

Donaustahl, Ukrayna çatışmasında giderek daha merkezi bir rol üstlenen yüksek teknolojili insansız hava araçları geliştirerek öne çıkan Almanya’daki savunma teknolojisi girişimlerinden biri.

CNN‘in haberine göre, 2024 yılında ABD, Alman savunma devi Rheinmetall’in CEO’su Armin Papperger’i suikast yoluyla öldürmeyi amaçlayan bir Rus komplosunu engelledi.

Rheinmetall, Almanya’nın en büyük savunma grubu ve Ukrayna’ya mühimmat ve silah tedarik eden başlıca tedarikçilerden biri.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Le Pen, Fransa Anayasası’nı referandumla değiştirmeyi planlıyor

Yayınlanma

Fransa’da sağcı lider Marine Le Pen, 2027 cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanması halinde göç kurallarını ve anayasal düzeni değiştirecek referanduma gitmeyi vaat etti.

Fransa’da 2027 ilkbaharında yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimleri, Emmanuel Macron döneminin sonunu getirecek. Resmi seçim kampanyası henüz başlamasa da sağcı Ulusal Birlik (RN) dahil olmak üzere başlıca siyasi aktörler adaylarını belirledi.

Paris İstinaf Mahkemesi, 7 Temmuz’da Ulusal Meclis’teki RN Grup Başkanı Marine Le Pen’in seçilme hakkı üzerindeki engeli fiilen kaldırdı ve Le Pen aynı gün adaylığını ilan etti.

Son kamuoyu yoklamaları, Le Pen’in yüzde 34 ile yüzde 35,5 arasındaki oy desteğiyle iktidar kanadı da dahil olmak üzere diğer rakiplerinin belirgin şekilde önünde olduğunu gösteriyor.

Macron’un merkez çizgideki Rönesans partisinden eski Başbakan Gabriel Attal’ın desteği yüzde 13-15 seviyesinde kalırken, 2017-2020 yıllarında başbakanlık yapan merkez sağ Ufuklar partisi lideri Édouard Philippe’in oy oranı yüzde 16,5 ile yüzde 19 arasında ölçülüyor.

Mahkeme, Mart 2025’te Le Pen’i Avrupa Parlamentosu fonlarını zimmete geçirmekten suçlu bularak beş yıl süreyle seçilme hakkından men etmişti.

Karara yapılan itirazı değerlendiren Paris İstinaf Mahkemesi, suçlamayı onamakla birlikte kişisel zenginleşme unsurunun bulunmadığına hükmetti.

Kesinleşen ceza kapsamında Le Pen’e 100 bin avro para cezası, iki yılı tecilli olmak üzere üç yıl hapis ve 30 ayı tecilli olmak üzere 45 ay kamu görevinden men cezası verildi.

Seçilme yasağı süresi, ilk derece mahkemesinin 31 Mart 2025 tarihli kararından itibaren işletildiği için Le Pen fiilen 2027 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yarışma hakkı kazandı.

RN seçim programını gelecek yılın başında açıklamayı planlarken, Le Monde gazetesi 18 Ağustos tarihli haberinde, Le Pen’in göç konusundaki anayasa referandumu vaadinin “şekil ve içerik bakımından bir devlet darbesi” niteliği taşıyacağı uyarısında bulundu.

Söz konusu referandum önerisi, Le Pen tarafından ilk olarak 2022 cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde gündeme getirilmişti.

RN grubu bu teklifi Ocak 2024’te Ulusal Meclis’e 14 maddelik “Vatandaşlık, Kimlik ve Göç” başlıklı bir anayasa değişikliği yasa teklifi olarak sundu.

Metin; yabancıların çocuklarının vatandaşlık almasını zorlaştırmak amacıyla doğum yeri esasına dayalı vatandaşlık hakkının sınırlandırılmasını veya kaldırılmasını, istihdam, konut ve sosyal yardımlarda “ulusal öncelik” ilkesinin getirilmesini, mültecilerin yasal statü kazanmasının zorlaştırılmasını ve ülkeye giriş kurallarının katılaştırılmasını öngörüyor.

Teklifte yer alan ayrı bir anayasa değişikliği bloku ise Beşinci Cumhuriyet Anayasası’nda Fransız yasalarının uluslararası yükümlülüklere ve Avrupa Birliği hukukuna üstün kılınmasını hedefliyor.

Le Pen, bu düzenlemelerin amacını “ulusüstü mahkemelerin Fransa’yı Fransız halkının iradesine aykırı politikalar yürütmeye zorlamasını engellemek” olarak açıkladı.

RN, 2024 parlamento seçimlerinin ardından tekliften en çok tartışma yaratan maddeyi çıkardı. Bu madde, çifte vatandaşlığı bulunanların belirli kamu görevlerine atanmasının yasaklanmasını içeriyordu.

Le Pen, bu düzenlemenin insanlara kökenlerine göre eşitsiz muamele yapıldığı yönünde yanlış bir izlenim yaratabileceği gerekçesiyle metinden çıkarıldığını bildirdi.

Tasarıda başka bir değişiklik yapılmadı ve Le Pen düzenlemeleri yasalaştırma kararlılığını koruyor.

Le Monde’un aktardığına göre Le Pen, seçimi kazanması durumunda referandumu cumhurbaşkanlığı seçimlerinin hemen ardından yapılacak parlamento seçimlerinin ilk turuyla birleştirmeyi planlıyor.

Bu süreçte Fransa Anayasası’nın, devlet başkanına konuyu mecliste görüştürmeden doğrudan referanduma götürme yetkisi tanıyan 11. maddesini kullanmayı hedefliyor.

Anayasa’nın 89. maddesi ise anayasa değişikliklerinin halkoyuna sunulmadan önce hem Ulusal Meclis hem de Senato tarafından onaylanmasını şart koşuyor.

Anayasa Konseyi Eski Genel Sekreteri Jean-Éric Schoettl, Le Pen’in önerdiği yöntemi “hem usul hem de esas bakımından çifte darbe” olarak nitelendirdi.

Konseyin eski başkanı Laurent Fabius ile mevcut başkanı Richard Ferrand da göç konusunun 11. madde kapsamına girmediğini ve 89. maddedeki prosedürün işletilmesinin zorunlu olduğunu belirtti.

RN cephesi ise Charles de Gaulle’ün anayasal düzen değişiklikleri için 11. maddeyi iki kez kullandığı emsaline işaret ediyor.

General de Gaulle, 1962’de cumhurbaşkanının doğrudan genel oyla seçilmesi, 1969’da ise Senato ve bölge yönetimi reformu için bu yolu tercih etmişti.

Le Pen’in özel danışmanı Philippe Olivier, “Richard Ferrand ve Laurent Fabius Anayasa’yı General de Gaulle’den daha mı iyi biliyorlar ve Beşinci Cumhuriyet’in kurucusunun yorumunu kabul etmiyorlar mı?” diyerek eleştirilere karşı çıktı.

Le Monde’un edindiği bilgilere göre Le Pen’in ekibi iki alternatif plan hazırladı. İlk senaryo, anayasa değişikliklerinin doğrudan referandum yoluyla yapılabilmesini sağlamak amacıyla 11. maddenin kendisini 89. maddedeki olağan prosedür üzerinden değiştirmeyi öngörüyor.

İkinci ve daha radikal senaryo ise mevcut anayasal prosedürlerin tamamen dışına çıkılmasını kapsıyor. Bu durumda parti, hazırladığı taslak doğrultusunda revize edilmiş yeni bir anayasayı referanduma sunacak ve seçmenler yeni anayasal düzenin doğrudan kaynağı olan “kurucu halk” sıfatıyla oy kullanacak.

Avrupa Birliği son yıllarda göç politikasını önemli ölçüde katılaştırsa da RN’nin önerileri yürürlükteki Avrupa kurallarının çok ötesine geçiyor.

Tasarı özellikle sığınma hakkının kısıtlanması ve ulusal öncelik ilkesi bakımından birlik müktesebatıyla çatışıyor.

Ulusal öncelik yaklaşımı, başka bir üye ülkede çalışan AB vatandaşlarına eşit muamele yapılmasını ve ayrımcılık yasağını güvence altına alan 492/2011 sayılı AB Tüzüğü’nün 7. maddesiyle doğrudan çelişiyor.

Haziran 2026’da yürürlüğe giren yeni AB Göç ve İltica Paktı, uluslararası koruma süreçlerinde ortak bir usul standardı getiriyor.

2024/1348 sayılı AB Tüzüğü de üye ülkeleri, kendi topraklarında veya sınırlarında yapılan sığınma başvurularını kayda almak ve incelemekle yükümlü kılıyor.

Kamu ve Avrupa hukuku profesörü Nicolas Hervieu, RN’nin Fransız anayasasını Avrupa normlarının üstüne çıkarma girişiminin yaptırımlarla sonuçlanabileceğini belirtti.

Hervieu, Polonya ve Macaristan örneklerinde olduğu gibi AB’nin Fransa’ya ayrılan fonları dondurabileceğini ifade etti.

Macaristan yönetimi, 2015 yılında Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Güney Asya’dan gelen mülteci akınıyla baş gösteren krizde sert önlemler almıştı.

Budapeşte, 2020’de AB kurallarını baypas ederek sığınma başvurusu iznini yalnızca Kiev veya Belgrad’daki büyükelçiliklerinde mülteci statüsü almış kişilere tanıma kararı almış, diğer tüm başvurucuları sınırdan geri çevirmişti.

Brüksel bu uygulamanın birliğin temellerini sarstığına karar verdi ve AB Adalet Divanı, Haziran 2024’te sığınmacıları kabul etmediği için Macaristan’a 200 milyon avro para cezası kesti.

Mahkeme ayrıca mevzuat AB standartlarıyla uyumlu hale getirilene kadar ülkenin günlük 1 milyon avro ek ceza ödemesine hükmetti.

Polonya’da ise fonların dondurulması süreci önceki hükümet dönemindeki hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı ihlallerine dayandırılmıştı.

Ancak göç konusundaki anlaşmazlıklar Donald Tusk başbakanlığındaki yeni hükümet döneminde de sürdü.

Tusk kabinesi, Mayıs 2024’te yeni Göç ve İltica Paktı kapsamında yer alan ve göç baskısı altındaki ülkelere yardımı öngören zorunlu dayanışma mekanizmasına karşı çıktı; buna rağmen metin AB Konseyi’nde değiştirilmeden kabul edildi.

Polonya hükümetinin Belarus sınırındaki durum nedeniyle sığınma başvurularının kabulünü geçici olarak durdurma teklifine karşılık Avrupa Komisyonu, Varşova’nın uluslararası yükümlülüklerini ihlal etme riski taşıdığını bildirdi.

Avrupa Dış İlişkiler Konseyi (ECFR) uzmanları, Le Pen’in seçilmesi halinde Avrupalı ortakların “tamamen farklı” bir Fransa gerçeğine hazırlıklı olması gerektiğini vurguluyor.

Uzman değerlendirmelerine göre Paris’in yalnızca AB kurumlarına karşı hasmane bir tutum takınması değil, aynı zamanda Ukrayna savaşı dahil olmak üzere birliğin temel dış politika başlıklarında müttefik olmaktan çıkması ihtimal dahilinde görülüyor.

ECFR raporunda, “Le Pen’in Avrupa’nın doğu kanadındaki güvenlik krizine kararlı bir yanıt vereceğini düşünmek güç. Rusya’ya karşı daha sert bir tutum takınmasını bekleyen AB üyesi ülkelerin baskısı altında kalsa bile Le Pen’in kararlı adımlar atmak yerine tavizlere ve müzakerelere yönelmesi yüksek bir ihtimaldir” ifadelerine yer verildi.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Fransa’da veri sızıntısı skandalı: Bakan özür diledi

Yayınlanma

Fransa Kamu Hesaplarından Sorumlu Bakanı David Amiel, vergi idaresine düzenlenen siber saldırı sonucu yüz binlerce kişinin verilerinin çalınması nedeniyle yetkililer adına yurttaşlardan özür diledi. Saldırıda yaklaşık 700 bin gerçek ve tüzel kişinin verilerinin ele geçirildiğini belirten Amiel, mağdurlara e-posta yoluyla bildirim yapılacağını duyurdu.

Fransa Kamu Hesaplarından Sorumlu Bakanı David Amiel, ülkenin vergi dairesine yönelik siber saldırı sonucu yüz binlerce kişinin verilerinin çalınmasının ardından yetkililer adına yurttaşlardan özür diledi.

TV1 info medya grubunun aktardığı habere göre Amiel, “Özür dilemek istiyorum çünkü yaşananlar Fransızlar için katlanılmaz bir durum” dedi.

Vergi sistemine yapılan yetkisiz erişim nedeniyle yaklaşık 700 bin gerçek ve tüzel kişinin kişisel verileri çalındı. Bakan Amiel, bu durumun münferit bir hadise olmadığını da vurguladı.

Siber saldırının ardından yetkililer, sızıntının nedenlerini açığa çıkarma taahhüdünde bulundu.

Amiel, saldırıdan etkilenen herkesin e-posta yoluyla bilgilendirileceğini duyurdu.

Bilgilendirme iletilerinin gönderimine 17 Ağustos Pazartesi günü başlandığı ve sürecin bir hafta boyunca devam edeceği kaydedildi.

Devletin dış siber tehditlere karşı koruma tedbirlerini hızlandırması gerektiğine işaret eden Amiel, yapay zekanın hızlı gelişiminin siber saldırı risklerini daha da artırdığını ve kamu otoritelerinin daha hızlı tepki vermesini zorunlu kıldığını ifade etti.

Fransa Vergi Genel Müdürlüğü (DGFiP), 14 Ağustos’ta yaptığı açıklamada haziran sonu ile temmuz sonunda gerçekleşen iki yetkisiz erişim vakasını doğruladı.

Kurum, en az 678 bin gerçek ve tüzel kişiye ait veriler ile tapu kadastro arşivlerindeki yaklaşık 200 bin kullanıcı hesabının çalındığını bildirdi.

Fransa vergi idaresinden veri hırsızlığını gerçekleştiren ZeroBytes adlı hacker grubu ise ele geçirdiği bilgileri sattığını öne sürdü.

Öte yandan, 9 Haziran’da kamu görevlilerinin kullanımına yönelik Fransız devlet mesajlaşma uygulaması Tchap da bir siber saldırıya uğramış ve 73 binden fazla kullanıcı hesabına ait veriler sızmıştı.

Ancak yetkililer, saldırganların ele geçirdiği verilerin kesin kapsamını henüz teyit etmedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English