Bizi Takip Edin

Avrupa

Balkanlar’ın AB’ye entegrasyonunda “ikili hız” problemi

Yayınlanma

AB’nin Batı Balkanlar için hazırladığı 6 milyar avroluk büyüme planının uygulamaya girmesinden bir yıldan fazla zaman geçmesine rağmen, yalnızca Karadağ, Arnavutluk ve Kuzey Makedonya reformlarla bağlantılı birden fazla ödeme almayı başardı.

Euractiv’e göre bu dengesiz ilerleme, siyasi istikrarsızlığın bazı ülkeleri nasıl geride bıraktığını gösterirken, aynı zamanda hükümetlerin kalıcı değişiklikler yapıp yapmadıkları ya da sadece fon sağlamak için son teslim tarihlerine uymaya çalışıp çalışmadıkları konusunda şüpheler uyandırıyor.

Avrupa Komisyonu, AB’ye katılım sürecini hızlandırmak amacıyla bu planı 2023 yılında hayata geçirdi.

Plan, fonları belirli iktisadi, kurumsal ve hukukun üstünlüğü reformlarına bağlarken, altı ülkeye AB tek pazarının bazı kısımlarına kademeli olarak daha fazla erişim imkânı tanıyor.

Genişleme Komiseri Marta Kos, geçen yıl Üsküp’e yaptığı ziyaret sırasında, “Büyüme planı, Batı Balkanlar’ın Avrupa ailesine katılımını hızlandıracak bir araç” demişti.

Fakat Belgrad’daki Avrupa Politika Merkezi’nden analist Marko Todorović, planın beklentileri karşılayamadığını söyledi.

Todorović, “Bu plan, sosyo-iktisadi yakınlaşma ve tek pazara erişim için bir araç olarak sunulmuştu, ancak bu vaadi tam olarak yerine getiremedi,” dedi.

Örneğin Kosova, nisan ayında 61,8 milyon avroluk ön finansman aldı fakat 18 aydır süren siyasi kriz, reformları hayata geçirme kabiliyetini engelledi.

Avrupa Parlamentosu’nun Kosova raportörü Riho Terras, Euractiv’e verdiği demeçte, krizin çözülmeden ülkenin ilerleyemeyeceğini savundu.

Hükümete göre Kosova, haziran sonuna kadar gerçekleştirilmesi gereken reform hedeflerini tutturamadığı için son dönemde tahmini 40 milyon avro kaybetti.

Gerekli yasaları onaylayabilecek işlevsel bir hükümeti olmazsa, yıl sonuna kadar kaybedeceği tutar 250 milyon avroya kadar çıkabilir.

Bosna-Hersek ise plan kapsamında henüz hiçbir reformu tamamlayamadı ve bu nedenle fonlara erişemedi.

AB dış politika sorumlusu Kaja Kallas, Saraybosna’ya yaptığı son ziyaret sırasında, daha fazla gecikmenin daha fazla kayıp anlamına geleceğini belirtti.

Bosna-Hersek halihazırda 108 milyon avroyu kaybetmiş durumda ve yıl sonuna kadar 370 milyon avrodan fazla kaybedebilir.

Her iki ülkede de asıl engel, hükümetlerin fonları almak için gerekli kararları almasını engelleyen siyasi felç durumu.

Sırbistan da raportör Tonino Picula’nın “demokratik gerileme” olarak nitelendirdiği durumun ortasında zorluklar yaşıyor.

Sırbistan ocak ayında bir ödeme aldı fakat Picula, Belgrad’ın AB reformlarına daha güçlü bir taahhüt gösterene kadar sonraki ödemelerin askıya alınmasını talep etti.

Todorović şöyle konuştu:

“Sırbistan’ın yetkin bir idaresi ve rahat bir çoğunluğu var, dolayısıyla başarısızlıkları bir öncelik meselesidir. Harcanmayan fonlar önde gelen ülkelere yeniden tahsis edilebileceğinden, baskı artık artacak.”

Bu arada Kuzey Makedonya, Arnavutluk ve Karadağ, kendi içlerindeki siyasi bölünmelere rağmen birden fazla ödeme almayı başardılar.

Arnavutluk’taki gibi istikrarlı iktidar çoğunlukları ve Karadağ’daki gibi siyasi uzlaşmalar, reformların hayata geçirilmesine yardımcı oldu.

Fakat Podgorica’daki Demokrasi ve İnsan Hakları Merkezi direktörü Nevenka Vuksanović, Karadağ’ın manşetlere taşınan ilerlemesinin her zaman doğrulanabilir yapısal bir değişime dönüşmediğine dikkat çekti.

Vuksanović, “Aslında sektör sektör incelediğimde tutarlı bir örüntü görüyorum: nicel hedefler karşılanıyor ya da aşılıyor, fakat bu rakamların ne anlama geldiğini bağımsız olarak doğrulamak için gerekli belgeler genellikle eksik, yayınlanmamış ya da kontrol edilemeyecek bir biçimde sunuluyor,” dedi.

Beyan edilen ve doğrulanabilir ilerleme arasındaki uçurumun “tam da AB’nin en çok önem verdiği alanlarda –yargı bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğü–” en geniş olduğunu belirtti.

Kuzey Makedonya da AB üyelik müzakerelerini ilerletmek için gerekli anayasa değişikliklerini henüz kabul etmemiş olsa da, plan kapsamındaki tedbirleri uygulamaya koydu.

Ne var ki Todorović, reformların kabul edilmesinin, bunların düzgün bir şekilde uygulanacağı veya sürdürüleceği anlamına gelmediğine dikkat çekti.

Todorović, “Bir yasayı belirli bir son tarihe kadar kabul etmeniz karşılığında ödeme alıyorsanız, yasayı kabul edersiniz ve uygulamayı daha sonra düşünürsünüz,” dedi.

Yine de, “Büyüme Planı’nın sağladığı şey, her adım için bir bedel içeren, ortak, tarihli ve kamuya açık bir taahhüt listesidir,” diyen Todorović, bunu AB’nin eski, sonu açık üyelik kriterlerinden daha etkili bir araç olarak nitelendirdi.

Avrupa Komisyonu sözcüsü Euractiv’e yaptığı açıklamada, programın hem bir entegrasyon aracı hem de hükümetlerin reformları hayata geçirme kabiliyetinin bir testi olduğunu belirtti.

İlk yıl, mali teşviklerin değişimi hızlandırabileceğini, ancak siyasi felç, zayıf kurumlar veya uzun vadeli taahhüt eksikliğini telafi edemeyeceğini de ortaya koydu.

Avrupa

İngiltere, Trump ile yapılan NHS anlaşmasının maliyetini gizli tutuyor

Yayınlanma

Birleşik Krallık hükümeti, Donald Trump ile yapılan ilaç fiyatlandırma anlaşmasının Ulusal Sağlık Hizmeti’ne (NHS) ne kadara mal olacağını açıklamayı reddediyor.

POLITICO’nun eline geçen ve Enformasyon Komiseri Ofisi’nden (ICO) bağımsız sağlık düşünce kuruluşu Nuffield Trust’a gönderilen bir mektup, Sağlık ve Sosyal Bakım Bakanlığı’nın (DHSC), “NHS harcamaları üzerindeki potansiyel etkiler” göz önüne alındığında, etki değerlendirmesini yayınlamanın “kamu yararına olduğunu” kabul ettiğini ortaya koyuyor.

Fakat bakanlık, bu bilginin açıklanmasının “devam eden politika geliştirme çalışmalarını, uluslararası ilişkileri ve ticari çıkarları olumsuz etkileyeceğini” savunuyor.

Aralık ayında imzalanan anlaşmanın bir parçası olarak İngiltere, ABD ilaç pazarına üç yıl boyunca gümrüksüz erişim karşılığında, gayri safi yurtiçi hasılasına oranla yeni ilaçlara yönelik harcamalarını ikiye katlamayı taahhüt etti.

Anlaşma, Ulusal Sağlık ve Bakım Mükemmelliği Enstitüsü’nün (NICE) yıllık maliyet eşiğinde yüzde 25’lik bir artış içeriyordu.

Bu da NHS’nin belirli yeni ilaçlar için daha fazla ödeme yapmasına neden oldu.

ABD, Avrupa’dan ilaçlar için daha fazla para ödemesini istiyor

DHSC’nin değerlendirmeyi yayınlamayı reddetmesini inceleyen ICO, Sağlık Bakanlığı’nın tarafını tuttu ve maliyetlere ilişkin bilgilerin gizli tutulmasının vergi mükelleflerinin çıkarlarına daha uygun olduğu konusunda hemfikir oldu.

Bir DHSC sözcüsü şunları söyledi:

“Bu hükümet, Birleşik Krallık-ABD ilaç fiyatlandırma anlaşmasının mevcut Harcama İnceleme dönemi boyunca yaklaşık 1 milyar sterline mal olacağını ve bu maliyetin Sağlık ve Sosyal Bakım Bakanlığı için kararlaştırılan rekor tutardaki uzlaşma bedeliyle karşılanacağını açıkça belirtmiştir.”

ICO mektubunda, “Uygulamanın önemli yönleri hâlâ aktif olarak değerlendirilmektedir… dolayısıyla, politika geliştirme süreci devam ettikçe herhangi bir etki değerlendirmesi de değişebilir,” denildi.

ICO, devam eden görüşmelerin ilaç fiyatlandırması ve indirim düzenlemelerinin ötesine geçtiğini açıkladı.

Yetkililer, anlaşmanın Trump yönetiminin yakında yürürlüğe girecek en çok kayrılan ülke (MFN) ilaç fiyatlandırma politikasıyla nasıl etkileşime gireceği konusunda hâlâ müzakere ediyor.

İngiltere, ABD’nin zengin ülkelerden oluşan bir sepetin fiyatlarını eşleştireceği MFN politikasından muafiyet sağladığına inanıyordu.

ABD, Almanya’ya ilaç fiyatlarını yükseltme baskısını sürdürüyor

İlaç şirketleri, ABD’de daha düşük fiyatları kabul etmek yerine bu ülkelerde yeni ilaçların piyasaya sürülmesini geciktirebilecekleri konusunda uyarıda bulundu.

İlaçlara erişim için kampanya yürüten Just Treatment’ın yönetici direktörü Diarmaid McDonald, “Beyaz Saray ile yapılan bu tür anlaşmaların doğası gereği hedefler sürekli değişiyor ve varılan anlaşmanın yorumlanması konusunda ABD ile Birleşik Krallık arasında görüş ayrılıkları olması gerçekten endişe verici,” dedi.

British Medical Journal (BMJ) tarafından yayınlanan analize göre, bazı iktisatçılar bu anlaşmanın ek ilaç harcamalarını finanse etmek için mevcut NHS hizmetlerinden 45 milyar sterlin kadar bir kaynağın aktarılmasına yol açabileceğini tahmin ediyor.

ICO, “DHSC, ilgili tartışmalar devam ederken bakanların ve yetkililerin varsayımları incelemesi, senaryoları test etmesi ve politika seçeneklerini iyileştirmesi için gerekli güvenli ortamın, bilgilerin açıklanmasıyla zedeleneceğini savundu,” dedi.

Nuffield Trust’ın politika analisti Sally Gainsbury, “Bu anlaşmada NHS için risk ve halk sağlığı açısından maliyet artık tartışmasız bir gerçek. Bu, halkın, seçilmiş milletvekillerimiz aracılığıyla, bu anlaşmanın hükümetin daha geniş iktisadi faydalar konusunda yaptığı varsayımlara uyup uymadığını bile inceleyebilmesi için çok güçlü bir neden,” dedi.

Gainsbury, “Bundan çekilebileceğimiz bir anlaşma olması, bunu daha da önemli hale getiriyor,” diye ekleyerek, her iki tarafın da altı aylık bildirim süresiyle anlaşmadan çekilebileceğine dikkat çekti.

ABD’de ilaç devlerinden Trump’a fiyat resti: 350 ürüne zam yolda

Sağlık sektöründen isimler, özellikle başbakanın yetki devrine verdiği önem göz önüne alındığında, Andy Burnham liderliğindeki yeni yönetimin anlaşmayı mercek altına alacağını umuyor.

Nuffield Trust’tan Gainsbury, “[Burnham] her posta kodunda iyi bir büyüme görmek istediğini söyledi,. Nüfus sağlığı ve Ulusal Sağlık Servisi’nin (NHS) hastalara sunabilecekleri açısından çok ağır maliyetler getirecek bir anlaşma, iyi bir büyüme sayılabilir mi? Andy Burnham’a sorum bu,” dedi.

Just Treatment’tan McDonald, yetki devri yapılmış hükümetlerin müzakerelerin dışında bırakıldığını savundu:

“Ne İskoç hükümetinde, ne Galler hükümetinde, ne de Belfast’taki Stormont’ta kimse bu anlaşmanın ayrıntılarını bilmiyor; oysa sağlık sistemleri bu anlaşmanın sonucundan doğrudan etkilenecek. Dolayısıyla, Andy Burnham sözünün arkasında duruyorsa, bu müzakere sürecini açığa çıkarmayı ve üzerinde anlaşmaya varılan tüm ayrıntıları bu özerk yönetimlere aktarmayı taahhüt edebilmeli; Westminster’da sıkı bir şekilde gizli tutulan bu müzakereden yetkiyi [uzaklaştırmalı].”

Okumaya Devam Et

Avrupa

Almanya ve Fransa, “büyük pazarlık” için harekete geçti

Yayınlanma

Almanya ve Fransa liderleri, Avrupa’nın sanayisini güçlendirmek ve bloğun otomotiv endüstrisini canlandırmak için “büyük bir anlaşma” yapmak istiyorlar.

POLITICO’ya göre bu anlaşma, Fransa’nın kamu ihale sözleşmelerini ve sübvansiyonlarını Avrupa sanayisine daha fazla ayırma çabasını, Almanya’nın ise zor durumdaki otomobil üreticilerini kurtarma çabasıyla birleştirecek.

Gelişmekte olan anlaşma, Berlin’in, Sanayi Hızlandırma Yasası’nda (IAA) Paris’in talep ettiği daha katı “Made in Europe” hükümlerini desteklemesini öngörüyor.

Bu, önemli kamu ihale ve sübvansiyon programlarında AB ile eşdeğer “güvenilir ortak” statüsüne hak kazanacak ticaret ortaklarının kapsamını sınırlayacak.

Buna karşılık Fransa, Berlin’in istediği şekilde, AB’nin 2035’te yeni içten yanmalı motorlu otomobillerin kullanımını aşamalı olarak sonlandırma planını yumuşatmayı kabul edecek.

Fransız Sanayi Bakanı Sébastien Martin, POLITICO’ya yaptığı açıklamada şunları söyledi:

“Bu konularda kapsamlı bir anlaşma oluşturmakla görevlendirildik. Sonbaharda bir anlaşmaya varılabilmesi harika olur. İtalya gibi diğer ülkeleri de bu anlaşmaya dahil edebileceğimizden eminim. Tüm ülkeler bir Fransız-Alman anlaşmasını bekliyor.”

İki üst düzey Alman yetkili, anlaşmanın müzakere aşamasında olduğunu doğruladı.

Ren Nehri’nin her iki yakasındaki yetkililer, görüşmelerin henüz erken aşamada olması nedeniyle anlaşmanın kesin şartlarının hâlâ müzakere edileceğini vurguladı.

Her iki tarafın da nihai bir anlaşmaya varmak için muhtemelen daha fazla taviz vermesi gerekecek.

Martin’e göre, müzakereler yaz boyunca devam edecek ve hedef, 24 Eylül’deki AB sanayi bakanları toplantısı ile 15-16 Ekim’deki AB liderleri zirvesi öncesinde bir anlaşmaya varılması.

Görüşmeler, bloğun günlük 1 milyar avroluk ikili ticaret açığının nasıl dengeleneceği konusunda AB ile Çin arasında yürütülen zorlu müzakerelerle aynı zamana denk gelecek.

Bu arada AB hükümetleri ve milletvekilleri, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in yıl sonuna kadar kabul ettirmek istediği sanayi yasasının metni konusunda ihtilaf içinde.

Bu anlaşma, Berlin ve Paris’in, Marine Le Pen’in gelecek yıl Macron’un yerine geçme olasılığıyla boğuşurken ortaya çıktı.

Bu senaryonun AB düzeyinde ortak çalışmaları önemli ölçüde zorlaştıracağı öngörülüyor.

Macron ve Merz, AB öncelikleri konusunda uzlaşmaya varacaklarına söz verdi. Buna, Çok Yıllı Mali Çerçeve olarak bilinen blokun önümüzdeki yedi yıllık bütçesinin kesinleştirilmesi de dahil.

Fakat bu konudaki aciliyetlerini, Avrupa’nın durgunlaşan ekonomisini hızla kurtarmanın bir yolu olarak sundular.

Öte yandan Macron’un görev süresi sınırlaması nedeniyle aday olamayacağı gelecek yılki Fransa cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesindeki kampanya, muhtemelen birkaç ay içinde bütçe anlaşması için fırsat penceresini kapatacak.

Kamuoyu yoklamalarında önde giden Le Pen, seçilmesi halinde Paris’in AB bütçesine yaptığı katkıları büyük ölçüde azaltacağına söz verdi.

Fransız-Alman görüşmeleri sorulduğunda, Le Pen’in partisi Ulusal Birlik’ten (RN) bir yetkili, sonbaharda seçim programını açıkladıklarında Fransız-Alman ilişkilerine dair vizyonlarını paylaşacaklarını söyledi.

Solun adayı ve Boyun Eğmeyen Fransa’nın (LFI) lideri Jean-Luc Mélenchon, Paris ile Berlin arasında yapılacak herhangi bir anlaşmanın, Fransa’yı ya da bir sonraki liderini değil, yalnızca Macron’u bu anlaşmaya bağlayacağına dikkat çekti.

Almanya ve güçlü otomotiv endüstrisi, otomobil üreticilerine daha fazla esneklik tanınması ve alternatif yakıtların daha büyük bir rol oynaması gerektiğini savunarak, AB’nin 2035’ten itibaren yeni içten yanmalı motorlu otomobilleri kademeli olarak kaldırma planını uzun süredir zayıflatmaya çalışıyor.

Fransa, bu hedefi Avrupa Yeşil Mutabakatı’nın temel taşı olarak uzun süredir savunuyor. 

Fakat Macron, bloğun yeşil gündeminin bazı kısımlarına karşı giderek daha eleştirel bir tutum sergiliyor ve Paris, Avrupa tedarik zincirlerini ve yerel üretimi güçlendiren üreticiler için daha fazla esnekliğe açık olduğunu son zamanlarda işaret etti.

Daha keskin anlaşmazlık ise Sanayi Hızlandırıcı Yasası ile ilgili.

Fransız Ekonomi Komiseri Stéphane Séjourné’nin öncülük ettiği bu sanayi tasarısı, Avrupa şirketlerine kamu ihaleleri ve sübvansiyon programlarında avantaj sağlayacak.

Almanya, bürokratik engellere yol açabileceğinden veya önemli ticaret ortaklarını kızdırabileceğinden korktuğu hükümlere karşı temkinli bir tutum sergiliyor.

AB’nin ticaret taahhütleriyle çelişmeyi önlemek için Avrupa Komisyonu, yeni kuralların avantajlarını, henüz tanımlanacak bir kriterler listesini karşıladıkları takdirde ürünleri “Made in Europe” olarak nitelendirilebilecek bir grup AB dışı “güvenilir ortak”a da genişletmeyi önerdi.

Almanya daha önce Birleşik Krallık veya Kanada gibi müttefiklerin de bu kapsamda yer almasını istemişti.

Fransa ise “Made in Europe” etiketini başlangıçta AB’nin 27 üye ülkesiyle sınırlamak ve daha sonra duruma göre genişletmeyi değerlendirmek istiyor.

Martin, “‘Made in Europe’ etiketi ancak ürün gerçekten Avrupa’da üretilmişse anlamlı,” dedi.

Okumaya Devam Et

Avrupa

AB, Rusya’dan koparken ABD gazına bağımlı hale gelmekten korkuyor

Yayınlanma

Avrupa ülkeleri, 1 Ocak 2027 itibarıyla Rusya’dan sıvılaştırılmış doğalgaz ithalatının yasaklanmasının ardından Washington’ın öngörülemeyen politikalarına bağımlı hale gelmekten endişe duyuyor. ABD’li üreticiler mevcut durumda Avrupa’nın LNG ithalatının üçte ikisini karşılarken bu oranın on yılın sonuna kadar yüzde 80’e ulaşabileceği belirtiliyor.

Avrupa ülkelerinde, 1 Ocak 2027 tarihinden itibaren Rusya’dan sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) ithalatının tamamen durdurulması kararının ardından bölgenin Washington’ın öngörülemeyen politikalarına yeni bir bağımlılıkla karşı karşıya kalacağı endişesi yaşanıyor.

The New York Times gazetesinin haberine göre Avrupa, Rus LNG’sinden doğan açığı kapatmak amacıyla başta ABD olmak üzere alternatif alımlarını artırıyor.

Amerikan üreticileri halihazırda Avrupa’nın sıvılaştırılmış gaz ithalatının yaklaşık üçte ikisini sağlıyor.

Haberde, Amerikan gazının Avrupa pazarındaki payının on yılın sonuna kadar yüzde 80 seviyesine ulaşabileceği vurgulanıyor.

Buna karşın ABD ile Avrupa arasındaki ilişkiler, ABD Başkanı Donald Trump’ın gümrük vergisi tehditleri, Grönland ile ilgili talepleri ve ABD’nin İran ile yaşadığı savaş etrafındaki görüş ayrılıkları nedeniyle en düşük seviyesinde seyrediyor.

Bu da Avrupa yetkililerinde huzursuzluk yaratırken gazete, Avrupa Birliği’nin Rusya’ya olan bağımlılığı ABD’ye olan bağımlılıkla değiştirmesinden korkulduğunu yazdı.

Avrupa Komisyonunun Konut ve Enerjiden Sorumlu Üyesi Dan Jørgensen konuya ilişkin yaptığı açıklamada, “ABD kesinlikle kısa vadede sorunumuzun çözümünün bir parçasıdır ancak uzun vadede doğalgaz bağımlılığından tamamen kurtulma yolundayız” ifadelerini kullandı.

Jørgensen, hem ekonomik açıdan hem de güvenlik açısından bölgenin son derece kırılgan ve sürdürülemez bir durumda bulunduğunun altını çizdi.

Hem ABD’deki hem de Avrupa’daki petrol ve doğalgaz sektörü temsilcileri ise The New York Times’a yaptıkları değerlendirmelerde Washington’ın güvenilmez bir ortak olabileceği yönündeki görüşleri reddetti.

Sektör temsilcileri, Amerikan pazarının federal politikalardan ziyade ağırlıklı olarak ticari sözleşmelerle düzenlendiğini dile getirdi.

Uluslararası Petrol ve Gaz Üreticileri Birliği (IOGP) Strateji Başkanı Nareg Terzian da Avrupa’nın ABD’ye bağımlılığına ilişkin endişelerin abartıldığını düşündüğünü bildirdi.

Terzian şöyle konuştu:

“Bu kaygılar genel olarak gaz veya LNG kullanımından pek memnun olmayan kişiler tarafından dile getiriliyor. Temel olarak hem ABD’nin hem de AB’nin akışın sürdürülmesinde çıkarı olduğuna inanıyoruz ve bunun bu şekilde kalacağını umuyoruz.”

Öte yandan, yürürlüğe girecek yasağa rağmen Avrupa’nın Rus gazı alımlarını artırdığı görüldü.

AB verilerine dayandırılan haberde, 18 Mart ile 31 Mayıs tarihleri arasında Rusya’dan yapılan LNG ithalatının 2025 yılının aynı dönemine kıyasla yüzde 17, boru hattı gazı ithalatının ise yüzde 5 oranında yükseldiği kaydedildi.

Küresel LNG piyasası aynı zamanda ABD ile İran arasındaki savaş nedeniyle ciddi bir istikrarsızlık yaşıyor. Dünyanın en büyük ikinci gaz ihracatçısı konumundaki Katar’a yönelik saldırılar ülkenin ihracat kapasitesine zarar verdi.

Hürmüz Boğazı’ndaki saldırıların gaz taşıyıcı tankerlerin hareketini neredeyse tamamen durdurduğu ve bu durumun Avrupa’daki gaz fiyatlarını yukarı tırmandırdığı aktarıldı.

ABD Enerji Bakanı Chris Wright Haziran ayında yaptığı açıklamada, Avrupa ülkelerinin metan emisyonu üzerindeki denetimleri yumuşatmaması halinde Washington’ın bu ülkelere sağladığı sıvılaştırılmış doğalgaz tedarikini durdurabileceğini söyledi.

Jørgensen ise AB’nin metan kurallarının gözden geçirilmesini talep eden ABD ve diğer LNG ihracatçılarının baskılarına boyun eğmeyeceklerini bildirdi.

Bloomberg’in aktardığı bilgilere göre AB, Rusya’dan yapılan sevkiyatları 2022 yılında durdurma kararı almasının ardından ABD gazına her geçen gün daha fazla bağımlı hale geldi.

Bununla birlikte metan emisyonlarıyla mücadele, iklim bloğunun temel çevre hedeflerinden biri olmayı sürdürüyor.

Ocak ayında Politico tarafından yayımlanan haberde de Avrupa’nın kullandığı gazın çeyreğini zaten ABD’den ithal ettiği ve AB’nin Rus gazına yönelik tam ambargoyu devreye sokmasıyla bu oranın daha da artabileceği ifade edilmişti.

Gazete, bazı AB diplomatlarının ABD’nin ortaya çıkan bu enerji bağımlılığını kendi dış politika hedeflerini gerçekleştirmek amacıyla kullanabileceği değerlendirmesinde bulunduklarını aktarmıştı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English