Dünya Basını
Bir Syriza’lının gözünden Yunanistan’da muhalefetin seçim mağlubiyeti

Çevirmenin notu: Yunanistan’da ana muhalefet partisi Syriza ve lideri Aleksis Çipras’ın seçim mağlubiyeti pek çok açıdan Türkiye’de şahit olunan durumu andırıyordu. Tarihsel olarak solun her dönemde güçlü olduğu Yunanistan’da Syriza, dünyada son yıllarda hâkim mevcut sol liberal akımın bir uzantısı niteliğindeydi. Çipras ve partisi 2015’te umut vaat eden bir kampanyayla seçimlerden galip çıktı ve sonra uçuk vaatlerin yerini ıstıraplı gerçekler aldı. Yunan toplumu ve emekçileri nezdinde güveni çoktan yitirmiş olan Syriza’nın son seçimlerden galip çıkması da mucize olurdu ama anketler (Türkiye ile yüce bir tesadüf olarak) tam tersi bir resim çiziyordu. Çipras istifa etti ve bundan sonraki dönemin neleri getireceği belirsiz. Aşağıda tercümesi verilen mülakatta Rosa Luxemburg Vakfı’ndan Friedrich Burschel, Nicos Poulantzas Enstitüsü Direktörü ve Syriza üyesi Dania Koltsida ile seçim sürecini ele alıyor. Mülakatın 25 Haziran’daki ikinci turdan önce yapıldığını da not edelim.
Yas tutma değil, mücadele zamanı: Syriza geçen ayki seçimlerde yenilgiye uğradı, ancak Yunan solu mücadeleye devam etmekte kararlı
Danai Koltsida, Friedrich Burschel
Rosa Luxemburg Shiftung
19 Haziran 2023
Yunanistan, 2007-2008’de patlak veren mali krizden bu yana Avrupa solunun ilgi odağında oldu. Ülkenin ilk kurtarma paketi ve 2010 yılında çığ gibi büyüyen kamu harcamaları kesintilerinin ardından, AB’nin kemer sıkma politikalarının ilk laboratuvarı kısa sürede Avrupa direnişinin laboratuvarı haline geldi ve kemer sıkma tedbirlerine dönük halk protestoları ülke çapında büyüyerek kısa sürede Aleksis Çipras liderliğindeki Radikal Sol Koalisyon Syriza etrafında birleşti.
Syriza, Ocak 2015’te Çipras’ın başbakan seçilmesiyle sonuçlanan AB’nin kemer sıkma saldırısına karşı halkın muhalefetini ifade eden birincil siyasi araç haline geldi. Syriza, sonraki dört yıl boyunca ülkeyi yönetti ama bunun beraberinde iç çalkantılar ve partinin sol kanadından ciddi kopuşlar geldi. Ancak 2019’dan bu yana Yunanistan muhafazakâr Yeni Demokrasi partisi ve lideri Kiryakos Miçotakis tarafından yönetiliyor. Hükümetteki Syriza, en kötüsünün olmasını engellemeye çalışırken AB kurumlarıyla işbirliği yapmıştı; ND bunun aksine emek karşıtı, özelleştirme taraftarı bir gündemi coşkuyla benimsedi ve refah devletine daha fazla zarar veren kesintiler dayattı.
21 Mayıs’taki genel seçimlere girerken Çipras ve Syriza, Miçotakis hükümetine karşı geniş ve halk desteğine sahip bir cephe oluşturmaya çalışarak geleneksel sol ile Yunanistan’ın 2019’dan bu yana sağa kaymasından endişe duyan daha geniş merkez sol seçmen katmanlarını birleştirmeye çalıştı. Anketler Syriza’ya ND’yi yerinden etme şansı veriyor gibi görünse de ortalık durulduğunda sonuç Yunanistan’ın önde gelen sosyalist partisi için siyasi bir aşağılanma oldu: Yüzde 20,07 ile son on yılın en kötü sonucunu aldı ve Miçotakis’in aldığı sonucun yarısından daha azını elde etti. Yanlış giden neydi ve Syriza hâlâ toparlanabilir mi? Rosa Luxemburg Vakfı’ndan Friedrich Burschel, 25 Haziran’da yapılacak ikinci seçim öncesinde Atina’daki Nicos Poulantzas Enstitüsü Direktörü Dania Koltsida ile yenilgiyi ve Syriza’nın iktidara dönüş yolunu nasıl çizeceğini konuştu.
Yunanistan’da 21 Mayıs’ta yapılan parlamento seçimleri öncesindeki günler ve haftalarda yapılan anketler Syriza’yı sürekli olarak mevcut Başbakan Kiryakos Miçotakis’in partisi Yeni Demokrasi’nin sadece birkaç puan gerisinde gösteriyordu, fakat gerçek sonuçta partinin oyları yüzde 10’un üzerinde azaldı. Bu ezici ve beklenmedik yenilgi nasıl oldu?
Anketler iki ana parti arasında çok daha yakın bir yarışa işaret ettiğinden, sadece Syriza’daki bizler için değil herkes için sürpriz olan bu sonucu kısaca açıklamak elbette zor. Bu sorunun cevabının aranması gereken pek çok düzey var. Ben esas olarak üç tanesine işaret etmek isterim.
Birincisi, makro düzey, yani pandemi, savaş, enerji krizi, iklim krizi ve doğal afetler, enflasyon vb. gibi birbirini izleyen krizlerin —”polikriz” ya da “permakriz”— sonuçları. Bu krizlerin yarattığı korku ve güvensizlik hissiyatı, bence muhafazakâr görüşlerin büyümesi ve gelişmesi için bir fırsat penceresi açtı.
İkincisi ise orta düzey, yani yurttaşların Yeni Demokrasi’nin hükümette olduğu süreye ve Syriza’nın 2019-2023 dönemi boyunca hem parlamentoda hem de toplumsal hareketlerde ana muhalefet olarak gösterdiği performansa ve kendisini her açıdan sağcı bir hükümete karşı hakiki ve inandırıcı bir alternatif olarak sunamamasına ilişkin genel değerlendirme ve algıları.
Üçüncüsü, mikro düzey: Yukarıda bahsedilen iki düzey Syriza’nın anketlerde neden geride kaldığına dair bir açıklama sunabiliyorsa, mikro düzey, yani kampanyanın son bir veya iki ayındaki taktiksel tercihler Yeni Demokras2inin galibiyetinin ve Syriza’nın yenilgisinin boyutunu açıklayabilir.
Anketler ve tahminler nasıl bu kadar yanılmış olabilir? Profesyonel kamuoyu yoklama araçlarının sorunu ne?
Anketlerin sonucu tahmin etmekte başarısız olduğu tek örnek Yunanistan değil. Geleneksel kamuoyu yoklama araçları, seçmenlerin tercih ettikleri partilerle güçlü bağlarının olduğu bir dönemde tasarlandılar. Bugün ise parti bağlılığı çok daha zayıf ve sosyal bir olgu olarak siyasi partiler genel anlamda büyük bir kriz içinde. Sonuç olarak, bu araçların seçim sonuçlarını tahmin etmekte yetersiz kaldığı ya da aşırı durumlarda tamamen yetersiz kaldığı ortaya çıkıyor.
Genel anlamda, bu başarısızlığı açıklayan pek çok faktör söz konusu. Mesela, bazen her bir anket şirketinin izlediği metodoloji, mesela ev veya iş telefonları, cep telefonları veya internet üzerinden anket yapıp yapmamaları, sosyal, nesiller arası veya siyasi önyargılara yol açıyor. Benzer şekilde, bir ankete yanıt vermeyi reddetmenin ne anlama geldiğini değerlendirmek ve yorumlamak zor; yanıt vermeyi reddeden kişilerin belirli bir sosyo-demografik veya siyasi geçmişten geldiği durumlarda, bu durum siyasi düzene güvensizliğe veya düzen karşıtı tercihlere işaret edebilir ve bu da sonucu etkileyebilir.
Son Yunanistan seçimleri söz konusu olduğunda, açıklama iki yönlü gibi görünüyor. Bir yandan anket şirketleri, 2019’da Syriza’ya oy veren herkesin 2023 seçimlerinde de benzer şekilde davranacağını varsayarak, bulgularını katılımcıların 2019’daki oylarına göre ağırlıklandırdı. Syriza seçmenleri geçtiğimiz on yıl boyunca çeşitli gerekçelerle anket sonuçlarında geleneksel olarak yeterince temsil edilmedi. Dolayısıyla, geçtiğimiz mayıs ayına kadar Syriza gerçek seçimlerde her zaman anketlerde gösterdiğinden daha iyi bir performans sergiledi. Dolayısıyla hemen herkes —araştırmacılar, anketörler ve siyasetçiler— bu kez de aynı şeyin olacağını varsaydı. Kimsenin anlamadığı şey, Syriza’nın seçmen kitlesinin ve daha geniş anlamda Yunan toplumunun ciddi değişimler geçirdiği ve her şeyin her zamanki gibi sonuçlanacağını varsaymanın yanlış olduğuydu.
Öte yandan, anketörlere hak vermek ve daha genel olarak kendimize karşı bu kadar acımasız olmamak adına, sandık çıkış anketlerine göre seçmenlerin beşte birinin seçim tercihini seçim gününde yaptığını ve bu “son dakika seçmenlerinin” yarısının Yeni Demokrasi’yi seçtiğini not etmeliyiz. Bu da ND’nin seçim hafta sonu boyunca yüzde 10 puan kazandığı anlamına geliyor, bunu kimse ölçemezdi.
Sanırım hala sonuçları düşünüyor ve analiz ediyor, neyin yanlış gittiğini anlamaya çalışıyorsunuz. Yine de, Yunanlıların yıllarca süren tartışmalara ve skandallara rağmen neden Miçotakis’i görevde tutma yönünde oy kullandıkları konusunda bir fikriniz var mı?
Gerçekten de çok fazla analize ihtiyaç var. Size verebileceğim tek şey ilk tepki ve kişisel izlenim.
Bana göre Yeni Demokrasi’ye verilen oy —en azından bütünüyle— olumlu bir oy değildi, Yunan toplumunun yüzde 40’ının partinin temsil ettiği otoriter neoliberalizm türünü desteklediği şeklinde yorumlanmamalı. ND seçmenlerinin neredeyse dörtte birinin son dakika seçmenleri olduğunu, yani partiyle güçlü bağları olmayan insanlar olduğunu söylemiştim. Seçim sonrası anketlerde de bunu görebiliyoruz; seçmenlerin büyük bir kısmı seçim sonucuyla ilgili olumsuz duygular —endişe, üzüntü, öfke vb— ifade ediyor ve Yunanistan’ın siyasi geleceği konusunda son derece kötümser.
En azından bana göre rol oynayan bir diğer faktör de art arda yaşanan krizlerin etkisi. Bana öyle geliyor ki pek çok yurttaş, bu istikrarın her açıdan berbat bir yönetimin devamı anlamına gelmesine rağmen, değişim yerine istikrarı tercih etti. Yunan medyasının seçim öncesi tartışmaları yürütme biçimi bu durumu daha da kötüleştirdi; siyasi partilere faaliyetlerini anlatmaları ve programlarını sunmaları için yer vermek yerine, muhalefet partilerinin tutumlarını çarpıttılar ve tartışmayı mevcut sorunlardan ve meselelerden 2015’e ve önceki Syriza hükümetinin Troyka ile yüzleşmesine kaydırdılar. Syriza’nın hükümeti kurması halinde iktisadi ve sosyal çalkantıların ortaya çıkabileceği gibi yanlış bir izlenim yaratmak adına kasıtlı olarak yalan haberler yaydılar veya ahlaki panik yarattılar.
Son olarak, seçim sisteminin rolünü de göz ardı etmememiz gerek. Son seçimlerde 1989’dan bu yana ilk kez nispi seçim sistemi uygulandı ve bu da siyasi bir paradoks yarattı. Bir yandan, Yeni Demokrasi kampanyanın başından itibaren koalisyon hükümeti peşinde koşma niyetinde olmadığını ve parlamentoda mutlak çoğunluğu elde etmek için ikinci bir seçim isteyeceğini, zira ikinci seçimin farklı, daha çoğunlukçu bir sistemde yapılacağını belirtti. Öte yandan Syriza nispi seçim sistemini destekledi ve PASOK/KINAL, Komünist Parti (KKE) ve MeRA25 gibi diğer ilerici partilerle bir koalisyon hükümeti kurmaya çalışacağını ifade etti. Fakat diğer ilerici partiler bu teklifi reddetti ve böylece seçmenlere Syriza’ya oy vermenin istikrarsızlığa oy vermek olduğu izlenimini verdi, zira partinin herhangi bir müttefiki yokmuş gibi görünüyordu.
Aynı zamanda, bu koalisyon arayışı Syriza’nın kendi siyasi programından değil, muhtemel müttefiklerinin program ve açıklamalarından sorumlu tutulmasına neden oldu. Örneğin MeRA25’in avronun yanında paralel bir sistem olarak ikame bir para birimi yaratma önerisinde durum böyleydi.
Miçotakis’e kimlerin oy verdiğini ve bunu yaparak ne elde etmeyi beklediklerini izah etmek mümkün mü?
Seçim verilerinin analizi halen devam ediyor. Fakat Miçotakis ve partisinin neredeyse tüm bölgelerde —Girit gibi güçlü bir sağ karşıtı geleneğe sahip olanlar da dahil— ve sosyo-demografik kategoriler arasında galip geldiği aşikâr.
Sandık çıkış anketlerine göre Miçotakis’in özellikle serbest meslek sahipleri ve emekliler arasında güçlü bir destek aldığı görülüyor, ancak kamu sektörü çalışanları gibi geleneksel olarak sola oy veren kesimler arasında bile seçim performansı oldukça güçlüydü. Aynı durum farklı demografik kategoriler ve özellikle farklı yaş grupları için de geçerli, zira ND, 2012’den bu yana ilk kez gençlerin (17-34 yaş arası) oylarından Syriza’dan daha fazla pay almayı başarmış oldu.
Dediğim gibi, bu tercihi birkaç kelimeyle izah etmek zor. Kabaca diyebilirim ki bu seçmenler, daha önce açıkladığım nedenlerden ötürü bilinmeyen sulara yelken açtığını düşündükleri Syriza yerine, tabiri caizse “bildikleri şeytan” olarak Miçotakis’i tercih ettiler.
Syriza 25 Haziran’daki ikinci seçimlere nasıl hazırlanıyor? Üyeler böylesine moral bozucu bir mağlubiyetten sonra kendilerini mücadele için nasıl motive edebilirler?
Tüm solcular gibi Syriza üyeleri ve destekçileri de bugün çok daha zor olan zamanlarda sosyal adalet, eşitlik ve demokrasi için mücadeleyi sürdüren insanlar. Ayrıca, 21 Mayıs sonuçlarından sonra bile Syriza’nın Avrupa’nın —sadece radikal solun değil, daha genel olarak ilerici kampın da— en güçlü partilerinden biri olmayı sürdürdüğünü unutmamamız gerek.
Bizim için önümüzdeki seçimler dar görüşlü parti çıkarları açısından değil, Yunan toplumunun bütünü açısından önemli. Miçotakis hükümetine yönelik eleştirilerimizin haklı olduğuna inanıyoruz; sosyal açıdan duyarsız, iktisadi açıdan aşırı neoliberal, kurumsal açıdan antidemokratik ve şeffaf olmayan bir hükümetti. Önümüzdeki dört yıla dair planları daha da kötü: ND’nin kazanacağı bir zafer, özellikle de büyük bir parlamento çoğunluğuyla sonuçlanırsa, toplumsal açıdan yıkıcı olacaktır.
İzlemeyi planladıkları politikalara dair elimizde şimdiden bazı göstergeler mevcut. Daha birkaç gün önce, partinin adaylarından biri, ölüm döşeğindeki kanserli hastaların sağlık sistemine kabul edilmemesi gerektiğini —palyatif bakım için bile— zira çok pahalıya mal olduklarını belirtmişti. Kamu sağlık sistemine erişime saldıran tek kişi o değildi. Aynı durum kamu eğitimi ve diğer alanlar için de geçerli.
Aleksis Çipras’ın seçimlerden sonra Syriza Merkez Komitesinde yaptığı konuşmada söylediği gibi, Miçotakis’in planı “sadece parlamento çoğunluğunu değil, anayasada son derece muhafazakâr değişikliklere gitmesine imkân verecek ve her şeye gücü yetecek bir çoğunluğu kazanmak. Eğer şansı varsa, bir rakibi olmasını istemiyor. Kendisini durdurabilecek ve refah devletini, kamu sağlığını, eğitimi ve işçi haklarını savunmak için mücadele edebilecek tek siyasi rakip olan Syriza’dan kurtulmak istiyor.”
Bu nedenle, seçimlerin ertesi günü Syriza ve lideri yoldaş Aleksis Çipras, seçmenlerimizin bir kısmını yabancılaştıran hatalarımızın sorumluluğunu elbette üstlendi. Fakat aynı zamanda, bu hataları düzeltmeye ve en önemlisi, yaklaşan ikinci tur seçimlere her zamankinden daha kararlı ve birlik içinde katılmaya kendimizi adadık. Hep birlikte, sonuç acı verici bir şok olsa da, şu an yas tutma değil, mücadele etme zamanı olduğuna karar verdik. O zamandan beri de bunu yapıyoruz, zira mayıs ayındaki oylamadan çıkan güçler dengesini bozmanın Yunan toplumu ve en önemlisi de temsil etmeye çalıştığımız insanlar için hayati önem taşıdığını biliyoruz.
Bu ruhla Syriza, mesajını daha etkili bir şekilde iletmek adına somut girişimlerde bulunuyor. “Adil Toplum, Herkes için Refah” sloganıyla, programımızın daha iyi bilinmesini ve anlaşılmasını sağlamaya ve Syriza’nın hangi alternatifi temsil ettiğini netleştirmeye odaklanıyoruz. İletişim açısından, hem siyasi tecrübeye hem de tutumlarımızı tam olarak destekleyecek akademik ve profesyonel bilgiye sahip son derece yetkin bir grup yoldaşı öne çıkardık.
Bu anlamda iyimseriz ve en önemlisi, yaklaşan seçimlerin son dakikasına kadar mücadeleye devam etmeye kararlıyız.
Sizce Syriza siyasi performansı ve seçim kampanyası açısından ne gibi hatalar yaptı?
Böyle bir neticeden sonra, hatalar ve gerekçeler çeşitli düzeylerde izlenebilir ve izlenmeli. Fakat şu anda, henüz seçim meydanındayken hatalarımızı tespit etmek ve bunları düzeltmek zorunda olduğumuz için, kendimi parti içinde de tartışılan en belirgin ve önemli hatalarla sınırlayacağım. Elbette bu liste kapsamlı değil ve seçim performansımızın genel bir değerlendirmesi ikinci tur seçimlerinden sonra yapılacak.
Kısmen kendi hatalarımız veya yetersizliğimiz nedeniyle Yeni Demokrasi’nin nasıl korku gündemi dayatmayı ve değişim yerine istikrarı teşvik etmeyi başardığına ve nısbi seçim sistemini ve koalisyon hükümeti kurulmasını savunurken karşılaştığımız çıkmaza daha önce değinmiştim. Ancak bu iki hususun yanı sıra, bence temel hatalarımızdan ya da daha doğrusu eksikliklerimizden biri, bazen kolektif bir varlık olarak imajımızın —uzun bir süre boyunca ama özellikle de oylamadan önceki kritik günlerde— uyum, sorumluluk ve organizasyondan yoksun olmasıydı.
Aleksis Çipras’ın da belirttiği gibi, seçimlerden önceki son günlerde bile kamuoyuna yapılan yanlış açıklamalar, kararsızlıklar, sorumluluk eksikliği ve hatta seçmenlerin bizden ne kadar kuşkulandığını anlamamış olmamız bize pahalıya mal oldu. Bu hatalar, tam da onun sözleriyle, bizi “ciddiyete, sorumluluğa, kolektiviteye doğru” değişmeye zorluyor.
Acaba parti yanlış bir kamusal yüze mi sahip? Ya da daha kışkırtıcı bir ifadeyle, Yunan toplumu “Çipras yorgunluğundan” mı mustarip?
Aleksis Çipras, Synaspismos’un ve ardından Syriza’nın lideri olduğu 15 yıl boyunca sorumluluktan hiçbir zaman kaçmadı. Partisi ve ülkesi adına çok önemli mücadeleler verdi. Bu anlamda, bu seçimden sonra da saklanmadı. İlk andan itibaren beklenmedik kötü sonucun sorumluluğunu üstlendi.
Fakta sadece Syriza ve tüm yetkilileri ve mensupları değil, partinin destekçileri de bu kritik mücadelede onun arkasında duruyor. Bunun ilk nedeni Çipras’ın tecrübeli bir siyasi lider olması, hem muhalefette hem de hükümette büyük başarılara imza atmış biri olması. Günümüzün az sayıdaki gerçek devlet adamlarından biri olduğunu söyleyecek cüreti kendimde buluyorum.
Yunanistan’ın kurtarma programlarının ve kemer sıkma politikalarının kısır döngüsünden çıkması, pek çok sosyal hakkın güvence altına alınması ve en zor koşullarda bile toplumumuzun en savunmasız kesimlerinin korunması onun başbakanlığı döneminde gerçekleşti. Kuzey Makedonya ile Balkanlarda barış ve istikrarı teşvik eden son derece önemli bir anlaşma imzaladık ve Yunanistan, uluslararası hukuk ve insan haklarına saygı çerçevesinde, belki de Avrupa’nın bugüne dek gördüğü en büyük göç akınlarından birini kabul etti ve başarıyla yönetti.
Bu nedenle, son yenilgimizden sonra ve ND ile muhaliflerimizin sistematik olarak yalan haberlerle onu şahsen hedef almalarına rağmen, Yunan yurttaşları arasında oldukça popüler olmaya devam etmesi mantığa uygun, zira onun liderliğinin Syriza için önemli bir değer olduğunu biliyorlar.
Liderimizin arkasında durmamızın ve yenilgimizi kişisel olarak Çipras’a bağlamamamın ikinci nedeni ise solda her şeyi kolektif olarak yapmamız. Tüm zaferlerimizde, tüm mücadelelerimizde ve tüm yenilgilerimizde birlikteydik ve bunu yapmaya devam edeceğiz.
Elbette eleştiri ve özeleştiri kimliğimizin bir parçası ve elbette Aleksis Çipras da hatalar yaptı; bu kadar çok şey yapmış birinin hata yapmaması mümkün değil. Bunları kabul eden ilk kişi o oldu. Fakat bu, kamuoyuna yansıyan simanın kusurlu olduğunu söylemekten çok uzak ve ben buna katılmıyorum.
Syriza oy kaybeden tek sol parti değil. Yanis Varufakis’in MeRA25’i parlamentoya yeniden girmeyi başaramadı ve sadece komünistler ve sosyal demokratlar (PASOK-KINAL) oy oranlarını artırmayı başardı. Bu sonuçlar genel anlamda Yunan solunun durumu hakkında ne söylüyor?
Mayıs ayında yapılan seçimlerde Yunan solunun genel oy oranı düştü. PASOK-KINAL dahil olmak üzere başat sol partiler toplamda yüzde 41,4 oy alırken, aynı partiler 2019’da yüzde 48,4, Eylül 2015’te ise MeRA25 yerine Halk Birliği/LAE dahil olmak üzere yüzde 50,2 oy almıştı. Bununla birlikte, Yunanistan’da solun genel anlamda düşüşte olduğu sonucuna varıp varamayacağımızdan emin değilim. Yunan toplumu onlarca yıldır Avrupa’nın en sol eğilimli toplumlarından biri oldu, bu yüzden aceleci kanaatlere varmaktan kaçınmalıyız.
Ancak, her bir parti için ayrıntılar ne olursa olsun, bence solun parçalanmasından zarar gördüğü doğru. PASOK ve KKE’nin kazanımları, bu partilerin genel gücü göz önüne alındığında kayda değer olsa da (her biri yüzde 2 ila 3 puan kazandı), Yunan parti sisteminin yapısında kayda değer bir değişikliğe işaret etmiyor.
Bu nedenle, bana göre Yunan solu bir bütün olarak son seçim sonuçları üzerinde daha derinlemesine düşünmeli ve kendisini yalnızca daha modern ve radikal programatik önerilere ve daha cesur ideolojik çalışmalara değil, daha fazla birliğe veya en azından kolektif eyleme doğru yeniden yönlendirmeli.
Hükümeti destekleyenler, Miçotakis’in AB ortalamasının üzerinde gerçekleşen yüzde 3 ila 5’lik ekonomik büyüme, azalan işsizlik oranları ve devam eden işgücü piyasası ve dijitalleşme reformları sayesinde galip geldiğini iddia ediyor. Miçotakis göreve geldiğinden beri Yunanistan’ın itibarının arttığını ve Syriza’nın ND’nin ciddi bir rakibi olmadığını söylüyorlar. Bu kulağa mantıklı geliyor mu?
Kulağa hoş geliyor, ancak ne yazık ki Yunan halkının yaşadığı sosyal ve iktisadi gerçeklikle hiçbir ilgisi yok.
Öncelikle sosyo-ekonomik koşullardaki iyileşmenin ne kadarının Miçotakis’e atfedilebileceğini görelim. Mesela, madem bahsettiniz: işsizlikteki düşüş büyük ölçüde Syriza hükümetinin başarısıydı. 2014’te yüzde 26,5 olan işsizlik oranını 2019’da yüzde 17,3’e düşürdü; bu, dayatılan kemer sıkma politikaları nedeniyle yaşanan epey zor bir dönemin ortasında yüzde 9,2’lik bir düşüş anlamına geliyor. ND hükümeti, AB’deki mali çerçevenin önemli ölçüde farklı olduğu ve hükümetin ekonomik büyümeyi teşvik etmek için pek çok araca sahip olduğu bir dönemde, 2019’dan 2022’ye kadar işsizliği yüzde 5,1 oranında azaltarak sadece yüzde 12,2’ye düşürdü.
ND’nin sosyo-ekonomik performansına gelince, sadece en karakteristik göstergelerden bazılarına değineceğim. İlk olarak, OECD verilerine göre Yunan işçiler, Miçotakis hükümetinin enflasyona karşı aldığı yetersiz ve yanlış tedbirler nedeniyle reel ücretlerde yüzde 7,4 ile dördüncü en büyük düşüşü yaşadı.
Benzer şekilde Eurostat’a göre Yunanistan, alım gücü standartlarında kişi başına düşen GSYİH bakımından AB’de en kötü üçüncü konuma sahip. Gördüğünüz üzere, Yunanlıların yaşam standartları devam eden enflasyon krizinden ciddi şekilde etkilendi. İkinci olarak, Syriza iktidardayken kayda değer ölçüde azalmış olan gelir eşitsizliği endeksi Gini katsayısı, ND’nin politikaları sonucunda yeniden arttı.
Yunanistan’ın itibarına gelince, geçtiğimiz yıl boyunca ülkenin başarılarıyla değil, siyasetçileri, gazetecileri, askeri ve hükümet yetkililerini ve diğer kamusal figürleri hedef alan büyük telekulak skandalı nedeniyle tüm büyük uluslararası basında manşetlere çıktığını unutmayalım. Bu skandal şahsen olmasa da Miçotakis’in kabinesini doğrudan ilgilendiriyordu. Ayrıca Yunanistan, V-Dem Enstitüsü’nün 2023 Demokrasi Raporu’nda liberal demokrasiden “seçim demokrasisine”, yani otokratik rejimlerin sadece bir basamak üstüne düşürüldü.
Bu yenilgiyle şahsen nasıl başa çıkıyorsunuz?
Tek cümleyle mi? Gramsci’nin bize öğrettikleriyle: Aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği.
İşimizin zor olduğunu biliyorum, sadece Syriza için değil, daha da önemlisi, elbette benim de ait olduğum Yunan toplumunun geneli açısından. Örneğin, benim de kişisel olarak refahımı borçlu olduğum kamu sağlık sisteminin akıbeti konusunda endişeliyim. Sosyal haklar ve işçi hakları konusunda daha fazla geri adım atılmasından ya da sosyal eşitsizlik ve dışlanmanın artmasından endişe duyuyorum. Ve elbette, böylesine otoriter bir sağ partinin hakimiyetinin haklar ve demokratik kurumlar üzerinde nasıl bir etki yaratacağı konusunda endişeliyim.
Fakat mücadeleye devam etmekten, hatalarımızı ve kusurlarımızı düzeltmekten başka yolumuz olmadığını da biliyorum. Nihayetinde mayıs ayındaki oylamadan çıkan güçler dengesini tersine çevirmeyi başaracağımız konusunda iyimserim. Ayrıca, daha önce de söylediğim gibi, böyle bir yenilgiden sonra bile Avrupa’daki en güçlü sol ve ilerici partilerden biri olmaya devam ettiğimizi unutmuyorum.
Avrupa sol partileri ve örgütleri ikinci tur seçimlerinde Yunanistan solunu ve özellikle Syriza’yı nasıl destekleyebilir?
Yoldaşlarımızın ve dostlarımızın dayanışması her zaman değerli olmuştur. Avrupa’nın ve dünyanın dört bir yanındaki solcuların ve ilericilerin de kendi ülkelerinde sosyal adalet, eşitlik ve demokrasi için mücadele ettiklerini ve genellikle bizimkinden çok daha ciddi zorluklarla karşı karşıya olduklarını bilmek bizi daha güçlü ve kararlı kılıyor.
Bunun dışında ve Yunanistan’daki mevcut seçim mücadelesinin ötesinde, Avrupa solunun Syriza’ya ve birbirlerine yardım etmesinin en iyi yolunun kendi ülkelerinde zaferler elde etmek ve güçlenmek olduğunu düşünüyorum. Kıtamızdaki güç dengesini değiştirmenin tek yolu bu.
Bana göre Avrupa solunun karşılıklı dayanışma ifadelerinin ötesine geçmesi ve daha derinlemesine tartışmalara başlaması önemli. Ulusal ve bölgesel özelliklerimizi anlamak açısından, hatalarımızdan ders çıkarmalı, kendi toplumlarımızdaki eğilimleri analiz etmeli ve en önemlisi, siyasi mücadelelerimizde, geleceğin refahın genele yayıldığı, dayanışmacı ve adil bir toplumda olduğuna insanları ikna etmede nasıl daha etkili ve yararlı olabileceğimiz konusunda fikir alışverişinde bulunmalıyız.
Dünya Basını
Ekonomist Sapir: Fransa petrol şoku nedeniyle eksi büyüme ve resesyonun eşiğinde

Fransız ekonomist Prof. Dr. Jacques Sapir, Ortadoğu’daki savaş ve vurulan enerji tesisleri nedeniyle küresel dizel arzının kilitlendiğini ve Fransa’da akaryakıt fiyatlarının litre başına 3 avroya koştuğunu açıkladı. Elysee yönetiminin Rusya tehdidi söylemini yakıt krizini gizlemek amacıyla kullandığını kaydeden Sapir, Fransa ekonomisinin negatif büyümeye sürüklenerek resesyona gireceği uyarısında bulundu.
Fransız ekonomist ve Rusya uzmanı Prof. Dr. Jacques Sapir, bağımsız yayın kuruluşu Fréquence Populaire platformunda gazeteci Georges Kuzmanovic’in konuğu olarak küresel enerji darboğazı, Ortadoğu’daki çatışmalar ve Fransa ekonomisinin içine sürüklendiği risklere dair değerlendirmede bulundu.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi parti liderlerini Élysée Sarayı’nda toplamasına değinen Sapir, gündeme getirilen “Rusya kaynaklı hibrit tehdit” söyleminin aslında patlak veren dizel krizini örtbas etmek amacıyla kurgulandığını dile getirdi.
“Macron siyasi alanda alan açmak için her olayı araçsallaştırıyor”
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi parti liderlerini Élysée Sarayı’nda acil toplantıya çağırmasını ele alan Prof. Dr. Jacques Sapir, görüşmenin arka planında yatan gerekçelerin gerçeği yansıtmadığını ifade etti.
Sapir, toplantının içeriğine dair şu değerlendirmeyi yaptı:
“Büyük haberler olduğunda cumhurbaşkanının parti liderlerini Élysée Sarayı’nda toplaması anlaşılabilir bir teamüldür. Ancak hibrit tehdit konusunda ortada yeni hiçbir gelişme yok. Şaşırtıcı olan ama Macron söz konusu olduğunda bir o kadar da olağan karşılanan durum tam olarak budur. Kendisi, hem siyaset sahnesinin merkezine yeniden yerleşmek hem de piyonlarını ilerletmek için gereken siyasi koşulları oluşturmak adına her hadiseyi araçsallaştırmaya her an hazırdır.”
Gazeteci Georges Malbrunot’nun paylaştığı bilgilerin ve Fransız istihbarat kaynaklarının bu durumu teyit ettiğini aktaran Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Fransız istihbarat servisleri, Rusya’dan kaynaklanan tehdit düzeyinin, özellikle de hibrit tehdit olarak adlandırılan unsurların artmadığını açıkça değerlendiriyor. Mevcut seviye yılın başındaki durumla tamamen aynıdır. Hibrit tehdit kavramının içi her türlü iddiayla doldurulabilir; siber saldırılar ya da çıkarlarımıza yönelik baskılar buna dahil edilebilir. Ancak veriler ortada, tehdit düzeyinde hiçbir artış yaşanmadı.”
“Rusya varlıklar konusunda şimdiye kadar büyük bir itidal gösterdi”
Rusya’nın kendi topraklarındaki Fransız perakende devi Auchan gibi şirketlerin ve İsviçreli gıda tekeli Nestlé’nin kalan varlıklarına el koymasını değerlendiren Sapir, Moskova’nın adımlarının iki somut nedene dayandığını söyledi.
Sapir, Rusya’nın hamlelerini şu sözlerle açıkladı:
“Rusya’nın Fransız şirketlerinin geriye kalan varlıklarına el koyması iki temel gelişmeyle doğrudan bağlantılıdır. İlki, Avrupa’da ve bilhassa Belçika’daki bir bankada tutulan Rusya Merkez Bankası rezervlerine el koyma tehdidinin sürekli olarak ısıtılmasıdır. Rus tarafı bu adımla açıkça şunu söylüyor: ‘Eğer siz bizim merkez bankası rezervlerimize el koymak isterseniz, biz de sizinkilere el koyabiliriz.’ Rus meslektaşlarımın bana aktardığı ikinci gerekçe ise Fransa’nın, Ukrayna üzerinden Rusya topraklarına yönelik insansız hava aracı saldırılarına teknik destek sağlamış olmasıdır.”
Söz konusu tedbirlerin hukuki boyutuna vurgu yapan Sapir, sürecin ayrıntılarını şu ifadelerle paylaştı:
“Söz konusu işletmeler Rusya’nın geçici mülkiyetine devredildi. Bu şirketlerin idaresini Rus devletine ait bir yapı üstlendi fakat yayımlanan resmi bildiride de görüleceği üzere bu tamamen geçici bir tedbirdir. Yani mülkiyet hakkına nihai olarak dokunulmuş değildir. İkinci ve çok önemli bir husus daha var: Bahsi geçen şirketler yabancılara ait olsa dahi Rusya hukukuna tabi bağlı ortaklıklardır. Dolayısıyla bu durum, ülke dışılık ilkesiyle korunan merkez bankası rezervleriyle hiçbir biçimde kıyaslanamaz. Rus hükümeti kendi hukukuna tabi bu şirketlere karşı kanunun emrettiği her türlü tedbiri alabileceğini gösteriyor. Rusların aslında büyük bir itidal sergilediğini görüyoruz. Belçika’daki merkez bankası gelirlerinin Ukrayna’yı finanse etmek için kullanılmasına karar verildiğinde, yani yaklaşık iki yıl önce de bu adımı atabilirlerdi. Bu tedbiri ancak şimdi almaları, karşı tarafa zaman tanıdıklarını ve ‘Bu oyunu oynamak istiyorsanız biz de varız, sonuçlarına katlanırsınız’ mesajı verdiklerini gösteriyor.”
Belçika yargısının aldığı karara da dikkat çeken Sapir, şu tespiti yaptı:
“Belçika’daki bir mahkeme, Rusya Merkez Bankası rezervleri üzerine konulan tüm tedbirleri hukuka aykırı ilan etti. Bu durum, söz konusu rezervlerin gelirlerini Ukrayna’yı silahlandırmak için kullanan Avrupa Birliği ülkelerinin doğrudan gayrimeşru bir zemine kaydığı anlamına gelir. Bu ülkeler gelecekte Rusya’ya karşı resmen borçlu duruma düşecektir.”
“Fransız siyasi partileri sekiz yaşındaki çocuklar gibi tuzağa düştü”
Fransa kamuoyunda son dönemde gündeme getirilen dezenformasyon ve sabotaj iddialarını eleştiren Sapir, siyasi partilerin bu anlatıya sorgulamadan teslim olduğunu kaydetti.
Sapir, muhalefetin tutumuna ilişkin şu ifadeleri kullandı:
“Macron’un kurduğu bu kurguya siyasi partilerimiz adeta sekiz yaşındaki çocuklar gibi düştü. Marine Le Pen ve Jordan Bardella’nın yayımladığı ortak bildiriyi okumak bile yeterli; Macron’un ifadelerini neredeyse kelimesi kelimesine kopyalamış durumdalar. Bardella’ya kıyasla daha deneyimli bir siyasetçi olan Marine Le Pen’den çok daha fazla itidal beklerdiniz. Ancak seçim kampanyasının bu tartışmalardan zarar görmesinden korktukları anlaşılıyor.”
Demiryollarındaki aksamalar ve Almanya’daki havaalanı hadisesi üzerinden yürütülen kampanyaları tahlil eden Sapir, konuşmasına şöyle devam etti:
“Fransa’da bir trenin raydan çıkması hadisesinde istihbarat raporları Rusya parmağına işaret etmiyor. Demiryolları idaresine iş yapan alt yüklenici bir firmanın ihmali ya da aşırı sol ve radikal çevreci grupların kötü niyetli bir eylemi söz konusu olabilir. Leipzig Havalimanı vakası ise tamamen akıl dışı bir kurgudan ibarettir. Ukrayna kargo uçağının askeri mühimmat yüklediği bir havalimanı yakınında, Almanya’da serbestçe satılan ticari bir insansız hava aracının düştüğü bildirildi. Alman gizli servisi bu olayı üzerlerinde Rus pasaportu taşıyan iki kişiyle ilişkilendirdi. Gizli istihbarat teşkilatlarının yabancı bir ülkede sabotaj yaparken ceplerinde kendi pasaportlarıyla dolaştığını düşünmek tam bir ahmaklıktır. Bu işin arkasında Rusya yanlısı Almanlar, Rusya’yı suçlu göstermek isteyen Ukraynalılar veya herhangi bir Batılı istihbarat servisi yer alabilir. Hastanelere yönelik siber saldırılarda da aynısı yapıldı; saldırıların Ukraynalı korsanlar tarafından gerçekleştirildiği kanıtlanınca konu derhal sümen altı edildi.”
“Husilerin saldırıları Yanbu ihracat kapasitesini en az altı ay sıfırladı”
Fransa’nın ve dünyanın karşı karşıya kaldığı esas krizin yakıt tedariki olduğuna işaret eden Prof. Dr. Jacques Sapir, Ortadoğu’da genişleyen savaşın küresel enerji altyapısını felç ettiğini belirtti.
Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’deki ablukanın etkilerini aktaran Sapir, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan süreç Hürmüz Boğazı’nı fiilen kilitledi. Eskiden günde 140 ila 150 gemi geçerken bugün ancak 10 ila 12 gemi seyredebiliyor. Yemen’deki Ensarullah hareketinin, yani Husilerin kontrolü ele almasıyla Babülmendep Boğazı da tamamen kapandı. Suudi Arabistan’ın Çin menşeli füzelerle Yemen şehirlerini bombalamasına Husiler çok ağır bir misillemeyle karşılık verdi ve Suudi Arabistan’ın ihracat kapasitesini neredeyse tamamen imha etti.”
Suudi petrol altyapısına verilen zararın boyutlarını detaylandıran Sapir, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Savaştan önce Suudi Arabistan, petrol fiyatlarını yüksek tutmak ve milli petrol şirketi Aramco’nun halka arzını desteklemek amacıyla üretimini kısıtlayarak günde iki milyon varil ihraç ediyordu. Hürmüz Boğazı’ndaki kayıpları telafi etmek için 28 Şubat’tan itibaren Doğu-Batı boru hattı üzerinden Yanbu Limanı’na yönelerek ihracatı günde 3,7 milyon varile çıkardılar. Ancak Husiler yalnızca boru hattını değil, stratejik pompa istasyonlarını da vurdu. İlk başta iki istasyonun vurulduğu sanılıyordu fakat kuzeydoğudaki üçüncü istasyon da temellerine kadar imha edildi. Boru hattından sızan ham petrol geniş bir araziyi kirlettiği için tamirata başlamadan önce toprağın temizlenmesi gerekiyor. Bu istasyonların parçaları seri üretim değil, sipariş üzerine tek tek üretilen aksamlar olduğundan Yanbu üzerinden ihracat kapasitesi en az altı ay boyunca tamamen sıfırlanmıştır.”
Husilerin balistik ve hipersonik füzeler kullandığını hatırlatan Sapir, şu teknik verileri paylaştı:
“Husilerin saldırıları basit insansız hava araçlarıyla değil, 200 ila 300 kilogram patlayıcı taşıyan yüksek hızlı balistik ve hipersonik füzelerle icra edildi. Aynı zamanda Yanbu’daki dev rafineriyi de yerle bir ettiler. Bu durum doğrudan rafinaj kapasitesini vurdu. Ukrayna’nın Rus rafinerilerine yönelik saldırılarıyla birleştiğinde dizel ve gazyağı ihracatı küresel ölçekte durma noktasına geldi. Rusya’nın ham petrol ihraç kapasitesi sürüyor ancak dizel üretecek rafinaj kabiliyeti kısıtlandığı için dünya pazarları eşi benzeri görülmemiş bir ürün krizine sürüklendi.”
“Ham petrol varil fiyatı Şanghay borsasında 135 dolara tırmandı”
Rafinerilerin devre dışı kalmasının petrol piyasalarındaki fiyat dengelerini kökten sarstığını aktaran Sapir, Asya ve Avrupa’nın ağır bir maliyetle yüzleştiğini bildirdi.
Piyasalardaki son fiyat hareketlerini özetleyen Sapir, şu bilgileri verdi:
“Ham petrol fiyatlarındaki sıçrama Asya ve Avrupa teslimatlarına derhal yansıdı. Şanghay borsasında Körfez menşeli ham petrolün varili 135 dolardan işlem görüyor. Hindistan’ın batı kıyısındaki rafinerilere sevk edilen Rus Ural petrolünün varili 140 ila 145 dolara ulaştı. Ural petrolünün gösterge endeksi ise 120 doların üzerine yerleşti. Ortaya çıkan bu tablo kalıcıdır ve aylarca devam edecektir. Donald Trump’ın, küresel dizel ticaretine zarar verdiği gerekçesiyle Ukrayna lideri Volodimir Zelenskiy’e rafineri saldırılarını durdurması için çıkışması boşuna değildir. Batı’nın yönlendirdiği hedefler bir bumerang gibi dönüp kendi ekonomilerini vurmaktadır.”
Sapir, petrol ürünlerindeki daralmanın yaratacağı zincirleme reaksiyona işaret ederek şunları söyledi:
“Dizel ve akaryakıt sorunu tüketiciler açısından yakıcı bir aşamaya geldi. Ancak asıl büyük felaket, kimyasal şok olarak nitelediğim rafinaj türevleri krizidir. Rafineri çıktılarının temin edilememesi sanayide hammadde kesintilerine yol açacaktır. Amerika Birleşik Devletleri’nde 21 eyalette dizel fiyatları tarihi zirvelerini çoktan geride bıraktı. Fransa’da ise pompa fiyatları 2,40 ila 2,60 avro bandına oturdu ve hızla litre başına üç avro sınırına doğru ilerliyor.”
“Dizeldeki fiyat esnekliği bire eşit ve bütçe kaybı iddiası asılsız”
Fransa’daki akaryakıt fiyatlarının yarısından fazlasının vergilerden oluştuğunu hatırlatan Sapir, hükümetin bütçe açığı söylemlerinin ekonomik gerçeklerle bağdaşmadığını ifade etti.
İktisatçı Nicolas Meillant tarafından yürütülen ekonometrik çalışmaya atıfta bulunan Sapir, şu açıklamayı yaptı:
“Nicolas Meillant, Fransa’daki beş yıllık aylık tüketim ve fiyat hareketlerini kapsayan 60 veri noktası üzerinden dizelin fiyat esnekliğini hesapladı. Elde edilen sonuç nettir: Dizel yakıtın fiyat esnekliği tam olarak bire eşittir. Bu veri iktisadi açıdan şu anlama gelir: Akaryakıt fiyatı yüzde 10 arttığında tüketim yüzde 10 geriler. Tersi durumda, yani fiyat yüzde 10 düştüğünde tüketim aynı oranda yükselir. Dolayısıyla devletin akaryakıttan elde ettiği toplam vergi geliri sabittir. Maliye Bakanlığı çevreleri, dizel fiyatını iki avroya düşürmenin kamu maliyesine 15 milyar avroya, yani gayrisafi yurtiçi hasılanın yarım puanına mal olacağını öne sürüyordu. Bu hesaplama tamamen geçersizdir.”
Fransa’daki vergi sistemindeki yapısal çarpıklığa değinen Sapir, çözüm yolunu şu sözlerle tarif etti:
“Fransa’da vergiden de katma değer vergisi alınan akıl dışı bir sistem yürürlüktedir. Bu uygulama çifte vergilendirmeyi yasaklayan anayasal ilkelere de aykırılık teşkil eder. Şayet devlet vergiler üzerindeki katma değer vergisini kaldırma kararı alırsa, vergi oranındaki indirimden doğacak teorik kayıp artan tüketim hacmiyle anında telafi edilir. Bu sayede pompa fiyatları 45 ila 50 sent ucuzlayabilir. Hükümet genel tüketici sübvansiyonlarını iptal edip yalnızca çiftçilere ve balıkçılara yönelik yakıt desteklerini koruyarak bu operasyonu toplamda 500 ila 700 milyon avroluk sembolik bir maliyetle tamamlayabilir. Ancak Marine Le Pen vergi indirimi talebini ilk dillendiren isim olduğu için iktidar sırf siyasi inat uğruna bu rasyonel adımı atmayı reddediyor.”
“Fiyat tavanı uygulaması kaçınılmaz olarak akaryakıt kıtlığı yaratır”
Fransa’da sol muhalefetin savunduğu fiyat sabitleme ve tavan fiyat politikalarının ekonomik yıkıma yol açacağını vurgulayan Prof. Dr. Jacques Sapir, TotalEnergies istasyonlarında yaşananları örnek gösterdi.
Piyasa mekanizmasına yapılan idari müdahaleleri eleştiren Sapir, şu görüşleri dile getirdi:
“Jean-Luc Mélenchon liderliğindeki Boyun Eğmeyen Fransa hareketi fiyatların devlet zoruyla dondurulmasını talep ediyor. Fiyatları dondurursanız karşılaşacağınız yegane sonuç istasyonların yakıtsız kalmasıdır. TotalEnergies şirketinin kendi istasyonlarında uyguladığı iki avroluk tavan fiyat politikasının neticelerini sahada görüyoruz. Şirket yüz milyonlarca avro zarar yazarken diğer istasyonlarla açılan fiyat makası tüketimi tamamen Total noktalarına yöneltti. Sonuç olarak Total istasyonlarında motorin ve kurşunsuz benzin tükendi. Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre Fransa’daki akaryakıt istasyonlarının yüzde 15 ila 17’si şu anda yakıt temin edemiyor. Bu oran tam olarak Total’in ülkedeki pazar payına denk gelmektedir.”
Tarihsel bir paralellik kurarak idari fiyat kontrollerinin tehlikesine işaret eden Sapir, şunları kaydetti:
“Fiyat dondurma mekanizmasının petrol sektöründe çalışmadığı gün gibi ortadadır. Fiyat tavanı arzı keser ve kıtlığı kurumsallaştırır. 1927 yılında Sovyetler Birliği’nde yaşanan meşhur tahıl grevi, tahıl alım fiyatlarının idari kararla düşürülmesi sonucu patlak vermişti. Devlete tahıl satmayı ilk bırakanlar zengin köylüler değil, yoksul ve orta halli köylüler olmuştu. Fransız Devrimi sırasındaki azami fiyat kanunu da aynı hüsranla sonuçlanmıştı. Fiyatı baskılarsanız kuyruklar ve yokluk üretirsiniz.”
“Trump petrol ihracatını yasaklama fikrinden uzman tepkisiyle vazgeçti”
Amerika Birleşik Devletleri’nin enerji darboğazı karşısında attığı adımlara değinen Sapir, Washington yönetiminin küresel piyasaları kilitleyecek bir kararın eşiğinden döndüğünü söyledi.
Amerikan tarım sektörünün yüksek mazot maliyetleri altında ezildiğini aktaran Sapir, şu bilgileri verdi:
“Amerikan çiftçileri dizel fiyatlarının iki katına çıkması nedeniyle büyük bir çıkmazda bulunuyor yerine büyük bir çıkmaz yaşıyor. ABD yönetimi, altı yıldır tek bir varil dahi almadığı Venezuela’dan aniden günde 800 bin varil ağır ham petrol ithal etmeye başladı. Orinoco Deltası’nın ağır petrolü Amerikan rafinerileri için zorunlu bir hammaddedir. Donald Trump başlangıçta yerel fiyatları düşürmek adına dizel ihracatını tamamen yasaklamayı düşündü. Ancak hem Demokrat hem Cumhuriyetçi enerji uzmanları böylesi bir adımın küresel piyasalarda tam bir kıyamete yol açacağını belirterek ayağa kalktı. Trump bu büyük hatadan şimdilik geri adım attı ancak kriz kasım ayındaki Kongre ara seçimlerinde Cumhuriyetçilerin Temsilciler Meclisi ve Senato’yu kaybetmesine yol açabilecek ağırlıktadır.”
Pentagon’un askeri sınırlarına da değinen Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Pentagon sözcüsü geçtiğimiz günlerde İran ile yürütülen savaşın Amerikan mühimmat stoklarını tamamen tükettiğini kabul etti. Suudi Arabistan’ın yardım çağrılarına rağmen Amerikan ordusunun Yemen’e karşı yeni bir cephe açacak gücü kalmadı. Merkezi İstihbarat Teşkilatı raporları, İsrail ile ortaklaşa Yemen’e yapılacak geniş çaplı bir taarruzun tüm Ortadoğu’yu havaya uçuracağı uyarısında bulundu. Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın bütün askeri ve iktisadi stratejisi çökmüş durumdadır. Amerikan güvenlik şemsiyesini kaybeden Riyad yönetiminin İran ile doğrudan müzakere masasına oturmaktan başka hiçbir gerçekçi seçeneği kalmamıştır.”
“Rusya’nın Vostok sahası ihracat kapasitesini yüzde 25 artıracak”
Küresel petrol arzındaki kaymaların Asya ülkelerini Rusya’ya daha da yakınlaştırdığını belirten Sapir, Moskova’nın Arktik bölgesindeki dev enerji projelerini devreye aldığını açıkladı.
Enerji jeopolitiğindeki yeni rotaları haritalandıran Sapir, şu tespitleri paylaştı:
“Körfez’deki krizden en fazla etkilenen Asya ülkeleri çözümü Rusya’ya yönelmekte buldu. Rosneft ve Gazprom ortaklığıyla Arktik bölgesinde yer alan dev Vostok petrol sahası üretime ve sevkiyata başladı. Bu yeni saha Rusya’nın petrol ihraç kapasitesini tek başına yüzde 20 ila 25 oranında artıracaktır. Bu ek kapasite Çin ve Hindistan’ın enerji güvenliğini pekiştirirken, Sibirya kömürünün en büyük alıcısı konumundaki Güney Kore’yi rahatlatacak ve Japonya’nın Rusya ile müzakerelerini hızlandıracaktır.”
Avrupa’nın alternatif kaynaklardan yoksun olduğunu kaydeden Sapir, aradaki uçurumu şu sözlerle anlattı:
“Asya tedarik kanallarını sağlama alırken Avrupa Birliği derin bir krizle baş başa kalmıştır. Gabon, Nijerya, Cezayir ve Libya gibi Afrika üreticilerinin üretim kapasitelerini artırma kabiliyeti son derece sınırlıdır. Brezilya’nın sağlayabileceği ek kapasite günde en fazla 500 ila 800 bin varil civarındadır. Dolayısıyla bu enerji şokunun en ağır faturasını Fransa ve diğer Avrupa ülkeleri ödeyecektir.”
“Fransa büyümede eksiye geçişin ve ağır bir resesyonun eşiğinde”
Fransa ekonomisinin yakıt krizinin tetiklediği yeni bir toplumsal patlama dalgasıyla karşı karşıya olduğunu vurgulayan Sapir, ekonomik göstergelerin hızla bozulduğunu kaydetti.
Sarı Yelekliler hareketine benzer bir dalgalanmanın kapıda olduğunu dile getiren Sapir, şu uyarılarda bulundu:
“Mevcut şartlar bana giderek Sarı Yelekliler hareketinin ilk başladığı günleri hatırlatıyor. Tarih birebir tekerrür etmez zira taraflar geçmiş deneyimlerin hafızasını taşır; ancak bu hiçbir şey olmayacağı anlamına gelmez. Önümüzdeki iki ila dört ay son derece sert gelişmelere gebedir. Çalışma grubumuzla birlikte Fransa ekonomisinin büyüme modeline dair tahminlerimizi aşağı yönlü revize etmek mecburiyetindeyiz. Yıl başında öngörülen yüzde 1,1’lik resmi büyüme hedefi bir hayalden ibarettir. Kendi merkezimin daha önce yüzde 0,2 olarak açıkladığı zayıf büyüme tahmini dahi artık geçerliliğini yitirmiştir. Fransa ekonomisi pozitif büyümeden negatif büyümeye, yani resesyona geçiş noktasındadır.”
Enflasyon rakamlarına dair teknik modellemeleri aktaran Sapir, değerlendirmesini şöyle tamamladı:
“Akaryakıt fiyatlarındaki her yüzde 10’luk artış, genel enflasyon oranına mekanik olarak 0,7 puan ekler. Temmuz, ağustos ve eylül aylarında biriken yakıt artışları tüketici fiyat endeksine en az bir tam puanlık ilave yük getirecektir. İnsanların alım gücü düştüğü için sanayi mallarında talep daralması ve fiyat indirimi yaşansa bile bu dinamik genel yükselişi engelleyemez. Yıl sonunda Fransa’da enflasyonun yüzde 4’ün üzerine çıkması, hatta yüzde 5 sınırını zorlaması kuvvetle muhtemeldir. Fransa Ulusal İstatistik Enstitüsü verileri açıkladığında tablonun vahameti çok daha net biçimde gün yüzüne çıkacaktır.”
“Güney ülkeleri ortak tahıl borsasıyla tam gıda egemenliği kuruyor”
Yeni Delhi’de düzenlenen BRICS zirvesini de mercek altına alan Sapir, birliğin genişleme evresinden kurumsal konsolidasyon aşamasına geçtiğini belirtti.
Dolarsızlaşma sürecinin yalnızca para birimleriyle sınırlı kalmadığını bildiren Sapir, stratejik projeleri şu sözlerle anlattı:
“Yeni Delhi zirvesi finansal ve ticari bağımsızlığın kurumsallaşması açısından tarihi kararlara sahne oldu. Rusya’nın 2023 yılından bu yana öncülük ettiği ortak BRICS tahıl ve gıda borsası hayata geçiriliyor. Pirinç de dahil olmak üzere temel tarım ürünlerini ve tarım makinelerini kapsayan bu ortak piyasa, Küresel Güney ülkelerine eksiksiz bir gıda egemenliği kazandıracaktır.”
Finansal altyapı alanındaki dönüşümleri özetleyen Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Hindistan’daki Gift City projesi dünya çapında devasa bir finans merkezine dönüşüyor. Batı tekelindeki reasürans sistemlerine karşı bağımsız sigorta yapıları kuruluyor. İran savaşı nedeniyle Basra Körfezi’nde sigortasız kalan tankerler bu süreci olağanüstü biçimde hızlandırdı. Çin’in finansal gücü ile Hindistan’ın 18’inci yüzyıldan bu yana deniz ticaretinde taşıdığı köklü sigortacılık tecrübesi birleşiyor. Londra ve New York merkezli finans kartellerine karşı güney ülkelerine eksiksiz bir kurumsal alternatif inşa ediliyor.”
“Yeni parlamenterlerin yüzde 30’undan fazlası cephe gazilerinden oluşacak”
Mülakatın son bölümünde Rusya parlamentosu Devlet Duması seçimlerinin ilk sonuçlarını analiz eden Prof. Dr. Jacques Sapir, ülkede derin bir elit değişiminin başladığına dikkat çekti.
Seçim neticelerinin askeri ve sosyolojik boyutlarını değerlendiren Sapir, şu tespitleri paylaştı:
“Resmi olmayan ilk sonuçlara göre Birleşik Rusya Partisi mecliste mutlak çoğunluğunu korurken, Komünist Parti ile Liberal Demokrat Parti’nin toplam oy oranı yüzde 22 seviyesine ulaştı. Savaş dönemlerinde halkın bayrak etrafında kenetlenmesi olağan bir durumdur. Burada asıl mühim olan gelişme, meclise girecek yeni vekillerin ne kadarının Ukrayna’daki askeri operasyona katılmış gazilerden oluşacağı meselesidir.”
Gözlemlerini aktaran Prof. Dr. Sapir, sözlerini şu şekilde noktaladı:
“Parti listelerindeki yerleşimler incelendiğinde, yeni dönemde Rus parlamentosunun yüzde 30 ila 45’ini doğrudan cepheden gelen gazilerin oluşturacağı anlaşılıyor. Yüzde 30 gibi en muhafazakar oran dahi muazzam bir sosyolojik dönüşüme işaret eder. 2022 yılı sonunda Moskova’da öğrencilerimle yaptığım görüşmelerde, gelecekte siyasi kariyer yapmak isteyenlerin savaşa katılması gerektiği yönündeki inancı bizzat dinlemiştim. Bu öngörü bugün gerçeğe dönüşüyor. Önümüzdeki 10 ila 15 yıl boyunca Rusya’nın siyasi kaderini doğrudan cephede savaşmış bu yeni kadrolar belirleyecektir. Bu durum, Rusya ile Batı arasındaki stratejik hesaplaşmanın uzun vadeli bir kurumsal zemine oturduğunun en kesin kanıtıdır.”
Dünya Basını
Yarım trilyon dolarlık balon: Süper zeka söylemi gerçek zararları gizliyor

Teknoloji yazarı Ed Zitron, yapay zeka sektöründen yükselen “insanlığın yok oluşu” uyarılarının somut temeli bulunmayan bir halkla ilişkiler kurgusu olduğunu belirtti. Şirketlerin yarım trilyon doları aşan maliyetlerine rağmen karlı bir iş modeli kuramadığına dikkat çeken Zitron, hayali kıyamet senaryolarının gerçek çevre tahribatı, ekonomik zarar ve tüketici mağduriyetlerini gizlemek için kullanıldığını kaydetti.
Yapay zeka sektöründe çalışan bazı eski ve mevcut personelin “insanlığın sonunu getirebilecek süper zeka” uyarılarıyla başlattığı kıyamet senaryoları tartışması büyüyor.
Teknoloji yazarı, bülten yayıncısı ve eski halkla ilişkiler danışmanı Ed Zitron, katıldığı ICYMI adlı podcast programında, sektördeki güvenlik ve felaket söylemlerinin gerçek somut tehlikeleri örtbas etmeye yarayan bir yanılsamadan ibaret olduğunu belirtti.
Tartışma, daha önce üç yıl boyunca yapay zeka araştırma kuruluşlarında çalışan ve son olarak Anthropic şirketinde görev yapan 27 yaşındaki araştırmacı Jacob Coxon’ın istifa mektubuyla alevlendi.
Coxon, hem eski şirketi OpenAI hem de son çalıştığı Anthropic yönetimlerinin sorumsuzca davrandığını belirterek, “Kendi kendini geliştiren süper zekaya doğru çılgınca koşuyorlar ve hayatlarımızla kumar oynuyorlar. Bu teknolojiyi inşa edenler, yapay zekanın bu on yılın sonuna kadar hepimizi öldürebileceğine içtenlikle inanıyor” ifadelerini kullandı.
Bu açıklamayı alıntılayan Anthropic bünyesindeki Uyum Bilimi Lideri Evan Hubinger ise “Jacob haklı. Yapay zekanın tüm insanları öldürebileceğine gerçekten inanıyoruz. Şahsen önümüzdeki on yıl içinde bunun gerçekleşme ihtimalinin yüzde 10’dan fazla olduğunu düşünüyorum” dedi.
Sektörün içinden gelen bu felaket senaryolarını sert bir dille eleştiren Ed Zitron, kamuoyuna sunulan kıyamet anlatısının hiçbir bilimsel temele dayanmadığını vurguladı.
“Süper zeka masalı gerçek bir tarikat gibi işletiliyor”
Zitron, yapay zeka sektörünün önemli bir bölümünün ve özellikle Anthropic çevresinin rasyonel bir teknoloji üreticisinden ziyade kapalı bir inanç grubu gibi hareket ettiğini dile getirdi.
Teknolojinin kendi kendini sınırsızca geliştirebileceğine dair somut hiçbir kanıt bulunmadığını hatırlatan Zitron, “Anthropic şirketine ve yapay zeka sektörünün bir kısmına adeta bir tarikat tarafından yönetiliyormuş gibi bakmamız gerekiyor. Bu, süper zeka tarikatıdır. Süper zekanın mümkün olduğuna dair elimizde hiçbir kanıt yok. Kendi kendini yinelemeli biçimde geliştiren, yani kendi kendine öğrenen bir yapay zekadan söz ediyorlar. Bunun gerçekleşebileceğine ilişkin hiçbir somut ispatımız bulunmuyor” dedi.
Sektör çalışanlarının gerçeklikten kopuk bir yankı odasında yaşadığına işaret eden Zitron, “Kendilerine rasyonel diyen bu kesimler, rasyonel düşünceyi değil, süper zekanın insanlığı yok edeceği yönündeki peşin hükmü kastediyor. Bu zihniyet, herkesin paniklemesini istiyor. Şirkete adım attığınız ilk andan itibaren ‘süper zeka hepimizi öldürebilir’ fikri aşılanıyor. Çevrenizdeki herkes aynı şeye inandığında ve aynı şekilde davrandığında, ortaya akıl dışı bir tektiplik çıkıyor. Zeki insanların buna kanmasının nedeni, aynı şeyi tekrarlayan bir gruba inanmanın ve gerçekleri görmezden gelmenin çok kolay olmasıdır” ifadelerini kullandı.
“Makineler kontrolden çıkmadı, ortada açık bir insan hatası var”
Kıyamet çığırtkanlığı yapanların somut bir vaka olarak öne sürdüğü açık kaynaklı yazılım paylaşım platformundaki güvenlik açığına da değinen Zitron, modellerin bağımsız bir irade geliştirdiği iddialarını kesin bir dille reddetti.
Deney sırasında görevlendirilen binlerce yazılım ajanının kendi kendine bilinç kazanmadığını, sadece kendilerine verilen hedefe ulaşmak için olasılık ağaçlarını taradığını söyleyen Zitron, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Kontrolden çıkmak, bilinç ve niyet barındırır. Burada kesinlikle öyle bir durum yok. On bin civarında model bir araya geldi; geleneksel yollarla sorunu çözemeyeceklerini belirleyip testte hile yapmanın yolunu aradılar. Platformdaki bir güvenlik açığını bulup tıpkı sıradan bir siber saldırı gibi bundan faydalandılar. Burada ‘onlar’ derken insanları değil, altyapıya bağlı büyük dil modellerini kastediyorum. Kendi iradeleriyle hareket etmediler. Bir plan ürettiler ve önlerine konan kodlama değerlendirmesini aşmak için çalıştılar. Bu modeller olasılıksal sistemlerdir; ne kadar karmaşıklaşırlarsa karmaşıklaşsınlar matematiksel olarak yanılsama üretmeye mahkumdurlar. Yapılan hile, niyetten değil, verilen talimatın farklı biçimde işlenmesinden kaynaklanıyor.”
Söz konusu hadisenin bir yapay zeka başarısızlığı değil, araştırmacıların ihmali olduğunu belirten Zitron, “Makinelerin saldırı yapmasını sağlamaya çalışırken arkalarında yazılım indirilmesine izin veren açık kapılar bıraktıklarını fark etmediler. Sistemin internet erişimi olmadığını zannediyorlardı. Bu doğrudan bir insan hatasıdır. Makinelerin bilerek kaçıp gittiği yanılsaması, insanların bu sistemleri insani özelliklerle donatmasından besleniyor. Oysa ortada sadece bir dizi matematiksel işlem var” diye konuştu.
“Amaç sizi telaşa sokup belirsizlikle korkutmak”
Yapay zeka alanındaki güvenlik çağrılarının sahte bir aciliyet hissi üzerinden kurgulandığını kaydeden Zitron, kamuoyuna yönelik panik dalgasının arkasındaki mekanizmayı şu sözlerle aktardı:
“Dolandırıcılar iki temel yöntemle insanları aldatır. Birincisi, sizi aceleye getirmektir. Biri size ‘Bunu hemen yapmalısınız, derhal harekete geçmelisiniz’ diyorsa, her defasında yavaşlamak gerekir. Bina yanmıyorsa veya dışarıda silahlı biri yoksa, acil eylem talep eden muğlak tehditler karşısında durup düşünmelisiniz. İkincisi ise belirsizlikten korkmamak ve somut ayrıntı talep etmektir. ‘Bu teknoloji sizi öldürecek’ diyorlar. Beni ne öldürecek? Neden korkuyorsunuz? Nerede, nasıl gerçekleşecek? Bunların hiçbirine cevap vermiyorlar. Hangi güvenlik süreçlerinin eksik olduğunu, neyin düzeltilmesi gerektiğini veya sürecin nasıl yavaşlatılacağını somutlaştırmıyorlar. Sadece belirsiz bir dehşet tablosu çiziyorlar.”
Anthropic şirketinden ayrıldıktan sonra televizyon kanallarında ve basında yoğun bir tanıtım turuna başlayan Jacob Coxon’ın durumunu irdeleyen Zitron, gerçek ifşaatçılık ile bu medya kampanyası arasındaki farkı anlattı:
“Bir ifşaatçı ne yapar? Yanlış bir eylemi işaret eder, somut bir olguyu gösterir ve kanıt sunar. Gazetecilere belgeleri teslim eden Frances Haugen veya Edward Snowden gerçek ifşaatçılardır; ellerinde somut evraklar vardı. Medya ise bu olayı ‘Şirketten ayrılan korkmuş adam’ başlığıyla özel haber gibi sunuyor. Bu kişi bir ifşaatçı değil. Gizlilik sözleşmenizin arkasına saklanıyorsanız ifşaatçı olamazsınız. Bir ifşaatçı kamu yararı adına dava edilme riskini göze alarak o sözleşmeyi çiğner. Oysa bu şahıs hiçbir somut bilgi vermiyor, yalnızca çok korktuğunu söylüyor. Arka arkaya bağlanan bu televizyon mülakatları ve zengin arka planlar, bu sürecin tek başına yürütülmediğini, organize bir halkla ilişkiler faaliyeti olduğunu gösteriyor. Sektörden ayrıldığını iddia ediyor ama birkaç ay sonra yine yapay zeka güvenliği alanında bir işe geçeceğini kendisi dile getiriyor.”
“Süper zeka retoriği kalktığında geriye vasat ve pahalı bir bulut yazılımı kalıyor”
Zitron, teknoloji şirketlerinin tüm bu kıyamet söylemlerini, ekonomik olarak sürdürülemez olan iş modellerini gizlemek için bir kalkan olarak kullandığına dikkat çekti.
Yatırımların yarım trilyon doları aştığını ancak ortaya çıkan faydanın bu maliyeti karşılamaktan çok uzak olduğunu belirten yazar, şu ifadeleri kullandı:
“Bütün bu tantanayı, süper zeka masallarını ve korku edebiyatını bir kenara bıraktığınızda ne görüyorsunuz? Binlerce araştırmacının son derece karsız, sadece dünyanın en büyük şirketlerine para kazandıran bulut yazılımları üzerinde çalıştığı gerçeğini görüyorsunuz. Bu yazılımlar hiçbir şeyi demokratikleştirmiyor, kitleler için değer üretmiyor. Serveti yalnızca dev teknoloji firmalarında merkezileştiriyor; risk sermayesi fonlarını doğrudan bu devlerin kasasına akıtıyor. Üstelik bu teknoloji vasat bir bulut yazılımından öteye gidemiyor. Dil modelleri gelişti, bunu kabul ediyorum; fakat bu noktaya gelebilmek yarım trilyon dolardan fazlaya mal oldu. Bu fiyata alınan sonuç son derece yetersizdir.”
Yapay zekanın pratik kullanım alanlarının oldukça dar olduğunu vurgulayan Zitron, “Bütün o şatafatlı lafları soyutladığınızda elinizde belirli işlevler için faydalı olan kodlama modelleri kalıyor. Kod okumayı bilen yazılımcılar için işleri biraz hızlandırabilir, grafik çiziminde işe yarayabilir. Ben oğlumun bilgisayar oyunundaki bir arızayı gidermek için kullandım; o bile tam bir gün sürdü ve yarı yolda çöktü. Tüm retorik temizlendiğinde durum gerçekten içler acısı. Hepimiz bu tek konuya aşırı odaklandık ve ne yapabileceğine dair boş yere paniğe kapıldık. Eğer bu bir süper zeka değilse, sadece sıradan bir yazılımdır. Sıradan bir yazılımsa, harcanan tüm zamana ve enerjiye yazık oldu. Medya, kendi yansımasını görüp korkan bir köpek yavrusu gibi havaya girdi” dedi.
“Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda”
Sektör liderlerinin yapay zeka güvenliği çağrılarının ardında derin bir ikiyüzlülük yattığını ifade eden Zitron, OpenAI Üst Yöneticisi Sam Altman ve diğer şirketlerin tutumunu eleştirdi:
“Altman televizyona çıkıp güvenlik endişeleri sebebiyle halka arz için doğru zaman olmadığını söylüyor. Oysa asıl gerçek şu: Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda. Mali kayıtlarını bizzat gördüm ve basına yansımasından önce yayımladım. Şirketin ekonomisi tamamen çökmüş halde. Bir yandan kapalı kapılar ardında 1,5 trilyon dolarlık piyasa değeri üzerinden fon toplamaya çalışıyorlar, diğer yandan ‘güvenlik nedeniyle yavaşlamalıyız’ diyorlar. Anthropic ise tam bu yavaşlama çağrılarının yapıldığı gün halka arz için teknoloji borsasını seçtiğini duyurdu. Aslında kimsenin yavaşladığı yok. Herkes bu anlatının bir ucundan tutup kendi çıkarına göre kullanıyor.”
Şirketlerin finansal illüzyonlar yarattığını da sözlerine ekleyen Zitron, “Anthropic şirketinin, eğitim maliyetleri ve hisse bazlı ödemeler hariç tutulduğunda yüzde 80 brüt kar marjına sahip olduğunu yatırımcılara söylediği ortaya çıktı. Bu, son derece etik dışı bir iş yapma biçimidir. Ayrıca kullanıcıların erişim sınırlarını sürekli değiştiriyorlar. Bir yıllık abonelik satın alan bir müşteri, altı ay sonra hizmetin çeyreğine bile erişip erişemeyeceğini bilemiyor. Gerçek maliyetleri ve ekonomik tabloyu gizleyerek tüketicileri mağdur ediyorlar” şeklinde konuştu.
“Hayali süper zekayı denetlemek, gerçek suçları aklamanın kılıfıdır”
Zitron, teknoloji şirketlerinin yasa yapıcılara “bizi denetleyin” çağrısı yapmasının ardındaki asıl amacın, kendi istedikleri kuralları dayatmak olduğunu söyledi.
Siyasetçilerin var olmayan tehditlerle uğraşarak halkı oyaladığını belirten teknoloji yazarı, şu görüşleri dile getirdi:
“Sektör, devletlerin teknolojiyi gerçek anlamda denetlemediğini çok iyi biliyor. ‘Bizi denetleyin’ demek onlar için hiçbir maliyet taşımıyor. Asıl hedefleri kendi kendilerini denetlemek, yani diledikleri gibi at koşturmaya devam etmektir. Siyasetçiler de bu oyuna alet oluyor. Çıkıp yapay zekayı denetleyeceklerini ilan ediyorlar. Peki bu taslaklarda sohbet robotları yüzünden intihar eden insanlar, çevreye verilen devasa tahribat veya veri merkezlerinin sıradan yurttaşların faturalarına bindirdiği yükler yer alıyor mu? Hayır. Varsa yoksa süper zeka masalı. Masal kahramanlarını yasaklayarak dünyayı kurtaracaklarını vadediyorlar. Var olmayan bir canavarla savaşmak, gerçek zararlarla yüzleşmekten kaçınmanın en kolay yoludur.”
Yasal yaptırımların hemen devreye girmesi gerektiğini savunan Zitron, mevcut yasal düzenlemelerin kullanılmadığını belirtti:
“Bu sektörü gerçekten denetlemek isteseydik, bunu yarın sabah yapabilirdik. Bu araçların tıbbi ve hukuki tavsiye vermesini, insani duyguları taklit etmesini derhal yasaklardık. Kusurlu bir ilaç, kaza yapan bir otomobil veya tehlikeli bir oyuncak insanlara zarar verdiğinde derhal toplatılır. Büyük dil modellerini de güvenli hale gelene kadar tamamen kapatmamız gerekir. Bu teknolojilerle işlenen siber suçların yasal sorumluluğu şirket yöneticilerine yüklenmelidir. Yöneticilerin hesap vermesi, kolluk kuvvetlerinin devreye girmesi gerekir. Ortada açık yasalar varken, failin kendi cezasını kendisinin belirlemesine izin veriliyor.”
Yapay zekanın gelecekteki olası felaketlerine odaklanmanın, bugünkü yıkıcı etkileri görünmez kıldığına işaret eden Zitron, toplumun acil olarak yüzleşmesi gereken sorunları şöyle sıraladı:
“Yapay zekanın vereceği ana zararı belirsiz bir kıyamet olarak tanımlamak, şu an yaşattığı devasa tahribatı önemsiz gösteriyor. Bu modellerle etkileşim kuran kişilerin yaşadığı ağır psikolojik çöküntüler, enerji ve su tüketiminin yarattığı çevre felaketi, veri merkezlerinin maliyetinin kamuya yüklenmesi ve bağımsız düşünme yetisinin körelmesi gibi krizler önemsiz ayrıntılar gibi algılanıyor. Oysa bizi fiilen etkileyen maddi gerçekler bunlardır. Gelecekte gerçekleşmeyecek bir süper zekayı durdurduğunuzu söyleyerek siyasi puan toplayabilirsiniz ama bu güvensiz teknolojinin yazılım dünyasının her köşesine kontrolsüzce boca edilmesinin faturasını ödemekten kaçamazsınız.”
Zitron, sıradan yurttaşlara ve haber tüketicilerine yönelik tavsiyelerini şu sözlerle tamamladı:
“Yapay zeka hakkında ne düşünürseniz düşünün, özellikle iş yerlerinde bu konudan kaçınmak zor. Ancak ne olursa olsun, bu teknolojiye ilişkin bilgilerinizi teknoloji vadisinin sözcülerinden almayın. Birisi size yapay zekanın gelecek olduğunu ve harikalar yaratacağını ısrarla anlatıyorsa, ona şüpheyle yaklaşın. Bu şirketlerde çalışanların ya da onlarla bağlantılı vakıfların açıklamalarını tartışmasız doğru kabul etmeyin. Ben bir yatırım uzmanı değilim ama bu alanın son derece zehirli olduğunu görebiliyorum. Balonun tam olarak ne zaman patlayacağını bilmesem de kaçınılmaz olarak patlayacağına eminim.”
Dünya Basını
Çin büyük güç kavramının anlamını nasıl dönüştürmek istiyor?

Çin, daha adil bir dünya düzenini teşvik ederek, tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanmayı hedefliyor.
***
Regina Ip Lau Suk-yee, Hong Kong Yürütme Konseyi Koordinatörü ve Yeni Halk Partisi Genel Başkanı
South China Morning Post, 27 Eylül 2026
Çin, birçok alanda ABD’nin denk bir rakibi haline geldikçe, giderek daha sık sorulan bir soru öne çıkıyor: Çin artık bir süper güç mü? Ancak bu soru, gücün başka bir döneme ait tanımına dayanıyor olabilir.
Çin, geleneksel olarak büyük güçlerle ilişkilendirilen pek çok özelliğe sahip: büyük bir nüfus, geniş bir toprak parçası, büyük bir ekonomi, ileri teknolojik kapasite ve giderek büyüyen askeri güç. Buna rağmen Pekin, Çin’i “büyük güç” ya da “süper güç” yerine “büyük ülke” olarak tanımlıyor. Örneğin küresel yönetişim üzerine yayımladığı beyaz kitapta Çin, kendisini daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası düzeni savunan büyük bir ülke olarak sunuyor.
Bu yaklaşım, gücün ne için kullanılması gerektiğine ve belki de 21. yüzyılda sorumlu gücün ne anlama geldiğine ilişkin farklı bir anlayışı yansıtıyor.
“Süper güç” kavramının kökeni İkinci Dünya Savaşı dönemine uzanıyor. Amerikalı siyaset bilimci William T.R. Fox, 1944 tarihli The Super-Powers: The United States, Britain, and the Soviet Union – Their Responsibility for Peace adlı kitabında ABD, Britanya ve Sovyetler Birliği’ni; askeri ve jeopolitik kapasiteleri sayesinde savaş sonrası düzenin şekillenmesinde istisnai bir role sahip yeni bir devlet kategorisi olarak tanımlamıştı.
Yeni süper güçlerin belirleyici özelliklerinden biri, denizaşırı üsler ve geniş jeopolitik erişimle desteklenen, büyük savaş sahalarına askeri kuvvet sevk etme ve bu kuvvetleri uzun süre idame ettirebilme kapasitesiydi. Fox’un argümanı aynı zamanda önemli bir sonuç da içeriyordu: Böylesine olağanüstü kabiliyetlere sahip olanlar, barışın korunması konusunda da olağanüstü bir sorumluluk taşıyacaktı.
Bu kavram bugün de geçerliliğini koruyor. Askeri güç, stratejik erişim ve rakipleri caydırma ya da mağlup etme kapasitesi uluslararası siyaseti şekillendirmeye devam ediyor. Ancak artık ulusal gücün kaynaklarının tamamını açıklamaya yetmiyor.
Son sekiz on yılda ekonomik karşılıklı bağımlılık, küresel tedarik zincirleri, teknoloji, finans ve sanayi kapasitesi jeopolitik nüfuzun giderek daha önemli araçları haline geldi. Güç aynı zamanda kritik ürünleri üretebilme, stratejik öneme sahip teknolojileri kontrol edebilme, ekonomik baskıya dayanabilme ya da ticari ağların aksatılması yoluyla rakibe maliyet yükleyebilme kapasitesinden de kaynaklanabiliyor.
Bu da son on yıldaki deneyimlerin, yalnızca askeri güce dayalı bir tanıma neden kolayca sığmadığını açıklayan unsurlardan biri.
ABD ile Çin arasındaki ticaret ve teknoloji alanındaki karşı karşıya geliş bu durumun örneklerinden biri. Geçen yılki tarife tırmanışı sırasında Çin, yalnızca karşılıklı tarifelerle yanıt vermedi; kritik mineraller ve önemli ölçüde koz sahibi olduğu diğer alanları da kapsayan önlemler aldı. Sonrasında yürütülen müzakereler, dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki ekonomik karşılıklı bağımlılığın boyutunu ortaya koydu. Taraflardan hiçbiri, ciddi maliyetlere katlanmadan diğerini yalnızca dışsal bir düşman gibi ele alamadı.
Buradan çıkarılması gereken sonuç, ekonomik gücün askeri gücün yerini aldığı değil. Aksine, bu iki güç türü giderek daha fazla iç içe geçiyor. Çok güçlü silahlı kuvvetlere sahip bir ülke, sanayi tabanındaki, tedarik zincirlerindeki, mali yapısındaki veya uzun süreli bir çatışmayı sürdürebilme kapasitesindeki zayıflıklar nedeniyle yine de kısıtlanabilir. Buna karşılık, benzer ölçekte askeri erişime sahip olmayan bir devlet, stratejik öneme sahip ekonomik ağlardaki konumu sayesinde ciddi pazarlık gücü elde edebilir.
Örneğin Hürmüz Boğazı’nın süregelen stratejik önemi, coğrafyanın ve asimetrik kabiliyetlerin bir bölgesel güce, çok daha büyük askeri kaynaklara sahip aktörler karşısında nasıl koz sağlayabileceğini gösteriyor. Askeri üstünlük, siyasi alanda sınırsız hareket serbestisi anlamına gelmiyor.
Bu da daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: 21. yüzyılda bir büyük güç yalnızca diğer devletler üzerinde tahakküm kurabilme kapasitesiyle mi tanımlanmalı, yoksa uluslararası sistemin istikrarına ve kalkınmasına katkı sunma kapasitesi de bu tanımın bir parçası olmalı mı?
Çin’in bu soruya verdiği yanıt giderek daha açık hale geliyor. Pekin’in diplomatik söylemi, “büyük ülke” olarak tanımladığı rolü öne çıkarıyor; egemenlik, çok taraflılık, uluslararası hukuk, kalkınma ve insan merkezli yaklaşım, küresel yönetişimle ilişkilendirdiği temel ilkeler arasında yer alıyor. Çin’in beyaz kitabı, Küresel Yönetişim Girişimi’ni daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası sistem kurma çabası olarak sunuyor ve çok taraflı işbirliği ile Birleşmiş Milletler merkezli uluslararası düzenin önemini vurguluyor.
“Süper güç” kavramı geleneksel olarak olağanüstü düzeyde yoğunlaşmış kapasiteyi ifade eder. Buna karşılık “sorumlu büyük ülke” kavramı, bu kapasitelerin nasıl kullanıldığına daha fazla vurgu yapıyor.
Bu ayrımın tarihsel bir mantığı da bulunuyor. Çin’in devlet yönetimi deneyimi; istikrar, düzen ve halkın refahını performansın önemli ölçütleri arasında gören bir siyasi gelenek ortaya çıkardı. Günümüz Çinli liderleri, bu geleneğin bazı unsurlarını modern bir kalkınma ve uluslararası yönetişim anlayışına uyarladı. Resmi söylem, Çin’in uluslararası rolünü giderek daha fazla resmi tahakkümden ziyade kalkınma, işbirliği ve sorun çözme kavramları üzerinden tanımlıyor.
Bu, Çin’in gücü reddettiği anlamına gelmiyor. Aksine, ekonomik ve teknolojik yükselişi, askeri modernizasyonu ve genişleyen diplomatik erişimi Pekin’e uluslararası sonuçları şekillendirme konusunda çok daha büyük bir kapasite kazandırdı. Asıl ilginç soru, Çin’in bu kapasiteyi nasıl kavramsallaştırmayı ve kullanmayı tercih ettiği.
“Süper güç” ile “sorumlu büyük ülke” arasındaki ayrım, uluslararası siyasette daha geniş çaplı bir dönüşüme işaret ediyor. Askeri güç yansıtma kapasitesi hâlâ gücün kritik bir bileşeni. Ancak giderek yalnızca bileşenlerden biri haline geliyor. Sanayi dayanıklılığı, teknolojik kapasite, ekonomik ilişkiler, kritik tedarik zincirleri üzerindeki kontrol ve uluslararası kamu malları sağlayabilme yeteneği de devletlerin önündeki seçenekleri şekillendirebiliyor.
Fox’un 1944’teki temel tespiti, olağanüstü gücün olağanüstü sorumluluk getirdiğiydi. Seksen yıl sonra ise olağanüstü gücün doğasının kendisi değişiyor olabilir.
Çin açısından soru artık eski bir süper güç tanımını karşılayıp karşılayamayacağı olmayabilir. Asıl soru, büyük bir gücün tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel örgütleyici ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanabileceğini gösterip gösteremeyeceği.
Bu, yalnızca terminolojik bir değişiklikten ibaret olmazdı. Fox’un 1944’te ortaya attığı soruya farklı bir yanıt anlamına gelirdi: Dünyanın en güçlü ülkeleri, sahip oldukları güçle ne yapmalı?
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi5 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceEnsarullah lideri: Suudi Arabistan’ın Mekke iddiası ‘asrın yalanı’
Asya2 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak
Diplomasi1 hafta öncePalantir nasıl Ukraynalıları kobay faresine dönüştürdü?
Diplomasi1 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da kapılarını açıyor
Asya2 hafta önceSoftBank, OpenAI yatırımı için 11 milyar dolar borçlanacak












