Dünya Basını
Yenilenebilir enerji projelerinin ardındaki kara para şebekesi

Çevirmenin notu: İklim değişikliği gündeminin şaibeli pek çok tarafı var. Bunun Amerikan oligarkları açısından en büyük avantajı şuydu: Hindistan ve Brezilya gibi gelişmekte olan ülkeler daha az fosil yakıt tüketmeye razı olursa, bu onların iktisadi kalkınmasının altını oyacak, zira “alternatif enerji kaynakları” denilen şeyler çok daha pahalı. Küresel çapta ittire kaktıra uygulanmaya çalışılan gündemin ardında devasa bir kara para şebekesi bulunuyor. Amerikalı gazeteci ve yazar Robert Bryce detaylıca anlatmış.
Doğalgaz yasaklarının ardındaki kara para
19 Mart 2023
Gaz yasaklarının arkasındaki büyük para bağışçıları kimliklerini ve finansmanlarını geniş bir kara para ağının ardına gizliyorlar.
Geçtiğimiz salı günü Rewiring America, Georgia’lı siyasetçi Stacey Abrams’ı, grubun “ulusal bir farkındalık kampanyası başlatmasına ve Amerikalıların elektriğe geçmesine yardımcı olmak için çalışan büyük ve küçük topluluklardan oluşan bir ağ kurmasına” yardımcı olmak üzere bünyesine kattığını duyurdu.
“Kıdemli danışman” unvanını taşıyacak olan Abrams, basına yaptığı açıklamada “elektriğe geçişin faydalarını paylaşmak ve hanelerin adil pay almalarını sağlamak üzere Rewiring America’ya katılmaktan heyecan duyduğunu” söyledi: “Sıradan Amerikalıları enerji tüketicilerinden enerji patronlarına dönüştürecek araçları oluştururken birlikte çalışmayı dört gözle bekliyorum.”
Georgia Temsilciler Meclisinde 11 yıl boyunca görev yapan Demokrat Abrams, Georgia Valiliğine iki kez aday olmuş ancak Cumhuriyetçi Brian Kemp’e karşı her iki girişimde de başarısız olmuştu. Abram, 2018’deki yarışı kabul etmeyi reddetmiş ve seçimin “çalındığını” iddia etmişti.
Rewiring America, geçen ay burada aktardığım üzere, endüstri aleyhindeki politikaları desteklemek için şu anda yılda yaklaşık 4,5 milyar dolar harcayan STK-endüstri-şirket-iklim kompleksinin bir parçası. Gündemleri farklılık gösterse de, endüstri karşıtı STK’lar genelde yenilenebilir hava enerjisi kaynaklarının daha fazla kullanılmasını zorunlu kılmaya, hidrokarbon üretimini engellemeye (ya da durdurmaya), yeni hidrokarbon altyapısının inşasını engellemeye, binaların elektriğe geçişini zorunlu kılmaya ve elbette evlerde ve işyerlerinde doğalgaz kullanımını yasaklamaya çalışıyor.
Ocak ayında izah ettiğim üzere, Rewiring America’nın her şeyi elektrikli hale getirme, evlerde ve işyerlerinde doğalgaz kullanımını (ve gaz sobalarını) yasaklama misyonu, dünyanın en zengin insanlarından bazıları tarafından finanse edilen, yıllar süren ve cömertçe finanse edilen bir kampanyanın parçası. Ancak işin tehlikeli kısmı şu: Rewiring America’yı ve gaz yasaklarını destekleyen diğer grupları destekleyen büyük para bağışçıları, kimliklerini, fonlarını ve finanse ettikleri grupları kasıtlı olarak gizleyen STK’lardan oluşan bir kara para ağının ardına gizleniyorlar.
“Endüstri Karşıtı Endüstri” başlıklı yazımı yayımladığım geçen aydan bu yana, doğalgazın yasaklanması konusunda baskı yapan ve birbiriyle ilişkili sayısız STK’yı inceliyorum. Bu kara para ağının birbiriyle örtüşen fon tedarikçileri, yöneticileri ve çalışanları var. Yaklaşık 40 çalışanı olan Rewiring America, bu kara para ağının en önde gelen üyeleri arasında yer alıyor. Grup bütçesini açıklaıyor ya da Form 990 tutmuyor ve bağışçılarını açıklamayan 501c3 kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olan Windward Fund’ın sponsorlu bir projesi. Rewiring America’ya ne kadar bağış yaptığını da açıklamıyor.
Windward Fund, Rewiring America ve diğerleri gibi gruplar arasında ne kadar kara para döndüğünü tam olarak öğrenmek mümkün olmasa da yaptığım sayım, gaz yasaklarının ardındaki kara para STK’larından sadece dördünün toplam bütçesinin yaklaşık 820 milyon dolar olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla, şuradaki grafikte de görebileceğiniz üzere, bu dört endüstri karşıtı grup, geleneksel enerji kaynaklarını destekleyen ilk 25 STK tarafından harcanan miktarın yaklaşık yüzde 83’ünü tek başlarına harcıyorlar.
Sahiden de, eski medya kuruluşlarının hidrokarbon sektörünün etkisi hakkındaki iddialarına rağmen, hakikat inkâr edilebilir değil: enerji politikası ve iklim değişikliği tartışmalarında para, medya kapsamı ve ivmenin ezici çoğunluğu hidrokarbon ve nükleer enerji karşıtı STK’ların tarafında. Ve onların en önemli önceliklerinden biri de evlerde ve işyerlerinde doğalgaz kullanımının yasaklanması.
Rewiring America, Alex Laskey, Saul Griffith ve Ari Matusiak tarafından kuruldu. Her üçü de rüzgâr, güneş, elektrifikasyon ve enerji verimliliği sektörlerinde çeşitli girişimlerde bulundular. Üçü arasında, 2007 yılında MacArthur Vakfı tarafından bursla ödüllendirilen Avustralyalı Griffith en çok dikkat çeken isim. Rewiring America, internet sitesinde Griffith’in 2020 yılında yayımlanan ve aynı zamanda Rewiring America adını taşıyan kitabına atıfta bulunarak “iklim değişikliği tehdidiyle, ancak buna fosil yakıt ekonomisini rüzgâr, güneş ve diğer yenilenebilir enerji kaynaklarıyla çalışan tamamen elektrikli bir ekonomiye dönüştürmek için büyük bir savaş zamanı seferberliği çabasıyla yanıt verirsek mücadele edebiliriz,” iddiasında bulunuyor.
Nükleer enerjiden hiç bahsedilmediğine dikkat edin. Ayrıca, ekonomiyi yenilenebilir hava enerjisi kaynaklarıyla yürütmeye çalışmanın, Amerika’nın kırsal bölgelerini çok sayıda gürültülü, 600 fit yüksekliğinde, kuşları ve yarasaları öldüren rüzgâr türbinleri ve manzarayı tahrip eden sonsuz güneş panelleri okyanuslarıyla kaplamayı gerektireceğinden de bahsedilmiyor. Ayrıca her şeyi elektrikli hale getirmeye çalışmak, ülkede üretilen elektrik miktarını ikiye ya da üçe katlamayı gerektirecektir ki bu da uçuk miktarlarda bakır, çelik, alüminyum ve diğer metallerin çıkarılmasını, eritilmesini ve üretilmesini gerektirecek bir çaba. Ayrıca, alternatif enerji tedarik zincirlerinin neredeyse tamamının Çin’e bağlı olduğu da belirtilmiyor.
2020 yılında Griffith, Rewiring America’nın amaçlarının siyasi olduğunu ve hükümetin her kademesindeki karar alıcıları etkilemek için çalışacağını açıkça belirtmiş, “Fosil yakıtlı dünya için yaratılan ve ABD’nin şimdiye kadarki en ucuz elektriğe sahip olmasını engelleyen federal, eyalet ve yerel kuralları ve mevzuatları yeniden yazmalıyız,” diye yazmıştı. Bu ayın başlarında Japonya’dayken ABC Avustralya’da Griffith’e yaltaklanan bir tanıtımı izledim. Bölümde Griffith kamera karşısında Rewiring America’nın “bir lobi grubu haline gelmesi” ve “politika hazırlaması” gerektiğini söyledi. Bölümde New Mexico’dan Demokrat ABD Senatörü Martin Heinrich ile yapılan bir söyleşi de yer alıyordu ve Heinrich, “Rewiring America’nın yaptığı pek çok çalışma iklim yasa tasarısına girdi,” diyordu.
Griffith ya da Rewiring America federal yetkililere lobi yapıyor mu? Yaptıysa bile, grup bunu yapmak için kayıt yaptırmamış. ABD Temsilciler Meclisi tarafından yapılan federal lobi kayıtları araştırmasında Griffith ya da Rewiring America adına herhangi bir kayıt bulunamadı. ABD Senatosu tarafından yapılan benzer bir lobi kaydı araştırmasında da herhangi bir kayda rastlanmadı.
2015 yılında kurulan Windward Fund, “çevresel sorunlara çeşitli açılardan cesur çözümler arayan teşebbüsleri kuluçkaya yatırdığını ve onlara ev sahipliği yaptığını” söylüyor. 2018 yılına gelindiğinde grup yılda yaklaşık 19 milyon dolar gelir elde ediyordu. 2021 yılına gelindiğinde bu miktar 14 kat artarak 273 milyon dolara ulaştı. Dolayısıyla, Windward Fund tek başına Amerikan Petrol Enstitüsü’nün (API) gelirlerinden daha fazla gelire sahip (2020 yılında API’nin gelirleri toplam 214 milyon dolardı).
Windward Fund, Arabella Advisors adlı bir grupla yakından ilişkili. Windward, projelerinden birinin “Arabella Advisors’tan tecrübeli bir hibe verme ekibi tarafından yönetildiğini” ifade ediyor. Windward’ın Form 990’ına göre 2021 yılında Arabella’ya “idare, operasyon ve yönetim hizmetleri” için yaklaşık 4,2 milyon dolar ödedi.
Influence Watch’a göre Arabella, “yüksek gelirli sol eğilimli kâr amacı gütmeyen kuruluşlar ve şahıslar için strateji, savunuculuk, etki yatırımı ve yönetim” konularında rehberlik ediyor. Ayrıca, 2020 yılında Arabella’nın kâr amacı gütmeyen ağının “toplam gelirlerinin 1,67 milyar doları aştığını” belirtiyor. 2021 yılında New York Times, Arabella’yı eleştiren bir başlık yayımladı ve grubun “Demokratları ve ilerici amaçları destekleyen gruplardan oluşan bir papatya zincirine yüz milyonlarca dolar aktardığını” kaydetti: “Genelde bağışçıların kimliklerini gizleyen siyasi finansman sistemi kara para olarak biliniyor ve Arabella’nın ağı solda bunun için önde gelen bir araç.”
Times şöyle devam etti: “Arabella ağı Koch’lar tarafından oluşturulan operasyonla benzerlikler taşıyor. Demokratlar uzun zamandır Koch’ları ve Yüksek Mahkeme’nin 2010 yılında Citizens United davasında verdiği kararla kısmen özgü bırakılan, takibi zor siyasi harcamalar yapan diğer isimleri eleştiriyordu.”
Windward’a nakit yağmuru vakıflardan değil, çoğu süper zengin şahıslardan geliyor. Windward’ın 990’ındaki B çizelgesinde yer alan ilk liste, ismi açıklanmayan bir şahsın yaptığı 59 milyon dolarlık bağışı gösteriyor. Diğer şahıslar sırasıyla 24 milyon dolar, 20 milyon dolar, 16 milyon dolar, 14 milyon dolar, 13 milyon dolar, 10,5 milyon dolar, 10 milyon dolar, 10 milyon dolar, 9 milyon dolar, 6 milyon dolar ve 6 milyon dolar bağışta bulunmuşlar.
Yani, Windward’ın 2021 gelirinin üçte ikisinden fazlası on civarı isimsiz plütokrattan geldi. Windward’ın 990’ı ayrıca ülke çapında onlarca küçük iklim odaklı STK’ya hibe verdiğini gösteriyor. 2021 yılında, ABD’nin yalnızca yenilenebilir hava enerjisi kaynaklarıyla yönetilebileceği yönündeki çürütülmüş iddiasını yıllardır destekleyen Stanford akademisyeni Mark Z. Jacobson tarafından kurulan Oakland merkezli STK Solutions Project’e 1 milyon dolarlık bir hibe verdi. Solutions Project, internet sitesinde hedefinin “basit: insanların yüzde 100’ü için yüzde 100 yenilenebilir enerji” olduğunu söylüyor.
Rewiring America ve Windward Fund’a ilave olarak, kara para ağının diğer önde gelen üyeleri United States Energy Foundation, Energy Innovation LLC, Rocky Mountain Institute ve Climate Imperative Foundation şeklinde.
Energy Foundation yıllardır solun kara para ağının tam merkezinde yer alıyor. Influence Watch’a göre, “Energy Foundation kendisini ‘yeni bir enerji’ ekonomisi inşa etmeye odaklanan, taraf tutmayan bir ‘hibe tedarikçisi’ olarak tanımlıyor. Özünde ise hayırseverlik kisvesi altında bağışçılardan aşırı sol siyasi hedefler uğruna büyük miktarlarda para toplayan bir araç.” Energy Foundation, 2020 yılında 186 milyon dolar gelir elde etti (Guidestar, grubun 2021 Form 990’ına sahip değil.) Windward Fund ve diğer 501c3’ler gibi, bağışçılarını göstermiyor.
Energy Foundation’ın internet sitesinde 100’den fazla çalışanını gösteriyor. Yönetim kurulu üyeleri arasında Başkan Biden’ın iklim danışmanı olan Gina McCarthy de yer alıyor. McCarthy bu görevinden önce, New York’taki Indian Point nükleer santralinin erken kapatılmasındaki rolünü utanmadan alkışlayan dev nükleer karşıtı STK Natural Resources Defense Council’in başındaydı.
Geçtiğimiz haziran ayında McCarthy (artık Biden yönetiminden ayrıldı) büyük teknoloji şirketlerinin iklim değişikliği ile ilgili konuşmaları sansürlemesinden yana olduğunu açıklamıştı. Axios’a verdiği mülakatta, “teknoloji şirketlerinin belirli şahısların tekrar tekrar dezenformasyon yaymasına izin vermeyi bırakması gerektiğini” söylemişti.
Ardından McCarthy, endüstri karşıtı endüstri tarafından kullanılan kara para miktarı göz önüne alındığında ironik bir ifadeyle, “Şimdi inkâr konusu değil ama kara para hala orada. Fosil yakıt şirketleri hala insanların iklim sorununu anlamaması için ellerinden geleni yapıyorlar.”
Energy Foundation, Rocky Mountain Institute’ün önemli bir fon sağlayıcısı oldu. Vakfın 2020 Form 990’ında gruba 496 bin dolarlık bir bağış yapıldığı görülüyor. Grup, 2019 yılında Rocky Mountain Institute ve Sierra Club Foundation’a da hibe verdi. Energy Foundation ayrıca Climate Imperative’i “temiz ve adil bir enerji geleceğine geçişte” ortaklarından biri olarak gösteriyor (Climate Imperative hakkında daha fazla bilgi gelecek).
Energy Foundation, STK-endüstri-şirket-iklim kompleksinin emektarlarından Hal Harvey tarafından kuruldu. Harvey şu anda San Francisco merkezli Energy Innovation LLC adlı, yenilenebilir enerjinin faydalarını anlatan ve her şeyi elektrikli hale getirme çabasını destekleyen politika belgeleri yayımlayan bir başka kuruluşun başında. Energy Innovation’ın internet sitesinde yaklaşık otuz çalışanı olduğu görülüyor. Fakat fon tedarikçilerini ya da gelir kaynaklarını göstermiyor. Energy Innovation, “tarafsız bir enerji ve iklim politikası düşünce kuruluşu” olduğunu söylüyor. Aynı zamanda amansız bir yenilenebilir enerji destekçisi. 2020 yılında, ABD’nin elektrik şebekesini 2035 yılına kadar yüzde 90 yenilenebilir enerji kaynaklarıyla çalışacak şekilde dönüştürebileceğini iddia eden bir çalışmada California Berkeley Üniversitesi’ndeki araştırmacılarla ortaklık kurdu.
Energy Innovation, aynı zamanda doğalgazın yasaklanmasına da destek veriyor. Energy Innovation’da politika analisti olan Amanda Myers, 2019’da Forbes’ta California Berkeley’in doğalgaz kullanımını yasaklama hamlesine övgüde bulunmuştu. “Kentler Doğalgazı Yasaklamaya Başlarken, Eyaletler Akıllı Politikalarla Binaların Elektriğe Geçişini Benimsemeli” başlıklı makalesinde Berkeley’in “binaların elektriğe geçişi yoluyla doğalgaz talebini azaltacak ülke ölçeğinde bir eğilime öncülük ettiğini” yazmıştı. Sözlerine “Binaların elektriğe geçişi göz ardı edilen bir iklim mecburiyeti oldu,” diyerek devam etmişti.
Rocky Mountain Institute, gaz yasaklarını zorlayan kara para ağının bir diğer merkezi. Yukarıda da belirtildiği üzere, grup Energy Foundation’dan fon alıyor. Ayrıca gaz sobalarının sözde tehlikesini de abartıyor. 2020 yılında “gaz sobalarının hava kirliliği ve halk sağlığı üzerindeki etkisini” vurgulayan bir rapor yayımladı. Ocak ayında, Rocky Mountain Institute tarafından hazırlanan ve çocukluk çağı astımlarının yüzde 12,7’sinin gaz sobalarından kaynaklandığını iddia eden bir makale hakkında bir dizi haber yayımlandı. Bu makalenin yazarlarından biri Talor Gruenwald adlı bir Rocky Mountain Institute çalışanıydı.
Ancak bu haberlerin yayımlanmasından sadece bir ya da iki gün sonra grup iddialarını geri çekti ve STK’dan bir yetkili, Washington Examiner’a çalışmanın çocukluk çağı astımı ile doğalgaz sobaları arasında “nedensel bir ilişki kurmadığını ya da tahmin etmediğini” söyledi. Nedensel olsun ya da olmasın, kara para ağındaki örtüşen ilişkiler bir kez daha ortada. Gruenwald, Rocky Mountain Institute’de “karbonsuz binalar” üzerine çalıştığı görevlerinin yanı sıra Rewiring America’da da araştırma görevlisi olarak çalışıyor.
Kara para ağındaki diğer önemli aktör Climate Imperative (2021 geliri 221 milyon dolar). “Gaz Yasaklarının Arkasındaki Milyarderler” başlıklı 26 Ocak tarihli yazımda dikkat çektiğim bu San Francisco merkezli kâr amacı gütmeyen kuruluş, fon tedarikçilerini veya fon sağladığı grupları göstermiyor. “Yenilenebilir enerjinin hızla yaygınlaştırılmasını” ve “binaların elektriğe geçişinin yaygınlaştırılmasını” talep ettiğini söylüyor. Ocak ayında izah ettiğim üzere Climate Imperative, adını hiç duymadığınız en yeni ve en zengin STK. Ve grubun liderleri bu şekilde kalmasını istiyor. Linklerdeki görsellerde görülebileceği üzere, Climate Imperative’in üst düzey yöneticilerinden üçü —Mary Anne Hitt, Bruce Nilles ve Hal Harvey— Twitter profillerinde grupla olan ilişkilerini açıklamıyorlar.
Nilles ve Hitt, Climate Imperative’de çalışmaya başlamadan önce on yıldan uzun bir süre Sierra Club’ın Beyond Coal kampanyasını yönettiler. Nilles, Climate Imperative’in yönetici direktörü. Hitt ise grupta kıdemli direktör olarak görev yapıyor. Harvey ise Energy Innovation LLC’deki görevinin yanı sıra Climate Imperative’in başkanı.
Hitt, Nilles ve Harvey neden Climate Imperative ile olan ilişkilerini Twitter’da belirtmiyorlar? Ocak ayında belirttiğim üzere, Hitt ekibi hakkındaki e-postalarıma cevap vermedi. Dolayısıyla bu makale için kendisine ulaşamadım.
Endüstri karşıtı endüstriyi yönlendiren kara para, binlerce avukat, stratejist, anketör ve bağış toplayan asalak güç hakkında yazılacak daha çok şey var ve bunlar doğalgaz yasakları gibi politikaları zorluyorlar. Bu yazıyı Abrams’ın geçtiğimiz salı günü Rewiring America tarafından yayımlanan basın açıklamasında dile getirdiği bir iddiayı aktararak bitireceğim. Ülke genelinde hanelerin “yoksulluk sınırına çok yakın” yaşadığını ve “çok az kişinin evlerini ve araçlarını yenilemek için küçük bir yardımla ne kadar tasarruf edebileceklerini anladığını” söyledi.
Saçmalık.
Doğalgazın yasaklanması ve tüketicilerin elektrikli araç satın almaya zorlanması, tüketicilere regresif enerji vergileri uygulayacak. Mevcut araçları elektrikli olanlarla değiştirmenin yüksek maliyetli olmasının yanında, tamamen elektrikli bir evi geçindirmenin maliyeti, doğalgaz kullanan bir eve göre daha yüksek. Elektrikli araçlara gelince, varoşlarda bir Tesla bulma konusunda onlara iyi şanslar. Ortalama bir elektrikli araç şu anda yaklaşık 66 bin dolara satılıyor. Buralar Benz ve Beemer bölgesi.
Geçtiğimiz mart ayında Enerji Bakanlığı, Federal Kaydı’nda konut enerji maliyetlerine ilişkin yıllık tahminini yayımladı. Şuradaki grafikte de görebileceğiniz gibi Btu başına elektrik, doğalgazdan yaklaşık 3,5 kat daha pahalı. Gazyağı, propan ve kalorifer yakıtı gibi yakıtların yarısından daha azına mal olan doğalgaz, açık ara en ucuz ev içi enerji türü. Geçtiğimiz ekim ayında Enerji Bakanlığı, bu kış elektrikle ısınmanın doğalgazla ısınmaya göre yaklaşık yüzde 46 daha pahalıya mal olacağını öngören Kış Yakıtları Genel Görünümünü yayımladığında bu nokta bir kez daha desteklendi.
Bakanlığın sunduğu rakamlar, Rewiring America’nın mecburi elektriğe geçiş gündeminin tüketiciler açısından daha yüksek enerji faturalarıyla sonuçlanacağını bariz biçimde ortaya koyuyor. En büyük bedeli de düşük ve orta gelirli Amerikalılar ödeyecek, zira varlıklı tüketicilere kıyasla harcanabilir gelirlerinin daha büyük bir yüzdesini enerjiye harcamak zorunda kalacaklar.
Abrams, Rewiring America’da yeni bir iş bulmuş olabilir. Aferin ona. Ancak teşvik edeceği şeyin ekonomisini sahiden anlıyor mu? Gerçekler açık: her şeyi elektrikli hale getirmeye çalışmak yoksullara yeni ve geriletici vergiler getirecektir. Ve hiçbir dümen ya da kara para bu gerçeği değiştiremez.
Dünya Basını
Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.
Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.
Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.
Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.
“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.
Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:
“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”
Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:
“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”
“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”
Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.
Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:
“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”
Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:
“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”
“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”
ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:
“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”
Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:
“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”
“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”
Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:
“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”
Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.
Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi
Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.
El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.
“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”
El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.
Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.
Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.
Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.
ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.
“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.
ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.
“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”
Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.
El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.
Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.
“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.
Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.
Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.
“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”
Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.
Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.
El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.
Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.
“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.
ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.
Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.
“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”
Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.
Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.
El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.
Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.
El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.
İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.
Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.
Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.
“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”
Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.
Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.
Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.
ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.
Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.
Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.
“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”
El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.
Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.
“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.
Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.
“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”
ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.
“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.
Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.
ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.
Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.
Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.
“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.
Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.
Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.
“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.
Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.
Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.
“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”
Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.
23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.
El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.
“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.
Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.
Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.
Dünya Basını
Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.
Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.
Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.
Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.
Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.
“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”
Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:
“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”
ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.
“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”
Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.
JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.
Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.
“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”
Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.
İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:
“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”
Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.
Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.
“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”
Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.
Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:
“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”
Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.
“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”
Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.
Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.
Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:
“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”
Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.
Amerika1 hafta öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya1 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4












