Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Bir Syriza’lının gözünden Yunanistan’da muhalefetin seçim mağlubiyeti

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Yunanistan’da ana muhalefet partisi Syriza ve lideri Aleksis Çipras’ın seçim mağlubiyeti pek çok açıdan Türkiye’de şahit olunan durumu andırıyordu. Tarihsel olarak solun her dönemde güçlü olduğu Yunanistan’da Syriza, dünyada son yıllarda hâkim mevcut sol liberal akımın bir uzantısı niteliğindeydi. Çipras ve partisi 2015’te umut vaat eden bir kampanyayla seçimlerden galip çıktı ve sonra uçuk vaatlerin yerini ıstıraplı gerçekler aldı. Yunan toplumu ve emekçileri nezdinde güveni çoktan yitirmiş olan Syriza’nın son seçimlerden galip çıkması da mucize olurdu ama anketler (Türkiye ile yüce bir tesadüf olarak) tam tersi bir resim çiziyordu. Çipras istifa etti ve bundan sonraki dönemin neleri getireceği belirsiz. Aşağıda tercümesi verilen mülakatta Rosa Luxemburg Vakfı’ndan Friedrich Burschel, Nicos Poulantzas Enstitüsü Direktörü ve Syriza üyesi Dania Koltsida ile seçim sürecini ele alıyor. Mülakatın 25 Haziran’daki ikinci turdan önce yapıldığını da not edelim.


Yas tutma değil, mücadele zamanı: Syriza geçen ayki seçimlerde yenilgiye uğradı, ancak Yunan solu mücadeleye devam etmekte kararlı

Danai Koltsida, Friedrich Burschel
Rosa Luxemburg Shiftung
19 Haziran 2023

Yunanistan, 2007-2008’de patlak veren mali krizden bu yana Avrupa solunun ilgi odağında oldu. Ülkenin ilk kurtarma paketi ve 2010 yılında çığ gibi büyüyen kamu harcamaları kesintilerinin ardından, AB’nin kemer sıkma politikalarının ilk laboratuvarı kısa sürede Avrupa direnişinin laboratuvarı haline geldi ve kemer sıkma tedbirlerine dönük halk protestoları ülke çapında büyüyerek kısa sürede Aleksis Çipras liderliğindeki Radikal Sol Koalisyon Syriza etrafında birleşti.

Syriza, Ocak 2015’te Çipras’ın başbakan seçilmesiyle sonuçlanan AB’nin kemer sıkma saldırısına karşı halkın muhalefetini ifade eden birincil siyasi araç haline geldi. Syriza, sonraki dört yıl boyunca ülkeyi yönetti ama bunun beraberinde iç çalkantılar ve partinin sol kanadından ciddi kopuşlar geldi. Ancak 2019’dan bu yana Yunanistan muhafazakâr Yeni Demokrasi partisi ve lideri Kiryakos Miçotakis tarafından yönetiliyor. Hükümetteki Syriza, en kötüsünün olmasını engellemeye çalışırken AB kurumlarıyla işbirliği yapmıştı; ND bunun aksine emek karşıtı, özelleştirme taraftarı bir gündemi coşkuyla benimsedi ve refah devletine daha fazla zarar veren kesintiler dayattı.

21 Mayıs’taki genel seçimlere girerken Çipras ve Syriza, Miçotakis hükümetine karşı geniş ve halk desteğine sahip bir cephe oluşturmaya çalışarak geleneksel sol ile Yunanistan’ın 2019’dan bu yana sağa kaymasından endişe duyan daha geniş merkez sol seçmen katmanlarını birleştirmeye çalıştı. Anketler Syriza’ya ND’yi yerinden etme şansı veriyor gibi görünse de ortalık durulduğunda sonuç Yunanistan’ın önde gelen sosyalist partisi için siyasi bir aşağılanma oldu: Yüzde 20,07 ile son on yılın en kötü sonucunu aldı ve Miçotakis’in aldığı sonucun yarısından daha azını elde etti. Yanlış giden neydi ve Syriza hâlâ toparlanabilir mi? Rosa Luxemburg Vakfı’ndan Friedrich Burschel, 25 Haziran’da yapılacak ikinci seçim öncesinde Atina’daki Nicos Poulantzas Enstitüsü Direktörü Dania Koltsida ile yenilgiyi ve Syriza’nın iktidara dönüş yolunu nasıl çizeceğini konuştu.

Yunanistan’da 21 Mayıs’ta yapılan parlamento seçimleri öncesindeki günler ve haftalarda yapılan anketler Syriza’yı sürekli olarak mevcut Başbakan Kiryakos Miçotakis’in partisi Yeni Demokrasi’nin sadece birkaç puan gerisinde gösteriyordu, fakat gerçek sonuçta partinin oyları yüzde 10’un üzerinde azaldı. Bu ezici ve beklenmedik yenilgi nasıl oldu?

Anketler iki ana parti arasında çok daha yakın bir yarışa işaret ettiğinden, sadece Syriza’daki bizler için değil herkes için sürpriz olan bu sonucu kısaca açıklamak elbette zor. Bu sorunun cevabının aranması gereken pek çok düzey var. Ben esas olarak üç tanesine işaret etmek isterim.

Birincisi, makro düzey, yani pandemi, savaş, enerji krizi, iklim krizi ve doğal afetler, enflasyon vb. gibi birbirini izleyen krizlerin —”polikriz” ya da “permakriz”— sonuçları. Bu krizlerin yarattığı korku ve güvensizlik hissiyatı, bence muhafazakâr görüşlerin büyümesi ve gelişmesi için bir fırsat penceresi açtı.

İkincisi ise orta düzey, yani yurttaşların Yeni Demokrasi’nin hükümette olduğu süreye ve Syriza’nın 2019-2023 dönemi boyunca hem parlamentoda hem de toplumsal hareketlerde ana muhalefet olarak gösterdiği performansa ve kendisini her açıdan sağcı bir hükümete karşı hakiki ve inandırıcı bir alternatif olarak sunamamasına ilişkin genel değerlendirme ve algıları.

Üçüncüsü, mikro düzey: Yukarıda bahsedilen iki düzey Syriza’nın anketlerde neden geride kaldığına dair bir açıklama sunabiliyorsa, mikro düzey, yani kampanyanın son bir veya iki ayındaki taktiksel tercihler Yeni Demokras2inin galibiyetinin ve Syriza’nın yenilgisinin boyutunu açıklayabilir.

Anketler ve tahminler nasıl bu kadar yanılmış olabilir? Profesyonel kamuoyu yoklama araçlarının sorunu ne?

Anketlerin sonucu tahmin etmekte başarısız olduğu tek örnek Yunanistan değil. Geleneksel kamuoyu yoklama araçları, seçmenlerin tercih ettikleri partilerle güçlü bağlarının olduğu bir dönemde tasarlandılar. Bugün ise parti bağlılığı çok daha zayıf ve sosyal bir olgu olarak siyasi partiler genel anlamda büyük bir kriz içinde. Sonuç olarak, bu araçların seçim sonuçlarını tahmin etmekte yetersiz kaldığı ya da aşırı durumlarda tamamen yetersiz kaldığı ortaya çıkıyor.

Genel anlamda, bu başarısızlığı açıklayan pek çok faktör söz konusu. Mesela, bazen her bir anket şirketinin izlediği metodoloji, mesela ev veya iş telefonları, cep telefonları veya internet üzerinden anket yapıp yapmamaları, sosyal, nesiller arası veya siyasi önyargılara yol açıyor. Benzer şekilde, bir ankete yanıt vermeyi reddetmenin ne anlama geldiğini değerlendirmek ve yorumlamak zor; yanıt vermeyi reddeden kişilerin belirli bir sosyo-demografik veya siyasi geçmişten geldiği durumlarda, bu durum siyasi düzene güvensizliğe veya düzen karşıtı tercihlere işaret edebilir ve bu da sonucu etkileyebilir.

Son Yunanistan seçimleri söz konusu olduğunda, açıklama iki yönlü gibi görünüyor. Bir yandan anket şirketleri, 2019’da Syriza’ya oy veren herkesin 2023 seçimlerinde de benzer şekilde davranacağını varsayarak, bulgularını katılımcıların 2019’daki oylarına göre ağırlıklandırdı. Syriza seçmenleri geçtiğimiz on yıl boyunca çeşitli gerekçelerle anket sonuçlarında geleneksel olarak yeterince temsil edilmedi. Dolayısıyla, geçtiğimiz mayıs ayına kadar Syriza gerçek seçimlerde her zaman anketlerde gösterdiğinden daha iyi bir performans sergiledi. Dolayısıyla hemen herkes —araştırmacılar, anketörler ve siyasetçiler— bu kez de aynı şeyin olacağını varsaydı. Kimsenin anlamadığı şey, Syriza’nın seçmen kitlesinin ve daha geniş anlamda Yunan toplumunun ciddi değişimler geçirdiği ve her şeyin her zamanki gibi sonuçlanacağını varsaymanın yanlış olduğuydu.

Öte yandan, anketörlere hak vermek ve daha genel olarak kendimize karşı bu kadar acımasız olmamak adına, sandık çıkış anketlerine göre seçmenlerin beşte birinin seçim tercihini seçim gününde yaptığını ve bu “son dakika seçmenlerinin” yarısının Yeni Demokrasi’yi seçtiğini not etmeliyiz. Bu da ND’nin seçim hafta sonu boyunca yüzde 10 puan kazandığı anlamına geliyor, bunu kimse ölçemezdi.

Sanırım hala sonuçları düşünüyor ve analiz ediyor, neyin yanlış gittiğini anlamaya çalışıyorsunuz. Yine de, Yunanlıların yıllarca süren tartışmalara ve skandallara rağmen neden Miçotakis’i görevde tutma yönünde oy kullandıkları konusunda bir fikriniz var mı?

Gerçekten de çok fazla analize ihtiyaç var. Size verebileceğim tek şey ilk tepki ve kişisel izlenim.

Bana göre Yeni Demokrasi’ye verilen oy —en azından bütünüyle— olumlu bir oy değildi, Yunan toplumunun yüzde 40’ının partinin temsil ettiği otoriter neoliberalizm türünü desteklediği şeklinde yorumlanmamalı. ND seçmenlerinin neredeyse dörtte birinin son dakika seçmenleri olduğunu, yani partiyle güçlü bağları olmayan insanlar olduğunu söylemiştim. Seçim sonrası anketlerde de bunu görebiliyoruz; seçmenlerin büyük bir kısmı seçim sonucuyla ilgili olumsuz duygular —endişe, üzüntü, öfke vb— ifade ediyor ve Yunanistan’ın siyasi geleceği konusunda son derece kötümser.

En azından bana göre rol oynayan bir diğer faktör de art arda yaşanan krizlerin etkisi. Bana öyle geliyor ki pek çok yurttaş, bu istikrarın her açıdan berbat bir yönetimin devamı anlamına gelmesine rağmen, değişim yerine istikrarı tercih etti. Yunan medyasının seçim öncesi tartışmaları yürütme biçimi bu durumu daha da kötüleştirdi; siyasi partilere faaliyetlerini anlatmaları ve programlarını sunmaları için yer vermek yerine, muhalefet partilerinin tutumlarını çarpıttılar ve tartışmayı mevcut sorunlardan ve meselelerden 2015’e ve önceki Syriza hükümetinin Troyka ile yüzleşmesine kaydırdılar. Syriza’nın hükümeti kurması halinde iktisadi ve sosyal çalkantıların ortaya çıkabileceği gibi yanlış bir izlenim yaratmak adına kasıtlı olarak yalan haberler yaydılar veya ahlaki panik yarattılar.

Son olarak, seçim sisteminin rolünü de göz ardı etmememiz gerek. Son seçimlerde 1989’dan bu yana ilk kez nispi seçim sistemi uygulandı ve bu da siyasi bir paradoks yarattı. Bir yandan, Yeni Demokrasi kampanyanın başından itibaren koalisyon hükümeti peşinde koşma niyetinde olmadığını ve parlamentoda mutlak çoğunluğu elde etmek için ikinci bir seçim isteyeceğini, zira ikinci seçimin farklı, daha çoğunlukçu bir sistemde yapılacağını belirtti. Öte yandan Syriza nispi seçim sistemini destekledi ve PASOK/KINAL, Komünist Parti (KKE) ve MeRA25 gibi diğer ilerici partilerle bir koalisyon hükümeti kurmaya çalışacağını ifade etti. Fakat diğer ilerici partiler bu teklifi reddetti ve böylece seçmenlere Syriza’ya oy vermenin istikrarsızlığa oy vermek olduğu izlenimini verdi, zira partinin herhangi bir müttefiki yokmuş gibi görünüyordu.

Aynı zamanda, bu koalisyon arayışı Syriza’nın kendi siyasi programından değil, muhtemel müttefiklerinin program ve açıklamalarından sorumlu tutulmasına neden oldu. Örneğin MeRA25’in avronun yanında paralel bir sistem olarak ikame bir para birimi yaratma önerisinde durum böyleydi.

Miçotakis’e kimlerin oy verdiğini ve bunu yaparak ne elde etmeyi beklediklerini izah etmek mümkün mü?

Seçim verilerinin analizi halen devam ediyor. Fakat Miçotakis ve partisinin neredeyse tüm bölgelerde —Girit gibi güçlü bir sağ karşıtı geleneğe sahip olanlar da dahil— ve sosyo-demografik kategoriler arasında galip geldiği aşikâr.

Sandık çıkış anketlerine göre Miçotakis’in özellikle serbest meslek sahipleri ve emekliler arasında güçlü bir destek aldığı görülüyor, ancak kamu sektörü çalışanları gibi geleneksel olarak sola oy veren kesimler arasında bile seçim performansı oldukça güçlüydü. Aynı durum farklı demografik kategoriler ve özellikle farklı yaş grupları için de geçerli, zira ND, 2012’den bu yana ilk kez gençlerin (17-34 yaş arası) oylarından Syriza’dan daha fazla pay almayı başarmış oldu.

Dediğim gibi, bu tercihi birkaç kelimeyle izah etmek zor. Kabaca diyebilirim ki bu seçmenler, daha önce açıkladığım nedenlerden ötürü bilinmeyen sulara yelken açtığını düşündükleri Syriza yerine, tabiri caizse “bildikleri şeytan” olarak Miçotakis’i tercih ettiler.

Syriza 25 Haziran’daki ikinci seçimlere nasıl hazırlanıyor? Üyeler böylesine moral bozucu bir mağlubiyetten sonra kendilerini mücadele için nasıl motive edebilirler?

Tüm solcular gibi Syriza üyeleri ve destekçileri de bugün çok daha zor olan zamanlarda sosyal adalet, eşitlik ve demokrasi için mücadeleyi sürdüren insanlar. Ayrıca, 21 Mayıs sonuçlarından sonra bile Syriza’nın Avrupa’nın —sadece radikal solun değil, daha genel olarak ilerici kampın da— en güçlü partilerinden biri olmayı sürdürdüğünü unutmamamız gerek.

Bizim için önümüzdeki seçimler dar görüşlü parti çıkarları açısından değil, Yunan toplumunun bütünü açısından önemli. Miçotakis hükümetine yönelik eleştirilerimizin haklı olduğuna inanıyoruz; sosyal açıdan duyarsız, iktisadi açıdan aşırı neoliberal, kurumsal açıdan antidemokratik ve şeffaf olmayan bir hükümetti. Önümüzdeki dört yıla dair planları daha da kötü: ND’nin kazanacağı bir zafer, özellikle de büyük bir parlamento çoğunluğuyla sonuçlanırsa, toplumsal açıdan yıkıcı olacaktır.

İzlemeyi planladıkları politikalara dair elimizde şimdiden bazı göstergeler mevcut. Daha birkaç gün önce, partinin adaylarından biri, ölüm döşeğindeki kanserli hastaların sağlık sistemine kabul edilmemesi gerektiğini —palyatif bakım için bile— zira çok pahalıya mal olduklarını belirtmişti. Kamu sağlık sistemine erişime saldıran tek kişi o değildi. Aynı durum kamu eğitimi ve diğer alanlar için de geçerli.

Aleksis Çipras’ın seçimlerden sonra Syriza Merkez Komitesinde yaptığı konuşmada söylediği gibi, Miçotakis’in planı “sadece parlamento çoğunluğunu değil, anayasada son derece muhafazakâr değişikliklere gitmesine imkân verecek ve her şeye gücü yetecek bir çoğunluğu kazanmak. Eğer şansı varsa, bir rakibi olmasını istemiyor. Kendisini durdurabilecek ve refah devletini, kamu sağlığını, eğitimi ve işçi haklarını savunmak için mücadele edebilecek tek siyasi rakip olan Syriza’dan kurtulmak istiyor.”

Bu nedenle, seçimlerin ertesi günü Syriza ve lideri yoldaş Aleksis Çipras, seçmenlerimizin bir kısmını yabancılaştıran hatalarımızın sorumluluğunu elbette üstlendi. Fakat aynı zamanda, bu hataları düzeltmeye ve en önemlisi, yaklaşan ikinci tur seçimlere her zamankinden daha kararlı ve birlik içinde katılmaya kendimizi adadık. Hep birlikte, sonuç acı verici bir şok olsa da, şu an yas tutma değil, mücadele etme zamanı olduğuna karar verdik. O zamandan beri de bunu yapıyoruz, zira mayıs ayındaki oylamadan çıkan güçler dengesini bozmanın Yunan toplumu ve en önemlisi de temsil etmeye çalıştığımız insanlar için hayati önem taşıdığını biliyoruz.

Bu ruhla Syriza, mesajını daha etkili bir şekilde iletmek adına somut girişimlerde bulunuyor. “Adil Toplum, Herkes için Refah” sloganıyla, programımızın daha iyi bilinmesini ve anlaşılmasını sağlamaya ve Syriza’nın hangi alternatifi temsil ettiğini netleştirmeye odaklanıyoruz. İletişim açısından, hem siyasi tecrübeye hem de tutumlarımızı tam olarak destekleyecek akademik ve profesyonel bilgiye sahip son derece yetkin bir grup yoldaşı öne çıkardık.

Bu anlamda iyimseriz ve en önemlisi, yaklaşan seçimlerin son dakikasına kadar mücadeleye devam etmeye kararlıyız.

Sizce Syriza siyasi performansı ve seçim kampanyası açısından ne gibi hatalar yaptı?

Böyle bir neticeden sonra, hatalar ve gerekçeler çeşitli düzeylerde izlenebilir ve izlenmeli. Fakat şu anda, henüz seçim meydanındayken hatalarımızı tespit etmek ve bunları düzeltmek zorunda olduğumuz için, kendimi parti içinde de tartışılan en belirgin ve önemli hatalarla sınırlayacağım. Elbette bu liste kapsamlı değil ve seçim performansımızın genel bir değerlendirmesi ikinci tur seçimlerinden sonra yapılacak.

Kısmen kendi hatalarımız veya yetersizliğimiz nedeniyle Yeni Demokrasi’nin nasıl korku gündemi dayatmayı ve değişim yerine istikrarı teşvik etmeyi başardığına ve nısbi seçim sistemini ve koalisyon hükümeti kurulmasını savunurken karşılaştığımız çıkmaza daha önce değinmiştim. Ancak bu iki hususun yanı sıra, bence temel hatalarımızdan ya da daha doğrusu eksikliklerimizden biri, bazen kolektif bir varlık olarak imajımızın —uzun bir süre boyunca ama özellikle de oylamadan önceki kritik günlerde— uyum, sorumluluk ve organizasyondan yoksun olmasıydı.

Aleksis Çipras’ın da belirttiği gibi, seçimlerden önceki son günlerde bile kamuoyuna yapılan yanlış açıklamalar, kararsızlıklar, sorumluluk eksikliği ve hatta seçmenlerin bizden ne kadar kuşkulandığını anlamamış olmamız bize pahalıya mal oldu. Bu hatalar, tam da onun sözleriyle, bizi “ciddiyete, sorumluluğa, kolektiviteye doğru” değişmeye zorluyor.

Acaba parti yanlış bir kamusal yüze mi sahip? Ya da daha kışkırtıcı bir ifadeyle, Yunan toplumu “Çipras yorgunluğundan” mı mustarip?

Aleksis Çipras, Synaspismos’un ve ardından Syriza’nın lideri olduğu 15 yıl boyunca sorumluluktan hiçbir zaman kaçmadı. Partisi ve ülkesi adına çok önemli mücadeleler verdi. Bu anlamda, bu seçimden sonra da saklanmadı. İlk andan itibaren beklenmedik kötü sonucun sorumluluğunu üstlendi.

Fakta sadece Syriza ve tüm yetkilileri ve mensupları değil, partinin destekçileri de bu kritik mücadelede onun arkasında duruyor. Bunun ilk nedeni Çipras’ın tecrübeli bir siyasi lider olması, hem muhalefette hem de hükümette büyük başarılara imza atmış biri olması. Günümüzün az sayıdaki gerçek devlet adamlarından biri olduğunu söyleyecek cüreti kendimde buluyorum.

Yunanistan’ın kurtarma programlarının ve kemer sıkma politikalarının kısır döngüsünden çıkması, pek çok sosyal hakkın güvence altına alınması ve en zor koşullarda bile toplumumuzun en savunmasız kesimlerinin korunması onun başbakanlığı döneminde gerçekleşti. Kuzey Makedonya ile Balkanlarda barış ve istikrarı teşvik eden son derece önemli bir anlaşma imzaladık ve Yunanistan, uluslararası hukuk ve insan haklarına saygı çerçevesinde, belki de Avrupa’nın bugüne dek gördüğü en büyük göç akınlarından birini kabul etti ve başarıyla yönetti.

Bu nedenle, son yenilgimizden sonra ve ND ile muhaliflerimizin sistematik olarak yalan haberlerle onu şahsen hedef almalarına rağmen, Yunan yurttaşları arasında oldukça popüler olmaya devam etmesi mantığa uygun, zira onun liderliğinin Syriza için önemli bir değer olduğunu biliyorlar.

Liderimizin arkasında durmamızın ve yenilgimizi kişisel olarak Çipras’a bağlamamamın ikinci nedeni ise solda her şeyi kolektif olarak yapmamız. Tüm zaferlerimizde, tüm mücadelelerimizde ve tüm yenilgilerimizde birlikteydik ve bunu yapmaya devam edeceğiz.

Elbette eleştiri ve özeleştiri kimliğimizin bir parçası ve elbette Aleksis Çipras da hatalar yaptı; bu kadar çok şey yapmış birinin hata yapmaması mümkün değil. Bunları kabul eden ilk kişi o oldu. Fakat bu, kamuoyuna yansıyan simanın kusurlu olduğunu söylemekten çok uzak ve ben buna katılmıyorum.

Syriza oy kaybeden tek sol parti değil. Yanis Varufakis’in MeRA25’i parlamentoya yeniden girmeyi başaramadı ve sadece komünistler ve sosyal demokratlar (PASOK-KINAL) oy oranlarını artırmayı başardı. Bu sonuçlar genel anlamda Yunan solunun durumu hakkında ne söylüyor?

Mayıs ayında yapılan seçimlerde Yunan solunun genel oy oranı düştü. PASOK-KINAL dahil olmak üzere başat sol partiler toplamda yüzde 41,4 oy alırken, aynı partiler 2019’da yüzde 48,4, Eylül 2015’te ise MeRA25 yerine Halk Birliği/LAE dahil olmak üzere yüzde 50,2 oy almıştı. Bununla birlikte, Yunanistan’da solun genel anlamda düşüşte olduğu sonucuna varıp varamayacağımızdan emin değilim. Yunan toplumu onlarca yıldır Avrupa’nın en sol eğilimli toplumlarından biri oldu, bu yüzden aceleci kanaatlere varmaktan kaçınmalıyız.

Ancak, her bir parti için ayrıntılar ne olursa olsun, bence solun parçalanmasından zarar gördüğü doğru. PASOK ve KKE’nin kazanımları, bu partilerin genel gücü göz önüne alındığında kayda değer olsa da (her biri yüzde 2 ila 3 puan kazandı), Yunan parti sisteminin yapısında kayda değer bir değişikliğe işaret etmiyor.

Bu nedenle, bana göre Yunan solu bir bütün olarak son seçim sonuçları üzerinde daha derinlemesine düşünmeli ve kendisini yalnızca daha modern ve radikal programatik önerilere ve daha cesur ideolojik çalışmalara değil, daha fazla birliğe veya en azından kolektif eyleme doğru yeniden yönlendirmeli.

Hükümeti destekleyenler, Miçotakis’in AB ortalamasının üzerinde gerçekleşen yüzde 3 ila 5’lik ekonomik büyüme, azalan işsizlik oranları ve devam eden işgücü piyasası ve dijitalleşme reformları sayesinde galip geldiğini iddia ediyor. Miçotakis göreve geldiğinden beri Yunanistan’ın itibarının arttığını ve Syriza’nın ND’nin ciddi bir rakibi olmadığını söylüyorlar. Bu kulağa mantıklı geliyor mu?

Kulağa hoş geliyor, ancak ne yazık ki Yunan halkının yaşadığı sosyal ve iktisadi gerçeklikle hiçbir ilgisi yok.

Öncelikle sosyo-ekonomik koşullardaki iyileşmenin ne kadarının Miçotakis’e atfedilebileceğini görelim. Mesela, madem bahsettiniz: işsizlikteki düşüş büyük ölçüde Syriza hükümetinin başarısıydı. 2014’te yüzde 26,5 olan işsizlik oranını 2019’da yüzde 17,3’e düşürdü; bu, dayatılan kemer sıkma politikaları nedeniyle yaşanan epey zor bir dönemin ortasında yüzde 9,2’lik bir düşüş anlamına geliyor. ND hükümeti, AB’deki mali çerçevenin önemli ölçüde farklı olduğu ve hükümetin ekonomik büyümeyi teşvik etmek için pek çok araca sahip olduğu bir dönemde, 2019’dan 2022’ye kadar işsizliği yüzde 5,1 oranında azaltarak sadece yüzde 12,2’ye düşürdü.

ND’nin sosyo-ekonomik performansına gelince, sadece en karakteristik göstergelerden bazılarına değineceğim. İlk olarak, OECD verilerine göre Yunan işçiler, Miçotakis hükümetinin enflasyona karşı aldığı yetersiz ve yanlış tedbirler nedeniyle reel ücretlerde yüzde 7,4 ile dördüncü en büyük düşüşü yaşadı.

Benzer şekilde Eurostat’a göre Yunanistan, alım gücü standartlarında kişi başına düşen GSYİH bakımından AB’de en kötü üçüncü konuma sahip. Gördüğünüz üzere, Yunanlıların yaşam standartları devam eden enflasyon krizinden ciddi şekilde etkilendi. İkinci olarak, Syriza iktidardayken kayda değer ölçüde azalmış olan gelir eşitsizliği endeksi Gini katsayısı, ND’nin politikaları sonucunda yeniden arttı.

Yunanistan’ın itibarına gelince, geçtiğimiz yıl boyunca ülkenin başarılarıyla değil, siyasetçileri, gazetecileri, askeri ve hükümet yetkililerini ve diğer kamusal figürleri hedef alan büyük telekulak skandalı nedeniyle tüm büyük uluslararası basında manşetlere çıktığını unutmayalım. Bu skandal şahsen olmasa da Miçotakis’in kabinesini doğrudan ilgilendiriyordu. Ayrıca Yunanistan, V-Dem Enstitüsü’nün 2023 Demokrasi Raporu’nda liberal demokrasiden “seçim demokrasisine”, yani otokratik rejimlerin sadece bir basamak üstüne düşürüldü.

Bu yenilgiyle şahsen nasıl başa çıkıyorsunuz?

Tek cümleyle mi? Gramsci’nin bize öğrettikleriyle: Aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği.

İşimizin zor olduğunu biliyorum, sadece Syriza için değil, daha da önemlisi, elbette benim de ait olduğum Yunan toplumunun geneli açısından. Örneğin, benim de kişisel olarak refahımı borçlu olduğum kamu sağlık sisteminin akıbeti konusunda endişeliyim. Sosyal haklar ve işçi hakları konusunda daha fazla geri adım atılmasından ya da sosyal eşitsizlik ve dışlanmanın artmasından endişe duyuyorum. Ve elbette, böylesine otoriter bir sağ partinin hakimiyetinin haklar ve demokratik kurumlar üzerinde nasıl bir etki yaratacağı konusunda endişeliyim.

Fakat mücadeleye devam etmekten, hatalarımızı ve kusurlarımızı düzeltmekten başka yolumuz olmadığını da biliyorum. Nihayetinde mayıs ayındaki oylamadan çıkan güçler dengesini tersine çevirmeyi başaracağımız konusunda iyimserim. Ayrıca, daha önce de söylediğim gibi, böyle bir yenilgiden sonra bile Avrupa’daki en güçlü sol ve ilerici partilerden biri olmaya devam ettiğimizi unutmuyorum.

Avrupa sol partileri ve örgütleri ikinci tur seçimlerinde Yunanistan solunu ve özellikle Syriza’yı nasıl destekleyebilir?

Yoldaşlarımızın ve dostlarımızın dayanışması her zaman değerli olmuştur. Avrupa’nın ve dünyanın dört bir yanındaki solcuların ve ilericilerin de kendi ülkelerinde sosyal adalet, eşitlik ve demokrasi için mücadele ettiklerini ve genellikle bizimkinden çok daha ciddi zorluklarla karşı karşıya olduklarını bilmek bizi daha güçlü ve kararlı kılıyor.

Bunun dışında ve Yunanistan’daki mevcut seçim mücadelesinin ötesinde, Avrupa solunun Syriza’ya ve birbirlerine yardım etmesinin en iyi yolunun kendi ülkelerinde zaferler elde etmek ve güçlenmek olduğunu düşünüyorum. Kıtamızdaki güç dengesini değiştirmenin tek yolu bu.

Bana göre Avrupa solunun karşılıklı dayanışma ifadelerinin ötesine geçmesi ve daha derinlemesine tartışmalara başlaması önemli. Ulusal ve bölgesel özelliklerimizi anlamak açısından, hatalarımızdan ders çıkarmalı, kendi toplumlarımızdaki eğilimleri analiz etmeli ve en önemlisi, siyasi mücadelelerimizde, geleceğin refahın genele yayıldığı, dayanışmacı ve adil bir toplumda olduğuna insanları ikna etmede nasıl daha etkili ve yararlı olabileceğimiz konusunda fikir alışverişinde bulunmalıyız.

Dünya Basını

Ron Paul: Washington anayasayı çiğneyip dünyada felaket üretiyor

Yayınlanma

ABD Temsilciler Meclisi eski üyesi Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’a verdiği mülakatta Washington yönetiminin müdahaleci dış politikasını, kontrolsüz kamu harcamalarını ve yaygınlaşan gözetim uygulamalarını eleştirdi.

ABD Kongresi Temsilciler Meclisinin eski Teksas temsilcisi, tıp doktoru ve Ron Paul Barış ve Refah Enstitüsü Başkanı Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’ın sunduğu Scott Horton Show adlı programa konuk olarak ABD’nin dış politikası, ülke ekonomisinin gidişatı, biriken kamu borçları ve giderek genişleyen kitlesel gözetim mekanizmaları hakkında değerlendirmelerde bulundu.

Programın açılışında sunucu Scott Horton, meslek hayatında binlerce bebeğin doğumunu yaptıran tıp doktoru kimliğine ve ilkeli siyasi duruşuna atıfta bulunduğu Ron Paul’un, Daniel McAdams ve Chris Rosini ile birlikte Özgürlük Raporu adlı günlük yayını hazırladığını hatırlatarak kendisini takdim etti.

“Anayasayı zerrece umursamıyorlar, tek dertleri savaşa girmek”

İran ile yaşanan savaşın ve Ortadoğu’daki askeri hareketliliğin tamamen öngörülebilir bir kriz olduğunu belirten Dr. Ron Paul, karar alıcıların kurucu metinleri hiçe saydığını vurguladı.

Paul, mevcut tablonun arka planına ilişkin olarak şu ifadeleri kullandı:

“Büyük bir kargaşanın içindeyiz ve bu tamamen öngörülebilir bir kargaşa. Bunun temel nedeni insanların anayasayı zerrece umursamamasıdır. Savaşa nasıl girdiğimiz onların umurunda bile değil, tek dertleri bir şekilde savaşa girmek. Askeri-sınai yapı ve bu paraları harcamak isteyen çevreler son derece güçlü. Bu yüzden süreç öngörülemez bir hal alıyor. Bugün yaşanan en kayda değer gelişmelerden biri ise yönetimin itibarını bütünüyle yitirmesidir; tüm inandırıcılıklarını kaybettiler. Daniel ile bu konuyu konuşurken her şeyin ne kadar berbat olduğunu tartışıyoruz ama Scott, bildiğin gibi ben sözlerimi daima olumlu bir noktayla bitirmek zorundayım. ‘Evet, bu durum kötü ama aynı zamanda iyi bir haber; çünkü insanlar olup biteni duyacak, gerçeği öğrenecek ve daha makul bir politikaya yönelecek’ diyorum. Haberler ne kadar kötü olursa olsun, bu tablonun özgürlük mücadelesine mutlaka yeni destekçiler kazandıracağını düşünüyorum.”

Horton, Washington’daki hâkim anlayışın “ABD dünyayı bir arada tutan tek güçtür, eğer askerlerimizi geri çekersek bütün dünya parçalanır” tezine dayandığını belirterek, hükümetin bizzat yol açtığı istikrarsızlık ortamında dahi Paul’un sürekli olarak “derhal eve dönülmeli” çağrısı yaptığını hatırlattı ve dünyanın kontrolden çıkmasından endişe eden kamuoyuna nasıl bir yanıt verilmesi gerektiğini sordu.

“Yalan söylemek ve öldürmek suçsa hükümetin bunu yapmasına neden izin veriyoruz?”

Ülkelerin özgürlük ve refah düzeylerine ilişkin verilerin net olduğunu dile getiren Paul, müdahalecilik karşıtlığı ile doğal hukukun vazgeçilmez bir çözüm sunduğunu söyledi.

Paul, toplumların refah arayışı ve dış politika tercihleri hakkındaki görüşlerini şöyle açıkladı:

“Ülkelere bir bütün olarak bakıp onları derecelendirdiğinizde çok somut istatistiklere ulaşırsınız. Bir ülke ne kadar özgürse o kadar az militaristtir; o kadar az savaşa girer ve o kadar fazla refaha sahip olur. Herkesin ‘İşte istediğimiz şey bu, biz barış ve refah istiyoruz’ demesi gerekirken bunu neden yapmadıklarını anlamıyorum. Fakat insanlar propagandanın, bu işten büyük paralar kazanan çevrelerin ve hükümet yardımlarına bağımlı yaşayan kesimlerin etkisi altında kalıyor. Bu yüzden doğru politikalara yanaşmıyorlar. Yaşadığımız sorun öngörülebilir bir neticedir. Sosyalizmde de faşizmde de komünizmde de bu hep böyledir. İnsanlar genellikle ‘Biz öyle değiliz’ der; ancak siyasi tercihlerimizi müdahalecilik ve müdahalecilik karşıtlığı olarak ikiye ayırmalıyız. Özgür bir toplumda müdahalecilik karşıtlığı alkışlanmalı, bireylerin kendi hayatlarının sahibi olduğu kabul edilmeli ve kurallara uydukları müddetçe kararlar kendilerine bırakılmalıdır.”

Son dönemde doğal hukuk kavramı üzerinde daha fazla durduğunu aktaran Paul, değerlendirmesini şu sözlerle sürdürdü:

“Doğal hukuka bağlı kalındığında çözüm son derece basittir. İnsanlara yalan söyleyemezsiniz, hile yapamazsınız, çalamazsınız ve onları öldüremezsiniz. Durum bu kadar açıkken yeryüzünde neden hükümetin bu fiilleri işlemesine izin veriyoruz? Bu ilkeleri esas almak birçok sorunu kökünden çözer. Koşullar ne olursa olsun askerlerimizin derhal eve dönmesi gerektiğine inanmamın sebebi budur. Ben 1960’larda askere alındım. Vietnam döneminde her zaman ‘Bir savaşı kaybedemeyiz’ anlayışı hâkimdi. Lyndon B. Johnson bu konuda en kötüsüydü; ‘İlk savaş kaybeden başkan olmak istemiyorum’ diyordu. Bugün İran’da sergilenen tavır da bundan farksız. Kendi söylemlerine inanacak kadar akıl dışı davranıyorlar; ‘Venezuela kolay bir işti, orası artık elimizde’ dediler. Sonra başkana ‘Aynı şeyi İran’la da yapabiliriz’ aklı verildi. Perde arkasındaki yönlendiricilerin kim olduğunu ve gerçek niyetlerini kestirmek güç. Ancak net bir anlayışınız varsa çok sayıda danışmana ihtiyaç duymazsınız. Müdahalecilik karşıtlığına, bireysel sorumluluğa, gönüllülüğe ve mülkiyete inandığınızda her şey yerli yerine oturur.”

“Karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak zorundayız, dolar hızla eriyor”

Mevcut parasal düzenin sürdürülemez olduğunu ifade eden Paul, ABD Merkez Bankasının piyasaya müdahaleleri ve itibari para politikaları son bulduğunda başlangıçta bir sarsıntı yaşanacağını ancak ardından kalıcı bir toparlanmanın geleceğini belirtti.

Paul, ekonomik dönüşüm ve kamu otoritesinin sınırlandırılması konusunda şunları dile getirdi:

“Günün birinde yüzleşmek zorunda kalacağımız en büyük dönüşümlerden biri bu karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak olacaktır. Belki 20 yıl sonra da dolardan bahsedilecektir ancak o günkü para, bugün değeri hızla eriyen ve aklımıza gelen o dolar olmayacaktır. Bizim karşımızdaki grup ‘Bu çok riskli, bunu yapamayız, insanlar kendi başlarının çaresine bakamaz, onlara biz bakmalıyız’ diye düşünüyor. Biz ise bunun tam aksine inanıyoruz; insanların kendi sorumluluklarını üstlendiği ve şiddetsizliğe bağlı kaldığı bir dünya çok daha iyi bir dünyadır. İnsanlar elbette hata yapar, kusursuz değillerdir. Washington’daki birilerinin bize ne yapmamız gerektiğini söylemesini istemeyişimin nedenlerinden biri de budur. İnsanlar kusurluysa kararları neden bu kadar yoğun şekilde hükümete devrediyoruz? Ben meseleye sosyalist bir hükümetimiz olup olmadığı tartışmasından ziyade, hükümetin kişisel, ekonomik ve dini hayatımıza haddinden fazla müdahale edip etmediği penceresinden bakıyorum ve bana göre bu müdahale her zaman gereğinden çok fazladır.”

ABD Merkez Bankasının lağvedilmesi durumunda ortaya çıkacak süreci değerlendiren Paul, şu açıklamada bulundu:

“ABD Merkez Bankasını ortadan kaldırmak gibi savunduğumuz adımları atarsak ortalık başlangıçta çok karışır. Ancak insanlara her zaman söylediğim şey şudur: O kaos zaten er ya da geç gelecek. Elbette bir uyum süreci olacaktır. Bütün bu düzeni bir anda kesip atarsanız kargaşa çıkar, birçok insan iflas eder. Fakat özgürlük ilkelerini bütünüyle hayata geçirdiğiniz takdirde, insanların sırtından tüm vergi yükünün kalktığını ve sağlam bir para birimine geçildiğini bir düşünün; bir yıl içinde insanların yeniden ayağa kalkması için nasıl muazzam bir teşvik doğardı. Bu adeta bir mucize yaratırdı. Hatta bu toparlanma bir yıl bile sürmeyebilir. Şu anda halk kendi başına bunu başarabileceğine dair güven duymuyor; iktidardakiler ise böyle bir adımla ilgilenmiyor. Çünkü Washington’da tanıdığım insanların yegâne gayesi güç ve kontroldü. Bugün içinden geçtiğimiz şirketler düzenini, New York gibi yerlerde sosyalistlerin varlığından çok daha tehlikeli görüyorum. Özgür insanların gönüllü olarak birbiriyle çok daha iyi anlaşacağına ve bu anlayışın ülkeler arasındaki ilişkilere de yansıyacağına inancım tamdır.”

“Milyarlarca dolarlık ulusal borç gerçek parayla ödenemez, tasfiye edilecek”

Horton mülakatta, Paul’un Mayıs 2007’deki Cumhuriyetçi Parti başkanlık ön seçim münazarasında dönemin New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani ile girdiği tarihi tartışmayı hatırlattı. Paul’un o dönemde ABD’nin 1953 yılında İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ı devirmesinin 1979 rehine krizine yol açan bir ters tepki mekanizması ürettiğini kaydettiğini anımsatan Horton; müzakerelerin ortasında yapılan saldırılar ve yalanlar üzerine kurulu askeri hamleler neticesinde Washington ile Tahran arasındaki ilişkilerin önümüzdeki 30-40 yıllık süreçte nasıl şekilleneceğini sordu.

Avusturya İktisat Ekolü yaklaşımına atıfta bulunan Paul, eğilimlerin öngörülebileceğini fakat insan eyleminin önceden kesin hatlarla bilinemeyeceğini dile getirdi. Sağlam bir para sistemine ve altın standardına dönülmedikçe ekonomik tahribatın süreceğini vurgulayan Paul, Kongre ve başkanın harcamaları bir yıl içinde sükûnetle kısmasını beklemediğini, bu nedenle asıl mücadelenin fikirler alanında yürütülmesi gerektiğini kaydetti.

Paul, fikir mücadelesinin önemine değinirken kendi geçmişinden bir örnek verdi:

“Bu çalışmalara ilk başladığımda tıp doktorluğu yapıyordum ve Bretton Woods sisteminin çöküşünden etkilenmiştim. Bir üniversitede konuşma yapacağım zaman 15-20 özgürlükçüyü bir arada bulursam bunu büyük bir başarı sayardım. Oysa bugün yüzlerce küçük grup var. İnternetin bazı olumsuz yönleri olsa da insanlara ulaşma konusunda harika bir imkân sunduğunu düşünüyorum. İşte bu yüzden iyimserim; çünkü her gün bir radyo programı yapan, dernek kuran ya da yayın hazırlayan birileriyle karşılaşıyorum. Zamanı gelmiş bir fikrin önünde hiçbir güç duramaz.”

Horton, ulusal borcun faiz ödemelerinin resmi rakamlara göre küresel askeri harcamaların toplamını aştığını, halkın büyük bir bölümünün sadece bu faizleri finanse etmek için gelir vergisi ödediğini belirterek borcun nasıl tasfiye edileceğini sordu.

Paul, kamu borcunun geldiği noktayı şu sözlerle özetledi:

“Bu borcun çalışarak ödenebileceğini kesinlikle düşünmüyorum. Bazı şirketler ve şahıslar öyle büyük borçların altına girerler ki hiçbir zaman bunun altından kalkamazlar; bizim durumumuz da bu eşiği çoktan aştı. Bu borç eninde sonunda tasfiye edilmek zorundadır. Tıpkı özel sektörde yapıldığı gibi borcu tamamen silip kayıtlardan düşebilirsiniz. Ancak mesele yalnızca borcun büyüklüğü değil, aynı zamanda yanlış yatırımların tasfiye edilmesi gerekliliğidir. Son 5-10 yılda uygulanan faiz politikaları ekonomiyi rayından çıkardı. Faiz oranları, harcamalarımızı, yatırımlarımızı ve ekonomiyi nasıl yöneteceğimizi belirleyen en kritik fiyat göstergesidir. Fakat bu gösterge tamamen gizlilik içinde kontrol ediliyor. Temsilciler Meclisi Bankacılık Komisyonunda görev yaptığım dönemde dahi para politikası konusunda ne yaptıklarını öğrenmeme asla izin verilmedi.”

Paul borcun geleceğine ilişkin değerlendirmesini şöyle sürdürdü:

“Borç asla gerçek parayla ödenmeyecek, kaçınılmaz olarak tasfiye edilecek. 1933 yılından 1975 yılına kadar Amerikalıların altın sahibi olmasının bile yasaklandığını hatırlayın; Franklin D. Roosevelt’in ilk işi halkın elindeki altına el koymak olmuştu. Bugün geçiş sürecindeki en büyük tehlike, hükümetin altın tutan vatandaşlara yeniden müdahale etmesi, onları aşırı düzenlemelere ve vergilere boğmasıdır. İnsanların kendilerini koruyabilmeleri için altının serbest bırakılması ve üzerindeki devlet baskısının engellenmesi hayati bir adımdır.”

“Durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz savaştır”

Horton, 2008 küresel krizinden bir yıl önce, 2007 yılının sonbaharında Michigan Üniversitesinde gençlerin ellerindeki dolarları yakarak “ABD Merkez Bankasına Son Verin” sloganları attığı dönemi hatırlattı ve bugün en yaşlıları 29 yaşına basan Z Kuşağı gençlerine enflasyonist ortamda kendilerini nasıl korumaları gerektiğine yönelik tavsiyelerini sordu.

Paul, gençlere kendi yetenekleri doğrultusunda hareket etmelerini önerdiğini söyleyerek şöyle konuştu:

“Konferanslarımın ardından birçok genç yanıma gelip ‘Ne yapmalıyım, hangi mesleği seçmeliyim?’ diye soruyordu. Onlara hep ‘Ne yapmak istiyorsanız, neyi yapmaya kabiliyetiniz varsa onu yapın’ dedim. Ben hep iyi bir şarkıcı olmak istedim ama başaramadım; fakat herkesin mutlaka bir yeteneği vardır. Leonard Read, nitelikli ve küçük grupların dönüştürücü gücünü savunurdu. Biz de Barış ve Refah Enstitüsü bünyesinde binlerce kişiyi bir araya getirmekten ziyade sağlam ilkeleri kavrayan bireyler yetiştirmeyi amaçlıyoruz. Bu ülkede hâlâ sayısız fırsat mevcut. Ancak devlet bir kesimden parayı zorla alıp diğerine aktardıkça insanların üretme ve çalışma arzusu zayıflıyor. Ordularımızın yıllar boyunca demokrasi yayma bahanesiyle dünyada felaketler üretmesi ve kendimizi içeriden yok etmemiz büyük bir akıl dışılıktır. Benim durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz bu savaştır.”

“Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır”

Mülakatın son bölümünde sunucu Scott Horton, 1990’ların sonundan itibaren yollara yerleştirilen ve son dönemde ABD genelinde kitlesel tepkilere, sabotajlara ve belediye meclislerinin sözleşme iptallerine konu olan plaka okuma özellikli Flock güvenlik kameralarını gündeme getirdi. Bu gözetim cihazlarına karşı oluşan taban hareketinin özgürlük mücadelesi açısından umut verici olduğunu ifade eden Horton, Paul’un konuya dair fikrini sordu.

Gözetim araçlarının topluma her zaman güvenlik gerekçesiyle pazarlandığını belirten Dr. Ron Paul, meselenin mülkiyet hakları çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini kaydetti.

Paul, kitlesel gözetim mekanizmalarına karşı duruşunu şu ifadelerle açıkladı:

“Bu tür uygulamalar ‘suçluları yakalamamıza yardımcı olacak’ denilerek kolayca savunulabiliyor. Ancak burada temel almamız gereken şey özel mülkiyettir. En mütevazı, eski bir evde oturan yoksul bir Amerikalı bile ‘Evim benim kalemdir, kimse içeri giremez’ anlayışını gayet iyi kavrar. Amerikan Devrimi’nin temel nedenlerinden biri İngiliz askerlerinin evlerimize izinsiz girmesiydi. Biri evinize girip ‘Fotoğraf çekiyoruz ama nedenini açıklamayacağız, hırsızlık olursa sizi korumak için buradayız’ dese bunu kimse kabul etmez. Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır. Dolayısıyla kamusal yollara kurulan bu kitlesel gözetim kameralarına izin verilmemeli ve bunlar yasal hale getirilmemelidir.”

Washington’da bir sitede yaşadığı dönemde özel kameraların bulunduğunu anımsatan Paul, sözlerini şu şekilde tamamladı:

“Orada kameralar vardı ama tamamen özel mülkiyete dayalı ve rızaya dayalıydı; rahatsız olsaydım orada yaşamazdım. Ancak devletin bunu kitlesel bir dayatma şeklinde uygulaması mülkiyet haklarının açık bir ihlalidir. Anayasadaki temel hak ve özgürlüklerin tamamı mülkiyet hakları üzerinden eksiksiz biçimde anlaşılabilir. Başkalarına zarar vermediğimiz, kimseye yalan söylemediğimiz, hile yapmadığımız, çalmadığımız ve öldürmediğimiz müddetçe istediğimiz her şeye inanabilmeliyiz. Kural bu kadar basittir. Yeryüzünde savaşlardan uzak durarak bu temel kuralları takip eden ve görece huzurlu yaşayan toplumlar mevcuttur. Mesele son derece basittir ve doğru yönde ilerlediğimizi ümit ediyorum.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan müttefikler

Yayınlanma

Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan Asyalı müttefikler Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.

Huong Le-Thu, Uluslararası Kriz Grubu’nun Asya-Pasifik programı direktör yardımcısı
Time, 22 Temmuz 2026

Bunlar Amerika’nın müttefikleri için kolay günler değil. Avrupa’dan Orta Doğu’ya, oradan Asya-Pasifik’e kadar ABD’nin güvenlik ortakları, Washington’ın en yakın müttefiklerini asalaklıkla suçlayan, onlara ağır gümrük tarifeleri uygulayan ve hatta bazı müttefiklerin egemenliğini sıra dışı iddialarla sorgulayan Başkan Donald Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.

Hiçbir yerde riskler Asya-Pasifik’te olduğu kadar yüksek değil. Bölge, Avrupa ya da Orta Doğu’yla kıyaslandığında daha istikrarlı görünebilir ancak gerçekte hiç de sakin değil: Yükselen Çin, Amerikan üstünlüğünün ve onun müttefiklerinin konumunun bir zamanlar büyük ölçüde sorgulanmadan kabul edildiği bir bölgede daha fazla nüfuz talep ediyor.

Sanki bu noktayı özellikle vurgulamak istercesine Çin, Ankara’daki NATO zirvesinin başlamasından bir gün önce, 6 Temmuz’da nükleer bir denizaltıdan uzun menzilli balistik füze denemesi yaptı ve füze Güney Pasifik Nükleer Silahlardan Arındırılmış Bölgesi’ne düştü. ABD anakarasına ulaşabilecek kapasitedeki bu füzenin fırlatılması, Çin’in devasa askeri yığınağına ve Washington’ın Pekin’le yaşanacak bir çatışmada bölgesel müttefiklerinin yardımına koşması halinde Amerikan şehirlerini tehdit etme kapasitesinin giderek artmasına dikkat çekti. Füze denemesi Çin’in yeni bir kabiliyetinin gösterisi olabilir, ancak aynı zamanda uzun süredir var olan bir tehdidin de hatırlatıcısıdır.

Washington ve Asya-Pasifik’teki bazı ABD müttefikleri bu “sorumsuz” denemeyi eleştirdi. Buna rağmen olay, müttefiklerin giderek daha güçlü hale gelen Çin’i caydırmak için ABD’nin güvenlik garantilerinin ne kadar etkili ve güvenilir olduğuna dair uzun süredir taşıdığı kaygıları daha da pekiştirdi. Peki Amerika’nın müttefikleri ve ortakları ne yapmalı? Yanıtlar bölgeden bölgeye değişiyor, ancak hepsi daha güçlü bir Amerikan rolüne işaret ediyor.

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Asya-Pasifik’te huzursuzluk

Asya’da NATO’nun bir karşılığı yok. Bölgedeki güvenlik düzenlemeleri esas olarak Washington’ın İkinci Dünya Savaşı sonrasında Filipinler, Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya, Güney Kore ve Tayland ile ittifak anlaşmaları imzalayarak oluşturduğu “merkez ve kollar” sistemine dayanıyor. ABD ayrıca 1954’te Tayvan’la karşılıklı savunma anlaşması imzaladı ancak Çin’le ilişkilerin 1979’da normalleşmesinin ardından bu anlaşmayı 1980’de feshetti. Bununla birlikte bu Amerikan müttefiklerinin, yani “kolların”, birbirlerine karşı mutlaka savunma yükümlülükleri bulunmuyordu. Bu ülkelerin tümü, farklı ölçülerde de olsa, Çin’in askeri gücünü kullanarak kendi iradesini onlara ve daha geniş bölgeye dayatmasını caydırmak için ABD’nin güvenlik taahhütlerine güveniyor.

Bugün neredeyse tüm Asya başkentleri, Washington’ın bu taahhütleri sınandığı takdirde yerine getirip getirmeyeceği konusunda geçmişe kıyasla daha az emin. Trump, NATO ortaklarına karşı yaptığı gibi Asyalı müttefiklere karşı sık sık öfkeli çıkışlarda bulunmasa da, bu durum Asya başkentlerini pek rahatlatmıyor. Bazıları bunu, Washington’ın onlar hakkında öfkelenmeye bile değecek kadar önemsemediğinin göstergesi olarak yorumluyor.

Bu endişeler, daha incelikli başka değişikliklerle de büyüyor. Birçok kişi, Trump yönetiminin ABD anavatan güvenliğine ve Batı Yarımküre’ye öncelik vermesi nedeniyle bölgeden uzaklaşabileceğinden kaygı duyuyor. Pentagon’un Hint-Pasifik Komutanlığı’nın adındaki “Hint” ifadesini kaldırma kararı da bölgeden uzaklaşmaya yönelik bir yön değişikliğinin işareti olarak görülüyor.

İran savaşı bu korkuyu daha da derinleştirdi. ABD’nin füze savunma önleyicilerini Güney Kore’den Orta Doğu’ya kaydırması Seul’de rahatsızlık yarattı. Müttefikler ve ortaklar, savaş ABD’nin stoklarını hızla tüketirken ve Washington kendi askeri ihtiyaçlarını önceliklendirirken, kendilerine vaat edilen silah sevkiyatlarının zamanında ulaşmayabileceğinden endişe ediyor.

Bazıları kendi silahlarını üretme çabalarını artırdı ve Amerika’nın savaş stoklarına katkı sağlamaya başladı. Avustralya, nisan ayında kendi ülkesinde üretilen ilk güdümlü roketleri bir test sahasında ateşledi. Japonya, Güney Kore ve Tayvan ise kendi füze üretim hatlarını kuruyor.

Tayvan 2027 için rekor savunma bütçesi önerdi

Silahlanmayı artırırken aynı zamanda ABD’yi mümkün olduğunca yakın tutmaya yönelik bu strateji yeni değil. International Crisis Group’un bölgedeki askeri modernizasyona ilişkin bir dizi raporu, Washington’ın bazı Asyalı müttefik ve ortaklarının birkaç yıldır benzer bir yol izlediğini ortaya koyuyor. Ancak bugün bu stratejiyi sürdürmeleri için çok daha güçlü teşviklere sahipler.

Savunma sektöründe en dramatik yapısal değişim Japonya’da görülüyor. Tokyo, 1967’den bu yana savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 1’inin altında tutuyordu. Bu tavan artık ortadan kalktı ve Japonya, önceki hükümetin 2022’de belirlediği 2027 hedefinden önce yüzde 2’ye ulaşma yolunda ilerliyor.

Japonya ayrıca Çin anakarasına ulaşabilecek Amerikan füzeleri satın aldı. Bunlar, ülkenin 1945’ten bu yana sahip olduğu bu türden ilk silahlar. Tokyo, beş yıl içinde mühimmat stoklarının artırılması, bakım faaliyetleri ve takımadalar genelindeki askeri üslerin güçlendirilmesi için 100 milyar dolara kadar harcama yapmayı planlıyor.

Bu yeniden silahlanma çabası Trump’ın ikinci döneminden önce başlamıştı, ancak Washington’ın baskısı sürece ek ivme kazandırdı. Tokyo’nun ABD’den satın aldığı Tomahawk füzeleri ile ülkenin geliştirdiği yeni uzun menzilli yerli mühimmatın etkin biçimde kullanılabilmesi için hâlâ Amerikan hedefleme verilerine ihtiyaç duyulacak.

Japonya, Amerikan geri çekilmesinin yaşandığı ve Tayvan nedeniyle Çin’le gerilimlerin arttığı bir dönemde gerekli gördüğü için diğer bölgesel aktörlerle diplomasisini de yoğunlaştırıyor. Tokyo son aylarda Kanada, Fransa, Hindistan, İtalya, Birleşik Krallık ve Güney Kore liderlerini ağırladı.

Japonya Başbakanı Sanae Takaichi ise Çin’i dengelemeyi amaçlayan ve pragmatik ekonomik güvenliği, stratejik tedarik zincirlerini, enerji dayanıklılığını ve proaktif politikaları öne çıkaran Shinzo Abe’nin “özgür ve açık Hint-Pasifik” fikrini desteklemek ve “geliştirmek” amacıyla Vietnam ve Avustralya başta olmak üzere çeşitli ülkelere ziyaretlerde bulundu.

Japonya yeni Beyaz Kitap’ta Çin ‘tehdidine’ karşı durmak ve ekonomik refah için askeri yığınağı savundu

Güney Kore, savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 2,3’ünden yüzde 3,6’ya kadar yükseltme sözü verdi ve Washington’ın övgüsünü kazanarak “örnek müttefik” olarak nitelendirildi.

Seul’ün katkısı büyük ölçüde fabrikaları üzerinden şekilleniyor. Güney Kore, tankları ve obüsleriyle Ukrayna savaşının tükettiği Avrupa silah stoklarını doldurarak dünyanın en büyük silah ihracatçılarından biri haline geldi. Bu satışlar Seul’ün kendi savunma modernizasyonunu finanse ederken aynı zamanda küresel nüfuz kaynağı yaratıyor. Buna rağmen Güney Kore hükümeti daha geniş çaplı bölgesel diplomatik bir rol üstlenme konusunda görece sınırlı bir istek gösteriyor.

Seul ayrıca Kuzey Kore’nin nükleer kapasitesindeki ilerlemeyle nasıl başa çıkacağına ilişkin seçeneklerini değerlendiriyor. Bir dönem neredeyse tabu sayılan nükleer silahlanma tartışmaları artık ana akım siyasi söyleme girmiş durumda. Ancak orta vadede bu seçeneğin gerçekleşme ihtimali hâlâ teorik düzeyde ve Güney Kore’yi ABD’nin nükleer şemsiyesine bağımlı bırakıyor.

Güney Kore: Trump’ın itirazlarına rağmen ortak tatbikatlar devam ediyor

Avustralya ise 2021’de kurulan AUKUS (Avustralya-Birleşik Krallık-ABD) ortaklığı kapsamında nükleer tahrikli denizaltılara tarihinin en büyük savunma yatırımını yaptıktan sonra, ABD’den daha bağımsız hale gelmek yerine Washington’a daha da yaklaşmaya yatırım yapmayı sürdürüyor.

Canberra, Washington’ın müttefiklerine yönelik taahhütlerini yeniden ayarladığının farkında ancak Amerikan askeri desteğinin yerine geçebilecek bir alternatif görmüyor. Daha yetkin bir ortak olmak amacıyla Avustralya, halen GSYH’nin yüzde 2’si düzeyinde olan savunma harcamalarını 2030’ların ortalarına kadar yüzde 3’e çıkarma; kendi güdümlü silah üretim hatlarını genişletme; ABD’nin, Çin füzelerinin menzili dışında kalan ülkenin doğu kıyısında savaşa hazır bir silah deposu kurmasına izin verme ve müttefik kuvvetlerin nükleer denizaltılarına hizmet verebilecek deniz tesislerine yatırım yapma taahhüdünde bulundu.

Başkan Trump’a duyulan güven azalmasına rağmen Canberra ittifaka bağlı kalıyor. Geliştirdiği kapasitenin rakiplerinin sahip olduğu kabiliyetlerle kıyaslandığında sınırlarının farkında. Avustralya’nın 2026 Ulusal Savunma Stratejisi açık biçimde Amerikan güvenlik şemsiyesinin hâlâ “temel” önemde olduğunu belirtiyor.

Malezya, ABD destekli Filipin askeri üssü konusunda endişeli

Filipinler’in savunma bütçesinin ekonomisine oranı, Asya’daki hemen hemen tüm diğer Amerikan müttefiklerinden daha düşük. Ülkenin önemli bir üretim kapasitesi oluşturmasına imkân verecek sanayi altyapısı da bulunmuyor.

Bu nedenle Manila, stratejik konumuna ve Tayvan ile Çin anakarasına olan coğrafi yakınlığına dayanıyor. Trump bile kendine özgü üslubuyla bunu kabul etmiş ve Filipinler’i “askeri açıdan bakıldığında en değerli gayrimenkul parçası” olarak tanımlamıştı.

Manila, ABD askerlerinin erişebildiği üs sayısını beşten dokuza çıkardı ve ABD ordusunun, ülkenin kuzey ucundaki Luzon Adası’na Çin kıyılarına erişebilecek menzilde Typhon füze lançerleri konuşlandırmasına izin verdi. Filipinler ayrıca Japonya ve Avustralya ile ilişkilerini de geliştiriyor.

Japonya ve Filipinler’in deniz sınırı görüşmeleri Çin’i neden öfkelendirdi?

Amerika dışında plan yok

Her ne kadar Asya’daki her müttefik, Amerikan öngörülemezliğiyle kendi güvenlik koşulları ve iç siyasi dinamikleri doğrultusunda farklı şekillerde başa çıkıyor olsa da, stratejilerinin bazı ortak yönleri var.

Hepsi diğer “kollarla” ve bunların ötesinde Avrupa gibi dış ortaklarla daha güçlü bağlar kurmaya çalışıyor. Bunun en açık göstergesi, Avustralya, Japonya, Güney Kore ve Yeni Zelanda’nın NATO üyesi olmamalarına rağmen artık NATO zirvelerine düzenli olarak katılmasıdır.

Ancak bu aktif dengeleme politikası Amerika ile ittifakın yerini almayacak. Amaç onu tamamlamak. Asyalı müttefikler, ABD’nin bölgedeki varlığının sürmesini güvence altına almak umuduyla Washington’a değerli ortaklar olduklarını göstermeye odaklanıyor.

Kontrol edemedikleri bir değişkene bu kalıcı bağımlılık, “B planı yok” ikilemi olarak tanımlanıyor.

Amerika’nın Asyalı müttefikleri açısından ABD’nin bölgedeki devam eden varlığı, Çin hegemonyası olarak gördükleri tehdide karşı en etkili caydırıcı unsur olmaya devam ediyor.

Daha yüksek savunma bütçelerine, silah fabrikalarına yaptıkları yatırımları ve Trump’ın ruh halini dikkatle yönetme çabalarını, bu caydırıcılık aracını erişilebilir tutmanın bedeli olarak görüyorlar.

Stratejik özerklik popüler bir fikir olabilir. Ancak şimdilik Amerika’nın Asyalı müttefiklerinin çoğu bunu uzak bir ihtimal olarak değerlendirirken, caydırmaları gereken tehditleri açık ve yakın görüyor.

Dolayısıyla bu yatırımları sürdürüp sürdürmeme sorusu, sonuçta pek de büyük bir ikilem olmayabilir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

The Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”

Yayınlanma

The Economist dergisi, 2024 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Daron Acemoğlu’nun akademik çalışmalarını ve popüler tezlerini sert bir dille eleştiren kapsamlı bir analiz yayımladı. Yazıda, Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerindeki veri tutarsızlıkları, kurumlar teorisinin döngüsel yapısı ve yapay zekaya yönelik aşırı karamsar tahminleri masaya yatırıldı.

İngiltere merkezli haftalık The Economist dergisi, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) öğretim üyesi Prof. Dr. Daron Acemoğlu’nu odağına alan bir analiz yayımladı.

Dünyanın en etkili iktisatçısı şaşırtıcı derecede ikna edicilikten uzak” (The world’s most influential economist is oddly unconvincing) başlığıyla yayımlanan yazıda, Acemoğlu’nun iktisat disiplinindeki tartışmasız ağırlığı kabul edilmekle birlikte, teorik ve ampirik çalışmalarının zayıf yönleri, metodolojik açmazları ve teknolojiye dair karamsar tezleri sert ifadelerle eleştirildi.

Stockholm’den gelen Nobel telefonunun gecikmiş bir takdir hissi uyandırdığı belirtilen makalede, Acemoğlu’nun 2024 yılında Simon Johnson ve James Robinson ile birlikte kurumların refahı nasıl şekillendirdiğine dair çalışmalarıyla Nobel Ekonomi Ödülü’nü paylaştığı hatırlatıldı.

Henüz 58 yaşında olmasına rağmen disiplinin “devi” haline gelen iktisatçının, popüler ders kitapları hariç, demokrasi ve yapay zekanın ekonomik etkilerini ele alan yeni çalışması dahil yedi kitap yazdığı, bu yıl yayımlanan ondan fazla makalesiyle birlikte yüzlerce karmaşık matematiksel makaleye imza attığı kaydedildi.

IDEAS/RePEc araştırma veri tabanının atıf sıralamasında Harvard Üniversitesi’nden Andrei Shleifer ile zirve için yarışan Acemoğlu’nun görüşlerinin hem meslektaşları hem de medya nezdinde büyük ağırlık taşıdığı anımsatıldı.

“Başarısız olmuş popülist politikaları besliyor”

Buna karşılık makalede, iktisat dünyasında kapalı kapılar ardında dile getirilen eleştirilere dikkat çekildi.

Tanınmış iktisatçının, “Teorik çalışmalarının çoğu yararlı ancak modellerini daha önce denenmiş ve başarısız olmuş popülist politikaları beslemek için kullanıyor” sözlerine yer verildi.

İktisat blog yazarı Noah Smith’in ise internetteki eleştiri dalgasına atıfla, “Tam anlamıyla on yıldır Acemoğlu hakkında bağırıp çağırıyorum” dediği aktarıldı.

Yazıda, hiç kimsenin üretken iktisatçıyı kötü araştırma yapmakla ya da akademik suiistimalle suçlamadığı, doktora öğrencilerine ve genç meslektaşlarına karşı cömert davrandığı, bir başka uzmanın ifadesiyle “açıkça bir dahi” olduğu teslim edildi.

Ancak asıl meselenin, Acemoğlu’nun mesleğin zirvesindeki itibarının ve beraberindeki entelektüel etkisinin ortaya koyduğu akademik çalışmalarla ne derece örtüştüğü olduğu savunuldu.

“Nobel’e dayanak olan ölüm oranı verileri şüpheli”

Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerinin eleştirildiği bölümde, Nobel ödülünün büyük oranda Johnson ve Robinson ile 2001 yılında yayımladıkları ve 23 binden fazla atıf alan makaleye dayandığı hatırlatıldı.

Bazı ülkelerin neden zengin, bazılarınınsa yoksul olduğunu açıklamayı amaçlayan bu çalışmada, Avrupalı yerleşimcilerin hastalıklardan ötürü kitlesel halde öldüğü coğrafyalarda sömürgecilerin gücü ve kaynakları küçük bir elitin elinde toplayan “sömürücü” (extractive) kurumlar inşa ettiği; ılıman iklimlerde ise yol, okul ve sağlık hizmetleri sunan “kapsayıcı” kurumlar kurduğu tezi işlenmişti.

İktisatçıların bugün bu sonuçları ciddiye almakla birlikte harfiyen doğru kabul etmediği kaydedilen makalede, 2024 Nobel Komitesi raporunun dahi ölüm oranı verilerinin “bazen şüpheli” olduğunu kabul ettiği aktarıldı.

Urbana-Champaign’deki Illinois Üniversitesi’nden David Albouy’un 2012 yılında yaptığı çalışmada bazı ülkelere başka ülkelerden ödünç alınan ölüm oranlarının atandığını ortaya koyduğu, bu hatalar düzeltildiğinde ise makalenin tahminlerinin güvenilmez hale geldiği belirtildi.

RWI-Essen araştırma enstitüsünden Martin Buchner ve çalışma arkadaşlarının geçen yıl yayımladığı bir araştırmada da ankete katılan uzmanların bu konuda Albouy’un tarafını tutmaya daha yatkın olduğu ifade edildi.

Acemoğlu bu eleştirilere yanıt olarak, “Bu tartışmalar ve bazı eleştiriler son derece değerlidir” açıklamasını yaptı.

Ancak Albouy’un orijinal örneklemden aralarında ABD, Kanada ve Avustralya gibi önemli ülkelerin de bulunduğu verilerin yarısını çıkararak bu sonuca ulaştığını savunan Acemoğlu, güvenilmezliğe yol açan unsurun bazı istatistiksel tercihlerle birlikte bu veri elemesi olduğunu dile getirdi.

Acemoğlu ayrıca, makaleyi bugün yeniden yazacak olsa ölüm verilerine dokunmasa da “tahmin ayrıntılarının bazıları dahil olmak üzere birtakım değişiklikler” yapacağını ekledi.

Dergi, Acemoğlu’nun haziran ayında yayımladığı bir başka çalışmayı da mercek altına aldı. Düşük doğum oranlarının çalışma çağındaki yetişkin başına düşen GSYH büyümesini hızlandırdığını savunan bu makalenin, Japonya gibi nüfusu azalan yerlerin endişelenmesine gerek olmadığı fikrini telkin ettiği belirtildi.

Pensilvanya Üniversitesi’nden Jesús Fernández-Villaverde dahil diğer iktisatçıların, doğum oranlarının çöktüğü günümüzü anlamak için tarihsel ilişkilerin ne derece yararlı olduğunu sorguladığı kaydedildi.

Makalede, Acemoğlu ve ortaklarının bu makul itirazı sonuç bölümünde kısaca kabul ettikleri, ancak Acemoğlu’nun kullandığı yoğun matematik yığınları arasında bu uyarının kaybolup sığ göründüğü yorumu yapıldı.

Dergi, Acemoğlu’nun sosyal bilimler için sunduğu fikirlerin zayıf kaldığını öne sürerek, ünlü iktisatçının Amerikan siyasetine ilişkin kamusal yorumlarını “macerasız” buldu.

Acemoğlu’nun “bütüncül Trump teorisi”nin, ABD başkanının “yürütme gücünü artırıp kısıtlayıcı kurumları ve normları yıkarak hareket ettiğini” iddia etmesi, “Eh, malumu ilam” şeklinde eleştirildi.

“Kurumlar teorisi sonsuz bir döngüden ibaret”

Makalede, Acemoğlu’nun büyük kurumlar tezinin esasta pek bir şey açıklamadığı savunularak şu ifadelere yer verildi:

“Kurumlar iyiyse uluslar zenginleşir, kötüyse duraklar. Doğru. Peki ama kurum tam olarak nedir? Kurallar, normlar, yaptırımlar, kültür; aslına bakılırsa her şey. Peki kurumlar nereden gelir? ‘Kritik dönemeçlerden’ ve ‘kurumsal sürüklenmelerden’ gelir; bunun anlamı her neyse.”

George Mason Üniversitesi’nden Tyler Cowen’ın 2011 yılında yazdığı bir kitap eleştirisinde, tarif edilen kurumsal değişimlerin yalnızca başka kurumsal değişimlerden kaynaklandığını belirterek ana argümanın sonsuz bir gerilemeye girdiğini ve bunun “en alta kadar kaplumbağalar” (turtles all the way down) mantığına dönüştüğünü yazdığı hatırlatıldı.

London School of Economics’ten Duncan Green’in bu çerçevenin yalnızca olaylar gerçekleştikten sonra geriye dönük işlediğini savunduğu, Stanford Üniversitesi’nden Francis Fukuyama’nın ise kurumları gayet makul biçimde sömürücü olarak nitelenebilecek Çin’in yakaladığı baş döndürücü ekonomik büyümeyi kitabın görmezden geldiğini söylediği aktarıldı.

Acemoğlu eleştirilere yanıt verirken kitabında iki bölümü kısmen ya da tamamen Çin’e ayırdığını kaydetti.

Kaplumbağa benzetmesine karşı ise, “Kurumsal değişimi kurumsal bir perspektiften anlamak için geçmişteki belirli kurumları ve onları etkileyen tarihsel olayları göz önünde bulundurmalısınız. Bunun hiçbir şekilde totolojik olduğunu düşünmüyorum” dedi.

“Yapay zeka konusundaki karamsarlığı inandırıcılığını yitiriyor”

The Economist, Acemoğlu’nun yerleşik kabulden ayrıştığı tek alanın teknolojiye yönelik aşırı kasvetli bakışı olduğunu kaydetti. Simon Johnson ile birlikte yazdığı 2023 tarihli “Power and Progress” (İktidar ve İlerleme) kitabında bin yıllık inovasyon sürecini elitlerin gasbı ve istenmeyen sonuçlar zinciri olarak ele aldığı aktarıldı.

Çırçır makinesinin köleliğin hizmetkarı yapıldığı, Haber-Bosch sürecinin kimyasal silahlar ürettiği ve sıradan insanların yalnızca kapitalistleri kendi çıkarlarını gözetmeye yönlendirebildiklerinde kazandığı tezinin savunulduğu; buna karşın teknolojik ilerlemenin ortalama bir insanı sanayi öncesi dönemlere göre katbekat zenginleştirdiği gerçeğinin küçümsendiği belirtildi.

Acemoğlu’nun yapay zekaya ilişkin tezlerinin de “inandırıcılığını kaybedecek derecede karamsar” olduğu öne sürüldü.

2024 tarihli bir makalesinde yapay zekanın Amerikan üretkenliğini on yıllık süreçte yalnızca çok küçük bir oranda artıracağını hesapladığı, bunu yaparken pazara sunulan yeni yapay zeka ürünlerinin dönüştürücü etkisini yok saydığı kaydedildi.

Diğer yandan Harvard Üniversitesi fahri rektörü ve eski Hazine Bakanı Lawrence Summers, “Acemoğlu bu analizinde yapay zeka sayesinde daha hızlı bilimsel ilerleme, daha hızlı sosyal bilimsel ilerleme veya daha iyi karar alma süreçlerine sahip olma ihtimalimizi tamamen dışarıda bırakıyor” eleştirisine yer verildi.

Acemoğlu bu eleştiriye karşılık, “Bu geçerli bir eleştiri. Ajan yapay zekayı öngöremedim ve bu tahminlerime dahil edilmedi” diyerek yapay zeka modellerinin bilimsel araştırmalarda tahmin ettiğinden daha yararlı olabileceğini kabul etti.

Ancak üretkenlik etkilerini tahmin etme yöntemlerinin arkasında durduğunu ve “yaklaşan devasa üretkenlik artışı iddialarına bir miktar gerçekçilik enjekte ettiğini” savundu.

“Acemoğlu’nun şöhreti eleştirel yetileri körleştiriyor”

Bu akademik tartışmaların önemsiz gibi görünebileceğini ancak büyük sonuçlar doğurabileceğini belirten The Economist, Acemoğlu’nun yapay zekanın üretkenliği uçuracağını düşünmese de demokrasi ve istihdam üzerindeki etkilerinden derin endişe duyduğunu aktardı.

Yeni kitabının teknolojinin faydalarından ziyade toplumsal zararlarına (atomizasyonun derinleşmesi ve siyasi sahtekarlığın yayılması) odaklandığı belirtildi.

Zararları sınırlandırmak için sunduğu, insan emeğini ikame etmek yerine onun değerini artıran “işçi yanlısı yapay zeka” önerisinin kulağa harika gelse de bir o kadar “malumu ilam” niteliğinde olduğu vurgulandı.

Acemoğlu’nun yapay zeka tartışmalarındaki etkisinin, onlarca önde gelen iktisatçının imzaladığı ve “yapay zekayı insanları tamamlayacak ve topluma fayda sağlayacak bir yöne sevk etmek için hemen harekete geçmeliyiz” çağrısı yapan ortak bildiride açıkça görüldüğü kaydedildi.

Ancak dergi, harekete geçmesi beklenen “biz”in kim olduğunu, bunun Trump yönetimi mi olduğunu ve hangi yapay zekanın insanı tamamlayıp hangisinin tamamlamadığına kimin karar vereceğini sordu.

Bildiriyi imzalayan iktisatçıların bile bu konuda tamamen emin olmadıklarını belirttikleri vurgulanırken, makale şu çarpıcı cümleyle noktalandı: “Acemoğlu’nun şöhreti o kadar büyük ki bazen eleştirel yetileri körleştirebiliyor.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English