Diplomasi
ABD, Avrupa’dan ilaçlar için daha fazla para ödemesini istiyor

Trump yönetimi, hükümetleri İngiltere’nin izinden giderek ilaçlar için daha fazla ödeme yapmaya ikna etmek amacıyla Avrupa genelinde kapsamlı bir kampanya başlatıyor.
POLITICO’ya göre Kıta’daki ABD büyükelçilikleri, Avrupa başkentlerine şu mesajı iletmek üzere harekete geçiriliyor: Amerikalı hastalar ilaçlar için çok fazla para ödüyor (yeni ilaçlar için Almanya’dakinden yaklaşık üç kat daha fazla) ve Avrupa’nın da bu yükü paylaşması gerekiyor.
Müzakerelerden haberdar iki sektör yetkilisinin POLITICO’ya verdiği bilgiye göre aksi takdirde, blok ilaç yatırımlarını ve yeni ilaçlara erişimi kaybetme riskiyle karşı karşıya kalacak.
Bir sektör yetkilisi ş öyle dedi:
“Görüşümüz, Warren Stephens’ın [ABD’nin Birleşik Krallık Büyükelçisi] çok iyi bir iş çıkardığı ve esasen Trump yönetimini ve çıkarlarını temsil etme rolünü yerine getirdiği yönünde. ABD büyükelçiliklerinden gerçekten devreye girmelerini istiyoruz… ABD-Birleşik Krallık anlaşmasının izlediği yolu takip ederseniz, bunun sizin için nasıl bir sonuç doğuracağını açıklamalarına yardımcı olmalarını istiyoruz.”
Bu anlaşma, İngiliz ilaç şirketlerini üç yıl boyunca ABD gümrük vergilerinden korudu ve Birleşik Krallık’ın önümüzdeki on yıl içinde ilaç harcamalarını artırmasını öngörüyor. Karşılığında Birleşik Krallık, yenilikçi ilaçlar için fiyat sınırlarını yükseltti.
ABD’li diplomatlar şimdi bir sonraki hedef olarak Almanya’yı seçmiş görünüyor. Avrupa’nın en büyük ilaç pazarı, ilaç fiyatlandırmasını düzenleyen kurallar da dahil olmak üzere sağlık sistemindeki yasaların büyük bir revizyonundan geçiyor.
Amaç, ilaçlara yönelik federal harcamaları azaltmak. ABD, Almanya’nın bu harcamaları artırmasını istiyor.
Görüşmelere aşina üç kişiye göre, Washington’dan hükümet temsilcileri şu anda ilaç fiyatları konusunda Berlin ile gizli görüşmeler yürütüyor.
Bu kişiler, Sağlık Bakanı Nina Warken ve Ekonomi Bakanı Katherina Reiche’nin aylardır ABD Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bakanlığı ile son derece gizli görüşmeler yaptığını belirtti.
Gündemde milyarlarca dolarlık yatırım, ticaret politikası ve adil fiyatlandırma var.
Pharma Deutschland’ın reçeteli ilaç pazarı genel müdürü Christian Hilmer, “İngiltere-ABD anlaşmasını biraz kıskanıyoruz. Almanya’da ilaç endüstrisi, yeni ilaçları pazara sürmek için mücadele ediyor,” dedi.
ABD’nin stratejisi, ilaç fiyatlandırmasını büyük ölçüde ulusal otoritelerin elinde bırakan Avrupa’nın parçalanmış sağlık sistemlerinden yararlanarak, ülke ülke ikili anlaşmalar yapmaya dayanıyor.
Berlin’deki ABD Büyükelçiliği, yaz boyunca personel ihtiyacını karşılamak üzere ticari danışmanı Nathan Seifert’i Londra’daki ABD Büyükelçiliğine gönderiyor.
Sektörden bir isim, bu atamanın kısmen Berlin ekibinin fiyatlandırma anlaşmasını nasıl sağlayacaklarını İngiliz meslektaşlarından öğrenebilmesi için yapıldığını söyledi.
İngiltere, Washington ile anlaşmaya varmadan hemen önce Stephens, Keir Starmer hükümetinin ilaçlar için daha fazla ödeme yapmayı kabul etmemesi halinde, Amerikan ilaç devlerinin İngiltere’deki faaliyetlerini durduracağı uyarısında bulunmuştu.
Bu haberle ilgili bir açıklamada, Beyaz Saray sözcüsü Kush Desai şunları söyledi:
“Başkan Trump son derece net bir şekilde ifade etti: diğer zengin ülkeler, yükü tek başına Amerikan hastaların omuzlarına yüklemek yerine, hayat kurtaran ilaç inovasyonları için adil paylarını ödemek üzere harekete geçmelidir.”
30 yılı aşkın bir süre önce yaşam bilimleri süper gücü olarak Avrupa’nın altın çağının ardından, yatırımlar bloktan istikrarlı bir şekilde çekildi ve bu durumun duracağına dair hiçbir işaret yok.
1990 yılında, küresel özel ilaç araştırma ve geliştirme faaliyetlerinin yüzde 49’u Avrupa’da gerçekleştiriliyordu. 2025 yılına gelindiğinde bu rakam yarı yarıya azalarak yüzde 26’ya düştü.
ABD’li ilaç şirketi Eli Lilly ve diğer üç büyük ilaç şirketi, geçen yıl ABD Başkanı Donald Trump’ın Avrupa ülkelerinden ilaçlar için daha fazla ödeme talep etmesinin ardından, Birleşik Krallık’taki planlanan yatırımlarını hızla durdurdu.
Şimdi şirketler Almanya’da da aynı şeyi yapıyor. Eli Lilly ve Alman ilaç şirketi Boehringer Ingelheim, geçen hafta ülkenin maliyet kesinti planlarına yanıt olarak Almanya’daki milyarlarca avroluk planlanan yatırımlarını azalttıklarını duyurdu.
İngiltere’de askıya alınan yatırımların bir kısmı, ABD ile ilaç fiyatlandırma anlaşması imzalandıktan sonra yeniden başlatıldı.
Yine de, Avrupa hükümetleri İngiltere’nin izinden gitme konusunda temkinli davranıyor.
Ülkeler halihazırda sıkışık kamu maliyesi ve durgun iktisadi büyümeyle boğuşuyor. Birçoğu, ilaç endüstrisine taviz vermenin baskı kampanyasını sona erdireceğine de şüpheyle bakıyor ve bunun daha sonra daha fazla talebi davet edeceğinden korkuyorlar.
19 AB üye ülkesi ve İsviçre’deki 46 sosyal güvenlik kuruluşu adına lobi faaliyeti yürüten Avrupa Sosyal Sigorta Platformu’nun (ESIP) direktörü Yannis Natsis, “Bazen ilaç şirketleri, ne kadar verirseniz verin, sürekli daha fazlasını isteyen ergen bir çocuk gibi davranır,” dedi.
Ayrıca ABD, AB ülkelerinde Birleşik Krallık’ta sahip olduğu kadar etkili değil.
Trump yönetimi, ilaçlara üç haneli gümrük vergileri ve ülkelere çift haneli gümrük vergileri uygulamakla tehdit etmişti.
Birleşik Krallık anlaşması, en büyük ticaret ortaklarından biriyle yaşanan bu belirsizlik ortamında sağlandı.
Anlaşma, üç yıl boyunca ilaçlarda gümrüksüz ticareti garanti altına aldı. Fakat AB ülkeleri için, ABD tarafından yüzde 15’lik bir gümrük vergisi zaten belirlenmişti.
İngiltere Sağlık Ekonomisi Ofisi CEO’su Graham Cookson, “Ticaret politikası büyük ölçüde AB’nin yetki alanına girerken, sağlık sistemleri ve ilaç fiyatlandırması ağırlıklı olarak ulusal yetki alanlarında kalıyor. Bu, Almanya’nın istese bile ikili olarak en bariz ticaret tavizlerini elde edemeyeceği anlamına gelir,” dedi.
Bununla birlikte, bir başka önemli baskı alanı, ocak ayından itibaren yürürlüğe girecek olan Donald Trump’ın en çok kayırılan ülke (MFN) ilaç fiyatlandırma politikası olabilir.
Bu politika, Amerika’nın Almanya dahil olmak üzere zengin ülkelerden oluşan bir sepet içindeki en düşük ilaç fiyatına uymasını sağlayacak.
İlaç şirketleri, tüm ülkelerde düşük fiyattan satış yapmaktansa Amerika’da daha yüksek fiyattan satış yaparak daha az kayıp yaşayacaklarını öne sürerek, bu sepet ülkelerinde ürünlerini piyasaya sürmeme tehdidinde bulundular.
İngiltere, Trump’ın yakında yürürlüğe girecek fiyatlandırma kuralından muafiyet sağladığını iddia ediyor. Fakat anlaşmadaki ifadeler belirsiz.
Bir İngiliz ilaç sektörü yetkilisi, İngiltere’nin muafiyet almaması durumunda, “Bu durum ABD’deki fiyatları etkileyeceği için İngiltere’deki ilaç lansmanlarını mahvedecek ve herkes ABD pazarlarındaki fiyatlarını korumak isteyecek,” uyarısında bulundu.
Öte yandan sektör bile İngiltere’nin bu korumayı sağladığından o kadar emin değil. Avrupa’daki pek çok kişiye göre, İngiltere’nin Washington ile yaptığı anlaşma bir zaferden çok bir “ibret hikayesi” gibi görünüyor.
Amerika ve sektör, İngiltere anlaşmasını övse de Londra’da anlaşma böyle karşılanmadı.
Endüstri tarafından genel olarak “sahada yok” olarak görülen eski İngiltere Sağlık Bakanı Wes Streeting, anlaşmanın paranın karşılığını verip vermediğine dair bir inceleme yaptırdığını kamuoyuna duyurarak sektörü kızdırdı.
Bir İngiliz ilaç sektörü yetkili şunları söyledi:
“Wes, sektörün ekonomik büyüme için ne kadar önemli olduğundan bahsedip sonra böyle davranarak güvenilirliğini ve otoritesini tamamen zedeledi.”
İlaçlara erişim için kampanya yürüten Just Treatment’ın yönetici direktörü Diarmaid McDonald ise, “İngiltere hükümeti berbat bir anlaşma yaptı. Dünyanın gıpta ettiği ilaç fiyat kontrollerinin kalıcı olarak zayıflatılması… Karşılığında ise hiçbir şeyin karekökü kadar bir şey elde ettiler: var olmayan gümrük vergilerinde geçici muafiyetler,” dedi.
Hükümet, anlaşmanın kısa vadede yaklaşık 2 milyar sterline mal olacağını tahmin ediyor ama önümüzdeki on yıl içindeki artışın hesaplandığı resmi bir değerlendirme yok.
Hollanda bankası ING Research’ten ekonomist Diederik Stadig, değişikliklerin 2036 yılına kadar yıllık maliyetleri 2 milyar ile 3,5 milyar sterlin arasında artırabileceğini tahmin ediyor.
Eleştirmenler ayrıca İngiltere’nin karşılığında ne kadar yatırım elde ettiğini de sorguluyor.
Stadig, “Bunun daha fazla yatırıma yol açacağını düşünmüyoruz . Fiyat sihirli bir çözüm değil. İngiltere daha fazla biyofarmasötik inovasyon istiyorsa, daha fazla klinik deneme yapılmasına yatırım yapmaya çalışmalı,” dedi.
İndirimler elde etmesine rağmen, ilaç endüstrisi daha fazlasını istiyor.
Büyük İngiliz ilaç üreticisi AstraZeneca, uzun süredir askıda kalan bir yatırıma yeniden taahhüt verse de, CEO’su Pascal Soriot bunu sadece “çok olumlu bir ilk adım” olarak nitelendirdi.
Avrupa için, daha yüksek ilaç fiyatları sektörün bir hayali gibi görünüyor.
ECIP’den Natsis, “Avrupa’da ilaçlar için zaten çok fazla para ödüyoruz. Şu anda bütçeler benzeri görülmemiş bir baskı altında ve bu nedenle sadece açık çek verilmesi talebi finansal olarak sürdürülebilir değil” dedi.
Diplomasi
Silah tekelleri askeri startup’lara büyük paralar yatırıyor

Dünyanın en büyük silah şirketleri, hızla değişen modern savaş ortamına uyum sağlamaya çalışırken, bu yıl askeri startup’lara rekor düzeyde yatırım yaptı.
Financial Times’ın (FT) Dealroom tarafından derlenen verilerden aktardığına göre, Lockheed Martin ve BAE Systems gibi Batı hükümetleri ve ordularıyla uzun süredir bağları olan savunma devleri, bu yılın başından bu yana toplam 4,1 milyar dolarlık rekor bir risk sermayesi turuna katıldı.
Danışmanlık odaklı yatırım bankası PJT’nin havacılık ve savunma alanındaki faaliyetlerini yöneten ortaklarından Gwen Billo şöyle konuştu:
“Son dönemdeki çatışmalar, mevcut yerleşik platformların yeni ve devrim niteliğindeki teknolojilerle bir arada var olduğu modern bir savaş türüne duyulan ihtiyacı ortaya koydu. Yeni savunma teknolojileri kalıcı olacak ve savunma devleri bu teknolojilere erişimlerini sağlamak istiyor.”
Bu değişim, Londra’nın dışındaki Farnborough’da düzenlenen bu yılki sektörün en önemli etkinliğinde de gözle görülür bir şekilde ortaya çıktı.
Geleneksel olarak sivil havacılık sektörünün hakim olduğu bu etkinlikte, 1.636 katılımcının rekor bir oranda yarısı savunma sektöründen geliyordu.
Etkinliği en son ürünlerini sergilemek için kullanan savunma teknolojisi startup’ları, bankacılar ve potansiyel yatırımcılar tarafından ilgi gördü.
Bu yatırımcılar arasında askeri donanım sektörünün en büyük isimleri de yer alıyordu.
Hükümetler, son dönemdeki çatışmalar, özellikle de Ukrayna Savaşı karşısında askeri harcamalarını artırdı.
Bu durum, önleme füzelerinden otonom insansız hava araçlarına kadar, üretimi daha hızlı ve daha ucuz olan silahlara olan ihtiyacı daha da belirgin hale getirdi.
Dealogic tarafından derlenen verilere göre, birleşme ve satın almalar ile fon toplama faaliyetleri de dahil olmak üzere küresel savunma sektöründeki anlaşmaların toplam değeri bu yıl şimdiden 40 milyar doları aştı.
Bu rakam, 2019’da kaydedilen 59 milyar dolarlık önceki yıllık rekoru kırma yolunda ilerliyor.
En büyük silah üreticileri, artan devlet harcamaları ve hızlı dönüşüm dalgasından yararlanmak isteyen, daha hızlı ve teknoloji odaklı rakiplerle giderek daha fazla rekabet etmek zorunda kalıyor.
Bir zamanlar avcı uçakları, savaş gemileri ve küçük silahlar gibi ana pazarlarına odaklanabilen savunma sektörünün önde gelen şirketleri, artık risk sermayesi yatırımcıları gibi düşünmeye adapte olmak zorunda kalıyor.
Fransız savunma teknolojisi grubu Thales, deniz robotik ve navigasyon şirketi Exail Technologies’i 3,9 milyar avro değer biçilen bir anlaşma ile satın almayı planlıyor.
Thales, anlaşmayı kazanmak için bir diğer Fransız grubu Safran’ı geride bıraktı.
Aynı gün, Lockheed Martin, Thales dahil rakiplerini geride bırakarak, özel sermaye şirketi Advent’ten deniz teknolojisi grubu Ultra Maritime’i 3,45 milyar dolara satın aldı.
Bu teklif savaşları, büyük savunma holdinglerinin hem birleşme ve satın almalar yoluyla hem de büyük ölçekli sermaye artırımı yatırımlarıyla savunma teknolojisi portföylerini güçlendirme konusundaki artan istekliliğini ortaya koyuyor.
Etkinlik organizatörlerine göre, bu yoğun faaliyet, Farnborough’da finans sektöründen rekor düzeyde katılımla da kendini gösterdi.
350 kuruluştan yatırımcılar, bankacılar ve fon temsilcileri dahil olmak üzere 650’den fazla kişi etkinliğe katıldı.
Bu ayın başlarında, Alman drone üreticisi Quantum Systems, Airbus da dahil olmak üzere yatırımcıların desteğiyle yaklaşık 8 milyar dolarlık bir değerlemeyle 1,2 milyar dolarlık yeni fon topladı.
İngiliz deniz savunma şirketi Kraken Technology ise 9 Temmuz’da, Rheinmetall da dahil olmak üzere yatırımcıların desteğiyle 1 milyar dolarlık “unicorn” değerlemesinde 175 milyon dolarlık bir fon topladığını duyurdu.
Avrupa’nın önde gelen bir savunma şirketinden bir yönetici ve bir havacılık danışmanı, yatırımcıların şirketlere çoğunlukla savunma teknolojileri ve savaşın geleceği hakkında sorular yönelttiğini belirtti.
Bu sorular, hava ve deniz insansız hava araçları ile karşı önlemlerin giderek daha önemli bir rol oynadığı, Ukrayna’da devam eden savaş ve ABD’nin İran’la çatışmasından çıkarılan derslere dayanıyordu.
Önde gelen savunma şirketleri, potansiyel olarak kârlı teknolojilere erken aşamada erişim sağlamak amacıyla hem araştırma ve geliştirme faaliyetlerine hem de risk sermayesi fonlarına yaptıkları yatırımları artırdı.
Vertical Research Partners’ın analizine göre, büyük sivil faaliyetleri nedeniyle Airbus ve Boeing hariç tutulduğunda, dünyanın en büyük silah üreticilerinden 13’ünün 2021’den 2026’ya kadar iç Ar-Ge harcamalarını yüzde 25’in üzerinde artırarak 11,6 milyar dolara çıkardığı tahmin ediliyor.
İngiltere merkezli BAE, geçtiğimiz günlerde Avrupa’nın en tanınmış savunma sektörü girişim destekçilerinden Lakestar ve Expeditions’ın yönettiği iki fona 50 milyon avro tutarında yatırım taahhüdünde bulundu.
Benzer şekilde, ciro açısından dünyanın en büyük silah üreticisi olan Lockheed, geçen hafta Birleşik Krallık ve Avrupa’daki savunma teknolojisi girişimlerine en az 100 milyon dolar yatırım yapacağını açıkladı.
Bu adım, şirketin girişim yatırım kolunu 400 milyon dolardan 1 milyar dolara çıkarma planlarının ardından geldi.
Lockheed’in operasyon direktörü Frank St John, FT’ye verdiği demeçte, şirketin savunma teknolojisi alanında “Avrupa’da henüz keşfedilmemiş bir potansiyel” gördüğünü belirterek, “bu bahçeyi sulayıp neyin filizleneceğini görmek” istediklerini ekledi.
St John, fon kapsamında ABD’li grubun, startup’ları yeni projeler üzerinde çalışan mühendisleriyle eşleştirerek “bu teknolojileri kendi ürün yelpazesine nasıl entegre edebileceğini” değerlendirdiğini söyledi.
Almanya merkezli Airbus’ın savunma ve uzay iş kolu, geçen hafta hem sivil hem de askeri kullanım amaçlı teknolojileri hedefleyen yeni bir fonun ana yatırımcısı olduğunu açıkladı.
Hedef büyüklüğü 500 milyon avro olan E2D fonu, hava, deniz ve uzay alanlarındaki yatırımları hedefleyecek.
Avrupalı havacılık ve savunma grubu, Ukrayna merkezli SkyFall ve Estonyalı füze üreticisi Frankenburg Technologies dahil olmak üzere birçok savunma teknolojisi girişimi ile ortaklıklar kurdu.
Airbus Defence and Space’in savunma dijital ve siber satış müdürü Andreas Reinecke, Ukrayna dahil olmak üzere son dönemdeki çatışmaların modern savaşta teknolojik değişimin hızını ortaya koyduğunu belirtti.
Reinecke, bu nedenle Airbus için hızlı değişimlere ayak uydurabilmek amacıyla daha küçük ve daha çevik oyuncularla “işlevsel bir ortaklık sistemi” kurmanın “hayati önem taşıdığını” söyledi.
Diplomasi
Hindistan gemi saldırısı sonrası Ukrayna elçisini çağırdı

Hindistan Dışişleri Bakanlığı, Karadeniz’de MV OMORFI adlı ticari gemiye düzenlenen ve bir Hindistan vatandaşının ölümüyle sonuçlanan saldırının ardından Ukrayna’nın Yeni Delhi Büyükelçisi Oleksandr Polişçuk’u bakanlığa çağırdı. Saldırıyı kınayan bakanlık, sivil denizcilerin hayatını tehlikeye atan bu tür eylemlerin kabul edilemez olduğunu duyurdu.
Hindistan Dışişleri Bakanlığı, Hint denizcilerin bulunduğu bir ticari gemiye düzenlenen saldırının ardından Ukrayna’nın Yeni Delhi Büyükelçisi Oleksandr Polişçuk’u bakanlığa çağırdı. Konuya ilişkin açıklama bakanlığın basın servisi tarafından yapıldı.
Dışişleri Bakanlığının açıklamasında, “Ukrayna’nın Hindistan Büyükelçisi Oleksandr Polişçuk, bir Hindistan vatandaşının trajik şekilde hayatını kaybettiği ticari gemi MV OMORFI’ye yönelik saldırı nedeniyle bugün Dışişleri Bakanlığına çağrıldı” ifadeleri yer aldı.
Hindistan Dışişleri Bakanlığı verilerine göre, MV OMORFI gemisinde üçü Hindistan vatandaşı olmak üzere toplam 10 mürettebat yer alıyordu. Saldırıda Hint denizcilerden biri hayatını kaybederken, diğer iki vatandaşın güvende olduğu açıklandı.
Olaydan dolayı duyduğu derin kaygıyı dile getiren bakanlık, bu tür vakaları kınadığını duyurdu.
Açıklamada, yaşanan olayların seyir güvenliğini, seyrüsefer serbestisini ve uluslararası ticareti olumsuz etkilediği kaydedildi.
Ukraynalı büyükelçiye, Hindistan’ın ticari gemilere yönelik saldırılara ilişkin duyduğu kaygıyı Kiev yönetimine iletmesi talimatı verildi.
Bakanlık açıklamasında ayrıca, “Dışişleri Bakanlığı, masum sivil denizcilerin hayatını tehlikeye atan bu tür eylemlerin kabul edilemez olduğunu ve engellenmesi gerektiğini bir kez daha vurguladı” ifadelerine yer verildi.
Indian Express gazetesi, diplomatın bakanlığa çağrılması kararının, Yeni Delhi yönetiminin Karadeniz’deki çatışma bölgesinde yer alan vatandaşlarının güvenliğine dair duyduğu endişelerin gölgesinde alındığını yazdı.
Hindistan yönetimi daha önce de vatandaşlarına Karadeniz’deki gemilerde çalışma risklerini değerlendirmeleri yönünde çağrıda bulunmuştu.
Diplomasi
Dünyadaki 1,8 katrilyon dolarlık zenginlik nasıl dağılıyor?

Küresel iktisadi bilanço tutarı, 2024’teki 1,7 katrilyon dolardan 2025’te yaklaşık 1,8 katrilyon dolara (1.800 trilyon dolar) ulaştı.
McKinsey’in yayınladığı rapora göre dünya hiç olmadığı kadar zengin. Fakat bu zenginlik, gerçek üretimden ziyade, kağıt varlıkların giderek daha da abartılı değerlemelerine dayanıyor. Rapora göre bu çelişkinin nasıl çözüleceği, dünyanın önde gelen ekonomilerinin geleceğini belirleyecek.
Rapora göre birkaç varlık sınıfı, “temel” ekonomiyle arasındaki dengesizliği daha da artırdı ve bu durum, enflasyon, varlık değerleme kayıpları veya en iyi senaryoda verimlilik artışı yoluyla düzeltmelerin yaşanma olasılığını artırdı.
Gerçek üretim yaratan sermaye stokundaki artışın aksine, yüksek değerlemelere dayanma eğilimi, ya varlık fiyatlarındaki düşüş ya da uzun süreli enflasyon yoluyla acı verici bir düzeltme riskini körüklüyor.
Bununla birlikte, yapay zeka kaynaklı bir verimlilik patlamasının da yardımıyla dünyanın esasen yüksek varlık değerlemelerine doğru büyüdüğü daha iyimser bir senaryo da mevcut.
Araştırmacıların bulgularına göre, küresel hanehalkı serveti 570 trilyon dolara ulaştı; bu rakam 2025’e kıyasla 40 trilyon dolarlık bir artışa tekabül ediyor.
Fakat bu artışın yalnızca %20’si gerçek sermaye birikiminden, yani makine ve teçhizat, konut ve binalar, altyapı ve fikri mülkiyete yapılan net yeni yatırımlardan kaynaklandı.
Geri kalan kısım ise enflasyon ile mevcut varlıkların piyasa değerlerindeki artışın birleşiminden kaynaklanıyor.
Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada’da servet artışının temel itici gücü hisse senedi değerleriydi. Çin, Fransa ve Almanya’da ise gayrimenkul fiyatlarındaki düşüşün etkisiyle kağıt üzerindeki servet azaldı. Birleşik Krallık ve Japonya’da ise enflasyon, varlık değerlerini yukarı çekti.
Bu, uzun süredir devam eden bir eğilimin daha aşırı bir versiyonu: 2000’den 2024’e kadar, küresel servet artışının %30’u net yatırımlardan kaynaklanmıştı.
En alt kademeden başlayarak ele alındığında, reel varlıklar arasında hanehalkları, hükümetler ve şirketler tarafından sahip olunan gayrimenkul, altyapı, makine ve ekipman ile fikri mülkiyet yer alıyor. Bunların toplam değeri 620 trilyon dolar ve sektörler genelinde küresel net varlığı oluşturuyor.
Finans sektörü dışında tutulan finansal varlıklar arasında hisse senetleri, tahviller, krediler, döviz ve mevduatlar ile emeklilik fonları gibi varlıklar yer alıyor. Her finansal varlığın karşılık gelen bir yükümlülüğü vardır ve bunlar küresel düzeyde birbirini dengeler.
Bu “finansal katman”, serveti varlık sahipliğinden ayırma işlevi görür ve gerçek varlıkların toplam değerine yakındı.
Finans sektörü ise bu finansal varlık ve yükümlülükler arasında aracılık yapıyor. 550 trilyon dolarlık büyüklüğüyle, finans sektörü reel varlıkların değerinin yüzde 90’ına ulaşmış.
Servet, nihai olarak bilançolardaki dengeleyici kalem ve toplam varlıklar ile yükümlülüklerin farkına eşit. Bu, 2025 yılında 600 trilyon dolar seviyesindeydi.
2025 yılında, bilançoların küresel ekonomiden giderek daha fazla kopması, dünyanın en büyük iki ekonomisi tarafından yönlendirildi.
2000 yılından bu yana kârların GSYİH’deki payının iki katına çıkmasıyla birlikte, ABD’deki hisse senedi değerleri şirketlerin net varlıklarının 2,4 katına yükseldi.
Çin’deki kurumsal borç, küresel ortalamanın yüzde 50’sine karşılık, reel varlıkların yüzde 80’ine ulaştı.
ABD’de kamu borcu tüm zamanların en yüksek seviyelerine yakın seyrediyor ve en hızlı artış Çin’de yaşandı.
Küresel ölçekte, kurumsal ve hanehalkı borçlarının ve gayrimenkul varlıklarının büyük bir kısmı, GSYİH’ye oranla 25 yıllık ortalamalara yaklaştı.
Enflasyon bu normalleşmeye katkıda bulundu; ancak değerler hâlâ 2000 öncesi seviyelerin oldukça üzerinde seyrediyor. Yatırımların yatay seyretmesi karşısında, üretken varlıkların GSYİH’ye oranı sabit kaldı.
McKinsey Global Institute’un ortağı Jan Mischke, Axios’a verdiği demeçte, “Artık bu gezegendeki her varlığın finansallaştığını söyleyebiliriz,” diyor.
Bu yüksek varlık değerlemelerinin kendiliğinden çözülmesi için birkaç makul yol var. Bunlardan biri, basitçe “idare etme” yaklaşımı: Düşük büyüme, düşük faiz oranlarına yol açar; bu da yüksek değerlemelerin devam edeceği anlamına gelir. 2010’lu yıllarda büyük ekonomilerde yaşananlar aşağı yukarı buydu.
Fakat daha dramatik olasılıklar da söz konusu; bunlardan bazıları olumlu, bazıları ise ürkütücü.
Küresel ekonomi için en iyi senaryo, yapay zeka ya da başka kaynaklardan kaynaklanan verimliliğin bir sıçrama göstererek GSYİH’da bir patlama yaratması ve bu durumun hisse senetleri ile diğer varlık türlerinin yüksek değerlemelerini haklı çıkarması. 1990’ların sonlarında yaşanan da esasen buydu.
Daha karamsar bir olasılık ise, enflasyondaki sürekli artışın varlıkların reel değerini aşındırması, varlıkların tarihsel normlara geri dönmesine neden olması ve insanların reel anlamda daha yoksul kalması. Bu durum, tartışmalı da olsa, 2021-2022 yıllarında yaşandı.
En endişe verici olasılık ise, 2002 ve 2008 yıllarında görülen türden bir küresel varlık fiyatları sıfırlaması yaşanması.
Mischke, “Aşırı abartılmış senaryoların, üretkenlikteki hızlanma gibi olumlu şekiller de dahil olmak üzere, ortalamaya geri dönme eğilimi vardır. Fakat ara sıra büyük bir borç krizi ya da piyasa çöküşü de yaşanır,” diyor.
Raporun yazarlarından Arvind Govindarajan ise, “ABD’de bizim için asıl soru şu: Verimlilik ve GSYİH daha yüksek olacak mı –bu durumda bir verimlilik artışı yaşanır– yoksa enflasyonist bir senaryoya mı düşeceğiz?” diye soruyor.
Rapora göre 2026 yılına girerken büyük ekonomiler farklı yol haritaları izledi. ABD bir “verimlilik ivmesi” senaryosu içindeydi fakat yüksek kamu borcu ve hisse senetleri, “sürekli enflasyon” ya da “bilanço sıfırlaması” olasılığını gündeme getiriyor.
Avrupa ise, durgun talebin büyümeyi ve faiz oranlarını aşağı çekmesiyle “uzun vadeli durgunluk” yönüne doğru kaydı.
Çin’de ise gayrimenkul değerlerindeki düşüşün ortasında bilançolarda kısmi bir sıfırlama yaşanmış olsa da, kamu harcamaları ve kurumsal yatırımlar bilanço büyümesini desteklemeye devam etti.
Diplomasi2 hafta önceFT: Çin’e bağımlılığı azaltmanın Batı’ya maliyeti 23 trilyon doları aşabilir
Avrupa2 hafta önceİngiltere çelik üreticisi British Steel’i kamulaştırdı
Görüş2 hafta önceNATO 2.9: Atlantik cephesinin çok kutuplu paradoksu
Ortadoğu2 hafta önceİran Dışişleri: Hakan Fidan’ın karşılaştırması hayret verici ve yanlıştır
Rusya2 hafta önceRus bankalarından Türkiye’deki ödemelere blokaj
Amerika2 hafta önceLindsey Graham’a muhtaç olan sistem
Asya2 hafta önceDeepSeek, önümüzdeki yıl halka arz planlıyor
Asya2 hafta önceÇin küresel kaz ciğeri üretiminin yeni merkezi oldu










