Amerika
ABD başkan yardımcılarının münazarasından öne çıkanlar

ABD başkan yardımcısı adayları Tim Walz ve J.D. Vance, münazarada özellikle Orta Doğu’daki gerilimlere odaklandı. Walz, ABD’nin İsrail’e verdiği desteği vurgularken, Vance, İsrail’in kendi güvenlik kararlarını kendisinin vermesi gerektiğini savundu.
ABD başkan yardımcısı adayları Minnesota Valisi Tim Walz ve Ohio Senatörü J.D. Vance, kasım ayında yapılacak başkanlık seçimleri öncesindeki son münazarada dün gece karşı karşıya geldiler.
Demokratların adayı Harris’in, Cumhuriyetçi rakibi Trump’la eylül ayı başında yapılan münazarayı kazandığı düşünülüyordu; ancak anketlerde Harris lehine kayda değer bir değişiklik görülmedi. Tarihsel olarak başkan yardımcılığı münazaraları büyük fark yaratmasa da seçime bir aydan biraz fazla bir süre kalmışken ve anketler Harris ve Trump arasında kıyasıya bir yarış gösterirken, dün gece verilen sinyaller yine de önemli kabul ediliyor.
CBS News tarafından New York’ta düzenlenen münazara, ağırlıklı olarak üreme hakları, sağlık hizmetleri ve silah şiddeti gibi iç meselelere odaklandı. Fakat gecenin ilk sorusu dış politika ile ilgiliydi: Orta Doğu’da tırmanan çatışmaların ortasında ABD’nin İsrail’e verdiği destek. İki aday ayrıca Çin, göçmenlik ve ABD demokrasisi gibi konulara da değindi. Ancak Washington’un yakından desteklediği Ukrayna’nın Rusya’ya karşı savaşı ne adaylar ne de moderatörler tarafından ele alındı.
Foreign Policy dergisi, münazarada öne çıkan dış politika başlıklarını derledi:
İran ve Orta Doğu Krizi
Münazara, İran’ın İsrail’e yaklaşık 200 balistik füze fırlatmasından sadece birkaç saat sonra gerçekleşti. Bu, halihazırda çok cepheli bir savaşla karşı karşıya olan bölgede son yaşanan gelişmeydi. Münazaranın moderatörleri, bu nedenle geceye Orta Doğu’yla ilgili bir soruyla başladılar. Moderatörler, İran’ın son dönemde nükleer programını hızlandırdığına dikkat çekerek adaylara, İsrail’in İran’a yönelik ‘önleyici’ bir saldırısını destekleyip desteklemeyeceklerini sordular.
Walz, bu soruya doğrudan yanıt vermedi; bunun yerine Washington’un İsrail’i savunmadaki ve İran’ın Lübnan ve Gazze’deki vekillerine karşı koymadaki hayati rolünü vurguladı. Trump’ın 2018’de ABD’yi İran nükleer anlaşmasından çekme kararını eleştirerek eski başkanı ‘istikrarsız’ liderlik sergilemekle suçladı. Ayrıca Biden-Harris yönetiminin, bu yıl İsrail’in İran’ın iki füze saldırısını da başarıyla savuşturmasına yardımcı olmasındaki rolünü savundu.
Vance ise daha doğrudan bir yanıt vererek, ‘İsrail’in ülkesini korumak için ne yapması gerektiğine kendisinin karar vereceğini’ söyledi ve ABD’nin müttefiklerini ‘nerede olurlarsa olsunlar, kötü adamlara karşı savaşırken’ desteklemesi gerektiğini belirtti. Trump’ın, başkanlığı döneminde güçlü bir küresel caydırıcılık sağladığını ve görev süresince ABD’nin son 40 yılda savaş çıkmayan tek dönemi olduğunu iddia etti. Ayrıca İran’ı, ‘Harris yönetimi’ sayesinde 100 milyar dolardan fazla dondurulmuş varlıkla silah alımı yapmakla suçladı. Geçen yıl ABD Başkanı Joe Biden, Tahran’ın yaptırım dışı mallar satın alabilmesi için dondurulmuş elektrik gelirlerine erişimini sağlayan bir yaptırım muafiyetini uzatmıştı.
Orta Doğu’daki daha geniş gerilimler hakkında iki aday da kısaca konuştu. İkisi de Hamas’ın 7 Ekim 2023’te İsrail’e yaptığı saldırıyı kınadı. Walz, İsrail’in kendini savunma hakkını, Gazze’deki insani krizle başa çıkma gerekliliğini ve rehine değişim anlaşmalarına duyulan ihtiyacı vurguladı.
Çin
Her iki aday da münazara boyunca Çin politikası üzerinden birbirlerine sert eleştiriler yöneltti.
Ekonomi konusunda Vance, Trump ve kendisinin üzerinde çalıştığı Made in America platformunu savunarak, Trump’ın ticaret savaşını başlatıp Çin’e geniş çaplı gümrük tarifeleri uygulayarak serbest ticaret dönemini sona erdirdiğini övgüyle dile getirdi. Vance, “Donald Trump, bir nesil sonra ilk kez, iki partinin de kabul ettiği ‘Artık bunu yapmıyoruz’ diyecek kadar bilge ve cesur davrandı. Amerikan üretimini geri getiriyoruz,” dedi.
Vance, Trump ve Harris’in Çin’le ticaret politikaları arasında fark yaratmaya çalıştı. Trump, Çin’den gelen mallara uygulanan gümrük tarifelerinin yüzde 50’nin üzerine çıkarılmasını önermişti; Vance, Biden’ı Trump’ın uygulamaya koyduğu gümrük vergilerini büyük ölçüde koruduğu için övdü, ancak Harris’in bu tarifelere karşı olduğunu savunarak “Harris’in Joe Biden’ın ticaret sicilinden kaçtığı tek konu bu,” ifadesini kullandı. Ayrıca, Biden yönetiminin temiz enerji hamlesinin denizaşırı ülkelerde daha fazla üretime yol açtığını öne sürdü.
ABD’nin Çin’le ticaret politikasına genel olarak bakıldığında -Amerikan ekonomisinin ‘riskten arındırılması’ ve üretimin ABD’ye geri getirilmesi gerekliliği- Harris ve Trump’ın politikaları büyük ölçüde örtüşüyor ve Walz da bu konuda benzer bir tavır sergiledi. Ancak, Vance’in Harris’in bu konuda yeterince ileri gitmeyeceği suçlamalarına karşı çıkarak, “Ben sendikalı biriyim. İşleri denizaşırı ülkelere göndermek isteyen biri değilim. Adil ticaret ortaklarına ihtiyacımız var,” diye konuştu Walz. Harris, dört yıl önce başkanlık kampanyasında gümrük tarifelerine karşı olduğunu belirtmişti; ancak kampanyası kısa süre önce New York Times’a ‘hedefli ve stratejik gümrük vergilerini’ desteklediğini açıkladı. Walz ayrıca Trump’ın ticaret sicilini eleştirerek, onun başkanlığı sırasında Çin ile olan ticaret açığının rekor seviyelere ulaştığını vurguladı.
Walz, yönetimin iklim değişikliği yaklaşımını da destekledi. ABD’de temiz enerji üretimine yönelik vergi kredileri ve sübvansiyonlar sağlayan, Çin’e olan bağımlılığı azaltmayı hedefleyen Enflasyon Azaltma Yasası’nın yüz binlerce yeni istihdam yarattığını dile getirdi.
Vali Walz, moderatörlerin Çin ile olan kişisel geçmişine dair sorusu üzerine savunmaya çekildi. Walz, 1989 Tiananmen Meydanı olayından kısa bir süre sonra Guangdong eyaletinde öğretmenlik yaptığını ve hükümete girmeden önce Amerikalı öğrencileriyle birlikte Çin’e bir düzineden fazla seyahat düzenlediğini anlattı.
Walz, Tiananmen protestoları sırasında Hong Kong’da bulunduğunu iddia ettiği eski bir açıklamasının yanlış olduğunu kabul etti. Ancak, ‘demokrasi protestoları sırasında Hong Kong ve Çin’de olduğunu’ yineledi. (Walz, Ağustos 1989’da Çin’e gitmişti; protestolar ise 4 Haziran 1989’dan önceki haftalarda gerçekleşmişti.)
Walz, Çin’e yaptığı bu seyahatin kendisi için ufuk açıcı ve bilgilendirici bir deneyim olduğunu savundu: “Çin hakkında çok şey öğrendim. Bu eleştirileri duyuyorum; Donald Trump da bizimle bu gezilerden birine katılsaydı iyi olurdu. Size garanti ederim ki, Kovid konusunda Xi Jinping’e övgüler yağdırmazdı,” dedi. Cumhuriyetçiler, Walz’un Çin’e yaptığı seyahatler nedeniyle onu Çin Komünist Partisi’ne sempati duyan biri olarak göstermeye çalıştı, fakat Walz, Çin hükümetini ve insan hakları ihlallerini sürekli olarak eleştirdiğini vurguladı.
Göçmenler
Göçmenlik ve ABD sınır güvenliği konusundaki tartışmalar, Trump-Vance cephesinin ABD tarihindeki en büyük toplu sınır dışı etme planını hayata geçirme vaadi etrafında yoğunlaştı. Vance, bu vaadini yineleyerek suç geçmişi olan belgesiz göçmenleri sınır dışı ederek işe başlayacağını belirtti. Ayrıca Biden’ın, Latin Amerika’daki göçün ‘temel nedenlerini’ ele alma çabalarını denetlemekle görevlendirdiği Harris’i, Trump döneminde sınır güvenliğini artıran pek çok idari düzenlemeyi geri alarak ABD’ye ‘fentanil girmesine izin vermekle’ suçladı.
Vance, Harris’in göçmenlik konusundaki sicilini eleştirerek sınır duvarı inşaatının yeniden başlatılması gerektiğini savundu. Fakat Vance, Ohio’daki Springfield’de ‘Kamala Harris’in açık sınır politikası’ sayesinde yasal statü kazanan göçmenlerden bahsedince moderatörler mikrofonunu kapatmak zorunda kaldı. Vance ve Trump’ın Springfield’daki Haitili göçmenlerin komşularının evcil hayvanlarını yediğine dair yayılan yanlış ve ırkçı komplo teorisine atıfta bulunduğu görüldü.
Walz ise Harris’in fentanil ile mücadele çabalarına vurgu yaparak, Trump’ın göçmenlik politikasını eleştirdi ve sınır duvarı inşası için ‘Meksika’dan tek kuruş alınmadığını’ hatırlattı. Yanlış bir şekilde, Biden-Harris yönetimi döneminde sınır geçişlerinin Trump dönemine göre azaldığını belirtti. Ayrıca, Vance’in Harris’in yasa dışı göçmenlerin ülkeye girmesine kasıtlı olarak izin verdiği yönündeki asılsız iddialarını da yalanladı.
Walz, daha önce temel işçiler, Hayalperestler (DACA göçmenleri) ve geçici koruma statüsüne sahip göçmenler için vatandaşlık yolunu açan göçmenlik reformunu desteklemişti. Mart 2023’te, Minnesota’da herhangi bir statüdeki göçmenlerin ehliyet başvurusunda bulunabilmelerini sağlayan bir yasayı imzaladı.
Demokrasinin durumu
Gecenin en hararetli anlarından biri, iki adayın ‘ABD demokrasisinin’ sağlığı ve 2020 seçimlerinin geçerliliği üzerine tartıştığı bölümde yaşandı. Walz, 6 Ocak 2021’deki Kongre baskınını defalarca kınadı ve Harris’i genel anlamda demokrasiyi savunan biri olarak tanıttı. Walz, “Demokrasi sadece seçim kazanmaktan ibaret değildir,” diyerek, Vance’in Amerikan halkına ve demokrasiye değil, Trump’a hizmet edeceği yönünde uyarıda bulundu.
Walz, Vance’e Trump’ın 2020 seçimlerini kaybettiğine inanıp inanmadığını sorduğunda, Vance sorudan kaçındı. Bunun üzerine Walz, “Bu tam bir sorudan kaçınma,” diyerek tepkisini gösterdi.
Vance, Biden yönetiminin, Meta gibi sosyal medya şirketlerine Kovid-19 hakkında yanlış bilgilerin platformlardan kaldırılması için baskı yaptığı iddialarına atıfta bulunarak Harris’i sansür uygulamakla suçladı. Vance, Harris’in bu konuda nasıl bir rol oynadığına dair somut bir örnek vermeden, ‘endüstriyel ölçekte sansür uyguladığını’ ileri sürdü. Ayrıca Trump’ın 6 Ocak ayaklanmasına verdiği desteği, 2020 seçim sonuçlarını tersine çevirmeye dönük çabasını, Demokratların 2016 seçimlerinde Rusya’nın müdahalesiyle ilgili iddialarıyla karşılaştırarak savunmaya çalıştı.
Moderasyon sırasında Vance, uzmanların anayasaya aykırı olduğunu belirttiği ve tüm ABD valilerinin onaylayacağı bir seçim sonucunu reddedip reddetmeyeceği sorusuna doğrudan yanıt vermedi. Bunun yerine tüm seçim meselelerinin ‘barışçıl’ bir şekilde tartışılması gerektiğini söyledi.
Amerika
ABD’de 6,5 milyar dolarlık sağlık dolandırıcılığı davası

ABD Adalet Bakanlığı, Trump yönetiminin dolandırıcılıkla mücadele politikası kapsamında, toplamda 6,5 milyar doları aşan sahte faturalandırma iddialarıyla ilgili olarak 450’den fazla şüpheliye dava açıldığını duyurdu. Operasyon kapsamında aralarında çok sayıda tıp uzmanının da bulunduğu sanıklar gereksiz tedaviler uygulamak, rüşvet ağları kurmak ve usulsüz kazançlarla lüks yaşam sürmekle suçlanıyor.
ABD Adalet Bakanlığı (DOJ), Trump yönetiminin dolandırıcılığı önleme konusundaki kararlılığı çerçevesinde, toplamda 6,5 milyar doları aşan sahte fatura iddialarıyla ilgili olarak 450’den fazla şüpheliye dava açıldığını duyurdu.
Yetkililer, bu girişimin sağlık sektöründeki dolandırıcılık operasyonları tarihinde dava konusu edilen en büyük ikinci meblağ olduğunu belirtti.
Açılan davalarda, aralarında yara bakımı, palyatif bakım (hospis), yetişkin gündüz bakımevleri ve opioid dağıtımı gibi alanlarda faaliyet gösteren 90 tıp uzmanı çeşitli dolandırıcılık yöntemleriyle suçlanıyor.
Adalet Bakanlığının yıllık sağlık dolandırıcılığıyla mücadele çalışmaları kapsamında yürütülen bu operasyon, kurum tarihinin en büyük Medicaid dolandırıcılığı davası olarak da kayıtlara geçti.
Bu çerçevede 295 sanık hakkında, Medicaid programını 518 milyon dolardan fazla sahte faturayla zarara uğrattıkları gerekçesiyle işlem yapıldı.
Sağlık Bakanı Robert F. Kennedy Jr. Adalet Bakanlığında düzenlenen basın toplantısında yaptığı açıklamada, “Bu dosyalardaki iddialar son derece endişe verici. Bazı sanıkların tıbbi açıdan gereksiz testler istediği, bazılarının ise hastaların ihtiyaç duymadığı ürünleri reçete ettiği iddia ediliyor. Bazılarının sadece kendi gelirlerini artırmak için opioid bağımlılığını körüklediği ileri sürülüyor. Belirli vakalarda ise hastaların, kendilerini sadece birer fatura fırsatı olarak gören sağlık çalışanlarından gerçek bir tedavi aldıklarına inanarak hayatlarını kaybettikleri iddia ediliyor” ifadelerini kullandı.
Yetkililer, eyaletlerden bu süreçte benzeri görülmemiş bir işbirliği desteği aldıklarını bildirdi.
Adalet Bakanlığının bugüne kadarki en büyük koordineli dolandırıcılıkla mücadele çalışması olarak nitelendirdiği operasyon kapsamında, ABD’nin 45 eyaleti ve idari bölgesindeki 56 federal bölgede davalar açıldı.
Adalet Bakanı Vekili Todd Blanche konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Bu sadece başlangıç. Dolandırıcılar artık Amerikan vergi mükelleflerini soyamayacak. Amerikalılara zarar vermeye veya onları dolandırmaya çalışan her kim olursa olsun, sizi bulacağız, mal varlıklarınıza el koyacağız ve yasaların izin verdiği en geniş sınırda yargılayacağız” dedi.
Yürütülen soruşturmalar kapsamında, aralarında bir şirket yöneticisi ve sekiz tıp uzmanının da bulunduğu 11 sanık hakkında, deri grefti (allograft) uygulamalarında milyarlarca dolarlık sahte fatura düzenledikleri iddiasıyla altı farklı bölgede dava açıldı.
Bu kapsamda Arizona’da bir şirket yöneticisi, şirkete ve uygulamayı yapan sağlık çalışanlarına haksız kazanç sağlayan yasa dışı bir rüşvet şeması yürütmekle suçlanıyor.
Adalet Bakanlığının aktardığı bilgilere göre, söz konusu şirket doku nakli malzemelerini kendisi üretmek yerine doku bankalarından temin edip üzerlerine yeni etiketler yapıştırarak, santimetrekaresi 1450 dolara varan fiyatlarla, yani yüzde 2000 oranında fahiş bir kâr marjıyla satışa sundu.
Sanığın bu tutarın yaklaşık yüzde 40’ını yasa dışı komisyon olarak ödediği, böylece pazarlamacıların ve sağlık çalışanlarının santimetrekare başına yaklaşık 500 ila 600 doları usulsüz şekilde cebe indirmelerine olanak sağladığı iddia ediliyor.
Adalet Bakanlığından yapılan açıklamada, “Bu kazançlı rüşvetlerin, sanık ve diğer ortaklarının palyatif bakım hastalarını hedef almasına yol açtığı; deri nakli malzemelerinin hastayı tedavi eden hekimlerle koordine edilmeden, enfeksiyon tedavisi düzgün yapılmadan, bu tedaviye ihtiyaç duymayan yüzeysel yaralara ve yara boyutunu çok aşan bölgelere uygulanmasına neden olduğu iddia edilmektedir” denildi.
Söz konusu sanığın şirketten 24 milyon dolardan fazla ödeme aldığı; bu parayı milyon dolarlık evler, milyon dolarlık hayat sigortası poliçeleri, 135 bin dolar değerinde bir Maserati dahil lüks araçlar ve lüks saatler satın almak için kullandığı belirtiliyor.
Teksas Güney Bölgesi’nde ise bir uzman, deri grefti uygulamalarında Medicare sistemine hasta başına ortalama 1 milyon dolardan fazla sahte fatura kesmekle suçlandı.
Hükümet kaynakları, sanığın dolandırıcılıktan elde ettiği gelirle yaklaşık 600 bin dolar değerinde bir Ferrari, 865 bin dolarlık bir Bulgari kolye ve Hawaii’de milyon dolarlık bir malikane satın aldığını aktardı.
Sanığın ayrıca Filipinler’de 4,6 milyon dolarlık bir plaj tesisi inşaatını finanse ettiği iddia ediliyor.
Amerika
ABD Senatosunda Trump’ın İran yetkilerine engel

ABD Senatosu, Başkan Donald Trump’ın İran’a yönelik askeri yetkilerini sınırlandıran karar tasarısını kabul etti. Karar, başkanın İran’a karşı askeri eylemleri durdurmasını veya güç kullanımı için Kongre’den onay almasını şart koşuyor.
ABD Senatosu, Başkan Donald Trump’ın İran’a yönelik askeri yetkilerini sınırlandıran karar tasarısını kabul etti.
CNN’in aktardığına göre kabul edilen karar tasarısı, Başkan Trump’ın İran’a yönelik askeri eylemleri durdurmasını ya da güç kullanımı için Kongre’den özel bir izin almasını zorunlu kılıyor.
Senatoda yapılan oylama 48 oya karşı 50 oyla sonuçlandı. Kararın kabul edilmesinde, Cumhuriyetçi senatörler Rand Paul, Susan Collins, Lisa Murkowski ve Bill Cassidy’nin tasarı lehine oy kullanması belirleyici oldu. Demokrat Senatör John Fetterman ise tasarıya karşı oy verdi.
Karar tasarısının onaylanmasında ayrıca bazı Cumhuriyetçi senatörlerin oylamaya katılamaması da etkili oldu.
Kentucky Senatörü Mitch McConnell teşhis edilmeyen bir hastalık nedeniyle hastaneye kaldırıldığı için, Pennsylvania Senatörü Dave McCormick ise oylamaya katılmadığı için oy kullanamadı. Bu durum Demokratların gerekli çoğunluğu sağlamasını kolaylaştırdı.
Senato azınlık lideri Demokrat Chuck Schumer, oylama sonuçlarına ilişkin değerlendirmesinde, Amerikan halkının Trump’ın İran konusundaki tarihi hatasının bedelini ödediğini belirterek, “Bu, Amerika Birleşik Devletleri’nin en başarısız dış politika girişimlerinden biri olarak tarihe geçecek” ifadelerini kullandı.
Tasarıyı destekleyen Kentucky Senatörü Rand Paul, Maine Senatörü Susan Collins, Alaska Senatörü Lisa Murkowski ve Louisiana Senatörü Bill Cassidy, Temsilciler Meclisi tarafından daha önce kabul edilen ve Trump’ı İran’a yönelik askeri saldırıları durdurmaya çağıran karar tasarısına destek vermiş oldu.
Tim Kaine’in de aralarında bulunduğu bazı Demokrat senatörler, ABD ile İran arasında bir mutabakat zaptı imzalanmış ve nihai barış anlaşması için müzakerelere başlanmış olsa bile, askeri yetkileri düzenleyen bu kararın kabul edilmesinin gerekli olduğunu savunuyor.
Senato, daha önce 20 Mayıs’ta yapılan oylamada tasarıyı 47 karşı oya karşılık 50 oyla desteklemiş, ancak 17 Haziran’da yapılan bir sonraki oylamada tasarı 47’ye karşı 48 oyla reddedilmişti.
Cumhuriyetçilerin çoğunlukta olduğu Senatoda tasarıyı ilerletmeye yönelik önceki girişimler sonuçsuz kalmıştı.
ABD Anayasası’na göre savaş ilan etme yetkisi yalnızca Kongre’ye ait bulunuyor.
Buna karşın birçok ABD başkanı, bu kuralın kısa vadeli operasyonlar veya ülkenin doğrudan tehdit altında olduğu durumlar için geçerli olmadığı görüşünü savunuyor.
Senatonun aldığı bu karar, ağırlıklı olarak sembolik bir nitelik taşısa ve tam bir hukuki bağlayıcılığı bulunmasa da hem Temsilciler Meclisi hem de Senatodaki bazı milletvekillerinin İran’a yönelik askeri harekata ve Trump’ın çatışmayı sona erdiren anlaşmasına duyduğu tepkiyi gösteriyor.
Oylama, Pentagon’un önemli bir kısmı İran harekatının masraflarını karşılamak ve silah ile mühimmat stoklarını yenilemek üzere Kongre’den 80 milyar dolarlık bütçe talep ettiği bir dönemde gerçekleştirildi.
Amerika
Venezuela, 240 milyar dolarlık borcu yeniden yapılandıracak

Venezuela, tarihin en büyük devlet borç yeniden yapılandırmasına girişirken, daha önce tahmin edilenden çok daha yüksek olan 240 milyar dolarlık bir borç yükünü açıklayacak.
Ülkenin planlarına yakın kaynakların Financial Times’a (FT) aktardığına göre, Venezuela önümüzdeki haftalarda alacaklılara mali durumuna ilişkin ayrıntıları açıklarken, piyasa tahminleri olan 150 milyar ila 200 milyar doların önemli ölçüde üzerinde bir borç tutarını ortaya koyacak.
Venezuela’nın geçici lideri Delcy Rodríguez, ocak ayında ABD ordusunun düzenlediği bir operasyonla kaçırılan Nicolas Maduro döneminde yaklaşık on yıl boyunca uluslararası piyasalardan dışlanan ülkenin, bu piyasalara geri dönüşünün önünü açacak bir anlaşmayı yıl sonuna kadar alacaklılarla imzalamayı hedefliyor.
Planlara aşina olan kaynaklara göre, Caracas tarafından finansal danışman olarak görevlendirilen ABD’li yatırım bankası Centerview Partners, Venezuela’nın borcunu “sürdürülebilir” bir düzeye getirmek için bir planın hazırlanmasına yardımcı oldu.
Bu plan Temmuz ayı başında yayınlanacak.
Aynı kaynaklar, bu ayın ilerleyen günlerinde uzun süredir beklenen bir makroekonomik çerçeve de açıklanacağını belirtti.
Bu çerçeveye göre, ülkenin sarsılmış ekonomisinin büyüklüğü, Maduro’nun selefi Hugo Chávez’in iktidardaki son yılı olan 2012’deki 370 milyar dolardan düşüşle yaklaşık 100 milyar dolar olarak tahmin edilecek ve ülkenin borç-GSYİH oranı yüzde 200’ün üzerine çıkacak.
Büyük çaplı bir devlet borç yeniden yapılandırması için alışılmadık bir şekilde, borç sürdürülebilirliği analizi IMF tarafından hazırlanmadı.
Tahvil sahipleri, ülkenin mali durumuna ilişkin bu değerlendirmeyi, Venezuela’nın borçlarının değerinde önemli bir indirim talep etmesi için bir işaret olarak görecek gibi görünüyor.
Fakat Venezuela muhalefetinin bazı üyeleri, IMF’nin himayesi dışında gerçekleştirilecek hızlandırılmış bir yeniden yapılandırmanın, Venezuela’yı tahvil sahipleriyle müzakerelerde daha zayıf bir konuma sokabileceğinden endişe ediyor.
Venezuela tahvilleri, Maduro’nun kaçırılmasından önce 33 sent idi; şu anda dolar başına yaklaşık 55 sentten işlem görüyor. Fakat bu fiyatlara yıllardır ödenmemiş faizler dahil değil.
Yakın zamanda Venezuela tahvil pozisyonlarından çıkan bir yatırımcı şunları söyledi:
“Bu, borç sürdürülebilirlik analizinin IMF tarafından hazırlanmadığı ilk büyük yeniden yapılandırmalardan biri. Bu, alacaklılar arasında IMF’nin koordine ettiği bir görüşme olmalı . . . [ve] denetlenmiş uygun bir borç kapsamı olmalı.”
Venezuela’nın borç planlarına aşina olan kaynaklar, fonla Venezuela’nın iktisadi verileri konusunda teknik görüşmeler yapıldığını ve borç planının bir IMF şablonuna benzeyeceğini belirtti.
Venezuela, yedi yıllık bir aradan sonra nisan ayında IMF ile ilişkilerini yeniden başlatmıştı.
IMF sözcüsü, Venezuela tarafından açıklanan borç yeniden yapılandırma sürecine dahil olmadıklarını belirtti:
“Fon personeli, tüm üye ülkelerimizde olduğu gibi, makroekonomik görünüm de dahil olmak üzere Venezuela yetkilileriyle düzenli temas halinde. Fon, gerektiğinde yetkililere yardımcı olmaya hazır.”
Venezuela, Avro Bölgesi krizi sırasında 2012’de Yunanistan’ın 200 milyar dolarlık temerrüdünü geride bırakarak tarihteki en büyük yeniden yapılandırma olarak kayıtlara geçecek.
Venezuela’nın borçlarının çeşitliliği ve Caracas’ın alacaklılara ödemeyi kesmesinden bu yana geçen uzun süre nedeniyle, bu süreç şimdiden önceki tüm yeniden yapılandırmalardan daha karmaşık olarak görülüyordu.
Hükümetin ve devlet petrol şirketi PDVSA’nın tahvilleri, yaklaşık 60 milyar dolar artı temerrüt sonrası faiz olarak yaklaşık 40 milyar dolar ile Venezuela’nın borcunun tek başına en büyük ve en doğrulanmış kısmını oluşturuyor. Bu tutar, yılda 5 milyar dolar artıyor.
Yatırımcılar daha önce, Venezuela’nın ödenmemiş faturalar nedeniyle petrol şirketlerine ve ticari alacaklılara 30 milyar ila 50 milyar dolar, ayrıca Chávez yönetiminin şirketlerin mülklerine el koymasının ardından bu şirketlere hükmedilen 20 milyar dolardan fazla yasal tazminat borcu olduğunu tahmin etmişti.
Ayrıca Venezuela’nın, Caracas’ın daha önce petrol ihracatından ödediği ancak artık ödemelerini durdurduğu düşünülen borçlar kapsamında Çin’e 10 milyar ila 20 milyar dolar, Rusya’ya yaklaşık 6 milyar dolar ve kalkınma bankalarına 4 milyar dolar borçlu olduğu tahmin ediliyor.
Rodríguez hükümeti, birçok alacaklının beklediğinden daha hızlı hareket ederek, geçen ay, Lazard’da çalıştığı dönemde Yunanistan, Arjantin ve diğer ülkelere büyük borç anlaşmalarında yardımcı olan Fransız bankacı Matthieu Pigasse’yi Centerview’dan atayarak yeniden yapılandırma sürecini başlattı.
2020 yılında Centerview’e geçen ve daha sonra Lazard’daki ortağı Hamouda Chekir’in de kendisine katıldığı Pigasse, PDVSA’nın eski ABD kolu Citgo’nun satışında danışmanlık yapmış olması nedeniyle Caracas’ta uzun bir geçmişe sahip ve Rodríguez ile on yılı aşkın süredir yakın bir ilişkisi bulunuyor.
FT’nin eline geçen bir mektuba göre, Lazard kısa süre önce Centerview’in yerini almak amacıyla Venezuela hükümetine bir mektup göndererek, “olağanüstü bir değer” sunduğunu belirttiği yaklaşık 25 milyon dolarlık bir ücret karşılığında çalışmayı teklif etti.
Lazard, 2012’deki Yunanistan’ın borç yeniden yapılandırmasında da bu tutarı talep etmişti.
Venezuela, Lazard’ın teklifini derhal reddetti. Hükümet yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“Önceki danışman seçim süreçlerimizde olduğu gibi, ekip deneyimi, uzmanlık, kaliteli analiz ve durumumuzu anlama odaklı tutarlı bir kriterler dizisi uyguladık . . . Aynı değerlendirmelere dayanarak, finansal danışmanımız olarak Centerview Partners’ı seçtik.”
Görüşmelere aşina olan diğer kaynaklar, Centerview’in ücretinin henüz kesinleşmediğini belirtti. Lazard ise yorum yapmaktan kaçındı.
Tahvil sahipleri, ülkenin petrol üretimini ne kadar hızlı canlandırabileceğine ve Maduro’nun ayrılmasından bu yana ABD’nin arabuluculuğunda yeniden başlatılan ham petrol satışlarının nasıl işlediğine odaklanıyor.
Bazı iktisadi verileri yeniden düzenli olarak yayınlamaya başlayan Venezuela merkez bankası, bu hafta açıkladığı ödemeler dengesi verilerinde, bu yılın ilk üç ayında 5,5 milyar dolarlık petrol ihracatı gerçekleştiğini gösterdi.
Bu rakam, Maduro yönetiminin son aylarındaki 4,4 milyar dolardan artış göstermiş olsa da, temerrüt ve ABD yaptırımları öncesindeki en parlak dönemine kıyasla çok daha düşük seviyede.
Aegon Asset Management’ın portföy yöneticisi Jeff Grills, “Zaman çizelgesi durumu daha da karmaşık hale getiriyor… 2026 yılına kadar bu iş halledilebilir mi? Küçük bir ihtimal var. Ama ben bunun 2027 yılına kadar süreceğini düşünüyorum,” dedi.
Amerika1 hafta öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya1 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4









