Bizi Takip Edin

Ortadoğu

ABD, Gazze planının ikinci aşamasını duyurmaya hazırlanıyor

Yayınlanma

ABD Başkanı Trump yönetimi, Gazze’de savaş sonrası yönetim ve güvenlik yapısını belirleyecek planın ikinci aşamasını yıl sonuna kadar ilan etmeyi hedefliyor. Hamas’ın silahsızlanması ve Türkiye’nin oluşturulacak uluslararası güce katılımı konusundaki anlaşmazlıklar ise sürecin önündeki en büyük engeller olarak öne çıkıyor.

ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, İsrail ile Hamas arasında yaklaşık iki ay önce sağlanan kırılgan ateşkesi korumayı amaçlayan Gazze barış planının ikinci aşamasına geçişi yaklaşık iki hafta içinde duyurmayı planlıyor.

Bu yeni aşama, savaş sonrası Gazze’nin Hamas’ın yerine hangi yönetim ve güvenlik mekanizmaları tarafından idare edileceğinin belirlenmesini kapsıyor.

The Times of Israel gazetesine konuşan ABD’li bir yetkili, Trump’ın yapacağı açıklamada söz konusu yönetim ve güvenlik yapılarında yer alacak kişi ve ülkeleri de kamuoyuna duyuracağını söyledi.

Yetkili, katılımcılarla ilgili görüşmelerin sürdüğünü, duyurunun yıl sonuna kadar yapılmak istendiğini ancak sürecin tamamlanmayabileceğini ifade etti.

Hamas’ın silahsızlanması ve yönetim devri müzakereleri sürüyor

Sürecin uzamasının temel nedeni olarak, ABD ile bölgesel arabulucular Katar, Mısır ve Türkiye’nin, Hamas’ın yönetimi bırakması ve silahsızlanmasına ilişkin müzakereleri henüz tamamlamamış olması gösteriliyor.

Hamas, Gazze’nin yönetimini Filistinli teknokratlardan oluşacak bir hükümete devretmeye açık olduğunu belirtse de Barış Konseyi gibi dış aktörlerin yönetimde rol almasına karşı çıkıyor.

Örgüt ayrıca, silah bırakmayı reddederek İsrail’e karşı silahlı direniş hakkından vazgeçmeyeceğini kamuoyuna açıklamış durumda.

Arabulucular, Hamas’ı önce roket ve füze gibi ağır silahları, daha sonra ise hafif silahları teslim etmeyi içeren kademeli bir silahsızlanma planına ikna etmeye çalışıyor.

CNN araştırması: İsrail ordusu öldürdüğü Filistinlileri sığ mezarlara gömdü

İsrail ordusunun çekilmesi için silahsızlanma şartı

İsrail tarafı ise ordusunun Gazze’den çekilmesinden önce “tam ve hızlı” bir silahsızlanma sürecinde ısrar ederek kademeli yaklaşımı reddediyor.

ABD planı, Hamas’ın arabulucuların silahsızlanma önerisini kabul etmesi ve İsrail’in de buna onay vermesi üzerine şekilleniyor.

Bu iki temel engelin aşılması halinde, ABD yönetimi 2026 yılı başında Gazze’ye Uluslararası İstikrar Gücü (ISF) konuşlandırmayı hedefliyor.

Trump, çarşamba günü yaptığı açıklamada ikinci aşamanın “yakında” başlayacağını söyledi ancak net bir takvim vermedi.

Uluslararası güç için Türkiye formülü masada

Planlanan Uluslararası İstikrar Gücü’nün (ISF), ilk etapta Gazze’yi kuzeyden güneye ikiye bölen ve doğusu İsrail, batısı ise fiilen Hamas kontrolünde olan Sarı Hat boyunca konuşlandırılması öngörülüyor.

ABD’li yetkiliye göre ISF, Sarı Hat İsrail sınırına doğru çekildikçe İsrail ordusunun yerini kademeli olarak alacak ve nihayetinde Gazze’nin tamamında güvenlikten sorumlu hale gelecek.

Endonezya ve Azerbaycan gibi bazı ülkeler, Gazze’deki zor koşullara rağmen ISF’ye asker göndermeye istekli olduklarını bildirdi. Ancak bu ülkeler, Türkiye’nin ISF’den dışlanmasına yönelik İsrail itirazı nedeniyle resmî açıklamalarını ertelemiş durumda.

Ortadoğulu bir diplomat, birlik göndermeyi düşünen ülkelerin Türkiye’nin ISF’de yer almasının ateşkese güvence sağlayacağı görüşünde olduğunu aktardı.

Diplomatlara göre, Hamas’ın garantör ülke Türkiye’nin askerlerinin de içinde bulunduğu bir güce ateş açma ihtimalinin daha düşük olduğu düşünülüyor.

İsrail ise Hamas ile yakın ilişkileri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın savaş boyunca İsrail’e yönelik eleştirileri nedeniyle Türkiye’nin güçte yer almasına kesin olarak karşı çıkıyor.

ABD’li yetkili, Trump yönetiminin İsrail’i Türkiye’nin savaş sonrası Gazze yönetiminde rol almasına ikna etmeye çalıştığını, Endonezya ve Azerbaycan dahil birçok ülkenin asker katkısı sunmaya istekli olduğunu söyledi.

Tony Blair başkanlığında uluslararası denetim

ISF’nin sınır güvenliğini sağlama, insani yardım dağıtımını koruma ve Hamas’ın silahsızlanmasını ilerletme görevleri üstlenmesi beklenirken; Hamas veya Fetih ile bağlantısı olmayan Filistinli teknokratlardan oluşan bir komitenin geçiş döneminde Gazze yönetimini üstlenmesi planlanıyor.

ABD’li yetkili, Trump’ın açıklamasında bu teknokrat komitesinin 12 ila 15 üyesinin isimlerini duyurmasının beklendiğini belirtti.

Komitede, Gazze’de yaşayan veya Gazze kökenli, iş ve yönetim alanlarında uzman Filistinlilerin yer alacağı ifade edildi.

Teknokrat hükümetin üstünde ise eski İngiltere Başbakanı Tony Blair’ın başkanlık edeceği uluslararası bir yönetim kurulu bulunacak. Bu kurulda Trump’ın üst düzey danışmanları Jared Kushner ve Steve Witkoff’un yanı sıra başka isimler de yer alacak.

Blair, Kushner ile birlikte Trump’ın 20 maddelik Gazze planının hazırlanmasında öncü rol oynamıştı.

Söz konusu yönetim kurulu da Trump’ın liderliğini yapacağı ve yaklaşık bir düzine dünya liderinden oluşacak Barış Konseyi tarafından denetlenecek.

Trump, Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın da bu konseyde yer alacağına inandığını ifade etmişti.

İsrail televizyonu Kanal 12’ye konuşan ABD’li bir yetkili sürece ilişkin “Önümüzdeki haftalarda gerçekle yüzleşeceğiz. Hamas, İsrail ordusunun çekilmesi karşılığında iktidarından vazgeçip silahsızlanmaya mı başlayacak, yoksa reddedip sonuçlarına mı katlanacak” dedi.

Tony Blair: Finoluktan kayyumluğa

Ortadoğu

Filistin’de unutulmuş bir dava: Seçim

Yayınlanma

Filistin Diyalog Grubu’nun İstanbul’da düzenlediği toplantı, seçim tartışmasının aslında seçimlerden çok daha büyük bir krize işaret ettiğini ortaya koydu.

Filistin’de seçim yeniden gündemde. Ancak sandığın kurulup kurulmayacağından daha büyük bir soru var: Filistin siyaseti, yıllardır biriken meşruiyet krizini aşabilecek mi?

12 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen toplantıda Fetih ve Hamas’a yakın iki isim, bağımsız bir Filistinli araştırmacı ve gazeteci aynı masada buluştu. Filistin Diyalog Grubu Başkanı Sadık Abu Amer’in ev sahipliği ve moderatörlüğündeki toplantıya, Filistin Devlet Başkanlığı Divanı’nda bakan/vali düzeyinde danışman olarak görev yapan Memun Süveydan, Hamas Siyasi Büro Başkanı Danışmanı Prof. Dr. Maher Hamed Al-Houli ve bağımsız araştırmacı ve gazeteci Majed Azzam katıldı.

Filistinli izleyiciler açısından toplantının en dikkat çekici taraflarından biri, Fetih ve Hamas çevrelerinden üst düzey isimlerin ilk kez bu ölçekte bir tartışma ortamında buluşmasıydı.

Toplantının havasını iki cümleyle özetlemek gerekirse: Dava büyük bir tehlike altında. Ancak engelleri aşmak için sihirli bir formül yok.

28 Kasım: Seçim mi, siyasi bir dönemeç mi?

Filistin Merkez Seçim Komisyonu’nun takvimine göre 132 sandalyeli Yasama Konseyi seçimlerinin 28 Kasım 2026’da Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Gazze Şeridi’nde yapılması planlanıyor.

Adaylık başvuruları 26 Eylül-7 Ekim, seçim kampanyası ise 6-26 Kasım tarihleri arasında gerçekleştirilecek.

Seçimlerin yapılması hâlinde Filistinliler, 2006’dan bu yana ilk kez yeni bir Yasama Konseyi seçecek.

Ancak seçim takvimi açıklanmış olsa da siyasi ve saha koşulları hâlâ belirsiz.

Gazze’de savaşın ardından ortaya çıkan yeni gerçeklik, Doğu Kudüs’te seçimlerin yapılıp yapılamayacağı, Fetih-Hamas ayrılığı ve Gazze’nin gelecekteki yönetimi seçimlerin önündeki temel başlıklar arasında.

Merkez Seçim Komisyonu hazırlıklarını sürdürüyor. Gazze’de sivil toplum kuruluşları, siyasi gruplar ve yerel aktörlerle temaslar yapılıyor. Olası oy verme merkezleri de inceleniyor.

Fakat eleştiri de aynı noktada: Hazırlıklar geç başladı ve 28 Kasım takviminin uygulanabilirliği hâlâ tartışmalı.

Tam da burada seçim tartışması teknik bir mesele olmaktan çıkıyor.

Yirmi yıldır biriken meşruiyet krizi

Filistin’de sorun yalnızca sandığın ne zaman kurulacağı değil.

2006’dan bu yana yeni bir Yasama Konseyi seçilemedi. Fetih-Hamas bölünmesi kalıcılaştı. Filistin siyasi kurumlarının yenilenmesi ve iktidarın seçim yoluyla devri gerçekleşmedi.

Bugün yapılması planlanan seçimler bu nedenle sıradan bir seçim değil.

Yaklaşık yirmi yıllık bir aradan sonra sandık yeniden kurulursa, mesele yalnızca yeni milletvekillerinin belirlenmesi olmayacak. Filistin siyasi sisteminin yeniden meşruiyet kazanıp kazanamayacağı da sınanacak.

Fakat seçimlerin yapılması tek başına bölünmüşlüğü ortadan kaldırmayacak.

Asıl soru şu:

Filistinliler seçim sonuçlarına, sonuçlar kendi siyasi hesaplarının dışında çıktığında da saygı gösterecek mi?

Süveydan: “Ulusal komiteden Barış Konseyi’ne geldik”

Memun Süveydan’ın konuşmasında Gazze’nin geleceği öne çıktı.

Süveydan, savaşın ardından Gazze’yi yönetmek üzere Filistinlilerden oluşan bir “ulusal komite” kurulması fikrinin gündeme geldiğini anlattı.

Bu komitenin Filistin Ulusal Yönetiminin kurumsal çatısı içinde oluşturulması gerektiğini belirten Süveydan, ancak başta Fetih ve Hamas olmak üzere siyasi tarafların komitenin temsil oranları üzerinde anlaşamadığını söyledi.

Sorunun kısa özeti şuydu: Herkes ulusal bir komite istiyor, ancak komitenin kimlerden ve hangi oranlarda oluşacağı konusunda uzlaşma sağlanamıyor.

Süveydan’a göre gecikmeler sonunda mesele başka bir noktaya taşındı.

Ulusal bir komite yerine, uluslararası bir mekanizmanın Gazze’nin geleceğinde daha fazla rol aldığı bir tablo ortaya çıktı.

Süveydan bu noktada Hamas’ı eleştirdi.

Ona göre Filistinliler tarafından kurulması planlanan ulusal komite fikrinden, dışarıdan şekillendirilen bir “Barış Konseyi”*modeline doğru sürüklenildi.

Tartışmanın merkezinde de bu soru var:

Gazze’nin geleceğine Filistinliler mi karar verecek, yoksa karar mekanizması giderek dış aktörlerin eline mi geçecek?

Al-Houli: “Seçimlerden vazgeçmemeliyiz”

Hamas Siyasi Büro Başkanı Danışmanı Prof. Dr. Maher Hamed Al-Houli ise seçimlerden vazgeçilmemesi gerektiğini söyledi.

Al-Houli, seçim çağrısına olumlu yaklaşılması gerektiğini belirtti. Ancak Filistinlilerin karar verirken dış baskıları değil, ülkenin genel çıkarlarını esas alması gerektiğini vurguladı.

1996 ve 2006 seçimlerini hatırlatan Al-Houli, bu seçimlerin adil ve şeffaf olduğunu savundu.

Sandıktan çıkacak sonuçlara hem Filistinli tarafların hem de uluslararası toplumun saygı göstermesi gerektiğini söyledi.

Al-Houli’nin dikkat çektiği bir başka başlık ise toplumsal katılım oldu.

Aileler, aşiretler, muhtarlar, kanaat önderleri ve uzlaştırma görevlilerinin seçim sürecinde daha aktif rol alabileceğini belirtti.

Bu aktörlerin yalnızca seçmenleri sandığa yönlendirmesini değil, Fetih-Hamas arasındaki anlaşmazlıkların çözümünde de rol üstlenmesini önerdi. Hatta bağımsız adaylar veya listeler aracılığıyla seçimlere katılabileceklerini ifade etti.

Al-Houli’nin yaklaşımı böylece seçim tartışmasını başka bir noktaya taşıdı:

Yeni bir seçim, eski siyasi yapıyı mı yenileyecek, yoksa siyasete yeni aktörlerin girmesinin önünü mü açacak?

Azzam: “Bana göre seçim yapılmayacak”

Bağımsız araştırmacı ve gazeteci Majed Azzam ise seçim takvimine daha mesafeli yaklaştı.

Azzam, karamsar veya iyimser konuşmadığını, gerçekçi ve nesnel bir değerlendirme yaptığını belirterek, “Bana göre seçim yapılmayacak ve bundan dolayı üzgünüm” dedi.

Azzam’ın asıl itirazı ise seçim tarihinden daha büyük bir iddiaya dayanıyor.

Ona göre seçim söylemi, başka bir siyasi sürecin üzerini örten bir “sis bombası” olabilir.

Azzam, Filistin Ulusal Konseyi’nin seçimle oluşturulması yerine üyelerin atama yoluyla belirlenmesine dönük bir hazırlık yapıldığı iddiasını gündeme getirdi.

Bu iddia doğruysa tartışmanın yönü tamamen değişiyor.

Çünkü soru artık “Seçim ne zaman?” değil. “Seçim olmazsa Filistin siyasi sistemi nasıl yeniden kurulacak?”

Gazze olmadan seçim olur mu?

Filistin seçimlerinin kaderi Gazze’den bağımsız değil.

Komisyon teknik hazırlıklarını sürdürüyor. Ancak Gazze’de savaşın yarattığı yıkım, nüfusun dağılması, altyapı sorunları ve gelecekteki yönetim tartışması seçim sürecinin önünde ciddi sorunlar oluşturuyor.

Bunun yanında Doğu Kudüs meselesi de çözülmüş değil.

Dolayısıyla 28 Kasım sadece bir sandık meselesi değil.

Gazze’nin hangi siyasi çatı altında yönetileceği, seçim sonuçlarının orada nasıl uygulanacağı ve Filistin Yönetimi ile Hamas arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı da aynı denklemin parçaları.

Yeni bir kuşak siyasete giriyor

Bir başka önemli gerçek ise demografik değişim.

2006 seçimlerinden bu yana yeni bir Filistinli kuşak yetişti. Bu insanların önemli bir bölümü hayatlarında hiçbir genel seçimde oy kullanmadı.

Dolayısıyla seçimler gerçekleşirse yalnızca yeni bir Yasama Konseyi seçilmeyecek.

Aynı zamanda yeni bir seçmen kuşağı ilk kez siyasi kararın doğrudan parçası olacak.

Bu nedenle gençlerin, bağımsızların ve toplumsal aktörlerin siyasi sisteme nasıl dahil edileceği de seçim tartışmasının önemli başlıklarından biri.

Ortak hedef, farklı yol haritaları

İstanbul’daki toplantının ortak bir siyasi yol haritası çıkardığını söylemek mümkün değil.

Süveydan, Filistin kurumlarının ve ulusal kararın korunmasını, Gazze’nin geleceğinin Filistinli bir çerçevede belirlenmesini savunuyor. Hamas’ın tutumunun ise dış aktörlerin daha fazla devreye girmesine zemin hazırladığını düşünüyor.

Al-Houli, seçimlerden vazgeçilmemesi gerektiğini söylüyor. Ona göre seçimler dış baskıların değil Filistin halkının iradesinin sonucu olmalı ve toplumsal katılım genişletilmeli.

Azzam ise seçimlerin yapılacağına inanmıyor. Ona göre seçim tartışmasının arkasında başka bir siyasi yapılanma hazırlığı olabilir.

Üç yaklaşımın kesiştiği yer ise daha önemli:

Filistin davası ciddi bir varlık-yokluk sorunuyla karşı karşıya.

Sadece Hamas’ın veya Fetih’in değil, bir bütün olarak Filistin siyasi yapısının geleceği tartışılıyor.

Seçim sihirli bir formül değil

İstanbul’daki toplantıdan geriye kalan en güçlü mesajlardan biri bu.

Seçimler meşruiyetin yenilenmesi için önemli olabilir. Ancak tek başına bölünmüşlüğü sona erdiremez.

Yeni bir Yasama Konseyi oluşturabilir. Ancak Filistin siyasi sisteminin bütün sorunlarını çözemez.

Gençleri ve bağımsızları siyasete taşıyabilir. Ancak tarafların seçim sonuçlarını kabul etmesi gerekir.

Bu nedenle 28 Kasım’ın anlamı sandıktan çok daha büyük.

Seçim yapılırsa, Filistinlilerin önünde yeni bir siyasi alan açılacak.

Yapılmazsa, siyasi boşluğun nasıl doldurulacağı sorusu daha da büyüyecek.

Ve belki de asıl soru şu olacak:

28 Kasım, yıllardır devam eden bölünmüşlüğün yeni bir tarihi mi olacak, yoksa Filistin siyasetinde yeni bir birlikteliğin başlangıcı mı?

Bunu hep birlikte göreceğiz.

Şimdilik kesin olan tek şey şu: Filistin’de seçim meselesi artık sadece seçim meselesi değil.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Körfez zenginleri yatlarına veri merkezleri inşa ettiriyor

Yayınlanma

Körfez bölgesindeki varlıklı sakinler ve aile ofisleri, evleri ve lüks yatları için giderek daha fazla küçük ölçekli özel veri merkezleri yaptırıyor.

AGBI’de yer alan habere göre bazı sistemlerin maliyeti milyonlarca dirheme ulaşıyor.

İran’ın insansız hava aracı saldırılarının Körfez bölgesindeki bulut altyapısını aksatması, hassas veriler üzerinde daha fazla kontrol sağlama talebini artırarak bu alandaki ilgiyi artırdı.

Amazon Web Services’in (AWS) Bahreyn’deki hasar gören tesislerin bazılarına ve BAE’deki üç veri barındırma bölgesinden birine erişimi yeniden sağlayamaması, harici bulut sağlayıcılarına bağımlı olmanın risklerini daha da ortaya çıkardı.

Ev sunucuları yeni bir kavram değil ama daha güçlü çipler ve gelişmiş yapay zeka (AI) modelleri, artık kullanıcıların daha fazla bilgiyi yerel olarak işlemesine olanak tanıyor.

BAE, veri merkezi planlarını revize ediyor

Bu özel kurulumlar, sunucuları, depolama ve ağ ekipmanlarını özel soğutma ve yedek güç kaynaklarıyla birleştirerek, fiilen küçük bir özel veri merkezi oluşturuyor.

Dubai merkezli Ragoa Technologies’in teknoloji direktörü Rain Ibajo, AGBI’ye verdiği demeçte şunları söyledi:

“Sonuçta mesele kontrol meselesi. Veriler giderek daha değerli ve hassas hale geldikçe, kuruluşlar bilgilerinin nerede depolandığını, kimlerin bu bilgilere erişebildiğini ve nasıl korunduğunu bilmeye daha fazla önem veriyor.”

Bulut hizmetlerinin ölçeklenebilirlik, erişilebilirlik ve güvenlik açısından avantajları olduğunu belirten Ibajo, daha fazla veri egemenliği isteyenlerin özel veya özel olarak yönetilen altyapıyı tercih edebileceğini ekledi.

Ibajo, “Fakat bu düzeyde kontrol, daha büyük mali ve operasyonel sorumlulukları da beraberinde getiriyor,” dedi.

Ragoa, özel sistemlerin fiyatını gereksinimlere bağlı olarak 2 milyon BAE dirhemi (AED) ile 4 milyon AED arasında belirliyor. 2 milyon AED yaklaşık 545.000 dolar ediyor.

İsviçreli teknoloji grubu Ombori’nin CEO’su Andreas Hassellof, “Eski ev sunucusu dosyaları depoluyordu… yeni sistemin ise [yapay zeka kullanarak] özel materyalleri analiz etmesi ve harici bir bölge çalışmadığında bile çalışmaya devam etmesi bekleniyor,” dedi.

ABD’li kurumsal yazılım şirketi Planview’un büyüme sorumlusu ve Orta Doğu başkanı Stephen Fernandes, Körfez bölgesinden ilgi gördüklerini belirtti.

Maliyetlerin ise bilgi işlem ihtiyaçları, güç ve soğutma ile siber güvenliğe göre değiştiğini ekledi.

İran savaşı Körfez’in ABD’ye 4 trilyon dolarlık yatırımını riske atıyor

Fernandes şöyle konuştu:

“Son dönemde bölgede yaşanan kesintiler, yoğunlaşma ve yedekleme konusunda daha derinlemesine tartışmaların yapılmasına yol açtı. Buradan çıkarılacak ders, portföy çeşitlendirmesine benzer. Her şeyi tek bir varlık sınıfından çıkarmazsınız ama tek bir arıza noktasının her şeyi devre dışı bırakmamasını sağlarsınız.”

Bu çözümün cazibesi kullanıcıya göre değişiyor. Bir kurucu, fikri mülkiyet haklarını ve gizli şirket belgelerini şirket içinde tutarken, bunları aramak veya analiz etmek için yapay zekayı kullanabilir.

Citi, Mayıs ayında Kuzey Amerika, Avrupa, Asya ve Latin Amerika’daki tek aileli ofislerle yapılan görüşmelere dayanan bir raporda, bazı aile ofislerinin güvenlik endişeleri nedeniyle bazı yapay zeka tabanlı büyük dil modellerini kendi tesislerinde çalıştırmayı tercih ettiklerini belirtmişti.

Anket katılımcılarının yaklaşık yüzde 22’si 2025 yılında yatırım analizi için yapay zeka kullanıyordu.

Bu oran bir önceki yıla göre yüzde 13 artış gösterdi fakat veri gizliliği daha yaygın benimsenmesinin önündeki temel engel olmaya devam ediyor.

Bölgedeki büyüyen aile ofisi sektörü, özel veri merkezlerine olan talebi artırabilir.

Dubai Uluslararası Finans Merkezi, 2026 yılının ilk yarısında aile ofisleriyle ilişkili 1.408 kuruluş bulunduğunu ve bu sayının bir önceki yıla göre yüzde 36 arttığını açıkladı.

Knight Frank, Orta Doğu’da 30 milyon doların üzerinde servete sahip yaklaşık 22.000 kişi olduğunu tahmin ediyor.

Şirket, Suudi Arabistan’daki ultra yüksek net servete sahip nüfusun 2031 yılına kadar yüzde 63 artarak 7.100’ün üzerine çıkmasını beklerken, BAE’deki toplam sayının ise yüzde 36 artarak yaklaşık 6.600’e ulaşacağı öngörülüyor.

Ragoa, varlıklı müşterilerin yatlarda özel olarak kontrol edilen bilgi işlem sistemlerini genişletmeye yönelik ilgi gösterdiğini de gözlemliyor.

Büyük yatlar, uzun zamandır navigasyon, iletişim, eğlence ve güvenlik için sunucular taşıyor. 

Ibajo, artık daha güçlü gemide bulunan sistemlerin, uydu bağlantısının yavaş olduğu veya kesintiye uğradığı durumlarda iş ve diğer verileri yerel olarak işleyebildiğini belirtti.

Verileri yerel olarak saklamak, bir yat sahibini savaş, siber saldırılar veya elektrik kesintilerinden tamamen koruyamaz ama tek bir harici bulut sağlayıcısına olan bağımlılığı azaltabilir.

Hassellof, “Özel bilgi işlem sistemleri, veri merkezinden ayrılabilecek kadar ucuz hale geliyor ve bu da kendi sunucularında barındırılan [yapay zeka modellerini] giderek daha gerçekçi hale getiriyor. Artık kıt kaynak GPU’lar değil; veri, bağlam, yargı yetkisi ve anahtarları elinde tutan kişiler üzerindeki kontrol,” dedi.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Şara: İsrail’in Suriye politikasını 7 Ekim belirlememeli

Yayınlanma

Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, İsrail ile Suriye ilişkilerine değinerek “güvenlik düzenlemeleri” ile barışa ulaşabileceklerini savundu.

BM Genel Kurulu için gittiği New York’ta Atlantik Konseyi’nin düzenlediği bir etkinlikte konuşan Şara, İsrail ile ilişkilerine dair bir soruya da yanıt verdi.

Şara, iki ülkenin geçtiğimiz yıl içinde doğrudan görüşmeler yaptığını belirtti. Ardından İsrail’in öncelikle Esad yönetiminin düşüşünden sonra işgal ettiği Suriye’nin güneyindeki bölgelerden çekilmesi gerektiğini söyledi.

Şara şöyle devam etti:

“O zaman güvenlik düzenlemeleri konusunda görüşmelere başlayabiliriz. Bu düzenlemeler başarılı olursa, kalıcı bir barışa ulaşabiliriz. Golan Tepeleri, Birleşmiş Milletler tarafından tanınan Suriye toprağı… Dolayısıyla bu konuda tartışma söz konusu değil.”

Daha sonra kendisine, 7 Ekim 2023’te Hamas’ın düzenlediği Aksa Tufanı operasyonunun ardından İsraillilerin endişelerini anlayıp anlamadığı ve İsrail halkına ne tür bir mesajı olduğu soruldu.

Şara buna yanıt olarak, “7 Ekim’de bazı masum insanların başına gelenleri anlıyorum ama aynı zamanda tüm politikaların tek bir olay üzerine kurulması mümkün değil. Aynı zamanda Gazze’de neler olduğunu da anlamamız gerekiyor; orada 70.000’den fazla insan hayatını kaybetti,” dedi.

“7 Ekim’de yaşananların Suriye’ye yönelik politikayı belirlemesi uygun değil,” diye ekleyen eski HTŞ lideri, “İsrail, çevresinde sorunlar yaratıyor olduğu için politikasını değiştirmeli,” dedi.

ABD, Birleşik Krallık ve Lübnan ile çok iyi ilişkiler kurduklarını hatırlatan Şara, “Sorunun İsrail’de olduğuna inanıyorum, Suriye’de değil,” diye konuştu ve Tel Aviv’in faaliyetlerinin İsrail vatandaşlarına daha fazla güvenlik getirmediğini öne sürdü.

İsrail’in “meşru güvenlik endişeleri” olduğunu kabul etmekle birlikte, Şara bu endişelerin İsrail’in her eylemini haklı gösterebileceği fikrini reddetti.
Öte yandan Şara’ya göre şu anda “tüm taraflar için faydalı olabilecek tarihi bir an” yaşanıyor.

Eski HTŞ lideri, Başkan Donald Trump’ın kendisine Golan Tepeleri’nin İsrail’e ait olduğunu söylediğinde kendisinin şöyle karşılık verdiğini aktardı:

“Neden New Jersey’i İsraillilere vermiyorsun? Golan Tepeleri’ni verecek kadar sana ait değil, ama New Jersey sana ait.”
Şara daha sonra bu şakayı biraz daha detaylandırarak şöyle dedi:

“Sanırım New Jersey Demokratlarla dolu ve onlar Trump’a oy vermiyorlar, bu yüzden orayı İsraillilere vermek iyi olur. En azından bu senin malın. Trump’ın Golan Tepeleri’nde sahipliği yok.”
Tartışma daha sonra Şara’nın geçmişine, özellikle de El Kaide ile geçirdiği döneme geldi.

Bu örgüte bağlılığını ve bunun arkasındaki ideolojiyi artık açıkça reddedip reddetmediği sorulduğunda doğrudan bir reddetme yapmadı fakat o dönemde “farklı bir yaşta olduğunu ve bölgedeki koşulların farklı olduğunu” iddia ederek, yaşam deneyimlerinin Esad yönetimine karşı mücadelede yer almasından kaynaklandığını açıkladı.

Özellikle 11 Eylül saldırıları hakkında sorulduğunda, Şara “bununla hiçbir ilgisi olmadığını” hemen vurguladı ve o dönemde 13 yaşında olduğunu söyleyerek, “Bu konulardan hiç haberim yoktu,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English