Diplomasi
Tony Blair: Finoluktan kayyumluğa

Eric Hobsbawm “pantolon giymiş Thatcher” diyordu. Irak işgali ile daha çok “Bush’un finosu” veya “kanişi” olarak tanınmaya başladı.
Yakıştırma bana ait değil: 2002 yılında Channel 4 News için yapılan bir araştırma, İngiliz halkının neredeyse yarısının, dönemin başbakanı Tony Blair’i George Bush’un “finosu” olarak gördüğünü ortaya koyuyordu. Öyle ki, ünlü İngiliz şarkıcı George Michael, “Shoot the Dog” şarkısının klibinde, şimdi sakıt başbakanı, Bush’un köpeği olarak hicvediyordu: Blair, “git getir” oyununu oynuyor ve Bush tarafından karnı okşanarak ödüllendiriliyordu.
Belki de Nelson Mandela, daha “ince” bir görüşle, Blair için “ABD Dışişleri Bakanı” diyordu. Atlantik’in iki yakasını birleştiren “özel ilişki”, tek dişi kalmış eski imparatorlukta tek taraflı bir münasebet olarak topa tutuluyordu.
***
Ne var ki, bu transatlantik özel ilişkinin “fino köpekliği” olarak damgalanması yeni değildi.
1983 yılında, bir İşçi Partisi milletvekili, ABD’nin Grenada’yı işgalinin ardından Margaret Thatcher’a “Reagan’ın kanişi” demişti. Benzer hakaretler arasında Birleşik Krallık’ın “ABD’nin uydu devleti” veya “Amerika’nın 51. eyaleti” olduğu iddiaları da yer alıyor.
Britanya’nın itaatkarlığı hakkındaki bu anlatılar Blair’in ilk yıllarında da devam ediyordu. Bunun önemli bir örneği, gelecekteki Londra Belediye Başkanı Ken Livingstone’un “Uncle Sam’s Patsy” (Sam Amca’nın Enayisi) başlıklı gazete makalesiydi.
Demek ki Hobsbawm’ın yakıştırması, deyim yerindeyse cuk oturmuştu. Tarihçi, içeride muhafazakâr Demir Leydi neoliberalizminin devamcısı olarak Blair’i topa tutuyordu ama Amerikan politikalarına ve jeopolitik çıkarlarına uyum söz konusu olduğunda da İşçi Partisi’nin hevesle sarıldığı bir Thatcherizm ile karşı karşıyaydık.
***
Kosova ve İrlanda sorunlarını çözen adam olarak övülüyor. Kosova’daki “çözüm”, Yugoslavya’nın NATO tarafından bombalanmasıydı. Blair, başbakan olarak 1999 yılında NATO’nun Kosova’yı işgalinin en güçlü destekçilerinden biriydi. Ünlü “Chicago nutku”nda, “şeytani diktatör” Slobodan Miloseviç’i “yatıştırma” politikasının sona erdiğini ve müdahale zamanının geldiğini ilan ediyordu. “Liberal müdahaleciliğin” ve Amerikan necon zihniyetinin müthiş bir yansıması olan bu konuşmada küreselleşme övgüsü ile Miloseviç-Saddam öcüsü sürekli dile getiriliyordu. NATO, güvenilirliğini sağlama almak için Kosova’ya müdahale etmeliydi; ulusal egemenliğe artık yeni bir gözle bakılmalıydı.
Geçen haziran ayında Priştine’de, Sırbistan’ın tanımadığı Kosova meclisinde yaptığı 25. yıl konuşmasında, bombardıman ve işgal konusunda hiçbir pişmanlık duymadığını iddia ediyordu. Irak fiyaskosu olmasa, Kosova’nın halaskarı olarak omuzlarda taşınması işten bile değildi: Bölgede, çocuklarına “Tonibler” ismini veren ebeveynler türemişti!
Dış politikada “zayıf” olmakla suçlanan İşçi Partisi geleneğini dönüştürüp şahinleşmek istediği öne sürülüyordu. Zaten 1999’daki Yugoslavya saldırısından önce, Aralık 1998’de Bill Clinton’ın Irak’taki Çöl Tilkisi operasyonuna da hevesle destek verecekti.
Üstelik biyografisini yazan Anthony Seldon’ın ve kitap için mülakat yaptığı Jonathan Powell’ın anlattıklarına inanacak olursak, Blair’in “mesyanik” ve “ahlaki” tutumunun arkasında dindarlığı büyük bir yer kaplıyordu: Başbakanın 1972 yılında Oxford’da hukuk okurken Anglikan Kilisesinde vaftiz edilmesinin “tüm hayatını etkilediği” ve görevinden ayrıldıktan sonra Katolikliğe geçmesinin oldukça yaygın bir şekilde “tahmin edildiği” ileri sürülüyor.
Jonathan Powell demişken… “Çatışma çözümü” diyorsanız, Blair ile birlikte eski-yeni devlet memuru onun adı yazılıyor. Nitekim Hayırlı Cuma Antlaşması’nı kotaran adam olarak bilinen Powell, İngiliz devletinin Suriye dosyasını yönettiği gibi, Gazze ve Filistin konusunda da belirleyici bir rol oynadı. Powell için ayrı ve ayrıntılı bir portre yazma görevi hâlâ bekliyor; ama geçerken hatırlatmak gerek: Geçen ağustos ayında Powell’ın hazırladığı 8 maddelik bir Filistin planının Londra’nın müttefikleri arasında “dolaştırıldığını” New York Times yazıyordu. Powell’ın planı dolaşıma sokmasından bir gün sonra, 22 Arap ülkesi, Macron ve Suudilerin ortaklaşa düzenlediği Birleşmiş Milletler konferansında, planın ana hedeflerini yansıtan bir bildirgeyi imzaladı. Bildirge, ne tesadüftür ki, Arap Birliği’nin Hamas’ın silahsızlandırılması ve Gazze’deki iktidarını bırakması yönündeki talebini ilk kez içeriyordu. Aynı tema, Blair’i kayyum olarak Gazze’deki “manda” yönetiminin başına geçiren Trump deklarasyonunda da baskındı. İki kafadar, yıllardan ve yollardan sonra, bir kez daha, bu kez farklı koşullarda, Anglo-Amerikan planlarını uygulamaya karar vermiş görünüyorlardı.
Tony Blair ekibinden İsrailli iş insanlarıyla birlikte ‘Gazze Rivierası’ projesi
***
2003 yılında ABD öncülüğünde Irak’ın işgalinde, kitle imha silahları yalanını yayanlardan biriydi. Yıllar sonra ülkesinde yapılan bir soruşturmaya göre Tony Blair, 2003 savaşı öncesinde Irak’ın silah kapasitesine ilişkin istihbaratı “kötüye kullanmıştı” ama parlamentoyu kasten aldatmamıştı:
Başbakan kitle imha silahlarına ilişkin kanıtları “abartmıştı” ama kendisi ve diğerleri buna inanmışlardı.
2016’da yayınlanan Chilcot raporu, eski Irak lideri Saddam Hüseyin’in 2003 yılında ülkesinin işgal edildiği sırada “acil bir tehdit” oluşturmadığını ve savaşın “hatalı” istihbarat bilgilerine dayanılarak yürütüldüğünü ortaya koyuyordu. Blair kabinesinin işgal kararı “tatmin edici olmaktan uzak” koşullarda alınmıştı.
Kitle imha silahı yalanının etkilerini küçümsenmemeli. İşgalden önceki haftalarda Blair’in sergilediği ikna kabiliyeti, Union Jack etrafında kısmi bir birliktelik oluşmasına yol açmıştı. Savaşa destek, işgalin yapıldığı gün %38’den %53’e yükseldi ve ABD birlikleri Bağdat’a girdiğinde %66’ya çıktı.
İddialara göre, 28 Nisan 2003’te, Bağdat’ın düşmesinden sadece birkaç hafta sonra, ortak istihbarat komitesi başkanı John Scarlett, Tony Blair’in basın sekreteri Alastair Campbell’ın ofisine gidiyor ve panik içinde şunu soruyodu: “Saddam’ın kitle imha silahları programına dair kanıt bulamadığımız ortaya çıkarsa [vaziyetimiz] ne kadar müşkül olur?” Campbell, “Çok, çok, çok müşkül olur,” cevabını veriyordu.
***
Bir “mirası” varsa, Irak işgali onu yiyip bitirmişti. Geriye hiçbir şey bırakmayan mirasın içinde “Üçüncü Yol” kılıfındaki azgın neoliberalizm de vardı. İşçi Partisi’nin Üçüncü Yol’unun, Thatcherizmden milim sapmayan bir iç siyaset güttüğünü ileri sürenler vardı. Özelleştirmeler, piyasa hayranlığı, işçi sınıfının kazanılmış haklarına yönelik saldırganlık, finansal deregülasyon… Bunların hepsi Blair döneminde sürdürüldü. Britanya’da Thatcher döneminde hızla ilerleyen finansallaşma ve sanayisizleşme, 1990’ların sonu ve 2000’lerin başında İşçi Partisi hükümetinde aynen sürdürülüyordu.
Blair, Soğuk Savaş sonrası Britanya’sında 20. yüzyılı yok etme misyonunun taşıyıcısıydı. Üçüncü Yol’un “yeni” kapitalizmi, eskisini aratıyordu. Blair’in yanı sıra, okyanus ötesinde Bill Clinton, Kanal ötesinde ise Gerhard Schröder, yeni sosyal demokrasinin mirasyedi veletleri olarak kariyerlerini sonlandıracaklardı.
***
Clinton “hayır” işleriyle uğraşacak, Schröder ise ucuz Rusya gazının ateşiyle, Ukrayna savaşının ardından gözden düşene kadar cebini dolduracaktı.
Blair’e düşen rol ise, bizim gibi fanilerle dalga geçercesine, Orta Doğu Dörtlüsü’nün özel elçisi olarak atanarak, engin bilgilerini cinayeti işlediği yere dönerek diplomasi alanında sergilemekti. Birleşmiş Milletler, AB, ABD ve Rusya’dan oluşan grup, “Filistin-İsrail meselesine” çözüm arayışının ürünüydü.
Blair’in o dönemki çılgın projelerinden Donald Trump ve Jared Kushner’in haberi var mıdır, bilmiyorum. Ama biliyorlarsa etkilenmişlerdir. 2008 yılında geliştirilen “Barış Vadisi” girişimi, İsrail-Ürdün sınırında yeni ekonomik bölgeler yaratarak Filistin ile İsrail arasında işbirliğini geliştirmeyi ve istihdam olanaklarını artırmayı hedefliyordu. O dönem Jerusalem Post, Alman, Japon ve Türk hükümetlerinin proje için yüz milyonlarca dolar toplamaya başladığını yazıyordu.
Bu girişimi desteklemek için Batı Şeria’da dört yer seçilmişti. Japonya’nın İsrail’deki büyükelçi yardımcısı eski İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e, agro-sanayi parkının inşası için Eriha’nın dış mahallelerinden bir yerin seçildiğini söylemişti. Post gazetesinin elde ettiği bir nota göre, Japon planlamacılar mal ve işçi hareketini koordine etmek için İsrailli güvenlik yetkilileriyle görüşmeler yapıyordu.
***
Gök kubbenin altında yeni hiçbir şey yok diyesi geliyor insanın. 2015’te Dörtlü’deki görevinden ayrılan Blair, düşünce kuruluşu işine girecek ve “barış” için seferber olacaktı.
“Tony Blair Institute for Global Change” (TBI) İran’ı tehdit olarak görürken, Filistin ile İsrail’in “yan yana” yaşayabileceği bir Orta Doğu için iki tarafla da görüşüyordu.
Peki bu “kâr amacı gütmeyen kuruluş” nereden fonlanıyordu? 2018’de TBI ilk kez Suudi Arabistan’dan ödeme aldığını kabul ediyordu. Riyad’ın yanı sıra ABD Dışişleri Bakanlığı, Kanada hükümeti, bazı Afrika hükümetleri ve Ukraynalı bir milyarder tarafından kurulan Victor Pinchuk Vakfı da fonlayanlar arasındaydı. TBI, “küreselleşmenin azınlık için değil, çoğunluk için işe yaramasına yardımcı olmak” gibi ulvi bir görev bilinciyle hareket ettiğini söylüyordu.
Suudi bağışı, Guernsey’de kayıtlı Saudi Research & Marketing Group’un (SRMG) bir yan kuruluşu olan Media Investment Limited (MIL) adlı kuruluştan geliyordu. SRMG’nin başkanlığını, hâlâ kültür bakanı olan Prens Badr bin Abdullah bin Mohammed al Farhan yapıyordu. The Telegraph’a göre, MIL’den TBI’ya giden para, 2018 yılı itibariyle, 9 milyon sterlindi.
Aynı dönem Financial Times’ta yer alan habere göre Blair, zamanının %80’ini TBI’da geçiriyordu. Geçen sene Azerbaycan’da yapılan COP29 zirvesinde TBI önemli bir rol üstleniyordu: Azerbaycan heyetinde yer alan 12 kişi, Blair enstitüsünün ücretli eşlemanları olarak danışmanlık hizmeti veriyordu. Blair de Azerbaycan Ekoloji Bakanı Mukhtar Babayev ile Bakü’de “iklim eylemini görüşmek üzere” bir araya geliyordu.
Ama elbette eski başbakanın tek bir iş yapması düşünülemez: Ayrıca JPMorgan Uluslararası Konseyi ve Güney Gaz Koridoru boru hattı danışma kurulu başkanlığı da dahil olmak üzere birçok bol kazançlı iş de yapıyordu. Financial Times, engin bilgileriyle Blair’in yüksek ücretli konuşma etkinliklerinden ise “düzensiz gelir” elde ettiğini yazıyordu.
***
Kaderde, yaklaşık 80 yıl önce bölgeden ayrılan Britanya İmparatorluğunun enformel temsilcisi ve Amerikan kayyumu olarak Filistin’e dönmek de varmış. Manda ve himayenin, Filistin direnişini silahsızlandırmanın ve bölgeyi sermayenin yağmasına açmanın fiyakalı adı olarak Trump’ın seçtiği “Barış Kurulu”na liderlik edecek şimdi.
Blair, Başkan Trump’ın takdir ve tensipleriyle Gazze kayyumu olarak görev yapmaktan memnuniyet duyacağını söylüyordu. Açıklamasında Trump planına övgüler yağdırıyordu, herhalde “Barış Vadisi” girişiminin akim kalmasıbnın acısını da çıkarıyordu: Aslında Kushner-Blair planı diyebileceğimiz 20 maddelik deklarasyon kabul edilirse, ona göre savaşı sona erecek, Gazze’ye acil yardım girecek ve Filistin halkına “daha parlak ve daha iyi bir gelecek” şansı sunarken, bir yandan da İsrail’in “mutlak ve kalıcı güvenliğini” ve tüm rehinelerin serbest bırakılmasını sağlayacaktı.
İşte “cesur ve akıllı planı” Trump ortaya koymuştu ve bu plan, iki yıldır süren savaşı, sefaleti ve acıyı sona erdirmek için “bize en iyi şansı” sunuyordu.
En sonunda da Başkan Trump’a “liderliği, kararlılığı ve adanmışlığı için” teşekkür ediyordu.
Anglo-Amerikan emperyalizminin ve siyonizmin ateş gücünü, Silikon Vadisi’nin “akıllı şehir” fantezisini, bölgedeki işbirlikçi rejimlerin dualarını arkasına alan Blair, böylece kulaklarını indirip kuyruğunu kıstırarak ara verdiği Orta Doğu kariyerine, sömürgeci bir yediemin olarak kaldığı yerden devam ediyordu.
Diplomasi
Çin, AB’nin dış destek kurallarını sert bir şekilde eleştirdi

Çin, AB’nin yabancı sübvansiyon kurallarının Brüksel ile arasındaki daha geniş kapsamlı ticaret anlaşmazlığının parçası olduğu mesajını verdi.
Çin Adalet Bakanlığı, Çinli şirketlere, Yabancı Sübvansiyonlar Yönetmeliği (FSR) kapsamında yürütülen soruşturmalarda AB yetkililerine bilgi vermemeleri talimatını verdi.
Bu düzenleme, tek pazardaki aktörlerin yurt dışından haksız destek almamasını sağlamak için AB’nin kullandığı bir araç.
Bildirimde, Avrupa Komisyonu’nun, tüketici elektroniği perakendecisi MediaMarkt’ın ana şirketi olan Alman Ceconomy’yi 2 milyar avroluk bir anlaşma ile satın almaya çalışan Çinli e-ticaret devi JD.com’a yönelik derinlemesine soruşturmasından açıkça bahsedildi.
Bu hamle, AB ile Çin arasında yeniden başlayan ticaret diyaloğunun ortasında Brüksel’e baskı uygulamayı amaçlıyor gibi görünüyor.
Müzakereciler, AB’nin Çin ile olan günlük 1 milyar avroluk mal ticaret açığını nasıl azaltacakları konusunda yoğun kapalı kapı görüşmeleri yürütüyorlar.
Komisyon’un eylül ayında Çin Ticaret Bakanlığı ile bir video konferans düzenlemesi ve bu konferansın, Ticaret Sorumlusu Maroš Šefčovič’in ekim başında Pekin’e yapacağı ziyaretin önünü açması bekleniyor.
Komisyon, birkaç gün sonra düzenlenecek bir zirvede AB liderlerine durum değerlendirmesi sunacak.
Bu, blok için ticaret ilişkilerini yeniden dengelemek için yapıcı bir yaklaşımın yeterli olup olmadığına ya da Brüksel’in Avrupa’nın ticari çıkarlarını daha kararlı bir şekilde savunması gerekip gerekmediğine karar vermesi açısından bir dönüm noktası olabilir.
Çin Ticaret Bakanlığı sözcüsü perşembe günü gazetecilere yaptığı açıklamada, “Çin, AB’nin Çinli şirketleri baskı altına almak için Yabancı Sübvansiyonlar Yönetmeliği (FSR) gibi tek taraflı araçları kötüye kullanmasına sürekli olarak karşı çıkmıştır,” dedi.
Sözcü şöyle devam etti:
“Çin ve AB’nin bir Ticaret ve Yatırım Danışma (TIC) mekanizması kurduğunu ve farklılıkların diyalog ve danışma yoluyla yönetilmesi konusunda bir uzlaşmaya vardığını vurgulamak isterim. AB’nin, FSR soruşturmasındaki hatalı uygulamalarını derhal düzeltmek ve hükümetler arası diyalog yoluyla iletişimi güçlendirmek için Çin ile işbirliği yapmasını umuyoruz. Çin, AB’nin adımlarını yakından takip edecek ve ulusal güvenliği ile işletmelerin meşru hak ve çıkarlarını kararlılıkla korumak için gerekli önlemleri alacaktır.”
Komisyon, FSR’nin şirketlere merkezlerinin bulunduğu yere göre ayrımcılık yapmadığını savunuyor.
Sözcü Ricardo Cardoso perşembe günü Brüksel’de gazetecilere yaptığı açıklamada, “FSR, milliyetlerine bakılmaksızın tüm şirketlere uygulandığı için DTÖ kurallarına tamamen ve tam olarak uygundur; amacı, Çinli şirketler de dahil olmak üzere AB’de faaliyet gösteren tüm şirketlerin eşit muamele görmesini ve eşit şartlarda rekabet etmesini sağlamaktır,” dedi.
Pekin’e göre, AB, JD.com’un anlaşmasının Çin devlet desteği ile haksız bir şekilde desteklenip desteklenmediğini araştırırken çok fazla bilgi talep ediyor.
Ticaret Bakanlığı sözcüsü, “JD.com davasında AB, yine keyfi ve mantıksız bir şekilde, soruşturmayla ilgisi olmayan çok çeşitli bilgileri ilgili Çinli bankalardan talep etmiştir,” dedi.
Komisyon, JD.com’un Çin hükümeti tarafından sağlanan tercihli finansman, vergi teşvikleri ve hibeler şeklinde haksız avantajlardan yararlanıyor olabileceğinden endişe duyuyor.
Bu durum, işlem tamamlandığında şirkete AB pazarında rekabet avantajı sağlayabilir.
JD.com, bu hafta Komisyon’un endişelerini gidermek için düzeltici önlemler sundu. Bu durum genellikle görüşmelerin ileri bir aşamada olduğunun işareti olarak kabul edilir.
Konuyu yakından takip eden Hollandalı Avrupa Parlamentosu üyesi ve Avrupa Parlamentosu Uluslararası Ticaret Komitesi üyesi Dirk Gotink’e göre, Pekin’in müdahalesi satın almayı tehlikeye bile atabilir.
“Siyasi bir sürecin rehineleri haline geliyorlar,” diyen Gotink, Pekin’in hamlesini “tek taraflı bir tırmanış” olarak nitelendirdi.
Diplomasi
ABD’nin yol açtığı istikrarsızlık ortamında Ürdün Kralı Abdullah, Çin’i ziyaret ediyor

İran savaşının sona ereceğine dair bir işaret bulunmaması ve İsrail’in bölge genelindeki politikasının denetimsiz biçimde sürmesi, Ürdün’ü gelecekteki belirsizliklere ve daha az öngörülebilir bir ABD politikasına karşı alternatiflerini artırmaya yöneltiyor. Ürdün Kralı bu atmosferde Çin’i ziyaret ediyor.
Orta Doğu, ABD-İsrail-İran savaşının devam eden sonuçlarıyla mücadele ederken, Çin’in cazibesi Washington’ın bölgedeki en yakın ortakları arasında bile giderek artıyor.
Bölge genelindeki hükümetler yatırım, teknoloji ve giderek daha fazla ölçüde güvenlik işbirliği için Pekin’e yöneliyor. Mısır, Çin ile savunma ilişkilerini genişletirken Körfez ülkeleri de Çin ile askeri ve ekonomik anlaşmalar peşinde.
Bu hafta Ürdün Kralı II. Abdullah da bu eğilime katılarak bir haftalık ziyaret için Çin’e gitti. Bu, Abdullah’ın on yıldan uzun bir süredir Çin’e gerçekleştirdiği ilk devlet ziyareti.
Ziyaret, Ürdün’ün ABD’den uzaklaşarak Çin’e yöneldiği anlamına gelmiyor. Daha ziyade bölge genelindeki daha kapsamlı bir yeniden dengeleme sürecini yansıtıyor. ABD’nin ortakları, giderek daha belirsiz hale gelen bölgesel ortamda daha fazla ekonomik seçenek ve daha geniş bir stratejik hareket alanı arıyor.
Çin’de bir hafta
Kral Abdullah’ın 18-24 Ağustos tarihleri arasındaki ziyareti Şanghay’da başladı ve Pekin ile Shenzhen’i de kapsıyor. Bu, 1999’da tahta çıkmasından bu yana Çin’e yaptığı dokuzuncu ziyaret ve Ürdün ile Çin’in stratejik ortaklık kurduğu 2015’ten bu yana gerçekleştirdiği ilk ziyaret.
Kraliyet Sarayı’nın açıklamasına göre Ürdün Kralı salı günü Şanghay’da ilaç, gıda, mühendislik, tarım ve havacılık sektörlerinde faaliyet gösteren Çinli şirketlerin yöneticileriyle bir araya geldi. Ayrıca Çin’in önde gelen robotik şirketlerinden AgiBot’u ziyaret etti ve burada imalat ve lojistikten konaklama ve güvenliğe kadar uzanan robotik uygulamalar hakkında bilgi aldı.
Xinhua’ya göre Ürdün Kralı Abdullah perşembe günü Pekin’e ulaştı. Burada Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ve Başbakan Li Qiang ile görüşmesi bekleniyor. Ayrıca yasama organının başkanı Zhao Leji ile görüşme gerçekleştirdi. Ürdün’ün resmi haber ajansı Petra, iki tarafın çeşitli sektörlerde işbirliği anlaşmaları ve mutabakat zabıtları imzalamasının beklendiğini bildirdi. Çin’in teknoloji ve üretim merkezi Shenzhen’e gerçekleştireceği ziyaret ise gezinin ticari ağırlığını ortaya koyuyor.
İstihdam, enerji ve teknoloji
Amman’ın Çin’e yönelik en acil ilgisi ekonomik alanda. ABD-İsrail-İran savaşı Ürdün üzerindeki ekonomik baskıyı daha da artırarak yatırım çekme ve ekonomiyi çeşitlendirme ihtiyacını daha acil hale getirdi. GSYH’nin yüzde 10 ila 15’ini oluşturan turizm, bölgesel istikrarsızlıktan darbe alırken yükselen enerji maliyetleri ile ticaret ve hava ulaşımındaki aksamalar, ithalata büyük ölçüde bağımlı olan ekonomi üzerindeki baskıyı artırdı.
Kral Abdullah pazartesi günü Çin devlet haber ajansı Xinhua’ya verdiği röportajda ekonomik işbirliği fırsatlarını özellikle vurguladı. Abdullah, Ürdün’ün “bölgesel bir üretim ve ihracat merkezi olarak hizmet vermek için son derece elverişli bir konumda olduğunu” belirterek şöyle dedi:
“Çin’in imalat yatırımları, doğal kaynaklarımızdan, nitelikli iş gücümüzden, istikrarlı iş ortamımızdan, stratejik konumumuzdan ve geniş ticaret anlaşmaları ağımızdan yararlanarak bu konumu değerlendirebilir.”
Jordan Times’ın verilerine göre Ürdün ile Çin arasındaki ticaret 2025’te yaklaşık 6,7 milyar dolara ulaştı ancak ticaret ilişkisi büyük ölçüde Pekin’in lehine. Çin’in Ürdün’e ihracatı yaklaşık 6,29 milyar dolar olurken Ürdün’ün Çin’e ihracatı yalnızca 430 milyon dolar seviyesinde kaldı. Bu dengesizlik, Amman’ın yalnızca ticareti genişletmek yerine neden yatırım, teknoloji ve üretim kapasitesi çekmeye odaklandığını da açıklıyor.
Çin, Ürdün’ün uzun vadede büyümeyi hızlandırmayı ve 2033 yılına kadar en az 1 milyon yeni genç çalışanı iş gücü piyasasına dahil etmeyi amaçlayan Ekonomik Modernizasyon Vizyonu’nda daha büyük bir rol oynayabilir. Enerji, bu işbirliğinin halihazırda somutlaşmaya başladığı alanlardan biri.
Ürdün, Eylül 2025’te Çinli UEG Green Hydrogen Development Holding Limited şirketiyle 1,155 milyar dolarlık önerilen bir yeşil hidrojen projesini incelemek üzere anlaşma imzaladı. Projenin amacı, ihracat için yılda yaklaşık 200 bin ton yeşil amonyak üretmek.
Ancak Ürdün açısından Çin’in cazibesi yalnızca potansiyel yatırımlarla sınırlı değil. Üretim alanındaki uzmanlık, yenilenebilir enerji teknolojileri ve Çin tedarik zincirlerine erişim de Amman’ın yerli sanayi kapasitesini geliştirmesine ve özel sektörde istihdam yaratmasına yardımcı olabilir.
“Zamanlama her şeyi anlatıyor”
Uzun yıllardır Amman’da yaşayan gazeteci ve The Christian Science Monitor’ün kıdemli Orta Doğu muhabiri Taylor Luck, kralın ziyaretinin öneminin zamanlamasında yattığını söyledi.
Luck, Al-Monitor’a, “Kral Abdullah’ın Çin’e gitmesi tek başına haber değeri taşıyan bir gelişme değil ancak zamanlaması her şeyi anlatıyor” dedi.
Luck’a göre ziyaret, Amman’da tek bir ekonomik ve güvenlik ortağına aşırı bağımlı olmanın risk taşıdığı yönündeki farkındalığın giderek arttığını gösteriyor.
Luck, “Bu Washington’a yönelik bir tepki olmasa da derin bir bölgesel krizin yaşandığı bir dönemde Kral Abdullah’ın Çin’e bir haftalık ziyaret gerçekleştirmesi, Ürdün’de Amerika’ya aşırı bağımlılığın uzun vadede sürdürülebilir olmadığı ve giderek kısa vadede bile sürdürülemez hale geldiği yönündeki farkındalığa işaret ediyor” dedi.
Luck, Ürdün’deki Çin yatırımlarının yaklaşık 3,56 milyar dolar seviyesinde olduğunu tahmin ediyor. Bu önemli bir miktar olsa da Pekin’in Mısır ve Irak gibi bölgedeki daha büyük pazarlardaki ekonomik varlığının oldukça gerisinde kalıyor.
Uzman ayrıca Ürdün’ün daha geniş kapsamlı bir stratejik hesap yaptığını ve kendisini “krallığın ekonomik geleceğini mevcut savaştan doğabilecek tedarik zincirlerine ve Hürmüz’e alternatif koridorlara bağlayacak” şekilde konumlandırmaya çalıştığını düşünüyor. Yenilenebilir enerji bu konuda olası alanlardan biri.
Ürdün, güneş panellerinde kullanılan silikonun temel hammaddelerinden biri olan önemli silis yataklarına sahip. Çin, küresel güneş enerjisi üretim tedarik zincirinin büyük bölümüne hakim durumda ve sahip olduğu uzmanlık, Ürdün’ün bu sektörde daha büyük bir rol edinmesine potansiyel olarak yardımcı olabilir.
Çin, Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan paktından nasıl fayda sağlayabilir?
Diplomasi
UEFA ve CONCACAF 96 takımlı ortak Uluslar Ligi için masaya oturdu

UEFA ve CONCACAF, 96 ülkenin mücadele edeceği ortak bir Uluslar Ligi turnuvası kurmak amacıyla resmi müzakereler yürütüyor. Yeni turnuvanın 2028 yılındaki bir sonraki Avrupa Şampiyonası’nın ardından başlaması ve iki yılda bir düzenlenmesi planlanıyor.
The Guardian gazetesinin haberine göre Avrupa Futbol Federasyonları Birliği (UEFA) ile Kuzey, Orta Amerika ve Karayipler Futbol Konfederasyonu (CONCACAF), bünyelerindeki 96 ülkenin katılımıyla ortak bir Uluslar Ligi turnuvası düzenlemek üzere müzakereler yürütüyor.
İngiliz gazetesinin ulaştığı bilgilere göre yeni turnuvanın, bir sonraki Avrupa Futbol Şampiyonası’nın hemen ardından, en erken 2028 yılında hayata geçirilmesi ve iki yılda bir organize edilmesi öngörülüyor.
Turnuvanın formatı, UEFA ve CONCACAF’ın halihazırda uyguladığı Uluslar Ligi modellerini temel alacak. Şampiyonun belirlenmesi için eleme turlarının ardından dört takımlı bir final aşaması oynanması planlanıyor.
En üst lig kategorisinde İspanya, Fransa, İngiltere ve Almanya gibi Avrupa’nın en güçlü milli takımları ile Meksika, ABD ve Kanada gibi CONCACAF bölgesinin önde gelen ekipleri mücadele edecek.
Kendi bünyesinde bir Uluslar Ligi turnuvası bulunmayan Asya Futbol Konfederasyonu (AFC) da gelecekte bu küresel organizasyona dahil olma yönündeki ilgisini iletti.
Karşılaşmaların daha önceden takvime bağlanmış mevcut uluslararası milli maç pencerelerinde oynanacak olması sebebiyle, yeni turnuvanın Uluslararası Futbol Federasyonları Birliğinin (FIFA) onayına ihtiyaç duyup duymayacağı belirsizliğini koruyor.
The Guardian, FIFA Başkanı Gianni Infantino ve Dünya Kupası’nın bir hissesini dış yatırımcılara satma planı nedeniyle kurumun derin bir kriz içinde olduğunu, bu durumun onay meselesini ikincil plana itebileceğini aktardı.
FIFA, “FIFA Forward Enterprise” (FFE) adıyla bir iştirak şirketi kurmayı ve bu şirketin dörtte birini 4,2 milyar dolar karşılığında dış yatırımcılara satmayı planlıyordu.
Söz konusu girişim üzerine UEFA ve bünyesindeki 55 üye ülke federasyonunun tamamı, FIFA çatısı altındaki organizasyonları boykot edeceklerini duyurmuştu.
Infantino’ya yönelik tutumda ortak hareket eden UEFA, CONCACAF ve AFC, yayımladıkları ortak bildiride FIFA Başkanı’nın eylemlerine yönelik bağımsız bir inceleme başlatılması çağrısında bulunarak hazırlanan planı FIFA kurumlarına karşı “güvenin temelden sarsılması” olarak nitelendirdi.
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Dünya Basını4 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Rusya5 gün önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Asya2 hafta önceVietnam, yerli üretim en büyük denizaltı savunma gemisinin inşasına başladı









