Bizi Takip Edin

Diplomasi

Tony Blair: Finoluktan kayyumluğa

Yayınlanma

Eric Hobsbawm “pantolon giymiş Thatcher” diyordu. Irak işgali ile daha çok “Bush’un finosu” veya “kanişi” olarak tanınmaya başladı.

Yakıştırma bana ait değil: 2002 yılında Channel 4 News için yapılan bir araştırma, İngiliz halkının neredeyse yarısının, dönemin başbakanı Tony Blair’i George Bush’un “finosu” olarak gördüğünü ortaya koyuyordu. Öyle ki, ünlü İngiliz şarkıcı George Michael, “Shoot the Dog” şarkısının klibinde, şimdi sakıt başbakanı, Bush’un köpeği olarak hicvediyordu: Blair, “git getir” oyununu oynuyor ve Bush tarafından karnı okşanarak ödüllendiriliyordu.

Belki de Nelson Mandela, daha “ince” bir görüşle, Blair için “ABD Dışişleri Bakanı” diyordu. Atlantik’in iki yakasını birleştiren “özel ilişki”, tek dişi kalmış eski imparatorlukta tek taraflı bir münasebet olarak topa tutuluyordu.

***

Ne var ki, bu transatlantik özel ilişkinin “fino köpekliği” olarak damgalanması yeni değildi. 

1983 yılında, bir İşçi Partisi milletvekili, ABD’nin Grenada’yı işgalinin ardından Margaret Thatcher’a “Reagan’ın kanişi” demişti. Benzer hakaretler arasında Birleşik Krallık’ın “ABD’nin uydu devleti” veya “Amerika’nın 51. eyaleti” olduğu iddiaları da yer alıyor.

Britanya’nın itaatkarlığı hakkındaki bu anlatılar Blair’in ilk yıllarında da devam ediyordu. Bunun önemli bir örneği, gelecekteki Londra Belediye Başkanı Ken Livingstone’un “Uncle Sam’s Patsy” (Sam Amca’nın Enayisi) başlıklı gazete makalesiydi.

Demek ki Hobsbawm’ın yakıştırması, deyim yerindeyse cuk oturmuştu. Tarihçi, içeride muhafazakâr Demir Leydi neoliberalizminin devamcısı olarak Blair’i topa tutuyordu ama Amerikan politikalarına ve jeopolitik çıkarlarına uyum söz konusu olduğunda da İşçi Partisi’nin hevesle sarıldığı bir Thatcherizm ile karşı karşıyaydık.

***

Kosova ve İrlanda sorunlarını çözen adam olarak övülüyor. Kosova’daki “çözüm”, Yugoslavya’nın NATO tarafından bombalanmasıydı. Blair, başbakan olarak 1999 yılında NATO’nun Kosova’yı işgalinin en güçlü destekçilerinden biriydi. Ünlü “Chicago nutku”nda, “şeytani diktatör” Slobodan Miloseviç’i “yatıştırma” politikasının sona erdiğini ve müdahale zamanının geldiğini ilan ediyordu. “Liberal müdahaleciliğin” ve Amerikan neocon zihniyetinin müthiş bir yansıması olan bu konuşmada küreselleşme övgüsü ile Miloseviç-Saddam öcüsü sürekli dile getiriliyordu. NATO, güvenilirliğini sağlama almak için Kosova’ya müdahale etmeliydi; ulusal egemenliğe artık yeni bir gözle bakılmalıydı.

Geçen haziran ayında Priştine’de, Sırbistan’ın tanımadığı Kosova meclisinde yaptığı 25. yıl konuşmasında, bombardıman ve işgal konusunda hiçbir pişmanlık duymadığını iddia ediyordu. Irak fiyaskosu olmasa, Kosova’nın halaskarı olarak omuzlarda taşınması işten bile değildi: Bölgede, çocuklarına “Tonibler” ismini veren ebeveynler türemişti!

Dış politikada “zayıf” olmakla suçlanan İşçi Partisi geleneğini dönüştürüp şahinleşmek istediği öne sürülüyordu. Zaten 1999’daki Yugoslavya saldırısından önce, Aralık 1998’de Bill Clinton’ın Irak’taki Çöl Tilkisi operasyonuna da hevesle destek verecekti.

Üstelik biyografisini yazan Anthony Seldon’ın ve kitap için mülakat yaptığı Jonathan Powell’ın anlattıklarına inanacak olursak, Blair’in “mesyanik” ve “ahlaki” tutumunun arkasında dindarlığı büyük bir yer kaplıyordu: Başbakanın 1972 yılında Oxford’da hukuk okurken Anglikan Kilisesinde vaftiz edilmesinin “tüm hayatını etkilediği” ve görevinden ayrıldıktan sonra Katolikliğe geçmesinin oldukça yaygın bir şekilde “tahmin edildiği” ileri sürülüyor.

Jonathan Powell demişken… “Çatışma çözümü” diyorsanız, Blair ile birlikte eski-yeni devlet memuru onun adı yazılıyor. Nitekim Hayırlı Cuma Antlaşması’nı kotaran adam olarak bilinen Powell, İngiliz devletinin Suriye dosyasını yönettiği gibi, Gazze ve Filistin konusunda da belirleyici bir rol oynadı. Powell için ayrı ve ayrıntılı bir portre yazma görevi hâlâ bekliyor; ama geçerken hatırlatmak gerek: Geçen ağustos ayında Powell’ın hazırladığı 8 maddelik bir Filistin planının Londra’nın müttefikleri arasında “dolaştırıldığını” New York Times yazıyordu. Powell’ın planı dolaşıma sokmasından bir gün sonra, 22 Arap ülkesi, Macron ve Suudilerin ortaklaşa düzenlediği Birleşmiş Milletler konferansında, planın ana hedeflerini yansıtan bir bildirgeyi imzaladı. Bildirge, ne tesadüftür ki, Arap Birliği’nin Hamas’ın silahsızlandırılması ve Gazze’deki iktidarını bırakması yönündeki talebini ilk kez içeriyordu. Aynı tema, Blair’i kayyum olarak Gazze’deki “manda” yönetiminin başına geçiren Trump deklarasyonunda da baskındı. İki kafadar, yıllardan ve yollardan sonra, bir kez daha, bu kez farklı koşullarda, Anglo-Amerikan planlarını uygulamaya karar vermiş görünüyorlardı.

Tony Blair ekibinden İsrailli iş insanlarıyla birlikte ‘Gazze Rivierası’ projesi

***

2003 yılında ABD öncülüğünde Irak’ın işgalinde, kitle imha silahları yalanını yayanlardan biriydi. Yıllar sonra ülkesinde yapılan bir soruşturmaya göre Tony Blair, 2003 savaşı öncesinde Irak’ın silah kapasitesine ilişkin istihbaratı “kötüye kullanmıştı” ama parlamentoyu kasten aldatmamıştı: Başbakan kitle imha silahlarına ilişkin kanıtları “abartmıştı” ama kendisi ve diğerleri buna inanmışlardı.

2016’da yayınlanan Chilcot raporu, eski Irak lideri Saddam Hüseyin’in 2003 yılında ülkesinin işgal edildiği sırada “acil bir tehdit” oluşturmadığını ve savaşın “hatalı” istihbarat bilgilerine dayanılarak yürütüldüğünü ortaya koyuyordu. Blair kabinesinin işgal kararı “tatmin edici olmaktan uzak” koşullarda alınmıştı.

Kitle imha silahı yalanının etkilerini küçümsenmemeli. İşgalden önceki haftalarda Blair’in sergilediği ikna kabiliyeti, Union Jack etrafında kısmi bir birliktelik oluşmasına yol açmıştı. Savaşa destek, işgalin yapıldığı gün %38’den %53’e yükseldi ve ABD birlikleri Bağdat’a girdiğinde %66’ya çıktı.

İddialara göre, 28 Nisan 2003’te, Bağdat’ın düşmesinden sadece birkaç hafta sonra, ortak istihbarat komitesi başkanı John Scarlett, Tony Blair’in basın sekreteri Alastair Campbell’ın ofisine gidiyor ve panik içinde şunu soruyodu: “Saddam’ın kitle imha silahları programına dair kanıt bulamadığımız ortaya çıkarsa [vaziyetimiz] ne kadar müşkül olur?” Campbell, “Çok, çok, çok müşkül olur,” cevabını veriyordu.

***

Bir “mirası” varsa, Irak işgali onu yiyip bitirmişti. Geriye hiçbir şey bırakmayan mirasın içinde “Üçüncü Yol” kılıfındaki azgın neoliberalizm de vardı. İşçi Partisi’nin Üçüncü Yol’unun, Thatcherizmden milim sapmayan bir iç siyaset güttüğünü ileri sürenler vardı. Özelleştirmeler, piyasa hayranlığı, işçi sınıfının kazanılmış haklarına yönelik saldırganlık, finansal deregülasyon… Bunların hepsi Blair döneminde sürdürüldü. Britanya’da Thatcher döneminde hızla ilerleyen finansallaşma ve sanayisizleşme, 1990’ların sonu ve 2000’lerin başında İşçi Partisi hükümetinde aynen sürdürülüyordu.

Blair, Soğuk Savaş sonrası Britanya’sında 20. yüzyılı yok etme misyonunun taşıyıcısıydı. Üçüncü Yol’un “yeni” kapitalizmi, eskisini aratıyordu. Blair’in yanı sıra, okyanus ötesinde Bill Clinton, Kanal ötesinde ise Gerhard Schröder, yeni sosyal demokrasinin mirasyedi veletleri olarak kariyerlerini sonlandıracaklardı.

***

Clinton “hayır” işleriyle uğraşacak, Schröder ise ucuz Rusya gazının ateşiyle, Ukrayna savaşının ardından gözden düşene kadar cebini dolduracaktı.

Blair’e düşen rol ise, bizim gibi fanilerle dalga geçercesine, Orta Doğu Dörtlüsü’nün özel elçisi olarak atanarak, engin bilgilerini cinayeti işlediği yere dönerek diplomasi alanında sergilemekti. Birleşmiş Milletler, AB, ABD ve Rusya’dan oluşan grup, “Filistin-İsrail meselesine” çözüm arayışının ürünüydü.

Blair’in o dönemki çılgın projelerinden Donald Trump ve Jared Kushner’in haberi var mıdır, bilmiyorum. Ama biliyorlarsa etkilenmişlerdir. 2008 yılında geliştirilen “Barış Vadisi” girişimi, İsrail-Ürdün sınırında yeni ekonomik bölgeler yaratarak Filistin ile İsrail arasında işbirliğini geliştirmeyi ve istihdam olanaklarını artırmayı hedefliyordu. O dönem Jerusalem Post, Alman, Japon ve Türk hükümetlerinin proje için yüz milyonlarca dolar toplamaya başladığını yazıyordu.

Bu girişimi desteklemek için Batı Şeria’da dört yer seçilmişti. Japonya’nın İsrail’deki büyükelçi yardımcısı eski İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e, agro-sanayi parkının inşası için Eriha’nın dış mahallelerinden bir yerin seçildiğini söylemişti. Post gazetesinin elde ettiği bir nota göre, Japon planlamacılar mal ve işçi hareketini koordine etmek için İsrailli güvenlik yetkilileriyle görüşmeler yapıyordu.

***

Gök kubbenin altında yeni hiçbir şey yok diyesi geliyor insanın. 2015’te Dörtlü’deki görevinden ayrılan Blair, düşünce kuruluşu işine girecek ve “barış” için seferber olacaktı.

“Tony Blair Institute for Global Change” (TBI) İran’ı tehdit olarak görürken, Filistin ile İsrail’in “yan yana” yaşayabileceği bir Orta Doğu için iki tarafla da görüşüyordu.

Peki bu “kâr amacı gütmeyen kuruluş” nereden fonlanıyordu? 2018’de TBI ilk kez Suudi Arabistan’dan ödeme aldığını kabul ediyordu. Riyad’ın yanı sıra ABD Dışişleri Bakanlığı, Kanada hükümeti, bazı Afrika hükümetleri ve Ukraynalı bir milyarder tarafından kurulan Victor Pinchuk Vakfı da fonlayanlar arasındaydı. TBI, “küreselleşmenin azınlık için değil, çoğunluk için işe yaramasına yardımcı olmak” gibi ulvi bir görev bilinciyle hareket ettiğini söylüyordu.

Suudi bağışı, Guernsey’de kayıtlı Saudi Research & Marketing Group’un (SRMG) bir yan kuruluşu olan Media Investment Limited (MIL) adlı kuruluştan geliyordu. SRMG’nin başkanlığını, hâlâ kültür bakanı olan Prens Badr bin Abdullah bin Mohammed al Farhan yapıyordu. The Telegraph’a göre, MIL’den TBI’ya giden para, 2018 yılı itibariyle, 9 milyon sterlindi.

Aynı dönem Financial Times’ta yer alan habere göre Blair, zamanının %80’ini TBI’da geçiriyordu. Geçen sene Azerbaycan’da yapılan COP29 zirvesinde TBI önemli bir rol üstleniyordu: Azerbaycan heyetinde yer alan 12 kişi, Blair enstitüsünün ücretli eşlemanları olarak danışmanlık hizmeti veriyordu. Blair de Azerbaycan Ekoloji Bakanı Mukhtar Babayev ile Bakü’de “iklim eylemini görüşmek üzere” bir araya geliyordu.

Ama elbette eski başbakanın tek bir iş yapması düşünülemez: Ayrıca JPMorgan Uluslararası Konseyi ve Güney Gaz Koridoru boru hattı danışma kurulu başkanlığı da dahil olmak üzere birçok bol kazançlı iş de yapıyordu. Financial Times, engin bilgileriyle Blair’in yüksek ücretli konuşma etkinliklerinden ise “düzensiz gelir” elde ettiğini yazıyordu. 

Blair ve Kushner, Gazze toplantısında boy gösterdi

***

Kaderde, yaklaşık 80 yıl önce bölgeden ayrılan Britanya İmparatorluğunun enformel temsilcisi ve Amerikan kayyumu olarak Filistin’e dönmek de varmış. Manda ve himayenin, Filistin direnişini silahsızlandırmanın ve bölgeyi sermayenin yağmasına açmanın fiyakalı adı olarak Trump’ın seçtiği “Barış Kurulu”na liderlik edecek şimdi.

Blair, Başkan Trump’ın takdir ve tensipleriyle Gazze kayyumu olarak görev yapmaktan memnuniyet duyacağını söylüyordu. Açıklamasında Trump planına övgüler yağdırıyordu, herhalde “Barış Vadisi” girişiminin akim kalmasıbnın acısını da çıkarıyordu: Aslında Kushner-Blair planı diyebileceğimiz 20 maddelik deklarasyon kabul edilirse, ona göre savaşı sona erecek, Gazze’ye acil yardım girecek ve Filistin halkına “daha parlak ve daha iyi bir gelecek” şansı sunarken, bir yandan da İsrail’in “mutlak ve kalıcı güvenliğini” ve tüm rehinelerin serbest bırakılmasını sağlayacaktı.

İşte “cesur ve akıllı planı” Trump ortaya koymuştu ve bu plan, iki yıldır süren savaşı, sefaleti ve acıyı sona erdirmek için “bize en iyi şansı” sunuyordu.

En sonunda da Başkan Trump’a “liderliği, kararlılığı ve adanmışlığı için” teşekkür ediyordu.

Anglo-Amerikan emperyalizminin ve siyonizmin ateş gücünü, Silikon Vadisi’nin “akıllı şehir” fantezisini, bölgedeki işbirlikçi rejimlerin dualarını arkasına alan Blair, böylece kulaklarını indirip kuyruğunu kıstırarak ara verdiği Orta Doğu kariyerine, sömürgeci bir yediemin olarak kaldığı yerden devam ediyordu.

Diplomasi

Eski BM diplomatı von der Schulenburg: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü

Yayınlanma

Editörün notu: Avrupa Parlamentosu Üyesi ve eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Michael von der Schulenburg, 25-26 Eylül tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında yaptığı konuşmada Avrupa Birliği’nin mevcut gidişatına dair değerlendirmelerde bulundu. Schulenburg, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından barışı tesis etmek amacıyla kurulan Birliğin artık bu misyonunu terk ederek tamamen savaş odaklı bir retoriğe teslim olduğunu belirtti. Avrupa’nın kıt kaynaklar, yüksek enerji maliyetleri, sanayisizleşme ve demografik kriz gibi yapısal sorunlarla boğuşurken etrafındaki aktif çatışma çemberiyle baş başa kaldığına dikkat çekti. Brüksel’in diplomasi ve arabuluculuk kabiliyetini yitirdiğini belirten kıdemli diplomat, 27 üye ülkenin Rusya ile müzakere masasına oturabilecek esneklikten ve ortak iradeden yoksun olduğunu dile getirdi.


Belirttiğiniz gibi, ben bir akademisyen değilim; savaşların ve barışın gerçek dünyasından geliyorum. Ömrümün neredeyse tamamını Avrupa’nın dışında geçirdim fakat son iki yılımı Avrupa Birliği’nde tamamladım ve karşılaştığım manzara beni derinden sarsıyor.

Bildiğiniz üzere Avrupa Birliği, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bir barış projesi olarak kuruldu. İkinci Dünya Savaşı’nın tekrarlanmaması, kıta ülkelerinin bir araya gelmesi ve dış dünyaya savaşlara mecbur kalınmayan barışçıl bir bütünleşme modeli sunulması amaçlanıyordu.

Gelgelelim bu durum bütünüyle değişti. Bugün gerek Parlamentoda gerekse resmi söylemlerde işittiğim kadarıyla, Avrupa Birliği’ndeki tartışmaların merkezine artık doğrudan savaş yerleşmiş durumda.

Bugün Avrupa Birliği’ni, gerçekleri bütünüyle inkâr eden, gerçekliği tamamen yadsıyan ve bu sebeple herhangi bir politika üretemez hale gelen bir teşekkül olarak tanımlıyorum.

Seminerimizin başlığı olan yeni dünya düzenine bir katkı sunulup sunulamayacağı meselesine gelirsek; bu katkının Avrupa Birliği’nden gelmeyeceği kesin.

Mesleki deneyimime daha yakın bir kıyaslama yapayım: Avrupa Birliği’ni Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya ile karşılaştırdığınızda, Birliğin dünyadaki faal savaşların büyük kısmıyla kuşatıldığını görürsünüz. Bahsettiğim diğer ülkelerin hiçbirinin etrafında bu denli yoğun çatışma yok.

Dahası, ABD’nin İran ve benzeri savaşları başlatıp ardından Atlas Okyanusu’nun gerisine çekilmesi gibi bir sorunla karşı karşıyayız; oysa bu savaşların neticeleri doğrudan Avrupa Birliği’nin kapı eşiğinde kalıyor.

İran’ı düşünüyorum; İsrail’in Suriye’den Lübnan’a, Batı Şeria’dan Gazze’ye kadar yürüttüğü pek çok savaşı düşünüyorum.

Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmayı, hemen ardından Afrika’daki Mali ve benzeri bölgeleri, elbette Sudan’ı aklıma getiriyorum. Şüphesiz bizim açımızdan en ağırı Ukrayna savaşı; zira doğrudan kendi kıtamızda cereyan ediyor.

Avrupa Birliği’ni diğer üç küresel güçle mukayese ettiğinizde, muhtemelen en kıt doğal kaynaklara sahip coğrafya olduğumuzu da fark edersiniz. Devasa bir demografik sorunumuz var; üstünü örtmeyi tercih ettiğimiz ama muazzam tesirler yaratacak bir nüfus dönüşümü yaşıyoruz. En pahalı enerjiyi biz tüketiyoruz. Karşılaştırmalı üstünlüğümüzü kaybettik; sanayisizleşmeyle yüz yüzeyiz. Ve elbette, dünyada Avrupa’yı ayrıcalıklı kılan yegâne unsuru, sosyal güvenlik ve refah sistemimizi de yitiriyoruz.

Böylesi bir tabloda, yalnızca kurumsal yapısıyla değil, ortak dış ve güvenlik politikası inşa ettiklerini öne süren üye devletleriyle birlikte Avrupa Birliği’nin son derece dirayetli durmasını, etrafında olup bitenlere etkin tepki vermesini beklersiniz.

Ha, bu arada Amerika Birleşik Devletleri’ni unuttum; Grönland’ı adeta kıskacına alıyorlar, zira imzaladıkları son anlaşmanın Grönland’ın tam denetimini ele geçirme yolunda ilk adım kanaatindeyim. Oysa orası bir Avrupa toprağı. Peki Avrupa Birliği ne yapıyor? Ortada ne bir dış politika var ne de güvenlik politikası; en azından benim görebildiğim kadarıyla yok. Bolca siyasi demeç veriyorlar.

Bu açıklamalar ekseriyetle Avrupa’nın yeniden silahlanması, nihayet askeri bir güce dönüşmemiz gerektiği iddialarıyla ve ahlaki nutuklarla dolu. Bilirsiniz, Birleşmiş Milletler’de hep şöyle deriz: Savaştan ve ahlaktan bahseden savaşı arzular; menfaatlerden söz eden ise çözüm arar.

Avrupa Birliği’nde menfaati diline dolayan kimseyi göremiyorum; durum son derece kaygı verici. Kendini ahlaken daima üstün gören birinin ikiyüzlülüğe sürüklenmesi an meselesidir. Açıkçası tüm bu hezeyanları dinlemek bazen ıstırap veriyor. Avrupa Birliği’nin geleceğini doğrudan tehdit eden bu çatışma çemberine karşı hiçbir siyasetimiz yok.

Kimseyle konuşamıyorsunuz. Müzakere masalarının hiçbirinde yer almıyoruz. Ne bir teklif sunuyoruz ne de arabuluculuk yapalım diyerek sürece müdahil olmaya çalışıyoruz; artık böyle bir irade kalmadı.

Üstelik üye devletlerin harcamalarını bir kenara bırakırsak, sırf Avrupa Birliği’nin diplomatik servisinin yıllık maliyeti 1 milyar dolar. 1 milyar dolar! Ne yaptıklarını anlamış değilim. Sahada kendileriyle bizzat karşılaştım; Avrupalı diplomatların tam olarak ne işle meşgul olduğuna dair en ufak bir fikrim yok.

Her neyse, şüphesiz en can alıcı mesele Ukrayna; ne de olsa kendi kıtamızda. İçinde bulunduğumuz kadar güvensiz bir ortamda, akla ilk gelmesi gereken şey Avrupa kıtasında barışı tesis etmektir. Ancak o zaman diğer sorunlarla ilgilenebiliriz.

Avrupa kıtasında barışın sağlanması, Rusya ile konuşmamızı, müzakere etmemizi ve bu çatışmaya bir şekilde çözüm bulmamızı gerektiriyor. Fakat bunu yapamıyoruz.

Kendi içimize öylesine kapandık ki, Rusya karşısında ortak bir müzakere tavrı belirlemekten aciziz; zira 27 üye ülke politika değişikliğinde uzlaşamıyor. Müzakereyi yürütecek temsilcinin atacağı adımlarda mutabık kalamıyorlar ve barış görüşmelerinin tabiatında bulunan esnekliği o kişiye tanımaya asla yanaşmıyorlar.

‘E3’ ülkelerinin (Almanya, Fransa, İngiltere) inisiyatif alacağını düşünseniz dahi, bu üçlünün çıkarları birbirinden o kadar kopuk ki, tabloyu daha da tehlikeli kılıyor. İngilizler doğuyla barış anlamına gelebilecek her şeyden nefret eder; zira gözlerini Atlantik’e dikmiş durumdalar ve sanırım 1850’lerden bu yana bunu büyük bir tehdit olarak görüyorlar. Böylesi bir barıştan en karlı çıkacak aktör Almanya olmasına karşın son derece akıl dışı davranıyor. Fransızlar da muhtemelen hoş karşılamayacaktır.

Neticede elimizde hiçbir şey yok. Sözlerimi bağlarken şunu vurgulamak isterim: Avrupa Birliği, önümüzdeki uzun dönem boyunca dünyada istikrarsızlık unsuru olmaya devam edecek.

Zaman ilerledikçe bu istikrarsızlığın kendi sınırlarının içine de sirayet edeceğini düşünüyorum. Bunu dile getirmek son derece acı: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü. Barışın yitirilmesiyle birlikte geleceğimiz ve gelecek nesiller ağır bedeller ödeyecek. Çok teşekkür ederim.

East-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez

Okumaya Devam Et

Diplomasi

AB ve Kanada, kapsamlı yeni bir ortaklık anlaşmasını duyuracak

Yayınlanma

AB ve Kanada, dijital ticaret engellerinin kaldırılmasından Ukrayna’ya ortak destek verilmesine ve orman yangınlarıyla mücadelede yatırım yapılmasına kadar uzanan kapsamlı yeni bir ortaklığı duyuracak.

29 Ekim’de başlayacak olan zirveye hazırlık amacıyla AB büyükelçilerine dağıtılan ve POLITICO tarafından elde edilen, iki tarafça yayınlanacak ortak bildiri taslağında, “Dünya, benzeri görülmemiş jeopolitik zorlukların yanı sıra ticaret, enerji, teknoloji, iklim ve kaynaklar alanındaki zorluklarla birlikte hızla değişiyor,” ifadesi yer alıyor.

AB ve Kanada, ABD Başkanı Donald Trump’ın ticaret savaşının yarattığı etkilerle boğuşurken stratejik bağlarını güçlendirmeye çalışıyor.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bu ay Kanada’yı AB’ye ortak üye olarak davet etmeyi önerdi.

Bu öneri, Trump’ın derhal gümrük vergisi uygulama tehdidinde bulunmasına yol açtı.

Taslak belgede, “Kanada ve AB, benzersiz ticaret erişimimiz, ortak değerlerimiz ve birbirini tamamlayan iktisadi güçlerimiz sayesinde daha derin ve daha entegre bir ilişki kurabilir,” deniyor.

Taraflar, Montreal’de düzenlenecek zirvede, kritik maden projelerine yönelik yatırımları hızlandırmak, tedarik zincirlerini güçlendirmek ve “piyasa dalgalanmalarını ve jeopolitik etkileri” hafifletmek amacıyla kritik kaynakları stoklamak da dahil olmak üzere tedarik güvenliğini artırmak istediklerini açıklamayı planlıyor:

“Stratejilerimizi ve standartlarımızı uyumlu hale getirecek, endüstrilerimizi birbirine bağlayacak ve hedeflerimizi halklarımız için en yüksek getiriyi sağlayacak sektörlere odaklayacağız. Buna, sıvılaştırılmış doğal gazdan hidroelektrik, güneş, rüzgâr ve nükleer enerjiye kadar, dünyanın büyük bir kısmının ihtiyaç duyduğu düşük karbonlu, güvenilir enerjinin geliştirilmesi de dahil.”

Ottawa ve Brüksel ayrıca, 2030 yılında Kanada ve Avrupa’da orman yangınlarıyla mücadele için kullanıma hazır olacak 50 adet De Havilland su bombardıman uçağının ortak satın alımını da duyuracak.

Von der Leyen, 15 Eylül’deki Birliğin Durumu konuşmasında, “Gönüllü olarak güçlerimizi birleştiriyoruz… Bir teknoloji ittifakı kuracağız. Savunma sanayi üslerimizi entegre edeceğiz. Kuzey Kutbu’nu amiral gemisi niteliğinde bir ortak proje haline getireceğiz. Enerji, kritik mineraller ve piller üzerinde çalışacağız. Yapay zeka, kuantum, siber ve iktisadi güvenlik alanlarında da işbirliği yapacağız,” demişti.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Avrupalı şirketlerden AB-ASEAN ticaret paktı çağrısı

Yayınlanma

Avrupalı şirketler, Avrupa Birliği’nin geçen hafta Filipinler ile yaptığı anlaşmada sağlanan ilerlemenin ardından ASEAN ile bölgeden bölgeye kapsamlı bir ticaret paktı yapılması çağrısında bulunuyor. Brüksel ise ticari ve siyasi ilişkilerini çeşitlendirmeye çalışıyor.

Avrupa Birliği’nin ayrıca Tayland ile yürüttüğü ticaret anlaşması müzakerelerini bu yılın sonuna kadar sonuçlandırması bekleniyor. Görüşmelerin 10. turu salı gününe kadar sürüyor. AB’nin bölgede halihazırda Singapur, Endonezya ve Vietnam ile ticaret anlaşmaları bulunuyor; Malezya ile de müzakereler devam ediyor.

Ancak şirketler, dünyanın en büyük iki ekonomisi olan Çin ve ABD ile rekabet ortamında AB’nin daha ileri giderek ASEAN’ın tamamıyla blok düzeyinde bir anlaşma yapmasını istiyor.

AB-ASEAN İş Konseyi İcra Direktörü Chris Humphrey, “Güneydoğu Asya, Avrupalı şirketleri güvenilir yatırımcılar olarak görüyor ancak bu şirketler Amerikan ve Çin hükümetlerinin tüm siyasi ve mali ağırlığıyla rekabet ediyor,” dedi.

Humphrey, Nikkei Asia’ya yaptığı açıklamada ikili anlaşmaların nihai hedef olmaması gerektiğini belirterek, Avrupalı şirketlerin özellikle enerji, sağlık, dijital hizmetler ve finansal hizmetler alanlarında uzun süredir bölgeden bölgeye bir ticaret anlaşması çağrısı yaptığını söyledi.

İş konseyinin eylül başında 150 Avrupalı iş dünyası yöneticisiyle gerçekleştirdiği ankette katılımcıların yalnızca yüzde 18’i AB’nin ASEAN ile yeterince angaje olduğunu düşündüğünü söyledi. Humphrey, Ticaret Komiseri Maros Sefcovic ile AB’nin en üst düzey diplomatı Kaja Kallas’ın ziyaretleri dışında üst düzey temasların hâlâ sınırlı kaldığını belirtti.

Sözde insan hakları ile çevre ve gıda güvenliği standartlarına ilişkin kaygılar, iki blok arasındaki müzakereleri uzun süredir zorlaştırıyor. Örneğin AB’nin Endonezya ile yürüttüğü görüşmelerde ormansızlaşma meselesi yıllarca önemli bir anlaşmazlık konusu oldu. Taraflar ancak geçen yıl kapsamlı bir ekonomik ortaklık anlaşması imzalayabildi.

Benzer şekilde AB ile Bangkok arasındaki ticaret müzakereleri, başladıktan bir yıl sonra, 2014’te Tayland ordusunun darbeyle iktidarı ele geçirmesi üzerine askıya alındı. Görüşmeler 2023’te resmen yeniden başlatıldı. Analistler yakın zamanda bir anlaşmaya varılmasının önünde büyük bir engel görmediklerini söylese de Tayland’ın ton balığı ve deniz ürünleri balıkçılığındaki çalışma standartları Avrupa sektöründe kaygı yaratıyor.

Bölgeden bölgeye düzeydeki müzakereler ise ilk kez 2007’de başlatılmış, Myanmar’daki askeri darbe nedeniyle 2009’da karşılıklı mutabakatla durdurulmuştu.

Brüksel Özgür Üniversitesi ve KU Leuven’de öğretim görevlisi Camille Nessel, “ASEAN, mevcut jeopolitik tartışmaların ima ettiğinden çok daha uzun süredir bir öncelik,” dedi.

Singapur’daki ISEAS-Yusof Ishak Enstitüsü kıdemli araştırmacısı Joanne Lin de tarafların beklentilerindeki uyumsuzluğun ilişkileri sınırladığını belirtti. Lin’e göre AB, ticaret yoluyla iş gücü, çevre, sürdürülebilirlik, insan hakları ve düzenlemeler alanlarında reformları teşvik etmeyi umuyor.

Lin, “Ancak ASEAN, AB’nin daha pratik bir ortak olmasını ister,” dedi. İşbirliği alanları arasında yeşil dönüşüm, enerji bağlantıları, dijital ticaret, dirençli tedarik zincirleri ve sürdürülebilir altyapıyı örnek gösterdi.

Ancak koşullar değişti. Son birkaç yılda jeopolitik rekabet ve gerilimler belirgin biçimde arttı. Büyük Avrupa ekonomilerinin büyümekte zorlandığı bir dönemde AB, Çin ve ABD arasında sıkışmış hissediyor. Analistlere göre bu ortamda Sefcovic daha pragmatik bir yaklaşım benimseyebilir ve coğrafi olarak daha uzak olsalar bile müttefiklerle işbirliği arayışına girebilir.

ASEAN ülkeleri açısından ise komşular arasındaki rekabet, tarafları uzlaşmaya yönelterek ticaret anlaşmalarının sonuçlandırılmasını hızlandırmış olabilir.

Nessel, “Vietnam AB ile bir anlaşma yaptıktan sonra bu durum Endonezya ve Filipinler açısından önem kazandı,” dedi. “Bu ülkeler birçok aynı sektörde rekabet ediyor ve tercihli erişim, rekabet dengesini değiştiriyor” diye ekledi.

AB-Filipinler anlaşması, tarım-gıda ürünleri, makineler ve beyaz eşya dahil olmak üzere ticarete konu malların yüzde 94’ündeki tarifeleri kaldıracak. Ayrıca Filipinler’in kamu ihaleleri pazarı ilk kez yabancı şirketlere açılacak.

Sefcovic, “Anlaşma her büyüklükteki işletme için gerçek fırsatlar sunuyor. Aynı zamanda dayanıklılığın stratejik bir öncelik haline geldiği bir dönemde daha güçlü ve çeşitlendirilmiş bir tedarik zinciri sağlıyor” dedi.

Resmi verilere göre AB, geçen yıl Filipinler’in dördüncü büyük ticaret ortağıydı ve ülkenin toplam mal ticaretinin yüzde 8,3’ünü oluşturdu. İki taraf arasındaki mal ticaretinin hacmi 17,6 milyar avro, yani yaklaşık 19,9 milyar dolar seviyesindeydi.

Bu tekil ticaret anlaşmaları, iki bloğu sonunda daha kapsamlı bir anlaşmaya doğru taşıyabilir.

Bir AB sözcüsü, “ASEAN’ın tek tek üyeleriyle oluşturulan bu ikili serbest ticaret anlaşmaları ağı, ortak uzun vadeli hedefimiz olmaya devam eden nihai bölgeden bölgeye serbest ticaret anlaşmasına giden yolda yapı taşları işlevi görebilir,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English