Bizi Takip Edin

Diplomasi

Tony Blair: Finoluktan kayyumluğa

Yayınlanma

Eric Hobsbawm “pantolon giymiş Thatcher” diyordu. Irak işgali ile daha çok “Bush’un finosu” veya “kanişi” olarak tanınmaya başladı.

Yakıştırma bana ait değil: 2002 yılında Channel 4 News için yapılan bir araştırma, İngiliz halkının neredeyse yarısının, dönemin başbakanı Tony Blair’i George Bush’un “finosu” olarak gördüğünü ortaya koyuyordu. Öyle ki, ünlü İngiliz şarkıcı George Michael, “Shoot the Dog” şarkısının klibinde, şimdi sakıt başbakanı, Bush’un köpeği olarak hicvediyordu: Blair, “git getir” oyununu oynuyor ve Bush tarafından karnı okşanarak ödüllendiriliyordu.

Belki de Nelson Mandela, daha “ince” bir görüşle, Blair için “ABD Dışişleri Bakanı” diyordu. Atlantik’in iki yakasını birleştiren “özel ilişki”, tek dişi kalmış eski imparatorlukta tek taraflı bir münasebet olarak topa tutuluyordu.

***

Ne var ki, bu transatlantik özel ilişkinin “fino köpekliği” olarak damgalanması yeni değildi. 

1983 yılında, bir İşçi Partisi milletvekili, ABD’nin Grenada’yı işgalinin ardından Margaret Thatcher’a “Reagan’ın kanişi” demişti. Benzer hakaretler arasında Birleşik Krallık’ın “ABD’nin uydu devleti” veya “Amerika’nın 51. eyaleti” olduğu iddiaları da yer alıyor.

Britanya’nın itaatkarlığı hakkındaki bu anlatılar Blair’in ilk yıllarında da devam ediyordu. Bunun önemli bir örneği, gelecekteki Londra Belediye Başkanı Ken Livingstone’un “Uncle Sam’s Patsy” (Sam Amca’nın Enayisi) başlıklı gazete makalesiydi.

Demek ki Hobsbawm’ın yakıştırması, deyim yerindeyse cuk oturmuştu. Tarihçi, içeride muhafazakâr Demir Leydi neoliberalizminin devamcısı olarak Blair’i topa tutuyordu ama Amerikan politikalarına ve jeopolitik çıkarlarına uyum söz konusu olduğunda da İşçi Partisi’nin hevesle sarıldığı bir Thatcherizm ile karşı karşıyaydık.

***

Kosova ve İrlanda sorunlarını çözen adam olarak övülüyor. Kosova’daki “çözüm”, Yugoslavya’nın NATO tarafından bombalanmasıydı. Blair, başbakan olarak 1999 yılında NATO’nun Kosova’yı işgalinin en güçlü destekçilerinden biriydi. Ünlü “Chicago nutku”nda, “şeytani diktatör” Slobodan Miloseviç’i “yatıştırma” politikasının sona erdiğini ve müdahale zamanının geldiğini ilan ediyordu. “Liberal müdahaleciliğin” ve Amerikan neocon zihniyetinin müthiş bir yansıması olan bu konuşmada küreselleşme övgüsü ile Miloseviç-Saddam öcüsü sürekli dile getiriliyordu. NATO, güvenilirliğini sağlama almak için Kosova’ya müdahale etmeliydi; ulusal egemenliğe artık yeni bir gözle bakılmalıydı.

Geçen haziran ayında Priştine’de, Sırbistan’ın tanımadığı Kosova meclisinde yaptığı 25. yıl konuşmasında, bombardıman ve işgal konusunda hiçbir pişmanlık duymadığını iddia ediyordu. Irak fiyaskosu olmasa, Kosova’nın halaskarı olarak omuzlarda taşınması işten bile değildi: Bölgede, çocuklarına “Tonibler” ismini veren ebeveynler türemişti!

Dış politikada “zayıf” olmakla suçlanan İşçi Partisi geleneğini dönüştürüp şahinleşmek istediği öne sürülüyordu. Zaten 1999’daki Yugoslavya saldırısından önce, Aralık 1998’de Bill Clinton’ın Irak’taki Çöl Tilkisi operasyonuna da hevesle destek verecekti.

Üstelik biyografisini yazan Anthony Seldon’ın ve kitap için mülakat yaptığı Jonathan Powell’ın anlattıklarına inanacak olursak, Blair’in “mesyanik” ve “ahlaki” tutumunun arkasında dindarlığı büyük bir yer kaplıyordu: Başbakanın 1972 yılında Oxford’da hukuk okurken Anglikan Kilisesinde vaftiz edilmesinin “tüm hayatını etkilediği” ve görevinden ayrıldıktan sonra Katolikliğe geçmesinin oldukça yaygın bir şekilde “tahmin edildiği” ileri sürülüyor.

Jonathan Powell demişken… “Çatışma çözümü” diyorsanız, Blair ile birlikte eski-yeni devlet memuru onun adı yazılıyor. Nitekim Hayırlı Cuma Antlaşması’nı kotaran adam olarak bilinen Powell, İngiliz devletinin Suriye dosyasını yönettiği gibi, Gazze ve Filistin konusunda da belirleyici bir rol oynadı. Powell için ayrı ve ayrıntılı bir portre yazma görevi hâlâ bekliyor; ama geçerken hatırlatmak gerek: Geçen ağustos ayında Powell’ın hazırladığı 8 maddelik bir Filistin planının Londra’nın müttefikleri arasında “dolaştırıldığını” New York Times yazıyordu. Powell’ın planı dolaşıma sokmasından bir gün sonra, 22 Arap ülkesi, Macron ve Suudilerin ortaklaşa düzenlediği Birleşmiş Milletler konferansında, planın ana hedeflerini yansıtan bir bildirgeyi imzaladı. Bildirge, ne tesadüftür ki, Arap Birliği’nin Hamas’ın silahsızlandırılması ve Gazze’deki iktidarını bırakması yönündeki talebini ilk kez içeriyordu. Aynı tema, Blair’i kayyum olarak Gazze’deki “manda” yönetiminin başına geçiren Trump deklarasyonunda da baskındı. İki kafadar, yıllardan ve yollardan sonra, bir kez daha, bu kez farklı koşullarda, Anglo-Amerikan planlarını uygulamaya karar vermiş görünüyorlardı.

Tony Blair ekibinden İsrailli iş insanlarıyla birlikte ‘Gazze Rivierası’ projesi

***

2003 yılında ABD öncülüğünde Irak’ın işgalinde, kitle imha silahları yalanını yayanlardan biriydi. Yıllar sonra ülkesinde yapılan bir soruşturmaya göre Tony Blair, 2003 savaşı öncesinde Irak’ın silah kapasitesine ilişkin istihbaratı “kötüye kullanmıştı” ama parlamentoyu kasten aldatmamıştı: Başbakan kitle imha silahlarına ilişkin kanıtları “abartmıştı” ama kendisi ve diğerleri buna inanmışlardı.

2016’da yayınlanan Chilcot raporu, eski Irak lideri Saddam Hüseyin’in 2003 yılında ülkesinin işgal edildiği sırada “acil bir tehdit” oluşturmadığını ve savaşın “hatalı” istihbarat bilgilerine dayanılarak yürütüldüğünü ortaya koyuyordu. Blair kabinesinin işgal kararı “tatmin edici olmaktan uzak” koşullarda alınmıştı.

Kitle imha silahı yalanının etkilerini küçümsenmemeli. İşgalden önceki haftalarda Blair’in sergilediği ikna kabiliyeti, Union Jack etrafında kısmi bir birliktelik oluşmasına yol açmıştı. Savaşa destek, işgalin yapıldığı gün %38’den %53’e yükseldi ve ABD birlikleri Bağdat’a girdiğinde %66’ya çıktı.

İddialara göre, 28 Nisan 2003’te, Bağdat’ın düşmesinden sadece birkaç hafta sonra, ortak istihbarat komitesi başkanı John Scarlett, Tony Blair’in basın sekreteri Alastair Campbell’ın ofisine gidiyor ve panik içinde şunu soruyodu: “Saddam’ın kitle imha silahları programına dair kanıt bulamadığımız ortaya çıkarsa [vaziyetimiz] ne kadar müşkül olur?” Campbell, “Çok, çok, çok müşkül olur,” cevabını veriyordu.

***

Bir “mirası” varsa, Irak işgali onu yiyip bitirmişti. Geriye hiçbir şey bırakmayan mirasın içinde “Üçüncü Yol” kılıfındaki azgın neoliberalizm de vardı. İşçi Partisi’nin Üçüncü Yol’unun, Thatcherizmden milim sapmayan bir iç siyaset güttüğünü ileri sürenler vardı. Özelleştirmeler, piyasa hayranlığı, işçi sınıfının kazanılmış haklarına yönelik saldırganlık, finansal deregülasyon… Bunların hepsi Blair döneminde sürdürüldü. Britanya’da Thatcher döneminde hızla ilerleyen finansallaşma ve sanayisizleşme, 1990’ların sonu ve 2000’lerin başında İşçi Partisi hükümetinde aynen sürdürülüyordu.

Blair, Soğuk Savaş sonrası Britanya’sında 20. yüzyılı yok etme misyonunun taşıyıcısıydı. Üçüncü Yol’un “yeni” kapitalizmi, eskisini aratıyordu. Blair’in yanı sıra, okyanus ötesinde Bill Clinton, Kanal ötesinde ise Gerhard Schröder, yeni sosyal demokrasinin mirasyedi veletleri olarak kariyerlerini sonlandıracaklardı.

***

Clinton “hayır” işleriyle uğraşacak, Schröder ise ucuz Rusya gazının ateşiyle, Ukrayna savaşının ardından gözden düşene kadar cebini dolduracaktı.

Blair’e düşen rol ise, bizim gibi fanilerle dalga geçercesine, Orta Doğu Dörtlüsü’nün özel elçisi olarak atanarak, engin bilgilerini cinayeti işlediği yere dönerek diplomasi alanında sergilemekti. Birleşmiş Milletler, AB, ABD ve Rusya’dan oluşan grup, “Filistin-İsrail meselesine” çözüm arayışının ürünüydü.

Blair’in o dönemki çılgın projelerinden Donald Trump ve Jared Kushner’in haberi var mıdır, bilmiyorum. Ama biliyorlarsa etkilenmişlerdir. 2008 yılında geliştirilen “Barış Vadisi” girişimi, İsrail-Ürdün sınırında yeni ekonomik bölgeler yaratarak Filistin ile İsrail arasında işbirliğini geliştirmeyi ve istihdam olanaklarını artırmayı hedefliyordu. O dönem Jerusalem Post, Alman, Japon ve Türk hükümetlerinin proje için yüz milyonlarca dolar toplamaya başladığını yazıyordu.

Bu girişimi desteklemek için Batı Şeria’da dört yer seçilmişti. Japonya’nın İsrail’deki büyükelçi yardımcısı eski İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e, agro-sanayi parkının inşası için Eriha’nın dış mahallelerinden bir yerin seçildiğini söylemişti. Post gazetesinin elde ettiği bir nota göre, Japon planlamacılar mal ve işçi hareketini koordine etmek için İsrailli güvenlik yetkilileriyle görüşmeler yapıyordu.

***

Gök kubbenin altında yeni hiçbir şey yok diyesi geliyor insanın. 2015’te Dörtlü’deki görevinden ayrılan Blair, düşünce kuruluşu işine girecek ve “barış” için seferber olacaktı.

“Tony Blair Institute for Global Change” (TBI) İran’ı tehdit olarak görürken, Filistin ile İsrail’in “yan yana” yaşayabileceği bir Orta Doğu için iki tarafla da görüşüyordu.

Peki bu “kâr amacı gütmeyen kuruluş” nereden fonlanıyordu? 2018’de TBI ilk kez Suudi Arabistan’dan ödeme aldığını kabul ediyordu. Riyad’ın yanı sıra ABD Dışişleri Bakanlığı, Kanada hükümeti, bazı Afrika hükümetleri ve Ukraynalı bir milyarder tarafından kurulan Victor Pinchuk Vakfı da fonlayanlar arasındaydı. TBI, “küreselleşmenin azınlık için değil, çoğunluk için işe yaramasına yardımcı olmak” gibi ulvi bir görev bilinciyle hareket ettiğini söylüyordu.

Suudi bağışı, Guernsey’de kayıtlı Saudi Research & Marketing Group’un (SRMG) bir yan kuruluşu olan Media Investment Limited (MIL) adlı kuruluştan geliyordu. SRMG’nin başkanlığını, hâlâ kültür bakanı olan Prens Badr bin Abdullah bin Mohammed al Farhan yapıyordu. The Telegraph’a göre, MIL’den TBI’ya giden para, 2018 yılı itibariyle, 9 milyon sterlindi.

Aynı dönem Financial Times’ta yer alan habere göre Blair, zamanının %80’ini TBI’da geçiriyordu. Geçen sene Azerbaycan’da yapılan COP29 zirvesinde TBI önemli bir rol üstleniyordu: Azerbaycan heyetinde yer alan 12 kişi, Blair enstitüsünün ücretli eşlemanları olarak danışmanlık hizmeti veriyordu. Blair de Azerbaycan Ekoloji Bakanı Mukhtar Babayev ile Bakü’de “iklim eylemini görüşmek üzere” bir araya geliyordu.

Ama elbette eski başbakanın tek bir iş yapması düşünülemez: Ayrıca JPMorgan Uluslararası Konseyi ve Güney Gaz Koridoru boru hattı danışma kurulu başkanlığı da dahil olmak üzere birçok bol kazançlı iş de yapıyordu. Financial Times, engin bilgileriyle Blair’in yüksek ücretli konuşma etkinliklerinden ise “düzensiz gelir” elde ettiğini yazıyordu. 

Blair ve Kushner, Gazze toplantısında boy gösterdi

***

Kaderde, yaklaşık 80 yıl önce bölgeden ayrılan Britanya İmparatorluğunun enformel temsilcisi ve Amerikan kayyumu olarak Filistin’e dönmek de varmış. Manda ve himayenin, Filistin direnişini silahsızlandırmanın ve bölgeyi sermayenin yağmasına açmanın fiyakalı adı olarak Trump’ın seçtiği “Barış Kurulu”na liderlik edecek şimdi.

Blair, Başkan Trump’ın takdir ve tensipleriyle Gazze kayyumu olarak görev yapmaktan memnuniyet duyacağını söylüyordu. Açıklamasında Trump planına övgüler yağdırıyordu, herhalde “Barış Vadisi” girişiminin akim kalmasıbnın acısını da çıkarıyordu: Aslında Kushner-Blair planı diyebileceğimiz 20 maddelik deklarasyon kabul edilirse, ona göre savaşı sona erecek, Gazze’ye acil yardım girecek ve Filistin halkına “daha parlak ve daha iyi bir gelecek” şansı sunarken, bir yandan da İsrail’in “mutlak ve kalıcı güvenliğini” ve tüm rehinelerin serbest bırakılmasını sağlayacaktı.

İşte “cesur ve akıllı planı” Trump ortaya koymuştu ve bu plan, iki yıldır süren savaşı, sefaleti ve acıyı sona erdirmek için “bize en iyi şansı” sunuyordu.

En sonunda da Başkan Trump’a “liderliği, kararlılığı ve adanmışlığı için” teşekkür ediyordu.

Anglo-Amerikan emperyalizminin ve siyonizmin ateş gücünü, Silikon Vadisi’nin “akıllı şehir” fantezisini, bölgedeki işbirlikçi rejimlerin dualarını arkasına alan Blair, böylece kulaklarını indirip kuyruğunu kıstırarak ara verdiği Orta Doğu kariyerine, sömürgeci bir yediemin olarak kaldığı yerden devam ediyordu.

Diplomasi

Mekke Savunma Paktı Meclis’te: Bir ülkeye saldırı hepsine sayılacak

Yayınlanma

Türk hükümeti, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın ağustos ayında imzaladığı Mekke Savunma Paktı’nın metnini salı günü Meclis’e sundu. Middle East Eye sitesinin ulaştığı 16 maddelik süresiz anlaşma, bir ülkeye yönelik dış saldırıyı tüm müttefiklere yapılmış sayıyor ve yürürlüğe girdikten sonraki ilk 10 yıl çekilmeyi yasaklıyor.

Türk hükümeti, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın ağustos ayında imzaladığı Mekke Savunma Paktı’nın metnini salı günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sundu. Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 5. maddesine benzer şekilde imzacı devletleri birbirini savunmakla yükümlü kılan bu anlaşma, yeni bir uluslararası savunma ittifakı kuruyor.

Middle East Eye portalının özel olarak ulaştığı ve resmi olmayan çevirisini yayımladığı 16 maddelik anlaşma metni, belirli bir ülkeyi veya bölgeyi tehdit olarak tanımlamıyor. Metin bunun yerine katılımcı ülkelerin bağımsızlıklarına, egemenliklerine veya toprak bütünlüklerine yönelik silahlı bir saldırı halinde birbirlerini desteklemek için gerekli önlemleri alacağını vurguluyor.

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Pakistan İslam Cumhuriyeti Hükümeti ve Suudi Arabistan Krallığı Hükümeti metinde “Taraf”, “Taraflar” veya “Asli Taraflar” olarak adlandırılıyor. Üç hükümet, anlaşmanın giriş bölümünde egemenliğe karşılıklı saygıyı, Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın ilkelerini, uluslararası hukuku ve iç hukukun ilgili ilkelerini dikkate alarak mevcut savunma ortaklığına ilişkin işbirliği, eşgüdüm ve entegrasyon mekanizmalarını ortak bir savunma anlaşmasında birleştirmeyi kabul ediyor.

Giriş bölümünde ayrıca silahlı kuvvetlerin birlikte çalışabilirliğini, hazırlık durumunu ve etkinliğini kapsayan işbirliği, eşgüdüm ve entegrasyon temelinde, ortak çıkarlar doğrultusunda ilişkileri daha da geliştirme iradesi teyit ediliyor ve böylece taraflar ile halkları arasındaki mevcut dostluk ve kardeşlik bağlarının güçlendirileceği belirtiliyor. Ülkeler birbirlerinin iç işlerine karışmama, egemen eşitlik, toprak bütünlüğü ve uluslararası alanda tanınan sınırların dokunulmazlığı ilkelerinin önemini yinelerken, bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüklerine yönelik silahlı bir saldırı durumunda karşılıklı destek için gerekli önlemleri uygulamanın şart olduğunu ilan ediyor.

Küresel ve bölgesel barış, istikrar ve güvenliği sağlamak amacıyla uluslararası hukuk ve BM Şartı doğrultusunda ortak çaba ve eşgüdümün önemini ifade eden taraflar, terörle mücadelede yetkili makamlar arasındaki mevcut işbirliğini derinleştirme arzularını dile getiriyor. Uluslararası meselelerde ortak bir tutum benimsemek üzere bölgesel ve uluslararası kuruluşlardaki mevcut işbirliğini güçlendirmenin önemine dikkat çekilirken, savunma ve savunma sanayii işbirliğini daha da geliştirme ihtiyacı kaydediliyor.

Saldırı tüm müttefiklere yapılmış sayılacak

Anlaşmanın 1. maddesine göre taraflar birbirlerinin bağımsızlığını, egemenliğini, toprak bütünlüğünü ve uluslararası alanda tanınan sınırlarının dokunulmazlığını sağlamak ve korumak için işbirliği yapacak. İlk madde, “Taraflardan herhangi birinin toprak bütünlüğü, egemenliği veya uluslararası alanda tanınan sınırları tehdit edilir ya da tehlikeye girerse, Taraflar bu tür tehdit veya tehlikeleri ortadan kaldırmak için gerekli tüm araçları kullanacaktır” hükmünü taşıyor.

Anlaşmanın 2. maddesi ise “Taraflardan herhangi birine yönelik dış kaynaklı silahlı bir saldırı, tüm Taraflara yönelik bir saldırı olarak kabul edilecektir” ifadesiyle ortak savunma taahhüdünü düzenliyor. Aynı maddede, “Taraflardan biri başka bir ülke veya ülke grubu tarafından silahlı saldırıya ya da askeri saldırganlığa maruz kalırsa, Taraflar birbirlerine sağlayabilecekleri tüm karşılıklı yardım araçlarını tam olarak kullanarak saldırıya uğrayan Tarafa derhal yardım edecektir” deniyor.

BM Şartı’nın 51. maddesiyle tanınan meşru müdafaa hakkının kullanılmasını sağlamak amacıyla konulan bu hüküm uyarınca ülkeler, gereken yardımın nesnel bir değerlendirmesinin ardından sağlanacak desteğin kapsamını ve niteliğini belirleyecek. İmzacılar, “askeri araç ve kabiliyetler dahil olmak üzere” mevcut kaynaklarının sınırları dahilinde işbirliği yapacak.

Anlaşmanın 3. maddesi, 2. madde uyarınca tarafların savunma, savunma sanayii ve güvenlik alanlarında yakın işbirliği yapmasını, silahlı kuvvetleri arasındaki ilişkileri geliştirmesini ve savunma işbirliğini güçlendirmeye yönelik kararlaştırılan faaliyetleri yürütmesini öngörüyor. 4. maddeye göre ülkeler uluslararası güvenlik konularında düzenli istişarelerde bulunacak; hayati çıkarlarını ve ulusal güvenliklerini korumak, ulusal güvenliklerine yönelik tehdit ve tehlikeleri ortadan kaldırmak amacıyla ortak değerlendirmelere dayalı bireysel ve ortak önlemler geliştirmede birbirlerine sürekli ve etkin biçimde yardım ederek işbirliği yapacak.

Terörle mücadele başlığını düzenleyen 5. madde kapsamında imzacılar, bölgesel ve uluslararası istikrar ile güvenliği olumsuz etkileyen tüm biçim ve tezahürleriyle terörizmle mücadelede operasyonel düzey de dahil olmak üzere mevcut işbirliğini ve ortak çabaları güçlendirecek.

Savunma sanayii, istihbarat ve lojistik desteği genişliyor

Anlaşma; savunma sanayiilerinin geliştirilmesi, silahlı kuvvetlerin eğitimi ve ülkelerin birbirlerine ekipman, yakıt ve diğer savunma malzemelerini tedarik etmesi konularında işbirliği öngörürken istihbarat paylaşımı için de bir çerçeve kuruyor. 6. maddeye göre taraflar, savunma kabiliyetlerini geliştirmek amacıyla savaş ve barış zamanında savunma kurumları arasında karşılıklı personel değişimini, ortak eğitim programlarını ve tatbikatları, ayrıca silahlı kuvvetlerinin birlikte çalışabilirliğini artırmaya yönelik konuşlandırma ve faaliyetleri teşvik edecek.

Savunma kabiliyetlerini güçlendirmek için karşılıklı mutabakat temelinde savunma sanayii kurumları arasında teknoloji paylaşımını, ortak teknoloji geliştirmeyi, ortak üretimi ve savunma sanayii kuruluşları arasındaki işbirliğini desteklemeyi öngören 7. madde, beş işbirliği alanı sıralıyor. Bu alanlar; savunma alanında ortak üretimin teşvik edilmesi, özel uzmanlık gerektiren teknolojilerde ortak araştırma ve geliştirme projeleri yoluyla savunma inovasyonunun hayata geçirilmesi, herhangi bir tarafın uzmanları aracılığıyla tarafların topraklarında personelin eğitilmesi ve askeri sanayinin desteklenmesi, savunma sanayii ile savunma araştırma, geliştirme ve inovasyon alanlarında uzmanlık ve çıkarılan derslerin paylaşılması ve taraflarca karşılıklı olarak kararlaştırılan diğer işbirliği alanları olarak belirleniyor.

İstihbarat işbirliğini derinleştirmek ve bu konuda gerekli eşgüdümü sağlamak amacıyla 9. madde, bilgi güvenliği, veri koruma ve gizlilik kurallarına riayet edilerek karşılıklı kararlaştırılan güvenli kanallar üzerinden istihbarat paylaşılmasını düzenliyor. 10. madde ise lojistik destek hizmetlerinin mevcudiyeti ve uyumluluğuna bağlı olarak tarafların barış zamanında, savaş zamanında ve diğer acil durumlarda silah, mühimmat, yakıt, yedek parça ve diğer ekipmanlar dahil birbirlerine lojistik destek sağlamasını hükme bağlıyor.

Suudi Arabistan’da sekreterya kurulacak, ilk genel sekreter Pakistanlı olacak

Anlaşmanın 8. maddesi, ortak savunmaya stratejik yön vermek, savunma ve güvenlik işbirliğini geliştirmek ve anlaşmanın uygulanması sırasında ortaya çıkabilecek engelleri ele almak üzere “Asli Taraflar”ın bir “Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi” kurmasını kararlaştırıyor. Dışişleri bakanları, savunma bakanları ve genelkurmay başkanlarından oluşacak komite, ev sahipliği taraflar arasında dönüşümlü olmak üzere yılda iki kez toplanacak; ülke liderleri ise gerekli görülmesi halinde yılda bir kez bir araya gelebilecek.

Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi gerekli görürse alt komiteler kurabilecek ve anlaşmada öngörülen işbirliği alanlarının uygulanması için gerektiğinde taraflar arasında anlaşmalar veya protokoller müzakere edilecek. Ayrıca bu komite, “Asli Taraflar”ın oybirliğiyle diğer tarafların anlaşmaya katılımına ilişkin usul ve esasları belirlemeye ve onaylamaya yetkili olacak.

Komiteye hizmet vermek üzere merkezi Suudi Arabistan Krallığı’nda yer alan bir Sekreterya kurulacak ve bu yapı Suudi Arabistan Krallığı ile bir merkez anlaşması akdedecek. Sekreteryanın işleyişi, teşkilat yapısı ve kuruluşuna ilişkin usul ve esaslar daha sonra “Asli Taraflar”ın oybirliğiyle belirlenecek.

Sekreteryaya, “Asli Taraflar” arasında dönüşümlü olarak üç yıllık bir görev süresi için atanan bir Genel Sekreter başkanlık edecek ve ilk Genel Sekreter, Pakistan İslam Cumhuriyeti vatandaşı olacak. Bu maddenin hükümleri, taraflar arasındaki mevcut askeri işbirliği komitelerinin çalışmalarına halel getirmeyecek.

Anlaşmadan ilk 10 yıl çıkılamayacak

Hukuki çerçeveyi çizen 11. maddeye göre imzacılar, uluslararası hukuka ve ilgili iç hukuklarına halel getirmeksizin bu anlaşmayı hükümlerinin uygulanması için yasal dayanak olarak kabul edecek ve gerektiğinde ek yasal önlemler önerecek. 12. madde, anlaşmanın tarafların daha önce akdettikleri uluslararası anlaşmalardan doğan hak ve yükümlülüklerine zarar vermeyeceğini kayıt altına alıyor.

Gizlilik kurallarını düzenleyen 13. madde uyarınca ülkeler, anlaşma kapsamında elde edilen gizli bilgi ve belgelerin gizliliğine ve ulusal mevzuata saygı gösterecek. Gizli bilgi ve belgeler taraflar dışındaki hiçbir devlet, şirket veya kişiyle paylaşılmayacak; bu bilgi ve belgelere erişim “bilmesi gereken” prensibi temelinde ve yalnızca uygun düzeyde güvenlik belgesine sahip kişilere sağlanacak.

Anlaşmanın yorumlanması veya uygulanmasından doğan her türlü uyuşmazlık, 14. maddeye göre taraflar arasındaki istişare ve görüşmeler yoluyla dostane biçimde çözülecek. 15. madde ise anlaşmanın “Asli Taraflar” arasındaki istişareler ve oybirliğiyle değiştirilebileceğini belirtiyor.

Son madde olan 16. maddeye göre anlaşma, her bir taraf için geçerli usullere göre onaylanacak ve son onay belgesinin Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi Sekreteryası’na tevdi edildiği tarihte yürürlüğe girecek. Süresiz olarak yürürlükte kalacak anlaşmanın bir bitiş tarihi yok.

İmzacı devletler, yürürlüğe giriş tarihinden itibaren ancak 10 yıl geçtikten sonra ve çekilme niyetlerini diplomatik kanallar üzerinden en az üç ay önceden diğer taraflara yazılı olarak bildirmeleri şartıyla anlaşmadan çekilebilecek. Anlaşmanın sona ermesi veya anlaşmadan çekilme, bu tarihten önce taraflarca kararlaştırılan devam eden faaliyetleri ya da projeleri etkilemeyecek; gizli bilgi ve belgelerin korunması ve ifşasının önlenmesine ilişkin sorumluluklar da anlaşma sona erdikten veya anlaşmadan çekildikten sonra devam edecek.

7 Ağustos 2026 Cuma günü (Hicri 24/2/1448) Mekke’de imzalanan anlaşma; Türkçe, Arapça ve İngilizce dillerinde, her bir metin eşit derecede geçerli olmak üzere üç orijinal nüsha halinde düzenlendi. Metinler arasında yorum farkı çıkması halinde İngilizce metin esas alınacak.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Ukrayna Merkez Bankası Başkanı Pışnıy’ın ofisinde arama yapıldı

Yayınlanma

Ukrayna Ulusal Yolsuzlukla Mücadele Bürosu ve Özel Yolsuzlukla Mücadele Savcılığı, Ukrayna Merkez Bankası Başkanı Andriy Pışnıy’ın makamında ve bağlantılı adreslerde arama gerçekleştirdi. Güvenlik birimleri operasyon kapsamında hiçbir gözaltı işlemi yapılmadığını ve kimseye suçlama yöneltilmediğini duyurdu.

Ukrayna Ulusal Yolsuzlukla Mücadele Bürosu (NABU) ve Özel Yolsuzlukla Mücadele Savcılığı (SAP), Ukrayna Merkez Bankası Başkanı Andriy Pışnıy’ın makamında ve bağlantılı adreslerde arama yaptı.

Gelişmeyi Ukrayna basını ve Ukrayna Parlamentosu Milletvekili Oleksiy Honçarenko duyurdu.

Honçarenko, güvenlik güçlerinin adli işlemleri doğrudan Pışnıy’ın çalışma ofisinde ve kendisiyle ilişkili diğer adreslerde yürüttüğünü aktardı.

NABU’dan yapılan açıklamada, aramaların Ukrayna Ulusal Bankası binasında ve bir personelin ikametgahında icra edildiği kaydedildi.

Kurum, soruşturmanın gizliliğini korumak amacıyla ayrıntıların paylaşılmadığını vurgularken, “Hiç kimse gözaltına alınmadı, kimseye suçlama yöneltilmedi” bilgisini verdi.

Bloomberg, ağustos ayında yayımladığı haberde Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Pışnıy’ın faaliyetlerinden giderek daha fazla rahatsızlık duyduğunu yazmıştı.

Habere göre Zelenskiy, Pışnıy’ın Uluslararası Para Fonu (IMF) ile gereğinden fazla yakın bağ kurduğunu ve ülke ekonomisini destekleme konusunda yetersiz kaldığını değerlendiriyordu.

Kaynaklar, Zelenskiy’nin o aşamada Pışnıy’ı görevden alma niyetinde olmadığını aktarmıştı.

Aynı kaynaklar, Zelenskiy’nin merkez bankası başkanından çok bir siyasetçiyi andıran geniş çaplı kamusal görünürlükten rahatsızlık duyduğunu belirtmişti.

Pışnıy’ın üst düzey yetkililerle temaslarını sosyal medyada öne çıkarma alışkanlığı ve bankanın yürüttüğü çeşitli tanıtım hamleleri devlet başkanında şüphe uyandırıyordu.

Milletvekili Oleksandr Dubinskiy de Pışnıy’ın, Devlet Başkanlığı Ofisi eski Başkanı Andriy Yermak’ın yakın dostu olduğunu öne sürmüştü.

Yermak’ın adreslerinde, Energoatom şirketindeki yolsuzluk şemasına ilişkin yürütülen “Midas” davası kapsamında Kasım 2025’te arama yapılmış ve ardından görevine son verilmişti.

NABU, mayıs ayında Yermak’ı Kiev yakınlarındaki lüks konut inşaatları üzerinden 460 milyon grivnalık (10,4 milyon dolardan fazla) kaynağı akladığı iddia edilen bir grubun üyesi olarak nitelemişti.

Dosyada basının Yermak ile ilişkilendirdiği “Ali Baba” takma adı geçmişti.

Mahkeme 14 Mayıs’ta Yermak hakkında 140 milyon grivna kefalet imkanıyla 60 günlük tutuklama kararı vermişti.

Birkaç gün sonra eski ofis başkanı adına kefalet tutarının tamamının yatırılması üzerine Yermak cezaevinden tahliye edilmiş, kendisi ise masum olduğunu savunmuştu.

NABU Başkanı Serhiy Krivonos, eylül ayında yaptığı açıklamada büronun ve savcılığın, Yermak dahil bazı ceza davalarının şüphelileri adına yatırılan kefalet kaynaklarının menşeini inceleyeceğini duyurmuştu.

Pışnıy, Ukrayna Merkez Bankası başkanlığı görevini Ekim 2022’de devraldı. Kurumu 2020’den bu yana yöneten önceki başkan Kirilo Şevçenko ise sağlık gerekçeleriyle istifa ettiğini açıklamıştı.

Özel Yolsuzlukla Mücadele Savcılığı daha sonra Şevçenko’ya, merkez bankasına geçmeden önce çalıştığı Ukrgasbank’taki kaynakların zimmete geçirilmesi gerekçesiyle suçlama yöneltti.

Savcılık, Şevçenko’ya yöneltilen suçlamaların merkez bankasını yönettiği dönemi kapsamadığını netleştirdi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

NATO’dan Ukrayna’ya uyarı: Trump Patriot sevkiyatını tamamen durdurabilir

Yayınlanma

Bloombeg’e konuşan NATO yetkilileri, Donald Trump ile yaşanan kriz nedeniyle ABD’nin Ukrayna’ya yönelik hava savunma sevkiyatını tamamen durdurabileceği uyarısında bulundu. Avrupalı müttefiklerin parasını ödediği Patriot füzelerinin teslimatı ayda 12 adede kadar gerilerken Pentagon Kiev’e üçüncü ülkelerden gidecek sevkiyat izinlerini de askıya aldı.

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, Avrupalı müttefiklerin parasını ödemesine rağmen ABD’nin son aylarda Patriot hava savunma füzelerini son derece düzensiz gönderdiğini açıkladı.

Zelenskiy bu şikayetini, ABD Savaş Bakanlığının geçen hafta Rusya’nın füze saldırılarına dair Kiev’i birkaç kez önceden uyarmaması üzerine dile getirdi.

Bloomberg‘in konuyu bilen kaynaklara dayandırdığı habere göre ise NATO temsilcileri, Ukraynalı yetkilileri bu sevkiyatların tamamen kesilebileceği yönünde uyardı.

Kaynaklardan biri, NATO yönetiminde Zelenskiy ile ABD Başkanı Donald Trump arasındaki ilişkilerin onarılamaz biçimde bozulduğuna dair ciddi endişe duyulduğunu aktardı.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile vardığı dizel mutabakatının ardından Trump, Kiev adına savaşı bitirecek müzakereleri mevcut devlet başkanı yerine belki de başka birinin yürütmesi gerektiğini birkaç kez söyledi.

NATO yetkilileri ise Ukrayna’ya Washington ile gerilimi düşürme çağrısı yapıyor; Zelenskiy adım atmazsa Trump’ın öngörülemez tavrı nedeniyle Ukrayna’nın Öncelikli İhtiyaçları Listesi (PURL) programı kapsamındaki Amerikan silah sevkiyatının tamamen durabileceğini belirtiyor.

Ukrayna’nın Öncelikli İhtiyaç Listesi anlamına gelen PURL programı çerçevesinde, silahları Ukrayna için çoğunlukla Avrupalı ülkeler ABD’den satın alıyor.

Kiev’in en acil ihtiyacını ise Rus balistik füzelerini vurabilen Patriot önleme füzeleri oluşturuyor.

Habere göre ABD şu sıralar Ukrayna’ya ayda yalnızca 12 Patriot füzesi sağlıyor; bu miktar mühimmatı ücretsiz veren önceki başkan Joe Biden dönemindekinin dörtte birine denk geliyor.

Zelenskiy pazartesi günü yaptığı açıklamada, Rusya’nın yalnızca pazar günkü saldırıda Kiev ve çevresine 16 balistik füze fırlattığını duyurdu.

Ukrayna lideri, “Ortaklarımızdan bir kez daha hiçbir ön uyarı gelmedi” dedi. Havadan gelen tek bir balistik füzeyi düşürmek için genellikle iki önleme füzesi fırlatılıyor.

Eski ABD savunma bütçesi uzmanı olan ve Washington’daki Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezinde görev yapan Mark Cancian, Pentagon’un eldeki stokların Ortadoğu operasyonlarına ve Çin ile olası bir çatışmaya yetmeyeceğinden endişelendiğini belirtti.

Cancian, “ABD’nin elindeki Patriot füzesi stokları çok düşük; tahminlerimize göre 800 civarında” değerlendirmesini yaptı.

ABD Avrupa’dan gidecek füzelerin onayını askıda tutuyor

The Washington Post‘a konuşan kaynaklar, Washington’ın yalnızca PURL kapsamındaki teslimatları geciktirmekle kalmadığını, Avrupalı ortakların ellerindeki Patriot füzelerini Ukrayna’ya devretmesine onay vermeyi de bıraktığını aktardı.

Bu Amerikan menşeli bir silah sistemi olduğundan mühimmatı devretmek isteyen ülkelerin Washington’dan izin alması gerekiyor.

Yetkililer, ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth’in son devir taleplerini resmi olarak reddetmediğini ancak onaylamayarak askıda bıraktığını bildirdi.

Bloomberg‘e konuşan bir kaynak, Avrupalıların Trump yönetimiyle ilişkileri düzeltmesi için Ukrayna’ya yardım etmeye çalıştığını dile getirdi.

Diğer bir yetkili ise bu amaçla henüz kimsenin Washington’a gitme planı yapmadığına dikkat çekti. Oysa mekik diplomasisi, Zelenskiy ile Trump arasında Şubat 2025’te Oval Ofis’te yaşanan gerginlik dahil önceki krizlerde ilişkileri toparlamanın temel yöntemi olarak öne çıkıyordu.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English