Bizi Takip Edin

Diplomasi

ABD, sismik veriler üzerinden nükleer test tartışmasını yeniden açıyor

Yayınlanma

ABD’li silah kontrol yetkilileri, Çin’in Lop Nur test alanında 2020 yılında kaydedilen sismik bir sinyalin düşük verimli bir nükleer patlamaya ait olduğunu iddia ederek Soğuk Savaş sonrası test normlarının yeniden değerlendirilmesi için baskı yapıyor.

Üst düzey ABD’li silah kontrol yetkilileri, Çin’in tarihi test alanları yakınlarında Haziran 2020’de kaydedilen zayıf bir sismik sinyalin düşük verimli bir yeraltı patlamasıyla uyumlu olduğunu açıkladı.

Bu iddia, Washington’un Soğuk Savaş sonrası uzun süredir devam eden test normlarını yeniden gözden geçirme çabalarında hızla bir araca dönüştü.

Hudson Enstitüsü’nde düzenlenen etkinlikte konuşan Christopher Yeaw, Kazakistan’daki bir izleme istasyonundan alınan verileri aktardı ve ABD’nin “kabul edilemez bir dezavantajlı konumda kalamayacağını” belirterek Pekin’i testleri hakkında “dürüst olmaya” çağırdı.

Çin’in düşük verimli deneyler yürüttüğüne dair öne sürülen kanıtlar, uluslararası izlemecilerin kamuoyuna yaptığı açıklamalarla çelişiyor ve bağımsız uzmanlar söz konusu verilerin yetersiz olduğunu belirtiyor.

Washington’un iddiaları

ABD yönetiminin açıklamalarına göre, PS23 sismik istasyonu olarak bilinen Kazakistan’daki bir istasyondan alınan sismik veriler, 22 Haziran 2020’de Lop Nur bölgesi yakınlarında küçük ve tekil bir olay kaydetti.

Kamuoyuna açıklanan yaklaşık 2,7 Richter ölçeğindeki büyüklük, yüksek verimli testlerle ilişkilendirilen tespit ölçeklerinin çok altında kalıyor.

Ancak ABD’li yetkililer, özellikle “dekuplaj” (ayrıştırma) teknikleri olarak bilinen büyük yeraltı boşluklarının oluşturulması gibi gelişmiş gizleme yöntemlerinin, bir patlamanın sismik izini azaltabileceğini ve kaynağını gizleyebileceğini öne sürüyor.

Verim üreten bir patlama olarak kabul edilmesi halinde siyasi açıdan sarsıcı etkilere yol açacak olan bu iddia, yönetim tarafından ABD’nin sıfır verim politikasını yeniden düşünmesini meşrulaştırmak ve bu yılın başlarında Yeni START’ın süresinin dolmasının ardından Çin’i de kapsayacak üçlü silah kontrolü müzakereleri için baskı yapmak amacıyla kullanılıyor.

Lop Nur test alanının jeolojik yapısı verileri karmaşıklaştırıyor

Lop Nur nükleer test alanı, yirminci yüzyılın ikinci yarısı boyunca Çin’in ana nükleer test sahası olarak uzun ve belgelenmiş bir geçmişe sahip.

Kumtaşı, karbonat çökeltileri ve derin granitik temel kayalarla serpiştirilmiş katmanlı bir tuz ve tortu havzasından oluşan jeolojik yapısı ile eski kuyu ve tünellerden oluşan geniş ağı, burayı yeraltı patlamalarını ve sismik enerjiyi değerlendiren analistler için kaçınılmaz bir hedef haline getiriyor.

Öte yandan, tesisin fiziksel özellikleri iki yönlü etki yaratıyor. Havza; gömülme derinliğine, boşluk yapısına, çevredeki litolojiye ve önceden var olan boşluk alanına bağlı olarak sismik dalgaları güçlendirebiliyor veya zayıflatabiliyor.

Kalın evaporitler ve gözenekli kırıntılı tortular enerjiyi emip dağıtabilirken, derindeki yoğun kristal granit daha net sinyaller iletebiliyor. Lop Nur’un jeolojik yapısı temel olarak devasa, kurumuş bir tuz yığınından oluşuyor.

Yüzeyde, derinliği 200 metreyi aşabilen, çoğunlukla tuz ve alçıtaşından oluşan devasa evaporit yataklarının üzerinde oturan yaklaşık 30-100 santimetre kalınlığında sert bir tuz kabuğu bulunuyor. Bu tuzun altında, rüzgarın yardang adı verilen pürüzlü sırtlar halinde oyduğu eski göl yatağı alüvyonu ve kum karışımı yer alıyor.

Daha da derinlerde, tarihsel olarak yeraltı nükleer testleri için kullanılan Paleozoyik ana kaya (çoğunlukla granit) uzanıyor. Tüm havzanın kimyasal yapısı, yakındaki Kuruktag ve Beishan dağlarından gelen mineral akışıyla besleniyor.

Bu tuz, kum ve granit karışımı, zeminin şok dalgalarını emmesi veya dağıtması nedeniyle sismik verileri bozuyor. Bu durum, uzaktan algılayıcıların net bir sinyal alamamasına yol açıyor.

Söz konusu jeolojik özellikler temel olarak bir maske işlevi görüyor. Bu yapı, dışarıdan izleyen herhangi birinin küçük bir nükleer test, yeni bir kuyu için yapılan rutin bir inşaat patlaması veya sıfır verimli bir deney arasındaki farkı anlamasını neredeyse imkansız hale getiriyor.

Uluslararası izleme kurumu kanıtların yetersiz olduğunu bildirdi

Sismik verileri ve diğer izleme verilerini toplayan temel uluslararası teknik kuruluş olan Kapsamlı Nükleer Testlerin Yasaklanması Antlaşması Örgütü (CTBTO), Lop Nur olayı konusunda net açıklamalarda bulundu.

Kamuoyuna açıklanan kayıtlarda saniyeler arayla gerçekleşen çok küçük iki olay yer alıyor ancak bu sinyallerin “olayların nedenini güvenle değerlendirebilmek için çok küçük olduğu” belirtiliyor.

Yaklaşık 2,75 büyüklüğündeki tek istasyonlu tespitler, endüstriyel ve doğal bağlamlarda yaygın olarak görülüyor ve doğrulayıcı çok istasyonlu dalga formları, radyolojik izler veya diğer gizli göstergeler olmadan kesin olarak bir nükleer patlamayla ilişkilendirilmeleri son derece zor kabul ediliyor.

CTBTO’nun kamuoyuna açıkladığı bu tutum, mevcut açık verilerin Trump yönetiminin kullanmaya çalıştığı kesin kanıtı sağladığı yönündeki her türlü iddiaya karşı güçlü bir teknik yalanlama niteliği taşıyor.

CTBTO Direktörü Dr. Robert Floyd, ABD’li yetkililerin iddialarına yanıt olarak, “Uluslararası İzleme Sistemi (IMS) şu anda yaklaşık 500 ton TNT’ye eşdeğer veya daha büyük bir verime sahip nükleer test patlamalarıyla tutarlı olayları tespit etme kapasitesine sahip” diye konuştu.

Floyd, “Bu iki olay söz konusu seviyenin çok altındaydı. Sonuç olarak, yalnızca bu verilerle söz konusu olayların nedenini güvenle değerlendirmek mümkün değil” dedi.

Tartışmalı iddiaları veya daha küçük patlamaları ele alabilecek doğrulama mekanizmaları Antlaşma’da yer alıyor ancak bu mekanizmalar yalnızca Kapsamlı Nükleer Testlerin Yasaklanması Antlaşması yürürlüğe girdikten sonra kullanılabiliyor.

Tam kapsamlı, yüksek verimli nükleer testlerin bir politika olarak geri dönmesinin neden olası olmadığını açıklayan ayrı ve yaygın olarak kabul gören bir teknik argüman bulunuyor.

Modern envanter yönetim programları, süper bilgisayarlar, kritik altı deneyler ve eylemsiz hapsolma araştırmaları; ABD’ye ve giderek artan bir şekilde Çin ile Rusya’ya, cihazları patlatmadan savaş başlığı performansını doğrulama araçları sağlıyor.

Envanter Yönetim Programı ve ilgili patlayıcı içermeyen test rejimlerine dair daha önce yapılan analizler, megaton ölçekli patlamaları yeniden başlatmanın gereksiz, pahalı, çevre açısından tehlikeli ve siyasi olarak maliyetli olacağını ortaya koyuyor.

Gizleme yöntemleri ve düşük verimli test tartışmaları

Tartışmanın en yoğun olduğu alan, çok düşük verimli testlerin “gri bölgesi” olarak adlandırılan bölüm. Düşük verimlerde; gizli bir patlama, kritik altı bir güvenlik deneyi veya bir maden patlaması arasındaki farkı belirlemek zorlaşıyor.

Bu noktada maskeleme ve dekuplaj olmak üzere iki teknik kavram merkeze oturuyor.

Dekuplaj, sismik dalgaları boğmak için bir cihazın büyük bir boşluk içinde kasıtlı olarak patlatılmasını ifade ediyor.

Maskeleme ise, izleme faaliyetlerini gizlemeyi veya yanıltmayı amaçlayan, kasıtlı geri doldurmadan patlamaların gürültülü mikrosismik dönemlere denk getirilmesine kadar uzanan daha geniş bir faaliyetler dizisini tanımlıyor.

Her iki teknik de tespiti zorlaştırıyor ve düşük verimli testleri, uluslararası tepki çekmeden savaş başlığı tasarımlarını geliştirmek isteyen devletler için cazip hale getiriyor.

ABD iç siyasetinde testlerin yeniden başlatılması baskısı

Yönetim destekçileri ve bazı savunma analistleri, Çoklu Bağımsız Hedeflenebilir Yeniden Giriş Araçları (MIRV) savaş başlıkları için tasarlanan yeni nesil savaş başlıklarını onaylamak veya Hipersonik Süzülüş Araçları (HGV) gibi yeni fırlatma sistemlerinin performansını doğrulamak için düşük verimli patlayıcı testlerin gerekli olduğunu belirtiyor.

Siyasi liderler, yetkililer ve muhafazakar düşünce kuruluşlarından oluşan bir grup, ABD’nin nükleer patlayıcı testlerini yeniden başlatması yönündeki gerekçeleri istikrarlı bir şekilde gündeme getirdi.

Cenevre’deki BM Silahsızlanma Konferansı’nda 6 Şubat 2026 tarihinde konuşan ABD Silah Kontrolü ve Uluslararası Güvenlikten Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Thomas DiNanno, Çin’i Haziran 2020’de Lop Nur nükleer test alanında gizli ve verim üreten testler yapmakla suçladı.

DiNanno, Washington’un “diğer devletlerin ABD’yi kabul edilemez bir dezavantajlı konuma düşüren nükleer testlerini kabul edemeyeceğini” belirterek, Yeni START’ın süresinin dolmasının ardından “güç yoluyla barış” duruşuna atıfta bulundu.

ABD Başkanı Donald Trump bu endişeleri hararetle desteklerken, DiNanno’nun teknik jargonunu daha sıra dışı bir yorumla değiştirerek, diğer çocukların kibritle oynamasına izin veriliyorsa ABD’nin oyun alanındaki en büyük ve en güzel kibrit kutusunu hak ettiğini ifade etti.

ABD Kongresi’nde Temsilciler Meclisi Üyesi Mike Rogers, W76-2 gibi sistemler de dahil olmak üzere düşük verimli yeteneklerin genişletilmesini uzun süredir destekliyor ve bunların Moskova’nın gerilimi düşürmek için tansiyonu yükseltme doktrinine karşı koymak için gerekli olduğunu kaydediyor.

Eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert O’Brien, testlerin duraksayan silah kontrolü görüşmeleri sırasında kararlılık gösterebileceğini yazarken, The Heritage Foundation ve Hudson Enstitüsü gibi düşünce kuruluşları, test etmeye hazır olmanın modernizasyon ve caydırıcılık çabalarının temelini oluşturduğunu belirten analizler yayımladı.

Bu sesler hep birlikte testleri, yenilenen büyük güç rekabetinin üçüncü nükleer çağında modernizasyonun bir uzantısı olarak konumlandırıyor.

Bu teknik iddialar kolayca çürütülebiliyor. Patlayıcı içermeyen yöntemler, aynı mühendislik sorunlarının birçoğunu çözebiliyor ve halihazırda çözüyor.

Fisil madde kullanan kritik altı deneyler, kendi kendini idame ettiren bir verim (nükleer patlama) yaratmadan geleneksel patlayıcı ve içe patlama sistemlerini inceleyebiliyor.

Süper bilgisayarlar, uçtan uca patlama fiziğini artan bir doğrulukla modelleyebiliyor ve fırlatma sistemleri ile yeniden giriş araçlarının uçuş testleri, nükleer bir cihaz patlatmadan birçok operasyonel parametreyi doğrulayabiliyor.

Buradaki temel politika tercihi, çok düşük verimli testlerden elde edilecek sınırlı kazancın, onlarca yıllık uluslararası normları aşındırmanın bedeline değip değmeyeceği noktasında düğümleniyor.

Sismik verilerin zamanlaması soru işaretleri yaratıyor

Mevcut yönetimin testler için yaptığı baskıya ilişkin yanıtsız kalan sorulardan biri, Haziran 2020’deki PS23 okuması yıllar önce analistlerin erişimine açıkken neden ancak şimdi kamuoyu önünde tartışıldığı konusu.

Bu zamanlama önem taşıyor. Yönetimin yeni bir üçlü çerçeve için baskı yaptığı ve Yeni START’ın çöktüğü bir politika döneminde, ABD’li teknokratların harekete geçirilmesi, yönetimin 2020’de tespit edilen sismik aktivitenin kesin olarak düşük verimli bir test olduğunu belirlemesine yardımcı olan teknik veya istihbari bir atılımdan ziyade stratejik bir manevraya işaret ediyor.

Kamuoyu tartışması kısmen ABD başkanının kendi açıklamalarıyla başladı. 60 Minutes programında televizyonda yayınlanan bir mülakatta Trump, Rusya ve Çin tarafından yapıldığı iddia edilen testlere atıfta bulunarak Washington’un nükleer patlayıcı testlerine yeniden başlayacağını belirtti.

Trump, “Test yapıyoruz çünkü Rusya test yapacaklarını duyurdu” dedi ve ardından “Rusya test yapıyor, Çin de test yapıyor. Sadece sizin bundan haberiniz yok” diye konuştu.

ABD’li yetkililer meselenin nükleer patlamalardan ziyade fırlatma sistemi testleriyle ilgili olduğunu açıklığa kavuşturduktan sonra bile başkan geri adım atmayı reddetti.

Fırlatma teknolojisi ile nükleer testlerin bu tehlikeli biçimde birbirine karıştırılması, muhafazakar şahinlere bir fırsat sunarak, Amerikan siyasetinin öngörülemezliği karşısında nükleer cephaneliğini genişletmeyi hızlandıran Pekin’e baskı yapmak için gereken kozu sağladı.

Siyasi söylemlerin istihbarat verileriyle örtüşme çabası

Trump’ın son derece teknik konulardaki, genellikle belirsiz, iddialı ve olgusal olarak kesin olmayan açıklamaları, teknik ofislerin o zamandan beri doldurmaya ve kullanmaya çalıştığı bir söylem alanı yarattı.

Bu dinamik, oldukça tanıdık bir emsali yansıtıyor. 2003’teki Irak işgalinden önce kamuoyunu yanıltmak için ham istihbaratın kullanılması, ABD’nin müttefikleri ve düşmanları için hala uyarıcı bir anı niteliği taşıyor.

Batılı siyasi liderler belirsiz istihbaratı kesin gerçekler olarak kullandığında, anlatıyı çürütme yükü bilimsel kurumlara ve silah kontrol örgütlerine geçiyor ve bu durum genellikle felaketi önlemek için çok geç kalındığında gerçekleşiyor.

Bir emsal için Irak Savaşı’na bakmaya gerek bulunmuyor; Ocak 2026’da Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun bir ‘narko-terör’ çetesinin başında olduğu iddiası, Amerikan özel kuvvetleri tarafından operasyonla kaçırılmasının katalizörü oldu.

Ancak, bu yüksek profilli tahliye operasyonuna rağmen fentanil ve kokain ABD’ye akmaya devam ediyor ve bu durum yönetimin ‘narko-devlet’ söylemi ile küresel uyuşturucu kaçakçılığı gerçeği arasındaki keskin kopukluğu vurguluyor.

Jeopolitik bağlamda tehlikeli bir dejavu vakası yaşanıp yaşanmadığı ve doğrulanmamış istihbaratın seferber edilmesinin bir kez daha ABD hakimiyetini güvence altına almak için kullanılıp kullanılmadığı konuları gündemdeki yerini koruyor.

Teknik verilerin siyasi hedeflere uyarlanması

Yönetim içindeki saha uzmanları, başkanın söylemini dar ve test edilebilir iddialar şeklinde profesyonelleştirmeye çalıştı.

Yeaw ve DiNanno gibi yetkililer teknik bir çerçeve sundu: Haziran 2020’deki bir veri okuması, diğer göstergeler bağlamında gizli düşük verimli deneylere işaret ediyor ve bu nedenle politika yeniden kalibrasyonunu meşrulaştırıyor.

Retorik olarak keskin bir kamuoyu iddiasını alıp sınırlı bir teknik iddiaya dönüştürme manevrası iki şekilde okunabiliyor.

Bu durum, kariyer uzmanlarının kamusal mesajlaşmayı kesin bilimle uzlaştırmaya yönelik meşru bir çabası olabileceği gibi siyasi söylemin analistleri önceden belirlenmiş bir politika hedefini destekleyecek kanıtlar aramaya zorladığı bir hatayı sürdürme vakasını da temsil edebiliyor.

Siyasallaşmış istihbaratın tarihi dersi, şüpheci okuyucuların hangi yorumu tercih edeceğine dair fikir veriyor.

Çin ve Rusya iddiaları kesin bir dille reddediyor

Pekin iddiaları kesin bir dille reddederek, bunları “tamamen asılsız” ve “kuyruklu yalan” olarak nitelendirdi. Çin Dışişleri Bakanlığı, Washington’u “siyasi manipülasyon” yapmakla ve ABD’nin testlere geri dönmesini haklı çıkarmak için “bahaneler uydurmakla” suçladı.

Çin, 1996’da açıkladığı son yeraltı patlamasından bu yana patlayıcı testlere ilişkin moratoryuma uyduğunu yineledi ve ABD’yi nükleer hegemonya peşinde koşmak yerine silahsızlanma sorumluluklarını yerine getirmeye çağırdı.

Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov da ABD’li yetkililerin iddialarını reddederek, “Ne Rusya ne de Çin herhangi bir nükleer test gerçekleştirdi” diye konuştu.

Trump yönetiminin nükleer testlere ilişkin politikası sadece Moskova ve Pekin’de tepki çekmekle kalmıyor, aynı zamanda silah kontrol örgütlerinin de giderek artan eleştirileriyle karşılaşıyor.

Silah Kontrol Birliği, Trump’ın eşit temelli test iddialarına ilişkin sosyal medya paylaşımları hakkında, “ABD’nin 33 yıl sonra ilk kez nükleer patlayıcı testlerine yeniden başlaması için hiçbir teknik, askeri veya siyasi nedeni bulunmuyor” açıklamasını yaptı.

Kapsamlı Nükleer Testlerin Yasaklanması Antlaşması’nın (CTBT) büyük güçler tarafından herhangi bir şekilde ihlal edilmesi ciddi bir endişe kaynağı oluştururken, düşük verimli nükleer deneyler yürütmek gelişmiş ülkelere asgari düzeyde askeri veya teknik avantaj sağlıyor.

Birlik tarafından vurgulandığı üzere, söz konusu testlerin potansiyel küçük faydaları; ülkelerin savaş başlığı tasarımlarını geliştirmelerine ve silahlanmayı hızlandırmalarına olanak tanıyacak tam ölçekli, kiloton seviyesindeki nükleer testlere dönüşü tetikleme tehlikesi karşısında sönük kalıyor.

Avrupa başkentleri Washington’un politikasına mesafeli duruyor

Washington söylemini sertleştirirken, Avrupa’nın nükleer güçleri sessizliğini koruyor. ABD, şartları eşitlemek için patlayıcı testlere geri dönülmesi konusunda baskı yapıyor olsa da İngiltere ve Fransa, CTBT’ye ve testlere yönelik küresel yasağa olan bağlılıklarını yeniden teyit ederek kararlı bir duruş sergiliyor.

Dikkat çekici bir şekilde, bu ülkeler 2020’deki şüpheli sismik sinyale ilişkin ABD iddialarını desteklemedi.

Bu ayrışma önem taşıyor. Müttefik istihbarat teşkilatları ABD ile aynı verileri inceliyor. Gizli bir Rus veya Çin testine dair kesin bir kanıt olsaydı, Londra ve Paris eylemsiz kalmaz, aksine harekete öncülük ederdi.

Bu ülkelerin tereddütleri, teknik kanıtların zayıf olduğuna veya ABD’nin siyasi bir ajandaya uydurmak için gerçekleri esnettiğine işaret ediyor.

Nükleer politikaya ilişkin gerilim Münih Güvenlik Konferansı’nda da kendini gösterdi. Almanya Başbakanı Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, ABD’nin fazla öngörülemez hale gelmesi durumunda temel bir yedek plan niteliği taşıyan, daha “özerk” bir Avrupa nükleer savunması hakkında görüşmeler yürütüyor.

Avrupa yeni bir nükleer silahlanma yarışını kaldırabilecek durumda bulunmuyor. Kıta halihazırda kendi askeri donanımını inşa etmeye, savunma özerkliğini güvence altına almaya ve ABD ile olan zorlu ilişkisini yönetmeye çalışırken kapasitesini zorluyor.

Nükleer savaşın eşiğine gelme tehdidinin eklenmesi Avrupa’yı daha güvenli hale getirmiyor; sadece zaten tehlikeli olan duruma ivme kazandırıyor.

Sismik belirsizlik stratejik bir araca dönüşüyor

Bu olayın merkezinde, 2020’deki 2,7 büyüklüğündeki sarsıntının gizli bir nükleer patlama olup olmadığından daha önemli bir mesele yatıyor. Asıl mesele, bu iddianın şu anda hangi stratejik amaca hizmet ettiği etrafında şekilleniyor.

Yönetim, belirsiz sismik verileri gizli Çin testlerine dair kamusal bir anlatıya dönüştürdü. Bu anlatı aynı anda birkaç işlevi yerine getiriyor:

  • Jeopolitik rekabetin yoğunlaştığı bir dönemde Çin’e yönelik kamuoyu şüphesi iklimini pekiştiriyor.
  • Pekin’i ABD’nin şartlarında üçlü nükleer görüşmelere girmeye zorlama konusunda Washington’un kozunu güçlendiriyor.
  • ABD nükleer cephaneliğinin modernizasyonu ve genişletilmesine yönelik finansmanın artırılması için siyasi gerekçe sağlıyor.
  • Patlayıcı nükleer testler üzerindeki yenilenen tartışmayı, otuz yıllık itidalden radikal bir kopuş olarak değil, yabancı ihlallere yönelik iddia edilen bir yanıt olarak normalleştiriyor.
  • Eksiksiz bir Amerikan gücünün hem caydırıcı hem de iç siyasi bir tiyatro olarak yansıtılması yönündeki daha geniş siyasi sağ eğilimli estetikle tam bir uyum gösteriyor.

Bu bağlamda, sismik sinyalin belirsizliği Amerikalı şahinlerin artık manipüle edebileceği bir değere dönüşüyor.

Belirsiz istihbarat, alarm verecek kadar düşündürücü ancak kesin bir reddedilmeyi önleyecek kadar doğrulanamaz olarak çerçevelenebiliyor. Sorumluluk, bir ihlali kanıtlamaktan ziyade onu çürütmeye kayıyor.

Bu durum, ABD’nin, uluslararası kurumların ve bağımsız izlemecilerin güvenilirliğinin daha da aşınması riskini taşıyor.

Sıfır verim politikasından sapmanın küresel etkileri

ABD’nin tartışmalı veya yetersiz kanıtlara dayanarak sıfır verim duruşundan nihai olarak vazgeçmesi halinde, yansımalar tartışmalı tek bir sismik olayın çok ötesine uzanacak.

Çökmekte olan Soğuk Savaş sonrası stratejik istikrarın sessiz sütunlarından biri olan, patlayıcı nükleer testlere karşı otuz yıldır devam eden norm halihazırda baskı altında bulunuyor. ABD’nin testlere resmi olarak geri dönmesinin bu normu tamamen parçalayacağı değerlendiriliyor.

Böyle bir hamle, rakiplere kendi açık testlerini gerçekleştirmeleri için hem siyasi gerekçe hem de teknik teşvik sağlayacak. Washington’un Lop Nur ile ilgili iddiaları kısa sürede rekabetçi bir nükleer norma dönüşebilir.

Bu durum, patlayıcı testlerin ABD için tam olarak ne sağlayacağı yönünde temel bir tartışmayı beraberinde getiriyor.

Caydırıcılık ortadan kalkmış değil. ABD’nin nükleer caydırıcılığının güvenilirliği çökmedi. Nükleer güçler arasında son on yılların en tehlikeli çatışması olan ve neredeyse dört yıldır devam eden Ukrayna’daki savaşa rağmen nükleer eşik aşılamadı.

Yeniden başlatılan patlayıcı testlerin kamuoyuna sergilenmesi, Amerikan nükleer güvenilirliğini anlamlı ölçüde artırmayacak.

Bununla birlikte, bu durum tansiyonun yükseleceğinin sinyalini verecek. Rakip başkentlerdeki, itidal döneminin sona erdiği ve modernizasyonun hızlanması gerektiği yönündeki argümanı doğrulayacak.

Özellikle Çin, yeni nesil fırlatma sistemleri ve gelişmiş operasyonel platformlar da dahil olmak üzere nükleer cephaneliğini halihazırda genişletiyor ve çeşitlendiriyor.

ABD’nin patlayıcı testlere görünür bir şekilde geri dönmesi, Pekin’in yatırım yörüngesini caydırmaktan ziyade muhtemelen pekiştirecek.

Washington bunu yaparken, avantajını stratejik liderliğini daraltan maliyetli bir yarışa dönüştürme riskini alıyor.

Asıl sınama, ABD’nin başka bir cihazı patlatıp patlatamayacağıyla değil; nükleer güvenilirliğini koruyup koruyamayacağı ve gelişmiş bir nükleer cephanelikle küresel güçlere liderlik edip edemeyeceğiyle şekilleniyor.

Diplomasi

Almanya ile Avusturya arasında BMGK kavgası

Yayınlanma

Almanya ile Avusturya arasında, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) kimin üye olacağı konusunda sert bir tartışma yaşanıyor.

POLITICO’da yer alan habere göre BMGK üyeliği için girişilen rekabette Avusturyalı yetkililer, “alaycı bir diplomasi ve basit bir mesaja” başvuruyor.

Üst düzey bir Avusturyalı diplomatın ifadesiyle, Viyana “tam da Alman olmadığımız için” kendilerine oy verilmesini istiyor.

Habere göre bu alaycı esprinin ardında, normalde yakın müttefikler olarak görülen iki ülke arasında gerçek bir rekabet ve şiddetli bir çekişme yatıyor.

Almanya, Avusturya ve Portekiz olmak üzere üç AB ülkesi, bugün (3 Haziran) yapılacak Genel Kurul oylamasında BM’nin en güçlü organındaki iki geçici üye koltuğu için yarışıyor.

Portekiz, Portekizce ve İspanyolca konuşulan ülkelerle olan güçlü bağları sayesinde, 2027’de başlayacak iki yıllık dönem için genel olarak kesin aday olarak görülüyor.

Bu durumda, yakın tarihi ve kültürel bağlarla birbirine bağlı, ancak zaman zaman gerginlikler de yaşayan Almanya ve Avusturya, son koltuk için rekabet ediyor.

Almanya bu yarışta devasa bir güç olsa da, bu durum Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul’un Berlin’in adaylığını agresif bir şekilde savunmasını engellemedi.

Bu durum, Şansölye Friedrich Merz’in, Almanya’nın ihracat odaklı ekonomisini desteklemek ve küresel sahnedeki etkisini güçlendirmek için her türlü uluslararası etki kaynağını güvence altına alma kararlılığını yansıtıyor.

Wadephul, geçen hafta sonu Almanya’ya oy vermeleri için ülkelere lobi yapmak üzere New York’a uçtu.

Wadephul, varışının hemen ardından, “Küresel krizler söz konusu olduğunda Almanya, etkisini ortaya koymak istiyor. Bu, dünyanın üçüncü büyük ekonomisi için gayet uygun bir tutum,” dedi.

Buna karşılık Avusturyalı diplomatlar, nispeten küçük olmalarını bir erdem olarak sunuyorlar.

Bir Avusturyalı diplomat, “Bağlantısız ve askeri açıdan tarafsız küçük bir ülke olarak çok özel bir rol oynayabiliriz: Çünkü mesele siyasi ağır topların hakları değil, tüm devletler arasındaki hak dengesi,” dedi.

Öte yandan Alman ve Avusturyalı liderler, birbirlerini alt etmek için ne kadar çaba harcadıkları konusunda alışılmadık derecede açık sözlü davrandılar.

Merz salı günü Berlin’de, Almanya’nın adaylığını destekleyeceğini belirten Macaristan Başbakanı Péter Magyar’ın yanında yaptığı açıklamada, “Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndan geçici üye koltuğu için onay alabilmek amacıyla elimizden gelen her şeyi yaptık: federal dışişleri bakanı ve şahsım dahil olmak üzere kabinedeki birçok meslektaşımız da bu çabaya katıldı,” dedi.

Avusturyalı bir diplomata göre, Avusturya başbakanı ve dışişleri bakanı da yarışmayı kazanmak için “elinden geleni yaptı.”

Avusturya’nın BM Büyükelçisi Gregor Kössler, Avusturya haber kuruluşu Die Presse’ye verdiği röportajda, “perde arkasında sert müzakereler yapıldığını” söyledi:

“İnsanlar oyları kendi lehlerine çevirmeye ve destekçileri kendi saflarına çekmeye çalışıyor. Özellikle geride kaldığınızda, mevcut anlaşmaları bozmak için biraz daha fazla baskı yapmaya çalışabilirsiniz.”

Avusturyalı diplomatlar, tarafsızlıkları ve NATO üyeliği olmamalarının Afrika, Asya ve Latin Amerika ülkeleriyle ilişkilerinde kendilerine avantaj sağladığını söylüyor.

Avusturya tarafının bir başka açık avantajı da, Almanya’dan birkaç yıl önce 2027-2028 koltuğu için yarışa girmiş olması  ve kısmen bu nedenle, oylamada Almanya’yı yenme şanslarının gerçekçi olduğuna inanıyorlar.

Böyle bir sonuç Merz için bir “aşağılanma” olur. Berlin, on yıllardır her sekiz yılda bir Güvenlik Konseyi üyeliğini kazanmayı başardı.

Avusturya’ya karşı alınacak bir yenilgi, sadece acı verici bir diplomatik gerileme anlamına gelmekle kalmayacak, aynı zamanda Avrupa içinde Almanya’nın liderlik rolünü yeniden tesis etme vaadiyle seçimlere katılan Merz’e yönelik iç eleştirilerin daha da artmasına yol açacak.

Bu durum, Wadephul’un New York’ta neden yoğun bir kampanya yürüttüğünü açıklamaya yardımcı oluyor.

Wadephul’un çabalarına aşina olan temsilcilere göre, bakan cuma gününden bu yana BM’de yaklaşık 80 bakan veya büyükelçi ile yüz yüze görüştü. Hangi teşvikleri sunduğu ise belirsiz.

Bu tür durumlarda diplomatlar genellikle oy takası yaparlar; şimdiki desteği karşılığında gelecekte destek vaat ederler.

Geniş bir uluslararası etki alanına sahip önde gelen bir BM bağışçısı olan Almanya’nın, Avusturya’dan daha fazla etki gücü olabilir.

Wadephul ayrıca yumuşak güç yoluyla ikna etmeye çalıştı. Pazartesi gecesi, Alman dışişleri bakanı BM Meydanı’nda bir caz grubu, Alman sosisleri ve bir dondurma standının yer aldığı büyük bir resepsiyon düzenledi.

191 BM üye ülkesi arasında yapılacak oylama, iki ülke Güvenlik Konseyi üyeliği için gerekli olan üçte iki çoğunluğu elde edene kadar turlar halinde gerçekleştirilecek.

Oylama gizli şekilde yapılacak; bu durum, hem Berlin hem de Viyana’dan gelen diplomatların, kimsenin itibarını zedelemeden son dakikaya kadar ülkeleri ikna etme şansı gördükleri için rekabeti kızıştırıyor gibi görünüyor.

Oylamada belirleyici olabilecek faktörlerden biri, İran’daki savaşın başlangıcında Merz’in uluslararası hukuka yönelik aşağılayıcı sözleri.

Bir diğeri ise, birçok üye ülkenin, Almanya’nın, İsrail’in Gazze ve Lübnan’daki askeri operasyonları sırasında sivil kayıpları kınamakta isteksiz olduğunu düşünmesi.

Fakat Avusturya da geleneksel olarak İsrail’in Avrupa’daki en güçlü destekçilerinden biri.

Fakat Wadephul, son günlerde Lübnan’daki İsrail operasyonunu daha sert bir dille eleştirdi ve pazar günü yaptığı bir açıklamada, İsrail ordusunun ülkenin güneyine ilerlemesinden duyduğu “ciddi endişeyi” dile getirerek, İsrail liderlerine “sivilleri ve sivil altyapıyı korumaları” çağrısında bulundu.

Salı günü ise Almanya’nın “uluslararası hukukun savunucusu” olacağını söyledi.

Fakat nihayetinde çarşamba günkü yarışın sonucu, yarış öncesinde süren kıyasıya diplomasi mücadelesinde hangi tarafın daha iyi performans göstereceğine bağlı olarak belirlenebilir.

Salı günü New York’ta Wadephul, Avusturya’nın öfkesini kesin olarak uyandıracak bir argüman ortaya attı: “BMGk’da iki küçük AB ülkesinin (Portekiz ve Avusturya) yer almasını istemiyorsanız, bunun yerine bizi seçin.”

BM genel merkezinin önünde gazetecilere yaptığı açıklamada, “Birçok ülke için, Güvenlik Konseyi’nde daha küçük bir Avrupa ülkesinin ve Almanya’nın yer alması gibi karma bir yaklaşım doğru çözüm olabilir,” dedi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

ABD, Somaliland’in bağımsızlığını tanımayacak

Yayınlanma

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından Kongre’ye sunulan raporda, tek taraflı bağımsızlık ilan eden Somaliland’in net bir şekilde Somali Federal Cumhuriyeti’nin bir parçası olduğu vurgulandı. Kongre kaynakları, Donald Trump yönetiminin Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanıma niyetinde olmadığını belirtti.

Washington yönetimi, Somali’nin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne destek verdiğini ilan etti. Bu hamle, tek taraflı bağımsızlık ilan eden Somaliland ile geçen yıl bu bölgeyi resmi olarak tanıyan ilk devlet olan İsrail’e yönelik büyük bir darbe olarak değerlendiriliyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan ve “Somaliland ile Geliştirilmiş ABD İlişkileri İçin Potansiyel Alanlar” başlığını taşıyan rapor, 1 Haziran’da Kongre’ye sunuldu ve 2 Haziran’da basına sızdı.

Bakanlık raporda, Somaliland’in net bir şekilde Somali Federal Cumhuriyeti’nin bir parçası olduğunu vurguladı.

Raporda ilişkilerin çerçevesine dair şu ifadelere yer verildi:

“Bu yasal çerçeve dahilinde ABD, Somaliland ile olumlu ve yapıcı ilişkilerini sürdürmekte ve Somaliland makamlarıyla işbirliği için ek fırsatları araştırmaya devam etmektedir. Ancak bölgedeki güvenlik kaygıları ve Somaliland’in statüsüne ilişkin anlaşmazlıklar ile yerel yönetimin ulusal makamlarla işbirliği yapmayı reddetmesi; yatırım, bankacılık ve ticaret alanlarında ciddi zorluklar teşkil etmektedir.”

Trump yönetimi tanımaya sıcak bakmıyor

ABD Kongresi’nden bir kaynak, salı günü Middle East Eye (MEE) haber sitesine yaptığı açıklamada, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanıma niyetinde olmadığını belirtti.

Söz konusu kaynak, “Eski Trump dönemi yetkilileri Tibor Nagy ve Peter Pham’ın da aralarında bulunduğu bazı lobiciler, Somaliland tarafında ABD’nin kendilerini tanıyacağına dair umutları artırmış olsa da Başkan Trump’ın bu yönde bir adım atacağına dair hiçbir zaman somut bir işaret yoktu” dedi.

Konuyla ilgili değerlendirmede bulunan ve ismini açıklamak istemeyen bir Somali politika danışmanı ise, Kongre’ye sunulan bu yeni raporun Washington tarafından tanınma beklentilerine ağır bir darbe indirdiğini söyledi.

Danışman, bu gelişmeyi “Somaliland’in ABD tarafından tanınmasına yönelik süregelen tüm umutları tamamen boşa çıkarabilecek, son derece kritik ve bağlayıcı bir ilan” olarak nitelendirdi.

İsrail ile Somaliland arasındaki güvenlik ortaklığı

Somaliland, 1991 yılında tek taraflı bağımsızlık ilan etmesinden bu yana, hiçbir Birleşmiş Milletler (BM) üyesi devlet tarafından tanınmasına ve Somali hükümetinin sürekli muhalefetine rağmen, kendi yönetim kurumları ve güvenlik yapılarıyla de facto (fiili) bir devlet olarak faaliyet ediyordu.

Ancak geçen yılın sonlarında İsrail, Somaliland’i bağımsız bir devlet olarak resmi olarak tanıyan ilk ülke oldu. Somali hükümetinin yanı sıra Türkiye dahil bölgedeki birçok ülke İsrail’in bu hamlesini kınadı.

Nisan ayında Somali, İsrail’in Somaliland’e bir büyükelçi atamasını da kınayarak karşılık verdi. Aynı ay içinde Mogadişu yönetimi, İsrail bandıralı veya İsrail bağlantılı gemilerin Babülmendep Boğazı’ndan geçişini yasakladığını duyurdu.

Yemen’deki Ensarullah hareketi liderliğindeki silahlı kuvvetler de Somali’deki her türlü İsrail varlığını hedef alma sözü verdi.

İsrail’in Kanal 12 televizyonu, haftalar önce yayımladığı bir haberde, Somaliland’in Yemen’den gelen bu tehditlere karşı Tel Aviv ile bir güvenlik ortaklığı arayışında olduğunu aktardı. Bu çerçevede, İsrailli yetkililerin son aylarda Somaliland’e ziyaretler gerçekleştirdiği bildiriliyor.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

AB, Trump’ın yeni tarife tehditlerine tepki gösterdi

Yayınlanma

Avrupa Komisyonu, Trump yönetiminin, Brüksel’in zorla çalıştırma yoluyla üretilen malların ithalatını yasaklamadığını tespit etmesinin ardından, AB’ye yüzde 10’luk yeni bir gümrük vergisi uygulama planlarını eleştirdi.

Komisyonun Baş Sözcüsü Yardımcısı Olof Gill yaptığı açıklamada, “Komisyon, soruşturmanın ön bulgularını dikkatle inceleyecek ve ABD yönetimi ile diyaloğunu sürdürecektir. Bununla birlikte, AB bu gerekçelerle uygulanan gümrük vergilerini haksız bulmaktadır,” dedi.

ABD Ticaret Temsilciliği Ofisi, salı günü geç saatlerde yayınlanan bir raporda, Avrupa Birliği, Kanada ve Meksika dahil olmak üzere başlıca ticaret ortaklarına yüzde 10’luk gümrük vergisini yeniden uygulamak istediğini belirtti.

Ofis, bu ülkelerin zorla çalıştırma yoluyla üretilen malları yasaklayan yasaları uygulamadıklarını tespit etmişti.

Bu, ABD Başkanı Donald Trump’ın şubat ayında ABD Yüksek Mahkemesi tarafından iptal edilen küresel gümrük vergilerini yeniden yürürlüğe koymak amacıyla, yönetimin bu bahar 1974 Ticaret Yasası’nın 301. maddesi kapsamında başlattığı iki geniş kapsamlı ticaret soruşturmasından biri.

Şu anda yürürlükte olan yüzde 10’luk geçici gümrük vergisi temmuz ayında uygulanacak ve ardından 301. maddeye dayalı gümrük vergisi devreye girecek.

Avrupa Parlamentosu Ticaret Komitesi Başkanı Bernd Lange, Yüksek Mahkemedeki yenilginin ardından Washington’un “gümrük vergisi politikasını sürdürmek için yeni yasal dayanaklar arayışında olduğunu” savundu.

Lange, X’te yayınladığı bir yazıda şunları söyledi:

“AB’yi zorla çalıştırmaya karşı yeterince önlem almamakla suçlamak saçma. AB, zorla çalıştırılarak üretilen ürünlere karşı dünyanın en katı kurallarını benimsemiştir. Bu, daha önce karara bağlanmış olan gümrük vergileri için gerçekleri yasal bir gerekçeye uydurmaya çalışmak gibi görünüyor.”

Gill, AB’nin 2024 yılında zorla çalıştırma ile üretilen ürünleri yasaklayan bir yönetmelik kabul ettiğini ve “tedarik zincirlerinde zorla çalıştırmanın ortadan kaldırılması” şeklindeki bu ortak hedefin, Turnberry anlaşmasını detaylandıran geçen ağustos tarihli AB-ABD ortak bildirisinde de yer aldığını vurguladı.

Fakat AB’nin zorla çalıştırma yönetmeliği, ancak Aralık 2027’den itibaren geçerli olacak. ABD Ticaret Temsilciliği, bloktan gelen mallara yüzde 10 gümrük vergisi uygulamak için bu gerekçeyi öne sürüyor.

Raporda, “Avrupa Birliği zorla çalıştırma içeren ürünlerin ithalatını yasaklamış olsa da, bu yasak 14 Aralık 2027’ye kadar yürürlüğe girmeyecek. Yukarıdakiler ışığında, USTR, Avrupa Birliği’nin zorla çalıştırma içeren ürünlerin ithalatını yasaklayan düzenlemesini etkili bir şekilde uygulamadığını tespit etmiştir,” deniyor.

Geçen temmuz ayında İskoçya’da varılan anlaşma uyarınca, AB, ABD’den gelen sanayi ürünlerine yönelik ithalatı kaldırmayı kabul ederken, çoğu Avrupa ürününe yüzde 15’lik bir gümrük vergisi tavanı uygulanacaktı.

Avrupa Parlamentosu, 16 Haziran’da Turnberry anlaşmasını yürürlüğe koyacak yasa tasarısı üzerinde nihai oylamayı gerçekleştirecek ve Trump’ın son gümrük vergisi hamlesi, Avrupa Parlamentosu üyelerinin anlaşmaya karşı muhalefetini sertleştirebilir.

Washington’dan gelen son açıklama, AB Ticaret Bakanı Maroš Šefčovič’in Paris’teki OECD bakanlar toplantısı sırasında ABD Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer ile görüşmesinden birkaç saat önce geldi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English