Bizi Takip Edin

SÖYLEŞİ

“ABD ve Çin arasında Soğuk Savaş’tan daha tehlikeli bir rekabet yaşanacak”

Yayınlanma

ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan’ın 27 Nisan günü Brookings Enstitüsü’nde yaptığı konuşma çok ses getirdi. O gün salonda dinleyiciler arasında bulunan stratejist Dr. Harlan Ullman ile ABD’nin dış politikasını ve Çin ile ilişkileri konuştuk.

Harlan Ullman emekli bir deniz subayı. Tekne kaptanı olarak, Vietnam Savaşı’nda 150’den fazla muharebe devriyesine ve operasyonuna liderlik etti ve bunun için ödüllendirildi. Soğuk Savaş sırasında ve sonrasında ABD stratejisinin formülasyonuna dahil oldu, “şok ve dehşet” doktrininin yaratıcısıydı.

ABD Dışişleri ve Savunma Bakanlarına, NATO stratejik komutanlarına (Avrupa Müttefik Yüksek Komutanı Kıdemli Danışma Kurulunda on üç yıl görev yapmak dahil) ve NATO genel sekreterlerine, ayrıca Kongre üyelerine ve Avrupa’da ve Pasifik bölgesinde bir dizi yabancı hükümet başkanına aktif olarak danışmanlık yaptı.

Ülke şu an büyük bir siyasi kargaşa içinde’

*Jake Sullivan’ın Brookings’teki son konuşması, ABD’nin küresel liderliğindeki gerilemeyle ilgili olarak bir süredir dile getirilen görüşlerden bazılarını yansıtıyor gibi görünüyor. Özetle, küreselleşme artık ABD’nin işine yaramıyor. Jeopolitik gündem artık ekonomik korumacılığı ve devlet müdahalesini içeriyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

O konuşmada ben de bulundum. İzleyicilerin anlaması gereken en önemli noktalardan veya gerçeklerden biri, ABD hükümetinin çok iyi işleyememesidir. Her iki parti de liderlik yapamayacak durumda ve neredeyse her konuda politik olarak yüzde 51’e 49, veya 50.5’a 49.5 şeklinde bölünmüş halde. Bu nedenle ülke şu an büyük bir siyasi kargaşa içinde.

Sayın Sullivan’ın yaptığı konuşmada, gözden kaçırılan tek bir nokta var. Konuşmada ve daha sonraki günlerde Çin Büyükelçimiz Nick Burns’ün de doğruladığı üzere, Biden’ın dış politikasının orta sınıfa yönelik olduğu söylendi ve Sullivan, Build Back Better America 2021 Kararnamesi, bilim ve teknolojideki diğer Kararnameler Mikroçip Kararnamesi ve Enflasyon Azaltma Kararnamesi gibi son yasaların tümünün orta sınıfa yönelik tasarlandığını ve dış politikalarımızın çoğunlukla orta sınıfa yönelik olduğunu ayrıntılı bir şekilde açıkladı. Ancak soru şu ki orta sınıf olmayanlar ne olacak? Bence dış politikamızın bu denli orta sınıfa hitap etmesinde çok yaman bir çelişki var. Dış politikamız ABD’nin milli bağımsızlığını, bütünlüğünü güvenliğini ve refahını önceliğe almalıdır, nokta! Bu nedenle, ben bu açıklamadan memnun değilim.

‘Çin tehdidini abartıyoruz’

Temel sorun, Amerika’nın Çin konusunda bölünmüş olmasıdır. İlk olarak, Kongre’nin tüm üyeleri, her iki parti, her iki meclis grubu ve her iki meclis de Çin’i bir milli beka tehdidi olarak görüyor ve bunu savunuyorlar. Ancak “Çin’in gerçekten teşkil ettiği tehdit nedir?” diye sorulduğunda, ilk argümanları “Tayvan’ı işgal edecekler” şeklinde oluyor. Ama gerçek, Genelkurmay Başkanı Mark Milley’in de belirttiği gibi, Çin Normandiya tarzı bir istila kapasitesine sahip değil, bu arada 6 Haziran Normandiya Anma Günü de yaklaşmaktadır, 200 bin asker ve 6 bin gemilik bir işgal gerçekleştiremez.

Peki o zaman “gerçek tehdit nedir?” diye sorulduğunda, tipik bir cevap veriyorlar “Çin uluslararası arenayı ele geçirecek” diyorlar. Hayır, bunu da yapamayacaklar. Kısıtlılıklarının çok iyi farkındalar. Evet belki de Çin Yuanı’nın küresel rezerv parası olmasını isterler, bu çok büyük bir ekonomik avantaj. Ama Çin’i nasıl görmemiz gerektiği konusunda dikkatli olmamız gerektiğini düşünüyorum. Yine bazıları “Çin’in dünyadaki en büyük donanmaya sahip olduğunu” söyleyecekler. Ancak eğer daha küçük gemileri de dahil eden bir ölçüt ile bakarsanız dünyanın en büyük donanmasının ABD’ye ait olduğunu görürsünüz, çünkü istikam taburlarında bu boyutlarda çok fazla küçük gemiler var. Ve sıradan birisine “ABD Donanmasını Çin Donanması ile takas eder misiniz?” diye sorarsanız, cevap “elbette hayır” olur.

Bu nedenle, sorunuzun cevabı Biden yönetiminin dış politikasının orta sınıfa yönelik olmasının benim için çok dar bir siyaset olmasıdır. Çin’i çok düşmanlaştırıyoruz, güçlü yönlerini çok abartıyor ve zayıflıklarını göz ardı ediyoruz, ki nitekim birçok zayıflıkları var, hepsi hakkında konuşabiliriz. Bu dış politikadan memnun değilim ve daha korumacı ekonomiyi savunmanın da iyi bir fikir olmadığını düşünüyorum. Amerika hala teknolojide üstünlük sağlıyor ve bunu piyasalarda gösteriyor, dünyanın en büyük ekonomisine sahip. Tabi birçok açıdan Çin de yakalıyor ama bizim ekonomimiz hala daha canlı ve gerçekten bir serbest piyasa ekonomimiz var. Çin’in temel sorunlarından biri de tıpkı zamanında Sovyetler Birliği’nin de yaşadığı gibi, devlet eliyle yönetilen ekonominin çok uzun ömürlü olmamasıdır. Çin bu noktaya ne zaman gelir bilmem ama biriken dış borçlar, finansman sıkıntıları ve tüm diğer sorunlar göz önüne alındığında, tıpkı geçmişte de yaptığımız gibi Çin tehdidini abartıyoruz. Ve bu sadece bizim aleyhimize değil, Çin’in de aleyhine politikalar. Ama tabi yine de, Biden yönetimi Çin ile herhangi bir çatışma istemiyor, bu kesin olarak belirtilmişti. Ancak öte yandan hem Demokrat Parti hem de Cumhuriyetçi Partinin büyük çoğunluğu aynı şekilde düşünmüyor. Bu yüzden başkanın aşması gereken çok engel var.

‘Çin gibi büyük bir ekonomi neden batılı kurallara uymak istesin ki?’

*Sullivan’ın konuşması, ABD’nin müttefiklerine de bir mesaj gibi görünüyor. ABD, müttefiklerini ortak bir ekonomik stratejiye bağlamaya çalışıyor. ABD-Çin rekabetine taraf olmak istemeyen veya bu rekabetten çıkar sağlamak isteyen ülkeleri neler bekliyor?

Bu çok iyi ve çok önemli bir soru. Ve bu da, Sayın Biden’ın bu dönemin sıkıntısının otoriter rejimler ile demokrasiler arasındaki mücadele olduğu açıklamasına ve Rusya ve Çin’in sınırsız bir ittifak içinde olduğu iddiasına yansıyor. Bu sınırsız ittifak iddiası büyük bir abartıdır, çünkü her iki ülke de birbirlerini gerçekten sevmiyor. Kültürel ve ırksal farklılıklar var. Ruslar beyaz olmayan milletleri pek de umursamıyor, bunun gibi bir sürü neden var.

Ancak Çin, kendi oyun kurallarını belirlemeye çalışıyor. Ve kendilerince haklılar da, neden bu kadar büyük bir ekonomi batılı kurallara uymak istesin ki? Güney Afrika, Güney Amerika ve Asya gibi sözde Küresel Güney ülkeleri sömürge hükümetleri altında yetiştirilmişken ve Batı’yı veya ABD tarafından kötü muamele görmeyi reddeden çok sayıda insan, kesinlikle Çin tarafında yer alacaktır. Bu nedenle, hükümetimizin bunu daha ciddiye alması ve mevcut konumunu iyi kullanabilecek önlemler alması gerekiyor. Ve bu da daha fazla ülkeyle çok daha iyi bir diplomasi gerektiriyor. Şimdi burada bir sorun var, senatodaki üyeleri bu konuda ikna etmek çok zor.

Rusya’ya ancak bir elçi gönderebildik, bu tam bir çılgınlık! Ve bu sistemin bir sorunu, diplomatik kapasitemizin olmaması ve bu istemememizden de kaynaklanmıyor, sadece bürokratik ve politik sıkıntılar yüzünden böyle bir kapasitemiz yok. Bu yüzden sorduğunuz soru aslında çok hassas bir konuyu içeriyor, çünkü Rusya ve Çin gibi ülkeler bu eksiğimizden istifade edebilirler. Mesela dünya genelinde, Rusya’nın Ukrayna’daki varlığına destek veren insanların sayısı, NATO ve batıyı destekleyenlerden daha fazla. Bu konuda Çin çok akıllı davranıyor ve Çin, ABD’deki gibi bürokratik sorunlara sahip değil, büyükelçilerinin çoğu son derece nitelikli ve deneyimli ve Çin’in içinde önemli pozisyonlarda bulunmuş kişiler. Bu şekilde, politik unsurları uluslararası unsurlarla dengeleyebiliyorlar. Bu nedenle, ABD’nin elini geliştirmesi gerektiğini düşünüyorum, öteki türlü diğer ülkeler bu sıkıntılardan istifade edebilirler. Bununla başa çıkmak için daha iyi olmamız gerekiyor.

‘ABD çok sık bir şekilde askeri yöntemlere başvuruyor’

*ABD’nin Çin politikasının aşırı militarizasyonunu Obama dönemine kadar geri götürüyorsunuz. Ve bir makalenizde soruyorsunuz: “ABD’nin aşırı militarize olup olmadığını belirlemek için Çin politikasını kapsamlı bir şekilde gözden geçirmesi gerekiyor. Tüm ilgililerin çıkarları doğrultusunda Çin’e karşı atılabilecek olumlu adımlar var mı?” Sizin cevabınız nedir buna?

İlk olarak, Biden yönetiminin buna bir bakımdan katıldığını düşünüyorum. Eski iklim değişikliği müsteşarı, eski senatör ve Eski Dışişleri Bakanı John Kerry’nin de bu fikre katıldığı kesin. Amerikan ulusal güvenlik ve savunma stratejisi, 2015’e kadar gider ve Obama döneminde oldukça tutarlı olmuştu. Amaç, Çin ve Rusya’nın başını çektiği potansiyel düşmanları ve rakipleri çevrelemek ve caydırmaktı veya şimdi Biden’ın deyimiyle “yenmek”. Peki Çin ve Rusya’yı nasıl caydırabilir ve çevreleyebiliriz? Çin, Tayvan’ı ele geçiremedi ve bundan sonra ele geçiremez de üstelik de ortada termonükleer bir savaş yokken. Bunun yanı sıra, Çin oldukça agresifleşti, uluslararası erişimini ve sınır ötesi askeri üslerini arttırdı.

Bu yüzden bana Rusya’nın 2008’de Gürcistan’ın bir kısmını, 2014’te Kırım’ı ele geçirerek ve geçen yıl Ukrayna’yı işgal ederek caydırıldığını nasıl söyleyebilirsiniz? Ve Çin veya Rusya’yı yenmek konusuna da gelirsek, bir milyon personelli bir ordusu ve 1,4 milyar nüfusu olan bir ülkeyi nasıl yenebilirsiniz? Eski savunma bakanı Bob Gates’in de dediği gibi “Asya’da bir kara savaşına girmeyi düşünen herkes bir doktora gözükmeli”.

Benzer şekilde, Rusya’nın Ukrayna’da da gördüğümüz gibi askeri gücünün büyük kısmı nükleer silahlardan ve özellikle de kısa menzilli taktik nükleer silahlardan ibaret. Eğer buna bir savaş diyorsanız, termonükleer silahların kullanılma olasılığını dışarıda tutamazsınız ve bu silahlar kullanıldığında, varoluşumuza doğrudan bir tehdit beraberinde gelir. Yani, bana göre madem bunları ne çevreleyebilir ne caydırabiliriz ne de yenebiliyoruz, ulusal güvenlik dersini yeni almaya başlamış bir üniversite öğrencisi bile bunu yapmanın başka yolları olduğunu bize söyleyebilir. Ve ‘Beşinci Atlı Ve Yeni M.A.D.’ adlı kitabımda, kitlesel imha saldırılarının bölünmüş bir dünyada nasıl varoluşsal tehditler oluşturduğunu açıklıyorum.

Peki ya Covid, iklim değişikliği, doğal afetler? Bunlar, birçok savaştan daha fazla zarar veriyor ve daha fazla insan öldürüyor. Bu yüzden, çevre, küresel istikrarı sürdürmek ve diğer önemli alanlarla birlikte Rusya ve Çin’e odaklanmalıyız. Ancak tehditlere karşı aşırı askerileşerek değil, ortak çıkarlarda buluşarak küresel güvenliği sağlayıp çevresel sorunları da birlikte çözerek yapmalıyız. Ama ne yazık ki, ABD çok sık bir şekilde askeri yöntemlere başvuruyor. Mesela Vietnam’a yanlış nedenlerle gittik, Afganistan’daki kabile toplumuna demokratik bir sistem dayattık ve Irak’a ikinci kez, var olmayan kitle imha silahları için gittik. Bu yüzden daha dikkatli olmamız gerekiyor. Eğer sürüye kurt dadandı diye bağıracaksak, gerçekten kurt olmalı ki yalancı çoban olmayalım. Ancak çoğu kez ortada kurt filan yoktu.

‘Gelecek olaylar, Ukrayna sorununun nasıl çözüleceğine bağlı’

*Sizce hangi senaryo daha olası? Bölgesel bir savaşın çıkması mı yoksa Tayvan ile anakara Çin’in barışçıl bir şekilde yeniden birleşmesi mi?

Hiçbirisi. Benim düşünceme göre, olacak şey ufak düşmanlığın devam etmesidir. Bakın, Başkan Xi Jinping, daha doğrusu ulu lider olmalı çünkü başkan olarak rolü önemsiz, “2027’ye kadar Tayvan’ı ele geçirmek için hazır olmak istiyoruz” dedi, ancak bu gerçekleşmeyecek. Bu konuda birçok sorunun da sorulmasına neden oluyor: “Neden ABD, Çin’in Tayvan’ı işgalinden Tayvanlılardan daha endişeli?” Hadi bu soruya bir cevap verin, ben veremem.

Dolayısıyla, gelecekte göreceğimiz şeyin çoğu, Ukrayna sorununun nasıl çözüleceğine bağlı olacak ve benim tahminim, Ukrayna’nın Kore’deki gibi bir anlaşma çerçevesinde çözülebileceği yönünde. 38. paralelinin yerine mesela bir kuzey-güney boylamı olacak, muhtemelen 24 Şubat 2022 sınırlarından önceki sınırları hatırlatan bir şey olacak. Çünkü her iki taraf da bir noktadan sonra yorgun düşecek. Ve göreceğiniz şey, ABD ve Çin arasında daha da büyük bir rekabet olacak. Soğuk Savaş sırasında barış içinde bir rekabet yaşadık. Bu Nikita Kruşçev’in istediği şeydi, ancak bu sefer tehlikeli bir rekabet yaşanacağını düşünüyorum. Hem ABD hem de Çin, birlikte var olmaları gerektiğini biliyorlar. Ancak daha fazla gerilim olacak, daha zor olacak. Ve bu nedenle, ABD ve Çin halkları barışçıl bir birliktelik sağlayamadıkları için acı çekecekler.

‘Bu hükümet tarihimizdeki herhangi bir hükümetten daha verimsiz ve bölünmüş durumda’

ABD’deki politikalar bunu daha da zorlaştıracak çünkü Cumhuriyetçi Parti içinde büyüyen bir içe kapanma görüyoruz ki bu son 100 yıldır Cumhuriyetçi Parti’nin bir parçası oldu. Bu yüzden bu durumun nasıl gelişeceğini tahmin etmek çok zor.

Ancak mantıklı bir politika olmadan, gerçek liderlik gösterebilen ve ulusun birleşmesini sağlayabilecek bir başkan olmadan, George Washington, Abraham Lincoln ya da Franklin D. Roosevelt bile ulusu birleştirmekte başarısız olabilirler, çünkü mevcut bölünmeler tüm dönemlerde oldu. Ancak bence tam bir savaş veya barış olmayacak, muhtemelen arada bir şey olacak.

Sonuç olarak, ekonomik gerçeklikler ve sürtüşmeler göz önüne alındığında, ekonomik büyümeyi sürdüremeyeceğimiz için ABD’deki yaşam standartları ve yaşam kalitesi muhtemelen düşecek. Ve bu hükümet, 1861’den ve İç Savaş’tan önceki dönemler de dahil olmak üzere tarihimizdeki herhangi bir hükümetten daha verimsiz ve bölünmüş durumda. O günlerde bile, insanlar eyaletlerin haklarını yanlış okudu ve yanlış yorumladı. Bugün ise her şey tartışma konusu olmuş durumda! Örneğin, geçen gün evime vanilyalı dondurma söyledim ve inanmayacaksınız ama biri beni bu sebepten ırkçılıkla suçladı. Şu anki kültürel durum budur. Bilmeyenler için, antep fıstıklı dondurma yeşildir, bu yüzden keşke antep fıstıklı dondurma söyleseydim dedim. Bölünmüş bir dönemdeyiz ve mecburen hayatta kalacağız ama geleceğin bugünden daha zor olmasına da hazırlıklı olun.

SÖYLEŞİ

Alman iktisatçı: Sanayinin askerileşmesi felakete giden yoldur

Yayınlanma

Yazar

Financial Times Deutschland’ın kurucularından, Alman iktisatçı Lucas Zeise Harici’ye konuştu: “Eğer giderek daha büyük bir bölüm savunma sanayisine harcanıyorsa, bu aslında bir kayıptır. Çünkü bu faaliyet, yalnızca yıkım için var olan bir üretimdir. Bu genel anlamda bir gerileme işaretidir ve aynı zamanda felakete giden bir yolun göstergesidir.”

Lucas Zeise, 1944 doğumlu, finans gazetecisi. Felsefe ve ekonomi (iktisat) eğitimi aldı. Meslek hayatı boyunca Japonya Ekonomi Bakanlığı, Alman alüminyum sanayisi, Frankfurt merkezli “Börsen-Zeitung” ve kurucularından biri olduğu “Financial Times Deutschland” gibi çeşitli kurum ve yayınlar için çalıştı. Son olarak, Alman Komünist Partisi’nin (DKP) haftalık gazetesi “UZ”’nin 2017 yılına kadar genel yayın yönetmenliğini yaptı. Günümüzde “Junge Welt” gazetesinde düzenli köşe yazıları yazmakta ve çeşitli yayınlar için makaleler kaleme almaktadır.

Lucas Zeise, Alman sanayisi ve ekonomisi üzerine tartışmalar ve küresel gelişmelerle ilgili Tunç Akkoç’un sorularını yanıtladı.

Öncelikle, sanayisizleşme bir gerçek mi?

Evet, bence öyle, ama elbette bu uzun süren bir gerçeklik. Sanayisizleşme, genel anlamda kapitalist gelişime denk düşen bir süreçtir. Sanayi, tüm ülkelerde kapitalizmin temel artı-değer üretim unsuru olmuştur ve bazı daha gelişmiş ülkelerde, özellikle de İngiltere’de, sanayisizleşme daha ileri seviyeye ulaşmıştır. İngiltere, tam anlamıyla gelişmiş ilk kapitalist ülke olduğu için burada bu süreç daha erken başlamıştır.

Ekonomistler, bu süreci genellikle üçüncül sektör (tertiary sector) olarak adlandırır, yani genel anlamda hizmet sektörü. Kapitalist ülkelerde hizmetlerin ekonomi içindeki payı giderek artmaktadır. Bu, her yerde gözlemlenebilen genel bir eğilimdir ve özellikle de gelişmiş ülkelerin sermaye ihracatı yaparak sanayilerini aşama aşama başka bölgelere, özellikle de Güneydoğu Asya’ya kaydırmasıyla ilgilidir. Bu bölgelerde sanayileşme yaşanırken, gelişmiş ülkelerde sanayisizleşme süreci hızlanmıştır.

Buna ek olarak, finansallaşma süreci de hız kazanmış ve finans sektörü giderek güçlenmiştir. Ancak finans sektörü de bir hizmet sektörüdür, sanayi değildir. Yine de, tüm bu hizmet sektörleri sanayinin güçlü kalmasına bağlıdır. İngiltere’yi incelediğimizde, ülkenin diğer bölgelere kıyasla göreceli bir gerileme yaşadığını görebiliriz. Örneğin, Almanya sanayileşme sürecinde İngiltere’yi geride bırakmış ve hatta Birinci Dünya Savaşı’ndan önce İngiltere’yi geçmişti. Aynı şekilde ABD de sanayi açısından İngiltere’yi geride bıraktı.

Bu, uzun vadeli bir trenddir. Ancak Almanya ve Japonya gibi iki büyük sanayi ülkesi, bu sürece uzun süre direnmeyi başarmıştır. Son dönemde yaşanan ekonomik şoklar ise Almanya’nın sanayisizleşme sürecini hızlandırmış ve bu da kaçınılmaz bir krizi beraberinde getirmiştir. İşte bütün meselenin özü budur.

Avrupa Birliği’nde Mario Draghi gibi bazı etkili kişiler, Almanya’nın otomobil endüstrisinden uzaklaşarak yapay zekâ gibi yeni teknolojilere yatırım yapması gerektiğini savunuyor. Bu tür yapısal değişiklik önerileri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bence bu tür yapısal değişiklik önerileri bir yandan kendiliğinden gerçekleşecektir. Yani, bu süreç zaten doğal olarak ilerlemekte. Çin, Almanya’yı otomobil endüstrisinde zaten geçmiş durumda. Dolayısıyla, Mario Draghi’nin bu konuda verdiği tavsiye aslında ucuz bir öneri. Böyle bir şey önerip, sonra “Harika iş çıkardınız!” demek kolay.

Öte yandan, ekonomiyi bu şekilde yönlendirmenin mümkün olduğunu düşünmek gülünç olur. Yani, “Tamam, şimdi yapay zekâya büyük yatırımlar yapıyoruz ve böylece bu alanda öne geçeceğiz” demekle iş bitmiyor. Üstelik yapay zekânın gerçekten büyük bir devrim mi yoksa sadece geçici bir moda mı olduğu da tartışmalı. Yapay zekâ, aslında yarı iletken sanayisinin, yani mikroelektroniğin bir alt dalı gibi düşünülebilir.

Elbette, mikroelektroniğin gelişimi önemli ve bütün ülkeler bu alanda devlet destekli yatırımlar yapıyor. Avrupa Birliği ve Almanya da bunu zaten teşvik ediyor. Ancak, bu Almanya’ya özgü veya Almanya’yı diğerlerinden farklı kılacak bir şey değil. Bu alanda büyük ilerlemeler kaydetmek mümkün olsa da, bu tek başına bir sorunun nihai çözümü değildir.

Genel olarak Almanya’nın gelecekteki enerji tedarik stratejisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Açıkçası, bu konuda uzman değilim, bu yüzden gerçekten iyi bir değerlendirme yapmam zor. Ancak bana çok açık görünüyor ki, tüm devletler ekonominin bu kadar merkezi bir sektörüne dikkat etmek zorundadır.

Almanya, kendi petrol şirketlerine sahip olmamasıyla zaten farklı bir konumda bulunuyordu. Bu, tarihi bir gelenek haline geldi. Doğalgaz konusunda ise eskiden iki büyük merkez vardı: biri BASF etrafında yoğunlaşmıştı, diğeri ise Ruhrgas’tı. Bu iki yapı birbirine bağlıydı ve bir süre boyunca iyi işledi. Ancak zamanla bu sistem değişti ve enerji sektörünün diğer alanları, özellikle elektrik üretimi de yeniden yapılandırıldı.

Fakat bu durum, enerji sektörünün devlet tarafından yönlendirilmesi gerektiği gerçeğini değiştirmez. Enerji politikası bütüncül bir şekilde devlet tarafından yönetilmelidir. Avrupa Birliği’nde ortak bir enerji politikası geliştirmek zaten pek mümkün görünmüyor. Oysa bu kadar büyük bir ortak pazar için böyle bir politika zorunlu olmalıydı.

Bu noktada, Türkiye örneğine bakarsak, orada enerji sektörü nispeten daha merkezi bir şekilde ele alınıyor, yönetiliyor ve koordineli bir şekilde yönlendiriliyor. Almanya’da ve genel olarak AB düzeyinde ise bu konuda büyük bir eksiklik var. Devlet, enerji meselesini gerçekten yeterince sahiplenmiyor.

Öte yandan, Alman sanayisi giderek savunma sanayisine yöneliyor. Bazıları, ekonominin militarizasyonunda bir tür “yeniden sanayileşme” potansiyeli görüyor. Ukrayna savaşından sonra, giderek daha fazla Alman şirketi savunma sanayisine malzeme sağlama konusundaki tabuyu kırıyor ve askeri teçhizat sektörüne giriyor. Bu gelişmeyi nasıl değerlendirmeliyiz?

Bu belki de çok önemli ve büyük bir soru, bu yüzden üzerine tam olarak konuşmaya cesaret edemiyorum. Bir yandan, bu durum açıkça, hâlâ gelişmekte olan ve nispeten iyi işleyen küresel ekonominin çöküşünün bir işaretidir. Eğer giderek daha büyük bir bölüm savunma sanayisine harcanıyorsa, bu aslında bir kayıptır. Çünkü bu faaliyet, yalnızca yıkım için var olan bir üretimdir. Bu genel anlamda bir gerileme işaretidir ve aynı zamanda felakete giden bir yolun göstergesidir.

Ayrıca, uluslararası arenada en iyi savunma sanayi ihalelerini almak için bir rekabet olduğu da ortada. Bu yüzden herkes, bu alana güçlü bir şekilde girmesi gerektiğini düşünüyor. Kimse sadece ABD’den uçak almak istemiyor, aksine kendi savunma sanayisini inşa etmek istiyor. Almanya da bu süreçte zaten yer alıyordu. Her zaman ön planda olmasa da, özellikle tank üretimi uzun zamandır güçlüydü. Bu sektör düşük bir hızda da olsa istikrarlı bir şekilde ilerliyordu.

Ancak bu gelişme, yaklaşan bir felaketin habercisi gibi görünüyor. Herkesin savaşa hazırlandığını gösteriyor. Bu durum, Birinci Dünya Savaşı öncesinde yaşanan atmosfere oldukça benziyor.

Almanya’da seçimler yaklaşıyor. Bu seçimlerden sonra Almanya’nın ekonomi politikalarının yeni bir siyasi düzenle değişeceğini düşünüyor musunuz?

Daha çok hayır, pek sanmıyorum. Ekonomik konuların biraz daha ön plana çıktığı gözlemlenebilir, ancak geçmişe bakarsak, 1969’daki Almanya Federal Meclis seçimlerinde seçim kampanyasının ana tartışma konularından birinin, o dönemde Alman Markı’nın (D-Mark) ABD Doları karşısında değer kazanıp kazanmaması gerektiği olduğunu hatırlıyorum. Yani, o dönemde Almanya için oldukça spesifik ve ekonomik açıdan kritik bir mesele seçim kampanyasının merkezine oturmuştu. Bu tartışma, Almanya’nın ABD’ye ve Avrupa’ya karşı nasıl bir pozisyon alması gerektiğiyle doğrudan ilgiliydi.

Bugün ise bu tür bir tartışma eksik. Aslında ele alınması gereken konular – enerji politikası, sanayisizleşme – tuhaf bir şekilde çarpıtılarak ele alınıyor. Görünüşe göre, herkesin hemfikir olduğu tek konu, Gerhard Schröder’in 2002 ya da 2003 yılında hayata geçirdiği Agenda 2010 programı. Bu program, ücretlerin düşürülmesi, sosyal yardımların azaltılması ve şirketler için kâr elde etme olanaklarının artırılması anlamına geliyordu.

Ancak bu yaklaşım, zaten o dönemde yanlıştı. Schröder’in bu adımı, bazı büyük şirketlerin büyük bir sıçrama yapmasını ve özellikle Avrupa iç pazarında Alman sermayesinin güçlenmesini sağladı. Bunun belirli avantajları oldu, ancak şimdi bunu tekrar etmek durumu daha da kötüleştirebilir.

Bu yüzden bence tartışmalar yanlış bir şekilde yürütülüyor ve özellikle de parti çizgileri doğrultusunda şekillenmiyor. Aksine, bu konuda çoğu siyasi aktörün fikir birliği içinde olduğu görülüyor.

Trump yönetiminin ilk uygulamalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Uluslararası ilişkiler ve küresel ekonomi üzerinde etkisi ne olacaktır?

Bence, yeni bir deregülasyon (serbestleşme) dalgası söz konusu değil. ABD hükümetinin, diğer büyük güçlere veya Trump’ın deyimiyle “pislik çukurları” olarak adlandırdığı küçük devletlere karşı daha agresif bir tutum sergilemesi, onları acımasızca bastırması ve ezmesi deregülasyon anlamına gelmez. Aslında bu, esasen müttefik olan kapitalist devletler arasındaki rekabetin her türlü araçla daha da sertleşmesidir. Bu durumu net bir şekilde görebiliyoruz.

Bu, deregülasyon değil; daha çok Ronald Reagan döneminde yaşananlara benziyor. O dönemde ABD, Çin ile değil ama özellikle Japonya ve Batı Avrupa ile rekabetini yeniden canlandırmaya çalıştı. Reagan’ın kendi müttefiklerine karşı sergilediği acımasız tutum, ABD’nin küresel konumunu güçlendirmeye yönelikti. Günümüzde ise bunun daha da sertleştiğini düşünüyorum. Öyle ki, ABD Başkanı kalkıp “Ey Danimarka, bize Grönland’ı vermeniz lazım, olmazsa satın alırız” diyebiliyor. Hatta gerekirse doğrudan müdahale bile edebileceklerini ima ediyorlar.

Bu tür bir tavır, ABD’nin Panama’ya yönelik geçmiş politikalarının bir devamı aslında. Panama, ABD’nin burada bir kanal inşa etmek istemesi nedeniyle Kolombiya’dan koparılarak bağımsızlaştırılmıştı. Yani, güçsüz ülkelere karşı bu emperyalist davranış zaten bir gelenek. Ancak Almanya, Britanya, Fransa veya Japonya gibi orta ölçekli devletlere yönelik tutum da giderek daha acımasız hale geliyor. Bunu, yoğunlaşan ve daha da sertleşen bir rekabetin bir sonucu olarak görüyorum.

Özellikle ABD, askeri gücünü daha pervasızca kullanma konusunda gittikçe daha az çekimser davranıyor ve bu durum giderek daha fazla ön plana çıkıyor. Bu, yeni bir dönem değil; neoliberalizmin ve laissez-faire anlayışının (bırakınız yapsınlar politikası) daha da ileri götürülmesi anlamına geliyor. Sözde “kural temelli ekonomi politikası” söylemi ise tamamen çöpe atılmış durumda.

 

Çin ekonomisi hakkında hem aşırı iyimser hem de aşırı karamsar yorumlar görüyoruz. Devlet tahvilleri değer kaybediyor, karamsarlar alarm veriyor; ihracat rekorlar kırıyor, bu sefer de iyimserler seslerini yükseltiyor. Çin’in dünyayı ABD ile “paylaşma” niyeti veya gücü var mı?

Sizinle tamamen aynı fikirdeyim; aşırı iyimser yorumlar da aşırı karamsar yorumlar kadar abartılı. Eğer Çin Komünist Partisi’nin ve liderlerinin bakış açısından düşünmeye çalışırsam, onların geleneği Çin’i en büyük ekonomik güç olarak konumlandırmak ve kapitalist dünya içinde birinci sırayı almak olmuştur.

Şu anki durumda, eğer ikinci en güçlü ülke konumundaysam, doğal olarak hedefim birinci olanla eşit hale gelmek olur. Üstelik bunu yapmak zorundayım, çünkü ABD’nin bunu kabul edip, “Tamam, Çin ile barış içinde yaşayabiliriz” diyeceği bir senaryo neredeyse imkânsız. Bir süre boyunca sanki böyle bir anlayış vardı, yani “Çin ile iyi çalışıyoruz ve bundan memnunuz” gibi bir hava seziliyordu. Ancak artık bunun mümkün olmadığı açık.

ABD’nin resmi politikası, Çin’in eşit bir güç olmasına izin vermemek üzerine kurulu. Onlar, kuralları belirlemeye ve gerektiğinde bu kuralları kendi çıkarlarına göre ihlal etmeye devam etmek istiyor. Dolayısıyla, Çin de bir emperyal güç gibi hareket etmeye zorlanıyor.

Okumaya Devam Et

RUSYA

‘Batılı şirketlerin boşalttığı alanları Türk şirketler doldurdu’

Yayınlanma

Roscongress Başkanı Alexander Stuglev, Harici’ye konuştu: “Yaptırım rejiminin hafifletilmesi açısından, şu anda ulusal para birimleri kullanılıyor ve potansiyel olarak gelecekte BRICS tarafından geliştirilen dijital bir para birimi kullanılabilir.”

Moskova, Rusya-Ukrayna savaşı ile gelen Batı yaptırımlarının etkilerini azaltmak için stratejik araçlar olarak giderek daha fazla iş diplomasisine ve uluslararası ticaret işbirliğine yöneldi. Bu çabanın merkezinde, küresel ekonomik diyalog ve ortaklıkları teşvik etmek için Rusya’nın önde gelen vakıflarından Roscongress yer alıyor. Rusya’nın uluslararası alanda iş bağlarını güçlendirmek ve ülke kalkınmasına katkı sağlamak için kurulan Roscongress, St. Petersburg Uluslararası Ekonomik Forumu (SPIEF) ve Doğu Ekonomik Forumu (EEF) gibi yüksek profilli forumlar aracılığıyla Rus işletmelerini küresel pazarlarla bağlayan bir köprü görevi görüyor. Gelişmekte olan ekonomilerle işbirliğini vurgulayan vakıf, geleneksel ortaklarla bağları güçlendirerek ve Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki yeni ticaret fırsatlarını keşfederek Rusya’nın ekonomik kalkınmasında önemli bir rol oynuyor.

Roscongress, İstanbul’da, Rusya Federasyonu’nun Ankara Büyükelçiliği ve Ankara Ticaret Temsilciliği’nin desteğiyle ülkenin yatırım potansiyelini tanıtma toplantısı düzenlendi. Bu toplantıda Roscongress Başkanı Alexander Stuglev, Harici’nin sorularını yanıtladı.

Anladığımız kadarıyla Roscongress, iş diplomasisinin yanı sıra, Batı yaptırımlarının etkilerini ortadan kaldırmak için temel bir araç. Bize yapı hakkında daha fazla bilgi verebilir misiniz?

Evet, haklısınız. Roscongress, Rusya Federasyonu’na yatırım çekmek ve Rusya Federasyonu ekonomisini geliştirmek amacıyla Rusya’da büyük uluslararası ekonomik ve politik etkinliklerin organizasyonu ve düzenlenmesiyle ilgilenen finansal olmayan bir kalkınma kuruluşu olarak 2007 yılında kuruldu.

Aynı zamanda, etkinlikleri düzenlerken, elbette, Rusya ile belirli bir ülkeden iş insanları arasındaki etkileşimin yanı sıra, üçüncü ülkelerle de doğrudan bağlantılar kurulabileceği gerçeğinden hareket ediyoruz, ki bunu da memnuniyetle karşılıyoruz.

İş sektöründe Türk-Rus ilişkilerinde gördüğünüz fırsatlar ve riskler hakkında bize daha fazla bilgi verebilir misiniz?

Kuşkusuz, yaptırımlar bir dereceye kadar Rusya-Türkiye ilişkilerinin ve genel olarak Rusya ile iş ilişkilerinin gelişimini etkiliyor.

Bununla birlikte, bugün, bu türbülansları pragmatik bir şekilde kullanarak Rusya’da iş projelerini inşa eden herkes kazanıyor, Batı ülkelerinden boşalan nişleri dolduruyor, kendi işlerini geliştiriyorlar. Ve yaptırım rejiminin hafifletilmesi açısından, şu anda ulusal para birimleri kullanılıyor ve potansiyel olarak gelecekte BRICS birliği (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika) tarafından geliştirilen dijital bir para birimi kullanılabilir.

Öncelikle, her zaman riskler vardır, pazarlama riskleri de dahil. İkincisi, Türk şirketlerinin Batılı şirketlerin boşalttığı alanları doldurmasına ek olarak, Rusya ekonomisinin yapısında Rusya içinde ürün ve hizmet yaratmaya daha fazla odaklanan genel bir değişiklik görüyoruz.

Örneğin turizm; Rusya’da ortaya çıkan turistik gezi sayısı COVID öncesine göre çok daha fazla, Rus vatandaşları tarafından Rusya içinde yılda yaklaşık 83 milyon gezi yapılıyor. Ve bu da altyapı geliştirmeyi gerektiriyor.

Rus devletinin turizm altyapısı geliştiren şirketlere yönelik çok sayıda destek programı göz önüne alındığında, yabancı şirketler için de LTD statüsünde bir Rus tüzel kişiliği organize etmeleri ve projelerini geliştirme fırsatı yakalamaları durumunda büyük şanslar var. Bu olasılıklardan biri.

Yaratıcı endüstri, bilgi teknolojileri, bilgi teknolojileri güvenliği, yazılım ürünleri; tüm bu alanlarda tamamen özgürce işbirliği yapabiliriz. Bunlar, bence yaptırımlara tabi olmanın çok zor olduğu sınır ötesi endüstriler.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ikili ticaret hacmini 100 milyar dolara çıkarma hedefi koymuşlardı. 2025’te Türkiye-Rusya ticaret hacminde bir genişleme mi yoksa daralma mı görüyorsunuz?

Birincisi, bu şu an sahip olduğumuza göre neredeyse %100 büyüme demek. 2025-2026 tahminine gelince, asıl mesele, birincisi; bence, ulaştırma ve lojistik projelerinin inşası. Örneğin Karadeniz ve Hazar Denizi var. İkincisi; enerji alanındaki işbirliği. Üçüncüsü, tedarik edilen ham maddelerden, petrol ve gazdan kimya (kimyasal ürünlerin yaratılması) alanındaki işbirliğidir. Bu, Türkiye’de ilaç, tıbbi ekipman tedariki ve tıbbi hizmetler alanında gelecek vaat eden bir sektördür. Şüphesiz, turizmin gelişimi çok umut vericidir, ancak yaratıcı endüstri, BT endüstrisi, siber güvenlik de öyle. Bunlar, bence yakın gelecekte gelişecek alanlardır. Elbette, metalurji alanındaki geleneksel işbirliği, tarım ve gıda tedariki alanındaki geleneksel işbirliği de kesinlikle büyüyecektir.

Yaptırımlar ikili ilişkilere hangi zorlukları getiriyor?

Birincisi, ulusal para birimleriyle ödeme ve dijital para birimlerinin kullanımı da dahil olmak üzere yaptırım rejiminde bir eksen. İkincisi, iş dünyası, yetenekleri sayesinde, her türlü kısıtlamaya bir çözüm bulacaktır. Şimdi ayrıntılara girmek istemiyorum, şirketlerin normal bir ticaret dengesini korumak için kullanabilecekleri fırsatların ayrıntılarını ifşa etmek istemiyorum.

Afrika’daki sömürge karşıtı hareketler hem diplomatik hem de ticari açıdan Rusya’ya alan açmış gibi görünüyor. Oradaki durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu, yalnızca Fransa ile ilgili olarak değil, aynı zamanda diğer ülkelerle ilgili olarak da sömürge karşıtı bir harekettir. Bu, örneğin Afrika’ya haksızlık eden yeşil geçiş önerileriyle ilgili bir harekettir, çünkü Afrika işletmelerini yok edecek ve küresel şirketlere büyük avantajlar sağlayacaktır. Bence, Rusya’nın her zaman yaptığı gibi, Afrika ülkelerinin çıkarlarından hareket etmek gerekir. Bu, ekonomimizin ve politikamızın avantajıdır.

Biz ‘kazan-kazan’ ilkesiyle çalışıyoruz. Aynı şekilde, Türk tarafı da Afrika’da çalışabilir. Aynı şekilde Çinli yatırımcılar da bu pazarın beklentileri şeklinde bugüne kadar Afrika’da aktif olarak çalışmaktadır. Ancak ortak çıkarlara dayanarak, bir yandan karlı işletmelerin yaratılması söz konusudur. Diğer yandan yalnızca Afrika ekonomisinin geliştirilmesi karşılıklı büyümenin daha da ileriye gitmesi için bir fırsat sağlayacaktır. Sadece tüketici olarak sömürgelerden maddi kaynakları ihraç edersek ve karşılığında hiçbir şey vermezsek, kesinlikle iyi bir şey gelmeyecektir.

Esad yönetiminin düşmesinden sonra, Rusya’nın Suriye’nin yeniden inşasında iş yapmaya ilgisi var mı?

Rus şirketlerinin diğer uluslararası şirketler gibi bu sürece katılacağından eminim. Şimdi siyasi istikrar dönemi geçecek ve belirli bir büyüme dönemi başlayacak. Önemli olan, Suriye ve Suriye halkıyla ilgili aşırılıkçı hareketlerin ve yapıcı olmayan hareketlerin siyasette galip gelmemesidir. Yakın gelecekte siyasetin ve ekonominin düzeleceğine inanıyorum.

Okumaya Devam Et

SÖYLEŞİ

E. Mısır Dışişleri Bakanı Harici’ye konuştu: Trump’ın Gazze planını desteklemeyeceğiz

Yayınlanma

Eski Mısır Dışişleri Bakanı Nabil Fahmy Harici’ye konuştu: “Türkiye ve Mısır iyi yönetilen bir ilişkiye sahip olmadıkça Orta Doğu’da güvenlik ve istikrar sağlanamaz”

Mısır’ın eski Dışişleri Bakanı (2013-2014) Nabil Fahmy, Harici Youtube kanalında, Prof. Dr. Hasan Ünal’ın ‘Stratejik Pusula’ programına konuk oldu. Nabil Fahmy, ABD Başkanı Donald Trump’ın açıkladığı Gazze planı, Ortadoğu’daki gelişmeler ve Türkiye-Mısır ilişkilerine dair değerlendirmelerde bulundu.

İşte söyleşiden öne çıkan başlıklar:

‘Trump’ın Gazze planı uluslararası hukuka aykırı ve uygulanamaz’

“Bu insanlar 70 yılı aşkın bir süredir toprakları için mücadele ediyorlar. Trump, gerçekten onların barışçıl bir şekilde ayrılıp başka yerlere gideceklerini mi düşünüyor?” diye soran eski bakan, ve Filistinlilerin bu durumu kabul etmeyeceğinin altını çizdi.

Nabil Fahmy, Trump’ın tüm bunların Amerikan parası olmadan, Arapların ödemesiyle yapılacağını iddia etmesine de değinerek, Arapların uluslararası hukuka aykırı bir projeyi finanse etmeyeceğine inandığını belirtti. İnsanların topraklarından kitlesel olarak göç ettirilmesinin uluslararası hukukun ihlali olduğunu vurguladı.

Fahmy, bu plana yalnızca İsrail’deki aşırı sağcıların destek verdiğini ifade etti. İsrail’deki aşırı sağın Gazze, Batı Şeria, Mısır’ın bazı kısımları, Lübnan, Suriye, Irak ve Ürdün’ü içine alan daha büyük bir Yahudi devleti istediğini hatırlattı ve Trump’ın bu hamlesinin onlara manevra alanı sunduğunu belirtti.

“Arap dünyası bu süreci desteklemeyecek”

Mısır’ın bu sürece karşı çıktığını belirten Fehmi, “Mısır, doğrudan ya da dolaylı olarak toprakların bu Filistinsizleştirilmesine yol açacak hiçbir süreci desteklemeyecek ya da bu sürece katılmayacaktır,” ifadesini kullandı.

Eski Bakan, Arap dünyasının da bu plana karşı çıktığını ve önümüzdeki günlerde gerginliklerin aratacağını söyledi.

Arap dünyasının güçlü bir şekilde sesini yükselteceğini ve gerekirse bu sürece direnmek için harekete geçeceğini vurgulayan Fahmy, Arap dünyası ile yeni Amerikan yönetimi arasında gerginlik yaşanmasını beklediğini ifade etti.

Fahmy, İbrahim Anlaşmalarını genişletmeye yönelik her türlü girişimin sonuçları olacağını ve bu anlaşmalara bir Suudi bileşeni eklemenin mümkün olmayacağını vurguladı. Suudilerin açıkça barış ve iki devletli çözüm istediğini hatırlattı.

“Türkiye, Mısır için çok önemli”

Türkiye ile Mısır arasındaki ilişkilere de değinen Fahmy, bu ilişkilerin düzelmesinden memnun olduğunu ve iki ülkenin “birbirlerini çekiştirdikleri zamanların hoş olmadığını” belirtti.

Mısır için Türkiye’nin çok önemli bir ülke olduğunu ve rekabet konusunda hassas olmadıklarını söyleyen Fahmy, şöyle devam etti:

” Mısır için Türkiye çok önemli bir ülke ve rekabet konusunda hiç de hassas değiliz. Aslında ben Mısır’da yıllardır bunu söyleyenlerden biriyim, Türkiye ve Mısır iyi yönetilen bir ilişkiye sahip olmadıkça Orta Doğu’da güvenlik ve istikrarın sağlanamayacağını düşünüyorum.”

“Mısır, Türkiye-Yunanistan ihtilafında taraf olmamalı”

Mısır’ın Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan ile olan ilişkileri hakkında da konuşan Fahmy, o dönemde kendisinin tüm süreçte yer aldığını belirterek, Mısır’ın bu ihtilafta taraf olmamasını istediklerini ve her zaman böyle olduğunu söyledi:

“O zaman belirttiğim ve Yunanistan ve Kıbrıs’la yaptığımız tüm anlaşmalara da yansıyan husus, hatta Türkiye ile Mısır arasındaki gerginlikte de belirttiğim husus, Mısır’ın Türk halkını olumsuz etkileyecek ya da Türkiye’nin siyasi yapısını hassaslaştıracak hiçbir şey yapmaması gerektiğiydi; o dönemde Türkiye’deki belirli bir liderlik türüyle sorunlarımız vardı ve bunu aştık. Türkiye’nin çıkarlarıyla temelden çelişen bir şey yapmayacaktık. Dolayısıyla, Türkiye’nin özellikle komşularıyla ilgili hassas konuların hiçbirine girmedik.”

“Libya’yla ilgili ve denizcilik konularında daha doğrudan bir angajman görmek isterim”

Eski Bakan, Mısır ile Türkiye arasında, özellikle Batı sınırı ve Libya’daki durumla ilgili olarak, denizcilik konularında daha doğrudan bir angajman görmek istediğini ifade etti:

“Açıkçası Mısır ile Türkiye arasında, özellikle Batı sınırımız ve Libya’daki durumla ilgili olarak, denizcilik konularında daha doğrudan bir angajman görmek isterim. Yani, evet, bunu yaptık ve bundan sorumlu olan benim. Fakat hiçbir zaman Türkiye’nin ulusal çıkarlarını doğrudan etkileyen veya Türkiye’yi dışlayan bir şey göremezsiniz.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English