Avrupa
AB’de İran çatlağı büyüyor

ABD-İsrail saldırısıyla başlayan İran savaşı, AB’yi zor durumda bırakıyor. Avrupa Komisyonu Başkanı von der Leyen’e yönelik eleştiriler artarken, enerji maliyetlerinde artış ve stagflasyon tehdidi de büyüyor.
Bazı AB ülkeleri, Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen’i, özellikle İran savaşının başlamasından bu yana dış politikada yetkisini aşmakla suçluyor.
Avrupa Parlamentosu, diplomatik çevreler ve şimdi de üye ülkelerin başkentlerinden keskin eleştiriler geliyor.
Berliner Zeitung’un aktardığına göre gerilim 28 Şubat’ta, ABD ve İsrail’in İran’a saldırılarının başlamasından kısa bir süre sonra, von der Leyen’in Orta Doğu’daki gelişmelerle ilgili bir açıklama yapmasıyla özellikle belirgin hale geldi.
Açıklamada, AB’nin İran hükümeti ve Devrim Muhafızları’nın eylemlerine yanıt olarak kapsamlı yaptırımlar uyguladığı ve nükleer ve füze programı konusunda müzakere yoluyla bir çözüm savunulduğu belirtildi.
Eski Avrupa İşleri Bakanı ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un yakın dostu Fransız milletvekili Nathalie Loiseau, hücumun ilk fişeğini fırlatarak X’te, “Bir kez daha, Ursula von der Leyen: Bu sizin işiniz DEĞİL. Yeter artık,” diye yazdı.
Loiseau, von der Leyen’in Körfez ülkeleriyle telefonda konuşurken “halüsinasyon gördüğünü” merak ettiğini söyledi.
Vekile göre Komisyon Başkanı yetki olmadan ve kendi istihbarat raporları olmadan konuşuyor.
Von der Leyen, Kallas’ı işlevsizleştiriyor
Anlaşmazlık, kurumsal ve siyasi açıdan oldukça önemli. Resmi olarak, AB’de dış politika ve güvenlik politikası üye ülkelerin sorumluluğunda.
AB Antlaşması’nın 18. maddesi, bu politikanın liderliğini Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi’ne, yani şu anda Kaja Kallas’a veriyor.
17. maddeye göre, Komisyon AB’nin dış temsilinden sorumlu ama ortak dış ve güvenlik politikası alanında açıkça sorumluluk almıyor. Şu anda çatışmayı ateşleyen de tam olarak bu ayrım.
Alman Dış İlişkiler Konseyi (DGAP) Avrupa Merkezi Başkanı siyaset bilimci Linn Selle, Berliner Zeitung gazetesine yaptığı değerlendirmede, “AB anlaşmalarına göre, Avrupa Birliği’nin dış ve güvenlik politikası öncelikle üye ülkelerin sorumluluğundadır,” diyor.
Komisyon’un burada “sadece destekleyici bir rol” oynadığını ve ve bu rolün Yüksek Temsilci tarafından yerine getirildiğini hatırlatan Selle, yasal olarak Ursula von der Leyen’in “dış politikada belirli bir rolü olmadığını fakat başkanın her zaman Avrupa Komisyonu’nu tüm alanlarda siyasi olarak temsil etmesi beklendiğini” söylüyor.
Öte yandan Selle, von der Leyen’in kendi yetkisini artırma ve öne çıkma çabasının artık sınırlarına ulaştığını düşünüyor. Her şeyden önce, üye devletler arasında Orta Doğu politikası konusunda temel bir anlaşma eksikliği var.
İstikrarlı bir konsensüsün olmadığı durumlarda, Komisyon Başkanı’nın bağımsız dış politika tutumu hızla bir sorun haline geliyor.
Selle’ye göre, von der Leyen’in bu alandaki açıklamaları geçmişte eleştirilere maruz kalmıştı: Örneğin Berlin’de, İsrail konusundaki tutumu nedeniyle.
Euobserver da von der Leyen’in, kriz diplomasisinde Kallas’tan AB dış politika temsilciliği görevini fiilen devraldığına işaret ediyor.
Komisyon’un “İran’da rejim değişikliği” iması bazı üye ülkeleri kızdırdı
Pazartesi günü AB elçileri toplantısında konuşan Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, “Komisyon, yetki paylaşımı ilkesine en sıkı şekilde uymaya çalışmalıdır… Yüksek temsilci [Kallas] birliğin ortak dış ve güvenlik politikasını yürütmektedir,” diyerek von der Leyen’e Paris cephesinden bir saldırı daha başlattı.
Aynı toplantıda konuşan von der Leyen ise, İran ve Ukrayna savaşlarının AB’nin “değer odaklı” olmaktan ziyade “daha gerçekçi ve çıkar odaklı bir dış politika” izlemesi gerektiğini gösterdiğini söyledi ve şöyle devam etti:
“Tüm varlıklarımızda ve politikalarımızda güvenlik hususlarını ana akım haline getirmeliyiz. Aslında güvenlik, eylemlerimizin düzenleyici ilkesi haline gelmelidir. Bu, savunmadan veriye, endüstriden altyapıya, teknolojiden ticarete kadar her alanda varsayılan zihniyet olmalıdır.”
Bazı diplomatların POLITICO’ya yaptığı açıklamalar da von der Leyen’in şahsında somutlaşan İran politikası bölünmesini yansıtıyor.
Habere göre, von der Leyen’in savaşın ilk günlerinde 27 üye ülkenin uzlaşmasının ötesine geçen tutumlar sergilemesi, birçok hükümeti öfkelendirdi.
Kallas’ın üye ülkelerle mutabık kaldığı resmi AB çizgisinin daha ihtiyatlı bir üslupta olmasına karşın, von der Leyen’in Tahran’da bir iktidar değişikliği sinyalleri vermesi özellikle hassas bir konuydu.
Selle bunu AB için yapısal bir ikilem olarak görüyor. Siyasi araçlar eşit olmayan bir şekilde dağıtılmış durumda:
“Geleneksel dış ve güvenlik politikası üye devletlerin sorumluluğunda, iktisadi güvenlik araçları, yaptırım rejimleri ve dış ticaret ise AB’nin sorumluluğunda.”
Komisyon liderliği ve başkentler aynı yönde hareket etmek istediği sürece, bu rol karmaşası şaşırtıcı derecede iyi işliyor. Fakat siyasi anlaşmazlık olduğunda, sistem sınırlarına ulaşıyor.
Öte yandan POLITICO haberine göre, diplomatlar sadece von der Leyen’in İran hakkındaki açıklamalarından değil, diğer girişimlerinden de rahatsız.
Örneğin Komisyon’un Ukrayna’nın AB’ye katılımını hızlandırma politikası ve Donald Trump’ın “Barış Kurulu”nu ele alma şekli bunlar arasında.
Tüm bunların arkasında aynı suçlama yatıyor: Başkan, dış dünyaya siyasi pozisyonlar sunuyor ve böylece üye devletleri önceden yeterince dahil etmeden Avrupa Birliği’ni etkili bir şekilde taahhüt altına alıyor.
Berliner Zeitung’a göre mevcut gerginliklerin kökeninde temel bir sorun yatıyor: Küresel çatışmalar her geçen gün artarken, AB içindeki bölünme giderek daha da derinleşiyor.
İthalat enflasyonunun yukarı yönlü baskı yaratması bekleniyor
Orta Doğu’daki gerginliğin tırmanması, Avrupa için derin ve geniş kapsamlı finansal sonuçları olan ciddi ve çok yönlü bir enerji şokuna yol açmış görünüyor.
Dünyanın en büyük petrol ve doğalgaz net ithalatçılarından biri olan kıta, Hürmüz Boğazı ve daha geniş Körfez tedarik altyapısı gibi kritik su geçitlerinde meydana gelen aksaklıklara karşı son derece savunmasız durumda.
İran’ın bölgesel enerji tesislerine misilleme saldırıları, tanker trafiğinin durdurulması, deniz sigortası primlerinin hızla artması ve Katar gibi önemli ihracatçıların üretimini geçici olarak durdurması gibi olaylar, fiyatlarda ani ve keskin artışlara yol açıyor.
Örneğin uluslararası başlıca referans noktası olan Brent ham petrolü, bu ayın başlarında varil başına 94 dolara kadar yükseldi (bazı seanslarda gün içi zirveler 100 dolara yaklaştı veya aştı) ve çatışma öncesi baz seviyelerine göre aylık bazda %34’ün üzerinde artış kaydetti.
Aynı zamanda, Hollanda TTF referans endeksi ile takip edilen Avrupa doğalgaz fiyatları, uzun süreli arz kısıtlamaları ve yılın başındaki depo seviyelerinin tükenmesi (şubat sonu itibarıyla yaklaşık 46 milyar metreküp, önceki kışlara göre önemli ölçüde düşük) endişeleri nedeniyle, son işlem seanslarında bazı durumlarda iki katına çıkarak veya %50-60 oranında artarak daha da agresif bir şekilde yükseldi.
Bu enerji maliyetlerindeki artışlar ekonomiye hızla yansıyor. Benzin istasyonlarında artan yakıt fiyatları, hane halkı için yükselen elektrik ve ısınma faturaları ve imalat sektörleri için artan girdi maliyetleri, tüketicilerin satın alma gücünü aşındırıyor, manşet enflasyonu körüklüyor ve enerji yoğun sektörlerin rekabet gücünü zayıflatıyor.
Bu durum özellikle kimya, çelik ve otomotiv üretiminin ciddi baskı altında olduğu Almanya, İtalya ve Hollanda gibi ağır toplarda daha şiddetli hissediliyor.
Önemli finansal varlık fiyatlarının daha yakından incelenmesi, piyasaların jeopolitik risk ve enflasyonist baskıları nasıl agresif bir şekilde fiyatlandırdığını ortaya koyuyor.
Euractiv’deki analize göre ABD doları endeksi (DXY), küresel belirsizliğin yol açtığı klasik güvenli liman akışları arasında 98,00-99,50 seviyelerine doğru yükselerek belirgin bir şekilde güçlendi.
Doların bu değer kazanması, avroyu daha da zayıflatarak, emtiaların dolar cinsinden olması nedeniyle Avrupa’nın ithal enflasyon yükünü artırıyor.
Petrolün sürekli yükselişi, spekülatif köpükten ziyade gerçek arz tarafındaki endişeleri vurguluyor.
Bu, sadece spot korkuları değil, Hürmüz’ün kapalı kalması durumunda Brent’in 100 doları test etme veya aşma potansiyelini de yansıtıyor.
Bu arada, yatırımcılar enflasyonun yeniden canlanması ve daha geniş çaplı istikrarsızlığa karşı bir koruma aracı olarak altına yönelirken, altın ons başına 5.150-5.400 dolar civarında yeni rekor seviyelere yükseldi (bazı tahminler 2026 yıl sonuna kadar 6.000-6.300 dolar seviyesini öngörüyor).
Doların güçlenmesi, petrol fiyatlarının yükselmesi ve altının patlaması gibi eşzamanlı hareketler, enerji hakimiyetinin varlık sınıfları, para birimleri ve tahvil getirileri arasındaki oynaklığı artırdığı, emtia kaynaklı krizin tipik bir örneği.
Stagflasyon hayaleti AB’nin üzerinde dolaşıyor
Daha yapısal ve makroekonomik düzeyde, bu birleşim Avrupa genelinde stagflasyonun muhtemel başlangıcını işaret ediyor.
Bu, 1970’lerin petrol şoklarını anımsatan, kökleşmiş enflasyon ile zayıf veya durgun büyümenin zararlı bir birleşimi.
Enflasyon, pandemi sonrası toparlanma, enerji geçişi yatırımları ve art arda gelen krizler sırasında biriken devasa kamu borçlarının gerçek değerini kademeli olarak aşındırmak için mevcut ortamda neredeyse vazgeçilmez hale geldi.
Avrupa Merkez Bankası (ECB) dahil merkez bankaları, kırılgan ekonomileri istikrarsızlaştırabilecek mali temerrütleri veya sert kemer sıkma önlemlerini önlemek için yüksek fiyat seviyelerini daha uzun süre tolere etmek zorunda kalabilir.
Fakat gerçek iktisadi büyüme, Avrupa’nın içsel sınırlamaları nedeniyle ciddi şekilde kısıtlanmaya devam ediyor: yaşlanan nüfus, durgun verimlilik artışı, düzenleyici yükler ve şimdi de yoğunlaşan ticaret sürtüşmeleri ve jeopolitik parçalanma gibi kalıcı yapısal engeller, çoğu temel senaryoda yıllık GSYİH büyüme potansiyelini %1 veya daha da düşük bir seviyede sınırlıyor.
Mevcut enerji şoku, talepte herhangi bir artışa yol açmadan üretim ve nakliye maliyetlerini artırarak bu dengesizliği daha da kötüleştiriyor.
Bu durum, 2026 büyüme tahminlerinden %0,2-0,4 (veya en kötü durumda, uzun süreli kesintilerde daha fazla) düşüşe yol açarken, çatışmanın süresi ve nakliye rotalarının değiştirilmesi veya stokların azaltılması gibi ikincil etkilere bağlı olarak enflasyon rakamlarına 0,5-1,5 puan (veya daha fazla) artışa neden olabilir.
ECB’nin enflasyon tahminleri şimdiden yukarı yönlü revize ediliyor ve büyümeye yönelik aşağı yönlü riskler, ikinci tur ücret-fiyat sarmalının ortaya çıkması durumunda faiz indirimlerinin ertelenmesine, hatta faiz artışlarına ilişkin acil durum tartışmalarına yol açıyor.
Savaşın faturası emekçilere çıkarılacak
Hanehalkları, yaşam maliyetlerinin artmasıyla reel harcanabilir gelirlerinin azaldığını görecek ve bu da tüketime darbe vuracak.
Artan belirsizlik ve borçlanma giderleriyle karşı karşıya kalan işletmeler, sermaye yatırımlarını ve istihdamın büyümesini erteleyecek.
Hükümetler, artan bütçe açıkları arasında borçların faiz ödemelerinin şişmesiyle mücadele edecekler. Tüm bunlar olurken, çatışmanın gidişatı belirleyici bir değişken olmaya devam edecek.
Çatışmalar haftalarca, hatta aylarca sürerse, Avrupa 1970’ler tarzı bir tuzağa sürüklenebilir: enflasyon kendini pekiştiren ve kalıcı hale gelir, büyüme kronik olarak zayıflar ve istihdam yaratma durur, politika yapıcıların fiyatlarla mücadele ve iktisadi faaliyeti destekleme arasında manevra alanı dramatik bir şekilde daralır.
COVID’den Ukrayna savaşına ve enerji geçişlerine kadar birçok şoku atlatan kıtanın hala kırılgan olan toparlanması, Orta Doğu kriziyle birlikte uzun süreli iktisadi durgunluğa doğru önemli bir dönüm noktasına gelmiş durumda.
Gübre ithalatı zorlaşıyor, gıda krizi kapıda
Küresel gübre ihracatının da %30’u da şu anda fiilen kapalı olan Hürmüz Boğazından yapılıyor.
Fosfat gübreleri için kritik öneme sahip olan küresel ticaret hacminin yaklaşık %44’ü de bu boğazdan geçiyor. Sektör tahminlerine göre, bu rota ayrıca amonyak sevkiyatlarının %18’ini ve fosfatların %15’ini taşıyor.
Gübre üretiminde kritik bir hammadde olan ürenin fiyatı, geçen hafta 450 dolardan ton başına 600 doların üzerine çıktı.
Üre fiyatları 2 Mart’ta önceki güne göre yaklaşık %14 arttı. Gübreler, birçok tarım ürününün üretim maliyetlerinde önemli bir paya sahip. Örneğin, mısır ve buğdayda her ikisi de üçte birden biraz fazlasını oluşturuyor. Gübre fiyatlarındaki artış, enerji maliyetlerindeki artışla birleştiğinde, önemli mahsullerin üretimi daha pahalı hale geliyor.
Körfez, dünyanın en büyük azotlu gübre ihracatçılarından biri olarak, dünya gıda üretiminin temel itici gücü konumunda.
Rabobank’ın yaptığı bir analize göre, Hürmüz Boğazından geçen üre miktarının önemli bir kısmı Katar ve İran’dan geliyor ve yıllık tahmini miktarı 5 milyon tonu buluyor. Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan ise her yıl 2 milyon tonluk bir katkı sağlıyor.
Rabobank analistleri, en savunmasız ülkelerin üre üretiminde en büyük yapısal açıkları olan ülkeler, yani Brezilya ve Hindistan olacağını öne sürüyor.
Brezilya her yıl 7,5 ila 8,5 milyon ton üre ithal ederek ihtiyacının %90’ından fazlasını ithalatla karşılıyor. Öte yandan, Yeni Delhi’nin talebi, sübvansiyon politikalarına ve tarıma yönelik hükümet destek programlarına bağlı olarak yıllık 7 ila 11 milyon ton arasında değişiyor.
Uluslararası Gıda Politikası Araştırma Enstitüsü’ne (IFPRI) göre, Katar, Suudi Arabistan, Bahreyn ve Umman, yılda toplam 15 milyon metrik ton üre, diamonyum fosfat (DAP) ve susuz amonyak üretiyor.
Hindistan, ABD, Brezilya ve Avustralya gibi ülkeler, tarımsal verimi korumak için bu ihracata büyük ölçüde bağımlı.
Doğalgaz fiyatlarıyla gübre fiyatları arasında da güçlü bir bağlantı bulunuyor. Doğalgaz, azotlu gübrelerin üretim maliyetinin yaklaşık %70’ini oluşturuyor, bu nedenle enerji piyasalarındaki ani artışlar gübre fiyatlarına da yansıyor.
Enerji söz konusu olduğunda stoklar ve rezervler, petrol fiyatlarının kısa vadede şokları absorbe etmesi için bir tür güvenlik ağı sağlarken, gübre piyasaları bu konuda daha az tamponlama gücüne sahip.
Euronews‘e konuşan IFPRI genel müdürlük ofisinin emekli araştırma görevlisi Joseph Glauber, “Birçok gübre ürünü kolayca depolanabilir, fakat temel hammaddeye (örneğin doğalgaz) göre çok yüksek değere sahip olmaları ve doğalgazın yıl boyunca üretilmesi nedeniyle, depolama maliyetleri nedeniyle ihtiyaç duyulduğunda satın almak daha ekonomik oluyor,” diye açıklıyor.
Siparişler, ürün ekim döngüleri ve hava koşullarına bağlı olarak mevsimsel talebe göre değişiyor. Bu, gübre stoklarının çoğunlukla sipariş üzerine üretildiği ve hemen sevkiyata hazır olduğu anlamına gelir.
Haziran ayında, Avrupa Birliği Rusya ve Beyaz Rusya’dan gübre ithalatına yeni gümrük vergileri uyguladı ve yaklaşık bir milyon tonluk gübre ihtiyacını başka yerlerden karşılamak zorunda kaldı.
Avrupa’nın halihazırda önemli miktarda üre ithal ettiği Kuzey Afrika ve Orta Doğu en bariz alternatifler olarak görünüyor. Fakat her iki bölge de jeopolitik riskler taşıyor.
Örneğin, geçen haziran ayında İsrail’in Mısır’a gaz arzını askıya alması, ülkenin üre üretiminin bir kısmını durdurarak Avrupa genelinde fiyatların yükselmesine neden oldu.
Avrupalı üreticiler, özellikle çatışmaların gaz ve petrol piyasalarını da etkilediği bir dönemde, neredeyse kesin olarak daha yüksek enerji maliyetleriyle iç üretimi artırmaya çalışabilirler.
Bu belirsizliklere, yılın başından beri yürürlükte olan Karbon Sınır Ayarlama Mekanizması’nın (CBAM) getirilmesiyle ilgili maliyetler de ekleniyor.
Geçen hafta, özellikle İtalya’daki tarım-gıda endüstrisinin güçlü baskısı üzerine Brüksel, amonyak ve üre ithalatına uygulanan gümrük vergilerini geçici olarak askıya alma olasılığını gündeme getirdi.
Komisyon, yaptığı açıklamada, “Öneri, çiftçiler ve gübre endüstrisinin maliyetlerini yaklaşık 60 milyon avro azaltmayı amaçlamaktadır,” dedi.
Arz kesintileri Avrupa’yı zorlayabilir
Mısır, pazardaki boşluğu doldurmaya yardımcı olmak için önemli bir üretim kapasitesine ve Avrupa’ya doğrudan bir rotaya sahip. Ülke halihazırda her yıl 7-8 milyon ton azotlu gübre üretiyor ve bunun %40-50’si ihraç ediliyor.
Polyserve Başkanı Sherif El Gabaly, Mısır’ın piyasadaki aksaklıklara rağmen yerel pazarı beslemeye yetecek kadar azot, fosfat ve potasyum bazlı gübre ürettiğini söyledi.
Fakat tekrar olacak, azot bazlı gübreler doğalgaza bağımlı ve enerji sıkıntısı devam ederse elektrik üretimine öncelik verilmesi için doğal gazın yönlendirilmesi gerekebilir.
İki gübre endüstrisi uzmanı, üretim seviyelerini mevcut durumda tutmak için en önemli faktörün fabrikalara gaz tedarikinin sürekliliği olduğunu ve kıtlıkların üretimde düşüşe yol açabileceğini söyledi.
Fakatfosfat ve potasyum bazlı gübreler doğal gaza aynı derecede bağımlı değildir ve bu ikisi yerel tüketime göre fazlalık sağlıyor.
Öte yandan CBAM çerçevesi, hem Mısırlı ihracatçıların canını sıkıyor, hem de AB’nin gübre tedarikini tehlikeye atabilir.
Dahası, Maersk ve Hapag-Lloyd gibi büyük taşıyıcılar Hürmüz geçişlerini askıya alarak gemileri Ümit Burnuna yönlendirdi. Bu durum, teslimat sürelerini 16 günden 32 güne çıkardı ve sefer başına yaklaşık 1 milyon dolar ek yakıt maliyeti ekledi.
Enerji belirsizliği: Gaz mı, yeşil enerji mi?
Bu arada, Avrupa’nın pazartesi günkü petrol fiyatlarındaki artışa verdiği tepki hiç de tek ses değildi.
Bazı yetkililer temiz enerjiye daha hızlı geçiş çağrısında bulunurken, diğerleri başka yerlerden daha fazla petrol ve gaz ithal etmek istedi.
Örneğin Komisyon sözcüsü, AB’nin “temiz enerjiye yapılan yatırımları hızlandırmaya odaklanmış durumda” olduğunu savundu.
“En düşük fiyatlara sahip üye ülkeler, enerji karışımlarında yenilenebilir enerjinin payı en yüksek olan ülkelerdir,” diye ekleyen sözcü, muhtemelen son enerji krizinden bu yana yenilenebilir enerjiye büyük yatırımlar yapan ve bu hafta en düşük ve en az dalgalı enerji fiyatlarını kaydeden İspanya’yı kastetti.
Fakat Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, tedarik kaynaklarını daha da çeşitlendirmek için Orta Asya’yı Hazar Denizi üzerinden Avrupa’ya bağlayan Trans-Hazar gaz ve petrol koridorunun derinleştirilmesi olasılığını gündeme getirdi ve bunun “sorunlu bir bölgeye barış getirebileceğini” öne sürdü.
Bugün (10 Mart), Komisyon bazı tüketiciler için yüksek enerji fiyatları sorununu çözmeye yardımcı olacak, fakat Avrupa’nın ithal fosil yakıtlara bağımlılığını azaltmayacak bir enerji paketi açıklayacak.
Mayıs ayında daha kapsamlı bir “enerji güvenliği paketi” bekleniyor ve bu paket, kıtanın fosil yakıtlardan elektrik tabanlı çözümlere geçişini hızlandırmaya yardımcı olacak, uzun zamandır beklenen elektrifikasyon planını da içerecek.
Salı günkü paket, yüksek enerji faturalarıyla mücadele eden düşük gelirli hanelere ek destek ve gelecekteki elektrifikasyon için gerekli olan şebeke yatırımlarını artırmaya yönelik önlemleri içeriyor.
Komisyon ayrıca, rüzgar, güneş ve pil depolamayı tamamlayacak potansiyel bir “baz yük” güç kaynağı olarak tanıtılan, fakat henüz mevcut olmayan bir teknoloji olan küçük modüler nükleer reaktörler (SMR) için planlarını da açıklayacak.
Almanya, Amerikan uçaklarına üslerini açtı
Almanya ve diğer Avrupalı NATO ülkeleri, Orta Doğu’ya asker göndererek ve ABD savaş uçaklarına askeri üsler açarak, ABD ve İsrail’in İran’a karşı savaşını destekliyor.
Berlin’in ABD güçlerinin kullanmasına izin verdiği üsler arasında Ramstein askeri üssü de bulunuyor.
Alman fırkateyni Nordrhein-Westfalen şu anda Kıbrıs açıklarında ve BM misyonu UNIFIL’in bir parçası olarak Doğu Akdeniz’de faaliyet gösteriyor.
Fakat fırkateynin bu bölgedeki savaş durumu için uygun olmadığı düşünülüyor. Alman donanmasının sahip olduğu en modern tip olan F125 fırkateyni, korsanlar veya kaçakçılarla mücadele gibi senaryolar için optimize edilmişti ve riskli hava savunma operasyonları için uygun değil.
Haberkere göre, Alman Silahlı Kuvvetleri şu anda Irak’ta konuşlanmış askerleri, yerel silahlı kuvvetleri eğitmek için Ürdün’e çekiyor.
Şansölye Friedrich Merz’in partisi CDU’dan askeri politikacı Roderich Kiesewetter, Alman tanker uçaklarının İsrail savaş uçaklarını desteklemek için kullanılması için baskı yapıyor.
Fransa da savaşa dahil oluyor
Fransa da İran’a karşı savaşta ABD ve İsrail’i desteklemek için faaliyetlerini artırıyor. Paris, ABD’nin Marsilya’nın kuzeybatısındaki Istres hava üssünü Orta Doğu savaş bölgesine giderken mola yeri olarak kullanmasına izin verdi.
Fransa, tanker uçaklarının sadece yakıt ikmali yaptığını, bombardıman yapmadığını öne sürerek Istres’in kullanımına izin veriyor.
Fransız Rafale jetleri de İran’ın insansız hava araçlarını ve füzelerini durdurma çabalarına katılıyor. Ayrıca, bir Fransız fırkateyni ve Fransız hava savunma sistemleri Kıbrıs’a doğru yola çıktı. Dahası, Baltık Denizinde NATO manevrasına katılan uçak gemisi Charles de Gaulle, Akdeniz’e geri döndü.
Hollanda’dan bir fırkateyn ve İspanya’dan bir başka fırkateyn de onun eskort grubuna dahil edilecek.
Fransa ayrıca, Kızıldeniz ve Umman Körfezindeki AB’nin Aspides deniz misyonunu güçlendirmeye çalışıyor.
Kısa bir süre önce, Fransız Donanması Genelkurmay Başkanı Nicolas Vaujour, Fransa’nın deniz kuvvetlerinin kapasitelerinin sınırlarına ulaştığı konusunda uyarıda bulundu.
Avrupa
Alman donanması kıyılardaki etkinliğini artırıyor

Bremerhaven limanının yüksek kapasiteli bir askeri merkez haline getirilmesi ve muhtemelen Emden’de kurulacak beşinci Alman deniz üssü ile birlikte, federal hükümet Alman kıyılarının askeri hale getirilmesi sürecini hızlandırıyor.
German Foreign Policy’nin aktardığına göre Bremerhaven’da, muazzam miktardaki silah ve mühimmatı mümkün olduğunca çabuk boşaltmak ve Doğu Avrupa’daki potansiyel savaş alanlarına nakletmek için gerekli lojistik altyapı modernize edilecek ve genişletilecek.
Bu, bu hafta Savunma Bakanlığı ile Bremen belediye yetkilileri arasında imzalanan bir mutabakat zaptında öngörülüyor.
Federal hükümet bu amaçla 1,35 milyar avroya kadar kaynak sağlarken, Bremen eyaleti de 212 milyon avrodan fazla katkı sağlıyor.
Bremen, ülke genelinde yoksulluk riskinin en yüksek olduğu ve çocuk yoksulluğu oranının en yüksek olduğu eyalet.
Yoksullukla mücadele yerine askeri lojistiğin genişletilmesi için yüz milyonlarca avroluk bir meblağın ayrılması, eyalet hükümetinde yer alan Sol Parti’den senatörler tarafından da destekleniyor.
Bremerhaven’de modernizasyon faaliyetleri yoğunlaştı
Denizyolu yük elleçleme açısından Hamburg’un ardından ikinci, Wilhelmshaven’ın önünde yer alan Almanya’nın en büyük ikinci limanı olan Bremerhaven Limanı, askeri yüklerin elleçlenmesi için ideal olarak kabul ediliyor.
Liman, sadece konteynerlerin değil, araçların da boşaltılması için önemli bir kapasiteye; ayrıca savaş tankları gibi ağır askeri teçhizatı bile taşıyabilecek ağır yük alanlarına sahip. Buna ek olarak, kilitlerden geçmeden erişilebildiği için ulaşımı önemli ölçüde daha kolay ve hızlı.
Son olarak, karayolları ve özellikle de demiryollarıyla iyi bağlantılara sahip; bu da bir kriz veya savaş durumunda silah ve mühimmatın hızlı bir şekilde nakledilmesi için hayati önem taşıyor.
Limanın askeri bir aktarma merkezi olarak özel uygunluğu, tarihinden de kaynaklanıyor: Liman, İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan beri ABD kuvvetleri tarafından kullanılıyor.
Soğuk Savaş döneminde, Federal Almanya Cumhuriyeti’ndeki merkezi aktarma limanı olarak hizmet vermiş ve buna uygun olarak genişletilmişti.
1990’dan sonra ABD için önemini yitirdi; fakat Ukrayna çatışmasının tırmanmasıyla birlikte, ABD’nin varlığı yeniden arttı.
Başlangıçta Defender Europe 2020 gibi tatbikatlar kapsamında, ardından 2022’den itibaren Ukrayna savaşı bağlamında ABD faaliyetleri tırmanışa geçti.
Uzmanlar, 2023 gibi erken bir tarihte bile Bremerhaven’ın “tıpkı eski günlerdeki gibi bir silah merkezi” olarak işlev gördüğünü belirtmişlerdi.
Limanlar askeri lojistik için optimize ediliyor
Federal hükümet şu anda limanın askeri lojistik kapasitesini daha da artırmak için çalışıyor.
Örneğin, “liman havuzlarının derinleştirileceği ve karayolu ile demiryolu bağlantılarının genişletileceği” bildiriliyor.
Konteyner tesisleri modernize edilecek ve daha ağır yükleri taşıyabilecek şekilde uyarlanacak.
Bu durum hem vinçler hem de depolama alanları için geçerli olup, bu alanların yeni bölgelere doğru genişletilmesi de planlanıyor.
Liman işletmecisi Bremenports’un bir sözcüsünün “Askeri teçhizatın verimli bir şekilde taşınması artık sadece tanklarla sınırlı değil” dediği aktarılıyor.
Günümüzde silah ve mühimmat da konteynerlerle teslim ediliyor ve savaş durumunda bunların hızla boşaltılıp ileriye taşınması gerekecek.
Bunu sağlamak için Kaiserhafen’da yeni bir demiryolu döner köprüsünün inşası da planlanıyor. Raporlara göre mevcut köprü, askeri teçhizatın hareketini gereksiz yere yavaşlatan bir “darboğaz” olarak tanımlanıyor.
Ayrıca, askeri lojistiğe yoğun bir şekilde odaklanılması, oldukça maliyetli güvenlik önlemlerini de gerektiriyor.
Örneğin, sadece yeni çitler ve mahremiyet perdeleri inşa edilmekle kalmayacak, aynı zamanda insansız hava aracı savunma sistemleri kurulacak ve siber güvenlik önlemleri alınacak.
Sol Partili senatörlerden silahlanmaya destek
Federal hükümet, Bremerhaven’daki askeri lojistiği optimize etmek ve bununla bağlantılı olarak Bremen Havalimanı’nın Bundeswehr’in ihtiyaçlarına daha uygun hale getirilmesi amacıyla 2031 yılına kadar yaklaşık 1,35 milyar avro tahsis ediyor.
Bremen Belediye Başkanı Andreas Bovenschulte’ye göre bu, Alman hükümetinin Bremen eyaletindeki bir projeye şimdiye kadar sağladığı en büyük hibe.
Bremen eyaleti ise “Bremerhaven 2031 Konuşlanma Merkezi” projesine ek olarak 212 milyon avro katkıda bulunuyor.
Bremen eyalet bütçesinden bu şekilde büyük meblağlar savaş hazırlıklarına aktarılırken, 2024 yılında eyalet nüfusunun yaklaşık yüzde 25,9’u yoksulluk riski altında, tüm çocukların ise yüzde 28,6’sı yoksulluk içinde yaşıyor olarak sınıflandırıldı.
Bu durum, Bremen’i yoksulluk riski en yüksek ve çocuk yoksulluğu oranı en yüksek eyalet yapıyor.
Bremerhaven’daki askeri lojistiğin eyalet bütçesinden yüz milyonlarca avroluk bir meblağla finanse edilmesine ilişkin onay, Sol Parti’ye mensup iki Bremen senatöründen de geldi.
Sol Partili Ekonomi ve Limanlardan Sorumlu Senatör Kristina Vogt, yeni tesisler inşa etmek yerine “halihazırda sivil amaçlarla kullanılan altyapımızı askeri amaçlar için iyileştirmenin” “akılcılığını” övdü.
Baltık Denizi’nin militarizasyonuna Kuzey Denizi de ekleniyor
Bremerhaven askeri merkezinin genişletilmesiyle birlikte Almanya’nın kıyılarının militarizasyonu ilerliyor.
Şimdiye kadar Almanya’nın denizcilik altyapısının odak noktası Baltık Denizi kıyılarıydı. Bunun nedeni kısmen Soğuk Savaş döneminde Federal Almanya Cumhuriyeti’nin denizcilik faaliyetlerinin Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı ülkelerine yönelik olmasıydı.
Birkaç eğitim tesisinin yanı sıra, Alman Donanması burada öncelikle Eckernförde, Kiel ve Rostock-Warnemünde’de bulunan üç büyük deniz üssünü ve Rostock’ta bulunan Deniz Komutanlığı’nı işletiyor.
Kuzey Denizi’nde ise bunlara Wilhelmshaven’daki deniz üssü ve Cuxhaven yakınlarındaki Nordholz’da bulunan Deniz Hava Komutanlığı ekleniyor.
Deniz Hava Komutanlığı, Kiel’de konuşlanmış 1. Operasyon Filosu ve Wilhelmshaven’da konuşlanmış 2. Operasyon Filosu ile birlikte Alman Donanması’nın üçüncü büyük birimi.
Şu anda, Bundeswehr’e bağlı yaklaşık 16.000 asker ve 1.800 sivil personel, Donanma’nın ana üslerinde ve çeşitli küçük tesislerinde görev yapıyor.
Silahlı kuvvetlerin diğer kollarında olduğu gibi, Alman Donanması da personel sayısını artırmayı hedefliyor.
Almanya’nın beşinci deniz üssü inşa edilecek
Mevcut dört deniz üssü ve Bremerhaven askeri merkezine ek olarak, federal hükümet kısa süre içinde yine Kuzey Denizi’nde inşa edilecek beşinci bir deniz üssünün yapımını duyurmayı planlıyor.
Haberlere göre, üssün yeri olarak Emden seçildi. Burada pazartesi günü Savunma Bakanı Boris Pistorius ve Aşağı Saksonya Eyalet Başbakanı Olaf Lies’in olası yeni bir deniz üssüyle ilgili sonraki adımları ana hatlarıyla açıklaması planlanıyor.
Emden, Soğuk Savaş döneminde bir deniz üssüne ev sahipliği yapmıştı ama üs 1997’de kapatılmıştı.
Haberlere göre, Emden’in lehine olan argümanlardan biri, Aşağı Saksonya’nın Kuzey Denizi limanları arasında en geniş kullanılmayan alana sahip olması.
Kullanılmayan arazinin nasıl akılcı bir şekilde değerlendirileceği konusunda bir süredir tartışmalar sürüyor ama bu tartışmalar daha önce sivil kullanıma odaklanmıştı.
Alman Donanması’nın planlarına göre, yeni deniz üssü yedi fırkateyn, on mayın tarama gemisi ve on römorkörün yanı sıra dört haneli sayıdaki Bundeswehr askeri ve sivil personeli barındıracak.
Avrupa
Manchester City’nin başı dertte

Bağımsız bir komisyon, Manchester City’yi, 830 milyon sterlinden fazla gizli fonu gizlemek amacıyla ticari ortaklarla “sahte sözleşmeler” düzenlemek de dahil olmak üzere, 114 başlıkta suçlu buldu.
Kulüp, herhangi bir suçu olduğunu hâlâ reddediyor ve 2 Ekim tarihine kadar temyiz başvurusunda bulunma hakkı var.
City, 2009 ile 2018 yılları arasında mali kuralları ihlal ettiği gerekçesiyle Şubat 2023’te Premier Lig tarafından yöneltilen 115 suçlamadan 114’ü konusunda suçlu bulundu.
Bağımsız heyet, para cezasından ağır puan kesintisine, ligden ihraç edilmeye veya şampiyonlukların iptal edilmesine kadar uzanan yaptırımlar konusunda henüz bir karar vermedi.
Manchester United, Liverpool ve Arsenal gibi rakip kulüplerin, bu kararın o dönemde kaçırdıkları ödül paraları ve sıralamalar açısından ne anlama gelebileceğini şimdiden değerlendirmeye başladıkları söyleniyor.
En ciddi suçlamalar ise sponsorluk gelirleri, ilişkili taraflarla yapılan ödemeler ve işletme giderleri ile ilgili muhasebe usulsüzlüklerine odaklanıyor.
40 sayfalık raporda Manchester City, “sahte” anlaşmalar, “dürüst olmayan” tanıklar ve Abu Dhabi United Group (ADUG) için “bir paravan olmaktan öteye gitmeyen” Fordham Anlaşması ile suçlanıyor.
City, ADUG’un Abu Dabili sponsorlardan gelen sponsorluk ücretlerini kısmen karşıladığı bir “Gizli Finansman Planı” uyguladı.
Sonuç olarak, kulübün mali tablolarında 2009-10 sezonundan 2017-18 sezonuna kadar Abu Dabi sponsorlarından elde edilen ticari gelirin 949,94 milyon sterlin olduğu gösterildi.
Oysa gerçekte, Abu Dabi sponsorları bu dönemde City’ye sadece 119,25 milyon sterlin ödedi; kalan 830,69 milyon sterlin ise ADUG tarafından karşılandı.
City ayrıca, gelirleri 24,5 milyon sterlin fazla, giderleri ise 49,414 milyon sterlin eksik göstermek amacıyla Fordham adlı bir üçüncü tarafı bir araç olarak kullandı.
Komisyon, “Fordham Anlaşması”ni “ADUG için bir paravan olmaktan öteye gitmeyen” bir düzenleme olarak nitelendirdi.
Bu davanın boyutu, onu İngiliz futbolunun daha önce karşılaştığı hiçbir duruma benzemiyor.
Everton, 2023-24 sezonunda kâr ve sürdürülebilirlik kurallarını tek bir kez ihlal ettiği için altı puan, Nottingham Forest ise dört puan düşürüldü.
Her iki vaka da City’ye yöneltilen 115 suçlamanın yanında nispeten sınırlı kalıyor.
Chelsea, kulübün önceki yönetim döneminde yapılan usulsüz ödemeleri fiilen ihbar ettikten sonra para cezasına çarptırıldı ve ertelenmiş bir transfer yasağı aldı; ayrıca soruşturma süreci boyunca yetkililerle işbirliği yaptı.
City ise bunların hiçbirini yapmadı. Davayı takip eden hukuk uzmanlarına göre kulüp, her bir suçlamayı reddetti ve Chelsea’nin yaptığı gibi işbirliği göstermedi.
Bu durum, yaptırımlar nihayet belirlendiğinde hoşgörü gösterilme olasılığını önemli ölçüde azaltıyor.
Premier Lig’den Richard Masters, ligin uygulanması gerektiğini düşündüğü yaptırımla ilgili sunumları denetleyecek.
Bunun ardından City’nin avukatları daha hafif bir sonuç için savunma yapabilecek.
Her iki taraf da, kararı veren aynı bağımsız heyetin huzurunda argümanlarını sunacak.
Söz konusu dönemde City’nin kazandığı şampiyonlukların elinden alınıp alınmayacağı konusu henüz netleşmedi.
Kulübün yaratmakla suçlandığı mali avantajın, sonraki on yıl boyunca İngiliz futboluna hakim olan ve 2023’teki üçlü zaferle doruğa ulaşan kadronun oluşturulmasına katkıda bulunduğu gerekçesiyle, 2009 ile 2018 arasındaki tüm sonuçların geçersiz sayılması yönünde bir görüş bulunuyor.
Buna karşılık, sahada yaşananların geriye dönük olarak iptal edilemeyeceği yönünde bir görüş de mevcut.
City’nin en görkemli döneminde kulübe antrenörlük yapan Pep Guardiola, karar açıklanmadan önce, 2023 yılında bu soruyu doğrudan ele almış ve şunları söylemişti:
“Hadi ama! Karar ne olursa olsun, o anlar bize aittir. Yaptıklarımızı bir düşünün… Sergio Aguero’nun QPR’a attığı o gol; kimse onu silemez. Bilmiyorum, Steven Gerrard’ın Anfield’da kaymasından biz mi sorumluyuz?”
2018-19 ve 2021-22 sezonlarında Liverpool takımıyla City’nin ardından ikinci sırada bitiren Jürgen Klopp, karar açıklanmadan önce, kulübün suçlu bulunması halinde bira alıp eski oyuncuları için kendi arka bahçesinde bir kutlama düzenleyeceğini söylemişti.
City taraftarları açısından bakıldığında, kulübe yakın kaynakların tarif ettiği ruh hali, davanın sürdüğü üç yıl boyunca direniş ve yorgunluk arasında gidip geldi.
Başkan Khaldoon Al Mubarak, taraftarlara ve genel müdür Ferran Soriano’ya bir mektup yazarak, bir kararın açıklandığı şu anda bile sürecin sonuçlanmasının hâlâ yıllar alabileceği konusunda uyarıda bulundu.
Bu mesaj, kulübün kendisinin de temyiz davasının hızlı bir şekilde çözüme kavuşmasını beklemediğini gösteriyor.
Everton taraftarı olan İngiltere Başbakanı Andy Burnham da topa girdi. Başbakan, Manchester City’nin Birleşik Arap Emirlikleri’nden gelen sahiplerinin, kulübün Premier Lig’in mali kurallarını ihlal ettiği tespit edildikten sonra kulübü satması durumunda “gerçekten endişeleneceğini” söyledi.
Burnham, 2008 yılından bu yana kulübün sahibi olan ve Birleşik Arap Emirlikleri Başbakan Yardımcısı Şeyh Mansour bin Zayed Al Nahyan tarafından yönetilen Abu Dhabi United Group’un başarılarını övdü:
“Onları kaybetmek beni gerçekten çok endişelendirir. Modern Manchester’ın inşasında ve tabii ki Manchester City’nin bugünkü küresel güç haline gelmesinde çok büyük bir ortak oldular. Aslında City Football Group’a ve daha geniş kapsamlı sahiplik yapısına, sadece Etihad [Stadyumu] ve çevresindeki kampüse değil, aynı zamanda şehre de yatırdıkları para için teşekkür ediyorum.”
Başbakan, City’ye ceza verilmesinin Birleşik Krallık-Abu Dabi ticaret ilişkileri üzerinde önemli bir etki yaratabileceği yönündeki uyarılara rağmen, herhangi bir disiplin sürecine müdahale etmeyeceğini söyledi.
Burnham, belediye başkanı olduğu dönemde City’nin sahipleriyle kurduğu ilişkilerin “elbette” incelemeye dayanacağından emin olduğunu belirtti.
Avrupa
Papa Leo’dan Avrupa’nın silahlanmasına itiraz

Papa XIV. Leo, Avrupa’nın silahlanmasına olan itirazını yineleyerek, Ukrayna savaşında barış çabalarına destek verdi.
ABD kökenli ilk papa, Avrupa Birliği’nin kurucularından Robert Schuman’ın memleketi olan Metz’de Avrupalı liderlere hitaben yaptığı konuşmada, “Savaş geri döndü, hatta Avrupa’ya bile: Her gün sayısız sivilin hayatına mal olan yeni ve anlamsız bir katliam,” dedi.
Leo, Avrupa için bugüne kadarki en net siyasi vizyonunu ortaya koyarken, sağın bölge genelinde güç kazandığı bir dönemde entegrasyonu ve çokkültürlülüğü de övdü.
Fransızca yaptığı konuşmada Papa, Avrupalılara hukukun üstünlüğü ve ırk, renk, sınıf veya meslek ayrımı gözetmeksizin tüm insanların eşitliği dahil olmak üzere AB’nin kurucu değerlerini hatırlamaları çağrısında bulundu.
Leo’nun konuşması ayakta alkışlandı.
Leo, cuma günü başladığı dört günlük ziyaretine, Birleşmiş Milletler ve diğer çok taraflı kuruluşların krizde olduğu ve uluslararası diyaloğun bir “maskaralık” haline gelme riski taşıdığı uyarısıyla başlamıştı.
“Müzakerelerde cesaret göstermeli ve barışın daha büyük yararı için bazı tutumlarımızdan vazgeçmeye hazır olmalıyız,” diyen Leo, 1917’de Birinci Dünya Savaşı’nın kanlı günlerinde Papa XV. Benedict’in yaptığı benzer bir çağrıyı hatırlattı.
Leo ayrıca, ABD Başkanı Donald Trump’ın baskısı ve Rusya tehdidi gerekçesiyle geçen yıl Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana en yüksek artışla artan Avrupa askeri harcamalarına muhalefetini yineledi.
Papa şöyle konuştu:
“Yeniden silahlanmanın çözüm olduğu yanılgısına da karşı koymalıyız. Bugün kendimize şunu sormalıyız: Dünya barışını ilerletmek için gerçekten yaratıcı çabalar gösteriyor muyuz, yoksa sadece ‘savaş dalgası ile baş etmeye’ ve hâlâ geleceğini varsaydığımız savaşlara kendimizi daha iyi hazırlamaya mı çalışıyoruz?”
Ayrıca Leo, Avrupalı liderlere kıtaya gelen göçmenleri topluma entegre etmeleri ve onlara sanki kendi aile üyeleriymiş gibi fırsatlar sunmaları çağrısında bulundu.
Liderlere sık sık göçmenlere daha insancıl davranmaları çağrısında bulunan Papa, göç için “yasal ve güvenli yollar” ve insan kaçakçılığıyla mücadeleye yönelik uluslararası işbirliği konusundaki çağrısını yineledi:
“Birini kabul etmek, onu kendi ailenin bir parçasıymış gibi entegre etmek ve ona yeteneklerini, becerilerini ve duyarlılıklarını geliştirme fırsatı sunmak demektir.”
Leo’nun konuşmasından birkaç saat önce, aralarında bir çocuğun da bulunduğu üç göçmen, Fransa’dan İngiltere’ye Manş Denizi’ni geçmeye çalışırken hayatını kaybetti.
Leo ayrıca Trump’ın ABD’deki göç karşıtı politikalarını da eleştirdi ve Avrupa’yı hukukun üstünlüğünü korumaya ve çokkültürlülüğü benimsemeye çağırdı.
Avrupa’nın Hıristiyan köklerini de vurgulayan Papa, “Avrupa, geçmişinin en iyi yönlerinden yararlanabildiği ve başkalarıyla olan karşılaşmalar yoluyla bunları yeni ve yaratıcı şekillerde yeniden şekillendirebildiği zaman gelişmiş ve ilerlemiştir,” dedi ve şöyle devam etti:
“Günümüzde bireyler ve devletler arasındaki ilişkiler giderek daha da medeniyetsiz bir hal alıyor. Sözünü tutmanın değeri göz ardı ediliyor; bunun yerine insanlar yalanlar ve aldatmacalarla övünüyor. Avrupa, geliştirmeyi ve korumayı öğrendiği başkalarına saygı sayesinde bu döngüyü kırmaya yardımcı olabilir.”
Leo daha sonra Metz’deki 13. yüzyıldan kalma Gotik katedralde binlerce yerel Katolik ile birlikte bir ayin düzenledi ve burada Avrupa’nın çokkültürlü kimliğini övdü.
Kutsal Makam’ın lideri, “Avrupa’nın geleceği tekdüzelikte değil, farklılıkların uyumunda yatıyor,” dedi.
Asya2 hafta önceÇin yapay zekâ, çipler ve akıllı fabrikalara büyük yatırım yapıyor
Asya2 hafta önceFed’in faiz artışının ardından Çin parasal gevşemeye devam edecek mi?
Asya2 hafta önceHindistan ve Vietnam, ‘Çin artı bir’ rekabetini ticari kazanıma dönüştürmeyi hedefliyor
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceABD, Yemen ile görüştü iddiası
Ortadoğu2 hafta önceEnsarullah lideri: Suudi Arabistan’ın Mekke iddiası ‘asrın yalanı’







