Bizi Takip Edin

Dünya Basını

ABD’li akademisyen Andersen: Batı medyası, soykırıma rıza üretim aygıtı olarak çalışıyor

Yayınlanma

Fordham Üniversitesi Medya Çalışmaları Profesörü Robin Andersen, Gazze’de devam eden soykırımda Batı medyasının oynadığı suç ortaklığı rolünü ayrıntılı biçimde anlattı. “The Complicit Lens” adlı yeni kitabında New York Times, CNN ve BBC gibi yayın organlarının İsrail’in anlatısını nasıl koşulsuz benimsediğini belgeleyen Andersen, 7 Ekim’den itibaren kurumsal bir propaganda mekanizmasının devreye sokulduğunu söyledi.

Fordham Üniversitesi Medya Çalışmaları Profesörü ve “The Complicit Lens: US Media Coverage of Israel’s Genocide in Gaza” kitabının yazarı Dr. Robin Andersen, Tarafsızlık Çalışmaları (Neutrality Studies) adlı YouTube kanalında Pascal Lottaz’ın konuğu oldu.

Yaklaşık bir saat süren mülakatta Andersen, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü askeri harekâtın başından itibaren Batı medyasının, özellikle de ABD’li yayın organlarının, bağımsız habercilik yapmak yerine İsrail hükümetinin ve ordusunun resmî anlatısını koşulsuz biçimde yeniden üreten bir propaganda aygıtına dönüştüğünü savundu.

Andersen, kariyerinin tamamını medya çalışmaları alanında geçirdiğini belirterek, kitabın yazım sürecine ilişkin şunları söyledi:

“Bu kitabı yazmaya, Project Censored’daki meslektaşlarımın çevrimiçi blogları için benden bir yazı istemesiyle başladım. Çatışmalar başladıktan sonraki birkaç gün içinde yazdım ve daha o noktada bize gerçeği anlatmayacaklarını, en başından itibaren olayı çarpıtacaklarını görmek mümkündü.”

“Her soykırım kışkırtmayla başlar ve İsrailli yetkililer tam da bunu yaptı”

Mülakatın hemen başında soykırımın yapısal mekanizmalarına işaret eden Andersen, İsrailli yetkililerin çatışmaların ilk günlerinden itibaren klasik soykırım kışkırtması örnekleri sergilediğini kaydetti. Andersen, şu ifadeleri kullandı:

“Her soykırımda ilk adım her zaman kışkırtmadır. Soykırım sözleşmesine göre de bu böyledir. İsrailli yetkililer daha ilk günlerde klasik şiddet kışkırtması yaptı. Askeri kanattan isimler, ‘Hamas hayvanlardır, hayvanlarla uğraşıyoruz’ dedi. ‘Cehennem istiyorsanız size cehennemi vereceğiz, elektrik olmayacak, yiyecek olmayacak, sizi çadır kente çevireceğiz’ açıklamaları yapıldı. Yani daha en baştan ne yapacaklarını bize söylediler.”

Andersen, İsrail’in Hamas saldırısı karşısında dehşete kapılmak yerine kutlama yaptığını, ilk günlerden itibaren sivilleri hedef aldığını ve bunu tüm dünyaya ilan ettiğini söyledi. Andersen, 20’nci yüzyılın ikinci yarısından itibaren uluslararası savaş hukuku kurallarının tam da bir daha soykırım yaşanmasın diye oluşturulduğunu hatırlatarak, İsrail’in bu hukuki çerçevenin açık bir sınavı niteliğinde olduğunu vurguladı. İsrail’in eylemlerini “sivil cezalandırma” ve “orantısız şiddet” olarak nitelendiren Andersen, “Sivillere, liderlerinin yaptıklarının bedelini ödeteceklerini söylediler. Medyaya da tam olarak bunları haber yapmaması talimatı verildi” dedi.

“New York Times, İsraillilerin Filistinlilerle barış içinde yaşadığını yazacak kadar ileri gitti”

Kanalın kurucusu ve sunucusu Pascal Lottaz’ın, 7 Ekim anlatısının nasıl inşa edildiğine ilişkin sorusu üzerine Andersen, ana akım medyanın 7 Ekim 2023’te başlayan saldırıları adeta tarihin sıfır noktası olarak çerçevelediğini anlattı. Andersen, 7 Ekim anlatısının üç temel işlevi yerine getirdiğini şöyle izah etti:

“7 Ekim anlatısı İsrail-Filistin çatışmasını adeta o gün başlamış gibi gösterdi. Oysa siz de biliyorsunuz ki 2018’deki Büyük Dönüş Yürüyüşü’nde İsrail 200’den fazla sivili öldürdü, 33 bin kişiyi yaraladı ve 100’den fazla kişinin uzuvları, doğrudan bacakları hedef alındığı için kesilmek zorunda kaldı. Bu, aylarca süren şiddet içermeyen, Hamas tarafından örgütlenmemiş barışçıl bir gösteriydi.”

Andersen, İnsan Hakları İzleme Örgütü, Uluslararası Af Örgütü ve Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’nin İsrail’in bu dönemdeki eylemlerini “ayrım gözetmeyen şiddet” olarak belgelediğini ve Uluslararası Ceza Mahkemesi nezdinde soruşturma açılması çağrısı yaptığını da sözlerine ekledi.

Lottaz ise 7 Ekim sonrasında New York Times’ta çıkan bir cümleyi hiç unutamadığını belirterek, gazetenin “İsrailliler, Filistinlilerle bir arada yaşama politikası izlediklerini düşünüyordu” ifadesini kullandığını aktardı. Lottaz, “16 yıl süren hava geçirmez hapis koşullarından, çağdaş bir toplama kampından sonra nasıl böyle bir şey yazılabilir?” diye sordu. Lottaz, iki yıl önce çitin Filistin tarafında protesto yapan 200 kişinin yine çitin kendi taraflarında dururken öldürüldüğünü hatırlattı.

“Hamas’ın işlemediği suçları haber yaptılar”

Andersen, 7 Ekim’de yaşanan sivil ölümlerine ilişkin Batı medyasında yer bulan anlatının büyük ölçüde propagandaya dayandığını ileri sürdü. Yönetmen Richard Sanders’ın El Cezire için hazırladığı belgeselde, Hamas savaşçılarının üzerindeki kameraların görüntülerini bir araya getirdiğini aktaran Andersen şu değerlendirmeyi yaptı:

“Hamas bazı savaş suçları işledi, rehine almak yasaktır ve sivilleri öldürdüler. Ancak 7 Ekim saldırıları sırasında kaç sivilin öldüğünü asla bilemeyeceğiz, çünkü İsrail Hannibal direktifini uyguladı.”

Andersen, Nova Müzik Festivali’nden kaçarak Kibbutz Be’eri’ye sığınan genç bir kadının İsrail medyasına verdiği ifadeyi aktardı. Tankların ateş açması sonucu ağır bir çapraz ateş altında kaldıklarını, rehinelerle birlikte bulunduğu sırada yaklaşık 12 kişinin öldürüldüğünü ve kendisinin hayatta kalan tek kişi olduğunu anlatan bu kadının ifadesinin Haaretz ve Kanal 12 gibi İsrail medyasında yer bulduğunu, ancak Amerikan medyasında örtbas edildiğini söyledi.

Lottaz da Nova Müzik Festivali’nden kaçan tamamen yanmış araçların fotoğraflarına işaret ederek, “Kalaşnikoflarla bir arabanın bu hale gelmesi mümkün değil. Bunlar, ABD’nin Irak’ta Hellfire füzeleriyle vurduğu araçlarla aynı görüntüler” dedi.

Andersen ise Apache helikopterlerindeki İsrailli pilotların festivale ve bölgedeki binalara tüm mühimmatlarını boşalttığını vurgulayarak şunları söyledi:

“Netanyahu, Biden’ı arayıp bebeklerin ellerinin bağlanarak fırında yakıldığını, tıpkı Holokost gibi olduğunu söyledi. Bu vahşetin yüzde 99’u Hamas tarafından yapılmış olamaz, çünkü o tür silahlara sahip değillerdi. Richard Sanders’ın dediği gibi, Hamas bazı sivilleri öldürdü, ancak basının haber yaptığı şeyler Hamas’ın yapmadığı şeylerdi. Bebeklerin kafasının kesilmesi, yakılmış cesetler, Holokost benzetmeleri; bunların hepsi propagandaydı.”

Andersen ayrıca, İsrail sigorta kurumunun 7 Ekim’de öldürülenlerin demografik dağılımını ve isimlerini bir ay içinde ayrıntılı biçimde yayımladığını belirtti. Bu verilere göre 7 Ekim’de iki yaşın altında öldürülen tam olarak tek bir bebek bulunuyordu. Andersen, “40 bebek öldürüldü iddiası baştan beri yalandı ve bu bilgi her gazetecinin kolayca ulaşabileceği bir yerdeydi” dedi.

“CNN haberlerini onay için Kudüs Bürosu’na gönderiyor, orada İsrail ordusu denetliyordu”

Andersen, İsrail yanlısı mutabakatın 7 Ekim’den çok önce ABD medyasında yerleşik hale geldiğini, özellikle New York Times’ın uzun süredir İsrail yanlısı bir yayın organı olarak çalıştığını söyledi. New York Times’ın Kudüs bürosunun bulunduğu binanın geçmişine değinen Andersen, bu yapısal taraflılığı şöyle anlattı:

“New York Times’ın Kudüs bürosu, Nekbe sırasında BBC için çalışan Filistinli bir gazetecinin terk etmek zorunda kaldığı evin üzerine inşa edildi. O gazeteci ailesiyle bir taksiye binip gitti ve bir daha geri dönemedi. Şimdi siz, Filistinliler geri dönüş hakkını elde ederse terk etmek zorunda kalacağınız bir binanın üzerindeki bürodan, geri dönüş hakkını nasıl haber yapabilirsiniz?”

Kudüs büro şeflerinin birçoğunun çocuklarının İsrail ordusunda görev yaptığını da kaydeden Andersen, halen New York Times için yazmaya devam eden İsabel Kershner’ın eşinin bir düşünce kuruluşunda İsrail ordusunun halkla ilişkilerini yürüttüğünü ve Kershner’ın Şubat 2024’te İsrail ordusu için adeta bir övgü yazısı kaleme aldığını belirtti.

Ocak 2024’te CNN bünyesindeki bir gazetecinin The Intercept’e sızdırdığı belgelere de değinen Andersen, bu belgelerin CNN’in haber kopyalarını İsrail ordusunun denetimine sunulmak üzere Kudüs Bürosu’na gönderdiğini ortaya koyduğunu aktardı. Benzer bir uygulamanın New York Times’ta da yürürlükte olduğu Nisan 2024’te yine The Intercept tarafından belgelendi.

Andersen, bu kurumsal yapının haber dili üzerinde nasıl bir sansür mekanizması kurduğunu ise şöyle anlattı:

“Her iki yayın organı da ‘soykırım’ kelimesini yasakladı ve İsrail’in yaptıkları için ‘katliam’ denmemesini istedi. Savaşın ilk altı haftasında ‘katliam’ kelimesi yüzde 55 oranında İsrailliler için, yalnızca bir kez ise Filistinliler için kullanıldı. New York Times, işgal, mülteci kampı, toplu cezalandırma gibi uluslararası savaş hukukunun temel kavramlarını söyleminden tamamen çıkardı. Bu terimleri kullanamayan bir gazeteci olup biteni anlatamaz.”

“2 bin poundluk bombaların faili gizlendi: Bir patlama meydana geldi, denildi”

CNN sızıntısının ortaya koyduğu en çarpıcı talimatlardan birinin, İsrail’i büyük yıkımların faili olarak göstermeme emri olduğunu belirten Andersen, Ekim 2023 sonunda Cibaliye mülteci kampına atılan 2 bin poundluk bombalara ilişkin haberciliği örnek gösterdi.

Kamp sakinlerinin enkaz altından çocuklarını ve yakınlarını çıkarmaya çalıştığı o günlerde, New York Times ve diğer yayın organlarının “bir patlama meydana geldi” ifadesini kullandığını söyledi.

Andersen, New York Times’ın bir ajans fotoğrafı üzerinden yaptığı haberciliği ise şöyle aktardı:

“Gazze’deki Filistinli gazeteciler her yerde vücut parçaları olduğundan bahsediyor, yardım görevlileri bunun bir savaş suçu olduğunu söylüyordu. Bu sırada New York Times, her şeyin çok steril göründüğü bir ajansfoto ğrafını gösteriyor ve ‘çarşaflara sarılı, ceset olduğu anlaşılan cisimler’ diye yazıyordu.”

Andersen, İsrail’in bu tür haberlere ancak “bir Hamas komutanını öldürdük” veya “asıl hedefimiz Hamas’tı” iddialarının ardından atıf yapılmasına izin verdiğini belirtti. 7 Ekim anlatısıyla kurulan misilleme çerçevesinin, bu ölçüsüz şiddeti meşrulaştıran daimi bir zemin işlevi gördüğünü vurguladı.

Lottaz’ın Avrupa medyasındaki yansımaları sorması üzerine Andersen, BBC’de de benzer bir gazetecilik isyanı yaşandığını, ancak genel olarak Avrupa’nın büyük gazetelerinin de haberlerini New York Times ve Washington Post gibi ABD merkezli yayın organlarının anlatısına göre şekillendirdiğini ifade etti.

“Liberal toplumlarda da soykırım mümkün ve medya bunun en etkili aracı oldu”

Mülakatın ikinci yarısında Lottaz, Batı’da basının özgür ve çoğulcu olduğuna dair yerleşik inancın bu süreçte nasıl paramparça olduğuna dikkat çekti. “Liberal toplumlarda, liberal bir basın ortamında bile yüz binlerce insanın öldüğü, yerinden edildiği ve kültürel mirasının yok edildiği bir soykırımın mümkün olduğu görüldü. Bu akıl almaz bir vaka” diyen Lottaz, Andersen’in bu konudaki gözlemlerini sordu.

Andersen, medyanın bu iki buçuk yılda muazzam bir meşruiyet kaybına uğradığını söyledi. Özellikle gençlerin, Gazze’de Filistinli ve El Cezireli gazetecilerin belgelediği yıkımı kendi cep telefonlarından izleyerek yerleşik medya ile saha gerçekliği arasındaki uçurumu doğrudan deneyimlediğini belirten Andersen, şöyle devam etti:

“Gençler kendi ahlaki pusulalarıyla olan biteni gördü; ilkbaharda başlayan açlık politikasını, sürekli belgelenen vahşeti gördü. Ana akım medya İsrail’in konuşma noktalarını tekrar ederken, Filistinli gazetecilerin aktardığı gerçeklik bambaşkaydı. İsrail’in ABD’deki olumlu imajı hızla çöktü. Demokratların yüzde 80’i artık İsrail’i desteklemiyor, Cumhuriyetçi gençlerin yarıdan fazlası da soykırıma ve İsrail’e karşı.”

Andersen, bu büyük kopuşa rağmen, siyasi ve ekonomik seçkinlerin medya üzerindeki denetiminin sürdüğünü vurguladı. Kurumsal dünyanın yöneticileri, askeri yapı ve medya yönetim kurulları arasındaki iç içe geçmiş ilişkilere işaret eden Andersen, “Bu seçkinler medyada kendi anlatılarını gördükleri sürece istediklerini yapmaya devam edebileceklerini düşünüyor. Ama biz artık bizi temsil etmeyen, çıkarlarımızı savunmayan ve küresel iyiliğe karşı çalışan bir azınlık tarafından yönetiliyoruz” değerlendirmesini yaptı.

“El-Şifa Hastanesi’ne yapılan saldırı, modern savaş tarihinde eşi görülmemiş bir olaydı”

Andersen, kitabında yazması en zor bölümün Gazze’nin sağlık sisteminin yok edilmesine ilişkin bölüm olduğunu söyledi.

Kasım 2023’te ve Mart-Nisan 2024’te El-Şifa Hastanesi’ne yapılan saldırıların modern savaş tarihinde eşi benzeri görülmemiş olaylar olduğunu belirten Andersen, uluslararası hukukun bu konuda son derece net olduğunu kaydetti:

“Cenevre Sözleşmesi’nin temellerini atanlar bizzat sağlık çalışanları ve yardım görevlileridir. Doktorlar ve hemşireler Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu korumaların inşasında merkezi rol oynadı. İsrail’in El-Şifa’ya yaptığı, modern savaşta duyulmamış bir şeydi. Medya ise İsrail’in ürettiği üç boyutlu animasyon videoyu gerçekmiş gibi sundu.”

Andersen, bu videonun El-Şifa Hastanesi’nin altında Hamas komutanlarının dolaştığı katmanlı bir yeraltı karargâhı bulunduğu iddiasını görselleştirdiğini, Beyaz Saray’ın da bu iddiayı doğruladığını ancak aylar sonra Washington Post’un yaptığı incelemenin, bu alanların kullanıldığına dair hiçbir kanıt bulamadığını anımsattı.

Andersen, en önemli hukuki çarpıtmanın ise “hastane düşman tarafından kullanılıyorsa koruma statüsünü kaybeder” iddiası olduğunu vurguladı. Sınır Tanımayan Doktorlar ve Soykırıma Karşı Doktorlar gibi örgütlerin raporlarına dayanarak hazırladığı bölümde, bu iddianın tamamen yanlış olduğunu gösterdiğini anlatan Andersen, şu hukuki çerçeveyi aktardı:

“Hastane içinde savaşçılar bulunsa dahi, saldıran tarafın hastaları ve yardım çalışanlarını koruma yükümlülüğü devam eder. Hastane içinden ateş açılsa bile ayrım gözetmeksizin saldırmak hukuka aykırıdır. Ana akım medya ise tek bir cümleyle, ‘ama teröristler tarafından kullanılıyorsa koruma statüsünü kaybeder’ diyerek bu karmaşık hukuki çerçeveyi görmezden geldi. Pulitzer ödüllü gazetecilerin bu hukuku öğrenmek için zahmet dahi etmediğini düşünüyorum.”

Lottaz, bu noktada önemli bir düzeltme yaparak kitabın başlığında yer alan “İsrail’in Soykırımı” ifadesine işaret etti ve şu değerlendirmede bulundu:

“Ben buna Batı’nın soykırımı derdim; Avrupa-Amerikan soykırımı. Çünkü bu, Batı’nın bombaları, lojistik desteği ve en önemlisi medya propaganda desteği olmadan yapılamazdı. Suçun ölçeği o kadar devasa ki sadece İsrail’i suçlamak eksik kalır.”

Andersen bu tespite katıldığını belirterek, El-Şifa saldırısı öncesinde ABD Dışişleri Bakanlığı’nın ve Beyaz Saray’ın en üst düzeyde İsrail’in iddialarını doğrulayan açıklamalar yaptığını, ancak istihbaratın kaynağını asla açıklamadıklarını hatırlattı.

“‘İsrail’in var olma hakkı’ bir tartışma durdurucu, bağlılık yemini işlevi gördü”

Lottaz’ın, özellikle Avrupa medyasında yoğun biçimde kullanılan “İsrail’in var olma hakkı” söylemine ilişkin sorusunu Andersen, Birleşmiş Milletler Özel Raportörü Francesca Albanese’nin bu konudaki tutumuna atıfla yanıtladı:

“Albanese’nin söylediği çok doğru: İtalya’nın var olma hakkı vardır, İsrail vardır, Fransa vardır. Var olma hakkı devletlere değil, insanlara bahşedilmiş bir haktır. Bu ifade, her türlü tartışmayı kapatan, Filistinlilere yöneltilen bir bağlılık yemini işlevi gördü. ‘İsrail’in var olma hakkını tanıyor musunuz?’ sorusu, İsrail giderek daha fazla sağa kayarken ve yalnızca Filistinliler için idam cezasını getirirken, eleştiriyi tamamen imkânsız hale getirmek için kullanıldı.”

Andersen ve Lottaz, bu tartışma durdurucu mekanizmanın ikinci ayağının ise “7 Ekim’i kınıyor musunuz?” sorusu olduğunu belirtti. Soykırım karşıtı her sese yöneltilen bu sorunun, muhatabın konuşma hakkını koşullandıran bir sadakat testi olarak işlediğini vurguladılar. Andersen, Filistinli yazar Ala’a Aliyan’ın bu durumu “akşam yemeğimiz için şarkı söylemeye zorlanıyoruz, yayın süresi için dileniyoruz” sözleriyle özetlediğini aktardı. Andersen ayrıca, ana akım medyanın Filistinli sesleri tamamen dışladığını, Hamas’ın argümanlarının ise yalnızca Jeremy Scahill gibi bağımsız gazetecilerin çabalarıyla duyulabildiğini söyledi.

Netanyahu’nun Kongre konuşması: 50 kez ayakta alkışlanan yalanlar

Andersen, kitabında özel bir bölüm ayırdığı, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Temmuz 2024’te ABD Kongresi’nde yaptığı konuşmayı da değerlendirdi. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Netanyahu hakkında tutuklama emri çıkarmayı değerlendirdiği bir dönemde Kongre tarafından davet edilmesini “utanç verici” olarak niteleyen Andersen, konuşmanın medyada nasıl karşılandığını şöyle anlattı:

“Netanyahu Kongre’ye gelip açlığın bir savaş silahı olarak kullanılmadığını, Gazze’ye çok sayıda yardım tırının girdiğini, gıda kıtlığının sebebinin silahlı çeteler ve Hamas olduğunu söyledi. Bunlar düpedüz yalandı. Tek bir gazeteci, tek bir ana akım medya kuruluşu bu konuşmadaki tek bir kelimeyi dahi teyit etmedi. Elli defadan fazla ayakta alkışlandı. Gazetecilerin, soykırıma teşvik suçunun en net örneklerinden biri karşısındaki bu sessizliği, mesleğin tarihindeki en utanç verici anlardan biriydi.”

Soykırıma suç ortaklığı eden medya yargılanabilir mi?

Lottaz, mülakatın son bölümünde soykırıma zemin hazırlayan habercilik faaliyetlerinin uluslararası hukuk bakımından sonuçlarının ne olabileceğini sordu.

Andersen, Ruanda soykırımı sırasında Belçikalı bir yayıncının 12 yıl hapis cezasına çarptırıldığını hatırlatarak, soykırım sözleşmelerinde soykırımı teşvik eden liderlere yönelik yasal emsaller bulunduğunu, bu tür kovuşturmaların Roma Statüsü’ne taraf ülkelerde ulusal mahkemeler aracılığıyla da yürütülebileceğini belirtti.

Ancak asıl umudun, Hind Receb Vakfı gibi örgütlerin yürüttüğü çalışmalarda yattığını söyleyen Andersen, İsrailli askerlerin teşhis edilerek, vatandaşı oldukları ve Roma Statüsü’ne taraf ülkelerde yargılanmaları için çaba gösterildiğini anlattı. Andersen, medya yöneticileri ve patronları için de benzer bir hesap verebilirlik mekanizmasının inşa edilmesi gerektiğini sözlerine ekledi:

“Bu yayın kurullarını, bu medya sahiplerini Lahey’de soykırımı aklayan yayıncılıklarını savunmaya çalışırken görmeyi çok isterim.”

Lottaz ise, ABD’de İsrail ordusunda görev yapan Amerikan vatandaşlarına emektar maaşı ve gazilik hakları tanıyacak bir yasa teklifinin Kongre’de tartışıldığını belirterek, “Cezaevine girmek şöyle dursun, soykırım failleri ABD’de devlet tarafından ödüllendiriliyor” eleştirisini yöneltti.

Diplomasi

‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?

Yayınlanma

Analistlere göre yeni savunma paktı, etkisini Hint Okyanusu bölgesine kadar genişletebilecek daha geniş, ideolojik temelli bir askeri bloka dönüşebilir.

South China Morning Post’a konuşan analistlere göre Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında imzalanan yeni savunma paktı, İslamabad’ın bu anlaşmayı Hindistan’ın çevresindeki Müslüman çoğunluklu ülkelerle daha geniş güvenlik bağları kurmak için kullanıp kullanamayacağı konusunda Yeni Delhi’de soru işaretlerine yol açtı.

Cuma günü imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının üçünün tamamına yapılmış sayılacağını hükme bağlıyor.

Üçlü anlaşma, Suudi Arabistan ile Pakistan arasında geçen eylül ayında imzalanan ikili anlaşmanın ardından geldi.

Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Muhammad Asif cumartesi günü paktı, İslam ülkeleri arasında daha geniş kapsamlı bir askeri ittifak için olası bir model olarak tanımladı ve böyle bir yapılanmayı NATO’ya benzetti.

İslam ülkelerinin dini dayanışmadan ziyade ulusal çıkarlarına öncelik verme ihtimali hâlâ daha yüksek olsa da analistlere göre Pakistan’ın paktı daha geniş kapsamlı işbirliği için potansiyel bir platform olarak sunması nedeniyle Delhi’nin temkinli olması gerekecek.

Bu gelişme, Bangladeş’in askeri modernizasyon planları kapsamında Çin ve Pakistan’ın ortak geliştirdiği JF-17 Thunder savaş uçaklarını İslamabad’dan satın alma seçeneğini değerlendirdiği bir döneme denk geliyor.

İki ülke arasında üst düzey hava kuvvetleri görüşmeleri ve olası bir savunma paktına ilişkin temaslar gerçekleştirildi. Bunlara, eğitim simülatörlerinin devri gibi adımların da eşlik ettiği bildirildi.

Delhi merkezli Indic Researchers Forum’un Stratejik İlişkiler ve Ortaklıklar Direktörü Srinivaasan Balakrishnan, paktın etkisini Hindistan’ın başlıca güvenlik sağlayıcısı olarak hareket ettiği Hint Okyanusu bölgesine kadar genişleten “daha geniş, ideolojik veya kimlik temelli bir askeri bloka” dönüşebileceğini söyledi.

“Dolayısıyla asıl stratejik soru, bugün bir ‘İslami NATO’nun kurulup kurulmadığı değil,” dedi ve ekledi: “Asıl soru, bunun savunma anlaşmaları, askeri tatbikatlar, istihbarat paylaşımı ve silah transferleri yoluyla kademeli olarak ortaya çıkıp çıkamayacağıdır.”

Analistler, Hindistan’ın Bangladeş’i yakından takip etmesi gerekeceğini söyledi.

Hindistan’daki Ashoka Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü olan Uday Chandra, “Bangladeş kesinlikle yakından izlenmeye değer ve Hindistan yönetimi de şu anda bunu yapıyor. Hem Pakistan hem de Türkiye ile savunma ilişkileri son dönemde kesinlikle gelişti,” dedi.

Pakistan, döviz rezervlerini artırmak ve zor durumdaki ekonomisini canlandırmak amacıyla savunma ürünleri için aktif biçimde yeni pazarlar araştırıyor ve bu pazarlardaki varlığını genişletiyor.

Ancak Chandra’ya göre Dakka’nın Pakistan’dan silah ve savunma teçhizatı satın alması veya Pakistan’la ortak askeri tatbikatlar yapması halinde bile Mekke paktına resmen katılması hâlâ oldukça büyük bir adım olacaktır. Chandra, “Bangladeş’in katılması mümkün ama bu, belirsiz bir geleceğe doğru çok büyük bir sıçrama olur,” dedi.

Hindistan, hükümeti Delhi ile yakın çalışan Şeyh Hasina’nın iki yıl önce devrilmesinin ardından Bangladeş’le ilişkilerinde yaşanan gerginlik döneminden sonra bağları istikrara kavuşturmak için adımlar attı.

Hindistan’ın güvenlik ve istihbarat kurumları, özellikle siyasi geçişler ve bölgesel dinamiklerdeki değişimlerin ardından İslamcı militan grupların Bangladeş içinde operasyon alanları kullanması veya oluşturması ihtimali konusunda süregelen kaygılar taşıyor.

Gerilim, bir süredir Delhi’de yaşayan Hasina’nın 5 Ağustos’ta çevrim içi bir medya etkinliği düzenlemesinin ardından kısa süre önce yeniden ortaya çıktı. Bangladeş bunun üzerine, Hasina’nın açıklamalarının ülkedeki istikrarı zedelediği yönündeki endişesini dile getirdi.

Uzmanlara göre bu kaygılar geçici olabilir; zira son iki yılda uygulanan ticari kısıtlamaların kademeli olarak gevşetilmesi bekleniyor. Hindistan, Bangladeş’in ikinci büyük ticaret ortağı konumunda.

Hasina’nın ülkeye dönmesi beklenirken Bangladeş Cumhurbaşkanı istifa edeceğini duyurdu

Bangladeş ve yine Müslüman çoğunluklu bir ülke olan Maldivler, Hindistan’la önemli ekonomik, kalkınma ve güvenlik bağlarına sahip ve Hint Okyanusu bölgesindeki bölgesel ortaklıklar ile bağlantı projelerine katılıyor.

Balakrishnan, bu iki ülkeden herhangi birinin Pakistan merkezli karşılıklı savunma çerçevesiyle resmî veya gayriresmî bir hizalanmaya dahil olması halinde bunun Bengal Körfezi ve daha geniş Hint Okyanusu güvenlik denklemine önemli yeni bir değişken ekleyeceğini belirtti.

Ancak Chandra, Maldivler’in böyle bir pakta katılma ihtimalinin Bangladeş’e kıyasla “daha düşük” olduğunu söyledi. Bunun nedeni olarak Maldivler’in kısa süre önce Güney Asya Bölgesel İşbirliği Teşkilatı’nın (SAARC) Hindistan liderliğinde yeniden canlandırılması yönündeki çağrılarını gösterdi.

Ekonomik kalkınma ve bütünleşmeyi teşvik eden SAARC; Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Sri Lanka, Nepal, Bhutan ve Maldivler’den oluşuyor. Örgüt, Hindistan’ın Uri’deki bir terör saldırısının ardından Pakistan’da yapılacak zirveyi boykot etmesi ve zirvenin iptal edilmesi üzerine 2016’da fiilen işlemez hale geldi.

Maldivler Devlet Başkanı Mohamed Muizzu’nun başlangıçtaki “Hindistan Dışarı” yaklaşımının yol açtığı gergin dönemin ardından diplomatik ilişkiler yeniden toparlandı. Bu değişim; üst düzey devlet ziyaretleri, mali destek paketleri ve geçen ay serbest ticaret anlaşmasına ilişkin ilk tur müzakerelerin yapılmasıyla kendini gösterdi.

Analistler, Mekke paktının Asif’in sözünü ettiği NATO tarzı ittifaktan hâlâ çok uzak olduğunu, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi bölgesel güçler arasındaki farklı tutumların paktın Ortadoğu’da bile genişlemesini muhtemelen sınırlayacağını söyledi.

Mısır, üçlü pakta neden katılmadı?

Hindistan Genelkurmay Başkan Yardımcılığı görevinde bulunmuş Satinder Kumar Saini, Mekke paktının “birbirlerinin topraklarını savunma taahhüdünden çok siyasi mesaj verme amacı taşıdığını” söyledi.

Saini’ye göre İslamabad’ın nükleer kapasitesi nedeniyle pakt Ortadoğu’da daha fazla ağırlık taşıyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye’nin gelecekteki bir Hindistan-Pakistan çatışmasına doğrudan katılmasının muhtemel olmadığını belirtti.

“Hindistan, 2015’ten bu yana yoğun diplomatik temaslar, enerji anlaşmaları ve yurt dışındaki Hint vatandaşlarının refahına yönelik çalışmalarla Suudi Arabistan ve BAE ile ilişkilerini büyük bir özenle geliştirdi. Bu pakt söz konusu dengeyi karmaşıklaştırıyor. Hindistan, Suudilerle angajmanını sürdürmeli, ikili ilişkilerimizi ve karşılıklı bağımlılığımızı genişletip derinleştirmeli,” dedi.

Bağımsız analist Priyajit Debsarkar ise ABD-İran barış görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Pakistan’ın Ortadoğu ülkeleri nezdinde askeri güç olarak sahip olduğu itibardan yararlanmaya çalıştığını söyledi. Ancak ona göre İslamabad, ABD’yi rahatsız etmekten çekineceği için Mekke paktının yakın zamanda Bangladeş gibi ülkelere genişletilmesi pek olası değil.

“Burada izlenmesi gereken asıl mesele bunun Amerikalılar tarafından nasıl karşılanacağı. Çünkü Amerikalılar bu alternatif ittifakın kurulmasından pek memnun olmayabilir,” dedi.

Debsarkar, Pakistan’ın ABD’nin en büyük katkı sağlayıcısı olduğu Uluslararası Para Fonu gibi çok taraflı yardım mekanizmalarına bağımlılığına dikkat çekti. Pakistan ekonomisi, devlet temerrüdünü önlemek ve döviz rezervlerini istikrara kavuşturmak için IMF kurtarma paketlerine büyük ölçüde bağımlı.

“Pakistan kartlarını doğru oynamak konusunda çok dikkatli olmak zorunda,” dedi.

The Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

The Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit

Yayınlanma

İsrail gazetesi The Jerusalem Post, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan ortak savunma anlaşmasının İsrail için ne anlama geldiğini tartışan bir makale yayınladı. Sizler için çevirdik:

Suudi Arabistan’ın Türkiye ve Pakistan ile yaptığı yeni anlaşma, istikrarı tehlikeli bir zemine sürüklüyor

Riyad, yeni ittifaklarının bölgesel istikrarı güçlendirip güçlendirmeyeceğine ya da İsrail’i ortak düşmana dönüştürmek isteyen hükümetlere daha fazla nüfuz sağlayıp sağlamayacağına karar vermeli.

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan cuma günü Mekke’de, Ortadoğu’daki stratejik dengeyi değiştirebilecek ortak bir savunma anlaşması imzaladı.

Anlaşmaya göre üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırı, üçüne birden yapılmış sayılacak.

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise cumartesi günü bir adım daha ileri giderek düzenlemenin teknik açıdan NATO’nun 5. Maddesi’ndeki kolektif savunma taahhüdüne eşdeğer olduğunu söyledi.

Reuters ve Jerusalem Post çalışanlarının cumartesi günü aktardığı, Eli Leon’un da katkıda bulunduğu habere göre Fidan, ittifak kapsamında bir bakanlar komitesi kurulacağını ve Suudi Arabistan merkezli bir genel sekreterliğin oluşturulacağını söyledi. Mısır da ileride ittifaka katılabilir.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, anlaşmanın “kolektif caydırıcılık ilkesi”ne dayandığını ve güvenlik, savunma ve terörle mücadele alanlarındaki işbirliğini genişleteceğini söyledi.

Ardından İsrail’in görmezden gelemeyeceği bir açıklama geldi.

Pakistan Savunma Bakanı İsrail’e karşı ‘birleşik askeri cephe’ çağrısı yaptı

Anlaşmanın duyurulmasından bir gün sonra Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Asif, İsrail’i “tüm Müslüman dünyası için bir tehdit” olarak nitelendirerek İsrail’e karşı “birleşik bir askeri cephe” kurulması çağrısında bulundu.

Post yazarı Danielle Greyman-Kennard’ın pazar günü aktardığına göre Asif, çağrısını çözüme kavuşmamış Filistin meselesiyle ilişkilendirdi ve İslam dünyasını İsrail’e karşı birlikte hareket etmeye çağırdı.

Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü Körfez Araştırmaları Programı Başkanı Dr. Yoel Guzansky, Greyman-Kennard’a yaptığı açıklamada, söz konusu paktın İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki normalleşmeye “kapıyı tamamen kapatmadığını” söyledi.

“Ülkelerin istikrara ihtiyacı var. Suudilerin istikrara ihtiyacı var,” diyen Guzansky, Riyad’ın yaklaşımını kısa ve öz biçimde şöyle tarif etti: “Bu bir dengeleme stratejisi.”

Eski Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Jacob Nagel de Post tarafından cuma günü aktarılan 103FM röportajında benzer bir değerlendirmede bulundu.

Nagel, anlaşmayı “daha çok Amerikan yönetimine baskı yapmayı amaçlayan diplomatik bir manevra” olarak nitelendirerek Riyad’ın kendisini giderek daha savunmasız hissettiği için alternatifler aradığını savundu.

Bu kırılganlık yıllardır artıyor. Suudi Arabistan, İran’ın ve vekil güçlerinin bölgenin farklı noktalarına saldırı düzenleme kabiliyetini ortaya koymasını izledi.

Krallığın Abkayk ve Hurays petrol tesislerine 2019’da düzenlenen saldırı, Suudi Arabistan’ın savunmasının sınırlarını açığa çıkardı ve Riyad’da bir kriz halinde dış desteğin ne ölçüde geleceğine ilişkin soru işaretleri doğurdu.

Dolayısıyla İsrail, Suudi Arabistan’ın bu dengeleme arayışını ciddiye almalı.

Riyad güvenlik, pazarlık gücü ve stratejik bağımsızlık arıyor. İsrail ve ABD açısından soru, bu arayışın nihayetinde nereye varacağıdır.

Erdoğan yönetimindeki Türkiye, İsrail’e karşı giderek daha düşmanca bir tutum benimsedi. Pakistan’ın İsrail’le diplomatik ilişkileri yok ve savunma bakanı şimdiden Yahudi devletine karşı Müslümanların askeri birlikteliğini gündeme getiriyor.

Suudi Arabistan bunun yarattığı sorunu anlamalı. Üst düzey yöneticileri İsrail’i bölgesel bir düşman olarak gösteren ülkelerle kurulacak bir savunma ortaklığı, normalleşme sürecinin üzerine kaçınılmaz olarak gölge düşürecektir.

İsrailli liderler, ittifak üyelerinden biri şimdiden Müslüman dünyasını İsrail’e karşı askeri olarak örgütlemekten söz ederken bu ittifakı yalnızca teknik bir düzenleme olarak göremez.

Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesi mevcut savunma paktından daha büyük fırsatlar sunuyor

Buna rağmen Tel Aviv, Riyad’a açılan kapıyı ardına kadar açık tutmalı.

İsrail’in çıkarı, Suudi Arabistan’ı İsrail’in ve ılımlı Arap devletlerinin de yer aldığı Amerikan öncülüğündeki bölgesel güvenlik mimarisine dahil etme çabalarını hızlandırmaktır.

Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesinin stratejik vaatleri büyükelçilikler, turizm ve ticaretin çok ötesine uzanıyor.

Böyle bir normalleşme; İran’la mücadele edebilecek, füze ve hava savunma işbirliğini geliştirebilecek, ticaret yollarını koruyabilecek ve İsrail’i Arap dünyasına daha derinden bağlayabilecek kalıcı bir bölgesel hizalanma imkanı sunuyor.

İbrahim Anlaşmaları, İsrail’le ilişkilerin Arap devletlerinin ekonomik ve stratejik çıkarlarına hizmet edebileceğini gösterdi. Suudi Arabistan, bu bölgesel çerçeveye önemli bir siyasi ve ekonomik ağırlık kazandıracaktır.

Bu stratejik hedef artık daha da acil hale geldi.

Washington, Mekke’de yaşananlara yakından dikkat etmeli. ABD’nin uzun süredir ortağı olan bir ülke, Ankara’dan ve nükleer silahlara sahip İslamabad’dan ilave güvenlik güvenceleri aradı. Bu, Amerikan garantilerine duyulan güvenin azalmakta olduğuna dair bir uyarıdır.

ABD, en önemli Arap ortaklarından birinin neden alternatif bir güvenlik yapılanmasına ihtiyaç duyduğunu düşündüğünü ve bu yapının açıkça İsrail karşıtı bir nitelik kazanmasının nasıl önlenebileceğini sorgulamalı.

İsrail de normalleşme arayışını sürdürürken Riyad’a açık mesajlar vermeli.

Suudi Arabistan, daha istikrarlı bir Ortadoğu’nun inşasında merkezi bir rol oynayabilir. İsrail’in onu kendisine daha fazla yaklaştırmak için her türlü nedeni var.

Riyad, yeni ittifaklarının bölgesel istikrarı güçlendirip güçlendirmeyeceğine ya da İsrail’i ortak düşmana dönüştürmek isteyen hükümetlere daha fazla nüfuz sağlayıp sağlamayacağına karar vermeli.

Mekke anlaşması, bu tercihten kaçınmayı çok daha zor hale getirdi.

Mısır, üçlü pakta neden katılmadı?

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Foreign Affairs: Amerika Ortadoğu’dan Vazgeçmeli

Yayınlanma

“Amerika Birleşik Devletleri’nin güçlerini Ortadoğu’dan çekmesinin, ABD ve uluslararası hukuku ihlal eden hükümetleri silahlandırmayı bırakmasının ve bölgesel düzenin garantörü rolüne son vermesinin zamanı çoktan gelmiştir.”

2021-2022 yılları arasında Başkan Joe Biden’ın Özel Asistanı ve Başkan Yardımcısı Kamala Harris’in Özel Kalem Müdür Yardımcısı olarak çalışmış olan, Obama yönetimi döneminde ise Doğu Asya ve Pasifik İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Vekili ve Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın Özel Asistanı olarak görev yapmış olan Michael Fuchs, Foreign Affairs’te yazdı:

Amerika Ortadoğu’dan Vazgeçmeli

Başarısız İran Savaşı, Uzun Zamandır Gecikmiş Bir Geri Çekilmeyi Başlatmalı

İran’la yürütülen savaş destansı bir felakettir. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, uluslararası hukuku ihlal eden, en az 307’si çocuk olmak üzere 1.700 İranlı sivili öldüren, sivil altyapıda geniş çaplı hasara yol açan ve bölgesel kargaşayı derinleştiren gereksiz bir harekât başlattı. İran’ın misillemeleri, komşu ülkelerdeki üslerde görev yapan 18 ABD askerinin ölümüne ve 600’den fazlasının yaralanmasına neden oldu. Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla enerji fiyatlarında yaşanan sıçramanın etkileri ise dünyanın dört bir yanında hâlâ hissediliyor.

Bu savaş, ABD’nin son 35 yılda izlediği ve ülkeyi daha güvensiz hâle getirirken Ortadoğu’daki çatışmaları şiddetlendiren bir dizi politikanın en son sonucudur. Bu başarısızlıkların temelinde, Washington’ın ABD güvenliğini ilerletmek için sürekli savaşlar başlatması ve devam eden çatışmalara müdahale etmesi gerektiği yönündeki yanlış inancını besleyen bölgedeki Amerikan askerî varlığı yatmaktadır. Amerikan üslerini ve birliklerini topraklarında kabul eden ülkeler de kendilerini daha savunmasız hâle getirmiş, İran’ın ve İran destekli grupların doğrudan saldırılarına açık duruma düşmüştür.

Amerika Birleşik Devletleri onlarca yıldır Ortadoğu’daki askerî varlığı, Amerikan stratejik çıkarları ve bölgesel güvenlik açısından vazgeçilmezmiş gibi hareket etti. İsrail ve Körfez ülkeleri gibi ortaklarını korumaya, İran’ı ve diğer hasımlarını sınırlamaya ve terörizmle mücadele etmeye çalıştı. Ancak uygulamada ABD’nin askerî konuşlanması istikrarsızlığa ve yıkıma katkıda bulundu. Bunun en açık biçimde görüldüğü yer İran’a karşı yürütülen harekâttır; savaş, önlemeyi amaçladığı tehlikeleri bizzat üretmiştir.

Amerika Birleşik Devletleri’nin güçlerini Ortadoğu’dan çekmesinin, ABD ve uluslararası hukuku ihlal eden hükümetleri silahlandırmayı bırakmasının ve bölgesel düzenin garantörü rolüne son vermesinin zamanı çoktan gelmiştir. Böyle bir adım, Washington’ın Asya ve Avrupa’da büyük güçler arasında çıkabilecek bir savaşı caydırmak da dâhil olmak üzere daha yüksek öncelikli hedeflere yoğunlaşmasını sağlayacaktır.

KAN VE SERVET

Amerika Birleşik Devletleri uzun zamandır Ortadoğu’da etkin olsa da 1990-91 Körfez Savaşı, ABD’nin bölgedeki askerî rolünü kalıcılaştırdı. Soğuk Savaş sonrası Amerikan gücünün zirvesi olarak başlayan süreç —Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgaline son vermek amacıyla uluslararası bir koalisyon kurulması— onlarca yıl sürecek bir yükümlülüğe dönüştü. Birbiri ardına gelen yönetimler, sürekli konuşlu bir gücün enerji akışının serbestliğini koruyacağı, İsrail’i destekleyeceği, terör örgütleriyle mücadele edeceği ve İran’ı caydıracağı inancıyla bölgede on binlerce personel bulundurdu. Şu anda Irak’ta yaklaşık 2 bin, Suudi Arabistan’da 2 bin 300, Birleşik Arap Emirlikleri’nde 3 bin 500, Ürdün’de 4 bin, Bahreyn’de 8 bin, Katar’da 10 bin ve Kuveyt’te 13 bin Amerikan askeri bulunuyor. Kesin sayılar ve konuşlanma yerleri yıllar içinde değişiklik gösterse de bu varlık devasa, geniş bir alana yayılmış ve bölgeye derinden yerleşmiş olmayı sürdürdü.

Ancak askerî varlık başlı başına bir yükümlülüğe dönüşebilir; ev sahibi ülkeleri misillemelere açık hâle getirebilir ve Amerika Birleşik Devletleri’ni yerel çatışmaların içine çekebilir. Üsler bölgenin dört bir yanına dağılmışken Amerikan çıkarlarına yönelik tehditler süreklilik kazanmakta ve her bir tehdit, askerî varlığın daha da genişletilmesi için yeni bir gerekçeye dönüşmektedir. Örneğin ABD’nin 2003 işgalinden sonra Irak’ı işgal altında tutması, Amerikan güçlerini yalnızca uzun ve kanlı bir çatışmaya sürüklemekle kalmadı, aynı zamanda onları İran destekli milislerin saldırılarına açık hâle getirdi. Bu durum, ABD’nin Irak, Suriye ve başka yerlerde misilleme operasyonları düzenlemesine yol açtı. Bu arada Afganistan’daki savaş Pakistan’a sıçradı ve Amerika Birleşik Devletleri, sınırın ötesindeki Amerikan askerlerine saldıran militanlara karşı yüzlerce insansız hava aracı saldırısı gerçekleştirdi. ABD, 2011’de Irak’tan büyük ölçüde çekildikten sonra, işgalin yarattığı kaostan doğan IŞİD’le mücadele etmek üzere 2014’te yeniden asker göndermek zorunda kaldı.

Bunun bedeli ağır oldu. Amerika Birleşik Devletleri, 11 Eylül sonrasındaki “teröre karşı savaş” kapsamında Afganistan, Irak ve diğer cephelerde yürütülen savaşlara 8 trilyon dolar harcadı. Brown Üniversitesi’nin araştırmalarına göre yaklaşık üç milyon Amerikalı bu çatışmalarda görev yaptı; 15 binden fazla asker ve yüklenici hayatını kaybetti, 1,8 milyon asker ise engelli hâle geldi. Bölgedeki halklar da bu sonuçların acısını çekti ve çekmeye devam ediyor. Doğrudan şiddet nedeniyle 432 bini sivil olmak üzere 940 binden fazla kişi öldü; Afganistan, Irak, Pakistan, Suriye ve Yemen’de devlet yapılarının çökmesinin dolaylı etkileri 3,6 milyon insanın ölümüne yol açtı; 38 milyon kişi ise yerinden edildi. Ancak yalnızca rakamlar, anne ve babalarını kaybeden çocukların, evlerini yitiren ailelerin ve sürekli çatışmalar nedeniyle normal bir hayat sürme imkânı ellerinden alınan bir kuşağın yaşadıklarında görülen insani bedeli anlatmaya yetmez. Bu politikalara ve sonuçlarını doğuran eylemlere ilişkin hesap verebilirliğin bulunmaması da dikkat çekicidir.

Amerika Birleşik Devletleri, başka ülkeler tarafından gerçekleştirilen şiddet ve baskıya da doğrudan katkıda bulundu. ABD askerlerinin Ortadoğu’nun dört bir yanında konuşlandırılması, Washington’ın çoğu kendi bölgesel gündemlerine sahip olan baskıcı hükümetlerle yakın çalışma eğilimini güçlendirdi. Mısır’daki gibi otokratik yönetimleri ayakta tuttu, Suudi Arabistan’ın Yemen’deki harekâtını destekledi ve Birleşmiş Milletler araştırmacılarının soykırım niteliğinde eylemler belgelendirdiği Sudan iç savaşında Birleşik Arap Emirlikleri’nin rolünü mümkün kıldı. Bu tür ortaklıklar, söz konusu ülkelerin hükümetlerine ve Amerika Birleşik Devletleri’ne yönelik halk öfkesini körükledi.

ABD’nin İsrail’le ilişkisi, derin güvenlik ilişkilerinin kalıcı üslenmeyle birleştiğinde nasıl felaket sonuçlar doğurabileceğinin örneğidir. İsrailli ve Filistinli liderler arasındaki Oslo müzakerelerinin 1990’larda yavaş yavaş çökmesinden bu yana ABD desteği, birbiri ardına gelen İsrail hükümetlerine verilmiş açık çeke dönüştü. Bu hükümetler, Batı Şeria’daki aşamalı ilhak ve sistematik baskı politikalarıyla Filistinlilerle barış ihtimalini aşındırdı. Son birkaç yılda bu destek, bir BM araştırma komisyonunun Gazze’de soykırım olarak nitelendirdiği ve bir dizi İsrailli akademisyen ile sivil toplum kuruluşunun da paylaştığı sonuçlara yol açan İsrail operasyonlarını mümkün kıldı. Ardından Şubat 2026’da Amerika Birleşik Devletleri, İsrail’le birlikte İran’a karşı hukuka aykırı bir savaş başlattı.

ÇIKIŞ YOLU

Ortadoğu’daki ABD askerî varlığının yol açtığı zarardan hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi başkanlar sorumludur. Bu varlık, Amerika Birleşik Devletleri’ni uluslararası insancıl hukukun ciddi biçimde ihlal edilmesine ortak etmiştir. Washington, İran’la istikrarlı bir ateşkes sağlanır sağlanmaz güçlerini çekmeye başlayarak politikasının yönünü değiştirmelidir.

ABD’li liderler şimdi, İran savaşı sırasında hasar gören üslerin yeniden inşa edilip edilmeyeceği ve bölgesel ortaklara yeni silahların satılıp satılmayacağı da dâhil olmak üzere kalıcı sonuçlar doğuracak bir dizi kararla karşı karşıyadır. Bazı savunma analistleri daha küçük bir askerî varlığın korunmasını savunmuş, The Wall Street Journal’ın haberine göre Pentagon da bu seçeneği değerlendirmeye almıştır. Ancak kısmi bir geri çekilme bile Amerika Birleşik Devletleri’ni bölgedeki süreklilik arz eden risklere maruz bırakmaya devam edecektir. İran, son beş ay içinde en az 15 Amerikan askerî tesisindeki bina ve teçhizatı tahrip etmiş veya hasara uğratmıştır. ABD birlikleri bir ya da iki üste toplansa bile İran ve vekil güçleri açısından öncelikli hedef olmaya devam edecek, dolayısıyla kuvvetlerin korunması için önemli kaynaklar gerekecektir. Tam bir geri çekilme gerçekleşmediği sürece Washington, ABD personeline ve ortaklarına verdiği desteği sürekli güçlendirme zorunluluğu hissedecek ve Amerika Birleşik Devletleri çatışmaların içine çekilmeye devam edecektir.

ABD askerlerinin tamamının Ortadoğu’dan çekilmesi, bölgedeki ortaklarla bütün işbirliğinin sona erdirilmesini gerektirmez. Örneğin Lübnan gibi bazı ülkelerde güvenlik yardımları sürdürülebilir; Lübnan Silahlı Kuvvetlerine verilen Amerikan desteği, devlet kapasitesini güçlendirebilir ve Lübnan egemenliğinin korunmasında resmî kurumların rolünü pekiştirebilir. Ancak Washington’ın, yardım ve silah satışlarının ABD hukukuna uygun olmasını sağlaması kendi çıkarınadır. Amerikan hukuku, İsrail’in Gazze’de yaptığı gibi yardım alan ülkelerin ağır insan hakları ihlalleri gerçekleştirmesi hâlinde bu tür yardımların durdurulmasını gerektirmektedir. Washington, ABD ve uluslararası hukuku ihlal eden tüm güvenlik yardımlarını ve silah ihracatını askıya alarak desteğinin diğer ülkelerin pervasız politikalarını teşvik etmesi ve Amerika Birleşik Devletleri’ni bölgesel krizlerin daha derinlerine çekmesi riskini azaltabilir.

Amerika Birleşik Devletleri, bölgedeki askerî varlığını azaltırken insan haklarını ve anlaşmazlıkların barışçıl biçimde çözülmesini destekleyen diplomatik, ekonomik ve insani çabalarını artırabilir ve artırmalıdır. Bu çabanın bir parçası olarak Filistinlilere yönelik insani yardımları artırmalı; aynı zamanda enerji ihracatını Hürmüz Boğazı’nın dışından geçirecek yeni boru hatları gibi istikrarı ve refahı teşvik edebilecek ekonomik entegrasyon projelerini desteklemelidir. Washington ayrıca geri çekilme sürecini, Birleşik Arap Emirlikleri ve İsrail gibi ülkeler insan hakları sicillerini iyileştirene ve istikrarsızlaştırıcı bölgesel politikalarına son verene kadar bu ülkelere sağlanan yardımları azaltacağını açıkça göstermek için kullanmalıdır. Amerika Birleşik Devletleri bu hükümetleri reform yapmaya zorlayamaz; ancak onların baskı ya da saldırganlık politikalarını mümkün kılan teçhizat ve finansmanı sağlamayı reddedebilir.

Mevcut yönetimin bu yaklaşımı benimsemesi düşük bir ihtimal olsa da Kongre’nin alacağı kararlar, ABD’nin gelecekteki bölge politikasını şekillendirebilir. Kongre üyeleri, Pentagon’un mühimmat stoklarını yenilemek ve üsleri onarmak için alacağı fonların miktarını sınırlandırarak ve bu fonlara koşullar bağlayarak Amerika Birleşik Devletleri’ni geri çekilmeye yöneltebilir.

KORKULAR VE GERÇEKLER

Bazıları, ABD ordusunun Ortadoğu’dan çekilmesinin ciddi riskler taşıdığını savunacaktır. Bu riskler gerçektir ancak yönetilebilir niteliktedir. Öncelikle enerji piyasalarını ve ABD’nin geri çekilmesi durumunda petrol ve doğal gaz ihracatının kesintiye uğrayabileceği korkusunu ele alalım. Washington yıllarca, bölgedeki Amerikan varlığının seyrüsefer özgürlüğünü koruduğunu varsaydı. Oysa Hürmüz Boğazı’nı kapatan, ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaş oldu ve Amerikan ordusu boğazı güç kullanarak yeniden açamadı. Bu durum, Beşinci Filo’nun Bahreyn’de konuşlandırılmasının etkinliği konusunda şüphe doğurdu. Boğazdaki açmaz nasıl çözülürse çözülsün, devletler geçiş ücreti uygulayıp uygulayamayacakları konusunda anlaşmazlık yaşasa bile İran ile Körfez ülkelerinin enerji akışını sürdürmek konusunda ortak çıkarı vardır. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri’nin artık büyük bir enerji üreticisi olması, yenilenebilir enerji sektörünün dünya genelinde büyümesi ve üreticilerin boğazı baypas etmenin yollarını araştırması sayesinde küresel arz daha fazla çeşitlenmiştir. Bu da deniz taşımacılığında yaşanabilecek yeni kesintileri daha az tehditkâr hâle getirmektedir.

Trump yönetimi ve Kongre’deki destekçileri, komşularını istikrarsızlaştıran İran’ı sınırlamak için Amerikan askerî gücünün gerekli olduğunu da savunmaktadır. Ancak mevcut savaş, Amerika Birleşik Devletleri’nin Körfez’deki ortaklarını İran saldırılarından koruyamadığını göstermiştir. Körfez ülkeleri, birbirleriyle Washington’a bağımlı olmayan yeni güvenlik düzenlemeleri oluşturmalıdır; Washington yine de ekonomik ve diplomatik destek sağlayabilir. Yeni düzenlemelerin daha iyi sonuç vereceğinin garantisi yoktur; ancak ABD destekli mevcut sistem işlememektedir. En azından bölge ülkelerinin öncülüğünde şekillenecek yeni bir düzende Amerika Birleşik Devletleri artık istikrarsızlığı beslemeyecektir. Bölgesel diplomasiyi, diyaloğu ve İran’la gerilimi düşürmeyi önceliklendirmesi hâlinde böyle bir çerçeve, istikrara giden daha kalıcı bir yol sunabilir. Zamanla Ortadoğu ülkeleri dış askerî güvencelere daha az bağımlı hâle gelebilir.

Terörizmle mücadele de uzun süreli Amerikan askerî varlığı sayesinde kolaylaşmamaktadır. 11 Eylül’den bu yana terör tehdidi, karar vericileri Amerikan ordusuna yaslanmaya yöneltmiştir. Ancak Amerika Birleşik Devletleri’nin çok sayıda sivili öldüren insansız hava aracı saldırıları ile gerçekleştirdiği çok sayıda işgal, muhtemelen terör örgütlerinin ABD personeline karşı daha fazla saldırı düzenlemesini teşvik etmiştir. Amerikan güçlerinin şimdi çekilmesi, terörizmle mücadele kabiliyetinden vazgeçilmesi anlamına gelmez. Bölge hükümetleri ve NATO müttefikleriyle istihbarat paylaşımı, giderek daha uzak mesafelerden gözetlemeye imkân veren ileri teknolojiyle birlikte Washington’ın tehditleri izlemesini sağlayabilir. Son çare olarak ABD’yi tehdit eden bir kriz ortaya çıkarsa, Amerikan liderleri belirli bir görev için yeniden asker gönderebilir.

Bir diğer mesele İsrail’in güvenliğidir. Nükleer silahlara ve bölgenin en gelişmiş ordusuna sahip bir devlet olan İsrail, kendisini savunabilecek kapasitenin fazlasına sahiptir. Aslında ABD’nin bölgedeki varlığı, İsrail’i kendisine yönelik tehditleri artıran politikalar benimseme konusunda cesaretlendirmiştir. Washington; askerî yardımları İsrail’in Filistin topraklarındaki işgaline son vermesi, Filistinlilerle barış arayışına girmesi ve İran, Lübnan ve Suriye’deki askerî harekâtlarını durdurması koşuluna bağlayarak bu döngüyü kırabilir. Bu adımlar İsrail’in kendi kendisi için yarattığı tehlikeleri azaltacak ve Amerikan güvencesinin ortadan kalkmasına eşlik edebilecek genel riski düşürecektir.

Son olarak Ortadoğu’daki askerî taahhütlerin azaltılmasına karşı çıkanlar, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’daki başarısızlıklarından hemen sonra gerçekleştirilecek bir geri çekilmenin ABD’nin hasımlarına zayıflık mesajı vereceğinden endişe etmektedir. Washington, kendi yakın çevrelerinde iddialarını giderek daha güçlü biçimde ortaya koyan Çin ve Rusya’yı caydırma konusunda gerçekten de ciddi bir sınamayla karşı karşıyadır. Ancak Amerika Birleşik Devletleri Ortadoğu’da saplanıp kalırsa, Pekin’in ya da Moskova’nın başka bölgelerdeki hamlelerine karşı Asyalı ve Avrupalı müttefikleriyle çalışmakta daha fazla zorlanacaktır. Ayrıca bu iki ülkenin ABD’nin bölgedeki konumunu devralması ihtimali de son derece düşüktür. Çin, ordusunu yakın çevresinin ötesinde kullanma konusunda hâlâ oldukça temkinlidir; Rusya’nın Ortadoğu’daki varlığı ise Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın devrilmesinden bu yana yalnızca küçülmüştür.

KAMUSAL BİR HESAPLAŞMA

Ortadoğu’da onlarca yıldır neredeyse kesintisiz biçimde devam eden savaşların ardından Amerikalılar, ülkenin dış çatışmalara karışmasından yorulmuştur. Searchlight Institute tarafından yakın zamanda yapılan bir araştırmaya göre katılımcıların yüzde 62’si “mümkün olduğunca savaşların dışında kalmayı” tercih ederken, yüzde 33’ü “ülkenin yararına olduğunda askerî güç kullanılmasını” desteklemektedir. Bütün bir kuşak barış dönemini hiç yaşamamıştır ve 18-44 yaş arasındaki Cumhuriyetçilerin yarısından fazlası da dâhil olmak üzere genç Amerikalıların çoğunluğu 2026’daki İran savaşına karşı çıkmaktadır. Bu savaş, kamuoyu desteğinin genellikle en yüksek olduğu başlangıç aşamasından itibaren halkın karşı çıktığı, modern kamuoyu araştırmaları dönemindeki ilk savaş olmuştur.

Ancak Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyadaki rolüne ilişkin bu kamusal hesaplaşmaya rağmen Amerikan liderleri seçmenlerinin gerisinde kalmaktadır. ABD Başkanı Donald Trump, Ortadoğu’daki bitmek bilmeyen savaşlardan sorumlu tuttuğu adayları eleştirerek iki seçim kazandı, ancak daha sonra kendisi bir savaş başlattı. İsrail politikasına karşı çıkan kişiler ve kurumlar olduğunda başkan, devlet gücünü onları hedef almak için kullandı; üniversitelerin fonlarını kesti, protestocuları sınır dışı etti ve hapse attı. Üstelik Amerikalıların en önemli kaygısının günlük yaşamın temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek olduğu bir dönemde Pentagon bütçesi 2026’da yaklaşık 1 trilyon dolarla tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştı ve yönetim 2027’de bu bütçenin yüzde 50 daha artırılmasını talep ediyor.

Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel güvenlikte hâlâ önemli bir rolü vardır: Avrupa ve Asya’daki askerî varlığı ve güvenlik garantileri, büyük güçler arasında savaş çıkmasını önlemeye yardımcı olmaktadır. Ancak Washington’ın Ortadoğu’daki güvenlik rolünü yerine getirme biçimi, sağladığı faydadan çok daha fazla zarar vermektedir. Yön değiştirmek kolay olmayacaktır ancak gereklidir. Onlarca yıldır sürdürülen yanlış tasarlanmış savaşlar ve karmaşık angajmanlar, ABD’nin güvenliğine çok az katkı sağlarken sayısız cana ve devasa miktarda kaynağa mal olmuş, Washington’ın dikkatini Asya ve Avrupa’daki acil sınamalardan uzaklaştırmıştır. Amerika Birleşik Devletleri ordusunun Ortadoğu’dan ayrılmasının zamanı gelmiştir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English