Bizi Takip Edin

Dünya Basını

ABD’li akademisyen Andersen: Batı medyası, soykırıma rıza üretim aygıtı olarak çalışıyor

Yayınlanma

Fordham Üniversitesi Medya Çalışmaları Profesörü Robin Andersen, Gazze’de devam eden soykırımda Batı medyasının oynadığı suç ortaklığı rolünü ayrıntılı biçimde anlattı. “The Complicit Lens” adlı yeni kitabında New York Times, CNN ve BBC gibi yayın organlarının İsrail’in anlatısını nasıl koşulsuz benimsediğini belgeleyen Andersen, 7 Ekim’den itibaren kurumsal bir propaganda mekanizmasının devreye sokulduğunu söyledi.

Fordham Üniversitesi Medya Çalışmaları Profesörü ve “The Complicit Lens: US Media Coverage of Israel’s Genocide in Gaza” kitabının yazarı Dr. Robin Andersen, Tarafsızlık Çalışmaları (Neutrality Studies) adlı YouTube kanalında Pascal Lottaz’ın konuğu oldu.

Yaklaşık bir saat süren mülakatta Andersen, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü askeri harekâtın başından itibaren Batı medyasının, özellikle de ABD’li yayın organlarının, bağımsız habercilik yapmak yerine İsrail hükümetinin ve ordusunun resmî anlatısını koşulsuz biçimde yeniden üreten bir propaganda aygıtına dönüştüğünü savundu.

Andersen, kariyerinin tamamını medya çalışmaları alanında geçirdiğini belirterek, kitabın yazım sürecine ilişkin şunları söyledi:

“Bu kitabı yazmaya, Project Censored’daki meslektaşlarımın çevrimiçi blogları için benden bir yazı istemesiyle başladım. Çatışmalar başladıktan sonraki birkaç gün içinde yazdım ve daha o noktada bize gerçeği anlatmayacaklarını, en başından itibaren olayı çarpıtacaklarını görmek mümkündü.”

“Her soykırım kışkırtmayla başlar ve İsrailli yetkililer tam da bunu yaptı”

Mülakatın hemen başında soykırımın yapısal mekanizmalarına işaret eden Andersen, İsrailli yetkililerin çatışmaların ilk günlerinden itibaren klasik soykırım kışkırtması örnekleri sergilediğini kaydetti. Andersen, şu ifadeleri kullandı:

“Her soykırımda ilk adım her zaman kışkırtmadır. Soykırım sözleşmesine göre de bu böyledir. İsrailli yetkililer daha ilk günlerde klasik şiddet kışkırtması yaptı. Askeri kanattan isimler, ‘Hamas hayvanlardır, hayvanlarla uğraşıyoruz’ dedi. ‘Cehennem istiyorsanız size cehennemi vereceğiz, elektrik olmayacak, yiyecek olmayacak, sizi çadır kente çevireceğiz’ açıklamaları yapıldı. Yani daha en baştan ne yapacaklarını bize söylediler.”

Andersen, İsrail’in Hamas saldırısı karşısında dehşete kapılmak yerine kutlama yaptığını, ilk günlerden itibaren sivilleri hedef aldığını ve bunu tüm dünyaya ilan ettiğini söyledi. Andersen, 20’nci yüzyılın ikinci yarısından itibaren uluslararası savaş hukuku kurallarının tam da bir daha soykırım yaşanmasın diye oluşturulduğunu hatırlatarak, İsrail’in bu hukuki çerçevenin açık bir sınavı niteliğinde olduğunu vurguladı. İsrail’in eylemlerini “sivil cezalandırma” ve “orantısız şiddet” olarak nitelendiren Andersen, “Sivillere, liderlerinin yaptıklarının bedelini ödeteceklerini söylediler. Medyaya da tam olarak bunları haber yapmaması talimatı verildi” dedi.

“New York Times, İsraillilerin Filistinlilerle barış içinde yaşadığını yazacak kadar ileri gitti”

Kanalın kurucusu ve sunucusu Pascal Lottaz’ın, 7 Ekim anlatısının nasıl inşa edildiğine ilişkin sorusu üzerine Andersen, ana akım medyanın 7 Ekim 2023’te başlayan saldırıları adeta tarihin sıfır noktası olarak çerçevelediğini anlattı. Andersen, 7 Ekim anlatısının üç temel işlevi yerine getirdiğini şöyle izah etti:

“7 Ekim anlatısı İsrail-Filistin çatışmasını adeta o gün başlamış gibi gösterdi. Oysa siz de biliyorsunuz ki 2018’deki Büyük Dönüş Yürüyüşü’nde İsrail 200’den fazla sivili öldürdü, 33 bin kişiyi yaraladı ve 100’den fazla kişinin uzuvları, doğrudan bacakları hedef alındığı için kesilmek zorunda kaldı. Bu, aylarca süren şiddet içermeyen, Hamas tarafından örgütlenmemiş barışçıl bir gösteriydi.”

Andersen, İnsan Hakları İzleme Örgütü, Uluslararası Af Örgütü ve Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’nin İsrail’in bu dönemdeki eylemlerini “ayrım gözetmeyen şiddet” olarak belgelediğini ve Uluslararası Ceza Mahkemesi nezdinde soruşturma açılması çağrısı yaptığını da sözlerine ekledi.

Lottaz ise 7 Ekim sonrasında New York Times’ta çıkan bir cümleyi hiç unutamadığını belirterek, gazetenin “İsrailliler, Filistinlilerle bir arada yaşama politikası izlediklerini düşünüyordu” ifadesini kullandığını aktardı. Lottaz, “16 yıl süren hava geçirmez hapis koşullarından, çağdaş bir toplama kampından sonra nasıl böyle bir şey yazılabilir?” diye sordu. Lottaz, iki yıl önce çitin Filistin tarafında protesto yapan 200 kişinin yine çitin kendi taraflarında dururken öldürüldüğünü hatırlattı.

“Hamas’ın işlemediği suçları haber yaptılar”

Andersen, 7 Ekim’de yaşanan sivil ölümlerine ilişkin Batı medyasında yer bulan anlatının büyük ölçüde propagandaya dayandığını ileri sürdü. Yönetmen Richard Sanders’ın El Cezire için hazırladığı belgeselde, Hamas savaşçılarının üzerindeki kameraların görüntülerini bir araya getirdiğini aktaran Andersen şu değerlendirmeyi yaptı:

“Hamas bazı savaş suçları işledi, rehine almak yasaktır ve sivilleri öldürdüler. Ancak 7 Ekim saldırıları sırasında kaç sivilin öldüğünü asla bilemeyeceğiz, çünkü İsrail Hannibal direktifini uyguladı.”

Andersen, Nova Müzik Festivali’nden kaçarak Kibbutz Be’eri’ye sığınan genç bir kadının İsrail medyasına verdiği ifadeyi aktardı. Tankların ateş açması sonucu ağır bir çapraz ateş altında kaldıklarını, rehinelerle birlikte bulunduğu sırada yaklaşık 12 kişinin öldürüldüğünü ve kendisinin hayatta kalan tek kişi olduğunu anlatan bu kadının ifadesinin Haaretz ve Kanal 12 gibi İsrail medyasında yer bulduğunu, ancak Amerikan medyasında örtbas edildiğini söyledi.

Lottaz da Nova Müzik Festivali’nden kaçan tamamen yanmış araçların fotoğraflarına işaret ederek, “Kalaşnikoflarla bir arabanın bu hale gelmesi mümkün değil. Bunlar, ABD’nin Irak’ta Hellfire füzeleriyle vurduğu araçlarla aynı görüntüler” dedi.

Andersen ise Apache helikopterlerindeki İsrailli pilotların festivale ve bölgedeki binalara tüm mühimmatlarını boşalttığını vurgulayarak şunları söyledi:

“Netanyahu, Biden’ı arayıp bebeklerin ellerinin bağlanarak fırında yakıldığını, tıpkı Holokost gibi olduğunu söyledi. Bu vahşetin yüzde 99’u Hamas tarafından yapılmış olamaz, çünkü o tür silahlara sahip değillerdi. Richard Sanders’ın dediği gibi, Hamas bazı sivilleri öldürdü, ancak basının haber yaptığı şeyler Hamas’ın yapmadığı şeylerdi. Bebeklerin kafasının kesilmesi, yakılmış cesetler, Holokost benzetmeleri; bunların hepsi propagandaydı.”

Andersen ayrıca, İsrail sigorta kurumunun 7 Ekim’de öldürülenlerin demografik dağılımını ve isimlerini bir ay içinde ayrıntılı biçimde yayımladığını belirtti. Bu verilere göre 7 Ekim’de iki yaşın altında öldürülen tam olarak tek bir bebek bulunuyordu. Andersen, “40 bebek öldürüldü iddiası baştan beri yalandı ve bu bilgi her gazetecinin kolayca ulaşabileceği bir yerdeydi” dedi.

“CNN haberlerini onay için Kudüs Bürosu’na gönderiyor, orada İsrail ordusu denetliyordu”

Andersen, İsrail yanlısı mutabakatın 7 Ekim’den çok önce ABD medyasında yerleşik hale geldiğini, özellikle New York Times’ın uzun süredir İsrail yanlısı bir yayın organı olarak çalıştığını söyledi. New York Times’ın Kudüs bürosunun bulunduğu binanın geçmişine değinen Andersen, bu yapısal taraflılığı şöyle anlattı:

“New York Times’ın Kudüs bürosu, Nekbe sırasında BBC için çalışan Filistinli bir gazetecinin terk etmek zorunda kaldığı evin üzerine inşa edildi. O gazeteci ailesiyle bir taksiye binip gitti ve bir daha geri dönemedi. Şimdi siz, Filistinliler geri dönüş hakkını elde ederse terk etmek zorunda kalacağınız bir binanın üzerindeki bürodan, geri dönüş hakkını nasıl haber yapabilirsiniz?”

Kudüs büro şeflerinin birçoğunun çocuklarının İsrail ordusunda görev yaptığını da kaydeden Andersen, halen New York Times için yazmaya devam eden İsabel Kershner’ın eşinin bir düşünce kuruluşunda İsrail ordusunun halkla ilişkilerini yürüttüğünü ve Kershner’ın Şubat 2024’te İsrail ordusu için adeta bir övgü yazısı kaleme aldığını belirtti.

Ocak 2024’te CNN bünyesindeki bir gazetecinin The Intercept’e sızdırdığı belgelere de değinen Andersen, bu belgelerin CNN’in haber kopyalarını İsrail ordusunun denetimine sunulmak üzere Kudüs Bürosu’na gönderdiğini ortaya koyduğunu aktardı. Benzer bir uygulamanın New York Times’ta da yürürlükte olduğu Nisan 2024’te yine The Intercept tarafından belgelendi.

Andersen, bu kurumsal yapının haber dili üzerinde nasıl bir sansür mekanizması kurduğunu ise şöyle anlattı:

“Her iki yayın organı da ‘soykırım’ kelimesini yasakladı ve İsrail’in yaptıkları için ‘katliam’ denmemesini istedi. Savaşın ilk altı haftasında ‘katliam’ kelimesi yüzde 55 oranında İsrailliler için, yalnızca bir kez ise Filistinliler için kullanıldı. New York Times, işgal, mülteci kampı, toplu cezalandırma gibi uluslararası savaş hukukunun temel kavramlarını söyleminden tamamen çıkardı. Bu terimleri kullanamayan bir gazeteci olup biteni anlatamaz.”

“2 bin poundluk bombaların faili gizlendi: Bir patlama meydana geldi, denildi”

CNN sızıntısının ortaya koyduğu en çarpıcı talimatlardan birinin, İsrail’i büyük yıkımların faili olarak göstermeme emri olduğunu belirten Andersen, Ekim 2023 sonunda Cibaliye mülteci kampına atılan 2 bin poundluk bombalara ilişkin haberciliği örnek gösterdi.

Kamp sakinlerinin enkaz altından çocuklarını ve yakınlarını çıkarmaya çalıştığı o günlerde, New York Times ve diğer yayın organlarının “bir patlama meydana geldi” ifadesini kullandığını söyledi.

Andersen, New York Times’ın bir ajans fotoğrafı üzerinden yaptığı haberciliği ise şöyle aktardı:

“Gazze’deki Filistinli gazeteciler her yerde vücut parçaları olduğundan bahsediyor, yardım görevlileri bunun bir savaş suçu olduğunu söylüyordu. Bu sırada New York Times, her şeyin çok steril göründüğü bir ajansfoto ğrafını gösteriyor ve ‘çarşaflara sarılı, ceset olduğu anlaşılan cisimler’ diye yazıyordu.”

Andersen, İsrail’in bu tür haberlere ancak “bir Hamas komutanını öldürdük” veya “asıl hedefimiz Hamas’tı” iddialarının ardından atıf yapılmasına izin verdiğini belirtti. 7 Ekim anlatısıyla kurulan misilleme çerçevesinin, bu ölçüsüz şiddeti meşrulaştıran daimi bir zemin işlevi gördüğünü vurguladı.

Lottaz’ın Avrupa medyasındaki yansımaları sorması üzerine Andersen, BBC’de de benzer bir gazetecilik isyanı yaşandığını, ancak genel olarak Avrupa’nın büyük gazetelerinin de haberlerini New York Times ve Washington Post gibi ABD merkezli yayın organlarının anlatısına göre şekillendirdiğini ifade etti.

“Liberal toplumlarda da soykırım mümkün ve medya bunun en etkili aracı oldu”

Mülakatın ikinci yarısında Lottaz, Batı’da basının özgür ve çoğulcu olduğuna dair yerleşik inancın bu süreçte nasıl paramparça olduğuna dikkat çekti. “Liberal toplumlarda, liberal bir basın ortamında bile yüz binlerce insanın öldüğü, yerinden edildiği ve kültürel mirasının yok edildiği bir soykırımın mümkün olduğu görüldü. Bu akıl almaz bir vaka” diyen Lottaz, Andersen’in bu konudaki gözlemlerini sordu.

Andersen, medyanın bu iki buçuk yılda muazzam bir meşruiyet kaybına uğradığını söyledi. Özellikle gençlerin, Gazze’de Filistinli ve El Cezireli gazetecilerin belgelediği yıkımı kendi cep telefonlarından izleyerek yerleşik medya ile saha gerçekliği arasındaki uçurumu doğrudan deneyimlediğini belirten Andersen, şöyle devam etti:

“Gençler kendi ahlaki pusulalarıyla olan biteni gördü; ilkbaharda başlayan açlık politikasını, sürekli belgelenen vahşeti gördü. Ana akım medya İsrail’in konuşma noktalarını tekrar ederken, Filistinli gazetecilerin aktardığı gerçeklik bambaşkaydı. İsrail’in ABD’deki olumlu imajı hızla çöktü. Demokratların yüzde 80’i artık İsrail’i desteklemiyor, Cumhuriyetçi gençlerin yarıdan fazlası da soykırıma ve İsrail’e karşı.”

Andersen, bu büyük kopuşa rağmen, siyasi ve ekonomik seçkinlerin medya üzerindeki denetiminin sürdüğünü vurguladı. Kurumsal dünyanın yöneticileri, askeri yapı ve medya yönetim kurulları arasındaki iç içe geçmiş ilişkilere işaret eden Andersen, “Bu seçkinler medyada kendi anlatılarını gördükleri sürece istediklerini yapmaya devam edebileceklerini düşünüyor. Ama biz artık bizi temsil etmeyen, çıkarlarımızı savunmayan ve küresel iyiliğe karşı çalışan bir azınlık tarafından yönetiliyoruz” değerlendirmesini yaptı.

“El-Şifa Hastanesi’ne yapılan saldırı, modern savaş tarihinde eşi görülmemiş bir olaydı”

Andersen, kitabında yazması en zor bölümün Gazze’nin sağlık sisteminin yok edilmesine ilişkin bölüm olduğunu söyledi.

Kasım 2023’te ve Mart-Nisan 2024’te El-Şifa Hastanesi’ne yapılan saldırıların modern savaş tarihinde eşi benzeri görülmemiş olaylar olduğunu belirten Andersen, uluslararası hukukun bu konuda son derece net olduğunu kaydetti:

“Cenevre Sözleşmesi’nin temellerini atanlar bizzat sağlık çalışanları ve yardım görevlileridir. Doktorlar ve hemşireler Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu korumaların inşasında merkezi rol oynadı. İsrail’in El-Şifa’ya yaptığı, modern savaşta duyulmamış bir şeydi. Medya ise İsrail’in ürettiği üç boyutlu animasyon videoyu gerçekmiş gibi sundu.”

Andersen, bu videonun El-Şifa Hastanesi’nin altında Hamas komutanlarının dolaştığı katmanlı bir yeraltı karargâhı bulunduğu iddiasını görselleştirdiğini, Beyaz Saray’ın da bu iddiayı doğruladığını ancak aylar sonra Washington Post’un yaptığı incelemenin, bu alanların kullanıldığına dair hiçbir kanıt bulamadığını anımsattı.

Andersen, en önemli hukuki çarpıtmanın ise “hastane düşman tarafından kullanılıyorsa koruma statüsünü kaybeder” iddiası olduğunu vurguladı. Sınır Tanımayan Doktorlar ve Soykırıma Karşı Doktorlar gibi örgütlerin raporlarına dayanarak hazırladığı bölümde, bu iddianın tamamen yanlış olduğunu gösterdiğini anlatan Andersen, şu hukuki çerçeveyi aktardı:

“Hastane içinde savaşçılar bulunsa dahi, saldıran tarafın hastaları ve yardım çalışanlarını koruma yükümlülüğü devam eder. Hastane içinden ateş açılsa bile ayrım gözetmeksizin saldırmak hukuka aykırıdır. Ana akım medya ise tek bir cümleyle, ‘ama teröristler tarafından kullanılıyorsa koruma statüsünü kaybeder’ diyerek bu karmaşık hukuki çerçeveyi görmezden geldi. Pulitzer ödüllü gazetecilerin bu hukuku öğrenmek için zahmet dahi etmediğini düşünüyorum.”

Lottaz, bu noktada önemli bir düzeltme yaparak kitabın başlığında yer alan “İsrail’in Soykırımı” ifadesine işaret etti ve şu değerlendirmede bulundu:

“Ben buna Batı’nın soykırımı derdim; Avrupa-Amerikan soykırımı. Çünkü bu, Batı’nın bombaları, lojistik desteği ve en önemlisi medya propaganda desteği olmadan yapılamazdı. Suçun ölçeği o kadar devasa ki sadece İsrail’i suçlamak eksik kalır.”

Andersen bu tespite katıldığını belirterek, El-Şifa saldırısı öncesinde ABD Dışişleri Bakanlığı’nın ve Beyaz Saray’ın en üst düzeyde İsrail’in iddialarını doğrulayan açıklamalar yaptığını, ancak istihbaratın kaynağını asla açıklamadıklarını hatırlattı.

“‘İsrail’in var olma hakkı’ bir tartışma durdurucu, bağlılık yemini işlevi gördü”

Lottaz’ın, özellikle Avrupa medyasında yoğun biçimde kullanılan “İsrail’in var olma hakkı” söylemine ilişkin sorusunu Andersen, Birleşmiş Milletler Özel Raportörü Francesca Albanese’nin bu konudaki tutumuna atıfla yanıtladı:

“Albanese’nin söylediği çok doğru: İtalya’nın var olma hakkı vardır, İsrail vardır, Fransa vardır. Var olma hakkı devletlere değil, insanlara bahşedilmiş bir haktır. Bu ifade, her türlü tartışmayı kapatan, Filistinlilere yöneltilen bir bağlılık yemini işlevi gördü. ‘İsrail’in var olma hakkını tanıyor musunuz?’ sorusu, İsrail giderek daha fazla sağa kayarken ve yalnızca Filistinliler için idam cezasını getirirken, eleştiriyi tamamen imkânsız hale getirmek için kullanıldı.”

Andersen ve Lottaz, bu tartışma durdurucu mekanizmanın ikinci ayağının ise “7 Ekim’i kınıyor musunuz?” sorusu olduğunu belirtti. Soykırım karşıtı her sese yöneltilen bu sorunun, muhatabın konuşma hakkını koşullandıran bir sadakat testi olarak işlediğini vurguladılar. Andersen, Filistinli yazar Ala’a Aliyan’ın bu durumu “akşam yemeğimiz için şarkı söylemeye zorlanıyoruz, yayın süresi için dileniyoruz” sözleriyle özetlediğini aktardı. Andersen ayrıca, ana akım medyanın Filistinli sesleri tamamen dışladığını, Hamas’ın argümanlarının ise yalnızca Jeremy Scahill gibi bağımsız gazetecilerin çabalarıyla duyulabildiğini söyledi.

Netanyahu’nun Kongre konuşması: 50 kez ayakta alkışlanan yalanlar

Andersen, kitabında özel bir bölüm ayırdığı, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Temmuz 2024’te ABD Kongresi’nde yaptığı konuşmayı da değerlendirdi. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Netanyahu hakkında tutuklama emri çıkarmayı değerlendirdiği bir dönemde Kongre tarafından davet edilmesini “utanç verici” olarak niteleyen Andersen, konuşmanın medyada nasıl karşılandığını şöyle anlattı:

“Netanyahu Kongre’ye gelip açlığın bir savaş silahı olarak kullanılmadığını, Gazze’ye çok sayıda yardım tırının girdiğini, gıda kıtlığının sebebinin silahlı çeteler ve Hamas olduğunu söyledi. Bunlar düpedüz yalandı. Tek bir gazeteci, tek bir ana akım medya kuruluşu bu konuşmadaki tek bir kelimeyi dahi teyit etmedi. Elli defadan fazla ayakta alkışlandı. Gazetecilerin, soykırıma teşvik suçunun en net örneklerinden biri karşısındaki bu sessizliği, mesleğin tarihindeki en utanç verici anlardan biriydi.”

Soykırıma suç ortaklığı eden medya yargılanabilir mi?

Lottaz, mülakatın son bölümünde soykırıma zemin hazırlayan habercilik faaliyetlerinin uluslararası hukuk bakımından sonuçlarının ne olabileceğini sordu.

Andersen, Ruanda soykırımı sırasında Belçikalı bir yayıncının 12 yıl hapis cezasına çarptırıldığını hatırlatarak, soykırım sözleşmelerinde soykırımı teşvik eden liderlere yönelik yasal emsaller bulunduğunu, bu tür kovuşturmaların Roma Statüsü’ne taraf ülkelerde ulusal mahkemeler aracılığıyla da yürütülebileceğini belirtti.

Ancak asıl umudun, Hind Receb Vakfı gibi örgütlerin yürüttüğü çalışmalarda yattığını söyleyen Andersen, İsrailli askerlerin teşhis edilerek, vatandaşı oldukları ve Roma Statüsü’ne taraf ülkelerde yargılanmaları için çaba gösterildiğini anlattı. Andersen, medya yöneticileri ve patronları için de benzer bir hesap verebilirlik mekanizmasının inşa edilmesi gerektiğini sözlerine ekledi:

“Bu yayın kurullarını, bu medya sahiplerini Lahey’de soykırımı aklayan yayıncılıklarını savunmaya çalışırken görmeyi çok isterim.”

Lottaz ise, ABD’de İsrail ordusunda görev yapan Amerikan vatandaşlarına emektar maaşı ve gazilik hakları tanıyacak bir yasa teklifinin Kongre’de tartışıldığını belirterek, “Cezaevine girmek şöyle dursun, soykırım failleri ABD’de devlet tarafından ödüllendiriliyor” eleştirisini yöneltti.

Dünya Basını

ABD’ye “gözünü Türk dünyasına dikme” çağrısı

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz makalenin yazarına aşağıda kısaca değineceğiz; fakat makaleyi Donald Trump’ın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) toplantısı için araması ve ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’ın Türk dünyasından sitayişle bahsettiği tweetiyle birlikte okumanın faydalı olduğunu hatırlatalım. Yazar Luke Coffey, şu anda Hudson Enstitüsü’nde kıdemli araştırmacı olsa da üç yıl boyunca Trump’ın ikinci başkanlık döneminin programını kaleme alan Heritage Vakfı’nda çalışmış, ayrıca eski Birleşik Krallık Savunma Bakanı Liam Fox’un özel danışmanı olarak görev yapmıştı. Dolayısıyla Coffey’in “Türkofil” bir ABD’li olarak önerileri ciddiye alınmalı. Barrack’ın açıklamasına geri dönersek, mütemadiyen Hazar’dan Akdeniz’e uzanan bölgeyi birleşik bir entite olarak düşündüğünü gizlemeyen bu ABD’li diplomat, “Türk i devletler” hattını Avrupa, Asya ve Orta Doğu’nun “menteşesi” olarak tanımlıyor.


ABD “Türki Yüzyıl”a neden dikkat etmeli?

Luke Coffey
National Interest
29 Ekim 2026

Orta Asya’da daha birleşik bir Türk dünyası, ABD’nin Rusya, Çin ve İran ile rekabetini güçlendirecektir.

30 Ekim’de, Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) liderleri, 13. zirve için Ankara’da bir araya gelecek. “Türk Yüzyılı: Dil, Düşünce ve Eylemde Birlik” teması altında düzenlenecek toplantı, ticaret, ulaşım bağlantıları, dijital dönüşüm, kültür ve siyaset alanlarında işbirliğinin genişletilmesine odaklanacak. Liderler ayrıca, örgütü yeni bir döneme taşıyacak yeni bir genel sekreter seçecekler.

TDT, Avrasya’daki Türkçe konuşan ülkeler arasında işbirliğinin ana platformu olarak hizmet veren bir hükümetlerarası kuruluştur. O dönem Kazakistan Cumhurbaşkanı olan Nursultan Nazarbayev, bu fikri ilk olarak 2006 yılında ortaya attı. Üç yıl sonra Türk Konseyi kuruldu ve 2021’de Türk Devletleri Teşkilatı haline geldi. Bugün örgütün beş üyesi —Türkiye, Kazakistan, Kırgızistan, Azerbaycan ve Özbekistan— ve üç gözlemcisi bulunuyor: Türkmenistan, Macaristan ve fiilen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti.

Türk Devletleri Teşkilatı üye devletleri ve gözlemcileri birlikte yaklaşık 180 milyon insanı ve toplamda 2,4 trilyon doları aşan bir GSYİH’yi temsil ediyor. Bu rakamlar bir araya getirildiğinde, Türk Devletleri Teşkilatı dünyadaki en büyük 11. ekonomi konumuna geliyor. Bu ülkeler aynı zamanda doğal kaynaklar ve kritik mineraller açısından da zengindir; küresel uranyum üretiminin yüzde 45’inden fazlasını (büyük ölçüde Kazakistan’da) karşılıyorlar. Bir blok olarak değerlendirildiğinde, Türk Devletleri Teşkilatı dünyanın üçüncü en büyük enerji tedarikçisi konumunda.

Artan rolü ve önemine rağmen, Washington Türk Devletleri Teşkilatı’na pek ilgi göstermiyor. Bu durumun değişmesi gerekiyor.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından ve Orta Asya ile Güney Kafkasya’da bağımsızlığın yeniden kazanılmasından bu yana, bu ülkeler Sovyet yetkililer tarafından bastırılan ya da Rus etkisine tabi kılınan Türk kimliği, dili ve kültürünün unsurlarını yeniden keşfettiler.

Türkiye’nin artan jeopolitik hedefleriyle birleşen bu yenilenen kimlik bilinci, 21. yüzyılda Türk işbirliğinin yükseliş eğilimine girmesine katkıda bulundu. Sonuç olarak, Türk dünyasındaki ülkeler son yıllarda işbirliğini derinleştirdiler; özellikle ulaşım ve gümrük prosedürlerinin basitleştirilmesi, ortak bir Türk alfabesinin benimsenmesi gibi ortak kültürel girişimlerin sürdürülmesi ve hatta daha yakın güvenlik işbirliğinin değerlendirilmesi alanlarında ilerleme kaydedildi.

Amerika Birleşik Devletleri için bu durum önemlidir, çünkü TDT, kasıtlı olsun ya da olmasın, giderek daha rekabetçi ve çok kutuplu hale gelen Avrasya’da fiili bir kutup haline geliyor. TDT ve daha geniş Türk dünyasının liderleri bunu kamuoyuna asla itiraf etmese de, daha güçlü ve daha bağımsız bir Türk kutbu, Avrasya genelinde Rusya, Çin ve İran’ın etkisini dengelemeye yardımcı olabilir. Dolayısıyla ABD için TDT ile ilişkiler kurmak, bölgedeki ülkelerle mevcut ikili ilişkilerini tamamlayacak ve aynı zamanda tek bir gücün Avrasya kıtasına hakim olmasını önleme yönündeki daha geniş jeopolitik hedefi destekleyecektir.

Amerika Birleşik Devletleri, Türk dünyasıyla ilişki kurmak için elverişli bir konumda. Türkiye, NATO’nun bir müttefiki ve Trump yönetimi, birçoğu TDT’ye de üye olan Orta Asya ülkeleriyle bağlarını genişletiyor. Bölgesel dengenin sağlanmasına yardımcı olabilecek bir örgütle ilişki kurmamak, kaçırılmış bir fırsat anlamına gelir.

Önümüzdeki on yıllarda Avrasya genelinde bir “Türk yüzyılı” yaşanmaya başlayabilir. İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa entegrasyonunu açıklamak için sıklıkla başvurulan iki sosyal bilim teorisi, bunun nedenini anlamak için yararlı bir bakış açısı sunuyor.

Neofonksiyonalizm, bir alandaki işbirliğinin diğer alanlara da yayılabileceğini, böylece işbirliğini derinleştirip nihayetinde entegrasyona yol açabileceğini savunur. Öte yandan, yapılandırmacılık, ortak bir kimliğin siyasi davranışları nasıl şekillendirebileceğini açıklamaya yardımcı olur. TDT içinde her iki dinamik de açıkça görülüyor: Ticaret ve bağlantılılık alanındaki işbirliği, ortak kültürel ve dilsel kimliği güçlendirme çabalarıyla birlikte artıyor.

Washington, TDT ile hızlı ve kolay diplomatik başarılar elde edebilir. Örneğin, TDT yeni genel sekreterini açıkladığında, Trump yönetimi hiç vakit kaybetmeden bu kişiyi Washington’a davet ederek Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile görüşmesini sağlamalıdır. Bu, TDT’nin artan etkisini takdir eden basit ama önemli bir sembolik jest olacaktır.

ABD ayrıca, ortak çıkarları ve gelecekteki işbirliği fırsatlarını belirlemek üzere TDT ile yetkililer düzeyinde bir çalışma grubu kurabilir. Trump yönetimi için halihazırda önem arz eden ticaret, enerji ve bağlantılılık konularına özel önem verilmeli.

Ayrıca, üst düzey ABD yetkilileri İstanbul’dan geçerken, TDT genel merkezini ziyaret etmek için birkaç saat ayırmalı. Bu tür bir temas çok az çaba gerektirse de, daha yakın kurumsal bağlar, karşılıklı güven ve kişisel ilişkiler kurulmasında büyük katkı sağlayabilir.

TDT, ABD’nin dahil olup olmadığına bakılmaksızın ivme kazanıyor. Washington’un TDT ile ilişki kurmaya başlamak için ayrıntılı bir yeni stratejiye ihtiyacı yok. Tek yapması gereken, bu eğilimi fark etmek, inisiyatif almak ve biraz diplomatik yaratıcılık sergilemek.

Fırsat ortada. Amerikalı politika yapıcılar bu fırsatı değerlendirmeli.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Günah keçisi olarak Netanyahu

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda okuyacağınız mülakat, İsrail seçimlerinden önce (26 Ekim) yayınlandı. Nathan Thrall, Binyamin Netanyahu’nun özellikle Batılı hükümetler açısından bir “paratoner” olduğuna, İsrail’in yapısal olarak Filistinlilerin etnik temizliği üzerinde yükseldiğine ve yasa dışı yerleşimlerin “sağ” tarafından değil, İsrail’in kurucu unsuru İşçi Partisi tarafından başlatıldığına işaret ediyor. Dolayısıyla yazara göre Netanyahu’nun kaybetmesi, Filistinlilerin hayatını değil, Batılı hükümetlerin İsrail’i desteklerken ellerinin rahatlamasını sağlamaktan başka bir işe yaramayacak gibi görünmektedir.


Suçu Bibi’ye at

Jonathan Shainin
Equator
26 Ekim 2026

Yarın yapılacak ve İsrail yönetimi altındaki halkın azınlığının ülkenin bir sonraki hükümetini seçeceği oylama öncesinde, İngilizce yayın yapan gazeteler, her zamanki gibi büyük tefekküre daldıran seçim arifesi haberlerini hazırlamak üzere en tanınmış yorumcularını ülkeye getirdiler. Aday mitingleri, sokaktaki insanlarla yapılan röportajlar, bir dönüm noktasında bulunan bir ulus…

Ülkeyi ziyaret eden Sunday Times köşe yazarı, “kimliğinin özü” üzerine tartışan “endişeli” bir ulusla karşılaştı. The Guardian, oy vermek için evlerine dönen pek çok aklı başında İsraillinin varlığının “Bibi döneminin nihayet sona ermek üzere olabileceği” anlamına geldiği yönündeki liberal Siyonist umudu besledi. Financial Times gibi ciddi bir gazete bile, “Netanyahu’nun zaferi ülkeyi ve bölgeyi yıkıcı bir yola sokacaktır” şeklinde oldukça geç kalmış bir uyarıda bulundu ve açıkça etnik temizliğe adanmış bir toplumdaki “derin bölünmeleri iyileştirmek” için “sorumlu liderlik” çağrısında bulundu. Tüm bunlarda, rahatlatıcı bir fanteziye geri dönme yönünde çaresiz bir istek hissediliyor: müttefikimizin, soykırıma ve tüm bu sorunlara neden olan tek adama yönelik basit bir seçim cezasıyla bir gecede normal bir ülke haline gelebileceği fantezisi.

Daha isabetli bir öngörü için, Equator, İsrail’in Filistinlilerin yaşamları üzerindeki köklü egemenlik sisteminin en keskin analistlerinden biri olan Nathan Thrall’a başvurdu. Thrall, çatışma üzerine iki önemli kitabın yazarıdır: The Only Language They Understand, Oslo dönemine dair sert bir inceleme, ve A Day in the Life of Abed Salama, işgal mekanizması içindeki bir Filistinli ailenin çileli yaşamının samimi bir portresi. Kudüs’ten e-posta yoluyla yaptığımız görüşmede, seçim kampanyalarını, muhalefetin iktidardaki performansını, Filistinli partilerin İsrail demokrasisindeki yerini ve başbakan değişikliğinin neden Gazze veya Batı Şeria’dan çok Batı başkentlerinde daha önemli olabileceğini tartıştık.

Şu ana kadar seçim kampanyalarını nasıl değerlendirirsiniz? Mevcut duruma ciddi bir değişiklik öneren herhangi bir parti var mı?
İsrail’de uzun yıllardır seçimlerin ana konusu politika değil, Başbakan Netanyahu’ya karşı mı yoksa lehinde mi olunduğu olmuştur. Netanyahu’ya olan bu saplantı o kadar yaygındır ki, medyanın ve anket şirketlerinin partileri seçim blokları halinde gruplandırma biçimini belirler. Batı ve İsrail medyasında, muhalefetin Netanyahu’nun “sağcı iktidar koalisyonu”nun solunda olduğu sık sık ima edilir. Ama güvenlik ve dış politika konularında, bazı muhalefet partileri, iktidar koalisyonundaki partilerinki kadar, hatta onlardan daha şahin tutumlar sergiliyor. Bunun anlamı şudur: Kimin Netanyahu yanlısı, kimin aleyhtarı olduğuna bakıp da çeşitli partilerin politika önerilerini incelediğimizde, Filistinliler üzerindeki İsrail kontrolünün sürdürülmesi ve Filistin egemenliğinin engellenmesi yönünde geniş bir Yahudi siyasi konsensüs olduğu görülür.

Filistinli vatandaşların liderlik ettiği partiler anketlerde oyların yaklaşık %12,5’ini alıyor fakat dış politika ve güvenlik konularında çok az etkiye sahipler. Muhalefetteki ve iktidar koalisyonundaki hemen hemen her Siyonist parti, anketlerin muhalefetin bu partilerin desteği olmadan hükümet kuramayacağını göstermesine rağmen, gelecekteki bir hükümette Filistinlilerin liderlik ettiği partilere yer vermeyeceğine söz verdi. Siyonist partiler arasında, Batı Şeria’nın bazı bölgelerinin resmen ilhak edilip edilmeyeceği ya da fiili ilhakla yetinilip yetinilmeyeceği, hangi tür yerleşim yerlerinin genişletilmesine öncelik verilmesi gerektiği (izole çiftlikler mi, yoksa burjuva banliyöleri, kasabalar ve şehirler mi) ve Filistinlilerin yerinden edilmesinin nasıl gerçekleştirileceği (sessizce, sadece ordu tarafından mı, yoksa İsrail’e çok fazla olumsuz haber getiren kanunsuz uygulamalar yoluyla mı) konularında görüş ayrılıkları bulunuyor.

Bu farklılıklar Filistinliler için somut sonuçlar doğurabilir. Fakat apartheidin sona ermesi, yerleşim yerlerinin sökülmesi, Gazze’den çekilme, Filistinlilerin özgürlüğü ve İsrail’deki Filistinli vatandaşlar için eşit kolektif haklar, bir sonraki hükümeti kurmak için yarışan başlıca partiler tarafından, hatta Knesset’in %80’inden fazlası tarafından kesin bir şekilde reddediliyor. Netanyahu siyasi sahneden çekilsin ya da çekilmesin, bu durum değişmeyecek. İsrailli Yahudilerin çoğunluğunun son zamanlarda anketörlere, sadece Gazze’deki Filistinli sakinleri değil, İsrail’in Filistinli vatandaşlarını da sınır dışı etmeyi desteklediklerini söylemiş olmaları da öyle.

Her iki taraf da bunun Netanyahu’ya ilişkin bir referandum olmasını mı istiyor?
Netanyahu’ya olan saplantı birçoklarının işine geliyor. Başbakan ve müttefikleri için bu durum, afişlerin de ilan ettiği gibi, onun “başka bir ligde” olduğunu teyit ediyor. Muhalefet için ise, onun yolsuzluklarını ve yalanlarını kınamak, güvenlik ve dış politika konusunda özü bakımından farklı politika önerileri ortaya koymaktan daha kolay. İsraillilerin ülke tarihinin en kötü güvenlik fiyaskosu olduğu konusunda hemfikir olduğu 7 Ekim’den bu yana Netanyahu’ya yönelik tek taraflı saplantı azalmadı. Muhalefet, haklı olarak bu fiyaskodan sorumlu tutulmasını talep ederken, Netanyahu ise bir başka 7 Ekim’i önleyecek kişinin kendisi olacağına söz veriyor.

Dikkat çekici olan nokta, bu büyüklükteki bir felaketin ve ardından gelen yıllar süren yıkıcı savaşın, seçimlerin ana tartışma konusunun, bu felakete yol açan on yıllardır süren politikaların yeniden gözden geçirilip geçirilmeyeceği değil, o gün İsraillileri korumayı başaramayanın kim olduğu olması. Muhalefet, Netanyahu’yu Hamas’ın yönettiği Gazze’nin çökmesini önlemek için Katar’dan gelen finansmana izin verdiği için sert bir şekilde eleştiriyor; fakat bu politika, İsrail’in başlıca güvenlik kurumları ve muhalefetteki pek çok siyasetçi tarafından da desteklenmişti. Netanyahu bu politikayı, medya danışmanlarının Katar’dan para alması ya da Gazze ve Batı Şeria üzerinde birleşik bir Filistin yönetiminin kurulmasını istememesi nedeniyle değil, İsrail güvenlik camiasının geri kalanının desteklediği aynı nedenden ötürü desteklemişti: Filistin Yönetimi’nin Gazze’yi devralmak için çok zayıf görüldüğü için, tek gerçekçi seçeneklerin ya İsrail’in bölgeye düzenlediği saldırılarla kesintiye uğrayan uzun süreli sükunet dönemleriyle karakterize edilen Hamas yönetimi ya da tam bir güvenlik kaosuna yol açacak Hamas yönetiminin çöküşü olduğu düşünülüyordu. Genel kanı, ikincisinin İsrail için daha tehlikeli olduğu yönündeydi.

Kısacası, muhalefet 7 Ekim’deki başarısızlığın soruşturulmasını istiyor ama bunu önceleyen siyasi düzenin çöküşü hakkında şaşırtıcı derecede az şey söylüyor.

Netanyahu, her şeyden önce İsrailli merkezciler ve liberaller için elverişli bir günah keçisi; bunlar, ülkelerinin politikaları konusunda hiçbir kişisel sorumluluk taşımadıklarına, ulusun sorunlarının esas olarak mevcut liderden kaynaklandığına ve onun ayrılmasının geçmişle kesin bir kopuşu işaret edeceğine inanmak isteyen aydın muhalefet seçmenleri. Muhalefetin önde gelen liderlerinden biri olan Gadi Eisenkot’un, Gazze’de hedeflerine ulaşamayan savaş kabinesinde görev yapmış olması ya da bir diğer lider Naftali Bennett’in, yerleşim yerlerinin hızla genişlediği ve yerleşimcilerin şiddetinin arttığı bir dönemde yakın zamanda başbakanlık yapmış olması hiç önemsenmiyor.

Netanyahu 7 Ekim’den önceki hakim siyasi düzenin ne ölçüde mimarıydı?
Tarihsel hafıza kaybı, İsrail’deki siyasi tartışmalarda, özellikle de Siyonist merkez ve merkez-solun kendi tarihlerini anlatış biçimlerinde yaygın bir durum. Yerleşim projesi, Netanyahu ya da dindar sağ tarafından icat edilmedi. Projenin ilk on yılı, İşçi Partisi liderliğindeki hükümetler tarafından ilerletildi. Birbirini izleyen İsrail yönetimleri, bu projenin genişletilmesi ve pekiştirilmesi için muazzam siyasi ve iktisadi kaynaklar ayırmıştı. Üstelik yerleşimcilerin şiddet eylemleri, sadece hükümetten bağımsız hareket eden aşırılıkçıların işi olarak anlaşılamaz: Bu eylemler, askeri koruma ve yardım, yasal cezasızlık ve devlet desteği sisteminin içinde gerçekleşiyor.

Batı Şeria’nın İsrail’in hukuk, emniyet, sağlık, eğitim, acil durum hizmetleri, ulaşım, enerji ve iletişim altyapılarına kademeli olarak dahil edilmesi süreci, yasama, yargı ve yürütme organlarının desteğiyle sol, sağ ve merkez hükümetler döneminde devam etti. Netanyahu bu sürecin önemli yönlerini hızlandırdı ve radikalleştirdi ama bu süreci o yaratmadı; ilhakın hızı, onun başbakan olmadığı iki yıl boyunca da yavaşlamamıştı. İşgal ve yerleşim girişimini öncelikle ona atfetmek, bunların gelişmesindeki çok daha geniş siyasi sorumluluğu gizlemek anlamına gelir.

İsrail’in Filistinli vatandaşları tüm bu süreçte nerede yer alıyor?
Knesset’e aday olan Filistinli siyasi partiler, İsrail’de “demokrasi” kelimesinin ne anlama geldiğini belki de en net şekilde ortaya koyuyor. İsrail’in Filistinli vatandaşlarını temsil eden partiler, anketlerde yaklaşık 14 sandalye, yani Knesset’in %12,5’ini elde ediyor ve Netanyahu’nun kalıp kalmayacağını belirleyebilirler. Oysa İsrail devletinin hayatta kalmasının Netanyahu’nun görevden alınmasına bağlı olduğunu iddia eden başlıca Siyonist muhalefet partileri, bu partileri iktidar koalisyonuna dahil etmeyi, hatta koalisyon dışından gelecek oylarına güvenmeyi bile reddediyor. 2015 yılında, seçim gününde Netanyahu, Yahudi İsraillileri “Arap seçmenler akın akın sandığa gidiyor” dediği ve solcu örgütlerin onları otobüslerle sandığa taşıdığı konusunda uyaran bir video yayınlamıştı. Arap vatandaşların demokratik katılımını, destekçilerinin karşı harekete geçmesi gereken bir tehdit olarak sunmuştu.

On bir yıl sonra, muhalefet Netanyahu’nun ırkçılığını ve otoriterliğini kınarken, Filistinli partilerle birlikte iktidara gelme olasılığını siyasi açıdan kabul edilemez buluyor. Filistinli vatandaşların oy kullanma hakkı elbette var. Ama oyları kimin iktidara geleceğini belirleyebilecek durumda olduğunda, Yahudi sağ için bir tehlike haline gelirler; temsilcileri ise iktidara fiilen katılabilecek durumda olduğunda, İsrail muhalefetinin çoğu için kabul edilemez hale gelirler. İsrail demokrasisinin hayatta kalması için mücadele ettiğini iddia eden aynı partiler, vatandaşlarının önemli bir kesiminin seçilmiş temsilcileriyle iktidarı paylaşmaya –hatta onlardan siyasi destek almaya– kendilerini ikna edemiyorlar. Görünüşe göre demokrasi, Filistinliler bunun bir parçası olmadığı sürece kurtarılmaya değer.

İşte bu şekilde, birçok seçmen tarafından “varoluşsal” olarak algılanan bir seçim yapılabilirken, İsrail’in geleceği için belki de en önemli konu olan, İsrail kontrolü altında yaşayan ve çoğu, hayatlarının neredeyse her yönünü belirleyen devlette hiçbir siyasi hakka sahip olmayan milyonlarca Yahudi olmayan insana ne yapılacağı konusunda çok az somut tartışma yapılabilir. İşte bu şekilde İsrailli Yahudiler, “İsrail demokrasisinin” geleceği konusunda şiddetle ve samimiyetle tartışırken, İsrailli vatandaşlar için demokratik yönetim ile İsrail yönetimi altındaki milyonlarca Filistinliye siyasi hakların kalıcı olarak reddedilmesi arasındaki çelişkiyi büyük ölçüde göz ardı edebiliyorlar.

Yahudi İsrailli seçmenler için başlıca meseleler neler?
Sayısız savaşın yaşandığı, küresel kamuoyunda İsrail aleyhine eşi görülmemiş bir kaymanın yaşandığı, İsrailli kuruluşlara yönelik ilk Batı yaptırımlarının uygulandığı ve Gazze’deki Filistinlilere karşı bir soykırımın sürdüğü bir dönemde yapılan bir seçimde bile, iktisadi kaygılar İsrailli seçmenler için en önemli öncelikler arasında yer almaya devam ediyor. Filistin’de bir değişim görmek isteyen herkesin bunu anlaması gerekiyor. İsrail’in yayılmacı projesi, yalnızca yerleşim hareketinin ideolojik bağlılığına ya da ardışık hükümetlerin kararlarına değil, aynı zamanda İsrailli Yahudi halkının büyük bir kısmının kabulüne, kayıtsızlığına ya da siyasi ilgisizliğine de bağlı. Bu proje, aynı topraklarda milyonlarca Filistinlinin boyun eğdirilmesinin günlük gerçekliğiyle yüzleşmek zorunda kalmadan rahat bir orta sınıf hayatı yaşama imkânına bağlı. On yıllardır İsrail, bu rahatlık hissini büyük ölçüde korumayı başardı. Bugün bile, savaşlara ve soykırıma rağmen, bu duygunun büyük bir kısmı hâlâ bozulmamış durumda.

Bunun mümkün olmasının temel nedeni bizlerde yatıyor; yani İsrail’i desteklemeye, İsrail ile ticaret yapmaya, onu diplomatik ve siyasi olarak korumaya ve onunla normal ilişkiler sürdürmeye devam eden devletlerin vatandaşlarında. Buna cezasızlık denir. İsrail Gazze’yi yerle bir ederken ve iki milyon travma geçirmiş ve yakınlarını kaybetmiş insan için cehennem gibi bir ortam yaratırken, Tel Aviv ve Kudüs’teki kafe ve barlar dolup taşıyordu. Filistin’de bir değişim görmek isteyen Batılılar, uluslararası baskının İsrailli seçmenlerin ve liderlerin siyasi hesaplarını nasıl değiştirebileceği sorusuyla yüzleşmeli. Yaptırımlar, diplomatik izolasyon, yatırımların geri çekilmesi, spor boykotları ve seyahat kısıtlamaları, işgalin devam etmesinin ve Filistinlilerin haklarının reddedilmesinin somut bir bedelini ödemesini sağlayabilecek önlemler arasında. Sürekli bir baskı olmadan, büyük Siyonist partilerin Filistin devletine karşı muhalefetinden ya da Filistinlilerin yaşamları üzerindeki İsrail kontrolünü pekiştiren politikalardan vazgeçmelerini beklemek için pek bir neden yok. Bu durumda İsrail’deki siyasi tartışmalar, ard arda gelen hükümetlerin sürdürülmesine katkıda bulunduğu etnik egemenlik sisteminden çok, Netanyahu’nun kişisel skandallarına –şampanya! purolar! hizmetçiye karşı öfke patlamaları!– daha fazla yer vermeye devam edebilir.

Seçim sonuçları, eğer yaratacaksa, Gazze ve Batı Şeria’da ne gibi bir fark yaratacak?
İsrailli Makor Rishon gazetesi, geçtiğimiz günlerde birkaç İsrailli sağcı ve yerleşim yanlısı örgüt tarafından büyük siyasi partilere gönderilen bir anketin sonuçlarını yayınladı. Sonuçlar, Filistin meselesi söz konusu olduğunda Netanyahu karşıtı bloğu “muhalefet” olarak tanımlamanın ne kadar saçma olduğunu ortaya koyuyor. Filistin devleti kurulmasıyla ilgili bir soruya yanıt veren her Siyonist parti, buna karşı olduğunu açıkladı. Yalnızca anketlerde %8’in altında oy alan Demokratlar’ın Filistin devletini desteklediği düşünülüyor ama parti yanıt vermeyi reddetmiş. Partinin lideri Yair Golan, Filistin devletini tanımak gibi tamamen sembolik bir adım atan Fransa’yı kınayarak, bunu İsrail için “yıkıcı” ve “son derece zararlı” olarak nitelendirdi. Golan, Filistin devleti, bağımsızlık veya hatta barıştan bahsetmekten kaçınıyor; bunun yerine, Filistin devletinden hiç söz etmeyen Oslo Anlaşmaları’nın dilini kullanarak Filistinlilerden “ayrılma”dan [separation] söz ediyor.

Bir sonraki hükümeti kurma şansı olduğu düşünülen partilere gelince, Filistin’in egemenliği ve İsrail’in devam eden kontrolü konusundaki tutumları, Netanyahu’nun Likud Partisi’nden, Netanyahu’ya karşı olmalarının düşündürdüğünden çok daha az farklılık gösteriyor. Netanyahu karşıtı bloğun en büyük iki partisi, İsrail ordusunun “Dahiye doktrini”nin mimarlarından biri olan Gadi Eisenkot ve İsrail yerleşim yerlerini temsil eden çatı kuruluş Yeşa Konseyi’nin eski genel müdürü Naftali Bennett tarafından yönetiliyor. Bu doktrin, sivil altyapıya karşı ezici ve orantısız güç kullanılmasını öngörüyor ve Gazze’de yıkıcı sonuçlar doğuracak şekilde uygulanmıştı. Her ikisi de İran’a karşı savaşları destekliyor, Filistin devletinin kurulmasına karşı çıkıyor ve Batı Şeria’da yerleşimlerin devamını destekliyor.

Görmezden gelinen asıl sorun olan işgal, İsrail’deki seçim tartışmalarının merkezinde yer almıyor. Hatta tartışmaların kenarlarında bile yer almıyor. Partiler, İsrail’i kimin yönetmesi gerektiği, 7 Ekim olaylarından kimin sorumlu olduğu ve İsrail’in güvenliğini en iyi kim garanti edebileceği konusunda tartışıyor. Ama milyonlarca Filistinlinin İsrail egemenliği altında yaşamaya devam edip etmemesi sorusu, meşru siyasi seçenekler yelpazesinden fiilen çıkarıldı. Yeni bir hükümet, Filistinlilerin yaşadığı temel koşulları değiştirmeden, İsrail’in dünyaya nasıl seslendiğini ve dünyanın İsrail hakkında nasıl konuştuğunu değiştirebilir.

Dolayısıyla Netanyahu’nun yerine başkasının konmasının en önemli etkisi Gazze’de veya Batı Şeria’da değil, Washington, Londra, Paris ve Berlin’de hissedilebilir. Yeni bir İsrail başbakanı, Batılı hükümetlere umutsuzca ihtiyaç duydukları bir şeyi sunabilir: inandırıcı bir değişim öyküsü. İsrail’in Filistinlilere ne yaptığı sorusu, İsrail’in yeni liderliğini en iyi şekilde nasıl destekleyebileceğimiz sorusuyla bir kez daha gölgede bırakılabilir. Ve işgalin temel yapılarını olduğu gibi bırakan bir siyasi değişim, uluslararası alanda bir dönüm noktası olarak sunulabilir.

Netanyahu karşıtı bir hükümetten ne tür bir siyasi değişim bekleyebiliriz?
Batı’daki liberallerin, Netanyahu’suz bir İsrail’in nasıl olabileceğine dair bu kadar büyük umutlar beslemesi nedeniyle, bu deneyin çoktan yapılmış olduğu sıklıkla unutuluyor. Bennett ve onun solundaki merkezci bir isim olan Yair Lapid, 2021’den 2022’ye kadar önceki İsrail hükümetini ortaklaşa yönettiler. Bu Netanyahu karşıtı koalisyon, yani sözde “değişim hükümeti”, Batılı hükümetleri ilgilendiren barış ve güvenlik konularında nasıl bir performans sergiledi?

Filistinliler için “değişim hükümeti”, durumu çoğunlukla daha da kötüye götürdü. Bir önceki Netanyahu hükümeti dönemine kıyasla, yerleşim noktalarının yıllık inşası iki katına çıktı; yerleşimcilerin şiddet eylemleri iki kattan fazla arttı; hem Doğu Kudüs’te hem de Batı Şeria’nın geri kalanında daha fazla sayıda Filistinli evi ve yapısı yıkıldı; bu bölgelerde çok daha fazla yerleşim birimi inşaatı yapıldı; ve İsrailliler, Batı Şeria’da iki katından fazla Filistinliyi öldürdü.

Bu, muhalefetin bir sonraki hükümeti kurmayı başarması halinde hiçbir değişiklik yapmayacağı anlamına gelmez. Şiddet uygulayan yerleşimcilerin yargılanması, belirli yerleşim girişimlerine kısıtlamalar getirilmesi veya bazı yasadışı yerleşim noktalarının boşaltılması yönünde daha ciddi çabalar gösterilebilir. Bu tür önlemler, bunlardan doğrudan etkilenen Filistinliler için önem arz eder ve İsrail hükümetleri arasındaki farklar, işgali sona erdirmeye yetmediği için basitçe göz ardı edilmemeli. Ne var ki bunlar, siyasi bir alternatif olarak da yanlış anlaşılmamalı. Daha geniş kapsamlı gerçeklik ise yerleşim yerlerinin genişlemesinin devam etmesi; Filistinlilerin evlerinin yıkılması; Gazze üzerindeki İsrail askeri kontrolü ve Filistinlilerin bu bölgenin %60’ından fazlasına girişinin engellenmesi; Gazze ve Batı Şeria’da Filistinlilere yönelik sürekli cinayetler; apartheid’ın yerleşmesi; fiili ilhakın ilerlemesi; ve Filistinlilerin yerinden edilmesine yönelik politikalara İsrailli Yahudiler arasında yaygın destek olarak kalacak.

İşte bu noktada Batılı hükümetlerin sorumluluğunu bu hikayeden ayırmak imkânsız hale geliyor. On yıllardır sürdürdükleri diplomatik koruma, iktisadi işbirliği ve İsrail’e anlamlı yaptırımlar uygulamayı reddetmeleri, bugünkü gerçekliğin ortaya çıkmasına katkıda bulundu. Yerleşim yerleri bir gecede ortaya çıkmadı. Filistin topraklarının parçalanması, Filistin topluluklarının mülksüzleştirilmesi ve İsrail kontrolünün istikrarlı bir şekilde pekiştirilmesi, tek tek kararları defalarca kınarken bir yandan da İsrail’i destekleyen ve daha büyük projenin devam etmesine izin veren hükümetlerin gözü önünde gerçekleşti.

Batı Şeria ve Gazze, Batı’nın politikasına rağmen değil, büyük ölçüde bu politika sayesinde bugünkü durumuna ulaştı.

Netanyahu gerçekten yenilgiye uğrarsa, Batılı hükümetler nasıl tepki verecek?
Netanyahu’nun görevden ayrılması durumunda neler olacağını bir düşünün. Yeni bir İsrail hükümetinin göreve gelmesi, Batılı liderlerin hiç desteklemekten vazgeçmedikleri İsrail’e karşı eleştirelmiş gibi davranmak zorunda kalmamalarını sağlayacak. Yeni İsrail hükümetini geçmişle bir kopuş olarak sunacak ve o geçmişin oluşmasında kendi rollerine dair tüm soruları bastıracak. Batı Şeria konusunda sergilediği eylemsizlik ve Gazze’deki yıkımı durdurmadaki başarısızlığı, Binyamin Netanyahu adını taşımayan bir başbakanı desteklemek gibi basit bir eylemle siyasi olarak affedilebilir. Liderlik değişikliği, Batı hükümetlerinin on yıllardır mümkün kıldığı politikaların sürekliliğini gizleyen bir tür siyasi makyaj haline gelecek.

Netanyahu istifa ederse, yeni İsrail başbakanına bir şans verilmesi, yaptırımların durdurulması ve İsrail ile yeni bir sayfa açılması için çağrıda bulunan pek çok Batılı ses duyulacak. Bu çağrılara kulak verilirse, İsrail Filistin toprakları ve halkı üzerindeki kontrolünü pekiştirmek için kendine daha fazla zaman kazanmış olacak, Filistinliler boyun eğdirilmeye ve boğulmaya devam edecek ve Batılı liderler, tozlanmış eski barış ve umut sloganlarını yeniden canlandırarak suç ortaklığı ve hesap verme sorularından kaçınabilecekler.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Emperyalizmin açmazları: Savaşlar, yalanlar ve çöken refah devleti

Yayınlanma

Manitoba Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Radhika Desai, Doç. Pascal Lottaz’ın yayınına konuk olarak Brezilya seçimlerinden Ortadoğu’daki savaşlara, yapay zeka spekülasyonundan Avrupa’daki sokak hareketlerine kadar küresel sistemin tıkanıklıklarını değerlendirdi.

Kanada’daki Manitoba Üniversitesi Siyaset Çalışmaları Bölümü Öğretim Üyesi ve Jeopolitik Ekonomi Araştırma Grubu Direktörü Prof. Radhika Desai, İsviçreli uluslararası ilişkiler uzmanı ve Kyoto’daki Waseda Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Pascal Lottaz’ın Tarafsızlık Çalışmaları başlıklı programına konuk oldu.

Programda Brezilya seçimlerinden Ortadoğu’daki çatışmalara, ABD’nin iç siyasi krizinden Avrupa’daki sokak hareketlerine ve kapitalizmin yapısal tıkanıklıklarına kadar geniş bir değerlendirme yapıldı.

Prof. Desai, söyleşinin başında Latin Amerika’daki dengeleri değiştiren Brezilya seçimlerini ele aldı. Luiz Inacio Lula da Silva’nın zaferinin kendisi için beklenmedik olmadığını belirten Desai, ikinci tur öncesinde tabanın harekete geçirildiğini söyledi. Lula yönetiminin ilk turdaki rehaveti hızla fark ettiğini belirten Desai, üç haftalık arada sergilenen çabanın sonucu belirlediğini aktardı.

Yerleşik medya organlarının ve sermaye çevrelerinin Lula’nın zaferine mesafeli yaklaştığını hatırlatan Desai, piyasa çevrelerinin oluşturduğu baskıya dikkat çekti. Brezilya para birimi realin 1998 yılından bu yana en düşük seviyesine gerilemesinin bu kesimlerin hoşnutsuzluğunu yansıttığını dile getiren Desai, toplumsal dinamiklerin solun lehine işlediğini kaydetti.

Brezilya’da 1988 anayasasından bu yana halkın ağırlıklı olarak sola yöneldiğine işaret eden Desai, sağ kanadın yalnızca bir dönem iktidarda kalabildiğini anımsattı. Jair Bolsonaro kazansaydı bile istikrarlı bir yönetim kuramayacağını vurgulayan Desai, halkın sosyal harcamalara bağımlı olduğunu ve bu kesintilerin kolayca yapılamayacağını söyledi.

Lula’nın elde ettiği sonucun bölgesel bir dalgayı temsil ettiğini vurgulayan Desai, “Lula’nın zaferi, Latin Amerika genelinde solun kaybettiği yaklaşık altı seçimin ardından kıtadaki solu yeniden güçlendirdi. Bir yükselip bir alçalan pembe dalga şimdi yeniden yükselecek” dedi. Kurumsal sermaye güçlerinin ve Kongre’deki sağ çoğunluğun baskılarına rağmen Lula’nın daha kararlı bir yönetim sergileyeceğini ekledi.

Seçim sürecinde Brezilya Yüksek Mahkemesinin oynadığı role de değinen Desai, otobüs seferlerinin aksaması nedeniyle oy verme saatlerinin uzatılması gibi adımların sürecin meşruiyetini koruduğunu belirtti. Aşırı sağın sonuçları tartışmaya açma girişimlerinin yargı organları tarafından engellendiğini ve demokratik mekanizmanın işlediğini kaydetti.

“İsrail’deki seçim, iki farklı formatta soykırım ile soykırım arasındaki bir yarıştan ibarettir”

Söyleşinin ikinci ana gündem maddesini İsrail’deki seçimler ve hükümetin izlediği çatışma siyaseti oluşturdu. Doç. Pascal Lottaz’ın sahadaki siyasi seçeneklerin şiddetin dozunu belirleme yarışına dönüştüğü yönündeki tespitine katılan Prof. Desai, tablonun son derece kaygı verici olduğunu dile getirdi.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun iktidarını korumak için her yola başvurduğunu söyleyen Desai, yaklaşan seçimlerin bıçak sırtında olduğunu ifade etti. Netanyahu’nun kaybetmesi durumunda hakkındaki yolsuzluk davaları ve güvenlik zaafları nedeniyle hapis tehdidiyle karşılaşacağını belirten Desai, bu paniğin toplumu zehirlediğini dile getirdi.

Netanyahu’nun Arap seçmenlerin sandığa gitmesini tehdit gibi sunan ve Kudüs üzerinde nükleer mantar bulutu gösteren propaganda afişlerine değinen Desai, toplumdaki dönüşüme işaret etti. Bir dönem Filistinlilerin haklarını cesurca savunan bir İsrail solunun var olduğunu ancak bu kesimin tamamen silindiğini söyledi.

İsrail toplumunun ezici bir çoğunluğunun savaşı destekler hale geldiğini vurgulayan Desai, muhalefetin eleştirilerinin sadece yönteme odaklandığını belirtti. Muhalif seslerin hükümete sadece işi neden bitirmediğini sorduğunu aktaran Desai, eskinin bir deyişini hatırlatarak tanrıların yok etmek istedikleri kişilerin önce akıllarını başlarından aldığını, İsrail’in de benzer bir akıl tutulmasına sürüklendiğini aktardı.

İsrail’in İran karşısında mutlak bir zafer elde etmesinin imkansız olduğunu savunan Desai, Netanyahu yönetiminin kendisini aşırılıkçı bir köşeye hapsettiğini bildirdi. Bu durumun sadece bir liderin tercihi olmadığını, bütün bir devlet aygıtının içine girdiği ve küçülerek çıkabileceği bir tuzak haline geldiğini anlattı.

Doç. Lottaz’ın ABD’deki İsrail lobisinin rolüne dair sorusu üzerine Desai, uluslararası ilişkiler kuramcısı John Mearsheimer’ın tezlerine mesafeli yaklaştığını belirtti. Mearsheimer’ın Ukrayna krizinde Batı’nın sorumluluğunu açıkça ortaya koyan yaklaşımını takdir ettiğini ifade eden Desai, lobi açıklamasının yetersiz bir soyutlama olduğunu dile getirdi.

Gerçekçilik kuramının devleti tek parça bir aktör saydığı için sermaye sınıflarının çıkarlarını açıklamakta zorlandığını anlatan Desai, “Gerçekçilik paradigması, ABD’nin kendi ulusal çıkarlarına göre hareket etmediği olgusunu açıklayabilmek için adeta şapkadan İsrail lobisi tavşanını çıkarmak zorunda kalıyor. Oysa ABD, halkın çıkarlarını değil, kendi dev şirketler sınıfının emperyalist projesini takip ediyor” dedi.

Emperyalizmin tarih boyunca vekil güçler üzerinden iş gördüğünü ve İsrail’in bölgede batmayan bir uçak gemisi gibi konumlandırıldığını belirten Desai, bu vekil gücün bazen merkezden özerk hareket edebildiğini söyledi. Şair William Butler Yeats’in doğanın dengesini anlatan dizelerine atıfla bazen doğanın terbiyecisini dinlemediğini ve İsrail’in de kendi inisiyatifini dayatmaya çalıştığını ifade etti.

Seçim öncesinde Netanyahu’nun İran’a kapsamlı saldırılar düzenlenmesi için Washington’a yoğun baskı yaptığını ancak beklediği onayı alamadığını hatırlatan Desai, çıkarların her zaman örtüşmediğini kaydetti. ABD’de Donald Trump ve mevcut siyasi karar vericilerin petrol fiyatlarını ve enflasyonu artıracak yeni bir savaştan iç politika kaygılarıyla kaçındığını belirtti.

“Trump, neoliberallerin elli yıldır halka vurduğu darbenin yarattığı büyük öfkeyi sömürerek iktidara geldi”

Söyleşide Doç. Pascal Lottaz, jeopolitik ekonomi yaklaşımının sınıf ile devleti nasıl birleştirdiğini gündeme getirdi. Prof. Desai, geliştirdiği jeopolitik ekonomi çerçevesinin Marksistlerin ulus devleti ihmal etme eğilimine bir yanıt niteliğinde olduğunu, sınıf ile devleti aynı analiz dairesine yerleştirdiğini açıkladı.

Brezilya örneğinde olduğu gibi sınıfsal mücadelelerin çok kutupluluğu ve BRICS gibi yapıları doğrudan desteklediğini anlatan Desai, iç politikanın dış politikanın seyrini tayin ettiğini söyledi. ABD’nin Ortadoğu ve Latin Amerika’daki saldırgan hamlelerinin arkasında da derin bir iç meşruiyet krizi yattığını dile getirdi.

Donald Trump’ın iktidara gelişini ve izlediği politikaları bu mercekle değerlendiren Desai, anketlerdeki düşüşe dikkat çekti. Trump’ın göreve geldikten birkaç ay sonra halk desteğini kesintisiz biçimde kaybetmeye başladığını belirten Desai, verilen sözler ile sergilenen pratik arasındaki uçuruma işaret etti.

İşçi sınıfına istihdam, sanayileşme ve enflasyonun düşürülmesi vaatleriyle gelen bir liderin koltuğa oturur oturmaz şirketler sınıfına hizmet etmeye başladığını kaydeden Desai, neoliberal modelin sınırlarına gelindiğini söyledi. ABD halkının elli yıldır uygulanan piyasa politikalarıyla ezildiğini ve artık köklü çözümler talep ettiğini ifade etti.

Halk desteğini toparlayamayan Trump yönetiminin dikkatleri dağıtmak için zafer ilan edebileceği bir dış düşman arayışına girdiğini belirten Desai, önce Venezuela kıyılarına donanma yığıldığını hatırlattı. Aylarca balıkçı teknelerinin vurulduğunu ve uyuşturucu taşındığı iddiasıyla masum insanların hayatına kastedildiğini söyleyen Desai, sonunda dağ fare doğurdu diyerek operasyonun Nicolas Maduro’nun kaçırılması girişimine kadar vardığını anlattı.

Venezuela Devlet Başkanı Yardımcısı Delcy Rodriguez ile yürütülen temaslara değinen Desai, emperyalist planların başarısız olduğunu bildirdi. Karakas’ta Maria Corina Machado gibi bir kuklanın iktidara getirilemeyeceğinin anlaşıldığını çünkü Bolivarcı devrim dışında hiçbir gücün ülkeyi yönetemeyeceğinin görüldüğünü dile getirdi.

Latin Amerika’daki başarısızlığın ardından Washington’ın Netanyahu’nun uzun süredir dile getirdiği İran’ı vurma çağrılarına daha açık hale geldiğini aktaran Desai, Trump’ın bu vaatlere aldandığını söyledi. Netanyahu’nun harekatın sadece bir hafta sonu süreceği, bombalamalar başlayınca İran halkının ayaklanıp hükümeti devireceği yönündeki telkinlerine inanıldığını belirtti.

ABD toplumunun içinde bulunduğu bunalımın en somut belirtisinin Trump gibi bir figürün seçilmesi olduğunu vurgulayan Desai, siyasetçilerin bu kadar büyük vaatlerde bulunmak zorunda kalmasının elli yıllık neoliberal yıkımın doğrudan sonucu olduğunu kaydetti.

“İkinci Dünya Savaşı’nın ardından gelen refah çağı, sermayenin işçi sınıfına vermek zorunda kaldığı tavizlerin sonucuydu”

Tarihsel süreci ayrıntılandıran Doç. Lottaz, Roosevelt dönemindeki Yeni Düzen politikalarının ve savaş sonrası uzlaşmanın nasıl tasfiye edildiğini sordu. Prof. Desai, 1945 sonrasındaki Keynesyen refah devletinin sermayenin gönüllü bir tercihi olmadığını, iki dünya savaşı ve Büyük Buhran’ın kapitalizmin saygınlığını yerle bir etmesi nedeniyle zorunlu hale geldiğini hatırlattı.

Büyük Buhran’dan en ağır yarayı ABD’nin aldığını belirten Desai, savaş sonrası dönemde kapitalistlerin işçi sınıfının taleplerini kısmen de olsa tanımak zorunda kaldığını kaydetti. Bu tavizlerin 1950 ve 1960’larda muazzam bir iç talep ve büyüme dalgası yarattığını, eşitsizlikleri gerilettiğini anlattı.

Bu dengenin 1970’lerde krize girmesiyle birlikte şirketler sınıfının sözcüsü olan neoliberal kadroların sahneye çıktığını söyleyen Desai, sermayenin işçilere verdiği bütün hakları tek tek geri almaya başladığını aktardı. Bu tasfiyenin halkın sisteme olan bağlılığını tamamen zayıflattığına işaret etti.

Sistemin elinde rıza üretecek maddi araçlar kalmadığında iki yönteme sarıldığını vurgulayan Desai, “Sermaye halka hiçbir maddi taviz vermediğinde iktidarını sürdürebilmek için iki araca muhtaç kalır: Ya insanları kandıracaksınız ya da onları zorla bastıracaksınız. ABD seçimlerine akıtılan milyarlarca dolar dolandırıcılık tarafına yapılan yatırımı, artan polis baskısı ve sansür ise zorbalık tarafını gösteriyor” dedi.

Toplum üzerindeki denetimin her geçen gün sertleştiğini belirten Desai; muhalif seslerin bastırılması, üniversitelerdeki sansür, göçmenlere yönelik baskınlar ve kolluk güçlerinin yetkilerinin genişletilmesinin bu sıkışmışlığın ürünleri olduğunu bildirdi.

Doç. Lottaz, Kyoto’daki konferansta ele alınan konulardan birinin de Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu düzeni yöneten ulusötesi elitler olduğunu hatırlattı. Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen gibi aktörlerin sürekli uluslararası kurumların üstünlüğünü savunarak ulus devletleri işlevsizleştirdiğini ve gücü hesap vermeyen teknokratlara devrettiğini ekledi.

Prof. Desai, İtalyan düşünür Antonio Gramsci’nin kriz dönemlerinde ortaya çıkan canavarlar olarak nitelediği marazi belirtilerin bugün Batı sistemini tamamen kuşattığını belirtti. Sözde demokratik olan devletlerin artık küçücük bir finansal oligarşinin çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini kaydetti.

Vergi yükünün zenginlerden yoksullara kaydırıldığını, kuralların gevşetilerek tekellerin toplumsal sorumluluklardan muaf tutulduğunu anlatan Desai, kamu varlıklarının özelleştirme adı altında yok pahasına sermayedarlara devredildiğini aktardı. Bu mekanizmanın rantiyeci asalak bir sınıf yarattığını dile getirdi.

Finansallaşmanın yarattığı yıkımı 1999 yılında yürürlükten kaldırılan mevzuat üzerinden örneklendiren Desai, mevduat bankaları ile yatırım bankaları arasındaki ayrımın silindiğini hatırlattı. Ticari bankaların spekülasyon yapmasına izin verilmesiyle birlikte piyasaların devasa bir kumarhaneye dönüştüğünü, Goldman Sachs gibi devlerin bu süreçten güçlenerek çıktığını belirtti.

“Yapay zeka çılgınlığı, hiçbir zaman ulaşılamayacak bir hayalin peşinde kamu kaynaklarını yutan dev bir aldatmacadır”

Bugün finansallaşma, sanayisizleşme ve borç krizinin üzerine binen en tehlikeli marazi belirtinin teknoloji sektöründeki yapay zeka balonu olduğunu söyleyen Prof. Desai, meselenin teknik bir devrimden ziyade sermaye transferi niteliği taşıdığını dile getirdi. Şirketlerin genel yapay zeka veya süper yapay zeka adını verdikleri hedeflerin bilimsel bir gerçekliği bulunmadığını bildirdi.

Teknoloji şirketlerinin elinde veri merkezleri inşa etmekten başka gerçek bir strateji olmadığını savunan Desai, niceliğin bir noktada kendiliğinden niteliğe dönüşeceği ve yapay zeka cennetine varılacağı fikrinin temelsiz bir yanılsamadan ibaret olduğunu anlattı. Piyasadaki aktörlerin de bu çıkmazı yavaş yavaş fark etmeye başladığını söyledi.

Büyük teknoloji şirketlerinin hisselerinde duraksama yaşanırken donanım üreticisi Nvidia’nın hisselerinin hızla yükseldiğine dikkat çeken Desai, yatırımların karlı olup olmamasından bağımsız olarak bu şirketin çılgınca yapılan harcamalar sayesinde para kazandığını kaydetti.

Bu kontrolsüz sürecin yarattığı toplumsal maliyeti eleştiren Desai, “Trilyonlarca dolar kamu yararına kullanılabilecekken hiçbir garantisi olmayan enerji canavarı bir yapay zeka arayışına gömülüyor. Bu balon patladığında devletlerin kurtarma paketleri bile yetersiz kalacak ve faturayı yine halk ödeyecek” dedi. Elektrik fiyatlarının artırıldığını ve kaynakların heba edildiğini sözlerine ekledi.

Avrupa’da, özellikle Fransa’da sokaklara taşan gençlik protestolarını da bu tablonun bir parçası olarak değerlendiren Desai, yeni neslin çok yönlü bir kuşatma altında olduğunu belirtti. Konut krizinin gençlerin aile evinden ayrılmasını imkansız kıldığını ve bunun ciddi demografik sonuçlar doğurarak doğum oranlarını düşürdüğünü bildirdi.

Üniversite mezuniyetinin iyi bir iş getireceği vaadinin çöktüğünü vurgulayan Desai, teknoloji politikalarının yol açtığı zihinsel tahribata da işaret etti. Toplumun en tehlikeli aşamaya sürüklendiğini söyleyerek, genç kuşaklara makinelerin onların yerine öğreneceği yalanının söylendiğini ve bunun toplumsal bir ölüme yol açacağını kaydetti.

Denetlenmeyen dijital platformların gençlerde ağır ruh sağlığı sorunlarına ve intihar vakalarına zemin hazırladığını belirten Desai, büyük şirketlerin insanların ihtiyaç duyduğu şeyleri değil ellerinde kalan şeyleri pazarlamak için muazzam kaynaklar harcadığını aktardı.

Doç. Lottaz’ın Fransa’daki polis şiddetine ve devletin olağanüstü hal uygulamalarını kalıcı yasalar haline getirmesine dair sorusu üzerine Desai, liberalizmin özüne dair temel bir çözümleme yaptı. Kapitalist sistemlerde korunan tek temel özgürlüğün mülkiyet hakkı olduğunu, diğer bütün hakların buna tabi kılındığını söyledi.

Parası olanın daha büyük bir megafona sahip olduğunu ve Elon Musk gibi figürlerin ifade özgürlüğünün sıradan yurttaşlardan katbekat fazla olduğunu belirten Desai, hukukun da sermayeyi korumak üzere dizayn edildiğini dile getirdi.

Avrupa egemen sınıflarının Ukrayna’daki savaşa bağımlı hale gelmesini bu sınıfsal sıkışmışlıkla açıklayan Desai, “Avrupalı elitler savaşa bağımlı çünkü neoliberal düzeni sürdürmenin başka yolu kalmadı. Yeniden silahlanmaya dayalı bir büyüme modeli sayesinde işçilere ücret artışı vermeden, talebi genişletmeden devlet bütçesini doğrudan silah tekellerine aktarabiliyorlar” dedi.

Savaş ortamının içerideki muhalefeti bastırmak için bir kalkan olarak kullanıldığını vurgulayan Desai, Ukrayna savaşını gösteriş amaçlı bir çatışma olarak tanımladı. Bedeli Ukrayna halkının ödediğini, üretilen silahların ise eninde sonunda hayat koşullarını protesto eden sıradan Avrupalı işçilere doğrultulduğunu anlattı.

Yüz yıllık döngüler halinde Avrupa yönetici sınıflarının halktan tamamen koptuğunu ve balkondan el salladıklarında insanların neden alkışlamadığını anlayamayacak kadar yozlaştığını söyleyen Desai, sarı yelekliler ve çiftçi eylemlerinin bu öfkenin öncü işaretleri olduğunu belirtti.

“Kapitalizm yüz yıl önce son kullanma tarihini doldurdu ve artık insanlığın temel ihtiyaçlarına hizmet etmiyor”

Mevcut dünya sisteminin yüz yıldır can çekiştiğini ve son kullanma tarihinin yirminci yüzyılın başlarında dolduğunu savunan Prof. Desai, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki otuz yıllık dönemin istisnai bir parantez olduğunu ifade etti. Bu dönemin sistemin kendi maharetinden değil, tavizler vermek zorunda kalan sınıf uzlaşmasından kaynaklandığını dile getirdi.

Söz konusu altın çağda sadece Batı’nın değil, sosyalist ülkelerin ve bağımsızlığını yeni kazanan kalkınmakta olan devletlerin de hızlı bir büyüme yakaladığını anımsatan Desai, uzlaşmanın bozulmasıyla birlikte son kırk elli yılın kesintisiz bir gerilemeye dönüştüğünü aktardı.

Eşitsizliğin zirveye çıktığını ve yönetici elitlerin kibrinin sistemi taşınamaz hale getirdiğini bildiren Desai, kapitalizmin insanlığın esenliğine hizmet etme kabiliyetini çoktan yitirdiğini vurguladı.

Doç. Lottaz’ın Çin modelinin aynı dönemde sekiz yüz milyon insanı yoksulluktan kurtararak orta sınıfa taşıdığı ve Batı’ya somut bir alternatif oluşturduğu yönündeki yorumunu destekleyen Desai, kamu denetiminin hayati önemine değindi.

Çin’de çok sayıda özel şirketin ve milyonlarca küçük işletmenin faaliyet gösterdiğini belirten Desai, farkı yaratan unsurun ekonominin genel yönünü halkın refahına göre belirleyen sorumlu bir devlet aygıtı olduğunu kaydetti.

Her ülkenin kendi sosyalizm modelini inşa edeceğini belirten Desai, “Sosyalizm her toplumun kendi koşullarında yeşerecektir. Önemli olan büyümenin amacının sıradan insanların refahı olmasıdır; tıpkı Deng Şiaoping’in farenin rengine bakılmaksızın fareyi tutan kediyi makbul sayması gibi, bizim de insanlığa bolluk getirecek fareyi yakalamamız gerekir” dedi.

Piyasayı kendi haline bırakmanın kendiliğinden refah ve büyüme üreteceği inancını büyüsel düşünme olarak niteleyen Desai, bu safsatadan derhal vazgeçilmesi gerektiğini ve elli yıldır süren bu yanılsamaya karşı artık uyanma vaktinin geldiğini söyleyerek konuşmasını tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English