Bizi Takip Edin

Dünya Basını

ABD’li akademisyen Andersen: Batı medyası, soykırıma rıza üretim aygıtı olarak çalışıyor

Yayınlanma

Fordham Üniversitesi Medya Çalışmaları Profesörü Robin Andersen, Gazze’de devam eden soykırımda Batı medyasının oynadığı suç ortaklığı rolünü ayrıntılı biçimde anlattı. “The Complicit Lens” adlı yeni kitabında New York Times, CNN ve BBC gibi yayın organlarının İsrail’in anlatısını nasıl koşulsuz benimsediğini belgeleyen Andersen, 7 Ekim’den itibaren kurumsal bir propaganda mekanizmasının devreye sokulduğunu söyledi.

Fordham Üniversitesi Medya Çalışmaları Profesörü ve “The Complicit Lens: US Media Coverage of Israel’s Genocide in Gaza” kitabının yazarı Dr. Robin Andersen, Tarafsızlık Çalışmaları (Neutrality Studies) adlı YouTube kanalında Pascal Lottaz’ın konuğu oldu.

Yaklaşık bir saat süren mülakatta Andersen, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü askeri harekâtın başından itibaren Batı medyasının, özellikle de ABD’li yayın organlarının, bağımsız habercilik yapmak yerine İsrail hükümetinin ve ordusunun resmî anlatısını koşulsuz biçimde yeniden üreten bir propaganda aygıtına dönüştüğünü savundu.

Andersen, kariyerinin tamamını medya çalışmaları alanında geçirdiğini belirterek, kitabın yazım sürecine ilişkin şunları söyledi:

“Bu kitabı yazmaya, Project Censored’daki meslektaşlarımın çevrimiçi blogları için benden bir yazı istemesiyle başladım. Çatışmalar başladıktan sonraki birkaç gün içinde yazdım ve daha o noktada bize gerçeği anlatmayacaklarını, en başından itibaren olayı çarpıtacaklarını görmek mümkündü.”

“Her soykırım kışkırtmayla başlar ve İsrailli yetkililer tam da bunu yaptı”

Mülakatın hemen başında soykırımın yapısal mekanizmalarına işaret eden Andersen, İsrailli yetkililerin çatışmaların ilk günlerinden itibaren klasik soykırım kışkırtması örnekleri sergilediğini kaydetti. Andersen, şu ifadeleri kullandı:

“Her soykırımda ilk adım her zaman kışkırtmadır. Soykırım sözleşmesine göre de bu böyledir. İsrailli yetkililer daha ilk günlerde klasik şiddet kışkırtması yaptı. Askeri kanattan isimler, ‘Hamas hayvanlardır, hayvanlarla uğraşıyoruz’ dedi. ‘Cehennem istiyorsanız size cehennemi vereceğiz, elektrik olmayacak, yiyecek olmayacak, sizi çadır kente çevireceğiz’ açıklamaları yapıldı. Yani daha en baştan ne yapacaklarını bize söylediler.”

Andersen, İsrail’in Hamas saldırısı karşısında dehşete kapılmak yerine kutlama yaptığını, ilk günlerden itibaren sivilleri hedef aldığını ve bunu tüm dünyaya ilan ettiğini söyledi. Andersen, 20’nci yüzyılın ikinci yarısından itibaren uluslararası savaş hukuku kurallarının tam da bir daha soykırım yaşanmasın diye oluşturulduğunu hatırlatarak, İsrail’in bu hukuki çerçevenin açık bir sınavı niteliğinde olduğunu vurguladı. İsrail’in eylemlerini “sivil cezalandırma” ve “orantısız şiddet” olarak nitelendiren Andersen, “Sivillere, liderlerinin yaptıklarının bedelini ödeteceklerini söylediler. Medyaya da tam olarak bunları haber yapmaması talimatı verildi” dedi.

“New York Times, İsraillilerin Filistinlilerle barış içinde yaşadığını yazacak kadar ileri gitti”

Kanalın kurucusu ve sunucusu Pascal Lottaz’ın, 7 Ekim anlatısının nasıl inşa edildiğine ilişkin sorusu üzerine Andersen, ana akım medyanın 7 Ekim 2023’te başlayan saldırıları adeta tarihin sıfır noktası olarak çerçevelediğini anlattı. Andersen, 7 Ekim anlatısının üç temel işlevi yerine getirdiğini şöyle izah etti:

“7 Ekim anlatısı İsrail-Filistin çatışmasını adeta o gün başlamış gibi gösterdi. Oysa siz de biliyorsunuz ki 2018’deki Büyük Dönüş Yürüyüşü’nde İsrail 200’den fazla sivili öldürdü, 33 bin kişiyi yaraladı ve 100’den fazla kişinin uzuvları, doğrudan bacakları hedef alındığı için kesilmek zorunda kaldı. Bu, aylarca süren şiddet içermeyen, Hamas tarafından örgütlenmemiş barışçıl bir gösteriydi.”

Andersen, İnsan Hakları İzleme Örgütü, Uluslararası Af Örgütü ve Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’nin İsrail’in bu dönemdeki eylemlerini “ayrım gözetmeyen şiddet” olarak belgelediğini ve Uluslararası Ceza Mahkemesi nezdinde soruşturma açılması çağrısı yaptığını da sözlerine ekledi.

Lottaz ise 7 Ekim sonrasında New York Times’ta çıkan bir cümleyi hiç unutamadığını belirterek, gazetenin “İsrailliler, Filistinlilerle bir arada yaşama politikası izlediklerini düşünüyordu” ifadesini kullandığını aktardı. Lottaz, “16 yıl süren hava geçirmez hapis koşullarından, çağdaş bir toplama kampından sonra nasıl böyle bir şey yazılabilir?” diye sordu. Lottaz, iki yıl önce çitin Filistin tarafında protesto yapan 200 kişinin yine çitin kendi taraflarında dururken öldürüldüğünü hatırlattı.

“Hamas’ın işlemediği suçları haber yaptılar”

Andersen, 7 Ekim’de yaşanan sivil ölümlerine ilişkin Batı medyasında yer bulan anlatının büyük ölçüde propagandaya dayandığını ileri sürdü. Yönetmen Richard Sanders’ın El Cezire için hazırladığı belgeselde, Hamas savaşçılarının üzerindeki kameraların görüntülerini bir araya getirdiğini aktaran Andersen şu değerlendirmeyi yaptı:

“Hamas bazı savaş suçları işledi, rehine almak yasaktır ve sivilleri öldürdüler. Ancak 7 Ekim saldırıları sırasında kaç sivilin öldüğünü asla bilemeyeceğiz, çünkü İsrail Hannibal direktifini uyguladı.”

Andersen, Nova Müzik Festivali’nden kaçarak Kibbutz Be’eri’ye sığınan genç bir kadının İsrail medyasına verdiği ifadeyi aktardı. Tankların ateş açması sonucu ağır bir çapraz ateş altında kaldıklarını, rehinelerle birlikte bulunduğu sırada yaklaşık 12 kişinin öldürüldüğünü ve kendisinin hayatta kalan tek kişi olduğunu anlatan bu kadının ifadesinin Haaretz ve Kanal 12 gibi İsrail medyasında yer bulduğunu, ancak Amerikan medyasında örtbas edildiğini söyledi.

Lottaz da Nova Müzik Festivali’nden kaçan tamamen yanmış araçların fotoğraflarına işaret ederek, “Kalaşnikoflarla bir arabanın bu hale gelmesi mümkün değil. Bunlar, ABD’nin Irak’ta Hellfire füzeleriyle vurduğu araçlarla aynı görüntüler” dedi.

Andersen ise Apache helikopterlerindeki İsrailli pilotların festivale ve bölgedeki binalara tüm mühimmatlarını boşalttığını vurgulayarak şunları söyledi:

“Netanyahu, Biden’ı arayıp bebeklerin ellerinin bağlanarak fırında yakıldığını, tıpkı Holokost gibi olduğunu söyledi. Bu vahşetin yüzde 99’u Hamas tarafından yapılmış olamaz, çünkü o tür silahlara sahip değillerdi. Richard Sanders’ın dediği gibi, Hamas bazı sivilleri öldürdü, ancak basının haber yaptığı şeyler Hamas’ın yapmadığı şeylerdi. Bebeklerin kafasının kesilmesi, yakılmış cesetler, Holokost benzetmeleri; bunların hepsi propagandaydı.”

Andersen ayrıca, İsrail sigorta kurumunun 7 Ekim’de öldürülenlerin demografik dağılımını ve isimlerini bir ay içinde ayrıntılı biçimde yayımladığını belirtti. Bu verilere göre 7 Ekim’de iki yaşın altında öldürülen tam olarak tek bir bebek bulunuyordu. Andersen, “40 bebek öldürüldü iddiası baştan beri yalandı ve bu bilgi her gazetecinin kolayca ulaşabileceği bir yerdeydi” dedi.

“CNN haberlerini onay için Kudüs Bürosu’na gönderiyor, orada İsrail ordusu denetliyordu”

Andersen, İsrail yanlısı mutabakatın 7 Ekim’den çok önce ABD medyasında yerleşik hale geldiğini, özellikle New York Times’ın uzun süredir İsrail yanlısı bir yayın organı olarak çalıştığını söyledi. New York Times’ın Kudüs bürosunun bulunduğu binanın geçmişine değinen Andersen, bu yapısal taraflılığı şöyle anlattı:

“New York Times’ın Kudüs bürosu, Nekbe sırasında BBC için çalışan Filistinli bir gazetecinin terk etmek zorunda kaldığı evin üzerine inşa edildi. O gazeteci ailesiyle bir taksiye binip gitti ve bir daha geri dönemedi. Şimdi siz, Filistinliler geri dönüş hakkını elde ederse terk etmek zorunda kalacağınız bir binanın üzerindeki bürodan, geri dönüş hakkını nasıl haber yapabilirsiniz?”

Kudüs büro şeflerinin birçoğunun çocuklarının İsrail ordusunda görev yaptığını da kaydeden Andersen, halen New York Times için yazmaya devam eden İsabel Kershner’ın eşinin bir düşünce kuruluşunda İsrail ordusunun halkla ilişkilerini yürüttüğünü ve Kershner’ın Şubat 2024’te İsrail ordusu için adeta bir övgü yazısı kaleme aldığını belirtti.

Ocak 2024’te CNN bünyesindeki bir gazetecinin The Intercept’e sızdırdığı belgelere de değinen Andersen, bu belgelerin CNN’in haber kopyalarını İsrail ordusunun denetimine sunulmak üzere Kudüs Bürosu’na gönderdiğini ortaya koyduğunu aktardı. Benzer bir uygulamanın New York Times’ta da yürürlükte olduğu Nisan 2024’te yine The Intercept tarafından belgelendi.

Andersen, bu kurumsal yapının haber dili üzerinde nasıl bir sansür mekanizması kurduğunu ise şöyle anlattı:

“Her iki yayın organı da ‘soykırım’ kelimesini yasakladı ve İsrail’in yaptıkları için ‘katliam’ denmemesini istedi. Savaşın ilk altı haftasında ‘katliam’ kelimesi yüzde 55 oranında İsrailliler için, yalnızca bir kez ise Filistinliler için kullanıldı. New York Times, işgal, mülteci kampı, toplu cezalandırma gibi uluslararası savaş hukukunun temel kavramlarını söyleminden tamamen çıkardı. Bu terimleri kullanamayan bir gazeteci olup biteni anlatamaz.”

“2 bin poundluk bombaların faili gizlendi: Bir patlama meydana geldi, denildi”

CNN sızıntısının ortaya koyduğu en çarpıcı talimatlardan birinin, İsrail’i büyük yıkımların faili olarak göstermeme emri olduğunu belirten Andersen, Ekim 2023 sonunda Cibaliye mülteci kampına atılan 2 bin poundluk bombalara ilişkin haberciliği örnek gösterdi.

Kamp sakinlerinin enkaz altından çocuklarını ve yakınlarını çıkarmaya çalıştığı o günlerde, New York Times ve diğer yayın organlarının “bir patlama meydana geldi” ifadesini kullandığını söyledi.

Andersen, New York Times’ın bir ajans fotoğrafı üzerinden yaptığı haberciliği ise şöyle aktardı:

“Gazze’deki Filistinli gazeteciler her yerde vücut parçaları olduğundan bahsediyor, yardım görevlileri bunun bir savaş suçu olduğunu söylüyordu. Bu sırada New York Times, her şeyin çok steril göründüğü bir ajansfoto ğrafını gösteriyor ve ‘çarşaflara sarılı, ceset olduğu anlaşılan cisimler’ diye yazıyordu.”

Andersen, İsrail’in bu tür haberlere ancak “bir Hamas komutanını öldürdük” veya “asıl hedefimiz Hamas’tı” iddialarının ardından atıf yapılmasına izin verdiğini belirtti. 7 Ekim anlatısıyla kurulan misilleme çerçevesinin, bu ölçüsüz şiddeti meşrulaştıran daimi bir zemin işlevi gördüğünü vurguladı.

Lottaz’ın Avrupa medyasındaki yansımaları sorması üzerine Andersen, BBC’de de benzer bir gazetecilik isyanı yaşandığını, ancak genel olarak Avrupa’nın büyük gazetelerinin de haberlerini New York Times ve Washington Post gibi ABD merkezli yayın organlarının anlatısına göre şekillendirdiğini ifade etti.

“Liberal toplumlarda da soykırım mümkün ve medya bunun en etkili aracı oldu”

Mülakatın ikinci yarısında Lottaz, Batı’da basının özgür ve çoğulcu olduğuna dair yerleşik inancın bu süreçte nasıl paramparça olduğuna dikkat çekti. “Liberal toplumlarda, liberal bir basın ortamında bile yüz binlerce insanın öldüğü, yerinden edildiği ve kültürel mirasının yok edildiği bir soykırımın mümkün olduğu görüldü. Bu akıl almaz bir vaka” diyen Lottaz, Andersen’in bu konudaki gözlemlerini sordu.

Andersen, medyanın bu iki buçuk yılda muazzam bir meşruiyet kaybına uğradığını söyledi. Özellikle gençlerin, Gazze’de Filistinli ve El Cezireli gazetecilerin belgelediği yıkımı kendi cep telefonlarından izleyerek yerleşik medya ile saha gerçekliği arasındaki uçurumu doğrudan deneyimlediğini belirten Andersen, şöyle devam etti:

“Gençler kendi ahlaki pusulalarıyla olan biteni gördü; ilkbaharda başlayan açlık politikasını, sürekli belgelenen vahşeti gördü. Ana akım medya İsrail’in konuşma noktalarını tekrar ederken, Filistinli gazetecilerin aktardığı gerçeklik bambaşkaydı. İsrail’in ABD’deki olumlu imajı hızla çöktü. Demokratların yüzde 80’i artık İsrail’i desteklemiyor, Cumhuriyetçi gençlerin yarıdan fazlası da soykırıma ve İsrail’e karşı.”

Andersen, bu büyük kopuşa rağmen, siyasi ve ekonomik seçkinlerin medya üzerindeki denetiminin sürdüğünü vurguladı. Kurumsal dünyanın yöneticileri, askeri yapı ve medya yönetim kurulları arasındaki iç içe geçmiş ilişkilere işaret eden Andersen, “Bu seçkinler medyada kendi anlatılarını gördükleri sürece istediklerini yapmaya devam edebileceklerini düşünüyor. Ama biz artık bizi temsil etmeyen, çıkarlarımızı savunmayan ve küresel iyiliğe karşı çalışan bir azınlık tarafından yönetiliyoruz” değerlendirmesini yaptı.

“El-Şifa Hastanesi’ne yapılan saldırı, modern savaş tarihinde eşi görülmemiş bir olaydı”

Andersen, kitabında yazması en zor bölümün Gazze’nin sağlık sisteminin yok edilmesine ilişkin bölüm olduğunu söyledi.

Kasım 2023’te ve Mart-Nisan 2024’te El-Şifa Hastanesi’ne yapılan saldırıların modern savaş tarihinde eşi benzeri görülmemiş olaylar olduğunu belirten Andersen, uluslararası hukukun bu konuda son derece net olduğunu kaydetti:

“Cenevre Sözleşmesi’nin temellerini atanlar bizzat sağlık çalışanları ve yardım görevlileridir. Doktorlar ve hemşireler Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu korumaların inşasında merkezi rol oynadı. İsrail’in El-Şifa’ya yaptığı, modern savaşta duyulmamış bir şeydi. Medya ise İsrail’in ürettiği üç boyutlu animasyon videoyu gerçekmiş gibi sundu.”

Andersen, bu videonun El-Şifa Hastanesi’nin altında Hamas komutanlarının dolaştığı katmanlı bir yeraltı karargâhı bulunduğu iddiasını görselleştirdiğini, Beyaz Saray’ın da bu iddiayı doğruladığını ancak aylar sonra Washington Post’un yaptığı incelemenin, bu alanların kullanıldığına dair hiçbir kanıt bulamadığını anımsattı.

Andersen, en önemli hukuki çarpıtmanın ise “hastane düşman tarafından kullanılıyorsa koruma statüsünü kaybeder” iddiası olduğunu vurguladı. Sınır Tanımayan Doktorlar ve Soykırıma Karşı Doktorlar gibi örgütlerin raporlarına dayanarak hazırladığı bölümde, bu iddianın tamamen yanlış olduğunu gösterdiğini anlatan Andersen, şu hukuki çerçeveyi aktardı:

“Hastane içinde savaşçılar bulunsa dahi, saldıran tarafın hastaları ve yardım çalışanlarını koruma yükümlülüğü devam eder. Hastane içinden ateş açılsa bile ayrım gözetmeksizin saldırmak hukuka aykırıdır. Ana akım medya ise tek bir cümleyle, ‘ama teröristler tarafından kullanılıyorsa koruma statüsünü kaybeder’ diyerek bu karmaşık hukuki çerçeveyi görmezden geldi. Pulitzer ödüllü gazetecilerin bu hukuku öğrenmek için zahmet dahi etmediğini düşünüyorum.”

Lottaz, bu noktada önemli bir düzeltme yaparak kitabın başlığında yer alan “İsrail’in Soykırımı” ifadesine işaret etti ve şu değerlendirmede bulundu:

“Ben buna Batı’nın soykırımı derdim; Avrupa-Amerikan soykırımı. Çünkü bu, Batı’nın bombaları, lojistik desteği ve en önemlisi medya propaganda desteği olmadan yapılamazdı. Suçun ölçeği o kadar devasa ki sadece İsrail’i suçlamak eksik kalır.”

Andersen bu tespite katıldığını belirterek, El-Şifa saldırısı öncesinde ABD Dışişleri Bakanlığı’nın ve Beyaz Saray’ın en üst düzeyde İsrail’in iddialarını doğrulayan açıklamalar yaptığını, ancak istihbaratın kaynağını asla açıklamadıklarını hatırlattı.

“‘İsrail’in var olma hakkı’ bir tartışma durdurucu, bağlılık yemini işlevi gördü”

Lottaz’ın, özellikle Avrupa medyasında yoğun biçimde kullanılan “İsrail’in var olma hakkı” söylemine ilişkin sorusunu Andersen, Birleşmiş Milletler Özel Raportörü Francesca Albanese’nin bu konudaki tutumuna atıfla yanıtladı:

“Albanese’nin söylediği çok doğru: İtalya’nın var olma hakkı vardır, İsrail vardır, Fransa vardır. Var olma hakkı devletlere değil, insanlara bahşedilmiş bir haktır. Bu ifade, her türlü tartışmayı kapatan, Filistinlilere yöneltilen bir bağlılık yemini işlevi gördü. ‘İsrail’in var olma hakkını tanıyor musunuz?’ sorusu, İsrail giderek daha fazla sağa kayarken ve yalnızca Filistinliler için idam cezasını getirirken, eleştiriyi tamamen imkânsız hale getirmek için kullanıldı.”

Andersen ve Lottaz, bu tartışma durdurucu mekanizmanın ikinci ayağının ise “7 Ekim’i kınıyor musunuz?” sorusu olduğunu belirtti. Soykırım karşıtı her sese yöneltilen bu sorunun, muhatabın konuşma hakkını koşullandıran bir sadakat testi olarak işlediğini vurguladılar. Andersen, Filistinli yazar Ala’a Aliyan’ın bu durumu “akşam yemeğimiz için şarkı söylemeye zorlanıyoruz, yayın süresi için dileniyoruz” sözleriyle özetlediğini aktardı. Andersen ayrıca, ana akım medyanın Filistinli sesleri tamamen dışladığını, Hamas’ın argümanlarının ise yalnızca Jeremy Scahill gibi bağımsız gazetecilerin çabalarıyla duyulabildiğini söyledi.

Netanyahu’nun Kongre konuşması: 50 kez ayakta alkışlanan yalanlar

Andersen, kitabında özel bir bölüm ayırdığı, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Temmuz 2024’te ABD Kongresi’nde yaptığı konuşmayı da değerlendirdi. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Netanyahu hakkında tutuklama emri çıkarmayı değerlendirdiği bir dönemde Kongre tarafından davet edilmesini “utanç verici” olarak niteleyen Andersen, konuşmanın medyada nasıl karşılandığını şöyle anlattı:

“Netanyahu Kongre’ye gelip açlığın bir savaş silahı olarak kullanılmadığını, Gazze’ye çok sayıda yardım tırının girdiğini, gıda kıtlığının sebebinin silahlı çeteler ve Hamas olduğunu söyledi. Bunlar düpedüz yalandı. Tek bir gazeteci, tek bir ana akım medya kuruluşu bu konuşmadaki tek bir kelimeyi dahi teyit etmedi. Elli defadan fazla ayakta alkışlandı. Gazetecilerin, soykırıma teşvik suçunun en net örneklerinden biri karşısındaki bu sessizliği, mesleğin tarihindeki en utanç verici anlardan biriydi.”

Soykırıma suç ortaklığı eden medya yargılanabilir mi?

Lottaz, mülakatın son bölümünde soykırıma zemin hazırlayan habercilik faaliyetlerinin uluslararası hukuk bakımından sonuçlarının ne olabileceğini sordu.

Andersen, Ruanda soykırımı sırasında Belçikalı bir yayıncının 12 yıl hapis cezasına çarptırıldığını hatırlatarak, soykırım sözleşmelerinde soykırımı teşvik eden liderlere yönelik yasal emsaller bulunduğunu, bu tür kovuşturmaların Roma Statüsü’ne taraf ülkelerde ulusal mahkemeler aracılığıyla da yürütülebileceğini belirtti.

Ancak asıl umudun, Hind Receb Vakfı gibi örgütlerin yürüttüğü çalışmalarda yattığını söyleyen Andersen, İsrailli askerlerin teşhis edilerek, vatandaşı oldukları ve Roma Statüsü’ne taraf ülkelerde yargılanmaları için çaba gösterildiğini anlattı. Andersen, medya yöneticileri ve patronları için de benzer bir hesap verebilirlik mekanizmasının inşa edilmesi gerektiğini sözlerine ekledi:

“Bu yayın kurullarını, bu medya sahiplerini Lahey’de soykırımı aklayan yayıncılıklarını savunmaya çalışırken görmeyi çok isterim.”

Lottaz ise, ABD’de İsrail ordusunda görev yapan Amerikan vatandaşlarına emektar maaşı ve gazilik hakları tanıyacak bir yasa teklifinin Kongre’de tartışıldığını belirterek, “Cezaevine girmek şöyle dursun, soykırım failleri ABD’de devlet tarafından ödüllendiriliyor” eleştirisini yöneltti.

Dünya Basını

“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”

Yayınlanma

Teknoloji yazarı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörünün sürdürülemez mali kayıplarla ayakta duran devasa bir aldatmaca olduğunu ve teknoloji devlerinin tüm dünyayı yanılttığını söyledi. Trilyonlarca dolarlık altyapı yatırımlarına rağmen modellerin güvenilmez ve kârsız kaldığını belirten Zitron, sektörün 2027 yılında sermaye yetersizliği nedeniyle büyük bir ekonomik çöküş yaşayacağı uyarısında bulundu.

Steven Bartlett’in sunduğu “A Diary of a CEO” adlı programa konuk olan teknoloji yazarı, podcast yayıncısı ve halkla ilişkiler uzmanı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörüne yönelik değerlendirmelerde bulundu.

Teknoloji sektöründe 16 yıllık deneyime sahip olduğunu belirten Zitron, sektör liderlerinin kamuoyuna sunduğu vaatler ile teknolojinin gerçek kabiliyetleri ve mali tabloları arasında derin bir uçurum bulunduğunu ifade etti.

“Üretken yapay zeka özünde bir aldatmacadır”

Zitron, büyük teknoloji şirketlerinin yapay zekayı bir mucize gibi pazarladığını ancak ortaya çıkan ürünün son derece pahalı, kârsız ve güvenilmez bir bulut yazılımından ibaret olduğunu vurguladı.

Sektör yöneticilerinin gerçeği yansıtmayan vaatlerle tüm dünyayı yanılttığını kaydeden Zitron, “Üretken yapay zekanın özünde bir aldatmaca olduğunu düşünüyorum. Bu aşırı zengin ve aşırı güçlü insanların göz göre göre yalan söylemesi midemi bulandırıyor. Bu teknolojiyi en başından beri bütün meslekleri ortadan kaldıracak, kanseri tedavi edecek sihirli bir araç olarak sattılar. Gerçekte ise karşımızda sadece yarım yamalak işleyen, kârsız, aşırı pahalı ve güvenilmez bir sistem var” ifadelerini kullandı.

Yapay zeka modellerinin özerk veya akıllı olmadığını dile getiren Zitron, bu araçların çalışabilmesi için karmaşık yönerge düzeneklerine ihtiyaç duyulduğunu belirtti.

Zitron, “Yapay zeka uzmanlarına sistemlerini nasıl kurduklarını sorduğunuzda, karmaşık bir çocuk oyunu gibi bir düzenek anlatıyorlar. Şuradan bağlam kurmanız, doğru komut istemini kullanmanız, şu aşamada bu modeli, sonda ise diğer modeli seçmeniz gerektiğini söylüyorlar. Oysa bunun yapay zeka olması, kendi kendine çalışması, ayarlayıp unutabileceğiniz bir sistem sunması gerekirdi” dedi.

“Şirketlerin gelirleri yapay zekadan gelmiyor”

Piyasadaki en büyük teknoloji şirketlerinin iş modellerini ele alan Zitron; Anthropic, Amazon, Nvidia, Microsoft, OpenAI ve Google gibi devlerin yapay zekadan doğrudan kayda değer bir gelir elde etmediğini aktardı.

Sektördeki yapay zeka gelirlerinin yaklaşık yüzde 70’lik kısmının OpenAI ve Anthropic adlı iki kârsız şirketten kaynaklandığını ifade eden Zitron, “Bu iki şirket, kendilerine para aktaran aynı büyük şirketler olmadan varlıklarını sürdüremez. Amazon bu yıl OpenAI şirketine 50 milyar dolar, Anthropic şirketine ise 5 milyar dolar gönderdi. Google, Anthropic şirketine 10 milyar dolar aktardı. Önümüzdeki üç buçuk yıl içinde aracı kurum analistleri, sadece bu iki kârsız şirketten 400 milyar doların üzerinde gelir ve bulut büyümesinde yüzde 30’luk bir pay bekliyor. Ancak bu şirketlerin bu parayı bir yerlerden bulması gerekecek” diye konuştu.

Halka açık teknoloji şirketlerinin yapay zeka gelirlerini şeffaf biçimde açıklamadığına dikkat çeken Zitron, yatırımcıların yıllıklandırılmış gelir oranı gibi belirsiz ve her defasında farklı hesaplanan metriklerle oyalandığını söyledi.

Zitron, “İyi haberleri olduğunda bunu hemen açıklayan halka açık şirketler, yapay zekadan ne kadar kazandıklarını sorduğunuzda sessizliğe bürünüyor. Bu durum aslında her şeyi açıkça gösteriyor” değerlendirmesinde bulundu.

“Tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatması yaşanıyor”

Sunucu Steven Bartlett’in yapay zekanın tarihin en hızlı benimsenen teknolojisi olduğunu ve ChatGPT platformunun 60 günde 100 milyon aktif kullanıcıya ulaştığını hatırlatması üzerine Zitron, bu yaygınlaşmanın organik değil zorlama olduğunu belirtti.

Kullanıcıların yazılımlar aracılığıyla bu teknolojiyi kullanmaya mecbur bırakıldığını aktaran Zitron, şu ifadeleri kullandı:

“Google arama motorunu açtığınızda yapay zeka yanıtları karşınıza çıkıyor. Google Dokümanlar uygulamasını açtığınızda Gemini sistemi dikkatinizi dağıtıyor. Word yazılımını açtığınızda Copilot aracı sürekli önünüze geliyor. Amazon sitesinde alışveriş yaparken yapay zeka asistanı ne alacağınıza karışıyor. Medya üç yıldır durmaksızın bu araçları kullanmazsanız işinizi kaybedeceğinizi bağırıyor. Bu, tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatmasıdır. İnsanlar sürekli mecbur bırakıldıkları ve arama motorları gerilediği için bu sistemleri kullanıyor.”

Modellerin arka planındaki işlem maliyetlerine değinen Zitron, kullanıcıların ve şirketlerin belirteç başına maliyetlerden habersiz olduğunu kaydetti.

Aylık sabit abonelik ücretlerinin gerçek maliyeti gizlediğini açıklayan Zitron, “Analiz raporlarına göre, aylık 200 dolarlık bir abonelikte kullanıcı 14 bin dolarlık işlem birimi tüketebiliyor. Anthropic tarafında 200 dolarlık harcamayla 8 bin dolarlık işlem birimi yakılabiliyor. 20 dolarlık abonelikte bile 400 dolarlık tüketim yapılabiliyor. OpenAI geçen yıl tam 20,9 milyar dolar zarar etti çünkü kullanıcılar sınırsız işlem birimi tüketiyor. Şirketler 150 kişiden büyük kurumsal müşterilere gerçek kullanım bedellerini yansıtmaya çalıştığında büyük panik yaşandı. Örneğin Uber, tüm yıllık yapay zeka bütçesini sadece üç ayda tüketti” dedi.

“Şehirlerden daha fazla elektrik tüketen canavarlar inşa ediliyor”

Sektörün şimdiye kadar bir trilyon dolardan fazla sermaye harcaması yaptığını ve gelecek yıl bir trilyon dolar daha harcamayı planladığını belirten Zitron, bu yatırımların devasa veri merkezlerine ve gelişmiş yapay zeka çiplerine gömüldüğünü söyledi.

OpenAI ve Oracle ortaklığıyla Teksas eyaletinin Abilene kentinde inşa edilen 1,2 gigavatlık veri merkezini örnek veren Zitron, fiziksel altyapının ulaştığı ürkütücü boyutu anlattı.

Zitron, “Sekiz binanın her birinde 50 bin adet Nvidia GB200 grafik işlem birimi bulunacak. İngiltere’nin Bristol şehri yılda yaklaşık 700 ila 800 megavat elektrik tüketiyor. Teksas’taki bu tek veri merkezi tesisi ise Bristol şehrinden daha fazla elektriği, o şehrin kapladığı alandan 1172 kat daha küçük bir alana sıkıştırıyor. Bristol yaklaşık 1,2 milyar metrekarelik bir alana yayılırken bu tesis yaklaşık 998 bin metrekare alana kuruluyor. Bütün bu enerji, iş gücü ve milyarlarca dolarlık sermaye tek bir noktaya yığılıyor. Şirketler on milyarlarca dolarlık gelir elde edebilmek için trilyonlarca dolar harcıyor ve bu gelirin büyük kısmı yine zarar eden iki yapay zeka firmasından geliyor” dedi.

Veri merkezlerinin çevresel zararlarına da değinen Zitron, gaz türbinlerinin yerel yerleşim yerlerinde hava kirliliği yarattığını, elektrik şebekelerini zorlayarak halkın faturalarını artırdığını ve kullanılan yoğun bellek donanımları nedeniyle tüketici elektroniğinde enflasyona yol açtığını bildirdi.

“Modeller yazılım dünyasını daha kaliteli hale getirmiyor”

Sunucu Bartlett’in, otomobillerin ilk dönemlerinde sık sık bozulmasına rağmen zamanla at arabalarının yerini alması örneğini vermesi ve Clayton Christensen’ın “Yenilikçinin İkilemi” kitabındaki teorileri hatırlatması üzerine Zitron, mevcut durumun bu tarihsel benzetmelerle uyuşmadığını söyledi.

Çip teknolojisinde maliyetlerin düşmediğini, aksine arttığını belirten Zitron, yapay zekanın devreye girmesiyle yazılım kalitesinin düştüğünü ifade etti.

Zitron, “Yapay zeka destekli kodlama araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte yazılım kalitesi genel olarak kötüleşti. Google, Microsoft ve Meta platformlarının kararsızlığı arttı. GitHub platformu sürekli kesintiler yaşıyor. İnsanlar internette GitHub platformunun ne zaman çöktüğünü değil, ne zaman çalıştığını bildiren bir sistem kurulmasını istiyor. Amazon bulut hizmetleri, yapay zeka kodlama araçları yüzünden bu yıl defalarca kesintiye uğradı. İnsanlar modellerin ürettiği ve tam anlamadıkları kodları doğrudan sisteme yüklüyor. Bu durum hataların katlanarak büyümesine yol açıyor” dedi.

Google arama motorunun gerileme sürecini de anlatan Zitron, şirketin eski arama ve reklam yöneticisi Prabhakar Raghavan döneminde alınan kararları eleştirdi.

Zitron, “Kullanıcıların arama sayısını artırmak amacıyla düşük kaliteli ve istenmeyen içerikleri filtreleyen güvenlik mekanizmaları gevşetildi. İnsanların aradıkları bilgiye hemen ulaşamaması sağlandı ki daha fazla arama yapsınlar ve daha fazla reklam görsünler. Ardından üretken yapay zeka dalgası gelince, kullanıcıları harici web sitelerine yönlendirmek yerine arama motorunun en tepesine yapay zeka özetleri yerleştirildi. Bu özetler insanlara taş yemelerini veya zehirli mantarları tüketmelerini tavsiye edebiliyor” ifadelerini kullandı.

“Yapay zeka bütün meslekleri ortadan kaldırmayacak”

Yapay zekanın istihdam üzerindeki etkilerine ilişkin konuşan Zitron, beyaz yakalı çalışanların kitlesel olarak işsiz kalacağı yönündeki söylemlerin birer efsane olduğunu dile getirdi.

OpenAI şirketinin kendi yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunan Zitron, harcanan işlem birimi miktarı ile çalışan başına düşen şirket geliri arasında hiçbir bağ bulunmadığını açıkladı.

Hukuk bürolarındaki durumu örnek veren Zitron, “Yapay zekayı övenler genellikle kıdemli ortaklar oluyor. Emsal kararları araştıran, dosyaları hazırlayan ve asıl işi yapan yardımcı avukatlar ise bu araçların harika olduğunu söylemiyor. İş dünyasında verimlilik artışına dair somut hiçbir veri yok. İşleri gerçekten olumsuz etkilenenler; görsel yönetmenler, deşifre uzmanları ve çevirmenler oldu. Çünkü yöneticileri çıktı kalitesini önemsemiyor ve işi ucuza getirmek istiyor. Bu yöneticiler yapay zeka olmasaydı da o işleri en ucuz alternatiflere devrederdi” dedi.

Otonom araçlar konusuna da değinen Zitron, sürücüsüz araç teknolojilerinin üretken yapay zekadan farklı bir altyapıya sahip olduğunu ancak yine de temkinli yaklaşılması gerektiğini belirtti.

San Francisco ve Las Vegas şehirlerinde otonom taksilerin aniden durarak trafiği kilitlediğine bizzat şahit olduğunu anlatan Zitron, sistemlerin değişken hava koşulları ve beklenmedik durumlarda hata yapabildiğini, bu nedenle yaygınlaşmanın son derece yavaş ve denetimli ilerlemesi gerektiğini kaydetti.

“OpenAI 2027 yılında nakitsiz kalacak”

Büyük teknoloji şirketlerinin pandemi sonrasında büyüme alanlarının tıkandığını ve hisse değerlerini korumak için yapay zeka donanımlarına sarıldığını anlatan Zitron, bu durumu “çürük ekonomi balonu” olarak adlandırdı.

OpenAI şirketinin 2030 yılına kadar bilgi işlem altyapısına 750 milyar dolar harcamayı planladığını ancak bu harcamaların geri dönüşünün bulunmadığını vurgulayan Zitron, şirketin 2027 yılında nakit krizine gireceğini söyledi.

Zitron, “OpenAI bu yıl halka arz edilmeyi planlıyordu ancak bunu ertelemek zorunda kaldı. Şirketin hayatta kalabilmesi için her yıl en az 100 milyar dolar yeni finansman bulması gerekiyor. 2027 yılında bu şirketin nakit kaynaklarının tükeneceğini ve duvara toslayacağını öngörüyorum. OpenAI çöktüğünde veya halka arzda başarısız olduğunda, ona göbekten bağlı şirketler ağır darbe alacak. Japon devi SoftBank’ın elinde kâğıt üzerinde 100 milyar dolarlık OpenAI hissesi var. Şirket halka açılamazsa SoftBank bu varlığı nakde çeviremez ve ciddi şekilde küçülmek zorunda kalır. Oracle şirketi sadece OpenAI için 7,1 gigavatlık veri merkezi inşa ediyor. OpenAI olmadan Oracle şirketi ayakta kalamaz” diye konuştu.

Bu çöküşün zincirleme bir teknoloji depresyonuna yol açacağını belirten Zitron, geniş halk kitlelerinin ve emeklilik fonlarının bu krizden zarar göreceği uyarısında bulundu.

Zitron, “Amerikan borsalarındaki endekslerin büyük ağırlığı bu teknoloji devlerine dayanıyor. Nvidia şirketinin gelirleri yüzde 50 ila 70 arasında düşebilir. Şirket hisselerinde yüzde 20, 30, hatta 40’lık değer kayıpları yaşanabilir. Geçtiğimiz yıl girişim sermayesi yatırımlarının yarısından fazlası yapay zeka girişimlerine gitti ve bu yatırımların büyük çoğunluğu sıfırlanacak. Şirketler piyasayı bir kumarhaneye çevirdi ve sıradan insanların emeklilik birikimleri bu çılgınlığın faturasını ödeyecek” dedi.

Yapay zeka modellerinin insan zekasını aşacağı yönündeki söylemlerin gerçeği yansıtmadığını belirten Zitron, modellerin sadece kendileri için özel olarak tasarlanan testlerde başarılı olduğunu ve mevcut mimarinin yapısal sınırlarına ulaştığını dile getirdi.

Yatırımcılara ve bireylere teknoloji şirketlerinin vaatlerine karşı şüpheci olmaları tavsiyesinde bulunan Zitron, gerçek değerin algoritmik üretimde değil, insan ilişkilerinde, gerçek uzmanlıkta ve toplumsal dayanışmada yattığını sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İktisatçı Pettifor: Tarihte görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle sistem çökecek

Yayınlanma

İktisatçı Ann Pettifor, ABD yönetiminin ekonomi politikalarının küresel finansal sistemi yıkıcı bir çöküşe sürüklediğini açıkladı. Pettifor, borç krizlerinin ve piyasaların denetimsizliğinin dünya genelinde otoriterleşmeyi tırmandırdığını belirterek kamu otoritelerinin piyasaları yeniden kontrol altına alması gerektiğini vurguladı.

Progressive Economy Forum ve Goldsmith’s College Political Economy Research Center’dan iktisatçı Ann Pettifor, Substack platformundaki “System Change” adlı bülteninde 26 Ağustos 2026 tarihinde yayımladığı makalede, küresel finans sisteminin benzeri görülmemiş bir borç yükü altında yeni ve yıkıcı bir çöküşün eşiğinde olduğunu belirtti.

Pettifor, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin dış politika ve ekonomi alanındaki adımlarının bu istikrarsızlığı daha da derinleştirdiğini kaydetti.

“Trump küresel finans sistemini havaya uçurmakla tehdit ediyor”

Risk Management News bültenine atıfta bulunan Pettifor, kamuoyunda dolaşan sahte bir videoda Trump’ın Jeffrey Epstein dosyalarının açılması ve kendisinin batması halinde herkesi beraberinde götüreceğini söylediği iddiasına değindi. Bu videonun kurgu olabileceğini belirten Pettifor, asıl tehlikenin farklı bir alanda yaşandığını vurguladı.

Makalede, “İran’a karşı yürütülen savaşta yaşanan feci ve aşağılayıcı askeri kayıpların ardından Trump, yalnızca İran’ı çökertmekle kalmayıp Hazine Bakanı Scott Bessent’ın geçen hafta bilinçdışı bir ifadeyle ifşa ettiği gibi küresel finans sistemini havaya uçurmakla tehdit ediyor” denildi.

Pettifor, Bessent tarafından ilan edilen “Economic Parya Operasyonu”nun İran ekonomisini boğmayı ve Çin dahil olmak üzere İran ile ticaret yapan her ülkeye zarar vermeyi amaçladığını aktardı. Dünyanın korkunç boyutlarda orman yangınlarıyla sarsıldığı bir dönemde “boğmak” ifadesinin kullanılmasını eleştiren Pettifor, bu yaklaşımı biyosfere ve toplumun yaşam destek sistemine yönelik sorumsuz bir cehalet olarak nitelendirdi.

“Tarihte görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle sistem çökecek”

Küresel finans sisteminin tarihte benzeri görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle yakında yeniden patlak vereceğini savunan Pettifor, yapay zeka sektöründeki aşırı borçlanmaya dikkat çekti. BlueSky platformunda Æðelwułf adlı kullanıcının “Giderek borçlanan yapay zeka sektörünün halka arzları kötü karşılanırsa bu süreç şiddetle sonuçlanabilir ve yüz milyarlarca dolarlık finansman kısa sürede değersizleşebilir” değerlendirmesini aktaran Pettifor, yaklaşan çöküşün tarihsel köklerine işaret etti.

Pettifor, 1873 yılındaki ilk küresel finans krizinden bu yana krizlerin temelinde hükümet müdahalesinden ve denetiminden kaçınan serbest para piyasalarının yattığını belirtti. Yüksek reel faiz oranlarının devasa borç balonuna yöneltilmiş hançerler gibi işlev gördüğünü belirten iktisatçı, 2006 ve 2007 yıllarında ABD Merkez Bankası (Fed) Başkanı Alan Greenspan’in tutsat (subprime mortgage) balonunu söndürmek amacıyla faiz artırmakta ısrar etmesinin krizi patlattığını hatırlattı.

“Merkez bankalarının düşük enflasyon hedefi alacaklıları koruyor”

Makalede Donald Trump’ın Fed fonlama oranını düşürme baskısına geniş yer verildi. Pettifor, “Trump her zaman başkalarının parasıyla zenginleşti ve borç yükümlülüklerini sınırlamak için düşük faiz oranlarına ihtiyaç duyuyor” tespitinde bulundu. ABD’de milyonlarca insanın kredi kartı ve konut kredisi borcuyla yaşadığını belirten yazar, ABD kredi kartı borcunun 2025’in son çeyreğinde 1,277 trilyon dolarla rekor kırdığını ve 2021’in ilk çeyreğine kıyasla yüzde 63 arttığını bildirdi.

Trump’ın vergi indirimlerinin kamu borcunu artırdığını ancak iktisatçı Dean Baker gibi kendisinin de kamu borcunu birincil tehdit olarak görmediğini belirten Pettifor, asıl sorunun alacaklılar ile borçlular arasındaki güç dengesizliği olduğunu yazdı.

Pettifor, merkez bankalarının düşük enflasyon hedefini şu sözlerle eleştirdi: “Bütün merkez bankaları temel görevlerinin düşük enflasyon olduğunu iddia ediyor. Enflasyonun tüketicilere ve sabit gelirlilere zarar verdiği kısmen doğrudur. Ancak asıl gerçek, enflasyondan en çok zarar görenlerin alacaklılar olduğudur. Merkez bankalarının enflasyonla mücadele görevi, tam istihdam ve finansal istikrar gibi diğer hedeflerin önüne geçiyor; çünkü enflasyon, dünya alacaklıları olan yüzde 1’lik kesime borçlu olunan paranın değerini aşındırıyor. Yüzde 99’u oluşturan borçlu çoğunluk ise merkez bankacılarının daha az umurunda.”

Enflasyonun borcun reel değerini düşürerek borçlulara fayda sağladığını 1970’li yıllardaki kendi deneyimleriyle aktaran Pettifor, alacaklıların gelirleri ve fiyatları düşüren kemer sıkma politikalarını tercih ettiğini, 1960’lardan bu yana ekonomi politikalarının alacaklıların çıkarları doğrultusunda şekillendiğini kaydetti.

“Bessent tahvil piyasasına müdahale ederek kendine zarar verdi”

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’ın tahvil piyasasındaki geri alım hamlesini değerlendiren Pettifor, Hazine bakanlarının likiditeyi yönetmek amacıyla piyasaya müdahale etme hakkı bulunduğunu ve önceki Hazine Bakanı Janet Yellen döneminde de benzer adımlar atıldığını hatırlattı. Janney Baş Sabit Getiri Stratejisti Guy LeBas’ın verilerine yer veren Pettifor, Yellen yönetiminde 2024 yılında yalnızca 7 aylık dönemde 32 milyar dolar, 2025’te yaklaşık 78 milyar dolar ve 2026 yılında şu ana kadar yaklaşık 50 milyar dolarlık tahvil geri alımı yapıldığını aktardı.

Ancak Bessent’ın son müdahalesinin tam bir fiyaskoya dönüştüğünü belirten Pettifor, tahvil getirilerinin düşmek yerine yükseldiğini ve yapay zeka hisselerine odaklanan borsada panik yarattığını yazdı.

Financial Times tahvil piyasası uzmanı Katie Martin’in değerlendirmesine atıfta bulunan Pettifor, Martin’in şu sözlerini aktardı: “Bugün piyasalara hükmetmeye ve onlara haksız olduklarını söylemeye yönelik çaba istenen etkiyi yaratmıyor. Dürüst olmak gerekirse hiçbir zaman yaratmaz. Güveni tesis etmek için acilen bir rota düzeltmesine ihtiyaç var.”

Pettifor; Paul Krugman, The New Yorker ve The Wall Street Journal gibi yayınların da Bessent’ın piyasa karşısındaki başarısızlığına dikkat çektiğini belirterek hükümetin güven sarsıcı yönetim tarzını eleştirdi.

“Kamu otoriteleri piyasalara yeniden hükmetmek zorundadır”

Piyasaların hükümetlere hükmetme gücünü ne zaman devraldığını sorgulayan Pettifor; Michael Hudson’ın “The Arc of Time: Pro-creditor history” çalışmasına, Adam Smith ve David Hume’un 18. yüzyıldaki liberal piyasa teorilerine ve Alexander Zeven’ın The Economist dergisi üzerine yaptığı incelemeye atıf yaptı.

Denetimsiz para piyasalarının yalnızca ekonomik çöküşlere değil, yapay zeka gibi teknolojilerin denetlenememesine de yol açtığını belirten Pettifor, Geoff Mulgan’ın kurumsal güç ile kamusal güç arasındaki asimetriye dair tespitlerine ve Demis Hassabis’in özdenetim savunularına değindi.

Tarihteki en zalim yönetimlerin bile somut toplumsal yapılar içinde hesap verebilir olduğunu, günümüzde ise seçilmiş liderlerin The Economist verilerine göre 1,5 ila 3 trilyon dolar büyüklüğe ulaşan gölge bankacılık ve özel kredi piyasalarına boyun eğmek zorunda bırakıldığını savunan Pettifor, bu tablonun küresel ölçekte otoriterleşmeyi körüklediğini belirtti.

Makalede, “Bu yaklaşım otoriterliği ve gücün dizginlerini görünmez piyasalardan çekip alacak ‘güçlü bir lider’ talebini körüklüyor; bu gücü Başkan Trump, Başkan Putin, Başbakan Modi, Başbakan Meloni ve potansiyel olarak Cumhurbaşkanı Le Pen’e iade ediyor” ifadelerine yer verildi.

Karl Polanyi’nin 1930’lardaki altın standardı ve “kurgusal metalar” analizine dikkat çeken Pettifor, paranın bir meta değil, düzenleme ve yasalarla güvence altına alınması gereken toplumsal bir borç ödeme vaadi olduğunu vurguladı. Pettifor, krizlerin önlenmesi için kamu otoritelerinin piyasaları gecikmeden ve yetkin bir şekilde yeniden denetim altına alması gerektiği çağrısıyla makalesini sonlandırdı.

‘2008’den daha büyük ölçekte bir krizin daha yaşanacağından hiç şüphem yok’

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Milanovic uyardı: Dünya 1914 öncesine benzer bir uçurumun kenarında

Yayınlanma

Dünya Bankası Araştırma Dairesi eski başekonomisti Profesör Branko Milanovic, küresel gerilimlerin tırmandığı mevcut konjonktürün 1914 Birinci Dünya Savaşı öncesindeki kutuplaşmayla büyük benzerlikler taşıdığını vurguladı. Milanovic, Batı ekonomilerinin Çin karşısındaki sanayi ve teknoloji yenilgisini askeri harcamaları artırarak telafi etmeye çalıştığına ve tank üretiminin refah açısından tamamen kaynak israfı olduğuna işaret etti.

Dünya Bankası Araştırma Dairesinde yaklaşık yirmi yıl boyunca başekonomist olarak görev yapan, “Büyük Küresel Dönüşüm” adlı eserin yazarı, New York Şehir Üniversitesi Lisansüstü Merkezi Araştırma Profesörü ve Londra Ekonomi Okulu Misafir Profesörü Branko Milanovic, Birleşik Arap Emirlikleri merkezli yayın yapan Going Underground adlı programda gazeteci Afshin Rattansi’nin sorularını yanıtladı.

Milanovic, küresel finansal dalgalanmalardan uluslararası koalisyonların çatışma dinamiklerine, Dünya Bankasının tartışmalı rollerinden Çin ekonomik modelinin niteliğine ve Batı’daki sanayisizleşmenin yarattığı askeri Keynesçiliğe kadar geniş bir yelpazede değerlendirmelerde bulundu.

“Gittikçe netleşen koalisyonlarımız var: Bir yanda Çin, Rusya ve İran, diğer yanda Avrupa ve ABD”

Program sunucusu Rattansi’nin, ABD yönetiminin Japonya’nın ABD tahvillerini elden çıkarmasını engellemek adına avro satıp yen alması, Orta Doğu kıyılarında alev alan gemiler ve Gazze’deki durum gibi sarsıcı gelişmelerin gölgesinde dünyanın yeni bir savaşa ne kadar yakın olduğuna ilişkin sorusunu yanıtlayan Milanovic, mevcut tablonun Birinci Dünya Savaşı öncesindeki dinamiklerle doğrudan örtüştüğünü belirtti.

Milanovic, Birinci Dünya Savaşı öncesinde birbirine saldırmaya hazır blokların kurulduğunu hatırlatarak şunları söyledi:

“1870 yılında Prusya’ya, yani sonradan Almanya haline gelen devlete karşı kaybettikleri savaş yüzünden Fransız ordusuna ‘intikam ordusu’ denildiğini unutmamak gerekir. İnsanlar savaşa can atmıyordu belki ama savaşa gitmeye tamamen hazırlardı. Günümüzde de tamamen aynı duruma sahibiz. Gittikçe netleşen koalisyonlarımız var: Bir yanda Çin, Rusya ve İran, diğer yanda ise Avrupa ve ABD bulunuyor.”

Toplumların savaşın getireceği yıkımın farkında olmadığını vurgulayan Milanovic, geçmişteki yanılgıların bugün de tekrarlandığına dikkat çekti:

“İnsanlar savaşın ne getireceğinden habersiz. Tıpkı o dönemde olduğu gibi büyük bir aymazlık ve aşırı bir iyimserlik içindeler. Hani o meşhur ‘Noele kadar evde olacağız’ hikayesi vardır ya; sadece hangi Noel olacağını hesap edemediler. 1914 Noeli olacağını sanıyorlardı ancak 20 ila 30 milyon insanın ölümünün ardından geri dönüşleri 1918 Noelini buldu. Bu tabloyu kesinlikle hafife almamalıyız. Ya tarih bilinci olmayan ya da ailelerinde, büyükanne ve büyükbabalarında savaşa maruz kalmış kimse bulunmayan insanlar savaşı bir tür oyun zannediyor.”

“Ekonomik işbirliğinin zirve noktasında nasıl oluyor da kendimizi savaşın içinde buluyoruz?”

Neoliberal küreselleşme döneminde savunulan “ticari karşılıklı bağımlılığın savaşı imkansız kılacağı” tezinin tarihsel olarak çürüdüğünü aktaran Milanovic, Birinci Dünya Savaşı öncesinde de benzer bir iyimserliğin hakim olduğuna işaret etti. Ivan Bloch ile sonradan Nobel Edebiyat Ödülü alan Norman Angell’ın savaşın yaratacağı devasa yıkım nedeniyle fiziksel değilse de rasyonel olarak imkansız olduğunu savunan kitaplar yazdıklarını hatırlatan Milanovic, şunları kaydetti:

“Neoliberal küreselleşme boyunca neredeyse herkesin savunduğu daimi bir anlatı vardı: Küreselleşme, karşılıklı bağımlılık ve değişim öyle bir durum yaratır ki savaş adeta imkansız hale gelir; çünkü her iki tarafın kayıpları o kadar büyük olur ki insanlar savaşa girmek istemez, zira ticaret, satış ve işbirliği yoluyla çok daha fazla para kazanırlar. Bu teori Birinci Dünya Savaşı öncesinde de mevcuttu.”

Milanovic, bu iktisadi varsayımın gerçek dünya koşullarıyla çeliştiğini şu sözlerle dile getirdi:

“Peki, küreselleşmenin ve ekonomik işbirliğinin en tepe noktasında nasıl oluyor da kendimizi bir savaşın içinde buluyoruz? İktisatçıların buna verecek gerçek bir cevabı yok, çünkü iktisat dünyasının mantığına göre bunun yaşanmaması gerekirdi. Bugün de benzer bir tablonun içerisindeyiz. Çok uzun bir küreselleşme döneminin sonuna geldik. Ticaretin gayrisafi yurt içi hasılaya oranındaki azami seviyeye salgın öncesinde ulaşıldı ve şu anda İkinci Dünya Savaşı sonrasının en kötü siyasi atmosferini yaşıyoruz. İktisat teorisinde yan yana gelmemesi gereken bu iki olgu, gerçek dünyada bir arada duruyor.”

“Büyük şirketler rakiplerini tasfiye etmek için devlet aygıtını, askerleri ve füzeleri kullanıyor”

Küreselleşme derinleştikçe çatışmaların kaçınılmaz olarak büyüyeceğini belirten teorisyenlere atıfta bulunan Milanovic, piyasa rekabetinin jeopolitik güç kullanımıyla iç içe geçtiğini ifade etti:

“John Hobson, Rosa Luxemburg ve Lenin tarafından dile getirilen ve sonradan doğruluğu kanıtlanan tez şuydu: Küreselleşme koşullarında büyük şirketler toprak, pazarlar, ucuz iş gücü ve tekel kârlarına erişim için birbirleriyle mücadele eder. Ve tam da şu anda yaşandığı gibi, bu şirketler konumlarını güçlendirmek ve rakiplerini tamamen oyun dışına itmek için devleti, devlet gücünü ve nihayetinde orduyu devreye sokar. Şu an tam olarak bunu yaşıyoruz. Büyük şirketler, örneğin Elon Musk ve ABD hükümeti ile ordu arasında açık bir ortak yaşam ilişkisi var. Tek bir şahsın Starlink kullanımıyla Rusya ile Ukrayna arasındaki bir savaşın gidişatını az çok belirleyebilmesi olağanüstü bir tabloydu. Kâr peşinde koşan ve bu amaca ulaşmak için devlet aygıtını, askerleri ve füzeleri kullanan muazzam bir özel sektör müdahalesiyle karşı karşıyayız.”

“Sorunlar para aktarılarak yamalanamaz; Viyana, Versay veya Yalta benzeri genel bir konferans toplanmalı”

Rattansi’nin, Dünya Bankasının Ukrayna yönetimine aktardığı 90 milyar dolarlık İdari Kapasite ve Dayanıklılık için Kamu Harcamaları programı üzerinden kurumun çatışmaları finanse ettiği yönündeki sorusunu yanıtlayan Milanovic, meselenin finansal desteklerle çözülemeyecek kadar yapısal olduğunu belirtti.

Dünya Bankasında araştırma biriminde görev yaptığını ve bu birimin kurumun genel siyasi politikalarını doğrudan belirlemediğini ifade eden Milanovic, barışın ancak kapsamlı bir mutabakat zeminiyle sağlanabileceğini şu ifadelerle açıkladı:

“Sorunlar para aktarılarak yamalanamaz, çünkü bu sorunlar temel niteliktedir. Meselelerin kapsamlı ve genel bir konferans yoluyla çözülmesi gerektiğine inanıyorum. İnsanlar geçmişte toplanan bu büyük kurullara son derece olumsuz yaklaşsa da Viyana, Versay ve Yalta konferansları nihayetinde meseleleri bir çözüme bağlamıştı. Bence silahlı çatışmaları derhal durdurmamız gerekiyor. 1914 yılı benzetmesine dönersek, Rusya ve Ukrayna örneğinde dört yıldır bir uçurumun kenarında yürüyoruz. Savaşın en başında insanlar çok korkmuştu, sonrasında ‘Hiçbir şey olmuyor, bu iki ülke birbiriyle savaşıyor ama biz bunun dışındayız’ demeye başladılar. Ancak bir uçurumun kenarında dört yıl boyunca yürürseniz eninde sonunda aşağı yuvarlanırsınız. Düşmeden önce Viyana, Versay veya Yalta benzeri gerçek bir konferans toplamamız şart.”

“Yeni BRICS kurumlarının Dünya Bankası ve IMF’ye alternatif oluşturması zaman alacaktır”

Dünya Bankasının tarihsel süreçte Polonya, Meksika veya Arjantin gibi ülkelerdeki dönüşüm programlarına ilişkin geçmiş deneyimlerini aktaran Milanovic, Polonya’nın 1987-1990 döneminde hem özel hem de Paris Kulübü kapsamındaki kamu alacaklılarına karşı borçlarını ödeyemez durumda olduğunu, sonrasında ise uygulanan politikalarla kişi başına düşen gelir düzeyinde İtalya seviyesine ulaşarak tarihinin en başarılı iktisadi dönemlerinden birini yaşadığını kaydetti.

Batı dışı aktörlerin ve BRICS ülkelerinin alternatif uluslararası kurumlar inşa etme çabalarını değerlendiren Milanovic, şu tespitte bulundu:

“Posta Birliğinden itibaren yakın döneme kadar kurulan tüm uluslararası örgütler esasen Batılı güçler tarafından hayata geçirildi ve bu güçler örgüt kurmayı iyi biliyor. Milletler Cemiyeti, Birleşmiş Milletler veya UNESCO gibi yapılara bakıldığında durum böyledir. Üyelerin çok farklı çıkarları bulunduğu için uluslararası kurumlar inşa etmek hiç kolay değildir. BRICS üyelerinin de kendi aralarında son derece farklı menfaatleri var. Katılıp ardından ayrılan üyeler oldu; şu anda üye sayısı 10 veya 11 civarında. Uluslararası kurumlar oluşturmaya gayret ediyorlar fakat bu süreç sanıldığı kadar kolay değil. Dolayısıyla Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonuna rakip veya alternatif olacak yapıların ağırlık kazanması zaman alacaktır.”

“Neoliberalizm iç politikada sürdürülürken dış politikada korumacılık ve gümrük vergilerine dönülüyor”

Çin’in son 45 yılda yakaladığı büyüme hamlesinin dünya iktisat tarihinde benzersiz bir ölçek sunduğunu belirten Milanovic, bu tecrübenin diğer ülkelere mekanik biçimde aktarılamayacağını şu sözlerle anlattı:

“Tarihe baktığımızda bu kadar uzun bir süre boyunca bu denli çok sayıda insanın gelirinde böylesine muazzam bir artış hiç yaşanmadı. 1945-1985 arası Japonya, Sanayi Devrimi dönemindeki İngiltere veya 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başındaki yüksek büyüme dönemindeki ABD dahi Çin ile karşılaştırıldığında tamamen farklı bir büyüklük basamağında kalır. Ancak Çin modelinde son 45 yılda o kadar çok tesadüfi ve kendine has gelişme yaşandı ki bu modelin paketlenip dışarıya aktarılması kolay değil. Washington Mutabakatı’nın avantajı, bazı açılardan abartılı ve yanlış olsa bile çok basit ve anlaşılır olmasıydı. Çinli iktisatçıların, ülke deneyiminden çıkarılabilecek temel politika adımları üzerinde bir uzlaşı sağlayarak başka yerlerde uygulanabilecek uygulanabilir bir çerçeve oluşturması faydalı olacaktır.”

Küresel ideolojik kırılmayı “tarihin sonunun sonu” ifadesiyle niteleyen Profesör Milanovic, Francis Fukuyama ile özdeşleşen ideolojik dönemin kapandığını belirtti ve yeni yapıyı şu sözlerle analiz etti:

“Neoliberal küreselleşmenin temelini oluşturan ve geniş ölçüde Fukuyama ile ‘tarihin sonu’ tezine bağlanan ideoloji nihayete erdi. ‘Büyük Küresel Dönüşüm’ adlı kitabımda da ele aldığım üzere, yeni ideoloji iç politikada neoliberalizmi muhafaza ediyor. Bunu ABD’de artan kuralsızlaştırmada, sermaye sahiplerine ve en üst gelir grubuna yönelik düşük vergilendirmede açıkça görüyoruz. Dış politikada ise neoliberalizm tamamen terk ediliyor; gümrük vergilerine, korumacılığa, ekonomik baskı araçlarına ve siyasi mekanizmaların doğrudan kullanımına geri dönülüyor.”

“Tankları yiyemezsiniz; askeri Keynesçilik sanayideki başarısızlığı maskeleme yöntemidir”

Batılı hükümetlerin Çin ve Hindistan karşısında kaybettikleri sanayi üstünlüğünü askeri harcamalarla örtbas etmeye çalıştıklarını belirten Milanovic, askeri Keynesçiliğin toplumsal refaha hiçbir katkı sağlamayacağını şu şekilde ifade etti:

“Askeri Keynesçilik hükümetlerin fazlasıyla işine geldi, çünkü ülkeler ciddi bir sanayisizleşme gerçeğiyle karşı karşıya kaldı. Çin, son olarak otomobil üretimi de dahil olmak üzere her alanda onları geride bırakıyor ve vaktiyle Almanya’nın elinde olan pazarları devralıyor. Daha sert bir ifadeyle belirtmek gerekirse; otomobil üretiminde Çin ile rekabet edemeyeceklerini anladıkları noktada tank üretmeye karar verdiler, zira tank üretiminde küresel bir rekabetle karşılaşmazsınız, tankı kendi içinizde üretirsiniz. Askeri Keynesçilik ve güvenliği takıntı haline getirme eğilimi, özellikle Avrupa’nın sınai ve imalat üretimi yarışında tutunamayarak yaşadığı ekonomik başarısızlığın bir sonucudur. Yapay zeka ve üst düzey teknolojilerde artık yalnızca Çin ile değil, giderek Hindistan ile de yarışamaz hale geldiler.”

Söz konusu silahlanma harcamalarının tabandaki geniş halk kesimlerinin refahını artırmayacağını net bir dille vurgulayan Milanovic, iktisadi hesaplamalardaki çelişkiye dikkat çekerek sözlerini tamamladı:

“Bu harcamalar tamamen para israfıdır. Refah açısından bütünüyle faydasız araçlar üretiyorsunuz. Tankları yiyemezsiniz. Gayrisafi yurt içi hasıla hesabı, tıpkı faydalı bir malı hesapladığı gibi tankı da ekonomik büyümenin içine dahil eder. Bu sayede gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 3 oranında arttığını gösterebilirsiniz; oysa bu artış tamamen faydasız olan askeri üretimden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla askeri Keynesçilik, sanayileşmede yaşanan yapısal sorunları maskelemenin bir yolundan ibarettir.”

Branko Milanović: Soğuk Savaş ekonomisi toplumsal sınıfların varlığını inkar etme girişimiydi

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English