Bizi Takip Edin

Dünya Basını

ABD’nin Latin Amerika politikası başkan kim olursa olsun kötü olacak

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini sunduğumuz, Roger D. Harris ve John Perry tarafından kaleme alınan inceleme yazısı, ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik politikalarının özünde değişmez bir yapısal sürekliliğe sahip olduğunu; farklı yönetimlerin ise bu politikaların yalnızca biçimini ve söylemini dönüştürdüğünü ortaya koymaya çalışıyor. Yazıda, Demokratlar ya da Cumhuriyetçiler fark etmeksizin, Washington’un Latin Amerika’daki varlığının her koşulda emperyalist bir tahakküm mekanizması olarak işlediği güncel tartışma ve yorumlar yardımıyla gösteriliyor.

Bugün, Çin gibi yeni aktörlerin bölgedeki varlığının artması, Washington’un tahakkümünü sarsarken Latin Amerika halkları için ise yalnızca ekonomik değil, siyasi bağımsızlığın da pekiştirilebileceği yeni manevra alanları yaratıyor. Nitekim tarih, bu coğrafyanın yalnızca büyük güçlerin stratejik hesaplarına göre şekillenen bir sahne olmadığını; halkların kendi kaderlerini tayin etme iradesinin, emperyalist projelerin kaçınılmaz görülen sonuçlarını her zaman doğrulayamadığını sayısız defa gösterdi.


Göç, Uyuşturucu ve Gümrük Vergileri: Biden ya da Trump, ABD’nin Latin Amerika Politikası Her Durumda Alçakça Olacak

Roger D. Harris ve John Perry
CounterPunch
3 Şubat 2025
Çev. Leman Meral Ünal

Donald Trump’ın yeniden başkan olmasıyla birlikte, ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik politikasının ne yönde değişebileceği konusunda çeşitli spekülasyonlar yapılıyor.

Bu makalede önce bu spekülasyonları ele alıyor, ardından ABD’nin politika önceliklerinin ilerici bir Latin Amerika perspektifinden nasıl değerlendirilebileceğine dair üç somut örnek sunuyoruz. Buradan hareketle daha geniş bir argümana ulaşacağız: Bu meselelerin ele alınış biçimi, Washington’un esas önceliğinin ABD’nin hegemonik konumunu korumak olduğunu gösteriyor. Latin Amerika politikası bu hedefin yalnızca bir parçası olsa da ABD’nin bölgeyi hâlâ kendi “arka bahçesi” olarak görmesi nedeniyle hemen her zaman belirleyici bir öneme sahip.

İlk olarak, uzmanların söylediklerinden derlediğimiz bazı örnekler verelim: Foreign Affairs’dan Brian Winter, Trump’ın dönüşünün Biden’ın bölgeye yönelik ilgisizliğinden bir sapma olduğuna işaret ediyor. “Bunun nedeni çok açık” diyor, “Trump’ın yasa dışı göçü bastırmak, fentanil ve diğer yasa dışı uyuşturucuların kaçakçılığını durdurmak ve Çin mallarının ülkeye girişini azaltmak gibi iç politika öncelikleri büyük ölçüde Latin Amerika politikasına bağlıdır.”

Doğrudan ABD savunma sanayii tarafından finanse edilen Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi’nden (Center for Strategic and International Studies) Ryan Berg de umutlu. Berg, Trump’ın “ABD politikasını Batı Yarımküre’ye daha fazla odaklayacağını” ve bunu yaparken de eş zamanlı olarak “kendi güvenliğini ve refahını da güçlendireceğini” savunuyor.

Blog yazarı James Bosworth’a göre Biden’ın “kasti olmayan ihmalinin” yerini “saldırgan bir Monroe Doktrini¹, kitlesel sınır dışılar, gümrük tarifesi savaşları, militarist güvenlik politikaları, ABD’ye sadakat talepleri ve Çin’in reddi gibi unsurlar” alabilir. Ancak yine de, Trump’ın Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun bölgeye dönük ilgisine rağmen, Bosworth yeni yönetimin başka yerlere odaklanması nedeniyle politikanın yeniden bir ihmale dönüşme ihtimalinin hala yüksek olduğunu düşünüyor.

Teleskobun yanlış tarafından bakmak

Bu ve benzeri analizlerin ortak noktası, iç meseleler de dâhil olmak üzere ABD açısından önemli olan sorunlara odaklanmaları ve Latin Amerika politikasındaki olası değişimlerin bu sorunları nasıl etkileyebileceğini tartışmalarıdır. Diğer bir deyişle, bölgeye ABD’ye monte edilmiş bir teleskoptan bakıyorlar.

Trump’ın yaklaşımı küstah bir “önce Amerika!” söylemiyle şekillense de temel duruşu yukarıda bahsi geçen uzmanların görüşleriyle büyük ölçüde örtüşüyor: Farklı senaryolar Washington’da şekillendirilecek olup, Latin Amerika’nın geleceği, üzerinde çok az etkisinin olduğu ABD politika değişimlerini nasıl ele aldığı üzerinden değerlendirilmektedir. Bu sözde uzmanların analizleri, Washington’u sorgulamak yerine onunla aynı tek boyutlu bakışı benimsemeleri nedeniyle oldukça sınırlı kalıyor.

İşte bir örnek: “İhmal” kelimesi yüzeyseldir çünkü ABD’nin Latin Amerika’yı “ihmal” ettiği zamanlarda dahi derin ticari bağlardan geniş askeri varlığına kadar Latin Amerika’ya olan muazzam ilgisini gizler. Bu kelime gerçeği çarpıtır da, zira ABD, Latin Amerikalıların çoğunu ilgilendiren sorunlara sürekli olarak kayıtsız kalmaktadır: Düşük ücretler, eşitsizlik, sokaklarda güvende olmak, iklim değişikliğinin yıkıcı etkileri ve daha pek çok şey. “İhmal” olarak tanımlanan durum, bir Latin Amerika kentinin sokaklarında, Washington’dakinden çok daha farklı algılanacaktır.

“Uyuşturucu sorunu”, peki kimin?

ABD’nin düşünsel boşluğu hiçbir yerde uyuşturucu sorununa verilen yanıtlarda olduğu kadar net değildir. Trump, Meksikalı uyuşturucu kartellerini “terör örgütü” ilan etmekle ve onlara saldırmak için Meksika’yı işgal etmekle tehdit ediyor.

Ancak akademisyen Carlos Pérez-Ricart’ın El País’e verdiği demeçte söylediği gibi: “Bu Meksika’dan kaynaklanan bir sorun değil. Uyuşturucunun kaynağı, uyuşturucuya dönük talep ve uyuşturucu taşıyıcıları Meksikalı değil, onlar [ABD].” Benzer şekilde Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum da Meksika’da uyuşturucu üretimini ve kaçakçılığını körükleyenin asıl olarak ABD’deki tüketim olduğuna dikkat çekiyor.

Trump, bu noktada selefi Clinton yönetiminin yirmi yıl önce yaptığı hatayı kolaylıkla tekrarlama potansiyeli taşıyor. O dönemde “Kolombiya Planı” dahilinde milyarlarca dolar harcanmış, ancak bu, “uyuşturucu sorununu” çözmek yerine Kolombiya’daki şiddeti ve insan hakları ihlallerini artırmıştı.

Trump’ın tehdidini gerçekleştirmesi halinde neler olabileceği, geçtiğimiz Temmuz ayında Biden yönetiminin Ismael “El Mayo” Zambada’yı yakalamasıyla görülmüş oldu. Bu olay Meksika’nın Sinaloa eyaletinde uyuşturucu kartelleri arasında büyük bir savaşın patlak vermesine neden olmuştu.

Sheinbaum biraz da haklı olarak uyuşturucu üretimi ve tüketimiyle ilgili soruları tekrar ABD’ye yönlendiriyor. Retorik bir şekilde şu soruyu soruyor “Fentanilin ABD’de üretilmediğine sahiden inanıyor musunuz? ABD kentlerinde fentanil dağıtan uyuşturucu kartelleri neredeler? Bu fentanilin satışından elde edilen para nereye gidiyor?”

Trump kartellere karşı bir savaş başlatırsa, uyuşturucu tüketimini bir iç mesele olarak değil de bir dış mesele olarak ele alan ilk ABD başkanı olmayacak.²

“Göç sorunu” nereden kaynaklanıyor?

Aslına bakarsanız, Trump göç konusuna kafayı takan ilk başkan değil. Tıpkı uyuşturucu gibi, göç de göçmenlerin çıktığı ülkelerin çözmesi gereken bir sorun olarak görülüyor. Buna karşılık, ABD’nin kontrolü altındaki “itici” ve “çekici” faktörlere daha az önem atfediliyor.

Göçmen emeği sömürülmesi, karmaşık iltica prosedürleri ve göçü teşvik etmek için kullanılan “insani tahliye” gibi uygulamalar göz ardı edilen sebepler arasında. Biden yönetimi, ABD’nin çeşitli Latin Amerika ülkelerine uyguladığı ve kitlesel göçü tetiklediği kesin olarak kanıtlanmış olan yaptırımları daha da sertleştirdi. Şimdi ise Trump, aynısını yapmakla tehdit ediyor.

Birçok Latin Amerika ülkesi ABD’nin doğrudan karıştığı uyuşturucu ticareti veya başka suçlarla bağlantılı şiddet eylemleri nedeniyle güvenlik tehdidi altında. Sadece 2023 yılında yaklaşık 392,000 Meksikalı yaşanan çatışmalar nedeniyle yerinden edildi. Bu sorun ABD’den Meksika’ya yapılan yoğun ve çoğu zaman yasadışı ateşli silah ihracatı nedeniyle daha da ağırlaşıyor.

Tarihsel olarak güvenli bir ülke olan Kosta Rika’da dahi 2023 yılında, çoğu uyuşturucu kaçakçılığıyla ilgili -rekor sayıda- 880 cinayet işlendi. Brezilya ve diğer ülkelerde ise, ABD tarafından eğitilen güvenlik güçleri şiddeti azaltmak yerine doğrudan bu şiddetin bir parçası olarak onu daha körüklüyor.

Trump’ın vaat olarak önümüze koyduğu (ABD’den) kitlesel sınır dışı uygulamaları, tıpkı 1990’ların sonunda El Salvador’da olduğu gibi, bu sorunları daha da içinden çıkılmaz bir hale getirebilir. Ayrıca göçmen işçilerin ülkelerine gönderdikleri işçi dövizlerini de etkileyeceğinden, bölgedeki yoksulluğu daha da derinleştirebilir. Latin Amerika Trump’ın tehditlerine karşı durmazsa, ABD’ye yapılan ihracatta ek gümrük vergisi getirme tehdidinin de ciddi sonuçları olabilir. Ekonomist Michael Hudson, ABD’den elde ettikleri ihracat gelirlerinin aniden kesilmesi halinde, bu ülkelerin dolar bazlı borçlarını ödemeyi topluca reddederek misilleme yapmak zorunda kalabilecekleri uyarısında bulunuyor.

Çin, ABD’nin “arka bahçesi”nde

Trump, Washington’daki genel eğilime paralel olarak, Çin’in Latin Amerika’daki tesirini büyük bir tehdit olarak görüyor. Büyük ölçüde Pentagon tarafından finanse edilen Peterson Uluslararası Ekonomi Enstitüsü’nden Monica de Bolle, BBC’ye verdiği demeçte şöyle konuşmuştu: “Amerika’nın arka bahçesi, Çin’le doğrudan ilişki kuruyor. Bu, büyük bir sorun yaratacaktır.”

Kısa süre önce emekli olan ABD Güney Komutanlığı generali Laura Richardson, Biden yönetimi döneminde, Washington adına Latin Amerika başkentlerini sık sık ziyaret eden muhtemelen en üst düzey yetkililerden biriydi. Richardson, Çin’in bölgede “çift amaçlı” (hem sivil hem askeri kullanım için uygun) tesisler inşa ettiğini ve bunların ileride Çin Halk Kurtuluş Ordusu’na ve stratejik deniz yollarına erişim noktaları olarak hizmet edebileceğini öne sürüyor.

Foreign Affairs’in de kayıtlara geçtiği gibi, Latin Amerika’nın Çin ile ticareti 2002’de 18 milyar dolar iken 2023’te 480 milyar dolar gibi dramatik bir artış yaşadı. Çin aynı zamanda bölgede büyük çaplı altyapı projelerine de yatırım yapıyor ve görünüşe göre tek siyasal şartı, ilgili ülkenin diplomatik olarak Çin’i (Tayvan’ı değil) tanımayı tercih etmesi. Bu noktada Çin’in mutlak bir tavır sergilemeyi başardığı söylenemez. Zira, Guatemala, Haiti ve Paraguay, Tayvan’ı tanımasına rağmen, Çin bu ülkelere doğrudan yatırım yapmayı sürdürüyor. Elbette bu yatırımların, Çin’in “tek Çin” politikasını tamamen tanıyan ülkelerle kıyaslandığında oldukça mütevazı ölçekte olduğunu belirtmek gerek.

ABD’nin yakın müttefiklerinden Peru’da, Kasım ayında bizzat Çin Devlet Başkanı Şi Cinping tarafından açılan ve finansmanı Çin tarafından sağlanan devasa bir liman inşa edildi. Sağcı Arjantin Devlet Başkanı Milei’nin Çin için söylediği gibi, “Karşılığında hiçbir şey talep etmiyorlar.”

Peki ABD bunun yerine ne öneriyor? Antony Blinken Peru’ya hediye edilen eski vagonları gururla sergileyedursun, gerçek şu ki ABD’nin Latin Amerika’ya yaptığı “yardımlar” ya “demokrasiyi teşvik etmeye” (yani Washington’un siyasi gündemini dayatmaya) yöneliktir ya da belirli koşulların dayatıldığı veya sömürücü yardımlardır.

BBC, “deneyimli gözlemciler”e dayanarak, Washington’un bölgenin ihtiyaçlarına karşı “yıllardır süren kayıtsızlığının” bedelini fazlasıyla ödediğini düşünüyor. ABD, Latin Amerika’nın Çin’e ve daha az ölçüde Rusya, İran gibi diğer aktörlere stratejik etkisini kaptırdığını düşündüğü yerde, bölge ülkeleri bunu kalkınma ve ekonomik ilerleme için bir fırsat olarak görüyor.

Monroe Doktrini’ni hatırlayın

Daha “ılımlı” bir politika çağrısında bulunanlar, Başkan James Monroe’nun kendi adıyla anılan “doktrini” ilan etmesinden bu yana geçen iki yüzyılda ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik politikasının agresif şekilde ve sadece kendi çıkarlarını gözettiği gerçeğini unutuyorlar.

ABD, bölgeye binlerce kez askeri müdahalede bulunmuş ve bölge ülkelerini sayısız kez işgal etmiştir. Sadece İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana, 1954’te Guatemala ile başlayan yaklaşık 50 büyük müdahale ya da darbe girişimi gerçekleşmiştir. ABD’nin bölgede 76 askeri üssü bulunurken, Çin ve Rusya gibi diğer büyük güçlerin tek bir askeri üssü dahi bulunmamaktadır.

Doktrin hâlâ kanlı canlı duruyor. Foreign Affairs’den Brian Winter konuya dair şu uyarıyı yapıyor: “Birçok Cumhuriyetçi, [Çin ile] bu bağlantıları ve Latin Amerika’da günden güne artan Çin varlığını, 201 yıllık Monroe fermanının, yani Batı Yarımküre’nin dış güçlerin müdahalesinden arındırılması ilkesinin kabul edilemez bir ihlali olarak görüyor.”

Birkaç satır yukarıda bahsi geçen Bosworth, Trump’ın Latin Amerika’dan ABD-Çin mücadelesinde yalnızca Çin’in yarımküredeki rolünü küçümsemesini değil, net bir taraf seçmesini istediğini ekliyor. Trump ile yakınlaşmak isteyen herhangi bir ülkenin, “Çin karşıtı bir hava estirmesi gerektiğini” söylüyor.

Ana sponsoru yine Pentagon olan ABD Dış İlişkiler Konseyi’nden Will Freeman, yeni bir Monroe Doktrini’nin ve Trump’ın “sert” diplomasisinin kısmen işe yarayabileceğini, ancak bunun sadece ABD ticaretine ve diğer bağlantılara daha bağımlı olan kuzeydeki Latin Amerika ülkeleriyle sınırlı kalacağı öngörüsünde.

Trump’ın şimdi iki temel hedefi var: Biri Çin’in etkisini bastırmak (mesela Panama Kanalı’nı ele geçirerek), diğeri ise maden kaynaklarının kontrolünü ele geçirmek (Grönland’ı almak istemesinin sebeplerinden biri). Madenlere yönelik bu iştah pek de yeni değil. General Richardson 2023 yılında savunma sanayii tarafından finanse edilen bir başka düşünce kuruluşuna verdiği demeçte, Latin Amerika madenlerinin ABD’ye ait olması gerektiğini açıkça söylemişti.

Çok kutupluluk tehdidine karşı hegemonik gücü korunmak

Neo-muhafazakâr Charles Krauthammer, 20 yıl önce savunma sanayii tarafından finanse edilen bir başka düşünce kuruluşu için yazdığı makalede, ABD’nin egemen hegemonik güç statüsünü açıkça savunmuş ve çok taraflılığı ancak ABD’nin lehine olduğu sürece kabul edilebilir bulmuştu. “Alternatifin olmadığı durumlarda çok kutupluluğa evet,” diyordu, “Bir alternatifi varken ve gücün bizde olduğu bizde olduğu koşullarda ise asla.”

Norveçli yorumcu Glen Diesen ise 2024 tarihli bir yazısında, ABD’nin hâlâ çok kutupluluğa karşı baskın konumunu korumak için -belki de artık kaybetme noktasına geldiği- bir savaş verdiğini kaydediyordu. Bu noktada Trump’ın “Önce Amerika!” sloganını hatırlayalım, Washington’ın hegemonya iddiasını sürdürme arzusunun yalnızca daha pervasız bir ifadesi değil mi?

Biden yönetiminin bir ironisi, Ukrayna savaşını destekleyerek en büyük iki rakibi—Rusya ve Çin—arasındaki ilişkileri daha da yakınlaştırması oldu. Bu bağlamda, açıkça çok kutuplu ve hegemonik olmayan bir ortaklık olan BRICS’in büyümesi teşvik edildi. Glen Diesen’in dediği gibi, “Bu savaş, Batı’dan küresel kopuşu hızlandırmıştı.”

ABD’nin hegemonik gücünü sürdürmeye dönük attığı diğer adımlar – İsrail’in Gazze’deki soykırımına destek, Suriye’deki rejim değişikliği operasyonu ve Haiti’nin çöküşündeki rolü- Washington’ın perspektifinden bakıldığında, Diesen’in ifadeleriyle, “Kaos, ABD’nin küresel hakimiyetine tek alternatiftir.” Yankee’nin “hayırseverliği” her seferinde kalkınma değil daha çok yıkım getirdi.

Bunlar, başta Latin Amerika olmak üzere, küresel güneyde ABD hakimiyetine alternatif arayışlarını daha da güçlendirdi. Latin Amerika ülkelerinin birçoğu (özellikle de ABD yaptırımlarının sıkılaşmasına karşı savunmasız olanlar) artık BRICS alternatifini denemek istiyor.

Biden yönetimi altında ABD’nin hegemonik gücünün aşındığına dair algıya Trump’ın sert çıkması şaşırtıcı değil. Nitekim Thomas Fazi de UnHerd’deki köşesinde Trump’ın bu eleştirilerinin aslında realist bir yönü olduğunu savunuyor; Trump Ukrayna savaşının kesin olarak kazanılamayacağını ve Çin’in gücünün kolayca kontrol altına alınamayacağının farkında. Bu nedenle, ABD’nin önceliklerini daha yönetilebilir bir “kıtasal” stratejiye -yeni bir Monroe Doktrini’ne- odakladığını ve -Grönland ve Arktik’ten, Tierra del Fuego ve Antarktika’ya- ABD’nin doğal etki alanı olarak gördüğü Amerika kıtası ile Kuzey Atlantik üzerinde tam hakimiyet kurmayı hedeflediğini öne sürüyor.

Her ne kadar Trump’ın Latin Amerika’ya yönelik yaklaşımı konusunda farklı yorumlar bulunsa da, uzmanlar genel olarak Winter’ın değerlendirmesiyle hemfikir: Bölge, ABD dış politikasının önceliklerinden biri haline gelmek üzere. Öyle ki Marco Rubio’nun [ABD Dışişleri Bakanlığı’na] atanması bunun açık bir işareti. Yeni dışişleri bakanı tıpkı Blinken gibi bir şahin ama daha çok ve tehlikeli biçimde Latin Amerika’ya odaklanmış bir isim.

Ne var ki, Monroe Doktrini’ne yapılan bu atıfların tamamı, ortada pek de yeni bir şey olmadığını gösteriyor- tabiri caizse yeni şişede eski bir şarap var. Nitekim yakın geçmişte dahi iki asırlık mazisi olan Monroe Doktrini’nin agresif şekilde uygulanmasında hemen hiç kesinti yaşanmamıştır.

Şimdi bir dakika soluklanalım ve bölgedeki ABD destekli darbeleri hatırlayalım: 2009’da Honduras’ta Manuel Zelaya’yı, 2019’da Bolivya’da Evo Morales’i deviren darbeleri, 2018’de Nikaragua’da Daniel Ortega’ya yönelik başarısız darbe girişimini ve yine 2012’de Paraguay’da Fernando Lugo’nun “parlamenter” darbe ile düşürülmesini… “Hukuki darbe” yoluyla ABD destekli rejim değişiklikleri arasında sayılan, 2016’da Brezilya’da Dilma Rousseff’in ve 2023’te Peru’da Pedro Castillo’nun görevden alınmasını da atlamamak gerek. Bugünlerde ise Haiti ve Peru. Bu ülkelerde başkanlık seçimlerinin askıya alınması dahi ABD müdahalesiyle gerçekleşti.

Trump’ın seleflerine kıyasla, ABD politikalarının tamamen Amerikan çıkarlarına dayandığını daha açık sözlülükle ifade etmesi, onu diğerlerinden ayıran bariz bir fark olarak görülebilir. Ancak, ortada yeni olan bir şey yok.

Mesele biraz da yorumcu Caitlin Johnstone’un altını çizdiği gibi aslında, Trump ile selefleri arasındaki esas fark, “ABD imparatorluğunu çok daha şeffaf ve gizlenmemiş hale getirmesi.” Siyasi yelpazenin diğer ucundan, John McCain’in eski bir danışmanı dahi aynı değerlendirmeyi yineliyor: “İki yönetim arasında muhtemelen göründüğünden çok daha fazla devamlılık olacaktır.”

Her durumda, Latin Amerika, kesintili ve iniş çıkışlarla da olsa, kendi kaderini tayin etme mücadelesini sürdürecektir. ABD ise her yaptığıyla giderek hegemonik bir güç olmaktan daha da uzaklaşacaktır.


¹ Monroe Doktrini, 1823’te ABD Başkanı James Monroe tarafından ilan edilmiş, Batı Yarımküresi’ni Avrupalı güçlerin müdahalesine kapatma iddiasıyla ABD’nin kendi etki alanını genişletmesine zemin hazırlayan bir doktrindir. Başlangıçta emperyalist güçlere karşı bir savunma söylemi gibi sunulsa da, zamanla Latin Amerika’daki halkların siyasal ve ekonomik kaderini Washington’un çıkarlarına tabi kılan bir hegemonya aracı hâline gelmiştir. (ç.n)
² ABD’nin uyuşturucu ticaretiyle mücadelesini bir dış politika meselesi olarak ele alması, özellikle 1970’lerde Türkiye’yi etkileyen “afyon krizi” ile benzerliği akla getiriyor. 1960’ların sonlarından itibaren ABD, Türkiye’nin haşhaş ekimini uyuşturucu kaçakçılığıyla ilişkilendirerek baskı yapmaya başlamış; Nixon yönetimi bunu bir ulusal güvenlik meselesi olarak tanımlamıştı. 1971’de Türkiye hükümeti, ABD’nin yoğun diplomatik ve ekonomik baskıları sonucu haşhaş ekimini yasaklamıştır. Ancak bu yasak, kırsal bölgelerde ekonomik sıkıntılara yol açarak büyük tepki çekmiş ve dönemin başbakanı Ecevit’in hamlesi ile 1974’te kaldırılmıştır. (ç.n)

Dünya Basını

ABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor

Yayınlanma

Eski ABD New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu, uluslararası kamuoyunda ve bağımsız medya çevrelerinde geniş kitleler tarafından takip edilen “Judging Freedom” (Özgürlüğü Yargılamak) programı, Latin Amerika’da son dönemde yaşanan sarsıcı askeri, siyasi ve insani gelişmeleri ele aldı.

Programa konuk olan The Grayzone haber portalı muhabiri ve araştırmacı gazeteci Anya Parampil, Venezuela’da geçen hafta yaşanan iki büyük depremin ardından ortaya çıkan insani tabloyu ve Kolombiya’da tartışmalı bir süreçle sonuçlanan devlet başkanlığı seçimlerini değerlendirdi.

Kurumsal Darbe: Venezuela Nasıl Kurtarıldı? kitabının da yazarı olan Parampil, bölgedeki askeri hareketliliği, yaptırımların arama kurtarma çalışmalarına etkisini ve Washington yönetimi ile bölge ülkeleri arasındaki gizli diplomatik pazarlıkları çarpıcı bilgilerle izleyicilere aktardı.

Programda ilk olarak Venezuela’yı sarsan çifte depremin yol açtığı yıkımın boyutları ele alındı. Gazeteci Anya Parampil, resmi veriler ile sahadaki bağımsız gözlemler arasındaki büyük uçuruma dikkat çekerek söze başladı.

Venezuela hükümetinin ilk tahminlerine göre can kaybının 600 civarında olduğunu belirten Parampil, yeni verilerin bu sayının 900’e yaklaştığını gösterdiğini ifade etti.

Bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ise kayıp sayısını çok daha yüksek tahmin ettiğini vurgulayan gazeteci, şu ifadeleri kullandı:

“Resmi istatistikler hala ölü sayısını 600 civarında gösteriyor ve binlerce insanın kayıp olduğunu bildiriyor. Ancak sahadaki diğer bağımsız gruplar bu sayının 50 bin civarında olabileceğini öne sürüyor. Bu durumun temel sebebi, depremlerin merkez üssü olan ve başkent Caracas yakınlarında bulunan La Guaira eyaletinin merkezinde yüzlerce binanın saniyeler içinde tamamen yerle bir olması. Ülkede saniyeler arayla iki büyük deprem meydana geldi. Bunlardan ilki Richter ölçeğine göre 7,2, hemen ardından gelen ikincisi ise 7,5 şiddetine ulaştı. Venezuela son bir asırdır bu ölçekte bir doğal afet görmedi.”

Parampil, La Guaira kentinin tarihi boyunca büyük felaketlerle karşılaştığını hatırlatarak, 1999 yılında yaşanan heyelan faciasına gönderme yaptı.

O dönemde aşırı yağışlar nedeniyle dağlardan kopan devasa çamur kütlelerinin on binlerce insanı denize sürüklediğini ifade eden deneyimli gazeteci, bugünkü felaketin altyapısal boyutu itibarıyla çok daha yıkıcı bir nitelik taşıdığını aktardı.

“Yaptırımlar enkaz altındaki insanları kurtarmayı engelledi”

Depremin hemen ardından başlayan arama kurtarma çalışmalarının, ABD tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar nedeniyle felç olduğunu belirten Parampil, bu durumun doğrudan can kayıplarını artırdığını savundu. Venezuela hükümetinin enkaz kaldırmak için gerekli ağır iş makinelerine erişemediğini söyleyen gazeteci, şunları kaydetti:

“Asıl sorun, ABD yaptırımlarının Venezuela’nın bu tür afet durumlarında ihtiyaç duyduğu ağır kaldırma ekipmanlarını ve iş makinelerini satın almasını engellemesi. Günlerce insanlar enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Venezuela’nın elinde insanları kurtaracak ne kamyon ne de gerekli teknolojik donanım bulunuyordu. Arama kurtarma faaliyetlerinde ilk saatler hayati bir önem taşıyor. Eğer enkazlar düzgün bir şekilde kaldırılabilseydi, bugün hala hayatta olan pek çok insan kurtarılma şansı bulacaktı. Maalesef bu imkan sağlanamadı.”

Parampil, felaketin dördüncü gününde ancak komşu ülkelerden gelen yardımların sahaya ulaşabildiğini aktardı. El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gönderilen iş makineleri ve kamyonların bölgeye girmesiyle temizlik ve kurtarma çalışmalarının fiilen başlayabildiğini ifade etti.

Bu sürece kadar kurtarma ekiplerinin ellerindeki yetersiz imkanlarla adeta çaresiz kaldığını dile getiren Parampil, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Bugün nihayet El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gelen yardım kamyonlarını görüyoruz. Gerçek temizlik ve enkaz kaldırma çalışması henüz yeni başlıyor. Şimdiye kadar her şey durma noktasına gelmişti. Kurtarma görevlileri, beton blokları ve demir yığınlarını hareket ettirecek güce sahip olmadıklarından şikayet ediyordu. Bu kamyonların alınamaması tamamen ABD yaptırımlarının bir sonucu. ABD içindeki muhalif gruplar ise bu durumu sanki Venezuela hükümeti çok beceriksizmiş ve bu tür araçları hazırda tutmaktan acizmiş gibi sunarak propaganda yapıyor. Oysa bağımsız uzmanlar ve akademik çalışmalar, bu malzemelerin tedarik edilememesinin tek sorumlusunun yaptırımlar olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şimdi sormak gerekiyor: Sırf o kamyonların ülkeye girişine izin vermediğimiz için kaç insan enkaz altında can verdi?”

“ABD ordusu Venezuela’da fiili bir rejim değişikliği yürütüyor”

Yargıç Andrew Napolitano’nun olayın jeopolitik boyutuna ve Washington’ın bu krizi nasıl fırsata çevirdiğine yönelik sorusuna yanıt veren Parampil, ülkenin içinde bulunduğu yönetim boşluğunu ve askeri yayılmacılık tehlikesini detaylandırdı.

Ocak ayında ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini gece yarısı yatak odalarından kaçırarak alıkoyduğunu hatırlatan Parampil, bu olayın ardından bile yaptırımların kaldırılmadığını belirtti. Washington yönetiminin yalnızca kendi şirketlerinin çıkarına olan petrol ve iş anlaşmalarına yönelik özel muafiyetler tanıdığını, ancak halkın genelini ilgilendiren yaptırımları sürdürdüğünü vurgulayan gazeteci, şu tespitleri paylaştı:

“ABD yönetimi, Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdıktan aylar sonra bile yaptırımları gevşetmedi. Sadece kendi çıkarlarına uygun gördükleri petrol anlaşmalarına izin veren özel düzenlemeler yaptılar. Bunun da ötesinde, Venezuela halkına ait olan ve ABD ile yurt dışındaki banka hesaplarında dondurulan yaklaşık 30 milyar dolarlık varlık bulunuyor. Biz bu parayı, orada kurduğumuz hayali bir gölge hükümeti tanıyarak resmen çaldık ve hala geri vermedik. Şimdi Uluslararası Para Fonu, bu dondurulan varlıkların bir kısmını insani yardım amacıyla serbest bırakacağını açıklıyor. Ancak Venezuela’daki yabancı yardım kuruluşlarının geçmişine baktığımızda, bu sürecin son derece yozlaşmış bir mekanizmayla işleyeceğini öngörebiliriz.”

Parampil, Washington’ın yardım operasyonlarını kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden özel aktörler aracılığıyla yönetmek istediğini ifade etti.

Bu bağlamda, The Grayzone kurucusu ve eşi Max Blumenthal’in yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunarak, eski hükümet yetkilisi Mauricio Claver-Carone’nin oynadığı role dikkat çekti:

“Mauricio Claver-Carone gibi Trump yönetiminde resmi bir görevi dahi bulunmayan bir figürün, kendisini adeta Latin Amerika’nın Jared Kushner’ı olarak tanımlayarak bizzat özel iş müzakerecisi gibi hareket ettiğini ortaya çıkardık. Bu şahıs, arka planda çeşitli anlaşmalar kesiyor. Eğer ABD ve müttefikleri bu yardım sürecini yönetecek ve dondurulan varlıkları bu şartlar altında serbest bırakacaksa, Claver-Carone gibi isimlerin bu yardım mekanizmasında çok büyük bir rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu durum, felaketi bir iş fırsatına dönüştürmekten başka bir anlam taşımıyor.”

Yargıç Andrew Napolitano’nun, “Bir ülkenin hayat kurtarıcı ekipmanları satın almasını engelleyen yaptırımlar uygulamak savaş suçudur” şeklindeki çıkışına katılan Parampil, insani yardım adı altında yürütülen askeri yayılmacılığı şu sözlerle eleştirdi:

“ABD ordusu ve özellikle Güney Komutanlığı kuvvetleri, sahada yardım dağıtım operasyonlarını bizzat kendilerinin yöneteceğini duyurdu. Karşımızda duran tablo, aslında fiili bir devlet çöküşü durumunu gösteriyor. Devlet felç olduğu için krize müdahale edemiyor; çünkü kendi uluslararası varlıklarını kontrol etmesine izin verilmiyor, gerekli makine ve ekipmanı satın alması engelleniyor. Ve şimdi de ABD ordusu gelerek kendi dağıtım ağını kuruyor. Bu, iktidarda hala Chavismo çizgisinde bir hükümet bulunmasına rağmen, yürütülen fiili bir rejim değişikliği hamlesini oluşturuyor.”

Parampil, ABD’nin egemenlik ihlallerinin yeni olmadığını, ocak ayında Maduro’nun görevden uzaklaştırılmasının hemen ardından Venezuela topraklarına askeri operasyon düzenlendiğini hatırlattı.

Bu operasyonda “Tren de Aragua” adlı suç örgütünün lideri olduğu iddia edilen Nino Guerrero’nun öldürüldüğünü belirten gazeteci, bu yapının aslında Washington tarafından askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan yapay bir tehdit unsuru olduğunu savundu:

“ABD, zaten Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek askeri saldırı düzenlemiş ve Nino Guerrero’yu öldürmüştü. Bahsettikleri bu suç grubu, aslında meşru bir uyuşturucu karteli gibi çalışmayan, aksine Trump yönetiminin ve Senatör Marco Rubio’nun Venezuela’ya yönelik bombalamaları ve müdahaleleri meşrulaştırmak için icat ettiği bir öcü olarak kullanılıyordu. Şimdi de deprem felaketi, ABD’nin ülkedeki askeri varlığını kalıcı olarak artırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bu durum, Kolombiya ve Ekvador gibi komşu ülkelerin de bağımsız politikalarından vazgeçerek kendi topraklarında ABD askeri operasyonlarıyla koordinasyon kurmaya başladığı bir döneme denk geliyor. Bu askeri genişleme dalgasının, bölge sınırlarını aşarak Meksika’ya kadar uzanmasından endişe ediliyor.”

“Chavismo hareketi devlet yapısından bağımsız bir güce sahip”

Programın ilerleyen dakikalarında Napolitano, Maduro sonrasındaki geçiş hükümetinin durumunu ve yeni Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’in halk nezdindeki meşruiyetini sorguladı.

Anya Parampil, Rodriguez’in son derece yetenekli ve pragmatik bir siyasetçi olduğunu belirterek, yeni yönetimin iç ve dış politikadaki denge arayışlarını analiz etti. Rodriguez’in ilk resmi yurt dışı seyahatini Hindistan’a gerçekleştirmesini son derece stratejik bir hamle olarak niteleyen Parampil, şu ifadeleri kullandı:

“Delcy Rodriguez’in Maduro’nun ardından göreve gelen güçlü bir kadın olduğunu kimse inkar edemez. Kendisi uluslararası temaslarına hız verdi. İlk büyük seyahatini Hindistan’a yapması son derece ilginç bir tercihti. Çünkü Hindistan bir BRICS üyesi olmakla birlikte, bu birlik içinde ABD ile ilişkileri en sıcak olan ülke konumunda bulunuyor. Rodriguez oraya giderek ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Sergio Gore ile gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Zira mevcut aşamada doğrudan bir Washington ziyareti, kendi başkanlığı açısından çok büyük bir iç siyasi sarsıntı doğuracaktı. Bu dolaylı diplomasiyle ABD ile yeni köprüler kurmaya çalışıyor.”

Rodriguez’in, Nicolas Maduro veya daha önceki Hugo Chavez dönemlerinin aksine, Amerikan iş dünyası temsilcileri ve Uluslararası Para Fonu ile masaya oturmaktan çekinmediğini belirten Parampil, bu liberalleşme adımlarının ülkede hem ekonomik hem de sosyal kutuplaşmalara yol açtığını kaydetti:

“Rodriguez, Venezuela ekonomisini dışa açarak ve liberalleştirerek, yıllardır ağır yaptırımlar altında ezilen ülkede geçici veya kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayabilir. Eğer ABD tarafı bu yeni dönemde işbirliğine yanaşır ve yatırım yapmayı kabul ederse, Rodriguez bu müzakereleri yürütecek en uygun figür olarak öne çıkıyor. Ancak diğer taraftan, onun bu adımlarına, özellikle de kendisinden önceki liderleri kaçıran güçlerle işbirliği yapmasına büyük tepki gösteren geniş bir kesim bulunuyor. Bu durum onun için oldukça hassas ve zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.”

Napolitano’nun, “Venezuela halkı bu süreçte yeni başkanı destekliyor mu, yoksa Maduro’nun gidişinden dolayı bir burukluk var mı?” sorusu üzerine Parampil, halkın desteğinin devlet mekanizmalarından bağımsız olarak gelişen toplumsal örgütlenmelerde aranması gerektiğini savundu:

“Şu an bizzat Venezuela’da bulunmadığım için halkın nabzını doğrudan aktarmam doğru olmaz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da Chavismo hareketinin ve bu harekete gönül veren halk tabanının devletten ve mevcut hükümetten bağımsız bir dinamizme sahip olduğu. Venezuela’da geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra, anayasal bir statüye kavuşmuş olan çok güçlü bir ‘komün hükümeti’ kolu yer alıyor. Bu komünler, devletten bağımsız olarak kendi tarım çiftliklerini fonluyor, gıda egemenliğini ve yerel üretimi canlandırmak için çalışıyor. Hükümet dış dünyayla anlaşmalar yaparak ayakta kaldığı ve bu bağımsız halk projelerini desteklemeyi sürdürdüğü müddetçe, Chavismo’yu ayakta tutan toplumsal taban varlığını koruyacaktır.”

Parampil, ülke dışındaki bazı muhalif kesimlerin Rodriguez’i hızlı bir şekilde “hain” ilan ederek sosyal medyada karalama kampanyaları başlattığını, ancak sahadaki gerçekliğin bu tür yüzeysel analizlerden çok daha karmaşık olduğunu ifade etti. Venezuela’daki yerel gazetecilerin aktarımlarına dayanarak, hükümetin bazı kararları tartışmalı görünse de, halkın büyük çoğunluğunun Chavismo projelerine olan bağlılığının sürdüğünü ekledi.

“Kolombiya’da seçim hileleri Amerikan yanlısı adayları öne çıkarıyor”

Mülakatın son bölümünde ise Latin Amerika’daki genel siyasi dönüşüm ve komşu Kolombiya’daki başkanlık seçimleri ele alındı. Andrew Napolitano, bir önceki gün gazeteci Max Blumenthal ile yaptıkları röportajda, Kolombiya seçimlerinde Trump’ın desteklediği adayın kazanması için büyük usulsüzlükler yapıldığının iddia edildiğini hatırlatarak Parampil’in bu konudaki görüşlerini sordu.

Anya Parampil, Kolombiya’da muhafazakar ve Amerikan yanlısı aday Abelardo De La Espriella’nın kazandığı ilan edilen seçimlerin arkasındaki şaibeleri şu sözlerle anlattı:

“Yayın öncesinde Başkan Trump’ın, Kolombiya’daki başkanlık seçimini kazanan Abelardo De La Espriella’nın zaferini övdüğü konuşmasını izliyordum. Espriella, seçim sürecinin başında anketlerde neredeyse hiç esamesi okunmayan, tamamen tanınmayan bir isimdi. Ancak Trump’ın kamuoyu önünde kendisine destek vermesinin ardından adeta bir mucize gerçekleşti ve seçimi kazandığı açıklandı. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro ise seçimlerde devasa boyutlarda usulsüzlük yapıldığını savunarak sonuçları tanımayı reddediyor. Petro, bu seçim hilelerinin arkasında İsrail’in parmağı olduğunu iddia ediyor. İlginç bir şekilde, yeni seçilen bu başkan da İsrail ile ilişkileri daha da derinleştireceğine ve ilk iş olarak Kudüs’ü ziyaret edeceğine dair söz veriyor.”

Latin Amerika genelinde aşırı sağcı hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk olarak İsrail ile yakın ilişkiler kurma yoluna gittiğini belirten Parampil, bu durumun arkasındaki finansal ve teolojik ağları deşifre etti:

“Arjantin’de de benzer bir sürecin yaşandığını gördük. Oradaki aşırı sağcı yönetimler de iktidara adım atar atmaz hemen Kudüs’e gidip bağlılıklarını bildiriyor. Bunun arkasında tamamen finansal çıkarlar yatıyor. Örneğin Arjantin’de Habad Lubaviç gibi siyonist grupların çok büyük bir lobicilik gücü bulunuyor. Bu yapılar, ülkenin dört bir yanındaki maden arama haklarını ve geniş arazileri ellerinde tutuyor. Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ise bu durum, Latin Amerika geneline yayılmış olan köktendinci Hristiyan siyonizmi akımıyla doğrudan ilişkili. Bu yapılar, kendi dogmatik inançları doğrultusunda İsrail’e koşulsuz destek verilmesini savunuyor.”

Parampil, İsrail’in son birkaç gün içinde Venezuela’ya tıbbi ve insani yardım ekipleri göndereceğini açıklamasını da bu yeni jeopolitik denklemin bir parçası olarak değerlendirdi. Hugo Chavez döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerin tamamen kesildiğini hatırlatan gazeteci, deprem felaketinin bu ambargoları delmek için de bir zemin hazırladığını belirtti.

Yeni seçilen Kolombiya Başkanı Abelardo De La Espriella’nın kişiliği ve geçmişi hakkında da konuşan Parampil, onun devlet yönetme liyakatinden son derece uzak bir figür olduğunu savundu:

“Bu kişinin sıfırdan gelip nasıl bu kadar hızlı yükseldiğinin gerçek hikayesini öğrenmek gerekiyor. Ancak kendi geçmişinde, yavru kedilere havai fişek bağlayıp onları yakarak çığlıklarını izlemekle övünen birinden bahsediyoruz. Bu karakterdeki birinin, bir ülkeyi yönetmek için seçilmesini kabul etmek mümkün görünmüyor.”

Kolombiya’daki mevcut hükümetin bu şaibeli seçim sonuçlarına karşı nasıl bir tavır alacağına dair öngörülerini paylaşan Parampil, Latin Amerika’daki benzer tarihsel süreçlere dikkat çekerek sözlerini tamamladı:

“Devlet Başkanı Petro seçim sonuçlarını tanımayacağını açıkladı. Ancak geçmiş tecrübelerimiz, büyük hilelerle de olsa Washington destekli bu adayların bir şekilde iktidara yerleştirildiğini gösteriyor. Honduras ve Bolivya’da da bunun birebir örneklerini yaşadık. Honduras’ta halk, hileli rejime karşı tamamen yeni bir siyasi parti örgütlemek zorunda kaldı. Bolivya’da ise köylüler ve yerli çiftçiler askeri diktatörlüğe karşı silahlanarak genel grev başlattı ve rejimi ancak bu şekilde geriletebildi. Kolombiya’da da benzer şekilde iktidarın el değiştireceğini ve ABD’nin bu ülkedeki askeri konuşlanmasını artıracağını öngörebiliriz. ABD, Venezuela’daki deprem krizini ve Kolombiya’daki siyasi istikrarsızlığı kullanarak tüm bölgeyi kendi askeri denetim alanı haline getirmeyi hedefliyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

Yayınlanma

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra  yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.

İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:

Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor

İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.

İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.

İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.

Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.

Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.

İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.

Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.

Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.

İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.

Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.

Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.

Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.

Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.

Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.

Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.

Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.

Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.

Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.

Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.

Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.

Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.

Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.

Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.

Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.

Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.

Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.

Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

Yayınlanma

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.

Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.

JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.

“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.

“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”

Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.

Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:

“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”

Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:

“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”

“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”

Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.

Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.

Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:

“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”

“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”

Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.

İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:

“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”

Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.

“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”

Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.

Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:

“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”

Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.

“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”

Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”

“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”

2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:

“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”

“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”

Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:

“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”

JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English