Bizi Takip Edin

Dünya Basını

ABD’nin Latin Amerika politikası başkan kim olursa olsun kötü olacak

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini sunduğumuz, Roger D. Harris ve John Perry tarafından kaleme alınan inceleme yazısı, ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik politikalarının özünde değişmez bir yapısal sürekliliğe sahip olduğunu; farklı yönetimlerin ise bu politikaların yalnızca biçimini ve söylemini dönüştürdüğünü ortaya koymaya çalışıyor. Yazıda, Demokratlar ya da Cumhuriyetçiler fark etmeksizin, Washington’un Latin Amerika’daki varlığının her koşulda emperyalist bir tahakküm mekanizması olarak işlediği güncel tartışma ve yorumlar yardımıyla gösteriliyor.

Bugün, Çin gibi yeni aktörlerin bölgedeki varlığının artması, Washington’un tahakkümünü sarsarken Latin Amerika halkları için ise yalnızca ekonomik değil, siyasi bağımsızlığın da pekiştirilebileceği yeni manevra alanları yaratıyor. Nitekim tarih, bu coğrafyanın yalnızca büyük güçlerin stratejik hesaplarına göre şekillenen bir sahne olmadığını; halkların kendi kaderlerini tayin etme iradesinin, emperyalist projelerin kaçınılmaz görülen sonuçlarını her zaman doğrulayamadığını sayısız defa gösterdi.


Göç, Uyuşturucu ve Gümrük Vergileri: Biden ya da Trump, ABD’nin Latin Amerika Politikası Her Durumda Alçakça Olacak

Roger D. Harris ve John Perry
CounterPunch
3 Şubat 2025
Çev. Leman Meral Ünal

Donald Trump’ın yeniden başkan olmasıyla birlikte, ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik politikasının ne yönde değişebileceği konusunda çeşitli spekülasyonlar yapılıyor.

Bu makalede önce bu spekülasyonları ele alıyor, ardından ABD’nin politika önceliklerinin ilerici bir Latin Amerika perspektifinden nasıl değerlendirilebileceğine dair üç somut örnek sunuyoruz. Buradan hareketle daha geniş bir argümana ulaşacağız: Bu meselelerin ele alınış biçimi, Washington’un esas önceliğinin ABD’nin hegemonik konumunu korumak olduğunu gösteriyor. Latin Amerika politikası bu hedefin yalnızca bir parçası olsa da ABD’nin bölgeyi hâlâ kendi “arka bahçesi” olarak görmesi nedeniyle hemen her zaman belirleyici bir öneme sahip.

İlk olarak, uzmanların söylediklerinden derlediğimiz bazı örnekler verelim: Foreign Affairs’dan Brian Winter, Trump’ın dönüşünün Biden’ın bölgeye yönelik ilgisizliğinden bir sapma olduğuna işaret ediyor. “Bunun nedeni çok açık” diyor, “Trump’ın yasa dışı göçü bastırmak, fentanil ve diğer yasa dışı uyuşturucuların kaçakçılığını durdurmak ve Çin mallarının ülkeye girişini azaltmak gibi iç politika öncelikleri büyük ölçüde Latin Amerika politikasına bağlıdır.”

Doğrudan ABD savunma sanayii tarafından finanse edilen Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi’nden (Center for Strategic and International Studies) Ryan Berg de umutlu. Berg, Trump’ın “ABD politikasını Batı Yarımküre’ye daha fazla odaklayacağını” ve bunu yaparken de eş zamanlı olarak “kendi güvenliğini ve refahını da güçlendireceğini” savunuyor.

Blog yazarı James Bosworth’a göre Biden’ın “kasti olmayan ihmalinin” yerini “saldırgan bir Monroe Doktrini¹, kitlesel sınır dışılar, gümrük tarifesi savaşları, militarist güvenlik politikaları, ABD’ye sadakat talepleri ve Çin’in reddi gibi unsurlar” alabilir. Ancak yine de, Trump’ın Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun bölgeye dönük ilgisine rağmen, Bosworth yeni yönetimin başka yerlere odaklanması nedeniyle politikanın yeniden bir ihmale dönüşme ihtimalinin hala yüksek olduğunu düşünüyor.

Teleskobun yanlış tarafından bakmak

Bu ve benzeri analizlerin ortak noktası, iç meseleler de dâhil olmak üzere ABD açısından önemli olan sorunlara odaklanmaları ve Latin Amerika politikasındaki olası değişimlerin bu sorunları nasıl etkileyebileceğini tartışmalarıdır. Diğer bir deyişle, bölgeye ABD’ye monte edilmiş bir teleskoptan bakıyorlar.

Trump’ın yaklaşımı küstah bir “önce Amerika!” söylemiyle şekillense de temel duruşu yukarıda bahsi geçen uzmanların görüşleriyle büyük ölçüde örtüşüyor: Farklı senaryolar Washington’da şekillendirilecek olup, Latin Amerika’nın geleceği, üzerinde çok az etkisinin olduğu ABD politika değişimlerini nasıl ele aldığı üzerinden değerlendirilmektedir. Bu sözde uzmanların analizleri, Washington’u sorgulamak yerine onunla aynı tek boyutlu bakışı benimsemeleri nedeniyle oldukça sınırlı kalıyor.

İşte bir örnek: “İhmal” kelimesi yüzeyseldir çünkü ABD’nin Latin Amerika’yı “ihmal” ettiği zamanlarda dahi derin ticari bağlardan geniş askeri varlığına kadar Latin Amerika’ya olan muazzam ilgisini gizler. Bu kelime gerçeği çarpıtır da, zira ABD, Latin Amerikalıların çoğunu ilgilendiren sorunlara sürekli olarak kayıtsız kalmaktadır: Düşük ücretler, eşitsizlik, sokaklarda güvende olmak, iklim değişikliğinin yıkıcı etkileri ve daha pek çok şey. “İhmal” olarak tanımlanan durum, bir Latin Amerika kentinin sokaklarında, Washington’dakinden çok daha farklı algılanacaktır.

“Uyuşturucu sorunu”, peki kimin?

ABD’nin düşünsel boşluğu hiçbir yerde uyuşturucu sorununa verilen yanıtlarda olduğu kadar net değildir. Trump, Meksikalı uyuşturucu kartellerini “terör örgütü” ilan etmekle ve onlara saldırmak için Meksika’yı işgal etmekle tehdit ediyor.

Ancak akademisyen Carlos Pérez-Ricart’ın El País’e verdiği demeçte söylediği gibi: “Bu Meksika’dan kaynaklanan bir sorun değil. Uyuşturucunun kaynağı, uyuşturucuya dönük talep ve uyuşturucu taşıyıcıları Meksikalı değil, onlar [ABD].” Benzer şekilde Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum da Meksika’da uyuşturucu üretimini ve kaçakçılığını körükleyenin asıl olarak ABD’deki tüketim olduğuna dikkat çekiyor.

Trump, bu noktada selefi Clinton yönetiminin yirmi yıl önce yaptığı hatayı kolaylıkla tekrarlama potansiyeli taşıyor. O dönemde “Kolombiya Planı” dahilinde milyarlarca dolar harcanmış, ancak bu, “uyuşturucu sorununu” çözmek yerine Kolombiya’daki şiddeti ve insan hakları ihlallerini artırmıştı.

Trump’ın tehdidini gerçekleştirmesi halinde neler olabileceği, geçtiğimiz Temmuz ayında Biden yönetiminin Ismael “El Mayo” Zambada’yı yakalamasıyla görülmüş oldu. Bu olay Meksika’nın Sinaloa eyaletinde uyuşturucu kartelleri arasında büyük bir savaşın patlak vermesine neden olmuştu.

Sheinbaum biraz da haklı olarak uyuşturucu üretimi ve tüketimiyle ilgili soruları tekrar ABD’ye yönlendiriyor. Retorik bir şekilde şu soruyu soruyor “Fentanilin ABD’de üretilmediğine sahiden inanıyor musunuz? ABD kentlerinde fentanil dağıtan uyuşturucu kartelleri neredeler? Bu fentanilin satışından elde edilen para nereye gidiyor?”

Trump kartellere karşı bir savaş başlatırsa, uyuşturucu tüketimini bir iç mesele olarak değil de bir dış mesele olarak ele alan ilk ABD başkanı olmayacak.²

“Göç sorunu” nereden kaynaklanıyor?

Aslına bakarsanız, Trump göç konusuna kafayı takan ilk başkan değil. Tıpkı uyuşturucu gibi, göç de göçmenlerin çıktığı ülkelerin çözmesi gereken bir sorun olarak görülüyor. Buna karşılık, ABD’nin kontrolü altındaki “itici” ve “çekici” faktörlere daha az önem atfediliyor.

Göçmen emeği sömürülmesi, karmaşık iltica prosedürleri ve göçü teşvik etmek için kullanılan “insani tahliye” gibi uygulamalar göz ardı edilen sebepler arasında. Biden yönetimi, ABD’nin çeşitli Latin Amerika ülkelerine uyguladığı ve kitlesel göçü tetiklediği kesin olarak kanıtlanmış olan yaptırımları daha da sertleştirdi. Şimdi ise Trump, aynısını yapmakla tehdit ediyor.

Birçok Latin Amerika ülkesi ABD’nin doğrudan karıştığı uyuşturucu ticareti veya başka suçlarla bağlantılı şiddet eylemleri nedeniyle güvenlik tehdidi altında. Sadece 2023 yılında yaklaşık 392,000 Meksikalı yaşanan çatışmalar nedeniyle yerinden edildi. Bu sorun ABD’den Meksika’ya yapılan yoğun ve çoğu zaman yasadışı ateşli silah ihracatı nedeniyle daha da ağırlaşıyor.

Tarihsel olarak güvenli bir ülke olan Kosta Rika’da dahi 2023 yılında, çoğu uyuşturucu kaçakçılığıyla ilgili -rekor sayıda- 880 cinayet işlendi. Brezilya ve diğer ülkelerde ise, ABD tarafından eğitilen güvenlik güçleri şiddeti azaltmak yerine doğrudan bu şiddetin bir parçası olarak onu daha körüklüyor.

Trump’ın vaat olarak önümüze koyduğu (ABD’den) kitlesel sınır dışı uygulamaları, tıpkı 1990’ların sonunda El Salvador’da olduğu gibi, bu sorunları daha da içinden çıkılmaz bir hale getirebilir. Ayrıca göçmen işçilerin ülkelerine gönderdikleri işçi dövizlerini de etkileyeceğinden, bölgedeki yoksulluğu daha da derinleştirebilir. Latin Amerika Trump’ın tehditlerine karşı durmazsa, ABD’ye yapılan ihracatta ek gümrük vergisi getirme tehdidinin de ciddi sonuçları olabilir. Ekonomist Michael Hudson, ABD’den elde ettikleri ihracat gelirlerinin aniden kesilmesi halinde, bu ülkelerin dolar bazlı borçlarını ödemeyi topluca reddederek misilleme yapmak zorunda kalabilecekleri uyarısında bulunuyor.

Çin, ABD’nin “arka bahçesi”nde

Trump, Washington’daki genel eğilime paralel olarak, Çin’in Latin Amerika’daki tesirini büyük bir tehdit olarak görüyor. Büyük ölçüde Pentagon tarafından finanse edilen Peterson Uluslararası Ekonomi Enstitüsü’nden Monica de Bolle, BBC’ye verdiği demeçte şöyle konuşmuştu: “Amerika’nın arka bahçesi, Çin’le doğrudan ilişki kuruyor. Bu, büyük bir sorun yaratacaktır.”

Kısa süre önce emekli olan ABD Güney Komutanlığı generali Laura Richardson, Biden yönetimi döneminde, Washington adına Latin Amerika başkentlerini sık sık ziyaret eden muhtemelen en üst düzey yetkililerden biriydi. Richardson, Çin’in bölgede “çift amaçlı” (hem sivil hem askeri kullanım için uygun) tesisler inşa ettiğini ve bunların ileride Çin Halk Kurtuluş Ordusu’na ve stratejik deniz yollarına erişim noktaları olarak hizmet edebileceğini öne sürüyor.

Foreign Affairs’in de kayıtlara geçtiği gibi, Latin Amerika’nın Çin ile ticareti 2002’de 18 milyar dolar iken 2023’te 480 milyar dolar gibi dramatik bir artış yaşadı. Çin aynı zamanda bölgede büyük çaplı altyapı projelerine de yatırım yapıyor ve görünüşe göre tek siyasal şartı, ilgili ülkenin diplomatik olarak Çin’i (Tayvan’ı değil) tanımayı tercih etmesi. Bu noktada Çin’in mutlak bir tavır sergilemeyi başardığı söylenemez. Zira, Guatemala, Haiti ve Paraguay, Tayvan’ı tanımasına rağmen, Çin bu ülkelere doğrudan yatırım yapmayı sürdürüyor. Elbette bu yatırımların, Çin’in “tek Çin” politikasını tamamen tanıyan ülkelerle kıyaslandığında oldukça mütevazı ölçekte olduğunu belirtmek gerek.

ABD’nin yakın müttefiklerinden Peru’da, Kasım ayında bizzat Çin Devlet Başkanı Şi Cinping tarafından açılan ve finansmanı Çin tarafından sağlanan devasa bir liman inşa edildi. Sağcı Arjantin Devlet Başkanı Milei’nin Çin için söylediği gibi, “Karşılığında hiçbir şey talep etmiyorlar.”

Peki ABD bunun yerine ne öneriyor? Antony Blinken Peru’ya hediye edilen eski vagonları gururla sergileyedursun, gerçek şu ki ABD’nin Latin Amerika’ya yaptığı “yardımlar” ya “demokrasiyi teşvik etmeye” (yani Washington’un siyasi gündemini dayatmaya) yöneliktir ya da belirli koşulların dayatıldığı veya sömürücü yardımlardır.

BBC, “deneyimli gözlemciler”e dayanarak, Washington’un bölgenin ihtiyaçlarına karşı “yıllardır süren kayıtsızlığının” bedelini fazlasıyla ödediğini düşünüyor. ABD, Latin Amerika’nın Çin’e ve daha az ölçüde Rusya, İran gibi diğer aktörlere stratejik etkisini kaptırdığını düşündüğü yerde, bölge ülkeleri bunu kalkınma ve ekonomik ilerleme için bir fırsat olarak görüyor.

Monroe Doktrini’ni hatırlayın

Daha “ılımlı” bir politika çağrısında bulunanlar, Başkan James Monroe’nun kendi adıyla anılan “doktrini” ilan etmesinden bu yana geçen iki yüzyılda ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik politikasının agresif şekilde ve sadece kendi çıkarlarını gözettiği gerçeğini unutuyorlar.

ABD, bölgeye binlerce kez askeri müdahalede bulunmuş ve bölge ülkelerini sayısız kez işgal etmiştir. Sadece İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana, 1954’te Guatemala ile başlayan yaklaşık 50 büyük müdahale ya da darbe girişimi gerçekleşmiştir. ABD’nin bölgede 76 askeri üssü bulunurken, Çin ve Rusya gibi diğer büyük güçlerin tek bir askeri üssü dahi bulunmamaktadır.

Doktrin hâlâ kanlı canlı duruyor. Foreign Affairs’den Brian Winter konuya dair şu uyarıyı yapıyor: “Birçok Cumhuriyetçi, [Çin ile] bu bağlantıları ve Latin Amerika’da günden güne artan Çin varlığını, 201 yıllık Monroe fermanının, yani Batı Yarımküre’nin dış güçlerin müdahalesinden arındırılması ilkesinin kabul edilemez bir ihlali olarak görüyor.”

Birkaç satır yukarıda bahsi geçen Bosworth, Trump’ın Latin Amerika’dan ABD-Çin mücadelesinde yalnızca Çin’in yarımküredeki rolünü küçümsemesini değil, net bir taraf seçmesini istediğini ekliyor. Trump ile yakınlaşmak isteyen herhangi bir ülkenin, “Çin karşıtı bir hava estirmesi gerektiğini” söylüyor.

Ana sponsoru yine Pentagon olan ABD Dış İlişkiler Konseyi’nden Will Freeman, yeni bir Monroe Doktrini’nin ve Trump’ın “sert” diplomasisinin kısmen işe yarayabileceğini, ancak bunun sadece ABD ticaretine ve diğer bağlantılara daha bağımlı olan kuzeydeki Latin Amerika ülkeleriyle sınırlı kalacağı öngörüsünde.

Trump’ın şimdi iki temel hedefi var: Biri Çin’in etkisini bastırmak (mesela Panama Kanalı’nı ele geçirerek), diğeri ise maden kaynaklarının kontrolünü ele geçirmek (Grönland’ı almak istemesinin sebeplerinden biri). Madenlere yönelik bu iştah pek de yeni değil. General Richardson 2023 yılında savunma sanayii tarafından finanse edilen bir başka düşünce kuruluşuna verdiği demeçte, Latin Amerika madenlerinin ABD’ye ait olması gerektiğini açıkça söylemişti.

Çok kutupluluk tehdidine karşı hegemonik gücü korunmak

Neo-muhafazakâr Charles Krauthammer, 20 yıl önce savunma sanayii tarafından finanse edilen bir başka düşünce kuruluşu için yazdığı makalede, ABD’nin egemen hegemonik güç statüsünü açıkça savunmuş ve çok taraflılığı ancak ABD’nin lehine olduğu sürece kabul edilebilir bulmuştu. “Alternatifin olmadığı durumlarda çok kutupluluğa evet,” diyordu, “Bir alternatifi varken ve gücün bizde olduğu bizde olduğu koşullarda ise asla.”

Norveçli yorumcu Glen Diesen ise 2024 tarihli bir yazısında, ABD’nin hâlâ çok kutupluluğa karşı baskın konumunu korumak için -belki de artık kaybetme noktasına geldiği- bir savaş verdiğini kaydediyordu. Bu noktada Trump’ın “Önce Amerika!” sloganını hatırlayalım, Washington’ın hegemonya iddiasını sürdürme arzusunun yalnızca daha pervasız bir ifadesi değil mi?

Biden yönetiminin bir ironisi, Ukrayna savaşını destekleyerek en büyük iki rakibi—Rusya ve Çin—arasındaki ilişkileri daha da yakınlaştırması oldu. Bu bağlamda, açıkça çok kutuplu ve hegemonik olmayan bir ortaklık olan BRICS’in büyümesi teşvik edildi. Glen Diesen’in dediği gibi, “Bu savaş, Batı’dan küresel kopuşu hızlandırmıştı.”

ABD’nin hegemonik gücünü sürdürmeye dönük attığı diğer adımlar – İsrail’in Gazze’deki soykırımına destek, Suriye’deki rejim değişikliği operasyonu ve Haiti’nin çöküşündeki rolü- Washington’ın perspektifinden bakıldığında, Diesen’in ifadeleriyle, “Kaos, ABD’nin küresel hakimiyetine tek alternatiftir.” Yankee’nin “hayırseverliği” her seferinde kalkınma değil daha çok yıkım getirdi.

Bunlar, başta Latin Amerika olmak üzere, küresel güneyde ABD hakimiyetine alternatif arayışlarını daha da güçlendirdi. Latin Amerika ülkelerinin birçoğu (özellikle de ABD yaptırımlarının sıkılaşmasına karşı savunmasız olanlar) artık BRICS alternatifini denemek istiyor.

Biden yönetimi altında ABD’nin hegemonik gücünün aşındığına dair algıya Trump’ın sert çıkması şaşırtıcı değil. Nitekim Thomas Fazi de UnHerd’deki köşesinde Trump’ın bu eleştirilerinin aslında realist bir yönü olduğunu savunuyor; Trump Ukrayna savaşının kesin olarak kazanılamayacağını ve Çin’in gücünün kolayca kontrol altına alınamayacağının farkında. Bu nedenle, ABD’nin önceliklerini daha yönetilebilir bir “kıtasal” stratejiye -yeni bir Monroe Doktrini’ne- odakladığını ve -Grönland ve Arktik’ten, Tierra del Fuego ve Antarktika’ya- ABD’nin doğal etki alanı olarak gördüğü Amerika kıtası ile Kuzey Atlantik üzerinde tam hakimiyet kurmayı hedeflediğini öne sürüyor.

Her ne kadar Trump’ın Latin Amerika’ya yönelik yaklaşımı konusunda farklı yorumlar bulunsa da, uzmanlar genel olarak Winter’ın değerlendirmesiyle hemfikir: Bölge, ABD dış politikasının önceliklerinden biri haline gelmek üzere. Öyle ki Marco Rubio’nun [ABD Dışişleri Bakanlığı’na] atanması bunun açık bir işareti. Yeni dışişleri bakanı tıpkı Blinken gibi bir şahin ama daha çok ve tehlikeli biçimde Latin Amerika’ya odaklanmış bir isim.

Ne var ki, Monroe Doktrini’ne yapılan bu atıfların tamamı, ortada pek de yeni bir şey olmadığını gösteriyor- tabiri caizse yeni şişede eski bir şarap var. Nitekim yakın geçmişte dahi iki asırlık mazisi olan Monroe Doktrini’nin agresif şekilde uygulanmasında hemen hiç kesinti yaşanmamıştır.

Şimdi bir dakika soluklanalım ve bölgedeki ABD destekli darbeleri hatırlayalım: 2009’da Honduras’ta Manuel Zelaya’yı, 2019’da Bolivya’da Evo Morales’i deviren darbeleri, 2018’de Nikaragua’da Daniel Ortega’ya yönelik başarısız darbe girişimini ve yine 2012’de Paraguay’da Fernando Lugo’nun “parlamenter” darbe ile düşürülmesini… “Hukuki darbe” yoluyla ABD destekli rejim değişiklikleri arasında sayılan, 2016’da Brezilya’da Dilma Rousseff’in ve 2023’te Peru’da Pedro Castillo’nun görevden alınmasını da atlamamak gerek. Bugünlerde ise Haiti ve Peru. Bu ülkelerde başkanlık seçimlerinin askıya alınması dahi ABD müdahalesiyle gerçekleşti.

Trump’ın seleflerine kıyasla, ABD politikalarının tamamen Amerikan çıkarlarına dayandığını daha açık sözlülükle ifade etmesi, onu diğerlerinden ayıran bariz bir fark olarak görülebilir. Ancak, ortada yeni olan bir şey yok.

Mesele biraz da yorumcu Caitlin Johnstone’un altını çizdiği gibi aslında, Trump ile selefleri arasındaki esas fark, “ABD imparatorluğunu çok daha şeffaf ve gizlenmemiş hale getirmesi.” Siyasi yelpazenin diğer ucundan, John McCain’in eski bir danışmanı dahi aynı değerlendirmeyi yineliyor: “İki yönetim arasında muhtemelen göründüğünden çok daha fazla devamlılık olacaktır.”

Her durumda, Latin Amerika, kesintili ve iniş çıkışlarla da olsa, kendi kaderini tayin etme mücadelesini sürdürecektir. ABD ise her yaptığıyla giderek hegemonik bir güç olmaktan daha da uzaklaşacaktır.


¹ Monroe Doktrini, 1823’te ABD Başkanı James Monroe tarafından ilan edilmiş, Batı Yarımküresi’ni Avrupalı güçlerin müdahalesine kapatma iddiasıyla ABD’nin kendi etki alanını genişletmesine zemin hazırlayan bir doktrindir. Başlangıçta emperyalist güçlere karşı bir savunma söylemi gibi sunulsa da, zamanla Latin Amerika’daki halkların siyasal ve ekonomik kaderini Washington’un çıkarlarına tabi kılan bir hegemonya aracı hâline gelmiştir. (ç.n)
² ABD’nin uyuşturucu ticaretiyle mücadelesini bir dış politika meselesi olarak ele alması, özellikle 1970’lerde Türkiye’yi etkileyen “afyon krizi” ile benzerliği akla getiriyor. 1960’ların sonlarından itibaren ABD, Türkiye’nin haşhaş ekimini uyuşturucu kaçakçılığıyla ilişkilendirerek baskı yapmaya başlamış; Nixon yönetimi bunu bir ulusal güvenlik meselesi olarak tanımlamıştı. 1971’de Türkiye hükümeti, ABD’nin yoğun diplomatik ve ekonomik baskıları sonucu haşhaş ekimini yasaklamıştır. Ancak bu yasak, kırsal bölgelerde ekonomik sıkıntılara yol açarak büyük tepki çekmiş ve dönemin başbakanı Ecevit’in hamlesi ile 1974’te kaldırılmıştır. (ç.n)

Dünya Basını

FT: Müttefikleri ABD’den bağımsızlaşmaya çalışıyor

Yayınlanma

Amerika’nın müttefikleri ABD’den bağımsızlık ilan etmeye bakıyor. Geleneksel ortaklar ekonomik bağlarını yeniden düşünüyor.

Gideon Rachman, Financial Times baş diplomasi yazarı
23 Haziran 2026

ABD gelecek ay Bağımsızlık Bildirgesi’nin 250. yıldönümünü kutladığında, dostları ve müttefikleri de bu kutlamalara katılacak. Ancak perde arkasında, aynı ülkelerin çoğu Amerika’dan bağımsızlıklarını artırmaya çalışıyor.

Washington’ın geleneksel ortakları, ABD ile uzun süredir devam eden bağların onları Trump yönetiminin kötü muamelesinden ve baskı taktiklerinden muaf tutmadığını keşfetmiş durumda. İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, ABD başkanının demokratik müttefiklere çoğu zaman otoriter rakiplerden daha kötü davrandığından şikâyet ederek birçok kişinin hissiyatına tercüman oldu.

Bu yeni atmosferde, bir zamanlar güç olarak görülen Amerika ile yakın bağlar giderek potansiyel bir kırılganlık gibi görünmeye başladı. En güçlü uyarı zili geçen yıl Donald Trump’ın dost ve düşman ayırt etmeksizin ağır gümrük tarifeleri uygulamasıyla çaldı. Yönetimi, bu ay tüm yabancı ülke vatandaşlarının Anthropic’in öncü yapay zekâ modelleri Mythos 5 ve Fable 5’e erişimini kısıtlama kararıyla yeni alarm zillerini harekete geçirdi.

Trump yönetimi politikasında değişikliğe gidebilir. Ancak mesajın alındığı görülüyor. “Mythos anı”, Avrupa’nın en önde gelen yapay zekâ girişimi olan Fransa merkezli Mistral’in CEO’su Arthur Mensch’in bu yılın başlarında dile getirdiği bir tespiti doğrular nitelikteydi. Mensch bir panelde, yapay zekânın dünya ekonomisinin işleyişi açısından giderek kritik hale geldiğini belirterek şöyle demişti: “Avrupa için en büyük risk… tüm sanayimizin… ABD karar verirse kapatılabilecek bir teknoloji üzerinde çalışmasıdır.”

Bu ihtimalden ürken Avrupa hükümetleri, ABD şirketlerine ve modellerine bağımlılığı azaltmak anlamına gelen “yapay zekâ egemenliği” ihtiyacından giderek daha fazla söz ediyor. Mistral’in kendisi de bundan fayda sağlayacak konumda.

Amerikan “kapatma düğmeleri” konusundaki endişe yapay zekâyla sınırlı değil. Trump’ın bu yılın başlarında Grönland’ı ilhak etme tehditleri, Avrupalılara ABD silahlarına olan bağımlılıklarını hatırlattı. ABD’nin büyük savunma şirketleri — “ana yükleniciler” — şimdi bunun sonucunda satış kaybetmeye başladıklarından endişe ediyor.

Bu meseleler Avrupa’nın çok ötesine uzanıyor. Hindistan’a uygulanan tarifeler ve Trump’ın Pakistan’la yakınlaşması Delhi’de çok kötü karşılandı. Hindistan hükümetinin düşünce dünyasını çoğu zaman yansıtan bir düşünce kuruluşu olan Observer Research Foundation, kısa süre önce yayımladığı bir raporda “Trump faktörünün”, Hindistan’ın Fransa’dan savaş uçağı satın alma kararında ağır bastığını savundu.

Hem ABD’ye hem de Çin’e bağımlılığı nasıl azaltacağını en sistematik biçimde düşünen ülke ise Kanada olabilir. Trump, Kanada’nın Amerika’nın 51. eyaleti olması gerektiğini defalarca ima etmişti.

Kanada hükümeti, özel çalışmalarında egemenlik açısından kritik önemde dokuz ekonomik alan belirledi. Bunlar arasında yapay zekâ, yarı iletkenler, enerji ile ödeme ve takas sistemleri yer alıyor.

Bu alanlarda hem Amerika’ya hem de Çin’e bağımlılıktan kaçınmayı hedeflemek anlaşılır bir şey. Peki bu mümkün mü? Örneğin Kanada, ticaretinin yaklaşık yüzde 70’ini dev güney komşusuyla yapıyor. Mistral, Amerikalı yapay zekâ rakipleriyle kıyaslandığında çok küçük kalıyor. ABD dahil tüm Batı dünyası, Çin’den gelen kritik minerallere olan bağımlılığının rahatsız edici biçimde farkına varmış durumda.

Bu bağımlılıklar derin. Tamamen ortadan kaldırılamazlar. Ancak azaltılabilirler.

Asya’daki bazı çevreler, Kapsamlı ve İlerlemeci Trans-Pasifik Ortaklığı Anlaşması’nı bir model ve yapı taşı olarak gösteriyor. Bu serbest ticaret anlaşması şu anda Japonya, Kanada, Şili, Avustralya, Birleşik Krallık ve Singapur’un da aralarında bulunduğu 12 ülkeyi kapsıyor. AB ile CPTPP şimdi bloklar arası bir anlaşma için görüşmelere başlamış durumda; böyle bir anlaşma tarifeleri genel olarak düşürebilir. Delhi’de Hindistan’ın da bu pakta katılmayı istemesi gerekip gerekmediği konusunda ciddi bir tartışma var.

AB, Hindistan, Japonya ve Birleşik Krallık’ı içeren; ancak Çin ve ABD’yi dışarıda bırakan bir orta güçler ticaret anlaşması belli bir etki yaratabilir. Buna rağmen, dünyanın en büyük iki ekonomisi ve yapay zekâda iki küresel lideri olan Çin ve Amerika’dan tam ekonomik egemenlik kurma fikri gerçekçilikten uzak kalıyor.

Bununla birlikte, Trump’ın ya da onun haleflerinin iyi niyetine aşırı bağımlılık sorununa bakmanın başka yolları da var. Yapay zekâ, silahlar ya da enerji alanında bir Amerikan “kapatma düğmesi” tehdidine verilecek cevap, muhtemelen ABD teknolojisinden ya da kaynaklarından tamamen bağımsızlaşmaya çalışmak değildir. Böyle bir politika pahalı, verimsiz ve nihayetinde gerçekçi olmaktan uzak olur.

Alternatif strateji, Çin’in hâlihazırda gösterdiği stratejidir: Kendi kapatma düğmeni bulmak. Xi yönetimi, son derece yüksek Amerikan tarifelerine kritik mineral ihracatını ciddi biçimde kısıtlayarak karşılık verdi. Bu etkili bir taktikti ve ABD’yi tarifeleri düşürmeye zorladı.

Diğer dünya güçlerinin de, bir gün ihtiyaç duyabilecekleri ihtimaline karşı, kendi ekonomik silahlarını bulmaları gerekiyor. Hindistan için bu, ülkenin jenerik ilaç üreticisi olarak oynadığı kritik rol olabilir. Kanada için bu, Amerikan çiftliklerinin bağımlı olduğu gübrelerin kritik bir bileşeni olan potas olabilir. Avrupa için ise Hollandalı şirket ASML’nin sağladığı benzersiz teknolojiler ya da Avrupa’nın uranyum ve türbin ihracatçısı olarak rolü olabilir.

Dünya demokrasilerinin birbirleriyle muhtemel ekonomik savaşa hazırlanmak zorunda kalması üzücü. Ancak Trump’ın yarattığı dünya bu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Yayınlanma

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.

Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.

Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.

Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.

“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.

Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:

“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”

Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:

“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”

“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”

Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.

Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:

“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”

Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:

“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”

“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”

ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:

“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”

Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:

“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”

“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”

Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:

“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”

Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.

Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Yayınlanma

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.

El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.

“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”

El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.

Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.

Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.

ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.

“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.

ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.

“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”

Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.

El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.

Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.

“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.

Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.

Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.

“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”

Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.

Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.

El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.

Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.

“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.

ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.

Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.

“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”

Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.

Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.

El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.

Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.

El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.

İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.

Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.

Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.

“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”

Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.

Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.

Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.

ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.

Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.

Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.

“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”

El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.

Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.

“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.

Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.

“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”

ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.

“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.

Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.

ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.

Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.

Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.

“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.

Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.

Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.

“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.

Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.

Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.

“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”

Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.

23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.

El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.

“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.

Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.

Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English