Dünya Basını
ABD’nin Latin Amerika politikası başkan kim olursa olsun kötü olacak

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini sunduğumuz, Roger D. Harris ve John Perry tarafından kaleme alınan inceleme yazısı, ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik politikalarının özünde değişmez bir yapısal sürekliliğe sahip olduğunu; farklı yönetimlerin ise bu politikaların yalnızca biçimini ve söylemini dönüştürdüğünü ortaya koymaya çalışıyor. Yazıda, Demokratlar ya da Cumhuriyetçiler fark etmeksizin, Washington’un Latin Amerika’daki varlığının her koşulda emperyalist bir tahakküm mekanizması olarak işlediği güncel tartışma ve yorumlar yardımıyla gösteriliyor.
Bugün, Çin gibi yeni aktörlerin bölgedeki varlığının artması, Washington’un tahakkümünü sarsarken Latin Amerika halkları için ise yalnızca ekonomik değil, siyasi bağımsızlığın da pekiştirilebileceği yeni manevra alanları yaratıyor. Nitekim tarih, bu coğrafyanın yalnızca büyük güçlerin stratejik hesaplarına göre şekillenen bir sahne olmadığını; halkların kendi kaderlerini tayin etme iradesinin, emperyalist projelerin kaçınılmaz görülen sonuçlarını her zaman doğrulayamadığını sayısız defa gösterdi.
Göç, Uyuşturucu ve Gümrük Vergileri: Biden ya da Trump, ABD’nin Latin Amerika Politikası Her Durumda Alçakça Olacak
Roger D. Harris ve John Perry
CounterPunch
3 Şubat 2025
Çev. Leman Meral Ünal
Donald Trump’ın yeniden başkan olmasıyla birlikte, ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik politikasının ne yönde değişebileceği konusunda çeşitli spekülasyonlar yapılıyor.
Bu makalede önce bu spekülasyonları ele alıyor, ardından ABD’nin politika önceliklerinin ilerici bir Latin Amerika perspektifinden nasıl değerlendirilebileceğine dair üç somut örnek sunuyoruz. Buradan hareketle daha geniş bir argümana ulaşacağız: Bu meselelerin ele alınış biçimi, Washington’un esas önceliğinin ABD’nin hegemonik konumunu korumak olduğunu gösteriyor. Latin Amerika politikası bu hedefin yalnızca bir parçası olsa da ABD’nin bölgeyi hâlâ kendi “arka bahçesi” olarak görmesi nedeniyle hemen her zaman belirleyici bir öneme sahip.
İlk olarak, uzmanların söylediklerinden derlediğimiz bazı örnekler verelim: Foreign Affairs’dan Brian Winter, Trump’ın dönüşünün Biden’ın bölgeye yönelik ilgisizliğinden bir sapma olduğuna işaret ediyor. “Bunun nedeni çok açık” diyor, “Trump’ın yasa dışı göçü bastırmak, fentanil ve diğer yasa dışı uyuşturucuların kaçakçılığını durdurmak ve Çin mallarının ülkeye girişini azaltmak gibi iç politika öncelikleri büyük ölçüde Latin Amerika politikasına bağlıdır.”
Doğrudan ABD savunma sanayii tarafından finanse edilen Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi’nden (Center for Strategic and International Studies) Ryan Berg de umutlu. Berg, Trump’ın “ABD politikasını Batı Yarımküre’ye daha fazla odaklayacağını” ve bunu yaparken de eş zamanlı olarak “kendi güvenliğini ve refahını da güçlendireceğini” savunuyor.
Blog yazarı James Bosworth’a göre Biden’ın “kasti olmayan ihmalinin” yerini “saldırgan bir Monroe Doktrini¹, kitlesel sınır dışılar, gümrük tarifesi savaşları, militarist güvenlik politikaları, ABD’ye sadakat talepleri ve Çin’in reddi gibi unsurlar” alabilir. Ancak yine de, Trump’ın Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun bölgeye dönük ilgisine rağmen, Bosworth yeni yönetimin başka yerlere odaklanması nedeniyle politikanın yeniden bir ihmale dönüşme ihtimalinin hala yüksek olduğunu düşünüyor.
Teleskobun yanlış tarafından bakmak
Bu ve benzeri analizlerin ortak noktası, iç meseleler de dâhil olmak üzere ABD açısından önemli olan sorunlara odaklanmaları ve Latin Amerika politikasındaki olası değişimlerin bu sorunları nasıl etkileyebileceğini tartışmalarıdır. Diğer bir deyişle, bölgeye ABD’ye monte edilmiş bir teleskoptan bakıyorlar.
Trump’ın yaklaşımı küstah bir “önce Amerika!” söylemiyle şekillense de temel duruşu yukarıda bahsi geçen uzmanların görüşleriyle büyük ölçüde örtüşüyor: Farklı senaryolar Washington’da şekillendirilecek olup, Latin Amerika’nın geleceği, üzerinde çok az etkisinin olduğu ABD politika değişimlerini nasıl ele aldığı üzerinden değerlendirilmektedir. Bu sözde uzmanların analizleri, Washington’u sorgulamak yerine onunla aynı tek boyutlu bakışı benimsemeleri nedeniyle oldukça sınırlı kalıyor.
İşte bir örnek: “İhmal” kelimesi yüzeyseldir çünkü ABD’nin Latin Amerika’yı “ihmal” ettiği zamanlarda dahi derin ticari bağlardan geniş askeri varlığına kadar Latin Amerika’ya olan muazzam ilgisini gizler. Bu kelime gerçeği çarpıtır da, zira ABD, Latin Amerikalıların çoğunu ilgilendiren sorunlara sürekli olarak kayıtsız kalmaktadır: Düşük ücretler, eşitsizlik, sokaklarda güvende olmak, iklim değişikliğinin yıkıcı etkileri ve daha pek çok şey. “İhmal” olarak tanımlanan durum, bir Latin Amerika kentinin sokaklarında, Washington’dakinden çok daha farklı algılanacaktır.
“Uyuşturucu sorunu”, peki kimin?
ABD’nin düşünsel boşluğu hiçbir yerde uyuşturucu sorununa verilen yanıtlarda olduğu kadar net değildir. Trump, Meksikalı uyuşturucu kartellerini “terör örgütü” ilan etmekle ve onlara saldırmak için Meksika’yı işgal etmekle tehdit ediyor.
Ancak akademisyen Carlos Pérez-Ricart’ın El País’e verdiği demeçte söylediği gibi: “Bu Meksika’dan kaynaklanan bir sorun değil. Uyuşturucunun kaynağı, uyuşturucuya dönük talep ve uyuşturucu taşıyıcıları Meksikalı değil, onlar [ABD].” Benzer şekilde Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum da Meksika’da uyuşturucu üretimini ve kaçakçılığını körükleyenin asıl olarak ABD’deki tüketim olduğuna dikkat çekiyor.
Trump, bu noktada selefi Clinton yönetiminin yirmi yıl önce yaptığı hatayı kolaylıkla tekrarlama potansiyeli taşıyor. O dönemde “Kolombiya Planı” dahilinde milyarlarca dolar harcanmış, ancak bu, “uyuşturucu sorununu” çözmek yerine Kolombiya’daki şiddeti ve insan hakları ihlallerini artırmıştı.
Trump’ın tehdidini gerçekleştirmesi halinde neler olabileceği, geçtiğimiz Temmuz ayında Biden yönetiminin Ismael “El Mayo” Zambada’yı yakalamasıyla görülmüş oldu. Bu olay Meksika’nın Sinaloa eyaletinde uyuşturucu kartelleri arasında büyük bir savaşın patlak vermesine neden olmuştu.
Sheinbaum biraz da haklı olarak uyuşturucu üretimi ve tüketimiyle ilgili soruları tekrar ABD’ye yönlendiriyor. Retorik bir şekilde şu soruyu soruyor “Fentanilin ABD’de üretilmediğine sahiden inanıyor musunuz? ABD kentlerinde fentanil dağıtan uyuşturucu kartelleri neredeler? Bu fentanilin satışından elde edilen para nereye gidiyor?”
Trump kartellere karşı bir savaş başlatırsa, uyuşturucu tüketimini bir iç mesele olarak değil de bir dış mesele olarak ele alan ilk ABD başkanı olmayacak.²
“Göç sorunu” nereden kaynaklanıyor?
Aslına bakarsanız, Trump göç konusuna kafayı takan ilk başkan değil. Tıpkı uyuşturucu gibi, göç de göçmenlerin çıktığı ülkelerin çözmesi gereken bir sorun olarak görülüyor. Buna karşılık, ABD’nin kontrolü altındaki “itici” ve “çekici” faktörlere daha az önem atfediliyor.
Göçmen emeği sömürülmesi, karmaşık iltica prosedürleri ve göçü teşvik etmek için kullanılan “insani tahliye” gibi uygulamalar göz ardı edilen sebepler arasında. Biden yönetimi, ABD’nin çeşitli Latin Amerika ülkelerine uyguladığı ve kitlesel göçü tetiklediği kesin olarak kanıtlanmış olan yaptırımları daha da sertleştirdi. Şimdi ise Trump, aynısını yapmakla tehdit ediyor.
Birçok Latin Amerika ülkesi ABD’nin doğrudan karıştığı uyuşturucu ticareti veya başka suçlarla bağlantılı şiddet eylemleri nedeniyle güvenlik tehdidi altında. Sadece 2023 yılında yaklaşık 392,000 Meksikalı yaşanan çatışmalar nedeniyle yerinden edildi. Bu sorun ABD’den Meksika’ya yapılan yoğun ve çoğu zaman yasadışı ateşli silah ihracatı nedeniyle daha da ağırlaşıyor.
Tarihsel olarak güvenli bir ülke olan Kosta Rika’da dahi 2023 yılında, çoğu uyuşturucu kaçakçılığıyla ilgili -rekor sayıda- 880 cinayet işlendi. Brezilya ve diğer ülkelerde ise, ABD tarafından eğitilen güvenlik güçleri şiddeti azaltmak yerine doğrudan bu şiddetin bir parçası olarak onu daha körüklüyor.
Trump’ın vaat olarak önümüze koyduğu (ABD’den) kitlesel sınır dışı uygulamaları, tıpkı 1990’ların sonunda El Salvador’da olduğu gibi, bu sorunları daha da içinden çıkılmaz bir hale getirebilir. Ayrıca göçmen işçilerin ülkelerine gönderdikleri işçi dövizlerini de etkileyeceğinden, bölgedeki yoksulluğu daha da derinleştirebilir. Latin Amerika Trump’ın tehditlerine karşı durmazsa, ABD’ye yapılan ihracatta ek gümrük vergisi getirme tehdidinin de ciddi sonuçları olabilir. Ekonomist Michael Hudson, ABD’den elde ettikleri ihracat gelirlerinin aniden kesilmesi halinde, bu ülkelerin dolar bazlı borçlarını ödemeyi topluca reddederek misilleme yapmak zorunda kalabilecekleri uyarısında bulunuyor.
Çin, ABD’nin “arka bahçesi”nde
Trump, Washington’daki genel eğilime paralel olarak, Çin’in Latin Amerika’daki tesirini büyük bir tehdit olarak görüyor. Büyük ölçüde Pentagon tarafından finanse edilen Peterson Uluslararası Ekonomi Enstitüsü’nden Monica de Bolle, BBC’ye verdiği demeçte şöyle konuşmuştu: “Amerika’nın arka bahçesi, Çin’le doğrudan ilişki kuruyor. Bu, büyük bir sorun yaratacaktır.”
Kısa süre önce emekli olan ABD Güney Komutanlığı generali Laura Richardson, Biden yönetimi döneminde, Washington adına Latin Amerika başkentlerini sık sık ziyaret eden muhtemelen en üst düzey yetkililerden biriydi. Richardson, Çin’in bölgede “çift amaçlı” (hem sivil hem askeri kullanım için uygun) tesisler inşa ettiğini ve bunların ileride Çin Halk Kurtuluş Ordusu’na ve stratejik deniz yollarına erişim noktaları olarak hizmet edebileceğini öne sürüyor.
Foreign Affairs’in de kayıtlara geçtiği gibi, Latin Amerika’nın Çin ile ticareti 2002’de 18 milyar dolar iken 2023’te 480 milyar dolar gibi dramatik bir artış yaşadı. Çin aynı zamanda bölgede büyük çaplı altyapı projelerine de yatırım yapıyor ve görünüşe göre tek siyasal şartı, ilgili ülkenin diplomatik olarak Çin’i (Tayvan’ı değil) tanımayı tercih etmesi. Bu noktada Çin’in mutlak bir tavır sergilemeyi başardığı söylenemez. Zira, Guatemala, Haiti ve Paraguay, Tayvan’ı tanımasına rağmen, Çin bu ülkelere doğrudan yatırım yapmayı sürdürüyor. Elbette bu yatırımların, Çin’in “tek Çin” politikasını tamamen tanıyan ülkelerle kıyaslandığında oldukça mütevazı ölçekte olduğunu belirtmek gerek.
ABD’nin yakın müttefiklerinden Peru’da, Kasım ayında bizzat Çin Devlet Başkanı Şi Cinping tarafından açılan ve finansmanı Çin tarafından sağlanan devasa bir liman inşa edildi. Sağcı Arjantin Devlet Başkanı Milei’nin Çin için söylediği gibi, “Karşılığında hiçbir şey talep etmiyorlar.”
Peki ABD bunun yerine ne öneriyor? Antony Blinken Peru’ya hediye edilen eski vagonları gururla sergileyedursun, gerçek şu ki ABD’nin Latin Amerika’ya yaptığı “yardımlar” ya “demokrasiyi teşvik etmeye” (yani Washington’un siyasi gündemini dayatmaya) yöneliktir ya da belirli koşulların dayatıldığı veya sömürücü yardımlardır.
BBC, “deneyimli gözlemciler”e dayanarak, Washington’un bölgenin ihtiyaçlarına karşı “yıllardır süren kayıtsızlığının” bedelini fazlasıyla ödediğini düşünüyor. ABD, Latin Amerika’nın Çin’e ve daha az ölçüde Rusya, İran gibi diğer aktörlere stratejik etkisini kaptırdığını düşündüğü yerde, bölge ülkeleri bunu kalkınma ve ekonomik ilerleme için bir fırsat olarak görüyor.
Monroe Doktrini’ni hatırlayın
Daha “ılımlı” bir politika çağrısında bulunanlar, Başkan James Monroe’nun kendi adıyla anılan “doktrini” ilan etmesinden bu yana geçen iki yüzyılda ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik politikasının agresif şekilde ve sadece kendi çıkarlarını gözettiği gerçeğini unutuyorlar.
ABD, bölgeye binlerce kez askeri müdahalede bulunmuş ve bölge ülkelerini sayısız kez işgal etmiştir. Sadece İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana, 1954’te Guatemala ile başlayan yaklaşık 50 büyük müdahale ya da darbe girişimi gerçekleşmiştir. ABD’nin bölgede 76 askeri üssü bulunurken, Çin ve Rusya gibi diğer büyük güçlerin tek bir askeri üssü dahi bulunmamaktadır.
Doktrin hâlâ kanlı canlı duruyor. Foreign Affairs’den Brian Winter konuya dair şu uyarıyı yapıyor: “Birçok Cumhuriyetçi, [Çin ile] bu bağlantıları ve Latin Amerika’da günden güne artan Çin varlığını, 201 yıllık Monroe fermanının, yani Batı Yarımküre’nin dış güçlerin müdahalesinden arındırılması ilkesinin kabul edilemez bir ihlali olarak görüyor.”
Birkaç satır yukarıda bahsi geçen Bosworth, Trump’ın Latin Amerika’dan ABD-Çin mücadelesinde yalnızca Çin’in yarımküredeki rolünü küçümsemesini değil, net bir taraf seçmesini istediğini ekliyor. Trump ile yakınlaşmak isteyen herhangi bir ülkenin, “Çin karşıtı bir hava estirmesi gerektiğini” söylüyor.
Ana sponsoru yine Pentagon olan ABD Dış İlişkiler Konseyi’nden Will Freeman, yeni bir Monroe Doktrini’nin ve Trump’ın “sert” diplomasisinin kısmen işe yarayabileceğini, ancak bunun sadece ABD ticaretine ve diğer bağlantılara daha bağımlı olan kuzeydeki Latin Amerika ülkeleriyle sınırlı kalacağı öngörüsünde.
Trump’ın şimdi iki temel hedefi var: Biri Çin’in etkisini bastırmak (mesela Panama Kanalı’nı ele geçirerek), diğeri ise maden kaynaklarının kontrolünü ele geçirmek (Grönland’ı almak istemesinin sebeplerinden biri). Madenlere yönelik bu iştah pek de yeni değil. General Richardson 2023 yılında savunma sanayii tarafından finanse edilen bir başka düşünce kuruluşuna verdiği demeçte, Latin Amerika madenlerinin ABD’ye ait olması gerektiğini açıkça söylemişti.
Çok kutupluluk tehdidine karşı hegemonik gücü korunmak
Neo-muhafazakâr Charles Krauthammer, 20 yıl önce savunma sanayii tarafından finanse edilen bir başka düşünce kuruluşu için yazdığı makalede, ABD’nin egemen hegemonik güç statüsünü açıkça savunmuş ve çok taraflılığı ancak ABD’nin lehine olduğu sürece kabul edilebilir bulmuştu. “Alternatifin olmadığı durumlarda çok kutupluluğa evet,” diyordu, “Bir alternatifi varken ve gücün bizde olduğu bizde olduğu koşullarda ise asla.”
Norveçli yorumcu Glen Diesen ise 2024 tarihli bir yazısında, ABD’nin hâlâ çok kutupluluğa karşı baskın konumunu korumak için -belki de artık kaybetme noktasına geldiği- bir savaş verdiğini kaydediyordu. Bu noktada Trump’ın “Önce Amerika!” sloganını hatırlayalım, Washington’ın hegemonya iddiasını sürdürme arzusunun yalnızca daha pervasız bir ifadesi değil mi?
Biden yönetiminin bir ironisi, Ukrayna savaşını destekleyerek en büyük iki rakibi—Rusya ve Çin—arasındaki ilişkileri daha da yakınlaştırması oldu. Bu bağlamda, açıkça çok kutuplu ve hegemonik olmayan bir ortaklık olan BRICS’in büyümesi teşvik edildi. Glen Diesen’in dediği gibi, “Bu savaş, Batı’dan küresel kopuşu hızlandırmıştı.”
ABD’nin hegemonik gücünü sürdürmeye dönük attığı diğer adımlar – İsrail’in Gazze’deki soykırımına destek, Suriye’deki rejim değişikliği operasyonu ve Haiti’nin çöküşündeki rolü- Washington’ın perspektifinden bakıldığında, Diesen’in ifadeleriyle, “Kaos, ABD’nin küresel hakimiyetine tek alternatiftir.” Yankee’nin “hayırseverliği” her seferinde kalkınma değil daha çok yıkım getirdi.
Bunlar, başta Latin Amerika olmak üzere, küresel güneyde ABD hakimiyetine alternatif arayışlarını daha da güçlendirdi. Latin Amerika ülkelerinin birçoğu (özellikle de ABD yaptırımlarının sıkılaşmasına karşı savunmasız olanlar) artık BRICS alternatifini denemek istiyor.
Biden yönetimi altında ABD’nin hegemonik gücünün aşındığına dair algıya Trump’ın sert çıkması şaşırtıcı değil. Nitekim Thomas Fazi de UnHerd’deki köşesinde Trump’ın bu eleştirilerinin aslında realist bir yönü olduğunu savunuyor; Trump Ukrayna savaşının kesin olarak kazanılamayacağını ve Çin’in gücünün kolayca kontrol altına alınamayacağının farkında. Bu nedenle, ABD’nin önceliklerini daha yönetilebilir bir “kıtasal” stratejiye -yeni bir Monroe Doktrini’ne- odakladığını ve -Grönland ve Arktik’ten, Tierra del Fuego ve Antarktika’ya- ABD’nin doğal etki alanı olarak gördüğü Amerika kıtası ile Kuzey Atlantik üzerinde tam hakimiyet kurmayı hedeflediğini öne sürüyor.
Her ne kadar Trump’ın Latin Amerika’ya yönelik yaklaşımı konusunda farklı yorumlar bulunsa da, uzmanlar genel olarak Winter’ın değerlendirmesiyle hemfikir: Bölge, ABD dış politikasının önceliklerinden biri haline gelmek üzere. Öyle ki Marco Rubio’nun [ABD Dışişleri Bakanlığı’na] atanması bunun açık bir işareti. Yeni dışişleri bakanı tıpkı Blinken gibi bir şahin ama daha çok ve tehlikeli biçimde Latin Amerika’ya odaklanmış bir isim.
Ne var ki, Monroe Doktrini’ne yapılan bu atıfların tamamı, ortada pek de yeni bir şey olmadığını gösteriyor- tabiri caizse yeni şişede eski bir şarap var. Nitekim yakın geçmişte dahi iki asırlık mazisi olan Monroe Doktrini’nin agresif şekilde uygulanmasında hemen hiç kesinti yaşanmamıştır.
Şimdi bir dakika soluklanalım ve bölgedeki ABD destekli darbeleri hatırlayalım: 2009’da Honduras’ta Manuel Zelaya’yı, 2019’da Bolivya’da Evo Morales’i deviren darbeleri, 2018’de Nikaragua’da Daniel Ortega’ya yönelik başarısız darbe girişimini ve yine 2012’de Paraguay’da Fernando Lugo’nun “parlamenter” darbe ile düşürülmesini… “Hukuki darbe” yoluyla ABD destekli rejim değişiklikleri arasında sayılan, 2016’da Brezilya’da Dilma Rousseff’in ve 2023’te Peru’da Pedro Castillo’nun görevden alınmasını da atlamamak gerek. Bugünlerde ise Haiti ve Peru. Bu ülkelerde başkanlık seçimlerinin askıya alınması dahi ABD müdahalesiyle gerçekleşti.
Trump’ın seleflerine kıyasla, ABD politikalarının tamamen Amerikan çıkarlarına dayandığını daha açık sözlülükle ifade etmesi, onu diğerlerinden ayıran bariz bir fark olarak görülebilir. Ancak, ortada yeni olan bir şey yok.
Mesele biraz da yorumcu Caitlin Johnstone’un altını çizdiği gibi aslında, Trump ile selefleri arasındaki esas fark, “ABD imparatorluğunu çok daha şeffaf ve gizlenmemiş hale getirmesi.” Siyasi yelpazenin diğer ucundan, John McCain’in eski bir danışmanı dahi aynı değerlendirmeyi yineliyor: “İki yönetim arasında muhtemelen göründüğünden çok daha fazla devamlılık olacaktır.”
Her durumda, Latin Amerika, kesintili ve iniş çıkışlarla da olsa, kendi kaderini tayin etme mücadelesini sürdürecektir. ABD ise her yaptığıyla giderek hegemonik bir güç olmaktan daha da uzaklaşacaktır.
¹ Monroe Doktrini, 1823’te ABD Başkanı James Monroe tarafından ilan edilmiş, Batı Yarımküresi’ni Avrupalı güçlerin müdahalesine kapatma iddiasıyla ABD’nin kendi etki alanını genişletmesine zemin hazırlayan bir doktrindir. Başlangıçta emperyalist güçlere karşı bir savunma söylemi gibi sunulsa da, zamanla Latin Amerika’daki halkların siyasal ve ekonomik kaderini Washington’un çıkarlarına tabi kılan bir hegemonya aracı hâline gelmiştir. (ç.n)
² ABD’nin uyuşturucu ticaretiyle mücadelesini bir dış politika meselesi olarak ele alması, özellikle 1970’lerde Türkiye’yi etkileyen “afyon krizi” ile benzerliği akla getiriyor. 1960’ların sonlarından itibaren ABD, Türkiye’nin haşhaş ekimini uyuşturucu kaçakçılığıyla ilişkilendirerek baskı yapmaya başlamış; Nixon yönetimi bunu bir ulusal güvenlik meselesi olarak tanımlamıştı. 1971’de Türkiye hükümeti, ABD’nin yoğun diplomatik ve ekonomik baskıları sonucu haşhaş ekimini yasaklamıştır. Ancak bu yasak, kırsal bölgelerde ekonomik sıkıntılara yol açarak büyük tepki çekmiş ve dönemin başbakanı Ecevit’in hamlesi ile 1974’te kaldırılmıştır. (ç.n)
Dünya Basını
Ray Dalio yapay zeka balonu ve küresel borç krizini değerlendirdi

Dünyanın en büyük hedge fonu Bridgewater Associates’in kurucusu Ray Dalio, YouTube yayınında Steven Bartlett’a açıklamalarda bulundu. Dalio, yapay zeka teknolojilerindeki aşırı değerlemelerin bir yatırım balonuna dönüştüğünü ve küresel ekonomide tarihi bir kırılma yaşandığını bildirdi.
Dünyanın en büyük hedge fonu olan Bridgewater Associates’i 1975 yılında iki odalı bir dairede kuran ve kurumsal yatırımcılara 53 milyar doları aşkın kümülatif net kazanç sağlayan ünlü küresel makro yatırımcı Ray Dalio, “A Diary of a CEO” adlı söyleşi programında Steven Bartlett’ın sorularını yanıtladı.
2008 küresel finans krizini öngören az sayıdaki fon yöneticisinden biri olan ve S&P 500 endeksinin yüzde 40’a yakın değer kaybettiği o dönemde Bridgewater bünyesinde yüzde 9,5 pozitif getiri elde eden Dalio, güncel piyasa dinamikleri, yapay zeka yatırımları ve küresel ekonomi hakkındaki tespitlerini paylaştı.
Yatırımcı Jeremy Grantham’ın “tarihin en büyük yatırım balonuyla karşı karşıya olunduğu” yönündeki görüşünün hatırlatılması üzerine Dalio, bu değerlendirmeye katıldığını belirtti. Piyasalardaki mevcut durumu analiz eden Dalio, “Bir balonun içinde olduğumuza dair klasik işaretleri görüyorum” dedi.
“Bir balonun içinde olduğumuza dair klasik işaretleri görüyorum”
Tarihteki borsa balonlarının oluşum ve patlama mekanizmalarını detaylandıran Dalio, devrim niteliğindeki yeni teknolojilerin piyasalarda aşırı coşku yarattığını söyledi.
1929 Büyük Buhranı öncesinde evlere ilk kez elektrik, aydınlatma, buzdolabı girmesinin, otomobillerin, uçakların ve radyonun yaygınlaşmasının büyük bir gelecek beklentisi oluşturduğunu hatırlatan Dalio, 2000 yılındaki internet balonu sürecinde de benzer bir dinamiğin yaşandığına dikkat çekti.
Yapay zeka teknolojisinin insan vücudunun fiziksel işlevlerinin yanı sıra zihnin düşünme ve muhakeme süreçlerini de ikame etmeye başladığını kaydeden Dalio, yatırımcıların gelecekteki kârlılığı gözetmeksizin piyasaya akın ettiğini vurguladı.
Dalio, “İnsanlar mucizevi bir teknoloji gördüklerinde ona yatırım yaparlar, hatta borç para alarak bahis oynarlar. Ancak varlığın fiyatının önemli olduğunu gözden kaçırırlar. Şu anda yapay zeka konusunda çok heyecanlıyız ve heyecanlı olmalıyız da çünkü devrim niteliğinde değişimler getirecektir” değerlendirmesinde bulundu.
“Servet ile para aynı şey değildir”
Finansal balonların teknik arka planını açıklayan Dalio, servet ile nakit para arasındaki farka işaret etti. Muhasebe üzerindeki değerlemelerin harcanabilir nakit olmadığını belirten Dalio, “Servet ile para aynı şey değildir. Birçok insanın zenginleştiğini görürsünüz ancak bu serveti doğrudan harcayamazsınız. Harcama yapabilmek için serveti satıp paraya çevirmeniz gerekir” dedi.
Şirketlerin finansman sağlama süreçlerini örnek gösteren Dalio, 50 milyon dolar sermaye toplayan bir girişimcinin şirket değerlemesini 1 milyar dolara çıkarabileceğini, kağıt üzerinde milyarder olabileceğini ancak gerçekte harcanan paranın yalnızca 50 milyon dolar kaldığını vurguladı. Balonların patlama tetikleyicilerini sıralayan Dalio, şu ifadeleri kullandı:
“Balonu patlatan şey genellikle insanların borçlarını ödemek veya vergi yükümlülüklerini karşılamak için ellerindeki varlıkları satıp paraya çevirme ihtiyacı duymasıdır. Bu durum çoğunlukla faiz oranlarının yükselmesiyle gerçekleşir. Enflasyon baskısı arttığında merkez bankaları frene basmak ister. Faizler yükseldiğinde borcu olanlar daha fazla nakit bulmak zorunda kalır. Satışlar başladığında süreç tersine işler. Varlık fiyatları düşer, teminatlar erir, borçları ödemek için daha fazla satış yapılır ve bu da tüketim harcamalarının kesilmesine yol açar.”
Bartlett’ın sunduğu senaryoyu doğrulayan Dalio, piyasada zayıf ve tecrübesiz yatırımcıların borçla veya kaldıraçlı borsa yatırım fonları üzerinden pozisyon almasının balona işaret eden en belirgin göstergelerden biri olduğunu söyledi.
Yapay zeka şirketlerinin gelecekte elde edecekleri gelirleri kesin olarak öngöremediğini belirten Dalio, firmaların ya yetersiz yatırım yaparak rekabette geride kalma ya da aşırı yatırım yaparak maliyet baskısı altında kalma dilemmasıyla karşı karşıya olduğunu kaydetti.
Milyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz
“Nakitte kalmak enflasyon karşısında en kötü yatırımdır”
Bireysel yatırımcıların ve girişimcilerin olası bir ekonomik çöküşe karşı nasıl hazırlanması gerektiğine değinen Dalio, piyasaları zamanlamanın son derece güç olduğunu, en etkili yöntemin portföy çeşitlendirmesi olduğunu vurguladı.
Parasını mevduat hesabında veya para piyasası fonlarında tutan kişilerin güvende olmadığını savunan Dalio, “İnsanlar parayı bankada tutmanın en güvenli liman olduğunu düşünür. Bu doğru değildir. Uzun vadede enflasyon karşısında erimeye mahkum en kötü yatırımdır. Yıllık yüzde 3,5 ila 4 seviyesindeki enflasyon paranın alım gücünü eksiltir. Alınan faizden ödenen vergiler de düşüldüğünde reel getiri oldukça zayıf kalır” dedi.
Çeşitlendirilmiş bir varlık sepetinin önemine değinen Dalio; hisse senetleri, tahviller, gayrimenkul, altın ve kripto varlıklar arasındaki ilişkiyi aktardı. Portföyünde yüzde 1 oranında Bitcoin bulundurduğunu belirten Dalio, altın tercihini şu sözlerle açıkladı:
“Sert para kategorisinde portföylerin yüzde 5 ila 15’inin bu tür varlıklara ayrılması gerektiğini düşünüyorum. Ben külçe altını Bitcoin’e tercih ediyorum. Altın basılamayan bir paradır. 1971 yılına kadar resmi para sisteminin merkezindeydi ve halen merkez bankalarının en büyük ikinci rezerv varlığıdır. Altın başkasının yükümlülüğü olmayan tek finansal varlıktır. Bitcoin ise basılamayan bir diğer tür para olmakla birlikte kuantum bilgisayarlar gibi teknolojik risklere, hükümetlerin düzenleme, vergilendirme ve yasaklama baskılarına açıktır. Merkez bankaları işlemlerinin gizli ve kendi kontrollerinde kalmasını istedikleri için önemli miktarda Bitcoin tutmayacaktır.”
“Aklınız ve bedeniniz ikame edildiğinde satacak neyiniz kalır?”
Yapay zeka ve robotik teknolojilerin istihdam piyasası üzerindeki etkilerini değerlendiren Dalio, otomasyonun tarihsel gelişimini özetledi.
İnsanlığın tarım toplumundan sanayi devrimine geçişinde makinelerin kas gücünün yerini aldığını, günümüzde ise yapay zekanın insan zihninin üst düzey düşünme ve muhakeme yetilerini üstlendiğini dile getirdi.
Bu dönüşümün sermaye sahipleri ile çalışanlar arasındaki gelir dağılımı makasını daha da açacağını belirten Dalio, “İşletmelerin elde ettiği gelirden çalışanlara giden pay azalırken iş yeri sahiplerine giden pay artmaktadır. İnsan bedeninin ve zihninin yerini makineler aldığında insanların satacak neyi kalacak sorusuyla yüzleşeceğiz. İnsana özgü kalan unsurlar duygular ve sezgilerdir” dedi.
Yapay zeka devriminden yalnızca en üstteki yüzde 0,1 ile yüzde 10’luk dilimde yer alan, bu teknolojiyi kullanabilen yetenekli grubun kazançlı çıkacağını ifade eden Dalio, üniversite mezunlarının dahi iş bulmakta zorlandığı bir döneme girildiğini belirtti. Birçok işletme için yeni mezun yetiştirmenin maliyetli hale geldiğini, bu görevlerin yapay zeka vasıtasıyla hızla tamamlanabildiğini aktardı.
Gençlere ve gelecek nesillere tavsiyelerde bulunan Dalio, şunları kaydetti:
“Tarih göstermiştir ki en başarılı olanlar en zeki olanlar ya da en çok çalışanlar değil, değişime en iyi uyum sağlayanlardır. Geleceğin ne getireceğini kesin olarak bilemezsiniz. Kodlama öğrenmenin çözüm olduğu söyleniyordu ancak yapay zeka modelleri artık kodlama yapabiliyor. Önemli olan insanın kendi doğasını tanıması, yapay zeka araçlarını en üst düzeyde kullanmayı öğrenmesi ve adaptasyon kabiliyetini geliştirmesidir.”
“Büyük bir borç krizinin ve çöküş döneminin içindeyiz”
Ekonomik hareketlerin arkasındaki yapısal mekanizmaları “Büyük Döngü” kavramıyla açıklayan Dalio, yaklaşık 80 yıllık bir insan ömrüne karşılık gelen uzun vadeli borç ve güç döngülerinin son safhasına gelindiğini belirtti.
1945 yılında kurulan dünya düzeninin para, iç siyaset ve jeopolitika alanlarında kırılma yaşadığını savundu.
ABD ve İngiltere gibi ülkelerin aşırı borçlandığını, kamu bütçe açıkları verdiğini ve gelir eşitsizliğinin hat safhaya ulaştığını kaydeden Dalio, İngiltere’deki siyasi tabloyu örnek gösterdi.
İngiltere’de son yedi yılın altısında yeni bir başbakanın göreve geldiğini hatırlatan Dalio, “İngiltere aşırı borçlanmış, üretkenliği düşmüş ve seçenekleri tükenmiş klasik bir döngü örneğidir. Yeterli para olmadığında vaatler tutulamaz, liderler sürekli değişir. Zenginler yüksek vergi bölgelerinden kaçar. Bütçe açıklarını finanse edecek alacaklı bulmak zorlaşır” dedi.
Connecticut eyaletindeki sosyo-ekonomik durumu da paylaşan Dalio, eyaletin kişi başına düşen gelirde ABD’nin en zengin ikinci bölgesi olmasına rağmen lise öğrencilerinin yüzde 22’sinin okulu bıraktığını veya devamsızlık yaptığını, çete ve uyuşturucu sorunları nedeniyle hapishane bütçesinin eğitim bütçesini aştığını ifade etti.
Sistemlerin toplumun geneli için çalışmadığı dönemlerde iç çatışmaların arttığını vurgulayan Dalio, ABD ve Çin arasındaki küresel güç dengesine ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu:
“İçinde bulunduğumuz evre bir gerileme ve çöküş dönemidir. Tarihte tek bir hakim gücün düzeni sağladığı dönemler daha barışçıl olmuştur. Bugün Çin, birçok ülke için ABD’den daha büyük bir ticaret ortağı konumundadır. Orta Doğu’daki ve İran civarındaki gelişmeler, ABD toplumunun uzun süreli kara savaşlarına veya benzin fiyatlarındaki artışlara tahammülünün olmadığını göstermiştir. Bu durum ABD’nin küresel güç kullanma ve caydırıcılık kabiliyetinin sınırlarını ortaya koymakta, İngiliz İmparatorluğu’nun Süveyş Krizi sonrası yaşadığı güç kaybına benzer bir kaymaya işaret etmektedir.”
Küresel ekonomideki mevcut zorlukların aşılması için partiler üstü, ekonomik gerçekleri kavrayan yapılar tarafından zorlu yapısal reformların hayata geçirilmesi gerektiğini belirten Ray Dalio, genç girişimcilerin sınır bağımlı kalmadan eğitim, üretkenlik ve toplumsal huzurun yüksek olduğu küresel merkezlerde varlık göstermeleri gerektiğini sözlerine ekledi.
İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını
Milyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz

Tesla ve SpaceX’in CEO’su Elon Musk, İngiliz yayın kuruluşu The Economist’e verdiği özel mülakatta yapay zeka teknolojilerinin beş yıl içinde tüm insanlığın toplam zekasını geride bırakacağını açıkladı. İnsan benzeri robotların ve dijital süper zekanın üretimi devasa boyutlara ulaştıracağını belirtilen ünlü iş insanı, önümüzdeki 10 yıl içinde paranın tüm anlamını yitireceğini ve küresel ekonomide benzeri görülmemiş bir bolluk çağının başlayacağını savundu.
Tesla ve SpaceX’in CEO’su olan Amerikalı milyarder Elon Musk, İngiliz yayın kuruluşu The Economist’e verdiği kapsamlı video mülakatta açıklamalarda bulundu.
Tesla’nın Teksas’taki dev tesislerinde gerçekleşen söyleşide Musk, yapay zeka gelişiminin durdurulamaz bir hıza ulaştığını ve önümüzdeki beş ila 10 yıl içinde dünyada taşların yerinden oynayacağını ilan etti.
Sunucunun “Önümüzdeki 10 yıl içinde, yani 2036 yılında başarmayı hedeflediğiniz dünya nasıl bir yer olacak?” sorusunu yanıtlayan Elon Musk, “10 yıl sonrasından, yani 2036 yılından bahsediyoruz. Büyük ihtimalle her ikimiz de o günleri göreceğiz. Yapay zekanın ezici bir üstünlük kurmadığı bir gelecek hayal etmek imkansız. 10 yıl içinde yapay zekanın tüm insanların toplam zekasından katbekat üstün olmasını bekliyorum. Hatta bence yapay zeka yaklaşık beş yıl içinde tüm insanlığın toplam zekasını aşacak” dedi.
“Yapay zeka beş yıl içinde tüm insanların toplam zekasını geçecek”
Gelişimin boyutlarını tarif eden Musk, “İnsan olmak dışında yapay zekanın insanlardan daha iyi yapamayacağı hiçbir şey kalmayacak. En olası senaryo, herkesin aklına gelen her şeye sahip olabileceği inanılmaz bir bolluk çağıdır. Bu kulağa çılgınca gelebilir ama işte 2026 yılındayız, 2036’da nerede olacağımızı göreceğiz. Tabii ki küresel bir nükleer savaş gibi felaketler bu süreci rayından çıkarabilir. Ancak Üçüncü Dünya Savaşı çıkmadığını varsayarsak, muazzam bir bolluk çağına doğru ilerliyoruz. Bu, geleceğe dair bir iyimserlik ve heyecan mesajıdır” ifadelerini kullandı.
Şirketlerinin gelecekte nasıl para kazanacağına ilişkin soru üzerine ekonomi tanımını yeniden yapan Elon Musk, dijital zekanın hızlı ilerleyişine karşın fiziksel dünyada varlık göstermesi için robotlara ihtiyaç duyulduğunu belirtti.
Musk, “Ekonomiyi dijital ve fiziksel zeka olarak düşünebilirsiniz. Şu an dijital zeka neredeyse her geçen hafta yeni bir kırılmayla ilerliyor. Ancak henüz dijital aleme sıkışmış durumda. Mekanik tutuculara, yani insan benzeri robotlara ihtiyacınız var. Kısacası çok sayıda robota ihtiyacınız var” açıklamasını yaptı.
“2036 yılında paranın hiçbir önemi kalmayacak”
Ekonominin mal üretimi ve hizmet sunumu olduğunu vurgulayan ünlü girişimci, “Muazzam miktarda dijital zekaya sahip devasa sayıda robotunuz olduğunda, bir bakıma sonsuz bir ekonomiye ulaşırsınız. Gelecek geçmişten çok ama çok farklı olacak. Yaşayacağımız değişimin büyüklüğünü anlatabilecek hiçbir benzetme ya da mecaz yok. Şirketlerimin nasıl para kazanacağına gelince, başka bir tahminde daha bulunayım: 2036 yılında paranın hiçbir önemi kalmayacak” dedi.
Sunucunun hisse hissedarlarının para kazanma beklentisini hatırlatması üzerine Musk, “Gıda, barınma, ulaşım ve eğlence için paraya ihtiyaç duyarsınız. Eğer robotlar ve yapay zeka herhangi bir insanın tüketebileceğinden çok daha fazla mal ve hizmet üretiyorsa, o zaman paraya neden ihtiyaç duyasınız ki?” cevabını verdi.
“İnsanların kontrolü elinde tutması neredeyse imkansız”
Süper zeki sistemlerin insan kontrolünden çıkacağını iddia eden Musk, “İnsanların 10 yıl içinde kontrolü elinde tutması neredeyse imkansız. Yapay zeka ile insan arasındaki zeka farkı, insan ile şempanze arasındaki zeka farkından katbekat fazla olduğunda, şempanzelerin kontrolü elinde tutmasını hayal etmek zordur. Bizler esasen evrimleşmiş şempanzeleriz. Çok değil, kısa süre önce ormanda ağaçlarda sallanıp muz yiyorduk” şeklinde konuştu.
“Süper zeki bir yapay zekayı kontrol edebileceğimi düşünmek kibir olur”
Gelecekte devasa bir yapay zekayı yönlendirme iddiasında olmadığını belirten Musk, “Benden katbekat akıllı olan süper zeki bir yapay zekayı kontrol edebileceğimi düşünmek benim açımdan bir kibir gösterisi olur. Yapmamız ve denememiz gereken tek şey, yapay zekanın iyi değerlere sahip olmasını, insanlığı önemsemesini, mutlu olmamızı ve gelişmemizi istemesini sağlamaktır. Biyolojik sinir ağımın bana söylediği şey, yapay zeka güvenliği için en önemli unsurun azami düzeyde hakikat arayışında bulunması ve meraklı olması gerektiğidir. Eğer durum buysa, insanlığı besleyip koruyacaktır” dedi.
“Katil robotların insanlığı yok etme riski yüzde 10 ila 20 arasında”
Daha önce yaptığı uyarılara değinen Musk, “Yapay zeka ve robotlarla ilgili halen risk olduğunu düşünüyorum, bu risk sıfır değil. Geçmişte katil robotların insanlığı yok etme olasılığının yüzde 10 ila 20 arasında olduğunu söylemiştim. Felsefi olarak olumlu tarafa bakma kararı aldım. Yapay zeka ve robotların bu inanılmaz ivmesini gerçekten durdurmanın bir yolunu göremiyorum” ifadelerini kullandı.
“Çılgın akışı durduramam, o yüzden yolculuğun tadını çıkarmaya bakıyorum”
Musk, teknolojik gidişata ilişkin duruşunu şu sözlerle özetledi: “Durdurma düğmesi olsaydı bile muhtemelen ona basmamalıydık, çünkü en olası sonuç herkes için inanılmaz bir bolluk çağıdır. Benim felsefem şu an için ‘yolculuğun tadını çıkaralım’ noktasına geldi. Dürüst olmak gerekirse burada durdurulamaz bir ilerleme var. Durdurmak istesem bile bunu başaramam. Evrenin sonu fizik kurallarına göre kademeli bir soğuma, yani ısı ölümüyle bitecek. Eğer nihai varış noktası korkunçsa, o zaman her şey yolculuğun kendisiyle ilgilidir.”
“Rakip teknoloji devleri birbirini denetleyip dürüst tutmalı”
Yapay zeka güvenlik risklerinin azaltılması için teknoloji devlerinin işbirliği yapması gerektiğini savunan Tesla CEO’su, Google DeepMind CEO’su Demis Hassabis ile yaptığı görüşmeyi aktardı.
Musk, “En önde gelen yapay zeka şirketlerinin birkaç haftada bir toplanıp güvenlik konularını tartışması kısa vadede atılacak en hızlı adımdır. Mevcut sistemlerden çok daha akıllı yeni bir öncü model piyasaya sürülmeden önce, rakip yapay zeka şirketlerinin bu modeli zararlı etkilere karşı test etmesine ve güvenlik sorunlarını gidermek için erteleme tavsiyesinde bulunmasına fırsat tanınmalıdır. Hükümette derin teknik bilgisi olmayan kişilerin bir modelin yayınlanıp yayınlanmaması gerektiğine karar vermesi zordur. Ancak rakipler kendilerine bir iki hafta süre verildiğinde sorunları vurgulayabilir. Rakiplerin birbirini dürüst tutma teşviki vardır” değerlendirmesinde bulundu.
İçerik denetiminde film derecelendirme sistemine benzer bir sektör grubu modelini öneren Musk, “Eğer bir şirket çok tehlikeli bir şey yapıyor ve tehlikeyi azaltmak için adım atmayı reddediyorsa, işte o zaman hükümetin müdahale etmesi gereklidir” dedi. Amazon’un Anthropic üretimi Mythos modeli hakkındaki siber güvenlik endişeleri üzerine Beyaz Saray’ı aramasını bu duruma örnek gösterdi.
“Çin elektriğe sahip ama çip sıkıntısı çekiyor”
Sektördeki küresel rekabeti değerlendiren Musk, Çin merkezli teknoloji firmalarının başarısına dikkat çekti. Çin’in Kimi K3 modelinin Anthropic’in Fable modeline yaklaştığını belirten Musk, jeopolitik dengeler hakkında şunları söyledi: “Çinli yapay zeka şirketleri nispeten küçük bir hesaplama gücüyle çok iyi iş çıkarıyor. Büyük bir hesaplama gücüne sahip olurlarsa lider konuma geçme şansları yüksek. Yapay zekanın önündeki kısıtlamalar elektrik ve yapay zeka çipleridir. Çin, ABD, Avrupa ve Hindistan’ın toplamından daha fazla elektriğe sahip. ABD’nin çip ihracatı kısıtlamaları nedeniyle Çin şu an çip sıkıntısı çekiyor. Çin dışındaki dünyada ise kısıtlayıcı unsur elektrik ve soğutma kapasitesidir. Çin ayrıca litografi sorununu çözmeye ve devasa hacimlerde çip üretmeye tahmin edilenden daha yakın. Fiziksel yapay zeka alanında da çok iyi robot şirketlerine sahipler.”
Çin’deki robot dövüşü etkinliklerini eğlenceli bulduğunu söyleyen Musk, kafası koptuğu halde dövüşmeye devam eden bir robot izlediğini belirtti.
Rakipleriyle olan ilişkilerine değinen Musk, OpenAI CEO’su Sam Altman’a yönelik eleştirilerini yineledi. Musk, “Sam Altman’ın hayranı değilim. Kar amacı gütmeyen, açık kaynaklı ve dünyaya ait olması gereken bir şirket kuruyorsunuz, sonra bu şirket bir şekilde 800 milyar dolarlık kapalı kaynaklı, kar amacı güten bir şirkete dönüşüyor. Bence bu, para bağışlama amacıma tamamen zıt bir durum. Anthropic Kurucusu Dario Amodei de Sam Altman’a güvenmediği için ekibiyle OpenAI’dan ayrıldı. Dario ilkeli bir insandır. Dünyanın iyiliği için kişisel farklılıklarımızı bir kenara bırakıp konuşmamız gerekiyorsa konuşuruz” dedi.
İstihdam piyasasındaki dönüşüme işaret eden Musk, yapay zekanın tüm masa başı işleri insanlardan daha iyi yapacağını vurguladı. Musk, “Yazılım mühendisliğinde yapay zeka, profesyonel yazılım mühendislerinin en az yüzde 90’ından daha iyi kod yazıyor. Yakında bu oran yüzde 99’a çıkacak ve rekabet etmek imkansız hale gelecek. Bu durum Stockfish satranç programının seviyesine ulaşmaya benziyor. Stockfish satrançta o kadar iyi ki, küçük bir bilgisayarda hatta telefonunuzda çalıştırıp Magnus Carlsen’i rahatça yenebilirsiniz. Yazılımda da durum bu olacak” uyarısında bulundu.
“Çalışmak tıpkı bahçe bakımı gibi isteğe bağlı bir hobiye dönüşecek”
Gelecekte çalışmanın zorunluluk olmaktan çıkacağını savunan Musk, “Çalışmak isteğe bağlı hale gelecek. Bunu bahçe bakımına benzetebiliriz. Bahçenizde sebze yetiştirmek zorunda değilsiniz, markete gidip kusursuz sebzeler alabilirsiniz. Bahçenizdeki domatesler markettekiler kadar sulu ve düzgün olmaz ama kendi ürettiğiniz için hoş bir dokunuştur. İş hayatı da tıpkı böyle bir hobiye dönüşecek” ifadelerini kullandı.
“İnsanlara karşılıksız para dağıtılmalı, enflasyon değil deflasyon çıkacak”
İşini kaybeden kitlelerin yaşam standartlarına dair ekonomi teorisini açıklayan Musk, “Hazine insanlara doğrudan karşılıksız para çekleri dağıtmalıdır. Para, mal ve hizmetlerin paraya oranıdır. Üretim miktarı yüzde 1000 oranında artarsa, veri tabanında para oluştursanız bile mal ve hizmet üretimi para arzından daha hızlı artacağı için enflasyon değil deflasyon yaşanacaktır. Önümüzdeki dönemin ana sorunu enflasyon değil deflasyon olacak” açıklamasında bulundu.
Kendi serveti ve vergi yükümlülüklerine dair rakamlar veren Musk, “Tarihte bir insan tarafından ödenen en yüksek vergiyi ödeyerek rekor kırdım. Federasyona yüzde 40, California eyaletine yüzde 15 olmak üzere toplamda yaklaşık yüzde 45 vergi ödüyorum. Öldüğümde kalan servetimden bir yüzde 45 daha vergi alınacak. Trilyonlarca dolar vergi ödeyeceğim ve bundan rahatsız değilim. Şirketler üzerindeki oy kontrolüm (SpaceX’te yüzde 80 civarında) bana sadece beş ila 10 yıllık uzun vadeli yatırımlara, Ay ve Mars üslerine odaklanma imkanı tanıyor. Aksi takdirde borsa analistlerinin çeyrek dönemlik kar baskılarına maruz kalırsınız” dedi.
Uzay projelerine ilişkin tutkusunu dile getiren ünlü iş insanı, “Altı yaşındayken sinemada izlediğim ilk film Yıldız Savaşları olmuştu ve aklımı başımdan almıştı. Bilinci dünya ötesine taşımak ve Yıldız Görevi tarzı bir geleceği gerçek kılmak istiyorum. Yıldız Gemisi füzesini günde birden fazla kez fırlatmayı hedefliyoruz. Bazen hayatım o kadar gerçek dışı geliyor ki bir simülasyonun içinde olduğumuza inanıyorum” sözlerini sarf etti.
Starlink uydu ağının jeopolitik rolüne ve Ukrayna savaşına değinen Musk, cephe hatlarının iki yılı aşkın süredir değişmediğini belirterek pragmatik bir barış anlaşmasının şart olduğunu söyledi.
Musk, “Diplomatlar lüks mekanlarda yedi kap yemek yerken cephede her gün insanlar ölüyor. Rusya geri çekilmeyecek, bu gerçekçi değil. Pragmatik davranıp barış yapmalıyız” ifadelerini kullandı.
“Hükümet harcamalarındaki devasa israfı engellemek için siyasete girdim”
ABD siyasetine ve Hükümet Verimliliği Departmanı bünyesindeki çalışmalarına ilişkin özeleştiride bulunan Musk, “Siyasete biraz fazla karıştım, kendimi kaptırdım. Amacımız devasa boyutlara ulaşan bütçe açığıyla mücadele etmekti. ABD’de borç faiz ödemeleri, Savunma Bakanlığı ve istihbarat bütçesinin toplamını aştı. Afrika’ya yardım adı altında istenen paraların Washington’daki adreslere yönlendirildiğini gördük. ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı fonlarının kesilmesi nedeniyle kimsenin öldüğüne inanmıyorum, Gates Vakfı gibi dev özel vakıflar bu kaynakları karşılayabilir” şeklinde konuştu.
“Sınırların korunmasını ve güvenli şehirler istemek aşırı sağcılık değildir”
Avrupa siyasetine dair görüşlerini savunan ve kendisine yönelik aşırı sağcılık suçlamalarını reddeden Elon Musk, “Güvenli sınırlar, güvenli şehirler ve mantıklı kamu harcamaları istemek aşırı sağcılık değil, normal insanların talepleridir. İngiltere’de mevcut nüfus artışı ve Batı değerlerine tamamen karşıt görüşlerin yayılması devam ederse önümüzdeki 20 yıl içinde bir iç savaş kaçınılmaz hale gelebilir. Sosyal refah devletleri, yaşam standardı düşük insanları çekerek ekonomik bir güç oluşturuyor. Sadece topluma faydalı olacak, dürüst göçmenlerin kabul edildiği kontrollü göçü destekliyorum” dedi.
Yapay zeka devriminin siyasi çatışmalardan çok daha hızlı gerçekleşeceğini belirten Musk, söyleşiyi “İngiltere’deki olası bir iç savaş 20 yıl uzaklıktaysa, yapay zeka tekilliği 10 yıl uzaklıktadır. Yapay zeka ve robotik devrimi her şeyi domine edecektir” diyerek noktaladı.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını1 hafta önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Dünya Basını1 hafta önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Avrupa6 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’










