Bizi Takip Edin

Dünya Basını

ABD’nin Venezuela’da olağan işleri

Yayınlanma

Çevirmen notu: Aşağıda çevirisini bulacağınız makale, ABD’nin Venezuela’ya ve Devlet Başkanı Nicolás Maduro’ya yönelik müdahalesini tekil, istisnai veya “hukukî” bir vaka olarak değil, Latin Amerika’ya dönük yüz yılı aşkın emperyal müdahale geleneğinin güncel ve çıplak bir tezahürü olarak ele alıyor. Nitekim Venezuela örneğinde görüldüğü gibi, “uyuşturucuyla mücadele” ve “hukukun üstünlüğü” söylemi, devlet egemenliğini askıya almanın ve bir ülkenin stratejik kaynaklarını emperyal bir güç tarafından yeniden düzenlemenin ideolojik aracından başka bir şey değil. Venezuela’ya dair güncel bir analiz olmanın ötesinde emperyalizmin işleyiş mantığına dair daha genel, tarihsel ve eleştirel bir okuma sunan makale boyunca, Monroe Doktrini’nden Washington Konsensüsü’ne, gambot [gunboat] diplomasisinden modern “kaynak vesayeti” rejimlerine uzanan emperyal süreklilik görünür kılınmaya çalışılıyor.


ABD’nin Maduro’yu Ele Geçirmesi Neden Gambot Diplomasisinin Bir Asırlık Mirasını Hatırlatıyor?

Doug Specht
Geographical
4 Ocak 2026
Çev. Leman Meral Ünal

Yaygın biçimde yasal bir tutuklamadan ziyade devlet destekli bir kaçırma olarak görülen bir operasyonda, ABD güçleri son derece tartışmalı bir uyuşturucu suçlamasıyla Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu ele geçirdi. Bu hamle, kuşkusuz Donald Trump’ın Washington’un artık ülkeyi ve onun petrolünü “yöneteceğini” ilan etmesinin önünü açtı. Trump’ın kendi basın toplantısındaki ifadesiyle bir “askerî operasyon” olan bu girişim, eşi benzeri görülmemiş bir kolluk eylemi olmanın yanı sıra, petrol jeopolitiği, büyük güç rekabeti ve Monroe Doktrini’nin yeniden canlandırılan diliyle güncellenmiş, Latin Amerika’da ABD’nin uzun süredir başvurduğu savaş gemisi geleneğinin bir parçası. Senaryo tanıdık: Bir hükümeti suçlu ilan etmek, egemenliğini gayrimeşrulaştırmak, ezici güç kullanmak ve ardından “istikrar” ve “özgürlük” adına ülkenin ekonomisini ABD tarafından yönetilen bir düzene eklemlemek.

Baskın çarpıcı, mantık tanıdık

3 Ocak 2026’nın erken saatlerinde, ABD özel kuvvetleri ve kolluk güçleri “Mutlak Kararlılık Operasyonu” kapsamında Caracas’a ani bir baskın düzenledi, Venezuela’nın hava savunmalarını devre dışı bıraktı ve Maduro ile eşi Cilia Flores’i Fuerte Tiuna askerî kompleksinden alarak önce amfibi savaş gemisi USS Iwo Jima’ya, ardından da uçakla New York’a getirdi. Trump daha sonra bu saldırıdaki, hava, kara ve deniz gücü ölçeğini İkinci Dünya Savaşı tarzı operasyonlara benzeterek, “Amerikan tarihindeki askerî kudret ve özgüveninin en çarpıcı, en etkili ve en güçlü tezahürlerinden biri” olarak selamlayacaktı. Trump’ın özel üyeler kulübü Mar-a-Lago’da düzenlenen bir basın toplantısında, ABD’nin, kendi ifadesiyle “güvenli, uygun ve ihtiyatlı bir geçişi” denetleyebilene kadar “ülkeyi yöneteceğini” ilan etti, Venezuela kurumlarına derhal bir yetki devrini ya da çok taraflı bir denetimi ise açıkça reddetti.

Dışişleri Bakanı Rubio ise baskını, iddianamesi düzenlenmiş bir firarinin gayet hukuka uygun biçimde yakalanması olarak çerçeveledi, Maduro’nun “Venezuela’nın meşru başkanı” falan olmadığını savundu ve operasyonun Kongre onayı gerektirmeyen bir kolluk faaliyeti olduğunu ileri sürdü. Ne var ki ulusal hava savunmasının devre dışı bırakılması, Karayipler’de konuşlandırılan devasa bir donanma ve “ikinci ve çok daha büyük bir saldırı” için hazırlanan acil durum planları gibi operasyonel gerçekler bunun bir sınır ötesi baskınından ziyade tam spektrumlu bir askeri müdahale olduğunu ortaya koyuyor. Nitekim Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres başta olmak üzere birçok isim, bu saldırının “tehlikeli bir emsal” oluşturduğunu ve egemen devletlere karşı güç kullanımını düzenleyen uluslararası hukuk normlarının ciddi biçimde ihlal edildiğine işaret ettiler.

“Ülkeyi biz yöneteceğiz”

Trump’ın Venezuela üzerinde fiilî kontrolü ele geçirmesini gerekçelendirme biçimi, apaçık biçimde iktisadi bir mantığa dayanıyor: “En büyüklerimiz olan Amerikan petrol şirketlerimiz ülkeye girip milyarlarca dolar harcayacak, fena halde bozulmuş altyapıyı (petrol altyapısını) düzeltecek ve ülke için para kazanmaya başlayacak.” Başka bir açıklamasında düzenlemeyi daha da net ifade etti: ABD “petrol işinde”ydi, Venezuela ham petrolünü küresel alıcılara “çok daha büyük” miktarlarda satacak, böylece hem Venezuela hem de ABD bundan büyük fayda sağlayacaktı, fakat gelir akışlarının ve denetimin fiilen nasıl paylaşılacağına dair herhangi bir açıklama gelmedi. Savunma Bakanı Pete Hegseth ise müdahaleyi açıkça Irak’ın stratejik bir tersine çevrimi olarak sundu: “Onlarca yıl harcayıp kan bedeli ödeyerek” ekonomik olarak “hiçbir şey elde etmemek” yerine, Trump’ın “senaryoyu tersine çevirdiğini” ve güç projeksiyonunun “ek servet ve kaynakları” güvence altına aldığını söyledi.

Ancak operasyon, Venezuela’nın petrolü üzerinde ulusal kontrol iddiasını içeren uzun soluklu projesini tersine çevirme ve özellikle ABD’li şirketlerin çıkarım ve kâr koşullarını belirlediği bir modele geri dönme girişimi olarak da okunabilir. Venezuela, petrol endüstrisini 1970’lerde millîleştirmeye başladı ve bu süreç, 1976’da devlet şirketi PDVSA’nın kurulmasıyla zirveye ulaştı. Artık eski yabancı büyük şirketlerin imtiyazları resmen sona erdirilmişti. Daha sonra Hugo Chávez döneminde, 2001 gibi başlayan yeni bir kaynak milliyetçiliği dalgası, devlet denetimini sıkılaştırdı, sözleşmelerin yeniden müzakere edilmesini zorunlu kıldı ve Orinoco Kuşağı projelerinde çoğunluk kamu mülkiyetini genişletti. Washington, görevdeki başkanı ortadan kaldırarak ve ABD’li firmaların petrol sektörünü “düzelterek” yöneteceğini ima ederek hukuken resmen yürürlükte olsa bile, bu on yıllık millîleştirme sürecini fiiliyatta askerî güç kullanarak çözmeye çalışıyor. Böylece Venezuela’nın millileştirilmiş petrolünü serbest piyasada ticaret konusu yapabilme kapasitesini fiilen ortadan kaldırmış oluyor.

İşte tam da bu noktada, yeniden canlanan Monroe Doktrini tarihsel bir analoji olmaktan çıkıp açık bir politika haline geliyor. 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi, analistler tarafından doktrine bir “Trump Tamamlayıcısı” (Trump Corollary) getirildiği şeklinde değerlendirilmişti; bu Çin ve Rusya gibi “yabancı rakiplerin” Batı Yarımküre’nin enerji ve lojistik koridorlarına yerleşmesini engelleme konusunda ABD’ye özel bir hak atfetmekteydi. Bu nedenle, Çinli ve Rus firmaları tarafından uzun süredir talep edilen Venezuela’nın muazzam değerdeki rezervleri, Washington’un yalnızca erişmek istediği değil, yönetmeyi de planladığı stratejik bir varlık olarak yeniden tanımlanmakta. Yani Trump, ABD yönetimindeki petrol üretiminin hem Amerikan enerji güvenliğini “koruyacağını” hem de hasımlarını disipline edeceğini vaat ediyor.

Washington Konsensüsü ile daha derin bir süreklilik ise, bir “çevre” ekonominin dışsal bir otorite altında zorla yeniden yapılandırılmasında yatıyor. 1990’lar versiyonu pazarları açmak için borç, yapısal uyum ve özelleştirme şartlarını kullanırken, 2026 versiyonu füze saldırılarıyla, görevdeki bir başkanın gözaltına alınmasıyla ve öngörülebilir gelecekte ekonominin “kumanda tepelerinin” yerli halklar yerine yabancı şirketler tarafından kontrol edileceğine dair açık bir vaatle başlıyor. Fakat her iki durumda da egemenlik koşullu olarak ele alınıyor: Hükümetler liberalleşip ABD’nin stratejik öncelikleriyle hizalandığında tanınıyor, kilit kaynaklar üzerinde ulusal kontrolde ısrar ettiklerinde ise devre dışı bırakılıyorlar. İktisadi açıdan bu, Washington Konsensüsü’nün liberalleşme ve özelleştirme reçetesini andırıyor, fakat bu sefer devlet şirketi PDVSA’nın “reformu”, IMF koşulluluğuyla değil, uçak gemisi grupları ve özel kuvvetlerle destekleniyor elbette.

Gambot diplomasisinin geri dönüşü

Tarihsel olarak gambot diplomasisi, zayıf devletleri siyasal ya da iktisadi talepleri kabul etmeye zorlamak için deniz gücünün kullanılması ya da kullanma tehdidi anlamına geliyor. Ki bu ABD’nin 19. yüzyıl sonlarından Muz Savaşları’na dek Latin Amerika coğrafyasında defalarca başvurduğu bir yöntem. 1899’da ABD, ticari çıkarlarını savunma kararlılığını göstermek üzere USS Wilmington kruvazörünü Venezuela’nın Orinoco Nehri’ne gönderdi. 1905’te ise Theodore Roosevelt, Dominik Cumhuriyeti’nde bir gümrük idaresi kurdu ve fiilen gümrük gelirlerinin kontrolünü ele geçirerek yabancı alacaklılara geri ödemeyi garanti altına aldı. Bu operasyonlar “uygarlık götürme” ya da “istikrar sağlama” misyonları olarak gerekçelendirildi, fakat çekirdek işlevleri basitti: Ticaret yollarını güvenceye almak, yatırımları korumak ve Monroe Doktrini bayrağı altında Avrupalı güçleri uzak tutmak.

Ocak 2026 müdahalesinin söylemleri ve kullanılan teknoloji güncellenmiş olsa da aynı yörüngeyi izlemeye devam ediyor. Tek bir kruvazör yerine ABD, USS Gerald R. Ford uçak gemisi taarruz grubunu ve ona eşlik eden savaş gemilerini konuşlandırdı, onlarca hedefe hassas saldırılar düzenledi ve ardından DEA [Uyuşturucu ile Mücadele Dairesi] armaları altında kelepçeli bir devlet başkanını kamuoyuna “suçlu teşhiri yürüyüşü” [perp-walk] ile sergiledi. Trump yönetimi, bir gümrük tahsilat dairesi kurmak yerine, Washington’un koşulları belirlediği fiilî bir kaynak vesayeti kurdu. Bu arada dil de yenilendi, “Venezuela’yı yönetmek” hayırhah bir vasîlik gibi sunuldu. Ne var ki toprak ve gelir akışları üzerinde zorlayıcı denetimin temel mantığı, Orinoco’daki silahlı gemi seferlerini ya da Dominik gümrüklerinin ele geçirilmesini incelemiş herkes için epey tanıdık.

İstikrarsızlaştırmanın uzun geçmişi

Caracas’ta yaşananlar, ABD’nin Latin Amerika genelinde, demokrasiyi kurtarma ya da yıkıcılıkla mücadele söylemlerinin, ABD’nin iktisadî ve stratejik önceliklerine meydan okuyan hükümetleri disipline etmeye yönelik çabaları defalarca perdelediği uzun bir müdahale tarihinin üzerine oturuyor. 1954’te CIA, toprak reformu United Fruit’in çıkarlarını tehdit eden Guatemala’nın seçilmiş başkanı Jacobo Árbenz’in devrilmesini sağlamıştı; bu müdahale, sonrasında komünizme karşı bir set olarak gerekçelendirilen ve on yıllarca sürecek olan askerî yönetimler döneminin önünü açtı. 1965’te ABD Deniz Piyadeleri, görevden uzaklaştırılmış reformist başkan Juan Bosch’un dönüşünü talep eden bir ayaklanmayı bastırmak üzere Dominik Cumhuriyeti’ne çıktı, bu da yine bildik şekilde “komünist tehdit”in önlenmesi olarak çerçevelendi. Aynı Soğuk Savaş mantığı, Şili’de Salvador Allende’ye karşı yürütülen gizli kapaklı müdahaleye de temel oluşturdu. Yani süregelen ABD baskısı ve CIA operasyonları, 1973 darbesine ve Pinochet diktatörlüğüne giden yolun taşlarını da döşedi.

Orta Amerika bu taktikler için bir laboratuvar işlevi gördü. 1980’lerde Honduras ve Nikaragua, ABD destekli kontrgerilla ve vekâlet savaşları için bir sahne haline geldi ve Soğuk Savaş sonrasında da varlığını sürdüren militarize elitler ve güvenlikleştirilmiş ekonomiler yerleşti. Asgari ücreti yükselten ve Caracas ile ihtiyatlı bir yakınlık kuran Başkan Manuel Zelaya’ya karşı yapılan 2009 yılındaki Honduras darbesi, aynı senaryoyu yeniden yazdı: Ordu Zelaya’yı kaçırdı, ülke dışına uçurdu ve geçici bir rejim kurdu. Washington ise bunu darbe olarak nitelemeyi reddederek demokratik olarak seçilmiş başkanı geri getirmek yerine, darbeden sonraki seçimleri meşrulaştırmak için sinsice çalıştı. Sonuç, Honduras’ın, güvenlik güçleri ve siyaset sınıfı uyuşturucu kaçakçılığı ağlarıyla giderek daha fazla iç içe geçerken, ülke ABD’nin “uyuşturucuyla savaşı”nda bir cephe hattı olarak yeniden kurgulandı.

2014’ten 2022’ye kadar başkanlık yapan Juan Orlando Hernández’in kariyeri, bu çelişkileri daha da kristalize ediyor. Yıllar boyunca ABD yetkilileri tarafından uyuşturucuyla mücadelede ve göçün yönetiminde kilit bir müttefik olarak övüldü; oysa savcılar, Honduras’ı milyonlarca dolar rüşvet karşılığında ABD’ye uzanan kokain akışlarını koruyan bir “narko-devlet”e dönüştürdüğüne dair bir dosyayı alttan alta yürütüyordu. 2024’te New York’ta bir jüri, onu birden fazla uyuşturucu kaçakçılığı suçundan mahkûm etti ve 45 yıl hapis cezasına çarptırdı. Bu, onu bu tür suçlardan hapsedilen en üst düzey Latin Amerikalı liderlerden biri yaptı. Ne var ki 2025’te Trump, cezayı ortadan kaldıran tartışmalı bir af çıkardı, böylece bir zamanlar ABD makamları tarafından “kokain otoyolu döşediği” söylenen bir adamın serbest kalmasına izin verilmiş oldu.

Bu arka plan karşısında, Nicolás Maduro’nun uyuşturucu suçlamalarıyla aniden kaçırılması ve Venezuela’nın fiilî ABD işgali altına alınması, uyuşturucuyla mücadelede ilkesel bir duruştan ziyade, hukukun Washington’un iktisadî ve jeopolitik tasarımlarına direnen hükümetleri cezalandırmak üzere seçici biçimde devreye sokulmasından başka bir şeye benzemiyor. ABD gündemlerini kolaylaştıran “dost” liderler, tepeden tırnağa kaçakçılığa bulaşmış olsalar dahi hoş görülür ya da affedilir; kaynakları millîleştiren, Washington’a meydan okuyan ya da “rakip güçlerle yakınlaşanlar” ise düzen adına suçlu ilan edilip ortadan kaldırılır.

Yeni değil, sadece daha az gizli

ABD içinden ve dışından gelen tepkiler, birçok kişinin gördüğü tehlikenin yalnızca yapılanda değil, aynı zamanda itiraf edilende de olduğunu düşündürüyor. Örneğin Senatör Mark Warner, bu emsalin artık herhangi bir “büyük ülkenin” cezai adalet bayrağı altında bir komşu ülkenin liderini kaçırmasını meşrulaştırıp meşrulaştırmadığını sordu, “bu çizgi bir kez aşıldığında, küresel kaosu dizginleyen kurallar çökmeye başlar” uyarısında bulundu. Senatör Tim Kaine ise operasyonu “yasa dışı bir savaş” olarak nitelendirdi ve yeni savaş yetkisi sınırlamalarını zorlayacağını ilan ederek, “Kongre’ye gelmeden Başkan Maduro’yu devirmek, petrolünü ele geçirmek ve Venezuela’yı yönetmek için “hiçbir hukuki gerekçe” yoktur” dedi. Hatta bazı Cumhuriyetçiler dahi itiraz ederek, ABD’nin “yönetmesi gereken tek ülkenin Amerika Birleşik Devletleri” olduğunu ve Venezuela’nın geleceğinin Mar-a-Lago’dan yönetilen bir vesayetle değil, uluslararası gözetim altındaki seçimlerle belirlenmesi gerektiğini söylediler.

Ancak Latin Amerika’daki pek çok kişi için durum, şoktan ziyade bir deja vu hissi uyandırıyor. Karayip limanlarının işgalinden seçilmiş hükümetlere dönük darbe tertiplerine kadar, ABD gücü uzun zamandır silah namlusunun ucunda ya da bir savaş gemisinin pruvasında icra edilmiş; demokrasi, koşullar elverdiğinde çağrılmış, elvermediğinde görmezden gelinmiştir. Ocak 2026’yı bu anlamda farklı kılan, bir liderin güç kullanılarak görevden alınması ve büyük bir enerji ganimetinin güvence altına alınması değil yalnızca, ABD başkanının eski örtmecelerin çoğunu bir kenara bırakmış olması. Açıkça “Ülkeyi biz yöneteceğiz” dedi, Venezuela petrolünün ABD eliyle satılacağını söyledi. “Önce Amerika” ilkesine dayalı bir yarımküre işte tam da böyle görünecekti. Başka bir deyişle, savaş gemileri Latin Amerika sularından gerçekte hiçbir zaman ayrılmadı- sadece geri dönme emrini beklediler, fakat bu kez bir ellerinde yasal iddianameler, diğerinde ise sondaj sözleşmeleri var.

Dünya Basını

The Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”

Yayınlanma

The Economist dergisi, 2024 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Daron Acemoğlu’nun akademik çalışmalarını ve popüler tezlerini sert bir dille eleştiren kapsamlı bir analiz yayımladı. Yazıda, Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerindeki veri tutarsızlıkları, kurumlar teorisinin döngüsel yapısı ve yapay zekaya yönelik aşırı karamsar tahminleri masaya yatırıldı.

İngiltere merkezli haftalık The Economist dergisi, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) öğretim üyesi Prof. Dr. Daron Acemoğlu’nu odağına alan bir analiz yayımladı.

Dünyanın en etkili iktisatçısı şaşırtıcı derecede ikna edicilikten uzak” (The world’s most influential economist is oddly unconvincing) başlığıyla yayımlanan yazıda, Acemoğlu’nun iktisat disiplinindeki tartışmasız ağırlığı kabul edilmekle birlikte, teorik ve ampirik çalışmalarının zayıf yönleri, metodolojik açmazları ve teknolojiye dair karamsar tezleri sert ifadelerle eleştirildi.

Stockholm’den gelen Nobel telefonunun gecikmiş bir takdir hissi uyandırdığı belirtilen makalede, Acemoğlu’nun 2024 yılında Simon Johnson ve James Robinson ile birlikte kurumların refahı nasıl şekillendirdiğine dair çalışmalarıyla Nobel Ekonomi Ödülü’nü paylaştığı hatırlatıldı.

Henüz 58 yaşında olmasına rağmen disiplinin “devi” haline gelen iktisatçının, popüler ders kitapları hariç, demokrasi ve yapay zekanın ekonomik etkilerini ele alan yeni çalışması dahil yedi kitap yazdığı, bu yıl yayımlanan ondan fazla makalesiyle birlikte yüzlerce karmaşık matematiksel makaleye imza attığı kaydedildi.

IDEAS/RePEc araştırma veri tabanının atıf sıralamasında Harvard Üniversitesi’nden Andrei Shleifer ile zirve için yarışan Acemoğlu’nun görüşlerinin hem meslektaşları hem de medya nezdinde büyük ağırlık taşıdığı anımsatıldı.

“Başarısız olmuş popülist politikaları besliyor”

Buna karşılık makalede, iktisat dünyasında kapalı kapılar ardında dile getirilen eleştirilere dikkat çekildi.

Tanınmış iktisatçının, “Teorik çalışmalarının çoğu yararlı ancak modellerini daha önce denenmiş ve başarısız olmuş popülist politikaları beslemek için kullanıyor” sözlerine yer verildi.

İktisat blog yazarı Noah Smith’in ise internetteki eleştiri dalgasına atıfla, “Tam anlamıyla on yıldır Acemoğlu hakkında bağırıp çağırıyorum” dediği aktarıldı.

Yazıda, hiç kimsenin üretken iktisatçıyı kötü araştırma yapmakla ya da akademik suiistimalle suçlamadığı, doktora öğrencilerine ve genç meslektaşlarına karşı cömert davrandığı, bir başka uzmanın ifadesiyle “açıkça bir dahi” olduğu teslim edildi.

Ancak asıl meselenin, Acemoğlu’nun mesleğin zirvesindeki itibarının ve beraberindeki entelektüel etkisinin ortaya koyduğu akademik çalışmalarla ne derece örtüştüğü olduğu savunuldu.

“Nobel’e dayanak olan ölüm oranı verileri şüpheli”

Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerinin eleştirildiği bölümde, Nobel ödülünün büyük oranda Johnson ve Robinson ile 2001 yılında yayımladıkları ve 23 binden fazla atıf alan makaleye dayandığı hatırlatıldı.

Bazı ülkelerin neden zengin, bazılarınınsa yoksul olduğunu açıklamayı amaçlayan bu çalışmada, Avrupalı yerleşimcilerin hastalıklardan ötürü kitlesel halde öldüğü coğrafyalarda sömürgecilerin gücü ve kaynakları küçük bir elitin elinde toplayan “sömürücü” (extractive) kurumlar inşa ettiği; ılıman iklimlerde ise yol, okul ve sağlık hizmetleri sunan “kapsayıcı” kurumlar kurduğu tezi işlenmişti.

İktisatçıların bugün bu sonuçları ciddiye almakla birlikte harfiyen doğru kabul etmediği kaydedilen makalede, 2024 Nobel Komitesi raporunun dahi ölüm oranı verilerinin “bazen şüpheli” olduğunu kabul ettiği aktarıldı.

Urbana-Champaign’deki Illinois Üniversitesi’nden David Albouy’un 2012 yılında yaptığı çalışmada bazı ülkelere başka ülkelerden ödünç alınan ölüm oranlarının atandığını ortaya koyduğu, bu hatalar düzeltildiğinde ise makalenin tahminlerinin güvenilmez hale geldiği belirtildi.

RWI-Essen araştırma enstitüsünden Martin Buchner ve çalışma arkadaşlarının geçen yıl yayımladığı bir araştırmada da ankete katılan uzmanların bu konuda Albouy’un tarafını tutmaya daha yatkın olduğu ifade edildi.

Acemoğlu bu eleştirilere yanıt olarak, “Bu tartışmalar ve bazı eleştiriler son derece değerlidir” açıklamasını yaptı.

Ancak Albouy’un orijinal örneklemden aralarında ABD, Kanada ve Avustralya gibi önemli ülkelerin de bulunduğu verilerin yarısını çıkararak bu sonuca ulaştığını savunan Acemoğlu, güvenilmezliğe yol açan unsurun bazı istatistiksel tercihlerle birlikte bu veri elemesi olduğunu dile getirdi.

Acemoğlu ayrıca, makaleyi bugün yeniden yazacak olsa ölüm verilerine dokunmasa da “tahmin ayrıntılarının bazıları dahil olmak üzere birtakım değişiklikler” yapacağını ekledi.

Dergi, Acemoğlu’nun haziran ayında yayımladığı bir başka çalışmayı da mercek altına aldı. Düşük doğum oranlarının çalışma çağındaki yetişkin başına düşen GSYH büyümesini hızlandırdığını savunan bu makalenin, Japonya gibi nüfusu azalan yerlerin endişelenmesine gerek olmadığı fikrini telkin ettiği belirtildi.

Pensilvanya Üniversitesi’nden Jesús Fernández-Villaverde dahil diğer iktisatçıların, doğum oranlarının çöktüğü günümüzü anlamak için tarihsel ilişkilerin ne derece yararlı olduğunu sorguladığı kaydedildi.

Makalede, Acemoğlu ve ortaklarının bu makul itirazı sonuç bölümünde kısaca kabul ettikleri, ancak Acemoğlu’nun kullandığı yoğun matematik yığınları arasında bu uyarının kaybolup sığ göründüğü yorumu yapıldı.

Dergi, Acemoğlu’nun sosyal bilimler için sunduğu fikirlerin zayıf kaldığını öne sürerek, ünlü iktisatçının Amerikan siyasetine ilişkin kamusal yorumlarını “macerasız” buldu.

Acemoğlu’nun “bütüncül Trump teorisi”nin, ABD başkanının “yürütme gücünü artırıp kısıtlayıcı kurumları ve normları yıkarak hareket ettiğini” iddia etmesi, “Eh, malumu ilam” şeklinde eleştirildi.

“Kurumlar teorisi sonsuz bir döngüden ibaret”

Makalede, Acemoğlu’nun büyük kurumlar tezinin esasta pek bir şey açıklamadığı savunularak şu ifadelere yer verildi:

“Kurumlar iyiyse uluslar zenginleşir, kötüyse duraklar. Doğru. Peki ama kurum tam olarak nedir? Kurallar, normlar, yaptırımlar, kültür; aslına bakılırsa her şey. Peki kurumlar nereden gelir? ‘Kritik dönemeçlerden’ ve ‘kurumsal sürüklenmelerden’ gelir; bunun anlamı her neyse.”

George Mason Üniversitesi’nden Tyler Cowen’ın 2011 yılında yazdığı bir kitap eleştirisinde, tarif edilen kurumsal değişimlerin yalnızca başka kurumsal değişimlerden kaynaklandığını belirterek ana argümanın sonsuz bir gerilemeye girdiğini ve bunun “en alta kadar kaplumbağalar” (turtles all the way down) mantığına dönüştüğünü yazdığı hatırlatıldı.

London School of Economics’ten Duncan Green’in bu çerçevenin yalnızca olaylar gerçekleştikten sonra geriye dönük işlediğini savunduğu, Stanford Üniversitesi’nden Francis Fukuyama’nın ise kurumları gayet makul biçimde sömürücü olarak nitelenebilecek Çin’in yakaladığı baş döndürücü ekonomik büyümeyi kitabın görmezden geldiğini söylediği aktarıldı.

Acemoğlu eleştirilere yanıt verirken kitabında iki bölümü kısmen ya da tamamen Çin’e ayırdığını kaydetti.

Kaplumbağa benzetmesine karşı ise, “Kurumsal değişimi kurumsal bir perspektiften anlamak için geçmişteki belirli kurumları ve onları etkileyen tarihsel olayları göz önünde bulundurmalısınız. Bunun hiçbir şekilde totolojik olduğunu düşünmüyorum” dedi.

“Yapay zeka konusundaki karamsarlığı inandırıcılığını yitiriyor”

The Economist, Acemoğlu’nun yerleşik kabulden ayrıştığı tek alanın teknolojiye yönelik aşırı kasvetli bakışı olduğunu kaydetti. Simon Johnson ile birlikte yazdığı 2023 tarihli “Power and Progress” (İktidar ve İlerleme) kitabında bin yıllık inovasyon sürecini elitlerin gasbı ve istenmeyen sonuçlar zinciri olarak ele aldığı aktarıldı.

Çırçır makinesinin köleliğin hizmetkarı yapıldığı, Haber-Bosch sürecinin kimyasal silahlar ürettiği ve sıradan insanların yalnızca kapitalistleri kendi çıkarlarını gözetmeye yönlendirebildiklerinde kazandığı tezinin savunulduğu; buna karşın teknolojik ilerlemenin ortalama bir insanı sanayi öncesi dönemlere göre katbekat zenginleştirdiği gerçeğinin küçümsendiği belirtildi.

Acemoğlu’nun yapay zekaya ilişkin tezlerinin de “inandırıcılığını kaybedecek derecede karamsar” olduğu öne sürüldü.

2024 tarihli bir makalesinde yapay zekanın Amerikan üretkenliğini on yıllık süreçte yalnızca çok küçük bir oranda artıracağını hesapladığı, bunu yaparken pazara sunulan yeni yapay zeka ürünlerinin dönüştürücü etkisini yok saydığı kaydedildi.

Diğer yandan Harvard Üniversitesi fahri rektörü ve eski Hazine Bakanı Lawrence Summers, “Acemoğlu bu analizinde yapay zeka sayesinde daha hızlı bilimsel ilerleme, daha hızlı sosyal bilimsel ilerleme veya daha iyi karar alma süreçlerine sahip olma ihtimalimizi tamamen dışarıda bırakıyor” eleştirisine yer verildi.

Acemoğlu bu eleştiriye karşılık, “Bu geçerli bir eleştiri. Ajan yapay zekayı öngöremedim ve bu tahminlerime dahil edilmedi” diyerek yapay zeka modellerinin bilimsel araştırmalarda tahmin ettiğinden daha yararlı olabileceğini kabul etti.

Ancak üretkenlik etkilerini tahmin etme yöntemlerinin arkasında durduğunu ve “yaklaşan devasa üretkenlik artışı iddialarına bir miktar gerçekçilik enjekte ettiğini” savundu.

“Acemoğlu’nun şöhreti eleştirel yetileri körleştiriyor”

Bu akademik tartışmaların önemsiz gibi görünebileceğini ancak büyük sonuçlar doğurabileceğini belirten The Economist, Acemoğlu’nun yapay zekanın üretkenliği uçuracağını düşünmese de demokrasi ve istihdam üzerindeki etkilerinden derin endişe duyduğunu aktardı.

Yeni kitabının teknolojinin faydalarından ziyade toplumsal zararlarına (atomizasyonun derinleşmesi ve siyasi sahtekarlığın yayılması) odaklandığı belirtildi.

Zararları sınırlandırmak için sunduğu, insan emeğini ikame etmek yerine onun değerini artıran “işçi yanlısı yapay zeka” önerisinin kulağa harika gelse de bir o kadar “malumu ilam” niteliğinde olduğu vurgulandı.

Acemoğlu’nun yapay zeka tartışmalarındaki etkisinin, onlarca önde gelen iktisatçının imzaladığı ve “yapay zekayı insanları tamamlayacak ve topluma fayda sağlayacak bir yöne sevk etmek için hemen harekete geçmeliyiz” çağrısı yapan ortak bildiride açıkça görüldüğü kaydedildi.

Ancak dergi, harekete geçmesi beklenen “biz”in kim olduğunu, bunun Trump yönetimi mi olduğunu ve hangi yapay zekanın insanı tamamlayıp hangisinin tamamlamadığına kimin karar vereceğini sordu.

Bildiriyi imzalayan iktisatçıların bile bu konuda tamamen emin olmadıklarını belirttikleri vurgulanırken, makale şu çarpıcı cümleyle noktalandı: “Acemoğlu’nun şöhreti o kadar büyük ki bazen eleştirel yetileri körleştirebiliyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Prof. Hanke: Trump İran konusunda kendini çıkamayacağı bir köşeye sıkıştırdı

Yayınlanma

Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü Steve Hanke, ABD Merkez Bankasının para arzını yok sayarak hedeflerini tutturamadığını açıkladı. Jeopolitik analist Brandon J. Weichert’in sorularını yanıtlayan Hanke, Washington yönetiminin İran politikasının da stratejiden yoksun olduğunu ve peş peşe yenilgiler getirdiğini belirtti.

Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Kıdemli Profesörü ve dünyaca tanınan para uzmanı Steve Hanke, uluslararası girişimci ve yayıncı Mario Nawfal’ın YouTube kanalında, The National Interest dergisinin ulusal güvenlik yazarı ve jeopolitik analisti Brandon J. Weichert’e mülakat verdi.

ABD ekonomisinin mevcut durumu, ABD Merkez Bankasının (Fed) faiz ve para arzı politikaları ile Washington’ın Ortadoğu’da İran’a karşı yürüttüğü askeri faaliyetleri ayrıntılı biçimde ele alan Prof. Hanke, hem para otoritelerine hem de Beyaz Saray’ın dış politika yönetimine yönelik sert eleştirilerde bulundu.

“Fed işini yapmıyor, para arzını görmezden gelerek kör uçuşu yapıyor”

ABD’deki resmi enflasyon verilerine işaret eden Prof. Steve Hanke, enflasyon oranının yüzde 3,4 seviyesinde bulunduğunu ve uzun süredir hedeflenen seviyenin oldukça üzerinde seyrettiğini vurguladı.

ABD Merkez Bankasının yüzde 2’lik resmi enflasyon hedefini tutturamadığına dikkat çeken Hanke, “Ayrıntılarda boğulmadan meseleye uzaktan baktığınızda tablo son derece açıktır: Fed görevini yapmıyor. Hedefini bir türlü vuramıyor ve enflasyon hedeflenenin çok üzerinde kalmaya devam ediyor” dedi.

Bu durumun temel nedeninin doğrudan para arzındaki aşırı hızlanma olduğunu belirten Hanke, şöyle devam etti:

“Enflasyonun hedefin üzerinde kalmasının tek sebebi, para arzının fazlasıyla hızlı büyümesidir. Para arzı tarafına baktığımızda, örneğin benim yüzde 2’lik enflasyon hedefiyle uyumlu kabul ettiğim Hanke’nin altın büyüme oranı yaklaşık yüzde 6 seviyesindedir. Ancak şu anda New York’taki Finansal İstikrar Merkezi tarafından yayımlanan ve bana göre sahadaki en güvenilir, en iyi ölçüm aracı olan Divisia M4 geniş para arzı göstergesi yüzde 6,7 seviyesinde geliyor. Dolayısıyla para arzı olması gerekenden çok daha sıcaktır, giderek hızlanmaktadır ve altın büyüme oranına kıyasla fazlasıyla yüksek kalmaktadır. Enflasyon bütünüyle bir para arzı hikayesidir. Mesele bu kadar basit, berrak ve nettir.”

Para arzı analizinin iktisadi açıdan son derece yalın olmasına rağmen merkez bankası bürokrasisi için anlaşılmaz kaldığını dile getiren Hanke, “Ancak bu durum Fed için o kadar basit değil. Çünkü Fed uzun zamandır para arzını ve paranın miktar teorisini tamamen görmezden geliyor. Paranın miktar teorisine, değişim denklemine ve para arzındaki belirgin değişimlerin belirli bir gecikmeyle varlık fiyatlarını, ekonomik büyüme ile enflasyon oranını içeren nominal gayrisafi yurtiçi hasılayı değiştireceğine inanan parasalcı iktisatçıları resmen kapının önüne koydular. Bu ilkelerin tamamını bir kenara fırlattılar. Fed bünyesinde post-Keynesyen makroekonomik modeller kullanılıyor ve bu modellerin hiçbirinde toplam para arzı ölçümüne yer verilmiyor. Modellerinde hiçbir parasal büyüklük, yani hiçbir büyük M harfi bulunmuyor. Bu anlayış, Fed’in önceki yönetiminin bıraktığı bir mirastır. Para arzındaki değişimler ile ekonomik aktivitedeki değişimler arasında güvenilir bir ilişki bulunmadığını defalarca dile getirdiler ki bu ifade baştan aşağı tam bir saçmalıktır. Dolayısıyla Fed esasen kör uçuşu yapıyor; çünkü para arzına bakmıyorsanız mecburen kör uçuşu yaparsınız” ifadelerini kullandı.

“Warsh parasalcılığa adım atabilir ama geçmişin yöntemlerini nasıl değiştireceğini henüz bilmiyoruz”

Program yöneticisi ve jeopolitik analist Brandon J. Weichert’in, göreve gelmesi beklenen yeni Fed yetkilisi Kevin Warsh’ın kurumdaki bu gidişatı düzeltip düzeltemeyeceğine yönelik sorusu üzerine Hanke, yeni döneme dair temkinli bir değerlendirmede bulundu.

Warsh’ın parasal büyüklükleri yeniden hesaba katan bir çizgiye yönelebileceğine işaret eden Hanke, “Görünen o ki Warsh, para arzının incelendiği, önemli ve kayda değer görüldüğü bir tür parasalcılığa geçiş yapacak. Fakat ne tür bir model uygulayacağını veya tam olarak ne yapacağını henüz kesin olarak bilmiyoruz. Warsh’ı destekleyen ve onu beğenen pek çok çevre, kendisini bir parasalcı ve şahin olarak tanımlıyor. Şahin olarak nitelendirilmek, zaten para arzındaki hareketlere dikkat kesilen bir parasalcı olmakla eşanlamlıdır. Ancak kesin bir yargıya varmak için henüz erken” değerlendirmesinde bulundu.

Kevin Warsh’ın kurumsal süreçleri gözden geçirmek üzere adımlar attığını aktaran Prof. Hanke, şunları kaydetti:

“Warsh, Fed’in operasyonel faaliyetlerini, işleyiş usullerini, iletişim yöntemlerini ve ölçüm problemlerini mercek altına alacak altı ayrı çalışma grubu kurduğunu ifade etti. Geniş para arzının doğru hesaplanması meselesi de doğrudan bu ölçüm problemleri başlığı altına girmektedir. Dolayısıyla bu başlıklara kapıyı aralamış görünüyor. Fakat onu kesin bir dille belirli bir düşünce kampının içine yerleştirmek için henüz çok erken bir aşamadayız. Geçmişte yürütülen yöntemlerden kesinlikle uzaklaşacak ve değişiklikler yapacaktır; ancak bu değişimin tam olarak nasıl gerçekleşeceğini şimdiden kestiremiyoruz.”

Hanke, kurumsal reform adımlarının yanı sıra dış baskılara da dikkat çekerek, “Aynı zamanda olayların akışına kapılıp gitme riski de her zaman mevcuttur. Başkan’ın Warsh ve Fed üzerinde kuracağı şahsi baskılar bulunuyor; ayrıca süregiden savaş sebebiyle hayatın kendi gerçeklikleri de kurum üzerinde ciddi baskılar oluşturacaktır” diye ekledi.

“Trump’ın hiçbir stratejisi yok, günübirlik hamleleri tam bir felaket getirdi”

Weichert’in İran ile devam eden askeri gerilim ve savaş ortamının ABD ekonomisini nasıl etkileyeceğine ilişkin sorusunu yanıtlayan Hanke, ekonomik görünümün iyileşmeyeceğini belirtti.

Hanke, “Ekonomik tablonun ya mevcut haliyle kalacağını ya da daha da kötüleşeceğini düşünüyorum. ABD Başkanı, benim tamamen günübirlik olarak tanımlayabileceğim bir çizgi izledi. Bu da hiçbir stratejisinin bulunmadığı anlamına geliyor. Her şey plansız, anlık ve duruma göre gelişiyor. Aklına ne gelirse onu yapıyor ve gelişmelere yalnızca anlık tepkiler veriyor. Yaptığı her şey de elbette tam bir felaketle sonuçlandı; çünkü bu plansız adımların tamamı gerilimi daha fazla tırmandırmaktan başka bir işe yaramadı. İstediğini elde edemeyince gerilimi tırmandırıyor ve yeniden saldırıya geçiyor” dedi.

Bu kısır döngünün arka arkaya ağır mağlubiyetler doğurduğunu söyleyen Hanke, “Bu tırmandırma döngüsü birbiri ardına gelen birçok yenilgiye yol açtı. 28 Şubat tarihindeki İran’a yönelik büyük saldırı girişimi de dahil olmak üzere, ki öncesinde de birkaç girişim olmuştu, tek bir başarılı adım dahi atılamadı; o büyük harekat tam bir yenilgiydi. Ardından gelen diğer tüm tırmandırma hamleleri de aynı şekilde hezimetle sonuçlandı. Yenilgi derken son derece açık ve net bir olgudan bahsediyorum: ABD, gerilimi her tırmandırma hamlesinin öncesinde, sonrasına kıyasla her zaman daha iyi bir stratejik konumdaydı. Hamle yapıldıktan sonra daha kötü bir konuma düşüyorsanız ben buna yenilgi derim ve bu durum hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak kadar kesindir. Trump, İran konusunda kendini çıkamayacağı bir köşeye sıkıştırmış durumdadır” açıklamasında bulundu.

“Trump gösteriyi yönettiğini sanıyor ama gösteri onu yönetiyor”

Weichert’in sahadaki kötü gidişat karşısında Başkan Trump’ın gerilimi düşürerek bu durumdan kurtulmak isteyip istemediğine dair sorusunu değerlendiren Prof. Hanke, Washington-Tel Aviv hattındaki siyasi ilişkilere dikkat çekti.

Doğrudan bir görüşme yapmadığının altını çizen Hanke, şunları söyledi: “Öncelikle belirtmeliyim ki bu benim şahsi değerlendirmemdir; zira bu meseleyi bizzat Başkan Trump ile konuşmadım. Üstelik üst düzey kurmaylarıyla da İran meselesi özelinde doğrudan bir temasım olmadı; kendileriyle başka konuları görüştüm ancak İran başlığını ele almadım. Benim tahminim ve kanaatim odur ki Trump bu krizin bir anda ortadan kaybolup gitmesini çok isterdi. Ancak bu kriz kendiliğinden yok olup gitmeyecek; yine de içine düştüğü böylesi bir bataktan kim kurtulmak istemez ki?”

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve Washington’daki lobi unsurlarının karar alma süreçleri üzerindeki ağırlığına değinen Hanke, sözlerini şöyle tamamladı:

“Buna karşın Netanyahu, Trump’ın bu bataktan çıkmasını istemiyor gibi görünüyor. Asıl ana problem de tam olarak burada düğümleniyor. Trump’ın bu tırmandırma döngüsünü ısrarla sürdürmesinin temel nedenlerinden biri de budur. Netanyahu ve İsrail lobisinin Başkan üzerinde çok ciddi bir nüfuzu bulunuyor. Günün sonunda Trump, Netanyahu ne talep ediyorsa ona boyun eğiyor. Sağa sola kaçıyor, durumu kurtarmak için birçok farklı laf ediyor; fakat nihayetinde gösteriyi Netanyahu’nun yönetmesine izin veriyor. Benim her zaman sevdiğim eski bir söz vardır: ‘Ya gösteriyi sen yönetirsin ya da gösteri seni yönetir.’ Şu anda gösteri doğrudan Trump’ı yönetiyor ve o gösterinin adı da tam olarak Netanyahu ve İsrail’dir.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Çin, Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan paktından nasıl fayda sağlayabilir?

Yayınlanma

Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan paktı, Washington’ın Körfez güvenliğinin tartışmasız merkezi olmaktan çıktığı, daha çok kutuplu bir Orta Doğu güvenlik düzenine işaret ediyor.

Al Monitor, Rosaleen Carroll , Joyce Karam

ABD’nin İran’daki savaşı neredeyse altı ayını doldururken ve Washington açısından hâlâ net bir çıkış stratejisi görünmezken, Körfez’de Çin’in çıkarlarına ve bölgeye yönelik vizyonuna uygun yeni bir güvenlik gerçekliği ortaya çıkıyor.

Geçen cuma Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan liderleri, üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırının tümüne yönelik bir saldırı olarak kabul edilmesini öngören ortak savunma anlaşmasını imzaladı. “Mekke Paktı” olarak adlandırılan anlaşma; istihbarat paylaşımı, eğitim, lojistik ve savunma sanayii işbirliği dahil olmak üzere daha güçlü askeri koordinasyon çağrısında bulunuyor.

Paktın pratikte ne ölçüde önem taşıyacağı henüz belirsiz. Ancak anlaşma, bölgesel güçlerin tamamen ABD’ye bağımlı olmayan güvenlik düzenlemeleri oluşturma çabasını yansıtıyor.

Çin paktı resmen desteklemiş değil. Bununla birlikte devlet haber ajansı Xinhua, anlaşmayı bölgede artan güvenlik kaygılarına verilen bir yanıt olarak öne çıkardı. Daha genel anlamda pakt, Pekin’in uzun süredir savunduğu, Orta Doğu ülkelerinin güvenliklerini dışarıdan bir güce dayanmak yerine bölgesel güvenliğin şekillenmesinde öncü rol oynamaları gerektiği yönündeki görüşüyle örtüşüyor. Çin, “ortak, kapsamlı, işbirliğine dayalı ve sürdürülebilir güvenlik” olarak tanımladığı yaklaşımı teşvik ederken, dış aktörlerin daha az egemen olduğu bölgesel bir güvenlik mimarisini savunuyor.

Pekin, anlaşmadan üç şekilde fayda sağlayabilir.

  1. ABD’den uzaklaşarak çeşitlenme

Stimson Center Çin Programı Direktörü ve kıdemli araştırmacı Yun Sun, Al-Monitor’a yaptığı açıklamada, “Şimdiye kadar pakt Çin tarafından olumlu karşılandı çünkü Orta Doğu’daki güvenlik düzenlemelerinin çeşitlenmesini temsil ediyor ve bu da ABD’nin güvenlik sağlayıcısı olarak merkezi rolünü azaltıyor,” dedi.

Sun, Çin’in “ABD etkisinden daha bağımsız, bölgenin kendi iç dinamiklerinden doğan bir güvenlik düzenlemesi” çağrısında bulunduğunu söyledi.

Pekin yıllardır bu fikrin farklı biçimlerini gündeme getiriyor. Çin, Devlet Başkanı Xi Jinping’in 2022’de Suudi Arabistan’a gerçekleştirdiği ziyaret sırasında Körfez ülkelerinin güvenliklerini korumalarına ve Körfez için “yeni ve kapsamlı” bir güvenlik mimarisi oluşturmalarına destek vereceğini açıklamıştı. Çinli yetkililer ve akademisyenler, bölgesel aktörlerin daha fazla sorumluluk üstlenmesini aynı zamanda bir yük paylaşımı biçimi olarak çerçeveliyor: Bölge ülkeleri kendi güvenliklerini daha fazla kendileri sağlarken, dış güçler daha az merkezi rol oynuyor.

Bu, Pekin’in Washington’ın yerine bölgenin güvenlik garantörü olmayı amaçladığı anlamına gelmiyor. Çin ne bölgede bu rolü üstlenebilecek ölçekte askeri bir varlığa sahip ne de şu ana kadar böyle bir sorumluluğu üstlenme isteği gösterdi. Ancak daha çeşitlendirilmiş bir güvenlik ortamı, Pekin’e bölgede zaten genişlemekte olan ilişkilerini daha da derinleştirme imkânı verebilir.

Pakt, Washington’ın Orta Doğu’daki askeri varlığının sürdürülebilirliği konusunda giderek daha fazla soru işaretiyle karşı karşıya kaldığı bir dönemde imzalandı. ABD hâlâ Körfez’de ve bölgenin diğer kesimlerinde geniş bir üs ve askeri güç ağına sahip. Ancak İran’la savaş, bu askeri varlığın kırılganlıklarını ortaya koydu. ABD askeri tesisleri İran’ın füze ve insansız hava aracı saldırılarına defalarca hedef oldu. Bu durum hem Washington’da hem Körfez ülkelerinde ABD’nin askeri varlığının yeniden yapılandırılması gerekip gerekmediğine ilişkin tartışmaları tetikledi.

Çin açısından ortaya çıkan fırsat askeri olduğu kadar siyasi de. Körfez ülkelerinin savunma ortaklıklarını çeşitlendirdiği bir bölge, Pekin’in Washington’ın uzun süredir sağladığı türden bir ittifak garantisi sunmasına gerek kalmadan Çin diplomasisine, silah satışlarına, teknolojisine ve yatırımlarına daha açık hale gelebilir.

  1. Pakistan kozu

Pakistan, Pekin’in en yakın savunma ortaklarından biri ve Çin silahlarının başlıca alıcılarından biri. İki ülke, savaş uçakları ve denizaltılardan ortak insansız hava aracı üretimine kadar uzanan geniş kapsamlı bir işbirliği geliştirdi. Örneğin Pakistan Hava Kuvvetleri’nin belkemiğini oluşturan JF-17 savaş uçağı, Pakistan Aeronautical Complex ile Çinli Chengdu Aircraft Industry Group tarafından ortaklaşa geliştirildi.

Pakistan aynı zamanda paktın tek nükleer gücü.

Sun, “Çin’in Pakistan üzerindeki çok büyük etkisi göz önüne alındığında, bu durum dolaylı olarak Çin’in nüfuzunun artmasına katkı sağlıyor,” dedi.

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, mayıs ayında Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ile yaptığı görüşmede Çin-Pakistan ilişkilerini “sarsılmaz” olarak nitelendirmişti.

Pakistan Körfez güvenlik düzenlemelerine daha fazla entegre oldukça, Çin yapımı sistemlerin, eğitim programlarının ve bakım ağlarının bölgede daha geniş bir rol üstlenmesi mümkün olabilir.

Suudi Arabistan da son yıllarda Çin’le askeri ve ekonomik işbirliğini genişletti. Mart ayında yayımlanan haberlerde Riyad ile Pekin’in, Cidde’de Çin yapımı Wing Loong-3 silahlı insansız hava araçları için bir üretim hattı kurulmasını öngören 5 milyar dolarlık bir anlaşmaya vardığı belirtildi. İki hükümet de söz konusu anlaşmayı kamuoyuna açık biçimde doğrulamadı. Ancak böyle bir anlaşma, Suudi Arabistan’ın Çin ekipmanını yalnızca satın alan bir ülke olmaktan çıkıp bunları yerel olarak üreten bir ülkeye dönüşmesi anlamına gelir ve Pekin’in krallığın savunma sanayisindeki varlığını derinleştirir.

Türkiye ise giderek daha fazla kendi yerli savunma sanayisine öncelik veriyor ve stratejik ilişkilerini çeşitlendiriyor. Türkiye’nin Pakistan’la savunma ortaklığı hâlihazırda oldukça kapsamlı. Suudi Arabistan da Türk insansız hava araçlarının önemli müşterilerinden biri. Çin açısından bu durum, Türkiye’nin Çin’le savunma ilişkileri Pekin’in Pakistan’la ilişkileri kadar gelişmiş olmasa bile, üç pakt üyesi arasında kesişen tedarik zincirleri ve ortak projeler açısından potansiyel bir alan yaratıyor.

  1. Çin için daha fazla savunma satışı

İran savaşı, Körfez güvenliği açısından insansız hava araçlarının, füzelerin ve hava savunma sistemlerinin ne kadar merkezi hale geldiğini ortaya koydu. Çin, nispeten uygun fiyatlı silahlı insansız hava araçları, hava savunma sistemleri ve giderek artan ölçüde yerel üretim ve teknoloji ortaklıkları sunabilmesi nedeniyle bu pazarda güçlü bir rekabet konumunda bulunuyor.

Suudi Arabistan’daki Wing Loong-3 projesine ilişkin haberler bu modelin cazibesini ortaya koyuyor. Çin, yalnızca tamamlanmış bir platform satmak yerine Suudi Arabistan’ın eğitim, bakım, tedarik zinciri ve sanayi altyapısına kalıcı biçimde entegre olabilir. Haberlere göre Cidde’de kurulacak tesis yılda yaklaşık 48 insansız hava aracı üretecek.

Mekke Paktı bu tür olanakları daha cazip hale getirebilir. Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye arasındaki savunma koordinasyonunun artması, birlikte çalışabilir sistemlere, ortak eğitim programlarına ve sanayi işbirliğine yönelik talep yaratabilir. Pakistan’ın uzun süredir Çin ekipmanlarını kullanması Pekin’e pakt üyelerinden birinde önemli bir avantaj sağlarken, Suudi Arabistan’ın gündemdeki insansız hava aracı üretim planları Çin’e diğer bir ülkede daha geniş bir sanayi ayağı kazandırabilir.

Pakt, ABD ile bağların kopması anlamına gelmiyor. Üye ülkeler anlaşmanın savunma amaçlı olduğunu ve Washington’la ya da NATO’yla olan mevcut düzenlemeler dahil olmak üzere mevcut anlaşmaların yerini almadığını vurguladı.

Ancak pakt, Washington’ın artık Körfez güvenliğinin tartışmasız merkezi olmadığı, daha çok kutuplu bir Orta Doğu güvenlik düzenine işaret ediyor. Bu değişim Çin’in lehine işliyor: Pekin, bölge ülkeleri kendi güvenlikleri için daha fazla sorumluluk üstlenirken siyasi nüfuzunu, silah ihracatını ve savunma sanayii bağlarını genişletebilir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English