Bizi Takip Edin

Dünya Basını

ABD’nin Venezuela’da olağan işleri

Yayınlanma

Çevirmen notu: Aşağıda çevirisini bulacağınız makale, ABD’nin Venezuela’ya ve Devlet Başkanı Nicolás Maduro’ya yönelik müdahalesini tekil, istisnai veya “hukukî” bir vaka olarak değil, Latin Amerika’ya dönük yüz yılı aşkın emperyal müdahale geleneğinin güncel ve çıplak bir tezahürü olarak ele alıyor. Nitekim Venezuela örneğinde görüldüğü gibi, “uyuşturucuyla mücadele” ve “hukukun üstünlüğü” söylemi, devlet egemenliğini askıya almanın ve bir ülkenin stratejik kaynaklarını emperyal bir güç tarafından yeniden düzenlemenin ideolojik aracından başka bir şey değil. Venezuela’ya dair güncel bir analiz olmanın ötesinde emperyalizmin işleyiş mantığına dair daha genel, tarihsel ve eleştirel bir okuma sunan makale boyunca, Monroe Doktrini’nden Washington Konsensüsü’ne, gambot [gunboat] diplomasisinden modern “kaynak vesayeti” rejimlerine uzanan emperyal süreklilik görünür kılınmaya çalışılıyor.


ABD’nin Maduro’yu Ele Geçirmesi Neden Gambot Diplomasisinin Bir Asırlık Mirasını Hatırlatıyor?

Doug Specht
Geographical
4 Ocak 2026
Çev. Leman Meral Ünal

Yaygın biçimde yasal bir tutuklamadan ziyade devlet destekli bir kaçırma olarak görülen bir operasyonda, ABD güçleri son derece tartışmalı bir uyuşturucu suçlamasıyla Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu ele geçirdi. Bu hamle, kuşkusuz Donald Trump’ın Washington’un artık ülkeyi ve onun petrolünü “yöneteceğini” ilan etmesinin önünü açtı. Trump’ın kendi basın toplantısındaki ifadesiyle bir “askerî operasyon” olan bu girişim, eşi benzeri görülmemiş bir kolluk eylemi olmanın yanı sıra, petrol jeopolitiği, büyük güç rekabeti ve Monroe Doktrini’nin yeniden canlandırılan diliyle güncellenmiş, Latin Amerika’da ABD’nin uzun süredir başvurduğu savaş gemisi geleneğinin bir parçası. Senaryo tanıdık: Bir hükümeti suçlu ilan etmek, egemenliğini gayrimeşrulaştırmak, ezici güç kullanmak ve ardından “istikrar” ve “özgürlük” adına ülkenin ekonomisini ABD tarafından yönetilen bir düzene eklemlemek.

Baskın çarpıcı, mantık tanıdık

3 Ocak 2026’nın erken saatlerinde, ABD özel kuvvetleri ve kolluk güçleri “Mutlak Kararlılık Operasyonu” kapsamında Caracas’a ani bir baskın düzenledi, Venezuela’nın hava savunmalarını devre dışı bıraktı ve Maduro ile eşi Cilia Flores’i Fuerte Tiuna askerî kompleksinden alarak önce amfibi savaş gemisi USS Iwo Jima’ya, ardından da uçakla New York’a getirdi. Trump daha sonra bu saldırıdaki, hava, kara ve deniz gücü ölçeğini İkinci Dünya Savaşı tarzı operasyonlara benzeterek, “Amerikan tarihindeki askerî kudret ve özgüveninin en çarpıcı, en etkili ve en güçlü tezahürlerinden biri” olarak selamlayacaktı. Trump’ın özel üyeler kulübü Mar-a-Lago’da düzenlenen bir basın toplantısında, ABD’nin, kendi ifadesiyle “güvenli, uygun ve ihtiyatlı bir geçişi” denetleyebilene kadar “ülkeyi yöneteceğini” ilan etti, Venezuela kurumlarına derhal bir yetki devrini ya da çok taraflı bir denetimi ise açıkça reddetti.

Dışişleri Bakanı Rubio ise baskını, iddianamesi düzenlenmiş bir firarinin gayet hukuka uygun biçimde yakalanması olarak çerçeveledi, Maduro’nun “Venezuela’nın meşru başkanı” falan olmadığını savundu ve operasyonun Kongre onayı gerektirmeyen bir kolluk faaliyeti olduğunu ileri sürdü. Ne var ki ulusal hava savunmasının devre dışı bırakılması, Karayipler’de konuşlandırılan devasa bir donanma ve “ikinci ve çok daha büyük bir saldırı” için hazırlanan acil durum planları gibi operasyonel gerçekler bunun bir sınır ötesi baskınından ziyade tam spektrumlu bir askeri müdahale olduğunu ortaya koyuyor. Nitekim Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres başta olmak üzere birçok isim, bu saldırının “tehlikeli bir emsal” oluşturduğunu ve egemen devletlere karşı güç kullanımını düzenleyen uluslararası hukuk normlarının ciddi biçimde ihlal edildiğine işaret ettiler.

“Ülkeyi biz yöneteceğiz”

Trump’ın Venezuela üzerinde fiilî kontrolü ele geçirmesini gerekçelendirme biçimi, apaçık biçimde iktisadi bir mantığa dayanıyor: “En büyüklerimiz olan Amerikan petrol şirketlerimiz ülkeye girip milyarlarca dolar harcayacak, fena halde bozulmuş altyapıyı (petrol altyapısını) düzeltecek ve ülke için para kazanmaya başlayacak.” Başka bir açıklamasında düzenlemeyi daha da net ifade etti: ABD “petrol işinde”ydi, Venezuela ham petrolünü küresel alıcılara “çok daha büyük” miktarlarda satacak, böylece hem Venezuela hem de ABD bundan büyük fayda sağlayacaktı, fakat gelir akışlarının ve denetimin fiilen nasıl paylaşılacağına dair herhangi bir açıklama gelmedi. Savunma Bakanı Pete Hegseth ise müdahaleyi açıkça Irak’ın stratejik bir tersine çevrimi olarak sundu: “Onlarca yıl harcayıp kan bedeli ödeyerek” ekonomik olarak “hiçbir şey elde etmemek” yerine, Trump’ın “senaryoyu tersine çevirdiğini” ve güç projeksiyonunun “ek servet ve kaynakları” güvence altına aldığını söyledi.

Ancak operasyon, Venezuela’nın petrolü üzerinde ulusal kontrol iddiasını içeren uzun soluklu projesini tersine çevirme ve özellikle ABD’li şirketlerin çıkarım ve kâr koşullarını belirlediği bir modele geri dönme girişimi olarak da okunabilir. Venezuela, petrol endüstrisini 1970’lerde millîleştirmeye başladı ve bu süreç, 1976’da devlet şirketi PDVSA’nın kurulmasıyla zirveye ulaştı. Artık eski yabancı büyük şirketlerin imtiyazları resmen sona erdirilmişti. Daha sonra Hugo Chávez döneminde, 2001 gibi başlayan yeni bir kaynak milliyetçiliği dalgası, devlet denetimini sıkılaştırdı, sözleşmelerin yeniden müzakere edilmesini zorunlu kıldı ve Orinoco Kuşağı projelerinde çoğunluk kamu mülkiyetini genişletti. Washington, görevdeki başkanı ortadan kaldırarak ve ABD’li firmaların petrol sektörünü “düzelterek” yöneteceğini ima ederek hukuken resmen yürürlükte olsa bile, bu on yıllık millîleştirme sürecini fiiliyatta askerî güç kullanarak çözmeye çalışıyor. Böylece Venezuela’nın millileştirilmiş petrolünü serbest piyasada ticaret konusu yapabilme kapasitesini fiilen ortadan kaldırmış oluyor.

İşte tam da bu noktada, yeniden canlanan Monroe Doktrini tarihsel bir analoji olmaktan çıkıp açık bir politika haline geliyor. 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi, analistler tarafından doktrine bir “Trump Tamamlayıcısı” (Trump Corollary) getirildiği şeklinde değerlendirilmişti; bu Çin ve Rusya gibi “yabancı rakiplerin” Batı Yarımküre’nin enerji ve lojistik koridorlarına yerleşmesini engelleme konusunda ABD’ye özel bir hak atfetmekteydi. Bu nedenle, Çinli ve Rus firmaları tarafından uzun süredir talep edilen Venezuela’nın muazzam değerdeki rezervleri, Washington’un yalnızca erişmek istediği değil, yönetmeyi de planladığı stratejik bir varlık olarak yeniden tanımlanmakta. Yani Trump, ABD yönetimindeki petrol üretiminin hem Amerikan enerji güvenliğini “koruyacağını” hem de hasımlarını disipline edeceğini vaat ediyor.

Washington Konsensüsü ile daha derin bir süreklilik ise, bir “çevre” ekonominin dışsal bir otorite altında zorla yeniden yapılandırılmasında yatıyor. 1990’lar versiyonu pazarları açmak için borç, yapısal uyum ve özelleştirme şartlarını kullanırken, 2026 versiyonu füze saldırılarıyla, görevdeki bir başkanın gözaltına alınmasıyla ve öngörülebilir gelecekte ekonominin “kumanda tepelerinin” yerli halklar yerine yabancı şirketler tarafından kontrol edileceğine dair açık bir vaatle başlıyor. Fakat her iki durumda da egemenlik koşullu olarak ele alınıyor: Hükümetler liberalleşip ABD’nin stratejik öncelikleriyle hizalandığında tanınıyor, kilit kaynaklar üzerinde ulusal kontrolde ısrar ettiklerinde ise devre dışı bırakılıyorlar. İktisadi açıdan bu, Washington Konsensüsü’nün liberalleşme ve özelleştirme reçetesini andırıyor, fakat bu sefer devlet şirketi PDVSA’nın “reformu”, IMF koşulluluğuyla değil, uçak gemisi grupları ve özel kuvvetlerle destekleniyor elbette.

Gambot diplomasisinin geri dönüşü

Tarihsel olarak gambot diplomasisi, zayıf devletleri siyasal ya da iktisadi talepleri kabul etmeye zorlamak için deniz gücünün kullanılması ya da kullanma tehdidi anlamına geliyor. Ki bu ABD’nin 19. yüzyıl sonlarından Muz Savaşları’na dek Latin Amerika coğrafyasında defalarca başvurduğu bir yöntem. 1899’da ABD, ticari çıkarlarını savunma kararlılığını göstermek üzere USS Wilmington kruvazörünü Venezuela’nın Orinoco Nehri’ne gönderdi. 1905’te ise Theodore Roosevelt, Dominik Cumhuriyeti’nde bir gümrük idaresi kurdu ve fiilen gümrük gelirlerinin kontrolünü ele geçirerek yabancı alacaklılara geri ödemeyi garanti altına aldı. Bu operasyonlar “uygarlık götürme” ya da “istikrar sağlama” misyonları olarak gerekçelendirildi, fakat çekirdek işlevleri basitti: Ticaret yollarını güvenceye almak, yatırımları korumak ve Monroe Doktrini bayrağı altında Avrupalı güçleri uzak tutmak.

Ocak 2026 müdahalesinin söylemleri ve kullanılan teknoloji güncellenmiş olsa da aynı yörüngeyi izlemeye devam ediyor. Tek bir kruvazör yerine ABD, USS Gerald R. Ford uçak gemisi taarruz grubunu ve ona eşlik eden savaş gemilerini konuşlandırdı, onlarca hedefe hassas saldırılar düzenledi ve ardından DEA [Uyuşturucu ile Mücadele Dairesi] armaları altında kelepçeli bir devlet başkanını kamuoyuna “suçlu teşhiri yürüyüşü” [perp-walk] ile sergiledi. Trump yönetimi, bir gümrük tahsilat dairesi kurmak yerine, Washington’un koşulları belirlediği fiilî bir kaynak vesayeti kurdu. Bu arada dil de yenilendi, “Venezuela’yı yönetmek” hayırhah bir vasîlik gibi sunuldu. Ne var ki toprak ve gelir akışları üzerinde zorlayıcı denetimin temel mantığı, Orinoco’daki silahlı gemi seferlerini ya da Dominik gümrüklerinin ele geçirilmesini incelemiş herkes için epey tanıdık.

İstikrarsızlaştırmanın uzun geçmişi

Caracas’ta yaşananlar, ABD’nin Latin Amerika genelinde, demokrasiyi kurtarma ya da yıkıcılıkla mücadele söylemlerinin, ABD’nin iktisadî ve stratejik önceliklerine meydan okuyan hükümetleri disipline etmeye yönelik çabaları defalarca perdelediği uzun bir müdahale tarihinin üzerine oturuyor. 1954’te CIA, toprak reformu United Fruit’in çıkarlarını tehdit eden Guatemala’nın seçilmiş başkanı Jacobo Árbenz’in devrilmesini sağlamıştı; bu müdahale, sonrasında komünizme karşı bir set olarak gerekçelendirilen ve on yıllarca sürecek olan askerî yönetimler döneminin önünü açtı. 1965’te ABD Deniz Piyadeleri, görevden uzaklaştırılmış reformist başkan Juan Bosch’un dönüşünü talep eden bir ayaklanmayı bastırmak üzere Dominik Cumhuriyeti’ne çıktı, bu da yine bildik şekilde “komünist tehdit”in önlenmesi olarak çerçevelendi. Aynı Soğuk Savaş mantığı, Şili’de Salvador Allende’ye karşı yürütülen gizli kapaklı müdahaleye de temel oluşturdu. Yani süregelen ABD baskısı ve CIA operasyonları, 1973 darbesine ve Pinochet diktatörlüğüne giden yolun taşlarını da döşedi.

Orta Amerika bu taktikler için bir laboratuvar işlevi gördü. 1980’lerde Honduras ve Nikaragua, ABD destekli kontrgerilla ve vekâlet savaşları için bir sahne haline geldi ve Soğuk Savaş sonrasında da varlığını sürdüren militarize elitler ve güvenlikleştirilmiş ekonomiler yerleşti. Asgari ücreti yükselten ve Caracas ile ihtiyatlı bir yakınlık kuran Başkan Manuel Zelaya’ya karşı yapılan 2009 yılındaki Honduras darbesi, aynı senaryoyu yeniden yazdı: Ordu Zelaya’yı kaçırdı, ülke dışına uçurdu ve geçici bir rejim kurdu. Washington ise bunu darbe olarak nitelemeyi reddederek demokratik olarak seçilmiş başkanı geri getirmek yerine, darbeden sonraki seçimleri meşrulaştırmak için sinsice çalıştı. Sonuç, Honduras’ın, güvenlik güçleri ve siyaset sınıfı uyuşturucu kaçakçılığı ağlarıyla giderek daha fazla iç içe geçerken, ülke ABD’nin “uyuşturucuyla savaşı”nda bir cephe hattı olarak yeniden kurgulandı.

2014’ten 2022’ye kadar başkanlık yapan Juan Orlando Hernández’in kariyeri, bu çelişkileri daha da kristalize ediyor. Yıllar boyunca ABD yetkilileri tarafından uyuşturucuyla mücadelede ve göçün yönetiminde kilit bir müttefik olarak övüldü; oysa savcılar, Honduras’ı milyonlarca dolar rüşvet karşılığında ABD’ye uzanan kokain akışlarını koruyan bir “narko-devlet”e dönüştürdüğüne dair bir dosyayı alttan alta yürütüyordu. 2024’te New York’ta bir jüri, onu birden fazla uyuşturucu kaçakçılığı suçundan mahkûm etti ve 45 yıl hapis cezasına çarptırdı. Bu, onu bu tür suçlardan hapsedilen en üst düzey Latin Amerikalı liderlerden biri yaptı. Ne var ki 2025’te Trump, cezayı ortadan kaldıran tartışmalı bir af çıkardı, böylece bir zamanlar ABD makamları tarafından “kokain otoyolu döşediği” söylenen bir adamın serbest kalmasına izin verilmiş oldu.

Bu arka plan karşısında, Nicolás Maduro’nun uyuşturucu suçlamalarıyla aniden kaçırılması ve Venezuela’nın fiilî ABD işgali altına alınması, uyuşturucuyla mücadelede ilkesel bir duruştan ziyade, hukukun Washington’un iktisadî ve jeopolitik tasarımlarına direnen hükümetleri cezalandırmak üzere seçici biçimde devreye sokulmasından başka bir şeye benzemiyor. ABD gündemlerini kolaylaştıran “dost” liderler, tepeden tırnağa kaçakçılığa bulaşmış olsalar dahi hoş görülür ya da affedilir; kaynakları millîleştiren, Washington’a meydan okuyan ya da “rakip güçlerle yakınlaşanlar” ise düzen adına suçlu ilan edilip ortadan kaldırılır.

Yeni değil, sadece daha az gizli

ABD içinden ve dışından gelen tepkiler, birçok kişinin gördüğü tehlikenin yalnızca yapılanda değil, aynı zamanda itiraf edilende de olduğunu düşündürüyor. Örneğin Senatör Mark Warner, bu emsalin artık herhangi bir “büyük ülkenin” cezai adalet bayrağı altında bir komşu ülkenin liderini kaçırmasını meşrulaştırıp meşrulaştırmadığını sordu, “bu çizgi bir kez aşıldığında, küresel kaosu dizginleyen kurallar çökmeye başlar” uyarısında bulundu. Senatör Tim Kaine ise operasyonu “yasa dışı bir savaş” olarak nitelendirdi ve yeni savaş yetkisi sınırlamalarını zorlayacağını ilan ederek, “Kongre’ye gelmeden Başkan Maduro’yu devirmek, petrolünü ele geçirmek ve Venezuela’yı yönetmek için “hiçbir hukuki gerekçe” yoktur” dedi. Hatta bazı Cumhuriyetçiler dahi itiraz ederek, ABD’nin “yönetmesi gereken tek ülkenin Amerika Birleşik Devletleri” olduğunu ve Venezuela’nın geleceğinin Mar-a-Lago’dan yönetilen bir vesayetle değil, uluslararası gözetim altındaki seçimlerle belirlenmesi gerektiğini söylediler.

Ancak Latin Amerika’daki pek çok kişi için durum, şoktan ziyade bir deja vu hissi uyandırıyor. Karayip limanlarının işgalinden seçilmiş hükümetlere dönük darbe tertiplerine kadar, ABD gücü uzun zamandır silah namlusunun ucunda ya da bir savaş gemisinin pruvasında icra edilmiş; demokrasi, koşullar elverdiğinde çağrılmış, elvermediğinde görmezden gelinmiştir. Ocak 2026’yı bu anlamda farklı kılan, bir liderin güç kullanılarak görevden alınması ve büyük bir enerji ganimetinin güvence altına alınması değil yalnızca, ABD başkanının eski örtmecelerin çoğunu bir kenara bırakmış olması. Açıkça “Ülkeyi biz yöneteceğiz” dedi, Venezuela petrolünün ABD eliyle satılacağını söyledi. “Önce Amerika” ilkesine dayalı bir yarımküre işte tam da böyle görünecekti. Başka bir deyişle, savaş gemileri Latin Amerika sularından gerçekte hiçbir zaman ayrılmadı- sadece geri dönme emrini beklediler, fakat bu kez bir ellerinde yasal iddianameler, diğerinde ise sondaj sözleşmeleri var.

Dünya Basını

Starmer yazdı: Britanya ile Japonya arasında yeni bir işbirliği dönemi

Yayınlanma

Çiplerden rüzgâr enerjisine, Birleşik Krallık-Japonya ortaklığı güçleniyor.

Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer, Japon medyası Nikkei Asia’ya yazdı:

Britanya ile Japonya arasında yeni bir işbirliği dönemi

Britanya açısından Japonya ile ilişkimiz son derece önemlidir.

Biz, ortak çıkarlara ve geleceğe dair ortak bir vizyona sahip, dünyanın önde gelen iki demokrasisiyiz.

Japonya, Britanya’nın Asya’daki en yakın güvenlik ortağıdır. G7 ve G20’de ortağız; ayrıca Trans-Pasifik Ortaklığı için Kapsamlı ve İlerlemeci Anlaşma’nın (CPTPP) önde gelen ekonomileriyiz. Teknoloji, yenilenebilir enerji, savunma ve eğitim gibi pek çok alanda birbirini tamamlayan güçlü yönlere sahibiz.

Fakat tüm bunların ötesinde, aynı değerleri ve bakış açısını paylaşıyoruz. Nezakete, saygıya ve ortak iyilik için birlikte çalışmaya inanıyoruz.

Bu nedenle pazar günü Başbakan Takaichi’yi Downing Street’te ağırladığımda, bu sadece bir onur değil; iki ülke arasındaki derinleşen ilişki açısından da önemli bir andı. Bu ilişki, Britanya ile Japonya arasında yeni bir işbirliği döneminin habercisidir.

Bugün bu işbirliği her zamankinden daha önemli. Dünyamız hızla değişiyor. Teknolojik ilerlemeler, değişen jeopolitik ittifaklar ve hem yeni hem de eski çatışmalar hepimiz için meydan okumalar yaratıyor.

Orta Doğu’daki savaşın ve özellikle İran krizinin Japonya ve Birleşik Krallık’taki emekçi haneler üzerinde nasıl büyük bir etki yarattığını gördük.

Ancak zorlukların yanında, birlikte çalışmayı seçenler için büyük fırsatlar da var.

Hiçbir ülke bunu tek başına başaramaz.

Daha çekişmeli ve daha kırılgan bir dünyada başarılı olmak istiyorsak; küresel avantaj sağlamak, daha büyük kapasite ve dayanıklılık inşa etmek ve her iki ülkenin halkları için somut faydalar üretmek istiyorsak, ortaklarımızla işbirliğimizi derinleştirmeliyiz.

Bu yılın başlarında Başbakan Takaichi ile Tokyo’da görüştüğümüzde, ortak önceliklerimiz üzerinde mutabık kalmıştık: büyümeyi desteklemek; ekonomik güvenliği, enerji dayanıklılığını ve ulusal güvenliği güçlendirmek.

Pazar günü ise bu işbirliğinin şimdiden nasıl sonuç verdiğine dair somut kanıtlar gördük.

Downing Street’te Başbakan Takaichi ve ben, önde gelen Britanyalı ve Japon iş dünyası temsilcileriyle görüştük. Aralarındaki benzersiz işbirliğinin, her iki ülkeye de milyarlarca sterlinlik yatırım sağlayarak şimdiden büyük yatırım fırsatları yarattığını dinledik. Küresel istikrarsızlık karşısında, iş dünyamızı, tamamlayıcı güçlü yönlerimizden hareketle ortaklıklarını daha da derinleştirmeye; ekonomilerimizin büyümesini, güvenliğini ve dayanıklılığını desteklemeye teşvik ettik.

Başbakan Takaichi’nin açıkça ifade ettiği gibi, güçlü ekonomik büyüme dayanıklılık ve ulusal güvenlik için elzemdir. Ülkelerimiz arasındaki güçlü ticari ilişkiler yalnızca iç büyümeyi desteklemekle kalmayacak; aynı zamanda istihdamı destekleyecek ve pek çok insanın karşı karşıya olduğu hayat pahalılığı sorunlarının aşılmasına katkı sunacaktır.

Bu nedenle, dünkü yatırım haberlerinin yanı sıra Başbakan Takaichi ve ben, hâlihazırda yürüttüğümüz çalışmaları ileri taşıyacak yeni ortaklıklar açıkladık.

İlk olarak, büyümeyi ve ekonomik dayanıklılığı artırmak üzere yeni Birleşik Krallık-Japonya Öncü Teknolojiler Ortaklığı’nı başlattık. Tek başımıza ilerleyemeyeceğimiz gerçeğinden hareketle bu ortaklık, Birleşik Krallık’ın Ar-Ge ve yazılım alanındaki yetkinliğini Japonya’nın ileri imalat gücüyle birleştirecek.

Bu, inovasyondaki güçlü yönlerimizi geleceğimizi güvence altına almak için gereken güvenilir teknoloji kapasitesine dönüştürecek stratejik bir ittifaktır. Britanyalı yapay zekâ çip tasarımcılarını Japonya’nın Rapidus tesisiyle buluşturarak, ticari kuantum atılımlarını devreye alarak ve ileri nükleer mühendislik alanında işbirliği yaparak, laboratuvardaki bilimsel mükemmeliyeti pazarda yenilik üreten dinamik işletmelere dönüştürüyoruz. Bu, yarının teknolojilerine öncülük etmek ve ortak değerlerimizi bu teknolojilere yerleştirmek için gerekli dirençli tedarik zincirlerini inşa edecektir.

Ayrıca enerji dayanıklılığını artırmaya yardımcı olmak üzere Açık Deniz Rüzgâr Enerjisi Mutabakatı üzerinde anlaştık. Japonya’nın halihazırda Avrupa dışından Birleşik Krallık’ın temiz enerji alanındaki en büyük yatırımcısı olmasından büyük memnuniyet duyuyorum. Şimdi daha ileri gidecek; açık deniz rüzgâr enerjisi üretimini hızlandıracak, dayanıklı tedarik zincirleri kuracak ve yüksek vasıflı istihdamı destekleyeceğiz.

Bunun yanı sıra, yeni nesil nükleer enerjiyi ticari bir gerçekliğe dönüştürmek için Britanya ve Japonya’nın en iyi nükleer kabiliyetlerini bir araya getirecek nükleer enerji alanında daha ileri işbirliği açıkladık.

Savunma alanında ise Başbakan Takaichi ve ben, kolektif güvenliğimizi güçlendirmek üzere yeni bir Savunma Kabiliyeti ve Sanayi Konseyi kurulması konusunda mutabık kaldık. Bu yapı, büyük değer verdiğimiz Küresel Muharip Hava Programı ortaklığımızın üzerine inşa edilerek daha güçlü iş bağları ve daha bütünleşik tedarik zincirleri oluşturulmasına yardımcı olacak.

Japonya ve Birleşik Krallık’ın pek çok ortak yönü, güçlü halklar arası bağları ve birbirinden öğreneceği çok şey var. Bunu teslim ederek, bir iş birliği mutabakatı aracılığıyla, birbirimizin yüksek performanslı eğitim sistemlerinden öğrenmeyi sürdürme konusunda da anlaştık. Bu, gelecek nesli ekonomilerimizin bugün ve gelecekte büyümek için ihtiyaç duyduğu beceri ve bilgiyle donatmaya yardımcı olacak.

Dünyamız hızla değişiyor. Ancak ortaklar olarak birlikte çalışarak bu yeni dönemde başarılı olabiliriz. Başbakan Takaichi ve ben daha kapsamlı işbirliği için bir yol haritası oluştururken, sanayinin de bu çağrıya kulak vermesini ve ekonomik güvenlik, enerji güvenliği, teknoloji inovasyonu ve savunma alanlarında stratejik avantajımızı güvence altına almaya yardımcı olmasını umuyorum.

Birlikte çalışmanın getirileri çok büyük. Kutlayacak çok şeyimiz, sabırsızlıkla bekleyecek çok şeyimiz var. Önümüzdeki yıllarda ülkelerimiz arasındaki ilişkiyi derinleştirmeyi sürdürürken Japonya ve Birleşik Krallık’ın birlikte neler başaracağını görmek için sabırsızlanıyorum.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Batı medyası ABD-İran mutabakatını nasıl değerlendirdi?

Yayınlanma

18 Haziran gecesi Tahran, İran ile ABD arasında hazırlanan ve “Amerika Birleşik Devletleri ile İran İslam Cumhuriyeti Arasında İslamabad Mutabakat Zaptı” adını taşıyan mutabakat metninin son halinin tamamlanarak imzalandığını resmen doğruladı. Açıklamayı İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi yaptı. Taraflar belgeyi elektronik ortamda imzaladı.

CNN, ABD yönetiminden bir yetkiliye dayandırdığı haberinde Washington’ın mutabakat metnini kamuoyuna açıkladığını bildirdi. On dört maddeden oluşan anlaşmada Hürmüz Boğazı’nda deniz ulaşımının yeniden başlaması, İran’a yönelik bazı mali kısıtlamaların hafifletilmesi ve İran’ın nükleer programına ilişkin gelecekte yürütülecek teknik görüşmelerin çerçevesi yer alıyor. Taraflar ilk etapta mutabakatı 19 Haziran’da İsviçre’de imzalamayı kararlaştırmıştı.

Reuters:

“Trump, kullandığı sert söyleme rağmen savaşı başlatırken ulaşmak istediğini söylediği hedeflerin pek azını elde etmiş görünüyor. Buna karşılık İran, saldırıdan önceye kıyasla milyarlarca dolarlık yaptırımların kaldırılmasına çok daha yakın duruyor.”

Axios:

“Başkan Trump, çarşamba günü düzenlediği bir saatlik basın toplantısında İran’la yaptığı anlaşmayı savundu. Ancak bunu yaparken başarı ölçütlerini aşağı çekmiş izlenimi verdi ve nükleer müzakerelerin başarısızlığa uğraması halinde İran’ı yeniden bombalayabileceği uyarısında bulundu.”

Bloomberg:

“Özünde bu geçici anlaşma, Hürmüz Boğazı’nın açılmasını ekonomik rahatlamayla takas ediyor. Ancak bu değiş tokuş eşit değil: Tahran’ın elde edeceği kazanımlar daha büyük ve yeni nitelikte. Washington ise yalnızca şubatta başlayan savaştan önce sahip olduğu bazı avantajları geri kazanacak.”

The New York Times:

“Bu tepki, ara seçimlere beş ay kala Trump’ın karşı karşıya olduğu sorunu ortaya koyuyor. Trump, Cumhuriyetçileri savaşın yarattığı siyasi yükten kurtarmaya çalışırken aynı zamanda parti içindeki farklı görüşleri de yönetmek zorunda kalıyor. Bazı Cumhuriyetçi müttefikleri anlaşma nedeniyle Trump’ı övse de, birbiriyle rekabet eden hiziplerin bulunduğu partide desteği bir araya getirmek kolay görünmüyor.”

Financial Times:

“Tarafların iyi bir anlaşmaya varamaması halinde Trump, elindeki araçları İran’a karşı kullanmaktan çekinmeyecek.”

The Wall Street Journal:

“ABD ile İran arasındaki barış anlaşması, Tahran’ın petrol sektörüne büyük bir ivme kazandırıyor; rejimin ekonomisini yeniden canlandırma ve yılda 60 milyar doların üzerinde gelir elde etme potansiyeli taşıyor.

Uzun vadede İran’ın küresel petrol piyasalarına tam olarak yeniden entegre olması, ABD’nin tanıdığı muafiyetlerin kalıcı yaptırım gevşemesine dönüşüp dönüşmeyeceğine bağlı olacak. Mutabakat metnine göre bunun yolu da İran’ın nükleer faaliyetlerine ilişkin daha kapsamlı bir anlaşmaya varılmasından geçiyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Joe Kent: İsrail’i durdurmak için askeri desteği kesmek gerekiyor

Yayınlanma

ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Eski Direktörü Joe Kent, Trump’a yönelik suikast girişimi ve İran ile yürütülen iyi niyet mektubu müzakerelerine dair açıklamalarda bulundu. Kent, devlet bürokrasisinin hassas bilgileri gizleme gücüne sahip olduğunu belirterek, suikastçının internet geçmişinin saklandığını ve İran ile yapılacak bir anlaşmanın yeni savaş gerekçelerine yol açabileceğini ifade etti.

ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Eski Direktörü Joe Kent, ünlü yayıncı Mario Nawfal’ın programına katılarak gündeme dair açıklamalarda bulundu.

Programın açılışında İsrail’in Lübnan’ın güneyine yönelik gerçekleştirdiği insansız hava aracı saldırılarına değinen Nawfal, ardından kamuoyunda uzun süredir tartışılan Butler suikast girişimi konusunu gündeme taşıdı.

Gazeteci Tucker Carlson’ın, Donald Trump’ın Butler’daki suikast girişimi soruşturmasını bizzat sonlandırdığına dair iddialarını hatırlatan Nawfal, bu konudaki gerçeklik payını Kent’e sordu.

Joe Kent, soruşturmanın tamamen iptal edilmesinden ziyade, kendisine Trump’ın soruşturmanın gidişatından memnun olduğunun söylendiğini aktardı. Kent, “Soruşturmanın kesin olarak iptal edildiğini söyleyemem ancak bana Dan Bongino ya da Cash Patel tarafından Başkan’ın soruşturmadan tatmin olduğu aktarılmıştı. Fakat daha sonra Başkan’ın da hazır bulunduğu bir toplantıda Butler soruşturmasındaki bazı sorunları ele aldığımızda, kendisinin aslında alınan yanıtlardan memnun olmadığını bizzat işittim. Kapalı kapılar ardında Başkan, Butler’dan gelen açıklamalardan tatmin olmadığını açıkça ifade ediyordu” şeklinde konuştu.

“Cevaptan çok soru işareti var”

Soruşturmanın ayrıntılarına inildiğinde durumun daha da karmaşık bir hal aldığını belirten Joe Kent, suikastçı Thomas Crooks’un dijital varlığına dair resmi kurumların açıklamaları ile gerçeklerin uyuşmadığını kaydetti.

Göreve geldiklerinde FBI’dan şüphelinin telefon ve bilgisayar kayıtlarını talep ettiklerini dile getiren Kent, “Yönetime geri döndüğümüzde resmi sıfatımla FBI’a başvurarak Crooks’un cihazlarını incelemek istedim. Amacım, Butler olayının arkasında İran’ın olduğuna dair o dönem ortaya atılan iddiaları ve Asif Merchant davası ile bir bağ olup olmadığını araştırmaktı. Merchant’ın İran tarafından istihdam edildiği tescillenmiş bir gerçekti ve şu an hapiste. Ancak FBI bana başlangıçta cihazlara erişemediklerini söyledi. Israrcı olduğumuzda ise cihazları açtıklarını ama içeride hiçbir şey bulamadıklarını iddia ettiler” dedi.

Kent, federal kurumların bu tavrına karşın, Tucker Carlson’ın araştırmacı gazetecisinin şüphelinin oldukça aktif bir internet profiline ulaştığını vurguladı. Kent, “Bize çocuğun telefonunda hiçbir şey olmadığı söylenirken, Carlson’ın ekibi Crooks’un internette son derece aktif olduğunu ve FBI tarafından halihazırda izlenen Norveçli bir teröristle iletişim kurduğunu ortaya çıkardı. Thomas Crooks bir ABD vatandaşıydı ve ölmüştü; dolayısıyla anayasal bir hak ihlali de söz konusu değildi. Bu cihazların, yabancı bir bağlantı olup olmadığının tespiti için tüm istihbarat topluluğuna açılması gerekirdi. Akla yatkın olan ve komplo teorisi barındırmayan en basit açıklama, yetkililerin Crooks’tan haberdar olduğu ve bir şekilde onu izlediğidir. Belki de onu bir muhbir yapmaya çalışıyorlardı ve bu durum ortaya çıktığında hükümet için utanç verici olacaktı” ifadelerini kullandı.

“Bürokrasi siyasi atamaları yönlendirebiliyor”

Programda, FBI Direktör Yardımcısı Dan Bongino ile Tucker Carlson arasında yaşanan tartışma da ele alındı. Nawfal’ın, Bongino’nun bu süreçte gerçekleri bilmeme ihtimalinin olup olmadığı yönündeki sorusunu yanıtlayan Kent, devlet mekanizmasının işleyişine dair önemli bir tespitte bulundu.

Bürokrasinin en üst düzey yetkilileri bile sahadaki gerçeklerden uzak tutabildiğini belirten Kent, “Bongino’nun samimi olduğuna inanıyorum. Ancak hükümette çalışmamış insanlar için bunu anlamak zordur; çok yüksek pozisyonlardaki kişilerin sahadaki en hassas operasyonel detaylara ulaşması bazen neredeyse imkansızdır. FBI Direktör Yardımcısı olarak çok geniş bir görev alanı ve yoğun bir takvimi vardı. Bürokrasi aygıtı, siyasi atamaları idare etmek ve onları görmelerini istemedikleri şeylerden uzak tutmak konusunda oldukça yeteneklidir. Yeni gelen siyasi atamaların belirli alanları eşelemesini istemediklerinde, onlara zamanı kısıtlayacak şekilde parlatılmış sunumlar yaparlar. Eğer bu kurumlar halkın seçtiği başkanın atadığı kişileri, hatta başkanın kendisini bile engelleyebiliyorsa, o zaman ülkeyi gerçekten kimin yönettiği sorusu boşa çıkmıyor” dedi.

“İran ile yapılan anlaşma Obama dönemindekinden daha kötü algılanabilir”

Müzakereleri yürütülen mutabakat muhtırası (MOU) konusuna da değinen Joe Kent, kalıcı bir ateşkes için çalışılmasının olumlu bir gelişme olduğunu ancak metindeki belirsizliklerin büyük riskler barındırdığını ifade etti.

Trump’ın bu anlaşma nedeniyle iç politikada sert eleştirilere maruz kalabileceğini dile getiren Kent, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bu mutabakat, İran’a para akışını sağlayacağı için Obama dönemindeki nükleer anlaşmadan (Kapsamlı Ortak Eylem Planı – KOEP) daha kötü bir uzlaşı olarak nitelendirilecektir. Serbest bırakılacak para aslında İran’ın kendi parasıdır ancak Obama da aynısını nakit transferiyle yaptığında İran’a para vermekle suçlanmıştı. Benim nükleer konulardan ziyade asıl çekincem, İran’ın bu fonlara erişim sağlayarak bölgedeki vekillerini daha etkin şekilde silahlandırmasıdır. Nitekim İran Devrim Muhafızları Ordusu’ndan, bu paranın serbest kalmasıyla Hizbullah ve Hamas’ı yeniden tahkim edeceklerine dair teyit edilmemiş açıklamalar geliyor. İsrail lobisi bu süreçte Trump’ın üzerindeki baskıyı artıracaktır. İstihbarat raporları İran’ın bu parayı vekil güçlerine aktardığını bildirmeye başladığında, bu durum bir sonraki savaş dalgasının gerekçesi haline getirilecektir.”

Joe Kent, ABD’nin bu kısırdöngüden çıkması için bölgedeki askerlerini tamamen çekmesi gerektiğini savundu. Trump’ın “George W. Bush’un savaşından daha kötü bir savaş ile Obama’nın anlaşmasından daha kötü bir anlaşma” arasında sahte bir ikileme zorlandığını belirten Kent, “Başkan askerlerimizi oradan çekmeli, böylece İran askerlerimizi hedef alamaz. Ardından yaptırımları parça parça esneterek Hürmüz Boğazı’nın yeniden trafiğe açılmasını müzakere etmeliyiz. Bu, Başkana Ortadoğu’daki savaşlardan çıkma konusunda en geniş hareket alanını sağlayacaktır” dedi.

“İsrail’i durdurmak için askeri desteği kesmek gerekiyor”

Mutabakatın Lübnan’ı da kapsayan bir ateşkes içerdiğini ve İsrail’in Lübnan’dan çekilmesini öngördüğünü hatırlatan Kent, ancak metnin bu konuda çok muğlak olduğunu söyledi.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu şartlara uyup uymayacağı konusundaki şüphelerini dile getiren Kent, ABD’nin İsrail üzerindeki nüfuzunu kullanma biçimini eleştirdi:

“Lübnan söz konusu olduğunda İsrail’i dizginlemek çok daha zor çünkü coğrafi yakınlık nedeniyle orada askeri güç sergilemek için bizim lojistik ya da tanker uçak desteğimize, İran vakasındaki kadar ihtiyaç duymuyorlar. Başkan Trump’ın İsrail’e ciddi olduğunu göstermesinin tek yolu, askeri yardımları tamamen kesmek veya büyük ölçüde kısmaktır. Kendilerine ‘Bu sefer ciddiyiz ve devam ederseniz bu durum sizin için daha kötü olacak’ denmelidir. Eş zamanlı olarak Katar üzerinden İran’ın milyarlarca dolarlık varlığının dondurulması kararı kaldırılırken, İranlı yetkililere de Lübnan’da İsrail ile yeni bir çatışma aramaktan kaçınmaları gerektiği kapalı kapılar ardında iletilmelidir.”

Kent, Netanyahu hükümetinin sivil yerleşim yerlerini hedef alan saldırı stratejisinin ABD için ciddi bir problem teşkil ettiğini belirterek, “Başkan’ın, İsrail’in Beyrut’taki saldırılarına öfkelendiğini biliyoruz. ‘Tek bir kişiyi yakalamak için koca bir apartmanı yıkmanıza gerek yok’ diyerek onları eleştiriyor. Fakat İsrail’in harekat tarzı budur. İsrail ile bu kadar iç içe olmanın getirdiği sorun tam olarak budur ve bizim ciddi olduğumuzu anlamaları için askeri kapasitelerini sınırlamamız şarttır” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English