Diplomasi
Abu Dabi, 13 milyar dolarlık Amerikan LNG santralini destekliyor

Abu Dabi, Orta Doğu’daki arz kesintilerine ilişkin endişelerin ABD’de enerji sektöründe yeni bir gelişme dalgasını tetiklemesi üzerine, Louisiana’da 13 milyar dolarlık yeni bir sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) tesisinin inşasını destekledi.
ABD’li enerji grubu Caturus, cuma günü Louisiana’nın Cameron Parish bölgesinde yıllık 9,5 milyon ton üretim kapasitesine sahip devasa bir ihracat tesisi olan Commonwealth LNG için finansman taahhütlerini açıklayacak.
Grup, tesisin inşası için 9,75 milyar dolarlık proje finansmanı sağladı. Bu hamle, İran savaşı nedeniyle küresel petrol ve LNG akışının beşte birinin geçtiği bir su yolu olan Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasından bu yana ABD’nin fosil yakıtlarının ne kadar kritik bir stratejik varlık haline geldiğini vurguluyor.
Kimmeridge’in yönetici ortağı ve Commonwealth LNG’nin başkanı Ben Dell, bir röportajda, “[Savaş nedeniyle] bugün piyasada meydana gelen en büyük değişim LNG’de. Alıcılar tedarik güvenliğini aramak ve çeşitlendirme yapmak zorundalar, bu da onları daha fazla ABD kargosu almaya yönlendiriyor,” dedi.
Caturus, ABD’li yatırım grubu Kimmeridge ile Abu Dabi devlet fonunun bir iştiraki olan Mubadala Energy ve Kanada’nın CPP Investments tarafından destekleniyor.
Mubadala Energy, CPP, BlackRock, Ares Management ve EOC Partners ile birlikte Commonwealth LNG’nin proje finansmanına sermaye katkısında bulundu.
Mubadala Energy’nin yatırımı, Donald Trump’ın ikinci görev döneminde “Amerikan enerji hakimiyetini” ortaya çıkaracağına söz vermesinden bu yana Orta Doğu’nun ABD enerji sektörüne yaptığı yatırım dalgasının bir parçası.
Proje, Trump yönetimi altında hayati öneme sahip bir ihracat izni alan ilk proje oldu ve ABD yetkililerinden diğer önemli onayları da aldı.
Geçen ay BAE devlet enerji şirketi Adnoc, ABD’de bir doğal gaz işi kurmak için on milyarlarca dolarlık yatırım yapmayı planladığını açıkladı.
Kasım ayında Saudi Aramco, potansiyel değeri 30 milyar doları aşan 17 anlaşmayı ABD şirketleriyle imzaladığını duyurdu.
Mubadala Energy’nin COO’su Adnan Bu Fateem, FT’ye verdiği demeçte, şirketin Caturus’a yaptığı yatırım ve Commonwealth LNG’ye sağladığı finansmanın İran savaşı nedeniyle değil, “dünyanın en dinamik enerji pazarlarından birine yapılan uzun vadeli bir yatırım” olduğunu söyledi:
“ABD’nin LNG alanında küresel lider konumunu genişlettiğini fark ettik. Dolayısıyla, Mubadala Energy gibi bir şirketin bu pazarda yer alması son derece mantıklı.”
Araştırma şirketi Rapidan Energy Group’a göre, nihai yatırım kararlarına ulaşan projelerin analizine göre, ABD’nin LNG ihracat kapasitesinin 2035 yılına kadar iki katına çıkarak 241 milyon tona ulaşması öngörülüyor.
Delfin LNG ve Texas LNG dahil olmak üzere diğer birçok proje nihai yatırım kararlarını bekliyor ve onaylanırsa ABD’nin kapasitesini daha da artıracak.
Rapidan analisti Alex Munton, “Orta Doğu’daki savaş, Katar ve BAE’nin önerdiği LNG genişlemelerini sekteye uğrattı ve şu anda piyasadan yaklaşık 80 milyon tonu ortadan kaldırdı. Rusya hâlâ yaptırımların kısıtlamaları altında, Avustralya durgunluk yaşıyor ve Mozambik zorluklarla karşı karşıya: bu durumda büyük ölçekli büyümeyi sağlayacak tek ülke ABD kalıyor,” dedi.
Commonwealth LNG, Aramco Trading, Glencore, Mercuria ve Petronas dahil olmak üzere birçok müşteriyle uzun vadeli tedarik anlaşmaları imzaladı; bu anlaşmaların, 2030’da operasyonlar başladığında yıllık 3 milyar dolarlık ihracat geliri yaratması bekleniyor.
Caturus’un Commonwealth LNG’ye yatırım yapma kararı, rakip Venture Global’in Mart ayında yine Cameron Parish’te bulunan CP2 LNG tesisini 8,6 milyar dolarlık bir yatırımla genişleteceğini duyurmasının ardından geldi.
Louisiana’yı temsil eden ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Mike Johnson, Commonwealth LNG projesinin eyaleti “Cumhuriyetçilerin enerji hakimiyeti gündeminin” öncüsü olarak pekiştireceğini söyledi.
Diplomasi
POLITICO: ABD güvenliğini Avrupa’nınkinden ayırmaya çalışıyor

ABD’nin Almanya’ya Tomahawk satmaması ve askerlerini çekeceğini açıklaması, kendi güvenliğini Kıta’nın güvenliğinden ayırmaya çalıştığının kanıtı olarak görülüyor.
POLITICO’da yer alan analize göre Pentagon’un Almanya’ya uzun menzilli Tomahawk füzeleri satmayacağı haberi ve ABD’nin Almanya’dan 5.000 askerini geri çekmesinin yanı sıra NATO planlarına ABD katkılarının ciddi ölçüde azaltılması da gündem oldu.
Pentagon, bu adımların Kıta’nın savunmasına yönelik Avrupa ve ABD katkıları arasında yeniden denge sağlamak için gerekli olduğunu iddia ediyor.
Fakat POLITICO’ya göre Tomahawk satışını durdurma kararı, “çok daha tedirgin edici” bir gerçeğe işaret ediyor: Washington artık Avrupa’ya derin hassas vuruş sistemleri konuşlandırmakla kalmıyor, aynı zamanda Rusya’nın tepkisinden korktuğu için Avrupalı müttefiklerinin bu sistemlerle silahlanma imkânını da elinden alıyor.
Haberde, “Başka bir deyişle, ABD şu anda güvenliğini Avrupa’nınkinden aktif olarak ayırmaya çalışıyor,” deniyor.
POLITICO’ya göre bu, transatlantik ilişkilerde “ayrışmanın” bir sorun haline gelmesinin ilk örneği değil. Bu tür bir ayrıştırmaya ilişkin endişeler ilk olarak 1950’lerin sonlarında, Sovyetler Birliği’nin ABD anakarasını doğrudan hedef alabilecek kapasiteyi geliştirdiği dönemde ortaya çıktı.
Daha sonra da 1970’lerin ortalarında, Sovyetler Birliği’nin tüm Avrupa’ya ulaşabilen ama ABD’ye ulaşamayan SS-20 nükleer balistik füzelerini konuşlandırmasının ardından yeniden gündeme geldi.
O dönemin Almanya Şansölyesi Helmut Schmidt’in bu duruma karşı NATO’dan bir yanıt verilmesini talep etmesinin ardından, ittifak ülkeleri 1979’da Sovyetler Birliği’ne ulaşabilecek uzun menzilli nükleer füzeler konuşlandırmayı kabul ederken, bu tür füzelerin sınırlandırılmasına ilişkin müzakere teklifinde bulundular.
1987 yılına gelindiğinde NATO, yüzlerce nükleer füze konuşlandırmıştı; bu durum, Washington ve Moskova’nın, menzili 500 ile 5.000 kilometre arasında olan tüm orta menzilli nükleer silahların yasaklanması konusunda anlaşmasına yol açtı.
Bu silahlar arasında Sovyet SS-20 füzeleri ile NATO’nun karadan fırlatılan seyir füzeleri ve Pershing II füzeleri de yer alıyordu.
O yıl imzalanan Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması, 30 yıldan fazla bir süre boyunca yürürlükte kaldı; ta ki 2019’da ABD Başkanı Donald Trump’ın ilk yönetimi anlaşmadan çekilme kararı alana kadar.
O günden bu yana NATO ülkeleri, Rusya’daki hedeflere ulaşabilecek uzun menzilli füzelerin konuşlandırılması gerekliliğini tartışıyor.
Tomahawk füzelerinin konuşlandırılması ve Berlin’e satışı, Almanya ve diğer NATO ülkeleri kendi uzun menzilli füze sistemlerini geliştirip konuşlandırana kadar bu boşluğu kapatacak gibi görünüyordu.
Avrupa’da füze geliştirme çalışmaları devam ediyor ama bu sistemlerin konuşlandırılması için hâlâ uzun yıllar var.
Şimdi ise Washington’un satışı durdurma kararı, NATO’nun caydırıcılık stratejisinde önemli bir deliği yeniden açıyor.
Dahası, POLITICO’ya göre ayrışma korkusu NATO’nun tarihi boyunca derin bir şekilde yerleşmiş olsa da, 1970’lerde Schmidt tarafından dile getirilen ayrışma endişeleri ile bugün yaşananlar arasında büyük bir fark bulunuyor:
“O zamanlar ayrışma, Sovyetlerin eylemlerinin bir sonucuyken, bugün ise ABD’nin eylemlerinin bir sonucu. Nitekim Pentagon, NATO’nun caydırıcılık gereksinimlerinden çok Rusya’nın endişelerinden etkilenmiş görünüyor.
Elli yıl önce Avrupa, ABD’nin geri çekilmesinden korkuyordu. Bugün ise Washington, dikkatini ve kapasitelerini başka bölgelere kaydırırken, geri çekilme açıkça ABD’nin politikası haline gelmiştir.”
POLITICO’ya göre NATO’nun Avrupa Müttefik Kuvvetler Yüksek Komutanı Alexus G. Grynkewich’in ABD’nin kapasitelerine yönelik “sağlıksız karşılıklı bağımlılık” olarak nitelendirdiği durumu sona erdirmek uygun olabilir ama Avrupalı müttefiklerin kendilerini savunma yeteneğini ellerinden almak tamamen farklı bir konu.
Bu ABD kararlarının zamanlaması, Trump yönetiminin haftalarca süren “NATO’nun ABD ve İsrail’in İran’a karşı savaşını desteklemek için yeterince çaba göstermediği” yönündeki şikayetlerinin ardından özellikle ironik bir hal almış durumda.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, NATO’nun “Amerika’nın sadece Avrupa’yı savunma konumunda olduğu tek yönlü bir yol” haline geldiğini ama müttefiklerin buna karşılık vermediğini savundu.
POLITICO, “Oysa Avrupa kendini savunmak için harekete geçtiğinde, hatta bunu yapmak için ABD’den teçhizat satın almak istediğinde, cevap birdenbire ‘hayır’ oluyor,” iddiasında bulunuyor.
Trump ve danışmanlarının uzun süredir “Avrupalıların kendilerini terk etmesinden şikayet ettiğini” kaydeden POLITICO, “Avrupalılar ise artık ABD’nin kendilerini terk etmesinden korkuyor. Her iki taraf da haklı ve her ikisi de daha fazla kopma yoluna giderek tepki gösteriyor,” diye yazıyor.
ABD geri çekilirken, Avrupa’nın savunma harcamalarını artırdığını ve çeşitli uzun menzilli saldırı yetenekleri geliştirdiğini hatırlatan POLITICO, “Bunlar egemenlik kapsamındaki sistemler. ABD, bunların ne zaman veya nasıl kullanılacağı konusunda söz sahibi olmayacak. Sonuç olarak, Washington’un Avrupa’dan ayrışmaya çalışmak ve Rusya ile bir savaşa karışmaktan kaçınmak için daha da büyük bir teşviki olacak,” diyor.
“Bağlantıların kopması”nın Avrupa’nın savunmasız kalacağı anlamına gelmeyeceğini savunan POLITICO, bilakis bunun artık “Avrupa ve ABD’nin güvenliğinin birbiriyle iç içe görülmediği anlamına geldiğini” vurguluyor.
Bu durumda Washington, Varşova veya Tallinn’i tehdit eden bir krizi artık otomatik olarak ABD’nin güvenliğine yönelik bir tehdit olarak görmeyebilir ve bu da, “son 80 yıldır barışı koruyan entegre caydırıcılık sisteminin sonu anlamına gelir.”
Diplomasi
İranlı diplomattan “VAR” tepkisi

İran’ın Meksika Büyükelçisi, FIFA Dünya Kupası’ndan elenen ülkenin milli futbol takımını överken, turnuvanın sonucunu etkileyen tartışmalı video incelemesi kararlarına da dikkat çekti.
POLITICO’ya yaptığı uzun açıklamada Büyükelçi Ebulfazl Pasandide, İran’ın sadece rakipleriyle değil, aynı zamanda “kameraların önünde nadiren görülen yorgunluk, adaletsizlik ve zorluklarla” da mücadele ettiğini savundu ve daha sonra “sahte VAR” müdahalelerini eleştirdi.
Pasandide, “Belki de bazı toplar milyonlarca İranlıya sevinç getirmekten sadece birkaç santimetre uzaktaydı, bu santimetreler yan hakemin bayrağıyla bile ölçülmedi ama ‘sahte VAR’ müdahaleleriyle abartıldı. Fakat hiçbir şey kararlılığınızın büyüklüğünü asla azaltamaz,” dedi.
Pasandide, oyuncuları Araş ve Rüstem gibi efsanevi Pers kahramanlarıyla karşılaştırdı ve “gerçek şampiyonluğun bayrağa sadakatinde yattığını” savundu.
Oyunculara “İran’ın cesur oğulları” diye hitap eden Pasandide, onların “İran için hayatlarının son damlasını bile feda etmeye” hazır olduklarını gösterdiğini söyledi ve milli takımın gelecekteki uluslararası turnuvalara “daha güçlü, daha deneyimli ve daha parlak” bir şekilde döneceğini öngördü.
İran milli takımının gruptaki son maçında Mısır ile karşı karşıya gelmiş ve uzatma dakikalarında attığı gol VAR kararıyla iptal edilmişti.
İranlı futbolcular, ABD’nin çıkardığı vize zorlukları nedeniyle antrenmanlarını Meksika’da yaparken maç için ABD’ye gitmek zorunda kalmışlardı.
Diplomasi
Peter Thiel, Almanya-Avusturya siyaseti ile güçlü bağlara sahip

Palantir’in kurucusu Peter Thiel, Almanya ve Avusturya’daki sağcı-muhafazakâr siyasi figürlerle derin ilişkilere sahip.
Thiel’in risk sermayesi girişimi Founders Fund’ın önde gelen Alman drone startup’ı Stark’a yaptığı yeni yatırım, “MAGA” yanlısı sağın Almanya ve Avrupa’da nüfuz kurma girişimleri hakkındaki tartışmaları bir kez daha alevlendirdi.
Söz konusu şirket, Alman Silahlı Kuvvetleri’ne (Bundeswehr) de insansız hava araçları tedarik ediyor.
German Foreign Policy’nin aktardığına göre bundan kısa bir süre önce, Federal Meclis’teki CDU/CSU grup başkanı Jens Spahn’ın, Thiel tarafından kurulan gizli “Dialog” cemiyetinin toplantılarına defalarca katılması, Thiel’in etkisini Avrupa’ya yayma çabalarını gün yüzüne çıkarmıştı.
Spahn, 2017 yılında Trump’ın o dönemki baş stratejisti Steve Bannon ile temas kurmuştu; daha sonra da Trump’ın Almanya’daki aşırı sağcı büyükelçisi Richard Grenell ile yakın ilişkilerini sürdürdü.
Thiel ise 2022’nin başlarında Avusturya’nın eski Şansölyesi Sebastian Kurz’u şirketlerinden biri olan Thiel Capital’da işe almıştı.
Biyografi yazarı o dönemde, Thiel’in “Kurz ile ilgili planının” salt ticari hedeflerin “kesinlikle çok ötesine” geçtiğini belirtmişti.
Jens Spahn’ın MAGA bağlantıları
Jens Spahn, ABD Başkanı Donald Trump’ın yakın çevresindeki etkili isimlerle bağlantılar kurmaya erken bir aşamada başladı.
Daha 2017 yılında Paskalya tatilini ABD’de geçirdi; burada, 21 Nisan’da o dönemde hâlâ Trump’ın baş stratejisti olarak görev yapan Steve Bannon ile bir araya geldi.
Daha sonra, o dönemde Federal Maliye Bakanlığı’nda Parlamento Müsteşarı olarak görev yapan Spahn’ın “hevesli” olduğu ve Bannon’un “onda güçlü bir izlenim bıraktığı” bildirildi.
Bir yıl sonra Bannon, Avrupa’nın aşırı sağında ağlar kurmaya başladı. Bu dönemde Spahn, 8 Mayıs 2018’de ABD’nin Almanya Büyükelçisi olarak göreve başlayan ve 1 Haziran 2020’ye kadar bu görevi sürdüren Richard Grenell ile mükemmel bir ilişki kurdu. Spahn ve Grenell’in yakın bir dostluk sürdürdükleri iyi biliniyor.
Yine 2018’de Spahn, “Dialog” cemiyeti tarafından düzenlenen bir etkinliğe ilk kez katıldı. 2019’da hâlâ sağlık bakanı olarak görev yaparken ve daha sonra muhalefet politikacısı olarak (2022, 2023, 2024) bu etkinliğe tekrar katıldı.
Spahn, bu etkinliklerde Thiel ile hiç tanışmadığını iddia etse de, Thiel’in yakın çevresinden bazı kişiler de dahil olmak üzere, MAGA hareketiyle bağlantılı pek çok kişi kesinlikle etkinlikte hazır bulunuyordu.
Trump’ın Silikon Vadisi’ndeki adamı Thiel’in antidemokratik distopyası
Eski Avusturya Şansölyesi Kurz da listede: Thiel’in siyasi projesi ne?
Thiel’in temas kurdukları arasında sadece Spahn değil, aynı zamanda Avusturya’nın eski Şansölyesi Sebastian Kurz da yer alıyor.
11 Ekim 2021’de görev süresinin sona ermesinden sadece birkaç ay sonra Kurz, ABD’deki Thiel Capital’da Küresel Stratejist olarak atandı.
Thiel’in biyografi yazarı Max Chafkin’in o dönem yaptığı açıklamaya göre, Thiel’in teknolojiye yatırım yaptığı Founders Fund’dan farklı olarak, Thiel Capital bir nevi “iç çember” niteliğinde.
Kurz, örneğin Palantir’in Avrupa’daki işlerini genişletme konusunda Thiel’e yardımcı olabilirken, “Thiel’in Kurz ile ilgili planı kesinlikle bunun çok ötesine geçiyor.”
Thiel Capital, “siyasi projesi için bir tür holding şirketi” niteliğinde. ABD’li milyarder, tıpkı Donald Trump’a verdiği destekle yaptığı gibi, “kendisini muhafazakâr, milliyetçi çevrelerde konumlandırmak ve orada popülist görüşleri desteklemek” istiyor.
Bunu yaparken, “göçü radikal bir şekilde kısıtlamak isteyen politikacıları” destekliyor ve ayrıca “‘iptal kültürü’ ve siyaseten doğruculuğa karşı mücadele gibi kültürel açıdan muhafazakâr görüşleri savunuyor.”
Bir sonraki adım ise “Trump’sız Trumpizm.” Chafkin, Thiel’in “Arizona’daki Blake Masters ile Ohio’daki J.D. Vance’in Senato seçim kampanyalarına” her birine on milyon ABD doları bağışladığını belirtti; her ikisi de daha önce “onun yatırım şirketlerinde çalışmıştı.” Kurz ise “bu resme tam uyuyor.”
Amerika2 hafta öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Avrupa5 gün önceKuzey Akım sabotajında ‘porno filmi kılıfı’ iddiası
Asya2 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Ortadoğu2 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Görüş1 hafta önceHeidegger’in kulübesindeki Avrupa solu
Dünya Basını2 hafta önceİngiliz iktisatçı Pettifor: Yapay zeka çöküşü kaçınılmaz bir krize yol açacak
Dünya Basını2 hafta önceForeign Policy: İran, Vietnam’dan Daha Ağır Bir Yenilgi
Rusya2 hafta önceRFKP Lideri Zyuganov: Rusya’da sol dönüş kaçınılmaz












