Bizi Takip Edin

Avrupa

Alman gözetleme uçağı Rusya’ya karşı İngiltere’ye konuşlanacak

Yayınlanma

Alman Silahlı Kuvvetleri, yeni P-8A Poseidon deniz devriye uçağının ilkini teslim aldı ve uçak, Kuzey Atlantik yakınlarındaki Lossiemouth’daki İngiliz hava üssünde konuşlandırılacak.

Uçak öncelikle denizaltı avında kullanılacak; Baltık Denizini ve özellikle de Rus denizaltılarını takip edeceği Kuzey Atlantik’i izlemek için görevlendirilecek.

Kuzey Atlantik’teki operasyonlar, Rusya Kuzey Filosunun tüm birimlerinin Kola Yarımadasındaki üslerinden Atlantik’e ulaşmak için bu bölgeyi geçmesi gerektiğinden özellikle önemli kabul ediliyor. Burada, Kuzey Amerika’dan Avrupa’ya giden ikmal yollarını saldırıya uğratabilirler.

Almanya, bu uçaklarla, başlangıçta planlanan Alman-Fransız MAWS deniz devriye uçağının yerini alan bir ABD ürününü satın alıyor ve bu, bağımsız bir Avrupa savunma sanayisinin oluşturulması için bir gerileme anlamına geliyor. 

Öte yandan, Kuzey Atlantik’te konuşlandırılacak denizaltılar ve savaş gemileri, Avrupa’nın sıkı işbirliği içinde, İngiltere, Norveç ve Almanya’dan çeşitli savunma şirketleri tarafından üretiliyor.

Almanya hükümeti, Haziran 2021’de P-8A Poseidon deniz devriye uçağını satın alma kararıyla, Almanya-Fransa ortak projesi olan Maritime Airborne Warfare System (MAWS) deniz devriye uçağına sırtını dönmüştü.

Bu, Berlin ve Paris’in 2017 yılında, kısmen AB ülkelerine ABD’den bağımsız kendi yüksek teknolojili silah sistemlerini sağlamak amacıyla geliştirmeye veya üretmeye karar verdikleri altı adet, ağırlıklı olarak teknolojik açıdan iddialı projeden biriydi.

Diğer beşi, şu anda başarısızlık eşiğinde olan altıncı nesil savaş uçağı (Future Combat Air System, FCAS), en son nesil bir savaş tankı (Main Ground Combat System, MGCS), geliştirilmesi zaten önemli ölçüde gecikmiş olan ve gözlemcilere göre, ciddi gecikmesi nedeniyle muhtemelen altı yıl sonra hizmete girdiği zaman tamamen eskimiş olacak olan Eurodrone idi.

Federal Almanya Cumhuriyeti, 2023 baharında, Eurocopter Tiger savaş helikopterinin ortaklaşa planlanan modernizasyonundan çekildi. Ortak bir topçu sisteminin geliştirilmesi planı 2023’te duyurulmuştu ama yıllardır bu konuda hiçbir haber alınamıyor.

Fransız-Alman deniz devriye uçağı yerine Boeing 737 temelinde geliştirilen ABD P-8A Poseidon’un satın alınması kararı, diğer nedenlerin yanı sıra, Fransız-Alman deniz devriye uçağının geliştirilmesinin çok uzun sürdüğü ve sonsuza kadar beklemek mümkün olmadığı gerekçesiyle haklı gösterildi. 

Berlin, Avrupa’nın silahlı kuvvetlerini bağımsız silah sistemleriyle donatma hedefine aykırı olan diğer ABD askeri teçhizatının satın alınmasını da benzer argümanlarla gerekçelendirdi.

Yaşlanan Tornado jetlerini “nükleer paylaşım” için 35 adet ABD F-35 jetiyle değiştirme kararı, F-35’in zaten ABD nükleer silahları için sertifikalandırılmış olması gerekçesiyle haklı gösterildi; Eurofighter bu amaçla kullanılacak olsaydı, önce sertifikalandırma sürecinden geçmesi gerekecekti, bu da çok zaman alacaktı ve ayrıca “endüstriyel sırları ABD’ye gümüş tepside sunmak” anlamına gelecekti.

Kapsamlı bir hava savunma kalkanı (Avrupa Hava Kalkanı Girişimi, ESSI) geliştirmek için Berlin, Fransız-İtalyan SAMP/T yerine ABD’nin Patriot sistemini seçmişti: Patriot sisteminin savaşta zaten test edildiği söyleniyordu.

P-8A Poseidon’un satın alınmasında başka faktörler de devreye girdi. Alman Silahlı Kuvvetlerinin deniz keşif uçağının en önemli operasyon alanlarından biri, Rus denizaltılarının Kuzey Amerika’dan Avrupa’ya giden ikmal yollarını kesmek için Kola Yarımadasındaki ana üslerinden Atlantik’e giderken geçmek zorunda oldukları deniz alanı olan Kuzey Atlantik.

Fakat Alman Donanması bu bölgede tek başına değil, komşu ülkeler Norveç ve Büyük Britanya ile yakın işbirliği içinde faaliyet gösterecek. Kuzey Atlantik’e sınırları olan Kanada gibi, bu ülkeler de P-8A Poseidon’a güveniyor.

Uçağın ortak satın alınması, ortak operasyonları kolaylaştırıyor. Ocak 2024’ten bu yana, Kuzey Atlantik’teki beş P-8A kullanıcısı –ABD, Kanada, İngiltere, Norveç ve Almanya– Deniz Devriye Uçağının Ortak Kullanımı ve Girişimlerin Ortak Tartışılması (JEDI) başlığı altında düzenli sempozyumlar düzenlemekte ve bu sempozyumlarda deniz devriye uçağının ortak kullanımı tartışılıyor ve daha da geliştiriliyor.

Ocak 2025’te bu sempozyum ilk kez İskoçya’nın Inverness kentinin kuzeydoğusundaki Lossiemouth’daki İngiliz hava üssünde gerçekleştirildi. 

Lossiemouth’u düzenli olarak kullanan ABD silahlı kuvvetleri, burada özel bir deniz destek tesisi bulunduruyor.

Ayrıca, Ekim 2024’te imzalanan Almanya-İngiltere askeri ve silahlanma işbirliği anlaşması olan Trinity House Anlaşmasına göre, Alman P-8A Poseidon uçakları, NATO ülkeleri tarafından Kuzey Atlantik’in sürekli gözetimi için Lossiemouth’ta “düzenli” olarak konuşlandırılacak. 

Almanya-İngiltere işbirliği, iki ülkenin P-8A Poseidon uçaklarının konuşlandırılması ve olası ortak görevlerinin ötesine geçiyor. Alman deniz keşif uçakları, gerektiğinde Rus denizaltılarını vurmak için ABD MK 54 torpidolarıyla donatılacak.

Ayrıca, İngiliz savunma şirketi BAE Systems tarafından üretilen İngiliz Sting Ray torpidolarının da bu uçaklar için satın alınması planlanıyor. Diğerlerinin yanı sıra, Alman Rheinmetall Grubu da BAE Systems ile giderek daha yakın bir işbirliği içinde çalışıyor.

Alman-İngiliz silah işbirliğinin planlanan genişlemesi, insansız hava araçlarının, “savaş bulutu” yeteneklerinin ve son olarak, Moskova’ya etkili bir şekilde ulaşabilecek 2.000 kilometreden fazla menzile sahip seyir füzelerinin ortak geliştirilmesini de içeriyor.

Alman-İngiliz silah işbirliği, Alman-Norveç ve İngiliz-Norveç işbirliğini de içeren bir üçgenin kenarlarından biri. Kiel ve Wismar’daki ThyssenKrupp Marine Systems (TKMS), her iki ülkenin silahlı kuvvetlerinin ortak çıkarları doğrultusunda geliştirilen ve Berlin ve Oslo tarafından satın alınan Type 212CD (Ortak Tasarım) denizaltıları inşa ediyor.

Bu, sadece maliyet tasarrufu sağlamakla kalmayıp, ortak operasyonları da kolaylaştırmayı amaçlıyor. Proje, gemi savar füzelerinin üretimi, teknelerin bakımı ve askerlerin eğitimi gibi daha geniş bir işbirliğinin parçası.

Norveç ise Birleşik Krallık’tan fırkateyn sipariş etti. Ağustos sonunda, Oslo’nun Glasgow’daki BAE Systems tersanelerinde üretilecek beş adet İngiliz Tip 26 fırkateyni satın alacağı duyuruldu. Satın alma bedeli yaklaşık 10 milyar sterlin tutarındadır.

Almanya, Fransa ve ABD’deki tersaneler de sözleşmeye ilgi göstermişti. Gözlemcilere göre, sözleşmenin Almanya yerine İngiltere’ye verilmesi, öncelikle Norveç’in tek bir ülkeye bağımlı hale gelmek istememesinden kaynaklanıyor. Öte yandan, ABD aleyhine alınan karar, Avrupa içi silah işbirliği lehine bir karar olarak görülüyor.

Avrupa

İzlanda, AB referandumunda “Trump öcüsünü” kullanıyor

Yayınlanma

AB referandumuna hazırlanan İzlanda’da balıkçılık ve ulusal egemenlik konusundaki endişeler jeopolitik kargaşanın önüne geçtikçe “Hayır” kampanyası destekçileri güç kazanıyor.

İzlanda hükümeti başlangıçta en geç 2027’ye kadar referandum düzenleyeceğine söz vermişti fakat ABD Başkanı Donald Trump’ın Grönland’ı kontrol altına alma taleplerinin durumu değiştirmesi üzerine süreci hızlandırmaya karar verdi.

Başbakan Kristrún Frostadóttir, televizyonda yayınlanan bir tartışma programında, “Son bir buçuk yıl içinde durumun büyük ölçüde değiştiği bir sır değil. ABD’nin gümrük vergilerini ticari baskı aracı ve bir silah olarak kullandığını görüyoruz,” dedi.

Frostadóttir, kampanya süresince düşük profilli bir tutum sergilemiş olsa da, seçmenleri AB üyelik müzakerelerine başlama zamanının geldiğine ikna etmek için son düzlükte çabalarını artırdı.

İzlanda, Norveç ve Lihtenştayn ile birlikte halihazırda Avrupa Ekonomik Alanı’nın (EEA) bir parçası. Bu durum, ülkeye tek pazara erişim hakkı verirken, Brüksel’de oy hakkı olmaksızın AB mevzuatının büyük bir kısmını benimsemesini gerektiriyor.

Frostadóttir, “⁠Gerçek şu ki, EEA anlaşmasına nelerin dahil edileceğini sonsuza kadar seçip seçemeyiz,” dedi.

Son anketler, Frostadóttir’in bu iddiasında yanılabileceğini gösteriyor. Salı günü yayınlanan bir anket, Evet cephesinin az farkla önde olduğunu gösterirken, Perşembe günü yapılan son anket ise Hayır cephesinin ilk kez öne geçtiğini ortaya koydu.

Yine de yerel iş adamı Jonas Hagan Gudmundsson iyimserliğini koruyor.

Gudmundsson, “İnsanlar oy kabinine girdiklerinde, kalplerinin sesini dinleyerek oy vereceklerine ve daha büyük güçlerin etkisinde kalmayacaklarına dair iyimserim,” dedi.

Gudmundsson, İzlanda’nın AB ile mutabık kalınan şartlar üzerinden ikinci bir referandum düzenlemeden önce müzakerelere başlaması gerektiğini savunan “Yes to See” kampanyasının kurucularından biri.

İş adamı, “Şu anda ‘Evet’ diyeceklerden biriyim ama ikinci bir referanduma gidilirse o zaman ne diyeceğime henüz karar vermedim. Her şey, ne tür bir anlaşma elde edeceğimize bağlı,” dedi.

Gudmundsson için bile, Brüksel ile müzakereler tamamlandığında üyeliği destekleyebilmesi için AB balıkçılık kurallarından bir tür muafiyet sağlanması asgari şart.

Brüksel, İzlanda’nın “Evet” oyu vereceğine dair umudunu pek de gizlemiyor. Fakat Frostadóttir’in onlardan seçim kampanyasına karışmamalarını istemesinin ardından AB yetkilileri temkinli davranıyor.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, İzlandalılar oylarını kullandıktan kısa bir süre sonra, 6 ve 7 Eylül’de komşu Grönland’da olacak.

Mart 2015’te tıkanmış müzakerelerin bir önceki turunu resmen sonlandıran İzlanda’nın eski dışişleri bakanı Gunnar Bragi Sveinsson, Perşembe günü Reykjavík’in güneşli ana meydanında düzenlenen “Hayır” kampanyası protestosuna katıldı ve dört haftalık torununu bebek arabasında gezdirdi.

Sveinsson Euractiv’e yaptığı açıklamada, “AB’nin göç ve enerji konularında izlediği yönü beğenmiyorum. AB pek çok sorunla karşı karşıya,” dedi.

Sveinsson, Frostadóttir’in “Trump kartını” kullanmasını da reddetti ve “ABD, on yıllardır iyi bir ortak olmuştur. Ve öyle olmaya da devam edecek,” dedi.

Ne Brüksel’e ne de Washington’a güvendiğini da söyleyen eski bakan, “Trump sonsuza kadar kalmayacak,” diye ekledi.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Alman sanayisinden Merz’e Çin baskısı

Yayınlanma

Alman sanayi kesimi, Şansölye Friedrich Merz’e Pekin’e karşı daha sert bir tutum sergilemesi yönünde baskılarını artırıyor.

Şirketler, Çinli rakiplerinden kaynaklandığını belirttikleri haksız rekabet sorununu çözmek için daha güçlü önlemler alınmasını talep ediyor.

Reuters’a göre Alman iş dünyası temsilcilerinin giderek artan kararlılığı, Çin’in misilleme yapmasından korktuğu için uzun süredir ticaret engellerine direnen ülkede bir dönüşüme işaret ediyor.

Berlin’in alacağı tutum, Ekim ayında blok ile Pekin arasında yapılması planlanan görüşmeler ışığında, Avrupa Birliği’nin Çin’e yönelik genel ticaret tutumunun şekillenmesine katkıda bulunacak.

Almanya’nın en büyük ticaret ortağıyla olan ticaret açığı, geçen yıl yaklaşık 22 milyar avro artarak 89,3 milyar avroya (104,05 milyar dolar) yükseldi.

Bu artış, Avrupa ülkesine yapılan ithalatın %8,8 artması ve ihracatın %9,7 düşmesi sonucu gerçekleşti.

Almanya Ticaret ve Sanayi Odası (DIHK) Dış Ticaret Başkanı Volker Treier, “Çin ile neler olup bittiğini görüşmemiz gerekiyor. Bunun sübvansiyonlara veya haksız rekabete atfedilebileceği teyit edilirse, o zaman bu bir sorundur,” dedi.

Bu endişe, özellikle Volkswagen gibi Alman otomobil üreticileri için oldukça acil bir hal aldı. Bu şirketler, Çin’de BYD gibi yerel markalar tarafından geride bırakıldıktan sonra, şimdi de Avrupa pazarında Çinli rakiplerinden gelen giderek artan rekabet ile karşı karşıya.

Merz’in koalisyon hükümeti, Çin konusunda daha sert bir üslup benimsemiş olsa da mesajları ⁠hâlâ çelişkili bir yapı sergiliyor.

Açıklamalarda iktisadi bağımlılığı azaltma çağrılarıyla, ülkenin önemli bir ortak olmaya devam ettiği konusundaki ısrar bir arada yer alıyor.

Koalisyonu içinde bu konuda bölünme belirtilerinin ortaya çıkmasının ardından Merz, Çarşamba günü yaptığı açıklamada, kabineye Avrupa Birliği ile Çin arasındaki ticaret dengesizliklerini gidermeye yönelik öneriler üzerinde çalışmasını istediğini belirtti.

Şansölye, “Alman sanayisinin de bu küresel dengesizlikler konusunda görünüşe göre fikrini değiştirdiğini görüyoruz,” diyerek, daha önce koruyucu tedbirlere karşı çıkan ama şimdi bu tutumunu yeniden gözden geçiren otomobil üreticilerini temsil eden VDA gibi derneklere işaret etti.

Siemens Energy CEO’su Christian Bruch, Haziran ayında Çin’den gelen ithalatın Avrupa ürünleri gibi muamele görmesinin “kabul edilemez” olduğunu belirterek, düzenlemelerin yürürlüğe konması ve yerel içerik kotalarının değerlendirilmesi gerektiğini ekledi.

DIHK’dan Treier ise, Dünya Ticaret Örgütü ve AB çerçevesinde Avrupa sanayisini savunmak için yeterli araçların bulunduğunu söyledi.

Treier, “Harekete geçmeye karar verdiğimizde, karar alma süreçlerimizi basitleştirmemiz ve kısaltmamız gerekiyor,” dedi.

Almanya’nın önde gelen üreticilerini temsil eden BDI, koruma önlemleri dahil olmak üzere mevcut ticaret politikası araçlarının daha hızlı uygulanmasını ve anti-damping ile anti-sübvansiyon işlemlerinde ürün gruplarının birleştirilmesi gibi metodolojik düzenlemeleri savunuyor.

BDI yönetim kurulu üyesi Wolfgang Niedermark şunları söyledi:

“Çinli tedarikçilerden gelen muazzam fiyat baskısı nedeniyle durum giderek şiddetleniyor. Çin’in alabileceği olası karşı önlemler stratejik değerlendirmelere dahil edilmeli fakat Avrupa’nın eylemlerini belirlememeli ya da nihai olarak engellememeli.”

BDI’nın tahminlerine göre, devlet sübvansiyonları ve Deutsche Bank analistlerinin avro karşısında yaklaşık %15 oranında değerinin altında olduğunu değerlendirdiği yuan, Çin’in Alman fiyatlarını %30 ila %40 oranında alt etmesine olanak tanıyor.

Çin, sanayilerini haksız bir şekilde sübvanse ettiğini veya ihracat avantajı elde etmek için değerinin altında bir para birimi kullandığını reddediyor.

Volkswagen CEO’su Oliver Blume, yakın zamanda yapılan bir kazanç açıklamasında yatırımcılara, Avrupa’nın “eşit rekabet koşulları” yaratması gerektiğini söyledi.

Çin menşeli plug-in hibrit araçlara gümrük vergisi uygulanmamasını eleştiren CEO, araçlarda Avrupa menşeli parçaların payını artırmak amacıyla tasarlanmış “Made in Europe” kuralları getirilmesini talep etti.

Çin medyası Blume’un sözlerini korumacılık çağrısı olarak yorumladıktan sonra şirket, bu açıklamalardan geri adım attı.

Bu durum, Avrupa pazar payını kaybetmekten endişe duyan ama dünyanın en büyük otomobil pazarı olan Çin ile herhangi bir ticaret savaşından da çekinen otomobil üreticilerinin içinde bulunduğu hassas denge durumunu ortaya koydu.

Mercator Çin Araştırmaları Enstitüsü’nden Jacob Gunter, Alman otomobil üreticilerinin Çin ile olan bağlarının “çok uzun bir süre boyunca son derece kârlı bir anlaşma” olduğunu ama artık durumun böyle olmadığını söyledi.

Gunter, “Çin’de, Avrupa’da ve üçüncü pazarlarda Çinli rakipler tarafından adeta eziliyorlar,” dedi.

Volkswagen, Avrupa’da hâlâ açık ara en büyük pazar payına sahip olsa da yeni girenler güç kazanıyor.

Çinli BYD, Chery ve Leapmotor, Haziran ayında 2025 yılının aynı ayına kıyasla üç ila altı kat daha fazla araç sattı.

SAIC ve Geely’nin satışları ise sırasıyla %50’nin üzerinde ve %11’in üzerinde arttı.

2024 yılında Çin’de üretilen tamamen elektrikli araçlara uygulanan AB gümrük vergilerine karşı çıkan VDA’nın bir sözcüsü, derneğin gelişmeleri takip ettiğini ve tutumunu değiştirmenin gerekli olup olmadığını analiz ettiğini belirtti.

Almanya’daki istihdamın yarısından fazlasını oluşturan geniş küçük ve orta ölçekli işletme ağını temsil eden Alman Mittelstand Derneği’nden Matthias Bianchi, “Şirketler, Çin’in olası misilleme adımları konusunda endişeli olmaya devam ediyor. Ne var ki bu arada, hiçbir şey yapmamak da bir risk haline geldi,” dedi.

Reuters’ın eline geçen 22 Mayıs tarihli bir görüş belgesine göre, Fransa, İtalya ve İspanya, bloğun ticaret savunma önlemlerini yenilemesi için baskı yapan AB ülkeleri arasında yer alıyor.

Almanya bu girişimin bir parçası olmasa da, görüşmelere yakın iki kişi, Merz’in AB ile Çin arasında Ekim ayında yapılacak görüşmeler başarısız olursa, Brüksel’in bir önlem paketi hazırlamasına destek vereceğinin sinyalini verdiğini söyledi.

Merz, Haziran ayında, “Avrupa Birliği, dünyadaki çıkarlarını etkili bir şekilde savunmak için elinde etkili araçlara sahip olmalıdır. Dünyada bir ağırlığımız var ve bunu kullanmak istiyoruz,” demişti.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Le Pen, patronlara harcamaları kısma sözü verdi

Yayınlanma

Marine Le Pen, gelecek yılki cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanması halinde kamu harcamalarında kapsamlı kesintiler yapma sözü verdi.

Dün yapılan ilk cumhurbaşkanlığı münazarası sırasında yedi aday, Fransa’nın yüksek borç seviyesinin nasıl ele alınacağı ve emeklilik sisteminin nasıl finanse edileceği konusunda çatıştı.

Bu da yatırımcıları tedirgin eden iktisadi konulardaki keskin ayrılıkları ortaya çıkardı.

Fransa hükümeti, GSYİH’nin yüzde 5’inden fazlasını oluşturan ve Avro bölgesindeki en yüksek bütçe açıklarından biri olan ülkenin bütçe açığını azaltmak için çaba sarf ediyor.

Önümüzdeki ilkbaharda yapılacak seçimlerde dördüncü kez cumhurbaşkanlığı yarışına giren ve yarışın favorisi konumunda olan Le Pen, Financial Times’a göre partisinin politikalarına uzun süredir şüpheyle yaklaşan şirketleri kendi tarafına çekmeye çalışırken, partisi Ulusal Birlik’in (RN) “cömert harcama” imajını silmeye çalışıyor.

Fransız siyasetçi, Fransa’nın başlıca iş dünyası lobi grubu Medef tarafından düzenlenen forumda, “Borcumuzun gidişatı konusunda son derece endişeliyim” diyerek devletin harcamaları “radikal bir şekilde” kısması gerektiğini belirtti.

Le Pen, gelir ve harcamalar arasında yasal bir denge kuran dengeli bütçe kuralı fikrini ilk kez desteklediğini söyledi ama ayrıntılara girmedi.

RN’nin, Fransa’nın 2027 bütçesi hakkındaki parlamento tartışmaları öncesinde 125 milyar avroluk bir tasarruf planı sunacağını belirten Le Pen, bu planın göçmenlere yönelik sosyal yardım kesintilerinin yanı sıra AB’ye yapılan ödemelerde de azaltımlar içereceğini söyledi.

Bu, solcu LFI’nın cumhurbaşkanı adayı Jean-Luc Mélenchon’un bu hafta yaptığı, Avrupa Merkez Bankası’nın, elinde tuttuğu Fransız borcunu iptal edip “ateşe atması” gerektiği yönündeki önerisiyle tezat oluşturuyor.

Mélenchon, tartışma sırasında bu fikrini daha da ileri götürdü ve bütçe açığını azaltmaya yönelik diğer radikal önlemler arasında şirketlere verilen tüm sübvansiyonların sonlandırılmasının da yer alabileceğini belirtti.

Le Pen ve Mélenchon’un önerileri, Édouard Philippe ve Gabriel Attal gibi rakip cumhurbaşkanlığı adayları tarafından “uygulanamaz” veya “tehlikeli” oldukları gerekçesiyle eleştirildi.

Sosyalist Parti adayı Raphaël Glucksmann, Le Pen’in mali planlarını kınayarak tüm göçün durdurulmasının ekonomiye zarar vereceğini söylediğinde, Medef üyeleri alkışladı.

Ne var ki kamuoyu yoklamaları, Le Pen’in iki turlu cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ikinci tura kalacağını sürekli olarak öngörüyor.

Son anketler, onun merkez sağ aday Philippe’i bile yenebileceğini gösteriyor.

Son günlerde yapılan anketler, Mélenchon’un da Le Pen’e karşı ikinci tura kalma potansiyeline sahip olduğunu gösteriyor.

Fakat seçim gününe hâlâ sekiz ay var ve adaylar arasında yoğun bir rekabet bulunuyor.

Le Pen, iş dünyası liderleri nezdinde, şirketlerle görüşmeler yapan ve emeklilik yaşını yükseltme gibi RN’nin bazı kilit politikalarında daha esnek görülen RN Başkanı Jordan Bardella’ya kıyasla daha az kabul edilebilir bir isim olarak görülüyor.

Konuya yakın bir kaynağın verdiği bilgiye göre, RN’nin emeklilik konusundaki tutumunu yumuşatmak ve önde gelen şirketlerle görüşmeleri kolaylaştırmak için çalışan Bardella’nın danışmanı François Durvye, Le Pen’in seçim kampanyasından ayrıldı.

Le Pen Perşembe günü emeklilik reformu konusundaki tutumunda ısrar ederek, 20 yaşından önce çalışmaya başlamış kişiler için emeklilik yaşını 60’a indirmek, diğerleri için ise 62’de bırakmak istediğini söyledi.

Attal, tartışma sırasında, “Bazılarınız hayal kırıklığına uğrayacak, ancak [iktisat politikaları konusunda] Bardella’nın yarattığı sis perdesi kesinlikle dağıldı,” dedi.

Macron’un emeklilik yaşını 64’e çıkarma girişimi geçen yıl parlamento bütçe görüşmeleri sırasında askıya alınmıştı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English