Bizi Takip Edin

Avrupa

Alman istihbaratına geniş yetkiler: İçeride ve dışarıda militarizasyon

Yayınlanma

Alman istihbarat kurumlarının yetkilerini genişletmek üzere federal hükümet tarafından onaylanan yasa tasarısına karşı protestolar giderek artıyor.

Hükümet, yeni bir yasa aracılığıyla Alman istihbarat kurumlarına kapsamlı yeni yetkiler vermeyi hedefliyor.

Tasarı, diğer hususların yanı sıra, kurumların bilgi teknolojisi sistemlerine erişimini kolaylaştırmayı, veri saklama sürelerini uzatmayı ve veri analizini otomatikleştirmeyi amaçlıyor. 

Teşkilatların gelecekte “çevrimiçi aramalar” yapmasına da izin verilecek.

German Foreign Policy’ye göre önemli bir değişiklik ise, Alman faşizminin sona ermesinden bu yana ilk kez istihbarat ajanslarının yeniden “operasyonel tedbirler” uygulama yetkisine sahip olması.

“Hibrit saldırılara karşı savunma” adı altında Berlin, polis, istihbarat ajansları ve ordu arasındaki sınırları daha da bulanıklaştırıyor ve dış düşmanlarla iç eleştirmenler arasındaki ayrımı giderek ortadan kaldırıyor.

Yeni istihbarat yasası, Federal Cumhuriyet’in “stratejik özerkliğe” doğru attığı bir başka adım.

İstihbarat servislerinin kabarık “istek listesi”

“İstihbarat Servisi Yasası’nın reformu”na ilişkin yasa tasarısıyla federal hükümet, Alman istihbarat servislerinin yetkilerini hemen hemen her alanda sistematik olarak genişletmeyi hedefliyor.

Bu bağlamda İçişleri Bakanı Alexander Dobrindt, Savunma Bakanı Boris Pistorius’a açıkça teşekkür etti. İki bakanlık, yakın işbirliği içinde, İstihbarat Servisleri Kanunu’nu tamamen yeniden yazmayı başardı ve bunu “sessizce” yaptı.

İngiliz gazetesi The Guardian’a göre, yeni yasa “istihbarat servislerinin istek listesini” yerine getiriyor.

Bu kapsamda gelecekte, istihbarat kurumları topladıkları telekomünikasyon verilerini daha uzun süre saklayabilecekler (içerik verilerini altı ay, meta verileri ise on iki aya kadar). Böylece bu verileri “geriye dönük” olarak da analiz edebilecekler.

Yasa ayrıca, örneğin yapay zeka destekli otomatik analizlere izin vererek ve “idari engelleri ortadan kaldırarak” analiz sürecini kolaylaştırmayı amaçlıyor.

“Görüntü verilerinin biyometrik karşılaştırılması, yapay zekanın uygulanması ve araştırma ve geliştirme amaçlı verilerin daha ileri düzeyde işlenmesi için araçların kullanımı”, hatta verilerin “diğer devlet kurumlarına ve özel kuruluşlara” aktarılması, kolaylaştırılacak.

Açıklamaya göre genel olarak amaç, “akıllı buzdolaplarından” özel cep telefonlarına ve kamusal alanlardaki güvenlik kameralarına kadar uzanan “bilgi teknolojisi sistemlerine erişimi güçlendirmek.”

BND’ye operasyonel yetkiler veriliyor

Bu yasa ile federal hükümet, Federal İstihbarat Servisi’ne (BND) ve Federal Anayasa Koruma Dairesi’ne, İçişleri Bakanı Dobrindt’in ifadesiyle “istihbarat toplamayı çok aşan” kapsamlı yetkiler de veriyor.

Amaç, kurumların gelecekte sadece “daha iyi görebilmesi ve duyabilmesi” değil, her şeyden önce “düşmanlara karşı aktif önlemler alabilmesi.”

Çevrimiçi aramaların yanı sıra bu, gelecekte verileri “tahrif etme” iznini de içeriyor. Bakan bu meseleyi, “Görevimiz bu,” diyerek meşrulaştırıyor.

Bu önlem tarihi bir dönüm noktası gibi görünüyor. Nazizmin yenilgisinden bu yana ilk kez, Alman istihbarat kurumlarına “operasyonel yetkiler”, yani “aktif önlemler” alma izni veriliyor. Bu yetkiler 1945’ten beri yalnızca polise ayrılmıştı.

Yeni yetkiler açıkça “suçlarda kullanılan araçlarla oynama […]”yı da içeriyor. Ayrıca “kusurlu bileşenler ekleyerek mal sevkiyatlarının manipüle edilmesine, sabotaj amacıyla insansız hava aracı fabrikaları veya kimyasal silah laboratuvarlarındaki bilgi teknolojisi sistemlerine hedefli sızmaya ya da devlet destekli siber saldırı gruplarına veya dezenformasyon aktörlerine ait sunucuların kapatılmasına veya devre dışı bırakılmasına” da izin veriyor.

Üstelik bunların tümü artık “proaktif” olarak da gerçekleştirilebilir.

Muhalefetten tepkiler

Önerilen yasa tasarısı geniş çapta eleştirilere maruz kaldı. Örneğin, İstihbarat Servisleri Parlamento Denetim Komitesi’nin eski başkanı Konstantin von Notz (İttifak 90/Yeşiller), tasarıyı polis çalışmaları ile istihbarat çalışmaları arasında ayrım yapmamakla eleştiriyor.

Notz, dış istihbarat servisinin (BND) yetkilerinin genişletilmesini destekliyor; fakat iç istihbarat servisine (BfV) aynı yetkilerin verilmesini “hukukun üstünlüğü açısından tartışmalı”, “kötü tasarlanmış ve tehlikeli” olarak değerlendiriyor.

Yeni yasaya göre, iç istihbarat servisi gelecekte örneğin doktorların ve terapistlerin muayenehanelerine fark edilmeden girebilecek.

Sonuç olarak, Ulusal Yasal Sağlık Sigortası Hekimleri Birliği (KBV) ve Alman Tabipler Birliği, bu önlemi “doktorların gizlilik hakkını zedeleyeceği ve korunması gereken doktor-hasta arasındaki gizli ilişkiyi ihlal edeceği” gerekçesiyle sert bir şekilde eleştirdi.

Hessen Eyaleti Tabipler Birliği başkanı, taslağı “tıp mesleğine saygısızlık” olarak değerlendiriyor; bunun doktor ile hasta arasındaki güven ilişkisini zedelediğini söylüyor.

Dobrindt ise bu eleştiriyi reddederek, “Buna hiç katılmıyorum, çünkü her zaman uygun şekilde hareket ediyoruz,” diyor.

Alman Gazeteciler Birliği (DJV), yaptığı açıklamada, tasarıda “çok geniş terimler” kullanıldığını vurguluyor. DJV’ye göre bu da “barışçıl faaliyetlerin bile” istihbarat kurumlarının denetimi altına girebileceği anlamına geliyor.

Gazeteciler gelecekte artık kaynak korumasını garanti edemeyecek. Ayrıca, “müdahale eşiklerinin uyruk ve ikamet yerine göre derecelendirilmesi” anayasaya aykırı.

Birliğe göre tasarıda öngörülenin aksine, yabancı gazeteciler ile yurtdışında çalışan Alman gazeteciler de istihbarat servislerinden korunmalı.

İstihbarat kurumlarını kim denetleyecek?

Eski Federal Veri Koruma Komiseri Louisa Specht-Riemenschneider ise, BND üzerindeki denetim yetkisinin Bağımsız Denetim Kurulu bünyesinde merkezileştirilmesine karşı önceden uyarıda bulunmuştu.

Veri etiği alanında fahri profesör olan ve Specht-Riemenschneider’in selefi Ulrich Kelber de bu eleştiriyi paylaşıyor: İstihbarat teşkilatları, “neyin denetime tabi tutulabileceğine” dair “nihai kararı” kendileri veriyor.

Veri koruma uzmanının değerlendirmesine göre, gelecekte tek denetim organı olacak Bağımsız Denetim Kurulu, reddedilen erişim hakkına itiraz edemeyecek.

Tasarıda getirilen “rıza durumu”, BND’ye “kapsamlı özel yetkiler” verirken denetim imkânlarını daha da kısıtlıyor.

Üstelik bunu, şimdiye kadar gerekli olan Federal Meclis’in gerginlik durumu veya savunma durumu ilan etmesini gerektirmeden yapabilecek.

Kelber bunu, “seçilmiş parlamentodan anayasal açıdan tartışmalı bir yetki kayması” olarak görüyor.

Federal hükümetin kısmen denetim mekanizmalarında sözde bir iyileşmeye atıfta bulunarak desteklediği bu yasa tasarısı, ona istihbarat servislerinin “bağımsız denetiminin kasıtlı olarak sabote edildiği izlenimini” veriyor.

İstihbarat, kaynağı belirsiz olayları “Rus hibrit saldırısı” sayıyor

Dobrindt de içeride atılan bu adımı Rusya’dan gelen bir tehdidi gerekçe göstererek meşrulaştırıyor.

Dobrindt, Almanya’nın “her gün hibrit savaşın hedefi” olduğunu iddia ediyor; istihbarat teşkilatlarının yetkilerinin genişletilmesinin ise yalnızca “mevcut tehdit durumuna bir yanıt” olduğunu söylüyor.

Parlamento denetim komitesi önünde yapılan bir oturumda, Anayasa Koruma Dairesi Başkanı Sinan Selen, kurumunun belirli bir kaynağa açıkça atfedilemeyen olayları da Rusya’nın “hibrit saldırıları” olarak sınıflandırdığını itiraf etti.

Bu durum, dış düşmanlar ile iç muhalifler arasındaki ayrımı daha da bulanıklaştırıyor.

Dolayısıyla, yeni yasa uyarınca iç istihbarat servisi gelecekte sadece gerçek ya da iddia edilen “hibrit saldırıları” değil, aynı zamanda “nüfusun geniş kesimlerinde yaşanan önemli kargaşaları” da operasyonel tedbirler için gerekçe olarak kullanabilecek.

Berlin, NATO birliklerinin yeni Doğu Cephesi’ne giderken Almanya’dan geçmesi durumunda, savaş halinde halkın direnç göstereceğini öngörüyor.

Alman “stratejik özerkliği” militarizasyonla el ele

İçişleri Bakanı Dobrindt, Almanya’nın şimdiye kadar yabancı istihbarat servislerinin desteğine bağımlı olduğunu iddia ediyor.

Berlin, güçlendirilmiş Alman istihbarat servislerinin kendisine Washington, Paris ve Londra karşısında daha iyi bir konum kazandıracağını ve “eşit şartlarda” ciddi bir muhatap haline gelerek, ikincil ortak olmaktan uzaklaşacağını umuyor.

Önerilen yasa tasarısı, Alman istihbarat kurumlarının “artık diğer Avrupalı ortakların gerisinde kalmamasını” sağlamayı amaçlıyor.

Bakana göre bu sayede Berlin, “Avrupa güvenlik politikasında liderlik rolü üstlenme iddiasını haklı çıkaracak.”

Avrupa

Fransa’da “piyasalar” Mélenchon yerine Le Pen’i tercih ediyor

Yayınlanma

Fransa’da “piyasalar” ve yatırımcılar, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci tura kalması halinde Jean-Luc Mélenchon yerine Marine Le Pen’i tercih edecek.

Geçen ay Boyun Eğmeyen Fransa’nın (LFI) lideri ve cumhurbaşkanlığı adayı Mélenchon, Fransa Merkez Bankası’nın elinde bulunan ve değeri yaklaşık 600 milyar avro olan Fransa’nın ulusal borcunun %18’lik kısmını “ateşe vereceğini” iddia etmişti.

Le Pen’in himayesindeki Ulusal Birlik (RN) Başkanı Jordan Bardella ise, faiz oranlarını düşürmek için Avrupa Merkez Bankası’nın bağımsızlığından ödün verilmesi gerektiğini öne sürmüştü.

Hem Mélenchon hem de Le Pen, daha önce avrodan ve hatta AB’den ayrılma fikrine yakın durmuştu.

Fransız 10 yıllık devlet tahvillerinin getirileri şu anda %4,3 civarında. Bu, borç krizinin avroyu yok olmanın eşiğine getirdiği 2008 yılından bu yana en yüksek seviye.

Fransız ve Alman 10 yıllık tahviller arasındaki “spread” (fark) da geçtiğimiz ay içinde benzer şekilde endişe verici seviyelere genişledi.

İtalya, İspanya ve Yunanistan (önceki krizin merkez üssü) gibi harcamacı güney ülkeleri bile artık Paris’ten daha ucuza borçlanıyor.

Fransa Merkez Bankası, Melenchon’un borç planına tepki gösterdi

Bu tür açıklamalar, her iki adayın da mali disipline karşı sergiledikleri genel düşmanca tavırla birleşince, birçok Fransız iktisatçı ve merkezci siyasetçi arasında paniğe yol açtı.

Başbakan Sébastien Lecornu, Mélenchon’un borç yakma planının “en saf haliyle bir dolandırıcılık” olduğunu ileri sürdü.

Nobel ödüllü iktisatçı Philippe Aghion ise bunun ülkenin “iflasına ve avro bölgesinin dağılmasına” yol açacağını savundu.

Ayrıca, ülkenin hızla artan bütçe açığını azaltırken emeklilik yaşını da düşürmeyi öngören Le Pen’in “çelişkili” planını sert bir dille eleştirdi.

AB yetkilileri ise daha da endişeli. Bir yetkili Euractiv’e verdiği demeçte, “Fransız siyasi sisteminin ve politikacıların anlamlı reformlar ortaya koyamaması karşısında tahvil piyasasının sert bir uyarı sinyali vereceğine dair endişeler artıyor. Böyle bir uyarı sinyali muhtemelen tüm AB finans sisteminde yankılanacak ve ardında bir dizi kurumu sarsacak,” dedi.

Öte yandan Euractiv’e göre “iyimser” olmak için bazı nedenler var. Bunlardan ilki şu: Le Pen ile Mélenchon arasında yapılacak bir ikinci tur, tahvil yatırımcıları için en kötü senaryo olsa da, aynı zamanda onların en kötü sonucu olan Mélenchon’un zaferi ihtimalini de fiilen ortadan kaldıracak.

Örneğin, Le Monde tarafından yapılan yakın tarihli bir ankete göre, Le Pen ikinci turda Mélenchon’u %68’e %32 oranında ezici bir farkla yenecek.

Öte yandan anketlerde ikinci sıra için Mélenchon ile rekabet eden merkez sağ eski başbakan Edouard Philippe’i ancak kıl payı farkla geçecek.

Fransa’da cumhurbaşkanı adayı Melenchon NATO’dan ayrılma çağrısı yaptı

Pantheon Macroeconomics’in Avro Bölgesi baş ekonomisti Claus Vistesen, “Piyasalar Le Pen’e şüpheyle yaklaşıyor fakat bir şekilde kabul edilebilir buluyorlar. Mélenchon ise tam bir felaket olur,” dedi.

Yatırımcıların Mélenchon yerine Le Pen’i tercih etmeleri, sadece RN’nin iş dünyası liderlerine yönelik son dönemdeki yakınlaşma çabalarının bir sonucu değil.

Bu durum, Le Pen’in yıllar boyunca eski ve daha “aşırı” tutumlarından (örneğin “Frexit”) uzaklaşmak için gösterdiği çabaların da tek başına bir sonucu değil.

Bunun bir başka nedeni de, zenginleri “parazitler” olarak nitelendiren eski bir Troçkist olan Mélenchon ile ikinci turda karşı karşıya gelmesinin, Le Pen’e merkeze kaymak için mükemmel bir siyasi fırsat sunacağı ve bu süreçte tahvil yatırımcılarını yatıştıracağı düşüncesi.

Vistesen, “Le Pen, Mélenchon’la karşı karşıya gelirse, ‘Ben sorumlu adayım, sol taraftaki bu çılgın ise her şeyi yakıp yıkacak’ demesi onun için çok basit bir karar olacaktır,” dedi.

Üstelik, “aşırı sağcı” politikacıların iktidara geldiklerinde politikalarını gerçekten de yumuşattıklarına ve bunu sağcı tabanlarını kendilerinden uzaklaştırmadan yapabildiklerine dair önemli kanıtlar var.

İtalya’da, kısa süre önce Benito Mussolini’den bu yana ülkesinin en uzun süre aralıksız görevde kalan lideri olan Giorgia Meloni, bunun bariz bir örneği.

ING Research’ün küresel makroekonomi başkanı Carsten Brzeski, “Son dönemdeki deneyimler, hükümete katılan ya da hükümeti yöneten sağcı popülist partilerin mali açıdan sorumlu davranabileceğini gösteriyor,” dedi.

Öte yandan işler o kadar da iyi gitmeyebilir. Le Pen’in bir başka Meloni değil de daha çok Liz Truss’a benzeyebileceğini düşünenler de var.

İngiltere’nin muhafazakâr eski başbakanı Truss’ın 2022’de bütçe açığını patlatan bütçesi tahvil piyasasını çökertmiş ve İngiliz siyasetçi görevde sadece 45 gün kaldıktan sonra istifa etmeye zorlanmıştı.

Almanya’nın Mélenchon rahatsızlığı

Euractiv’e göre daha da ciddi bir endişe ise, Le Pen gerçekten de mali açıdan sorumlu davranırsa bile, Fransa’nın yine de dış güçler tarafından bir krize sürüklenebileceği.

Sonuçta, tahvil piyasaları şu anda dünya çapında gergin bir durumdadır. Örneğin, ABD’nin 30 yıllık Hazine tahvillerinin getirileri yakın zamanda 19 yılın en yüksek seviyesine ulaştı.

Bazı Japon ve İngiliz borçlanma araçlarının getirileri ise şu anda yüzyılın başından bu yana görülen en yüksek seviyelerde.

Bunun en büyük nedeni ABD. Washington’un İran’a karşı aralıklı olarak sürdürdüğü savaş enflasyonu tırmandırıyor (tahvillerin reel getirilerini eritiyor); devasa bütçe açığı ve tutarsız politika uygulamaları (son dönemde ABD Hazine piyasasına yaptığı müdahaleler dahil) yatırımcıları ürkütüyor; ve ABD’li teknoloji devlerinin devasa tahvil ihraçları, devlet tahvilleriyle rekabet ediyor (kamu borçlanma maliyetleri üzerinde yukarı yönlü baskı yaratıyor).

Endişe verici bir şekilde, Fransa’nın ulusal borcunun önemli bir kısmı (yaklaşık %50) da yabancılara ait.

Bu yatırımcı kesimi, bilindiği üzere oldukça “ürkek” bir yapıya sahip ve ülkeyi dışsal şoklara karşı özellikle savunmasız hale getirebilir.

Véron, “Şu anda dış riskler, iç risklerden daha ciddi,” dedi.

Başka bir deyişle, tahvil piyasasına karşı Fransa’nın tavrı asıl sorun olmayabilir; asıl sorun Amerika’nın tavrında yatıyor.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Volkswagen Seat uçurumun eşiğinde

Yayınlanma

Volkswagen’in tarihi yeniden yapılanma süreci, zor günler geçiren İspanyol Seat markasının sonunu getirecek gibi görünüyor.

Bu durum, uzmanların sektörde kapsamlı bir konsolidasyon yaşanacağını öngördüğü bir ortamda, Seat’i Çinli otomobil üreticilerinin yükselişinin ilk büyük otomobil markası kurbanı haline getirebilir.

Seat, Ford’un Mercury’yi, General Motors’un Saturn ve Pontiac’ı piyasadan çekmesi ve Saab’ın iflas etmesiyle sonuçlanan 2010’ların başından bu yana ortadan kaybolan ilk köklü otomobil markası olacak.

Ünlü markaların on yıllarca ayakta kalabildiği bu sektörde bu tür kapanışlar nadir görülür.

Reuters’a göre bu gelişme, CEO Oliver Blume’un yatırımları en güçlü markalarına odaklayarak, giderek genişleyen Alman otomobil şirketini “rasyonelleştirme” kararlılığını vurguluyor.

Kapsamlı işten çıkarmaları da içeren Volkswagen’in yeniden yapılandırma süreci, yerli üreticilerin pazar payını artırmasıyla grubun Çin’deki satışlarında yaşanan düşüşün ardından geldi.

Bu durum, sektörün elektrikli araçlara geçiş sürecinin getirdiği maliyetli yükün yarattığı baskıyı daha da artırdı.

Bu ayın başlarında duyurulan yeniden yapılanma planının bir parçası olarak, Avrupa’nın en büyük otomobil üreticisi, Seat’in “mevcut ürün döngüsünün ötesindeki geleceğinin halen değerlendirilmekte olduğunu” belirterek, “2030’dan sonra da çeşitli senaryoların mümkün olduğunu” ekledi.

Görüşmelere katılan bir kaynak, elektrikli araçlara geçiş yapan ve hızla büyüyen Seat’in kardeş markası Cupra’nın, Seat’in içten yanmalı motorlu modellerinin aşamalı olarak piyasadan kaldırılmasıyla birlikte gelecekteki tüm ürünleri üstleneceğini söyledi.

Kaynak, “İki marka adını birden sürdürmek istemiyoruz,” dedi.

1950 yılında İspanya’daki Franco diktatörlüğü döneminde bir devlet şirketi olarak kurulan Seat, 1986 yılında Volkswagen tarafından büyüyen otomotiv imparatorluğuna yönelik bir düşük maliyetli marka olarak satın alınmıştı.

Fakat Seat, 2020’den bu yana yeni bir model piyasaya sürmedi; bu, yeni ürünlerin hayatta kalmak için hayati önem taşıdığı bir sektörde oldukça uzun bir aralık.

Barselona merkezli marka, 2025 yılında Volkswagen’in küresel teslimatlarının %3’ünden azını oluşturdu.

Öte yandan, 2018’de piyasaya sürülen kardeş spor markası Cupra, geçen yıl ilk kez yıllık satışlarda Seat’i geride bıraktı.

Cupra, Seat-Cupra CEO’su Markus Haupt’un Mayıs ayında “oyunun kurallarını değiştiren” olarak nitelendirdiği yeni Raval dahil olmak üzere üç adet tamamen elektrikli model sunuyor. Buna karşılık Seat’in hiçbir tamamen elektrikli modeli bulunmuyor ve böyle bir plan da yok. Yöneticiler, markanın kârlı olmadığı için bir elektrikli araç programı için gereken yatırımı haklı çıkaramayacağını defalarca dile getirdiler.

Seat sendika lideri Matias Carnero, bunun istihdam üzerindeki sonuçlarından endişe duyuyor.

Canero, “Marka, elektrikli araçlara geçmediği için ortadan kaybolursa… ciddi bir sorunla karşı karşıya kalırız,” dedi.

Bağımsız otomotiv analisti Matthias Schmidt, “Uyarı işaretleri çoktan ortaya çıkmıştı. Volkswagen’in Seat ile devam etmeye hazır olmadığı belliydi,” dedi.

Analistler, Volkswagen’in yaşadığı bu ikilemin sektör genelinde giderek daha sık tekrarlanmaya başladığını belirtiyor.

Büyüyen otomobil üreticileri yeni ürünlere, teknolojilere ve markalara yatırım yapabilirken, satışları azalan şirketler genellikle zorlu seçimler yapmak zorunda kalıyor.

Car Industry Analysis’ten Felipe Munoz’un verilerine göre, Avrupa, ABD, Japonya ve Güney Kore’deki otomobil üreticilerinin yıllık kümülatif satışları, 2019 ile 2025 yılları arasında 12,6 milyon araç, yani %17 oranında düştü.

Bu düşüşün neredeyse yarısı Avrupalı üreticilere aitken, kaybedilen pazar payının büyük bir kısmını Çinli rakipler ele geçirdi.

Analistler, pandemi döneminden bu yana zayıf markaların baskı altına girmesinin tek nedeninin Çinli üreticiler olmadığını belirtiyor.

2025 yılında Avrupa’daki yeni otomobil satışları toplam 13,3 milyon adede ulaştı; bu rakam, ⁠2019 seviyelerinin hâlâ yaklaşık 2 milyon altında.

Fakat BYD, SAIC Motor ve Geely gibi Çinli otomobil üreticileri, fiyat rekabetini kızıştırarak ve köklü markaların hakimiyetini sarsarak, zaten zayıf talep, devasa elektrikli araç yatırımları ve küresel ticaret gerilimleriyle boğuşan geleneksel otomobil üreticilerini zorlu seçimler yapmaya zorluyor.

Bu konuda harekete geçen tek şirket Volkswagen değil. Stellantis, 14 markasından dördüne (Jeep, Ram, Peugeot ve Fiat) yatırımlarını yoğunlaştırıyor.

Analistler, dünyanın dördüncü büyük otomobil üreticisinin performansının zayıf olan markaları sonunda elden çıkarabileceğini öngörüyor.

Schmidt, “Bu, en güçlü olanın hayatta kalması olacak,” dedi.

Otomotiv sektörü daha önce de bir dizi birleşme dalgası yaşamıştı. Daha büyük rakipler, maliyetleri düşürmek ve yeni ürünlere kaynak sağlamak için gerekli ölçeğe ulaştıkça, birçok eski otomobil üreticisi piyasadan kayboldu.

Analistler, Çinli üreticilerin sektörün bir sonraki dönüştürücü gücü olarak ortaya çıktığını belirtiyor.

Fakat birleşmelerin sadece geleneksel oyuncularla sınırlı kalması pek olası görünmüyor. Çin’in otomobil pazarı, uzun süren ve ⁠en azından şimdilik durma noktasına gelen bir patlamanın ardından hâlâ kalabalık bir yapıya sahip.

Danışmanlık şirketi AlixPartners, şu anda Çin’de faaliyet gösteren 129 elektrikli araç markasından sadece 15’inin 2030 yılına kadar finansal olarak ayakta kalabileceğini öngörüyor.

Sektördeki bu büyük değişimin etkileri şimdiden hissedilmeye başlandı. Nissan yeniden yapılanma sürecine girerek üretim kapasitesini azaltır ve gelecekteki model planlarını kısıtlarken, Jaguar Land Rover ise işten çıkarmalara başladı.

AutoForecast Solutions’ın başkan yardımcısı Sam Fiorani, “Bunların hepsi küresel bir yeniden düzenlemenin parçası. Uzun vadede hem geleneksel oyuncuların hem de Çinli oyuncuların sayısı azalacak,” dedi.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Küçük bir köy, sığınmacıları gerekçe göstererek Birleşik Krallık’tan ayrılmak istiyor

Yayınlanma

İngiltere’nin güneydoğusundaki küçük bir köy, yakınlardaki bir askeri tesiste sığınmacıların barındırılmasına protesto etmek amacıyla sembolik olarak Birleşik Krallık’tan ayrılma yönünde oy kullandı.

Oxfordshire’daki Piddington köyü sakinleri, Birleşik Krallık İçişleri Bakanlığı’nın Savunma Bakanlığı’na ait bir tesiste 1.200’ün biraz üzerinde sığınmacıyı barındırma planına öfkelendi.

Yerel cemaat konseyi tarafından düzenlenen ve bağlayıcı olmayan referandumda 285 köylü ayrılma yönünde oy kullanırken, 26’sı kalma yönünde oy kullandı ve bir oy pusulası geçersiz sayıldı.

Bu oylama yasal bir geçerliliğe sahip olmasa da, tartışmalı bir konu karşısında yerel halkın muhalefetini ortaya koyuyor.

Konsey Başkanı Tim McNally, BBC’ye yaptığı açıklamada sonucun “demokrasinin işleyişine dair bir örnek” olduğunu ve köylülerin “dünyaya bir mesaj verdiğini” söyledi.

Kültür Bakanı Lisa Nandy, çarşamba sabahı Times Radio’ya yaptığı açıklamada, sonucun İçişleri Bakanlığı’na yönelik “ciddi bir hayal kırıklığını” gösterdiğini belirtti ve yoksul ile varlıklı topluluklar arasında “yükü paylaşmak gerektiğini” kabul etti.

Fakat Nandy, önceki Muhafazakâr hükümetten devralınan sığınma sistemindeki birikmiş iş yüküne dikkat çekti ve 2024’ten bu yana sığınma başvurularına ilişkin kararların hızlandırıldığını belirtti.

Bu adımın, başvurular değerlendirilirken geçici barınma ihtiyacını azaltması bekleniyor.

Nandy şunları ekledi:

“[Başarısız sığınma başvurusunda bulunanların] sınır dışı edilme sayısında rekor seviyeye ulaştık. Ayrıca bu yaz ilk kez [Manş Denizi’nden] küçük tekneyle geçişlerin azaldığını gördük. Dolayısıyla, devraldığımız sığınma kaosunu kontrol altına almak için çok sıkı çalışıyoruz.”

Bazı yerel sakinler, köylerinin daha geniş çaplı bir siyasi mücadelenin odak noktası haline gelmesinden endişe duyduklarını ifade etti.

Sağcı aktivist Danny Tommo, hükümetin bu konuda ısrarcı olması halinde, Patriot Platform (Vatansever Platform) grubunun takipçilerinin sığınmacıları durdurmak için köye akın edebileceğini öne sürdü.

Köy sakinlerinden Rachel, salı günü BBC’ye, “şimdiye kadar tanık olduğumuz düzeyde açık ırkçılıkla hiç karşılaşmadığını” söyledi.

Muhalefet partileri, Piddington’daki tartışmaya hemen dahil oldu. Reform UK milletvekilleri Suella Braverman ve Sara Pochin, referandum öncesinde köyü ziyaret etti.

Braverman, Piddington’daki insanların “dehşete kapıldığını” ve kimsenin “seslerini dinlemediğini” söyledi.

Pochin, “İşçi Partisi için açık sınırlar bir projedir. Fakat bu, diğer herkes için bir sorun ve özellikle de Piddington sakinleri için burada başa bela olacak büyük bir sorun,” dedi.

Muhafazakâr Parti lideri Kemi Badenoch da Piddington’daki yerel halkın endişelerini gündeme getirdi ve geçen ay Daily Mail gazetesinde, köyün bağımsız hale gelmesinin, hükümetin köyü nüfusunun dört katı kadar insanı kabul etmeye zorlamasından “sadece biraz daha az saçma” olduğunu belirtti.

Piddington’ın sembolik bağımsızlığının pratikte pek bir etkisi olmayacak fakat yerel halk, köyün adını değiştirmeyi veya yeni liderler seçmeyi önererek bu eylemi daha da ileri götürmeyi şimdiden gündeme getirdi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English