Avrupa
Almanya’da koalisyon programı taslağı medyaya sızdırıldı

Geçtiğimiz pazar gününe kadar, federal erken seçimlerden birinci parti çıkan CDU/CSU ile üçüncü olan SPD 16 çalışma grubunda koalisyon anlaşmasını müzakere etti.
Öngörülen gizliliğe rağmen, nihai belgelerin çoğu medyaya sızdırıldı. Belgelerdeki çok sayıda değişiklik önerisi, tarafların pek çok noktada anlaşmaya varmaktan hâlâ çok uzak olduğunu gösteriyor.
Müzakere edilen politika gündemleri arasında göç; ısıtma, enerji ve iklim; zorunlu askerlik hizmeti ve askeri teçhizat; ulaşım, inşaat ve konut; vatandaşlık geliri; ve finans/maliye yer alıyor.
Göç
Göç konusu en hararetli tartışmaların yaşandığı konulardan biri. CDU lideri Friedrich Merz, göç politikasında bir dönüşümü ilan etse de SPD her yerde buna uymak istemiyor.
Almanya’nın sürekli kontrol altında tutulan sınırlarında polisin komşularıyla “koordinasyon halinde” sığınmacıları geri çevirebilmesi gerektiği konusunda bir mutabakat var ama henüz bunun ne anlama geldiği belirsiz.
Bunun yanı sıra Cezayir, Hindistan, Fas ve Tunus da hızlı bir şekilde güvenli menşe ülkeler kategorisine alınarak sığınma hakkı elde etmek daha zor hale getirilecek. Ağır suç işleyen göçmenler sınır dışı edilecek.
Bir başka net karar ise, hassas durumdaki yabancılar için yeni kabul programlarının açılmaması. Örneğin Afganlar için olduğu gibi halihazırda mevcut olanlar “mümkün olduğunca” sona erdirilecek. İkincil koruma hakkına sahip kişilerin ailelerini kendi ülkelerinden geri getirmelerine de izin verilmeyecek fakat bu durum geçici olarak tanınan mültecilerin sadece üçte birini etkileyecek.
Göç çalışma grubunun nihai raporuna göre, Suriye’deki yeni yöneticiler azınlıklara zulmediyor olsa da, “suçlular ve risk altındaki insanlardan başlayarak” Afganistan ve Suriye’ye sınır dışı edilmeleri planlanıyor.
Daha fazla insanı daha hızlı bir şekilde sınır dışı edebilmek için birkaç küçük önlem üzerinde anlaşmaya varıldı. Örneğin, sınır dışı edilmeden önce hukuki danışmanlık hizmeti kaldırılacak; oysa daha önce yasal olarak reddedilenler yasal olarak temsil edilmeye devam edebiliyordu.
Gelecekte Federal Polis de ülkeyi terk etmek zorunda kalanların kaçmasını önlemek için gözaltı talebinde bulunabilecek. Daha önce bunu sadece göçmenlik makamları yapabiliyordu.
Isıtma, enerji ve iklim
CDU/CSU, yeni hükümetin enerji politikasını “yeni bir başlangıç” olarak görmek istese de halihazırda üzerinde mutabık kalınan hususların çoğu, geçen sene çöken trafik lambası hükümetinin başlattıklarının bir devamı gibi görünüyor.
Muhtemel CDU-SPD hükümeti iklim ve enerji politikasının temel taşlarını, 2045’te iklim nötrlüğü taahhüdünü, 2038’de kömürün kullanımdan kaldırılmasını, emisyon ticaretini, yenilenebilir enerji kaynaklarının yaygınlaştırılmasını ve hidrojen kullanımını değiştirmek istemiyor.
Koalisyon hükümeti tarafından planlanan çok sayıda yeni gaz yakıtlı elektrik santralinin inşası da devam edecek. Fakat, Yeşillerin bir zamanlar istediği 2030 yılına kadar kömür ile enerji üretiminin erken aşamalı olarak durdurulması iptal edilecek.
‘Siyah-Kırmızı’ hükümet şimdi elektrik vergisi ve şebeke ücretlerini düşürerek elektriği kilovat saat başına en az beş sent kalıcı olarak daha ucuz hale getirmek istiyor. Enerji yoğun sanayi şirketleri de sanayi elektriği fiyatı ile rahatlatılacak fakat bu, devlete milyarlarca dolara mal olacak.
Elektrik şebekelerinin genişletilmesi konusunda nasıl bir yol izleneceği belirsiz. CDU/CSU, yeraltı kablolarından daha ucuz ama daha açıktaki olan yüksek gerilim hatlarının inşasına öncelik vermek istiyor. SPD ise protestoları önlemek için yeraltı kablolarını tercih ediyor.
CDU/CSU “Almanya’daki konvansiyonel gaz üretim potansiyelinden faydalanmak” istiyor ve yeni nesil nükleer santrallerle bir atılım yapmayı umuyor.
Ayrıca, uzmanların bu konuda ciddi şüpheleri olmasına rağmen, yakın zamanda kapatılan nükleer santrallerin yeniden faaliyete geçirilip geçirilemeyeceğinin hızlı bir şekilde gözden geçirilmesini istiyor. SPD bunların hiçbirini istemiyor.
Uzun süredir gündemde olan ısınma yasa tasarısı konusunda da liderleri zor saatler bekliyor gibi görünüyor. CDU/CSU yasanın açıklandığı şekliyle yürürlükten kaldırılmasını ama “ısınma sübvansiyonunun” devam etmesini istiyor. Sosyal Demokratlar ise sadece yasayı değiştirmek ve sübvansiyonu sosyal olarak kademeli hale getirmek istiyor.
İklim parası konusunda bir anlaşma olduğu açık fakat bu da muhtemelen teoride kalacak. CO₂ fiyatından elde edilen geliri vatandaşlara iade etmek istediklerini söylüyorlar fakat “bürokratik olmayan ve sosyal olarak kademelendirilmiş yardımlar ve konut ve hareketlilik için sübvansiyonlar” getirmek şartıyla. Milyarlarca yeni borca rağmen, toplu ödeme için para yok.
Zorunlu askerlik hizmeti ve Bundeswehr
Alman Silahlı Kuvvetleri’nin (Bundeswehr) geleceğine ilişkin tartışmalar da sürüyor. Dış İlişkiler ve Savunma Çalışma Grubu’nun çalışma belgesinde, Bundeswehr’in “kısa vadede, kesin ve sürdürülebilir bir şekilde” daha güçlü hale gelmesi konusunda bir mutabakat var.
Yatırımlar bir “Bundeswehr Altyapı Hızlandırma Yasası” ile hızlı bir şekilde başlatılabilecek fakat bu yasa 2022’den beri yürürlükte ve silah ve teçhizatın hızlı bir şekilde tedarik edilmesinin önündeki en büyük engel bürokrasi.
CDU/CSU bu nedenle Koblenz Tedarik Ofisi’nden bazı yetkileri almak ve bu amaçla bir ajans atamak istiyor. Ayrıca “çok yıllı bir yatırım planı” hedefliyorlar. Bunun nedeni ise, tek bir seçim döneminin silah geliştirme ve satın alma için çok kısa sayılması.
CDU/CSU ayrıca zorunlu askerlik hizmetini yeniden etkinleştirmek istiyor. SPD ise buna karşı çıkıyor ve herkes için gönüllü hizmet, ayrıca bunun başlatılması konusunda “toplum genelinde geniş bir tartışma” istiyor.
Ulaşım, inşaat ve konut
Ulaşım söz konusu olduğunda SPD ve CDU/CSU’nun anlaşamadığı tek bir nokta var: otoyollarda hız sınırı. SPD saatte 130 kilometre hız isterken, CDU/CSU herhangi bir sınırı reddediyor.
Öte yandan, Deutschlandticket’in (otobüsler ve trenler için alınan abonelik bileti) 2025’ten sonraki geleceği konusunda netlik var. CDU/CSU içinde önceden bir direnç vardı ama şimdi aboneliğin devamı konusunda anlaşma sağlandı. Fakat fiyat 2027’den itibaren “kademeli olarak ve sosyal sorumluluk bilinciyle” artacak.
Yeni koalisyon ortakları demiryolu ağını yenileme planları için özel altyapı fonundan tam olarak yararlanmayı planlıyor: SPD yatırımları artırmayı ve demiryolları için bağlayıcı, uzun vadeli bir finansman taahhüdü ile bir altyapı fonu oluşturmayı başardı.
Özel fondan gelen para aynı zamanda yoğun yüksek hızlı tren hatları için mevcut yenileme konseptine aktarılacak ve böylece ihmal edilen ikincil hatlar için bütçe fonları serbest bırakılacak.
Aynı zamanda, gelecekteki hükümet ortakları demiryolu için 5 milyar avroluk yeni bir finansman boşluğu açıyor. Şimdiye kadar karayolu ağı, kamyon geçiş ücretinden elde edilen gelirin yardımıyla demiryolu ağını çapraz finanse etmişti. Fakat gelecekte, bir ulaştırma sektöründeki finansman döngüleri kapalı kalacak ve kamyon geçiş ücreti Autobahn GmbH’ye akacak.
İklim politikası açısından hava taşımacılığı geriye gidiyor gibi görünüyor. Muhtemel yeni federal hükümet hava trafik vergisindeki artışı tersine çevirmek ve genellikle kârlı olmayan bölgesel havalimanlarını desteklemeye devam etmek istiyor.
Bununla birlikte, yerel toplu taşıma için en azından bir rahatlama var: SPD, federal hükümetin bölgeselleşme fonlarının öncelikle yerel ulaşıma akmasını sağlamayı başardı.
SPD konut konusunda da bir zafer kazandı. CDU/CSU tarafından pek sevilmeyen kira dondurma uygulaması iki yıl daha uzatılacak.
Vatandaşlık geliri uygulaması
Koalisyon hükümeti tarafından uygulamaya konulan Vatandaşlık Gelirinin (Bürgergeld) “yeni temel gelir” olarak adlandırılması konusunda anlaşmaya varıldı.
İş bulma merkezlerine yönetim için daha fazla para verilecek. Koşullar sıkılaştırılacak. Buna göre her işsizin “iş bulmak için aktif olarak çaba göstermesi” gerektiği belirtiliyor.
Yaptırımlar “daha hızlı, daha basit ve daha az bürokratik” bir şekilde uygulanacak. Çalışmayı ısrarla reddedenlerin yardımları Karlsruhe içtihadına uygun olarak tamamen kesilecek.
Ukraynalıların da aldığı ve devletin zaman zaman yaptırım uygulamadan verdiği vatandaşlık ödeneği, geçmişte adalet konusunda hararetli tartışmalara yol açmıştı.
Kamu maliyesi
Müzakereciler mali detaylar konusunda neredeyse hiç anlaşamadılar. CDU/CSU ve SPD, federal bütçede savunma harcamaları için borç frenini gevşeterek biraz nefes alabildi. Bununla birlikte, ek mali hareket alanı sınırlı ve her iki tarafın da uygulamak istediği pahalı seçim vaatlerinin listesi uzun.
Sonuçta Federal Anayasa Mahkemesi çarşamba günü dayanışma sürşarjının (ek vergi) yasal olduğunu ilan etti. Bu da federal hükümetin yıllık 13 milyar avroluk geliri elinde tutacağı anlamına geliyor.
Asıl anlaşmazlık noktası vergiler açısından neyin mümkün olduğu. Örneğin gelir vergisinde geniş kapsamlı indirimler için yeterli para omadığı ileri sürülüyor. SPD yüksek gelirliler üzerindeki vergi yükünü artırmak istiyor. Bu federal gelirleri arttırabilir, fakat CDU/CSU’nun vergi artışlarını kabul edip etmeyeceği şüpheli.
CDU/CSU özellikle kurumlar vergisini mevcut yüzde 30 seviyesinden yüzde 25’e düşürmek istiyor. Fakat SPD bunu sadece 2029’dan itibaren yapmaya hazır ve sadece yüzde bir puan düşürmek istiyor.
Almanya’daki yatırımların daha cazip hale getirilmesi konusunda anlaşma var. Yatırım maliyetlerinin vergiden düşülebilmesi için amortisman kurallarının iyileştirilmesi planlanıyor.
Avrupa
Draghi: Faiz politikası büyümeyi sürekli kılmaz

Eski Avrupa Merkez Bankası (ECB) Başkanı Mario Draghi, Avrupa’nın uzun vadeli büyümeye dönmek için yeni teknolojileri geliştirmesi ve yaygınlaştırması gerektiğini söyledi.
Draghi, Zürih’teki İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü’nde, İsviçre Merkez Bankası’nın Karl Brunner Seçkin Konuşma Serisi kapsamında bir konuşma yaptı.
“Büyüme, tüm hükümetler tarafından paylaşılan açık bir hedef haline gelmelidir,” diyen eski ECB Başkanı, “Her ülkenin kendi başına hareket ettiği Avrupa’nın alışılagelmiş tepkisi, şu anda karşı karşıya olduğu dünyada yeterli olmayacaktır. Ulusal reformlar hâlâ önemlidir ama teknoloji –ve dolayısıyla büyüme– için artık gerekli olan ölçeği sağlayamazlar. Bunu ancak entegrasyon sağlayabilir,” diye konuştu.
Draghi, konuşmasına bu konferans dizisinin adandığı ekonomist Karl Brunner’in fikirlerinden alıntı yaparak başladı ve “Merkez bankası tek başına fiyat istikrarını sağlayamazdı. Kendi teşvikleriyle uyumlu bir mali otoriteye ihtiyacı vardı,” diye hatırlattı.
Bu yaklaşımın, ECB’ye bağımsızlık tanıyan ve fiyat istikrarını birincil hedef olarak belirleyen, aynı zamanda parasal finansmanı yasaklayan, kurtarma yasağı hükmünü ve aşırı açıklarla ilgili prosedürleri getiren Maastricht Antlaşması’nda açıkça görüldüğünü açıkladı.
Fakat ona göre bu ayrımın uygulamada geçerli olup olmadığı, sadece kurallara bağlı değildi. Eski İtalya Başbakanına göre bu, “r eksi g” olarak adlandırdığı borç maliyeti ile büyüme arasındaki ilişkiye bağlı:
“Bir hükümetin borcuna ödediği faiz oranı ekonomik büyüme oranını aşarsa, hükümet birincil fazla vermedikçe borç-GSYİH oranı otomatik olarak yükselir. Aradaki fark ne kadar genişse, o kadar büyük bir fazla gerekir ve borcu paraya çevirmek için merkez bankasına baskı yapma eğilimi o kadar artar.”
Burada “r” faiz/iskonto oranı; “g” ise büyüme oranını simgeliyor.
ECB’nin eski Başkanı’na göre, Avrupa çerçevesi iki örtük varsayım içeriyordu. Birincisi, “büyümenin diğer politikalarla sağlanacağı” idi. İkincisi ise, “görevini yerine getirmeye kararlı bir merkez bankası ile kurallara uyan hükümetlerin birlikte faiz oranlarını düşüreceği” idi.
Draghi, bir süre için işlerin bu şekilde yürüdüğünü belirtti ve genel hatlarıyla “Büyük Ilımlılık” döneminde bunun yaşandığını vurguladı.
1990’larda, gelişmiş ekonomilerin hükümetleri açıklarını azaltırken, merkez bankaları enflasyon beklentilerini sabit tuttu. Avroya geçiş hazırlığı yapan ülkeler de yakınsamadan faydalandı.
Ardından, avronun ilk on yılında büyüme gerçekleşti. 1999’dan 2007’ye kadar Avro bölgesi, yıllık bazda reel olarak yüzde 2’nin biraz üzerinde büyüdü ve bu büyüme, “r’yi g’ye yakın tuttu.”
Draghi, o yıllarda “merkez bankasının yalnızca referans faiz oranını kullanarak görevini yerine getirebildiğini ve bağımsızlığının ciddi bir şekilde sınanmadığını” savundu.
Fakat ona göre “yapıda” uyarı işaretleri vardı. Draghi, “Büyüme, çerçevenin dayandığı tek pazar reformlarından çok, krediden ve yakınsamadan kaynaklanıyordu,” dedi.
Böylece finansal kriz ve devlet borcu krizi bir sınav haline geldi: “Krediye dayalı büyüme sona erdi ve ülkeler arasındaki faiz oranları yeniden birbirinden uzaklaşmaya başladı.”
Daghi, 2008 ile 2011 arasında, Avro bölgesi borç faiz farkının 2,8 puana yükseldiğini hatırlattı ve şöyle dedi:
“Büyümenin çökmesi ve r ile g’nin birbirinden kopmasıyla birlikte, makroekonomik politikadan sorumlu yetkililer müdahale etmek ve büyüme konusunda sorumluluk almak zorunda kaldı.”
Önce hükümetler, ardından da her şeyden önce merkez bankası devreye girdi. Draghi, 2010 ile 2013 yılları arasında “maliye politikası duruşunun bu nedenle belirgin şekilde kısıtlayıcı hale geldiğini” söyledi.
Fakat sonuç olarak, mali konsolidasyonun faiz oranları üzerindeki etkisinden çok büyüme üzerindeki etkisi daha büyük oldu. 2011’in ikinci çeyreğinden 2013’ün ilk çeyreğine kadar, büyüme sekiz çeyrek üst üste sıfır ya da negatif oldu.
Zayıf talep, para politikasına da yansıdı. Draghi, “Fiyat istikrarını yeniden sağlamak için para politikasının son derece genişlemeci hale gelmesi gerekiyordu,” dedi.
Faiz oranları sıfıra, ardından sıfırın altına indirildi ve ECB, başta devlet tahvilleri olmak üzere finansal varlıklar satın almaya başladı.
Draghi’ye göre bu önlemler “hedeflerine ulaştı.” En yoğun dönemlerinde, “uzun vadeli faiz oranlarını yaklaşık 140–150 baz puan düşürdüler”.
ECB tahminleri de, bu önlemlerin 2015 ile 2019 yılları arasında Avro bölgesindeki büyümenin dörtte birinden fazlasına katkıda bulunduğunu gösteriyor.
Mario Draghi’den AB için kritik konuşma: Radikal bir değişime ihtiyacımız var
Draghi, “Projeyi koruyan ve para ile maliye politikasını ayrı tutan, doğru bir şekilde uygulanan bağımsızlıktı,” dedi.
Ne var ki Draghi, bu dönemin bir daha tekrarlanamayacağına inandığnı söyledi. Eski ECB Başkanı, “Merkez bankasının büyümeden sorumlu olduğu bir sistem sürdürülebilir değildir ve bugün artık geçerliliğini yitirmiştir,” diye konuştu.
Ona göre bugünün sorunu, her şeyden önce küresel faiz oranları. “Avro bölgesindeki uzun vadeli faiz oranları, giderek Avrupa’nın kontrolü dışındaki nedenlerle yükseliyor,” diyen Draghi, son aylarda ABD Hazine tahvillerinin getirileri ile paralel artışlara dikkat çekti.
Draghi, bu artışın bir kısmının enflasyonu yansıttığını söyledi:
“Küresel arz tarafındaki şoklar, en son İran ile yaşanan çatışma ve Rusya ile Orta Doğu’daki rafineri kapasitesi kaybının yol açtığı enerji fiyatları artışı yoluyla, fiyatları bir kez daha yukarı çekmiştir.”
Fakat artışın büyük kısmı aynı zamanda borç arzını da yansıtıyor. Draghi, bu yıl ABD’nin GSYİH’nin yüzde 6’sına yakın bir açık kaydedeceğini ve politikaların değişmemesi durumunda 2030 yılına kadar borcunun savaş sonrası zirveyi aşacağını belirtti.
Yapay zekaya yapılan yatırımlar da sermaye talebini artırıyor. Draghi şöyle devam etti:
“Sadece büyük ABD teknoloji şirketlerinin bu yıl, ağırlıklı olarak yapay zeka veri merkezlerine yaklaşık 800 milyar dolar yatırım yapacağı tahmin ediliyor.”
Draghi, veri merkezlerine yönelik küresel yatırımın 2030 yılına kadar 3 trilyon doları aşabileceğine işaret etti.
Draghi beklenen raporunu sundu: AB’nin yılda ilave 800 milyar avro yatırıma ihtiyacı var
Avrupa’da da borç seviyesi yükseliyor. Draghi, “Bu eğilimin tersine dönmesi olası görünmüyor,” dedi.
IMF tahminlerine göre, 2040 yılına kadar gelişmiş Avrupa ekonomileri, yaşlanan nüfus, savunma ve iklim geçişi nedeniyle GSYİH’nin yaklaşık yüzde 4,5’i tutarında ek harcama ile karşı karşıya kalacak.
Öte yandan Draghi’ye göre sorun, Avro bölgesindeki büyümenin, küresel piyasalarda şu anda karşı karşıya olduğu faiz oranlarının seviyesinin gerisinde kalmış olması.
Dolayısıyla Avrupa faiz artışlarının tüm etkisini üstlenirken, büyümenin sadece bir kısmını üstleniyor.
Verimlilik, ABD ile en büyük uçurumun yaşandığı alanlardan biri. 1999’dan bu yana, çalışılan saat başına üretim, ABD’ninkinin yaklaşık yarısı oranında artmış. 2019’dan bu yana ise Avro bölgesinde yıllık yüzde 0,3’lük bir artış görülürken, ABD’de bu oran yüzde 1,8 olmuş.
Draghi, Avrupa’daki reformların da bu hızı yakalayamadığını belirtti:
“Hizmetler için tek pazar, 1985’ten beri bir hedef olmuştur; fakat son yirmi yılda, Avrupa içindeki hizmet ticaretindeki engeller, AB dışındaki işletmelerin karşılaştığı engellerden daha hızlı bir şekilde ortadan kalkmamıştır.”
Bu nedenle büyüme konusu, kamu maliyesi açısından da merkezi bir öneme sahip hale geliyor.
Draghi’ye göre “hükümetlerin mali konsolidasyonu gerçekleştirme kabiliyeti büyümeye bağlı.”
ABD, yapay zeka yatırımlarında Avrupa ile arasındaki farkı artırıyor
Faiz oranlarının ise “giderek Avrupa dışında belirlendiğini” söyledi ve “Büyüme, Avrupa’nın hâlâ fark yaratabileceği tek alan,” dedi:
“2040 yılına kadar sürdürülen ve artan gelirin bir kısmının bir kenara ayrıldığı, yıllık yarım puanlık ek büyüme, Avrupa’nın sürdürülebilir bir borç seyrine ulaşmak için gereken yolun yaklaşık üçte birini kat etmesini sağlayacaktır.”
Draghi’ye göre bu ölçekte bir büyüme mümkün. Yapay zekanın hızlı bir şekilde benimsenmesi önümüzdeki on yıl içinde toplam faktör verimliliği artışına 0,4 yüzde puan ekleyebilir. Ayrıca bir de ulusal reformlar ve tek pazar reformları bir arada değerlendirildiğinde, yılda yaklaşık yarım puanlık bir artış daha sağlayabilir.
Bununla birlikte, Draghi’ye göre mali konsolidasyon gerekli olmaya devam edecek. Hükümetler, ilave konsolidasyon önlemleri veya reformlar olmaksızın artan harcamaları finanse ederse, 2040 yılına kadar ortalama Avrupa borç-GSYİH oranı yüzde 130’a ulaşacak. Ekonomilerin büyüklüğüne göre ağırlıklandırıldığında, bu oran yüzde 155’e ulaşacak.
Draghi, orta vadede kamu maliyesinde belirli bir düzeyde konsolidasyonun kaçınılmaz olduğunu savundu.
Ona göre, bunun yalnızca harcama kesintileri ve vergi artışları yoluyla gerçekleştirilmesi halinde, gerekli sonuçların elde edilmesi olası değil.
Para politikası söz konusu olduğunda en önemli önceliğin enflasyonu kontrol altında tutmak olduğunu savunan Draghi’ye göre ikinci öncelik ise “büyümeyi gereğinden fazla zayıflatmaktan kaçınmak.”
Enflasyonist şoklarla karşı karşıya kalındığında, “Günümüzde para politikası büyümeden sorumlu tutulamaz fakat temel faiz oranlarının seyrinin, orta vadede enflasyonu istikrara kavuşturmak için gerekenden daha dik olmamasını sağlayabilir” diye açıkladı.
Draghi: AB, rehavet nedeniyle küresel rakiplerinin gerisinde kalıyor
Draghi’nin aktardığı tahminlere göre, geçen yılın sonundan bu yana öngörülen kısa vadeli faiz oranlarındaki artış, 2026–2028 döneminde genel büyümeyi 1,1–1,3 puan düşürecek.
Draghi, bu tahminlerin “Ağustos ortasından bu yana kaydedilen beklenen faiz oranlarındaki ilave artıştan önceye ait” olduğunu vurguladı.
Ayrıca, sıkılaştırmanın etkileri daha uzun süreli olabilir ve “yatırım ve inovasyonu olumsuz etkileyerek, kısıtlayıcı bir politika bir süre boyunca verimliliği ve potansiyel üretimi düşürebilir.”
Potansiyel büyümenin “yüzde 1’in biraz üzerinde” olduğu göz önüne alındığında, Avrupa’nın hata payı çok az gibi görünüyor.
Bu nedenle merkez bankasının iletişimi de önemli:
“Özellikle küresel faktörlerin Avrupa’daki getirileri yukarı çekmede daha önemli bir rol oynadığı bir dönemde, para politikası faiz oranlarının beklenen seyrinin, merkez bankasının niyetlerini yansıtmasını ve nasıl tepki vereceğine dair belirsizliği yansıtmamasını sağlamak önemli.”
Fakat ona göre uzun vadeli büyüme, ECB’nin kontrolü dışında: “Uzun vadeli büyümenin ana itici gücü– yani yeni teknolojilerin geliştirilmesi ve yaygınlaşması– merkez bankaslarının etki alanı dışındadır.”
Bu nedenle farklı bir ölçekte düşünmek gerekiyor ve her ülkenin kendi başına hareket ettiği Avrupa’nın alışılagelmiş tepkisi yeterli olmayacak. Draghi’ye göre bunu ancak entegrasyon sağlayabilir.
Draghi’ye göre, tek pazarın ve sermaye piyasaları birliğinin tamamlanması, sermaye getirisini artırmayı ve Avrupa tasarruflarının daha büyük bir kısmını harekete geçirmeyi mümkün kılacak.
Eski ECB Başkanı, “Daha hızlı büyüme ise, büyüme ile faiz oranları arasındaki ilişkiyi iyileştirerek, borç sürdürülebilirliğini zedelemeden kamu yatırımları için alan yaratacak,” dedi.
Yapay zeka, en bariz örneklerden biri. AB’nin yapay zeka için küresel bilgi işlem kapasitesinin yüzde 5’inden azını oluşturduğunu hatırlatan iktisatçı, bu payı 2030 yılına kadar yüzde 15’e çıkarmak için yaklaşık 1.300 trilyon avroluk yatırım gerekeceğinin altını çizdi.
fakat riski azaltmak için gerekli kamu müdahalesi yaklaşık 100 milyar avro tutarında olacak.
Draghi’ye göre sonuç olarak, yine Brunner’in dersine geri dönülüyor:
“Brunner’in koşulu hâlâ geçerli: Bir merkez bankası, ancak hükümetler borçlarını kontrol altında tutarsa para biriminin istikrarını sağlayabilir. [Ancak] değişen şey, bu koşulun nasıl yerine getirilebileceğidir. Entegrasyon ne kadar ilerlerse, büyüme faiz oranlarının üzerinde o kadar sağlam kalabilir ve merkez bankası siyasi baskılardan o kadar fazla korunur. Böylece büyüme ve bağımsızlık birbirini güçlendirir.”
Draghi’ye göre görev artık yasama organlarına düşüyor: “Anayasanın kalıcı olabilmesi için, ulusal ve Avrupa yasama organları artık Birliğin hedefi olarak büyüme konusunda tam sorumluluk üstlenmelidir. Bunu yaparlarsa, Avrupa’yı yenilenme yoluna sokacaklardır.”
Avrupa
Ukrayna’ya bütçe desteği çıkmadı: AB kredileri öne çekmeye yanaşmıyor

Avrupa Birliği, artan askeri harcamalar nedeniyle ek bütçe desteği isteyen Ukrayna’nın talebini geri çevirerek Kiev’i diğer müttefiklere yönlendirdi. Ukrayna tarafı 27 milyar euroluk yeni finansman açığı bildirirken Brüksel kredilerin öne çekilmesinin 2027 yılında dengeleri bozacağı görüşünde.
Avrupa Birliği (AB), artan askeri harcamalar nedeniyle bütçesinde 27 milyar euroluk ayeni bir açıkla karşılaşan Ukrayna’nın ek finansman talebini geri çevirdi.
Bloomberg’in konuya aşina kaynaklara dayandırdığı habere göre Brüksel, kredilerin öne çekilerek erken ödenmesinin 2027 yılında mali sorunlar yaratacağını belirterek Kiev yönetimini Kanada, Norveç ve Japonya gibi diğer ortaklara yönlendirdi.
Ukrayna yönetimi, tırmanan savaş maliyetleri sebebiyle 27 milyar euro (yaklaşık 30,4 milyar dolar) düzeyinde ek finansman açığı oluştuğunu bildirmiş ve AB’den kredi dilimlerinin serbest bırakılmasını hızlandırmasını istemişti.
Habere göre AB yetkilileri, 2027 yılı için planlanan kredi paketinden 45 milyar euroluk kısmı süratle tahsis etmeyi planlıyor; fakat bu aktarım en erken gelecek yılın başında yapılabilecek.
Birlik bünyesinde Ukrayna’nın ek bütçe ve savunma ihtiyaçlarının tespitine yönelik çalışmaların da eş zamanlı yürütülmesi öngörülüyor.
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy ile Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen arasında geçen hafta yapılan görüşmede finansman başlığının gerginliğe yol açtığı aktarıldı.
Von der Leyen, temasın ardından yaptığı açıklamada Ukrayna’ya ek savunma desteği sağlanacağını teyit ederken bütçe yardımlarının devamının Ukrayna Parlamentosu’ndaki reform sürecine bağlı olduğunu kaydetti.
Von der Leyen, AB’nin elinde yıl sonuna kadar kullanılabilecek 37 milyar euro kaldığını dile getirdi.
Ukrayna Başbakanı Sergey Koretskiy eylül ayında yaptığı değerlendirmede kamu maliyesinin durumunu kritik seviyeye yakın olarak nitelendirmişti.
Ukrayna Maliye Bakanlığı, 2026 ile 2029 yılları arasında yaklaşık 146 milyar dolarlık dış finansmana ihtiyaç duyulacağını hesaplıyor.
Uluslararası Para Fonu (IMF) ise Ukrayna’nın 2029 yılına kadar 54 milyar dolara varan finansman açığıyla karşı karşıya kalacağını öngörüyor.
Buna karşılık AB Komisyonu’nun Ekonomiden Sorumlu Üyesi Valdis Dombrovskis, Ukrayna’nın 2026 yılı bütçe ihtiyaçlarının büyük ölçüde güvence altına alındığını savundu.
Dombrovskis, sahadaki gereksinimin Kiev’in iddia ettiği kadar acil olmayabileceğini belirterek Avrupa Komisyonu ile IMF’nin 27 milyar dolarlık açık hesabını henüz teyit etmediğini bildirdi.
Avrupa
AB’ye geri dönüş Londra’ya serbest ticaret anlaşmalarını feda ettirebilir

İngiltere’de yeni Başbakan Andy Burnham’ın AB’ye geri dönüş olasılığını gündeme alması, İşçi Partili eski hükümet yetkililerinin maliyet uyarılarına yol açtı. Bloomberg’ün haberinde, Margaret Thatcher döneminde kazanılan bütçe indiriminin kalkması halinde Londra’nın yıllık 5 milyar sterlin ek harcamayla karşılaşacağı ve Brexit sonrası imzalanan üçüncü ülke anlaşmalarının iptal edileceği kaydedildi.
İngiltere’nin Avrupa Birliği’ne (AB) tam üye olarak geri dönmesi durumunda, ülkenin her yıl yaklaşık 5 milyar sterlin (6,6 milyar dolar) ek harcama yapmak zorunda kalabileceği belirtildi.
Bloomberg’in eski Başbakan Keir Starmer yönetiminde görev almış İşçi Partili yetkililere dayandırdığı habere göre, olası bir geri dönüş Londra açısından ciddi bir mali yük ve ticari tavizler getirecek.
Söz konusu maliyet artışının temel nedenlerinden birini, eski Başbakan Margaret Thatcher döneminde elde edilen bütçe indiriminin kaldırılma ihtimali oluşturuyor.
İngiltere’nin ortak AB bütçesine yaptığı net katkıyı yüzde 66 oranında düşüren bu mekanizmanın yürürlükten kalkması, Starmer’ın eski çalışma arkadaşlarına göre İngiliz ekonomisine doğrudan ek yük getirecek.
Yetkililer mali faturaya karşılık Brüksel’in bazı başlıklarda taviz verebileceğini dile getiriyor.
Bu kapsamda AB yönetiminin, İngiltere’yi Schengen Bölgesi’ne katılmaya ya da euro para birimine geçmeye zorlamayabileceği değerlendiriliyor.
Buna karşın üyeliğe dönüş doğrudan mali harcamaların ötesinde kapsamlı ticari zorunlulukları da beraberinde getirecek.
Haberde, Londra’nın AB’den ayrıldıktan sonra üçüncü ülkelerle imzaladığı bütün bağımsız ticaret anlaşmalarını iptal etmek zorunda kalacağına dikkat çekildi.
Temmuz ayı sonunda başbakanlık görevinden ayrıldığını duyuran Keir Starmer’ın yerine geçen yeni Başbakan Andy Burnham, bir sonraki genel seçimlerde İngiltere’nin birliğe geri dönüşü için kampanya başlatabileceğini açıklamıştı.
Yıl sonunda düzenlenmesi planlanan zirvede ele alacağı üç seçeneği paylaşan Burnham; tam üyelik, AB tek pazarına erişim ve gümrük birliğine katılım başlıklarını değerlendireceğini bildirdi.
Starmer da başbakanlığı öncesinde Brexit sürecine destek vermemiş, ayrılık koşullarının yumuşatılmasını savunarak sürecin iptalini de seçenekler arasına alan ikinci bir teyit referandumu düzenlenmesi için çaba göstermişti.
İngiltere’de 23 Haziran 2016 tarihinde yapılan referandumda seçmenlerin yüzde 51,9’u birlikten ayrılma yönünde oy kullanmıştı.
Ülke, 47 yıllık üyeliğin ardından 31 Ocak 2020’de AB’den resmen ayrıldı. Londra, üyelik sürecinde çeşitli ayrıcalıklar ve istisnalar içeren özel bir statüye sahipti.
Asya2 hafta önceÇin yapay zekâ, çipler ve akıllı fabrikalara büyük yatırım yapıyor
Asya2 hafta önceFed’in faiz artışının ardından Çin parasal gevşemeye devam edecek mi?
Asya2 hafta önceHindistan ve Vietnam, ‘Çin artı bir’ rekabetini ticari kazanıma dönüştürmeyi hedefliyor
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceEnsarullah lideri: Suudi Arabistan’ın Mekke iddiası ‘asrın yalanı’
Asya1 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak











