Bizi Takip Edin

Diplomasi

‘Askeri Schengen’: ABD, Rusya ile Arktik’te nasıl bir çatışmaya hazırlanıyor?

Yayınlanma

Rusya, NATO’nun doğuya genişlemesi ve Arktik bölgesindeki askeri faaliyetlerine yanıt olarak Moskova ve Leningrad askeri bölgelerini yeniden oluşturmuştu. ABD ise, Kuzey Avrupa ülkeleriyle savunma anlaşmaları yaparak ‘askeri Schengen’ adı verilen bir sistem kuruyor. Bu, F-35 savaş uçakları ve nükleer silahlar da dahil olmak üzere bölgedeki askeri varlığını artırıyor. Rusya, NATO’nun Arktik’teki faaliyetlerini ciddi bir tehdit olarak görüyor ve buna karşı kendi savunma önlemlerini güçlendiriyor.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, geçen yıl 26 Şubat’ta Moskova ve Leningrad askeri bölgelerinin yeniden yapılandırılmasına dair kararname imzaladı. Ardından dönemin Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu, NATO’nun doğuya genişlemesi ve Rusya sınırları yakınında yeni askeri altyapı oluşturulması gibi tehditler nedeniyle bu adımların gerekli olduğunu açıkladı.

’Askeri Schengen’

Yeni askeri bölgelerin oluşturulması radikal bir önlem değil; bölgedeki mevcut duruma verilen bir yanıt. NATO, özellikle ABD öncülüğünde, Arktik’in militarizasyon sürecini neredeyse on yıldır sürdürüyor. 

Bu süreç, Rusya sınırındaki askeri altyapıyı güçlendirmek ve özellikle Finlandiya ile İsveç’in NATO’ya katılımını kolaylaştırmak amacıyla başlatıldı.

Bu hedefler, siyasi ve diplomatik manevralar ile bilgi altyapısının oluşturulması yoluyla gerçekleştirildi. Sonuç olarak Finlandiya ve İsveç, NATO’nun kuzeydoğuya doğru askeri altyapısını genişletme sürecine hukuki bir temel sağlayarak ittifakın tam üyeleri haline geldi.

ABD, Arktik’teki faaliyetlerine ek hukuki gerekçeler sunmak için bölgedeki tüm ülkelerle (Danimarka, Norveç, İsveç ve Finlandiya) savunma alanında ikili ilişkiler kuruyor. Bu işbirliği anlaşmaları, ABD Silahlı Kuvvetleri’nin belirtilen ülkelerde konuşlandırılması, askeri altyapının yerleştirilmesi ve füze savunma sistemleri ile hava savunma sistemlerinin devreye alınmasını içeriyor. Böylece, “askeri Schengen” olarak adlandırılan bir sistem oluşturuluyor. Bu sistemde, silahlı kuvvetler bürokratik veya hukuki engel olmaksızın serbestçe hareket edebiliyor.

Bu mekanizma, Washington’a Kuzey Avrupa’nın geniş bir bölgesini askeri amaçlarla kullanma hakkı tanırken, bölge ülkelerinin güvenlik alanındaki egemenliğinin bir kısmı üzerinde kontrol sağlıyor.

’Barış için ortaklık’

Finlandiya’nın NATO’ya katılması, kara sınırının genişlemesi ve son yıllarda askeri altyapının aktif olarak inşa edilmesi en önemli tehdit unsurlarından biri olarak öne çıkıyor.

Finlandiya ve ABD arasında savunma alanında ikili işbirliği anlaşması üzerine yapılan görüşmeler, Finlandiya’da geniş bir hava üssü ağının oluşturulmasına yol açtı.

Elde edilen bilgilere göre, Pentagon, Helsinki’nin banliyösü Kuopio’da bir Hava Kuvvetleri üssü kurmayı planlıyor. Bu üste, muhtemelen teslim edilmesi planlanan 64 adet düşük gözlemlenebilirliğe sahip beşinci nesil F-35 savaş uçağının bir kısmı konuşlandırılacak.

Havaalanı, Petrozavodsk ve St. Petersburg’a 360 km mesafede bulunuyor. Bu da F-35’lerin Rusya’nın kuzeybatı bölgesinde potansiyel olarak kullanılmasını mümkün kılıyor ve Leningrad Askeri Bölgesi ile Leningrad Deniz Üssündeki tesislere yönelik tehditler oluşturuyor.

Aynı zamanda, Laponya’da, Rovaniemi’nin banliyösünde (Rusya Federasyonu sınırına 200 km) F-35’lerin konuşlandırılması için bir havaalanı adapte ediliyor. Bu, Murmansk’taki Kuzey Filosu tesislerine yönelik tehditlerin artırılmasını amaçlıyor.

Mart 2024’te F-35’ler, 12. nesil termonükleer bomba B61’in resmi taşıyıcısı olarak sertifika aldı.

Kritik nokta

Washington için Amerikan nükleer silahlarının yerleştirildiği Avrupa ülkelerinin kaderi büyük bir öneme sahip değil. Bu durumda, bu ülkeler Rusya ve Ruslara karşı ilan edilmemiş bir topyekun savaş yolunda piyon olarak kullanılıyor. 

13 Temmuz 2023’te ABD Başkanı Joe Biden, Helsinki’deki başkanlık sarayında Finlandiya’nın siyasi tarihine geçecek sözler söyledi: “Finliler şunu bilmeli: ABD, Finlandiya’ya ve NATO’ya bağlı. Taahhüdümüz net. NATO topraklarının her santimini savunacağız, bu kesinlikle Finlandiya topraklarını da içeriyor.”

Benzer faaliyetler Pentagon tarafından İsveç cephesinde de yürütülüyor. ABD ve İsveç arasındaki askeri işbirliği anlaşması, Amerikan silahlı kuvvetlerine 17 İsveç üssü, tesisi ve askeri bölgesini kullanma hakkı tanıyor.

Taktik nükleer silahları göz ardı etsek bile, İsveçlilerin RBS-15 gemi savar füzesine sahip olduğunu unutmamak gerekiyor. Şu anda Mk4 versiyonuna modernize ediliyor. Bu füze, 1000 km’yi aşabilen bir menzile sahip. Başlangıçta gemi savar olarak tasarlanmış olsa da, çeşitli hedeflere karşı kullanılabilir. Füze, aktif radar arayıcı başlığına sahip ve ayrıca kızılötesi başlıkla donatılabilir. Ana rota boyunca GPS sinyalleriyle düzeltme yapılarak ataletsel rehberleme sağlanıyor, bu da füzenin kullanım doğruluğunu artırıyor.

ABD’nin makro bölgede hakimiyet kurma planlarının ciddiyeti, düzenli olarak yapılan askeri tatbikatlarla da gösteriliyor.

Şubat ayında NATO himayesinde “Barış için Ortaklık” programı kapsamında Nordic Response 2024 Arktik askeri tatbikatları düzenlendi. 

Bu tatbikatlara 13 NATO ülkesinden 20 binden fazla asker, 50 savaş gemisi (fırkateyn, denizaltı, korvet, uçak gemisi) ve 110’dan fazla hava aracı (F-35 savaş uçakları, çeşitli helikopterler ve İHA’lar) katıldı. Tatbikatlarda çeşitli senaryolar ve senaryo varyantları çalışıldı.

Önemli bir faktör, özel operasyon kuvvetlerinin ve özel kuvvetlerin altyapı tesislerine yönelik potansiyel sabotajlar için aktif olarak kullanılmasıydı. Özellikle, hareket halindeki deniz platformlarına helikopterlerden iniş tatbikatları yapıldı.

Bu, Rusya’nın nükleer buzkıranlarının veya diğer büyük deniz taşıtlarının ele geçirilmesi veya saldırıya uğraması gibi senaryoların potansiyel olarak üzerinde durulduğunu gösteriyor.

İsveç ve Norveç’in rolü

İsveç, bölgesel bir teknoloji lideri olarak Arktik yönünde kullanılabilecek ek silah üretimini sağlıyor. Aslında, bu askeri ürünlerin tamamı, sert Arktik iklim koşulları için optimize edilmiş taktiksel ve teknik özelliklere sahip. Bu çok önemli bir nokta.

Norveç ise dünyanın önde gelen otonom su üstü ve su altı sistemleri üreticilerinden biri. Özellikle Kongsberg ve yan kuruluşu Kongsberg Defence & Aerospace bu alanda faaliyet gösteriyor. Şubat ayında ABD Donanması, büyük bir otonom insansız su altı aracı olan HUGIN’in üretimi için bir sözleşme imzaladı. Bu araç, 2200 km’yi aşan bir mesafede ve 6.000 metre derinlikte faaliyet gösterebiliyor. Bu tür cihazlar, Arktik bölgesindeki Rus altyapısına yönelik sabotajlar ve saldırılar için kullanılabilir.

Özellikle, Kuzey Denizi Rotası’nın lojistiğini felç etmek, liman altyapısına saldırmak ve nükleer buzkıran filosuna eşlik eden gaz taşıyıcılarına yönelik hedefli saldırılar düzenlemek için kullanılabilir.

Arktik bölgesini değerlendirirken, Baltık Denizi’ndeki durumu da bir bütün olarak ele almak gerekiyor. Bugün Baltık, ABD ve NATO ülkelerinin büyük ölçekli manevralar yaptığı potansiyel bir çatışma alanı.

Örneğin, Leningrad Deniz Üssü’nün kapatılması tehdidi, Kaliningrad ile Baltık Filosu arasındaki iletişimi felç edebilir. Bu nedenle Rusya, bu tehditlere karşı tüm önlemleri alıyor ve potansiyel düşman güçlerini imha etmek için çalışıyor.

Rusya vs. NATO

Ancak, NATO’nun zayıf yönlerine de dikkat etmek gerekiyor. ABD Kuzey Komutanlığı’nın başkanı, Amerika’nın bu alanda Rusya’nın gerisinde kaldığını kabul etti.

Rusya’nın şu anda yaklaşık 40 buzkıranı var, ancak ABD’nin elinde sadece üç buzkıran bulunuyor ve bunlardan sadece biri faal durumda. Bu, Arktik bölgesindeki herhangi bir operasyon veya misyonun yürütülmesi açısından önemli bir dezavantaj oluşturuyor.

ABD, hava kuvvetlerine ve yüksek hassasiyetli silahlara, özellikle de F-35’in taşıyıcısı olduğu taktik nükleer silahlara güveniyor. 

Bu silahlarla Rusya’nın ana askeri altyapısına, sanayi tesislerine ve hava savunma sistemlerine kitlesel saldırılar düzenlemeyi planlıyor.

ABD, hipersonik silahlar, özellikle de deniz tabanlı sistemler konusunda da geride kalıyor. Rusya’nın Kuzey Filosundaki kruvazörler, Zirkon gibi hipersonik silahlarla donatılmış durumda. Bu, ABD için şu anda aşılması zor bir güç oluşturuyor. Ancak, buna karşı koymak için sistemler geliştiriyorlar.

Savaşın doğası da değişiyor. İntihar dronları, su üstü ve su altı araçlarının kitlesel kullanımı, özellikle Norveç’in savunma sanayisinin uzmanlık alanı olan zorlu buz koşullarında operasyon yapabilen sistemler, ciddi bir meydan okuma oluşturuyor. Kongsberg, başlangıçta su altı mayınlarını imha etmek için tasarlanan intihar dronları geliştirdi. Fakat bu dronlar, gemileri ve deniz araçlarını imha etmek için de kullanılabilir. Bu dronlar, önemli mesafeleri aşabilme kabiliyetine sahip. Bu nedenle, Karadeniz’deki benzer sistemlerle mücadele deneyimi göz önüne alındığında, Rus filosu için belirli bir tehdit oluşturuyor.

Batılı ülkeler, özel operasyon kuvvetlerinin de dahil olduğu misyonlarını desteklemek için M270 gibi çok namlulu roket sistemlerini kullanmayı planlıyor. 

Şubat ayındaki tatbikatlarda, bu sistemlerin büyük mesafelerden birlikleri koruma yetenekleri test edildi. Bu sistemler, 300 km’yi aşan menzile sahip ATACMS füzeleri de dahil olmak üzere çeşitli füzelerle donatılmış durumda. Bu destek sistemi oldukça güçlüdür ve bu nedenle bu altyapının tamamı devreye alınıyor. 

Lockheed Martin, daha önce Baltık ülkelerine önemli miktarda HIMARS sistemi tedarik etmişti. Bu nedenle, yerel bir etki değil de tüm cepheye yönelik bir saldırı düşünüldüğünde, hava savunma sistemleri üzerindeki yük çok yüksek olacak. 

Bu nedenle, yeni tümenler ve tugaylar oluşturularak bu saldırıları önlemek ve karşılık vermek için eşdeğer bir potansiyel sağlanıyor.

Bu çatışmanın başlama olasılığı, tüm belgeler, tedarik süreçleri ve NATO ile ABD’nin askeri komutanlarının kamuya yaptığı açıklamalar göz önüne alındığında, 2030 yılı ve sonrası için planlanıyor. Fakat, mevcut durumun yüksek dinamizmi, çatışmanın tırmanması ve gerilimin artması göz önüne alındığında, bu sürenin önümüzdeki 2 ila 3 yıl içinde gerçekleşebileceği tahmin ediliyor.

Diplomasi

Çin, AB’nin dış destek kurallarını sert bir şekilde eleştirdi

Yayınlanma

Çin, AB’nin yabancı sübvansiyon kurallarının Brüksel ile arasındaki daha geniş kapsamlı ticaret anlaşmazlığının parçası olduğu mesajını verdi.

Çin Adalet Bakanlığı, Çinli şirketlere, Yabancı Sübvansiyonlar Yönetmeliği (FSR) kapsamında yürütülen soruşturmalarda AB yetkililerine bilgi vermemeleri talimatını verdi.

Bu düzenleme, tek pazardaki aktörlerin yurt dışından haksız destek almamasını sağlamak için AB’nin kullandığı bir araç.

Bildirimde, Avrupa Komisyonu’nun, tüketici elektroniği perakendecisi MediaMarkt’ın ana şirketi olan Alman Ceconomy’yi 2 milyar avroluk bir anlaşma ile satın almaya çalışan Çinli e-ticaret devi JD.com’a yönelik derinlemesine soruşturmasından açıkça bahsedildi.

Bu hamle, AB ile Çin arasında yeniden başlayan ticaret diyaloğunun ortasında Brüksel’e baskı uygulamayı amaçlıyor gibi görünüyor.

Müzakereciler, AB’nin Çin ile olan günlük 1 milyar avroluk mal ticaret açığını nasıl azaltacakları konusunda yoğun kapalı kapı görüşmeleri yürütüyorlar.

Komisyon’un eylül ayında Çin Ticaret Bakanlığı ile bir video konferans düzenlemesi ve bu konferansın, Ticaret Sorumlusu Maroš Šefčovič’in ekim başında Pekin’e yapacağı ziyaretin önünü açması bekleniyor.

Komisyon, birkaç gün sonra düzenlenecek bir zirvede AB liderlerine durum değerlendirmesi sunacak.

Bu, blok için ticaret ilişkilerini yeniden dengelemek için yapıcı bir yaklaşımın yeterli olup olmadığına ya da Brüksel’in Avrupa’nın ticari çıkarlarını daha kararlı bir şekilde savunması gerekip gerekmediğine karar vermesi açısından bir dönüm noktası olabilir.

Çin Ticaret Bakanlığı sözcüsü perşembe günü gazetecilere yaptığı açıklamada, “Çin, AB’nin Çinli şirketleri baskı altına almak için Yabancı Sübvansiyonlar Yönetmeliği (FSR) gibi tek taraflı araçları kötüye kullanmasına sürekli olarak karşı çıkmıştır,” dedi.

Sözcü şöyle devam etti:

“Çin ve AB’nin bir Ticaret ve Yatırım Danışma (TIC) mekanizması kurduğunu ve farklılıkların diyalog ve danışma yoluyla yönetilmesi konusunda bir uzlaşmaya vardığını vurgulamak isterim. AB’nin, FSR soruşturmasındaki hatalı uygulamalarını derhal düzeltmek ve hükümetler arası diyalog yoluyla iletişimi güçlendirmek için Çin ile işbirliği yapmasını umuyoruz. Çin, AB’nin adımlarını yakından takip edecek ve ulusal güvenliği ile işletmelerin meşru hak ve çıkarlarını kararlılıkla korumak için gerekli önlemleri alacaktır.”

Komisyon, FSR’nin şirketlere merkezlerinin bulunduğu yere göre ayrımcılık yapmadığını savunuyor.

Sözcü Ricardo Cardoso perşembe günü Brüksel’de gazetecilere yaptığı açıklamada, “FSR, milliyetlerine bakılmaksızın tüm şirketlere uygulandığı için DTÖ kurallarına tamamen ve tam olarak uygundur; amacı, Çinli şirketler de dahil olmak üzere AB’de faaliyet gösteren tüm şirketlerin eşit muamele görmesini ve eşit şartlarda rekabet etmesini sağlamaktır,” dedi.

Pekin’e göre, AB, JD.com’un anlaşmasının Çin devlet desteği ile haksız bir şekilde desteklenip desteklenmediğini araştırırken çok fazla bilgi talep ediyor.

Ticaret Bakanlığı sözcüsü, “JD.com davasında AB, yine keyfi ve mantıksız bir şekilde, soruşturmayla ilgisi olmayan çok çeşitli bilgileri ilgili Çinli bankalardan talep etmiştir,” dedi.

Komisyon, JD.com’un Çin hükümeti tarafından sağlanan tercihli finansman, vergi teşvikleri ve hibeler şeklinde haksız avantajlardan yararlanıyor olabileceğinden endişe duyuyor.

Bu durum, işlem tamamlandığında şirkete AB pazarında rekabet avantajı sağlayabilir.

JD.com, bu hafta Komisyon’un endişelerini gidermek için düzeltici önlemler sundu. Bu durum genellikle görüşmelerin ileri bir aşamada olduğunun işareti olarak kabul edilir.

Konuyu yakından takip eden Hollandalı Avrupa Parlamentosu üyesi ve Avrupa Parlamentosu Uluslararası Ticaret Komitesi üyesi Dirk Gotink’e göre, Pekin’in müdahalesi satın almayı tehlikeye bile atabilir.

“Siyasi bir sürecin rehineleri haline geliyorlar,” diyen Gotink, Pekin’in hamlesini “tek taraflı bir tırmanış” olarak nitelendirdi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

ABD’nin yol açtığı istikrarsızlık ortamında Ürdün Kralı Abdullah, Çin’i ziyaret ediyor

Yayınlanma

İran savaşının sona ereceğine dair bir işaret bulunmaması ve İsrail’in bölge genelindeki politikasının denetimsiz biçimde sürmesi, Ürdün’ü gelecekteki belirsizliklere ve daha az öngörülebilir bir ABD politikasına karşı alternatiflerini artırmaya yöneltiyor. Ürdün Kralı bu atmosferde Çin’i ziyaret ediyor.

Orta Doğu, ABD-İsrail-İran savaşının devam eden sonuçlarıyla mücadele ederken, Çin’in cazibesi Washington’ın bölgedeki en yakın ortakları arasında bile giderek artıyor.

Bölge genelindeki hükümetler yatırım, teknoloji ve giderek daha fazla ölçüde güvenlik işbirliği için Pekin’e yöneliyor. Mısır, Çin ile savunma ilişkilerini genişletirken Körfez ülkeleri de Çin ile askeri ve ekonomik anlaşmalar peşinde.

Bu hafta Ürdün Kralı II. Abdullah da bu eğilime katılarak bir haftalık ziyaret için Çin’e gitti. Bu, Abdullah’ın on yıldan uzun bir süredir Çin’e gerçekleştirdiği ilk devlet ziyareti.

Ziyaret, Ürdün’ün ABD’den uzaklaşarak Çin’e yöneldiği anlamına gelmiyor. Daha ziyade bölge genelindeki daha kapsamlı bir yeniden dengeleme sürecini yansıtıyor. ABD’nin ortakları, giderek daha belirsiz hale gelen bölgesel ortamda daha fazla ekonomik seçenek ve daha geniş bir stratejik hareket alanı arıyor.

Çin’de bir hafta

Kral Abdullah’ın 18-24 Ağustos tarihleri arasındaki ziyareti Şanghay’da başladı ve Pekin ile Shenzhen’i de kapsıyor. Bu, 1999’da tahta çıkmasından bu yana Çin’e yaptığı dokuzuncu ziyaret ve Ürdün ile Çin’in stratejik ortaklık kurduğu 2015’ten bu yana gerçekleştirdiği ilk ziyaret.

Kraliyet Sarayı’nın açıklamasına göre Ürdün Kralı salı günü Şanghay’da ilaç, gıda, mühendislik, tarım ve havacılık sektörlerinde faaliyet gösteren Çinli şirketlerin yöneticileriyle bir araya geldi. Ayrıca Çin’in önde gelen robotik şirketlerinden AgiBot’u ziyaret etti ve burada imalat ve lojistikten konaklama ve güvenliğe kadar uzanan robotik uygulamalar hakkında bilgi aldı.

Xinhua’ya göre Ürdün Kralı Abdullah perşembe günü Pekin’e ulaştı. Burada Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ve Başbakan Li Qiang ile görüşmesi bekleniyor. Ayrıca yasama organının başkanı Zhao Leji ile görüşme gerçekleştirdi. Ürdün’ün resmi haber ajansı Petra, iki tarafın çeşitli sektörlerde işbirliği anlaşmaları ve mutabakat zabıtları imzalamasının beklendiğini bildirdi. Çin’in teknoloji ve üretim merkezi Shenzhen’e gerçekleştireceği ziyaret ise gezinin ticari ağırlığını ortaya koyuyor.

İstihdam, enerji ve teknoloji

Amman’ın Çin’e yönelik en acil ilgisi ekonomik alanda. ABD-İsrail-İran savaşı Ürdün üzerindeki ekonomik baskıyı daha da artırarak yatırım çekme ve ekonomiyi çeşitlendirme ihtiyacını daha acil hale getirdi. GSYH’nin yüzde 10 ila 15’ini oluşturan turizm, bölgesel istikrarsızlıktan darbe alırken yükselen enerji maliyetleri ile ticaret ve hava ulaşımındaki aksamalar, ithalata büyük ölçüde bağımlı olan ekonomi üzerindeki baskıyı artırdı.

Kral Abdullah pazartesi günü Çin devlet haber ajansı Xinhua’ya verdiği röportajda ekonomik işbirliği fırsatlarını özellikle vurguladı. Abdullah, Ürdün’ün “bölgesel bir üretim ve ihracat merkezi olarak hizmet vermek için son derece elverişli bir konumda olduğunu” belirterek şöyle dedi:

“Çin’in imalat yatırımları, doğal kaynaklarımızdan, nitelikli iş gücümüzden, istikrarlı iş ortamımızdan, stratejik konumumuzdan ve geniş ticaret anlaşmaları ağımızdan yararlanarak bu konumu değerlendirebilir.”

Jordan Times’ın verilerine göre Ürdün ile Çin arasındaki ticaret 2025’te yaklaşık 6,7 milyar dolara ulaştı ancak ticaret ilişkisi büyük ölçüde Pekin’in lehine. Çin’in Ürdün’e ihracatı yaklaşık 6,29 milyar dolar olurken Ürdün’ün Çin’e ihracatı yalnızca 430 milyon dolar seviyesinde kaldı. Bu dengesizlik, Amman’ın yalnızca ticareti genişletmek yerine neden yatırım, teknoloji ve üretim kapasitesi çekmeye odaklandığını da açıklıyor.

Çin, Ürdün’ün uzun vadede büyümeyi hızlandırmayı ve 2033 yılına kadar en az 1 milyon yeni genç çalışanı iş gücü piyasasına dahil etmeyi amaçlayan Ekonomik Modernizasyon Vizyonu’nda daha büyük bir rol oynayabilir. Enerji, bu işbirliğinin halihazırda somutlaşmaya başladığı alanlardan biri.

Ürdün, Eylül 2025’te Çinli UEG Green Hydrogen Development Holding Limited şirketiyle 1,155 milyar dolarlık önerilen bir yeşil hidrojen projesini incelemek üzere anlaşma imzaladı. Projenin amacı, ihracat için yılda yaklaşık 200 bin ton yeşil amonyak üretmek.

Ancak Ürdün açısından Çin’in cazibesi yalnızca potansiyel yatırımlarla sınırlı değil. Üretim alanındaki uzmanlık, yenilenebilir enerji teknolojileri ve Çin tedarik zincirlerine erişim de Amman’ın yerli sanayi kapasitesini geliştirmesine ve özel sektörde istihdam yaratmasına yardımcı olabilir.

“Zamanlama her şeyi anlatıyor”

Uzun yıllardır Amman’da yaşayan gazeteci ve The Christian Science Monitor’ün kıdemli Orta Doğu muhabiri Taylor Luck, kralın ziyaretinin öneminin zamanlamasında yattığını söyledi.

Luck, Al-Monitor’a, “Kral Abdullah’ın Çin’e gitmesi tek başına haber değeri taşıyan bir gelişme değil ancak zamanlaması her şeyi anlatıyor” dedi.

Luck’a göre ziyaret, Amman’da tek bir ekonomik ve güvenlik ortağına aşırı bağımlı olmanın risk taşıdığı yönündeki farkındalığın giderek arttığını gösteriyor.

Luck, “Bu Washington’a yönelik bir tepki olmasa da derin bir bölgesel krizin yaşandığı bir dönemde Kral Abdullah’ın Çin’e bir haftalık ziyaret gerçekleştirmesi, Ürdün’de Amerika’ya aşırı bağımlılığın uzun vadede sürdürülebilir olmadığı ve giderek kısa vadede bile sürdürülemez hale geldiği yönündeki farkındalığa işaret ediyor” dedi.

Luck, Ürdün’deki Çin yatırımlarının yaklaşık 3,56 milyar dolar seviyesinde olduğunu tahmin ediyor. Bu önemli bir miktar olsa da Pekin’in Mısır ve Irak gibi bölgedeki daha büyük pazarlardaki ekonomik varlığının oldukça gerisinde kalıyor.

Uzman ayrıca Ürdün’ün daha geniş kapsamlı bir stratejik hesap yaptığını ve kendisini “krallığın ekonomik geleceğini mevcut savaştan doğabilecek tedarik zincirlerine ve Hürmüz’e alternatif koridorlara bağlayacak” şekilde konumlandırmaya çalıştığını düşünüyor. Yenilenebilir enerji bu konuda olası alanlardan biri.

Ürdün, güneş panellerinde kullanılan silikonun temel hammaddelerinden biri olan önemli silis yataklarına sahip. Çin, küresel güneş enerjisi üretim tedarik zincirinin büyük bölümüne hakim durumda ve sahip olduğu uzmanlık, Ürdün’ün bu sektörde daha büyük bir rol edinmesine potansiyel olarak yardımcı olabilir.

Çin, Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan paktından nasıl fayda sağlayabilir?

Okumaya Devam Et

Diplomasi

UEFA ve CONCACAF 96 takımlı ortak Uluslar Ligi için masaya oturdu

Yayınlanma

UEFA ve CONCACAF, 96 ülkenin mücadele edeceği ortak bir Uluslar Ligi turnuvası kurmak amacıyla resmi müzakereler yürütüyor. Yeni turnuvanın 2028 yılındaki bir sonraki Avrupa Şampiyonası’nın ardından başlaması ve iki yılda bir düzenlenmesi planlanıyor.

The Guardian gazetesinin haberine göre Avrupa Futbol Federasyonları Birliği (UEFA) ile Kuzey, Orta Amerika ve Karayipler Futbol Konfederasyonu (CONCACAF), bünyelerindeki 96 ülkenin katılımıyla ortak bir Uluslar Ligi turnuvası düzenlemek üzere müzakereler yürütüyor.

İngiliz gazetesinin ulaştığı bilgilere göre yeni turnuvanın, bir sonraki Avrupa Futbol Şampiyonası’nın hemen ardından, en erken 2028 yılında hayata geçirilmesi ve iki yılda bir organize edilmesi öngörülüyor.

Turnuvanın formatı, UEFA ve CONCACAF’ın halihazırda uyguladığı Uluslar Ligi modellerini temel alacak. Şampiyonun belirlenmesi için eleme turlarının ardından dört takımlı bir final aşaması oynanması planlanıyor.

En üst lig kategorisinde İspanya, Fransa, İngiltere ve Almanya gibi Avrupa’nın en güçlü milli takımları ile Meksika, ABD ve Kanada gibi CONCACAF bölgesinin önde gelen ekipleri mücadele edecek.

Kendi bünyesinde bir Uluslar Ligi turnuvası bulunmayan Asya Futbol Konfederasyonu (AFC) da gelecekte bu küresel organizasyona dahil olma yönündeki ilgisini iletti.

Karşılaşmaların daha önceden takvime bağlanmış mevcut uluslararası milli maç pencerelerinde oynanacak olması sebebiyle, yeni turnuvanın Uluslararası Futbol Federasyonları Birliğinin (FIFA) onayına ihtiyaç duyup duymayacağı belirsizliğini koruyor.

The Guardian, FIFA Başkanı Gianni Infantino ve Dünya Kupası’nın bir hissesini dış yatırımcılara satma planı nedeniyle kurumun derin bir kriz içinde olduğunu, bu durumun onay meselesini ikincil plana itebileceğini aktardı.

FIFA, “FIFA Forward Enterprise” (FFE) adıyla bir iştirak şirketi kurmayı ve bu şirketin dörtte birini 4,2 milyar dolar karşılığında dış yatırımcılara satmayı planlıyordu.

Söz konusu girişim üzerine UEFA ve bünyesindeki 55 üye ülke federasyonunun tamamı, FIFA çatısı altındaki organizasyonları boykot edeceklerini duyurmuştu.

Infantino’ya yönelik tutumda ortak hareket eden UEFA, CONCACAF ve AFC, yayımladıkları ortak bildiride FIFA Başkanı’nın eylemlerine yönelik bağımsız bir inceleme başlatılması çağrısında bulunarak hazırlanan planı FIFA kurumlarına karşı “güvenin temelden sarsılması” olarak nitelendirdi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English