Avrupa
Avrupa İHA tehdidine karşı dron duvarları örüyor

Avrupa ülkeleri hava sahası ihlallerinin ardından İHA savunma sistemleri ve ortak sınır projeleri geliştirirken ABD kıtadaki özel dron taburunun faaliyetlerini sonlandırma kararı aldı. Almanya, Polonya ve Baltık ülkeleri hava savunma hatlarını güçlendirirken NATO ve AB ortak fonlarla yeni savunma kalkanları oluşturuyor.
Romanya’da 20 Ağustos gecesi Ukrayna sınırına yakın bölgede son bir ay içinde dördüncü kez bir İHA düştü.
Romanya Savunma Bakanlığı, ülke hava sahasına giren insansız hava aracının Grindu köyünün yaklaşık 4 kilometre kuzeydoğusundaki meskun olmayan bir alana düştüğünü duyurdu. Aynı gün Moldova İçişleri Bakanlığı da Ukrayna sınırına bir kilometre mesafede bir İHA enkazı bulunduğunu açıkladı.
Son bir ayda Almanya, Bulgaristan, Letonya, Romanya ve Moldova dahil olmak üzere Avrupa’da tanımlanamayan İHA’ların hava sahasını ihlal ettiği veya düştüğü en az altı vaka kayıtlara geçti. Bazı bölge ülkeleri bu olaylarda Rusya’nın parmağı olabileceğini öne sürdü.
Moldova, Crocmaz köyü yakınlarında patlayan bir askeri İHA’nın düşmesi üzerine 10 Ağustos’ta Moskova Büyükelçisini istişareler için geri çağırdı.
Moldova Savunma Bakanı Anatolie Nosatıy, 12 Ağustos’ta yaptığı açıklamada ilk verilerin İHA’nın Rus menşeili olduğunu gösterdiğini ve uzmanların enkazı incelemeyi sürdürdüğünü bildirdi.
Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova ise iddialara karşı çıkarak Moskova’nın Moldova dahil olmak üzere Ukrayna’ya komşu devletlerin hava sahası üzerinden İHA uçurmadığını ve bu tür uçuş rotaları planlamadığını belirtti.
The Wall Street Journal’ın (WSJ) haberine göre ABD yönetimi, İHA harp tekniklerini geliştirmek amacıyla ocak ayında Avrupa’da kurduğu vurucu taburu lağvetme kararı aldı.
Gazeteye konuşan ve ismi açıklanmayan bir ABD ordusu yetkilisi, birliğin Almanya’da ağustos ve eylül aylarında gerçekleştirilen geniş çaplı tatbikatların ardından sonuçları komutanlığa sunacağını ve asli muharebe görevi olan hava indirme piyade taburu yapısına geri döneceğini ifade etti.
Avrupa ülkelerinin hava sahasının tanımlanamayan İHA’larca ihlal edildiği olaylar 2025 sonbaharından itibaren sıklaştı.
Yaşanan gelişmeler üzerine Avrupa Birliği, NATO’nun doğu sınırında İHA’lara karşı kolektif bir savunma mekanizması olan “dron duvarı” inşasını tartışmaya başladı.
Avrupa Komisyonu, Ekim 2025’te 2030 Savunma Hazırlığı Yol Haritası (Defence Readiness Roadmap 2030) kapsamında bu konsepti kamuoyuna sundu.
Planlama dahilinde Avrupa İnsansız Hava Aracı Savunma Girişimi (European Drone Defence Initiative) ve Doğu Nöbeti (Eastern Flank Watch) olmak üzere iki projenin hayata geçirilmesi öngörüldü.
İlk proje, AB ve Ukrayna’nın ortak bir AB – Ukrayna Dron İttifakı kurmasını hedefliyor. Bu girişimin finansmanı için G7’nin Kiev’e destek amacıyla başlattığı Olağanüstü Gelir Hızlandırma (ERA) programı çerçevesinde 6 milyar avro tutarında kredi tahsis edildi.
Doğu Nöbeti projesi kapsamında ise AB, NATO ile yakın koordinasyon içinde hibrit operasyonlar, Rus “gölge filosu” faaliyetleri ve silahlı saldırı riski dahil geniş kapsamlı tehditlere karşı yekpare bir Avrupa savunma sistemi kurmayı amaçlıyor.
Çok katmanlı gözetleme sistemleri, anti-dron teknolojileri, elektronik harp araçları ve nokta atışı vuruş sistemlerini içeren proje, Rusya ve Belarus ile olan kara ve deniz sınırları dahil AB’nin doğu sınırındaki tüm ülkelerde konuşlandırılacak. Sistemin 2028 yılı sonuna kadar operasyonel hale gelmesi planlanıyor.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, 15 Temmuz’da AB ile Ukrayna arasında ortak İHA üretimine ilişkin bir anlaşma imzalandığını açıkladı.
Von der Leyen, “Ukrayna yaratıcılığa sahip, ihtiyacı olan şey ise ölçek. Birlikte bunu sağlayabiliriz; böylece Ukrayna avantajını korur, Avrupa da kendi gücünü pekiştirir” ifadelerini kullandı.
İki gün sonra resmi olarak başlatılan Dron İttifakı, Ukraynalı ve Avrupalı İHA ve karşı tedbir üreticilerini bir araya getiren bir platform olarak tasarlandı.
Girişime her iki taraftan dokuzar olmak üzere toplam 18 şirket katıldı; Avrupa kanadında yer alan firmalar arasında ORQA, Indra Group, Fincantieri ve WB Electronics/WB Group bulunuyor.
Avrupa bu süreçte ABD ile işbirliğini de derinleştirdi. WSJ’nin aktardığı bilgilere göre, Ukrayna tecrübesini incelemek amacıyla 173. Hava İndirme Tugayı bünyesinde özel bir tabur kurulması kararı Kasım 2025’te alındı.
Fikrin mimarı olan eski ABD Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Randy George’un planı doğrultusunda, yaklaşık 600 kişilik taburdan oluşan küçük bir grup Amerikan askeri Kiev’e gizli ziyaretler düzenleyerek Ukraynalı yetkililerle bir araya geldi. Birlik ayrıca NATO muharebe eğitim sahalarında Ukraynalı İHA operatörleriyle ortak çalışmalar yürüttü.
Taburun faaliyetlerini sonlandırma kararının, ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth’e yakınlığıyla bilinen ABD Kara Kuvvetleri Komutan Vekili Christopher Laniwe’in etkisiyle alındığı bildirildi.
WSJ daha önce, Almanya’da nisan ve mayıs aylarında düzenlenen Combined Resolve (Müşterek Kararlılık) tatbikatında ABD birliklerinin İHA’lara karşı savunmasızlığının ortaya çıktığını, Ukraynalı dron operatörlerinin Amerikan birliklerini ve zırhlı araçlarını tespit ederek simülasyon ortamında vurduğunu aktarmıştı.
Atlantik’in iki yakası arasındaki işbirliği farklı kanallardan devam ediyor. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, temmuz ayında Ankara’daki Sanayi Forumu’nda İHA sistemleri ve bunlara karşı savunma araçlarının geliştirilmesini amaçlayan NATO Drone Edge girişimini duyurdu.
İttifak ülkeleri bu kapsamda beş yıl içinde 40 milyar dolardan fazla kaynak tahsis etme ve 2027 sonuna kadar eğitilmiş İHA operatörü sayısını beş katına çıkarma konusunda uzlaştı.
Rutte, “En yeni yenilikçi teknolojileri kullanıyor, transatlantik savunma sanayimize yatırım yapıyor ve Ukrayna’daki muharebelerden pratik dersler çıkarıyoruz” dedi.
Aynı dönemde Almanya, Danimarka, Finlandiya ve Norveç, Northrop Grumman tarafından ABD Donanması için geliştirilen uzun menzilli ve yüksek irtifa MQ-4C Triton İHA’larının ortak alımına yönelik niyet beyanı imzaladı.
Almanya, İHA teknolojileri ve savunması alanında en faal ülkelerden biri haline geldi. Ağustos başında Leipzig/Halle Havalimanı’nda, mühimmat taşıdığı tahmin edilen Ukrayna’ya ait bir An-24 nakliye uçağının yakınında Semtex tipi patlayıcı içeren bir İHA bulundu.
Almanya İçişleri Bakanı Alexander Dobrindt, ülkesinin yabancı devletlerin yürüttüğü “hibrit savaşın hedefi haline geldiğini” belirtti ancak belirli bir ülke adı vermedi. Olayla ilgili üst makamlardan başka resmi bir açıklama yapılmadı.
Bild ve Die Zeit gazeteleri, inceleme ekiplerinin İHA üzerinde bulduğu DNA izlerinin, Leipzig’deki bir DHL kargo tesisine 2024 yılında düzenlenen ve Alman müfettişlerin Rus sabotaj faaliyetleriyle ilişkilendirdiği kundaklama vakasındaki DNA örnekleriyle örtüştüğünü yazdı.
Die Zeit ayrıca emniyet birimlerinin, Berlin yönetimini Rusya’ya karşı daha fazla destek vermeye sevk etmek amacıyla operasyonun Ukrayna tarafından bir sahte bayrak eylemi olarak düzenlenmiş olabileceği ihtimali üzerinde durduğunu da aktardı.
Rusya’nın Berlin Büyükelçiliği ise olayı provokasyon olarak nitelendirerek “Alelacele kurgulanan bu provokasyonun yalnızca Kiev’in ve Avrupalı siyasi sınıfın militarist kanadının hedeflerine hizmet ettiği açıktır” açıklamasını yaptı.
Bu gelişmeler yaşanırken 18 Ağustos’ta Magdeburg-Cochstedt’teki Alman Havacılık ve Uzay Merkezi (DLR) test havaalanında İHA Savunma Teknoloji Merkezi resmi olarak açıldı.
Bilimsel çalışmaları, teknolojiyi ve güvenlik kurumlarının taleplerini bir araya getirmeyi hedefleyen yapı; İHA tespit ve engelleme sistemlerinin geliştirilmesini hızlandırmayı amaçlıyor. Merkezin bünyesinde federal polisin mobil anti-dron birimi ile federal ve eyalet makamlarının kurduğu ortak İHA koordinasyon merkezi yer alıyor.
Açılış töreninde konuşan Dobrindt, “İHA alanındaki silahlanma yarışı, teknolojik gelişmelere ayak uydurabilmek için kendi araştırma birimlerimizi kurmayı gerektiriyor” diyerek Almanya’nın Avrupa’nın ekonomik ve siyasi güvenliğindeki kilit rolü nedeniyle her gün yabancı devletlerin hibrit saldırılarına maruz kaldığını vurguladı.
Merkezin geliştirilmesi için önümüzdeki yıllarda 10 milyon avroya kadar bütçe ayrılması öngörülüyor.
Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius, nisan ayında ülke tarihinin ilk askeri strateji belgesini sundu. Belgede Rusya’nın öngörülebilir gelecekte Avrupa için “en büyük güvenlik tehdidi” olmayı sürdüreceği kaydedildi.
Metne göre Moskova, NATO’yu zayıflatarak Avrupa güvenlik mimarisini yeniden şekillendirmeyi hedefliyor. Belgenin “Tehdit” başlıklı bölümünde, “Rusya, NATO ülkelerine yönelik askeri bir saldırının ön koşullarını oluşturuyor. Bu da aralarında Almanya’nın da bulunduğu ittifak üyesi ülkelere karşı şimdiden hibrit operasyonlar yürütülmesine yol açıyor” tespiti yer aldı.
Polonya yönetimi de hava savunma hattı çalışmalarına hız verdi. Ocak ayında doğu sınırında SAN adı verilen anti-dron duvarı projesini duyuran Varşova, 3,8 milyar avro değerindeki projeyi devlete ait Polska Grupa Zbrojeniowa, Norveçli Kongsberg ve Polonyalı özel şirket Advanced Protection Systems konsorsiyumuyla yürütüyor.
Polonya Savunma Bakan Yardımcısı Cezary Tomczyk; APKWS füze fırlatıcıları, uçaksavar topçusu, makineli tüfekler ve önleyici İHA’lardan oluşan 18 özel anti-dron hava savunma bataryası konuşlandırılacağını ve çalışmaların 2028 yılına kadar tamamlanacağını duyurdu.
Estonya, Letonya, Litvanya, Polonya ve Finlandiya’nın Ocak 2025’te duyurduğu Baltık Dron Duvarı girişiminin de 2026 yılı sonuna kadar tamamlanması hedefleniyor.
AB ve NATO’nun doğu sınırını korumayı amaçlayan ortak proje; radar, sensör ve önleyici İHA’ların merkezi bir yönetim altında çok katmanlı tek bir ağda birleştirilmesini öngörüyor. Katılımcı ülkeler yıl sonuna kadar ağı genişleterek Rusya sınırında kesintisiz izleme sağlamayı planlıyor.
Avrupa Dış İlişkiler Konseyi (ECFR) uzmanları, AB, NATO ve doğu kanadı ülkelerinin İHA tehdidine karşı çözümler üretmek için yoğun çaba gösterdiğini ancak girişimlerin çokluğunun mükerrer çalışmalara ve projelere dahil olan ticari yapılar için belirsizliklere yol açabileceğini belirtiyor.
Hazırlanan raporda, “Girişimler arasında uyumu ve özellikle veri paylaşımı düzeyinde tutarlılığı sağlamak için daha fazla koordinasyona ihtiyaç var” denildi. Raporda ayrıca Rusya kaynaklı İHA tehdidine karşı Avrupa savunma sanayisinin kapasite artırımının hiçbir şekilde diplomatik, siyasi ve askeri adımların yerini alamayacağı vurgulandı.
Avrupa
Manchester City’nin başı dertte

Bağımsız bir komisyon, Manchester City’yi, 830 milyon sterlinden fazla gizli fonu gizlemek amacıyla ticari ortaklarla “sahte sözleşmeler” düzenlemek de dahil olmak üzere, 114 başlıkta suçlu buldu.
Kulüp, herhangi bir suçu olduğunu hâlâ reddediyor ve 2 Ekim tarihine kadar temyiz başvurusunda bulunma hakkı var.
City, 2009 ile 2018 yılları arasında mali kuralları ihlal ettiği gerekçesiyle Şubat 2023’te Premier Lig tarafından yöneltilen 115 suçlamadan 114’ü konusunda suçlu bulundu.
Bağımsız heyet, para cezasından ağır puan kesintisine, ligden ihraç edilmeye veya şampiyonlukların iptal edilmesine kadar uzanan yaptırımlar konusunda henüz bir karar vermedi.
Manchester United, Liverpool ve Arsenal gibi rakip kulüplerin, bu kararın o dönemde kaçırdıkları ödül paraları ve sıralamalar açısından ne anlama gelebileceğini şimdiden değerlendirmeye başladıkları söyleniyor.
En ciddi suçlamalar ise sponsorluk gelirleri, ilişkili taraflarla yapılan ödemeler ve işletme giderleri ile ilgili muhasebe usulsüzlüklerine odaklanıyor.
40 sayfalık raporda Manchester City, “sahte” anlaşmalar, “dürüst olmayan” tanıklar ve Abu Dhabi United Group (ADUG) için “bir paravan olmaktan öteye gitmeyen” Fordham Anlaşması ile suçlanıyor.
City, ADUG’un Abu Dabili sponsorlardan gelen sponsorluk ücretlerini kısmen karşıladığı bir “Gizli Finansman Planı” uyguladı.
Sonuç olarak, kulübün mali tablolarında 2009-10 sezonundan 2017-18 sezonuna kadar Abu Dabi sponsorlarından elde edilen ticari gelirin 949,94 milyon sterlin olduğu gösterildi.
Oysa gerçekte, Abu Dabi sponsorları bu dönemde City’ye sadece 119,25 milyon sterlin ödedi; kalan 830,69 milyon sterlin ise ADUG tarafından karşılandı.
City ayrıca, gelirleri 24,5 milyon sterlin fazla, giderleri ise 49,414 milyon sterlin eksik göstermek amacıyla Fordham adlı bir üçüncü tarafı bir araç olarak kullandı.
Komisyon, “Fordham Anlaşması”ni “ADUG için bir paravan olmaktan öteye gitmeyen” bir düzenleme olarak nitelendirdi.
Bu davanın boyutu, onu İngiliz futbolunun daha önce karşılaştığı hiçbir duruma benzemiyor.
Everton, 2023-24 sezonunda kâr ve sürdürülebilirlik kurallarını tek bir kez ihlal ettiği için altı puan, Nottingham Forest ise dört puan düşürüldü.
Her iki vaka da City’ye yöneltilen 115 suçlamanın yanında nispeten sınırlı kalıyor.
Chelsea, kulübün önceki yönetim döneminde yapılan usulsüz ödemeleri fiilen ihbar ettikten sonra para cezasına çarptırıldı ve ertelenmiş bir transfer yasağı aldı; ayrıca soruşturma süreci boyunca yetkililerle işbirliği yaptı.
City ise bunların hiçbirini yapmadı. Davayı takip eden hukuk uzmanlarına göre kulüp, her bir suçlamayı reddetti ve Chelsea’nin yaptığı gibi işbirliği göstermedi.
Bu durum, yaptırımlar nihayet belirlendiğinde hoşgörü gösterilme olasılığını önemli ölçüde azaltıyor.
Premier Lig’den Richard Masters, ligin uygulanması gerektiğini düşündüğü yaptırımla ilgili sunumları denetleyecek.
Bunun ardından City’nin avukatları daha hafif bir sonuç için savunma yapabilecek.
Her iki taraf da, kararı veren aynı bağımsız heyetin huzurunda argümanlarını sunacak.
Söz konusu dönemde City’nin kazandığı şampiyonlukların elinden alınıp alınmayacağı konusu henüz netleşmedi.
Kulübün yaratmakla suçlandığı mali avantajın, sonraki on yıl boyunca İngiliz futboluna hakim olan ve 2023’teki üçlü zaferle doruğa ulaşan kadronun oluşturulmasına katkıda bulunduğu gerekçesiyle, 2009 ile 2018 arasındaki tüm sonuçların geçersiz sayılması yönünde bir görüş bulunuyor.
Buna karşılık, sahada yaşananların geriye dönük olarak iptal edilemeyeceği yönünde bir görüş de mevcut.
City’nin en görkemli döneminde kulübe antrenörlük yapan Pep Guardiola, karar açıklanmadan önce, 2023 yılında bu soruyu doğrudan ele almış ve şunları söylemişti:
“Hadi ama! Karar ne olursa olsun, o anlar bize aittir. Yaptıklarımızı bir düşünün… Sergio Aguero’nun QPR’a attığı o gol; kimse onu silemez. Bilmiyorum, Steven Gerrard’ın Anfield’da kaymasından biz mi sorumluyuz?”
2018-19 ve 2021-22 sezonlarında Liverpool takımıyla City’nin ardından ikinci sırada bitiren Jürgen Klopp, karar açıklanmadan önce, kulübün suçlu bulunması halinde bira alıp eski oyuncuları için kendi arka bahçesinde bir kutlama düzenleyeceğini söylemişti.
City taraftarları açısından bakıldığında, kulübe yakın kaynakların tarif ettiği ruh hali, davanın sürdüğü üç yıl boyunca direniş ve yorgunluk arasında gidip geldi.
Başkan Khaldoon Al Mubarak, taraftarlara ve genel müdür Ferran Soriano’ya bir mektup yazarak, bir kararın açıklandığı şu anda bile sürecin sonuçlanmasının hâlâ yıllar alabileceği konusunda uyarıda bulundu.
Bu mesaj, kulübün kendisinin de temyiz davasının hızlı bir şekilde çözüme kavuşmasını beklemediğini gösteriyor.
Everton taraftarı olan İngiltere Başbakanı Andy Burnham da topa girdi. Başbakan, Manchester City’nin Birleşik Arap Emirlikleri’nden gelen sahiplerinin, kulübün Premier Lig’in mali kurallarını ihlal ettiği tespit edildikten sonra kulübü satması durumunda “gerçekten endişeleneceğini” söyledi.
Burnham, 2008 yılından bu yana kulübün sahibi olan ve Birleşik Arap Emirlikleri Başbakan Yardımcısı Şeyh Mansour bin Zayed Al Nahyan tarafından yönetilen Abu Dhabi United Group’un başarılarını övdü:
“Onları kaybetmek beni gerçekten çok endişelendirir. Modern Manchester’ın inşasında ve tabii ki Manchester City’nin bugünkü küresel güç haline gelmesinde çok büyük bir ortak oldular. Aslında City Football Group’a ve daha geniş kapsamlı sahiplik yapısına, sadece Etihad [Stadyumu] ve çevresindeki kampüse değil, aynı zamanda şehre de yatırdıkları para için teşekkür ediyorum.”
Başbakan, City’ye ceza verilmesinin Birleşik Krallık-Abu Dabi ticaret ilişkileri üzerinde önemli bir etki yaratabileceği yönündeki uyarılara rağmen, herhangi bir disiplin sürecine müdahale etmeyeceğini söyledi.
Burnham, belediye başkanı olduğu dönemde City’nin sahipleriyle kurduğu ilişkilerin “elbette” incelemeye dayanacağından emin olduğunu belirtti.
Avrupa
Papa Leo’dan Avrupa’nın silahlanmasına itiraz

Papa XIV. Leo, Avrupa’nın silahlanmasına olan itirazını yineleyerek, Ukrayna savaşında barış çabalarına destek verdi.
ABD kökenli ilk papa, Avrupa Birliği’nin kurucularından Robert Schuman’ın memleketi olan Metz’de Avrupalı liderlere hitaben yaptığı konuşmada, “Savaş geri döndü, hatta Avrupa’ya bile: Her gün sayısız sivilin hayatına mal olan yeni ve anlamsız bir katliam,” dedi.
Leo, Avrupa için bugüne kadarki en net siyasi vizyonunu ortaya koyarken, sağın bölge genelinde güç kazandığı bir dönemde entegrasyonu ve çokkültürlülüğü de övdü.
Fransızca yaptığı konuşmada Papa, Avrupalılara hukukun üstünlüğü ve ırk, renk, sınıf veya meslek ayrımı gözetmeksizin tüm insanların eşitliği dahil olmak üzere AB’nin kurucu değerlerini hatırlamaları çağrısında bulundu.
Leo’nun konuşması ayakta alkışlandı.
Leo, cuma günü başladığı dört günlük ziyaretine, Birleşmiş Milletler ve diğer çok taraflı kuruluşların krizde olduğu ve uluslararası diyaloğun bir “maskaralık” haline gelme riski taşıdığı uyarısıyla başlamıştı.
“Müzakerelerde cesaret göstermeli ve barışın daha büyük yararı için bazı tutumlarımızdan vazgeçmeye hazır olmalıyız,” diyen Leo, 1917’de Birinci Dünya Savaşı’nın kanlı günlerinde Papa XV. Benedict’in yaptığı benzer bir çağrıyı hatırlattı.
Leo ayrıca, ABD Başkanı Donald Trump’ın baskısı ve Rusya tehdidi gerekçesiyle geçen yıl Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana en yüksek artışla artan Avrupa askeri harcamalarına muhalefetini yineledi.
Papa şöyle konuştu:
“Yeniden silahlanmanın çözüm olduğu yanılgısına da karşı koymalıyız. Bugün kendimize şunu sormalıyız: Dünya barışını ilerletmek için gerçekten yaratıcı çabalar gösteriyor muyuz, yoksa sadece ‘savaş dalgası ile baş etmeye’ ve hâlâ geleceğini varsaydığımız savaşlara kendimizi daha iyi hazırlamaya mı çalışıyoruz?”
Ayrıca Leo, Avrupalı liderlere kıtaya gelen göçmenleri topluma entegre etmeleri ve onlara sanki kendi aile üyeleriymiş gibi fırsatlar sunmaları çağrısında bulundu.
Liderlere sık sık göçmenlere daha insancıl davranmaları çağrısında bulunan Papa, göç için “yasal ve güvenli yollar” ve insan kaçakçılığıyla mücadeleye yönelik uluslararası işbirliği konusundaki çağrısını yineledi:
“Birini kabul etmek, onu kendi ailenin bir parçasıymış gibi entegre etmek ve ona yeteneklerini, becerilerini ve duyarlılıklarını geliştirme fırsatı sunmak demektir.”
Leo’nun konuşmasından birkaç saat önce, aralarında bir çocuğun da bulunduğu üç göçmen, Fransa’dan İngiltere’ye Manş Denizi’ni geçmeye çalışırken hayatını kaybetti.
Leo ayrıca Trump’ın ABD’deki göç karşıtı politikalarını da eleştirdi ve Avrupa’yı hukukun üstünlüğünü korumaya ve çokkültürlülüğü benimsemeye çağırdı.
Avrupa’nın Hıristiyan köklerini de vurgulayan Papa, “Avrupa, geçmişinin en iyi yönlerinden yararlanabildiği ve başkalarıyla olan karşılaşmalar yoluyla bunları yeni ve yaratıcı şekillerde yeniden şekillendirebildiği zaman gelişmiş ve ilerlemiştir,” dedi ve şöyle devam etti:
“Günümüzde bireyler ve devletler arasındaki ilişkiler giderek daha da medeniyetsiz bir hal alıyor. Sözünü tutmanın değeri göz ardı ediliyor; bunun yerine insanlar yalanlar ve aldatmacalarla övünüyor. Avrupa, geliştirmeyi ve korumayı öğrendiği başkalarına saygı sayesinde bu döngüyü kırmaya yardımcı olabilir.”
Leo daha sonra Metz’deki 13. yüzyıldan kalma Gotik katedralde binlerce yerel Katolik ile birlikte bir ayin düzenledi ve burada Avrupa’nın çokkültürlü kimliğini övdü.
Kutsal Makam’ın lideri, “Avrupa’nın geleceği tekdüzelikte değil, farklılıkların uyumunda yatıyor,” dedi.
Avrupa
AB, “Made in Europe” için adım atmaya hazırlanıyor

AB, “Made in Europe” düzenlemesi ile Avrupa sanayisine ivme kazandırmak için muazzam kamu harcama gücünü kullanmak istiyor.
Bununla birlikte, neyin gerçekten “Avrupa malı” sayılacağı konusundaki derin görüş ayrılıklarını var.
POLITICO’da yer alan habere göre Avrupa Parlamentosu ve üye ülke hükümetleri, Brüksel’in “Made in Europe” sloganını bir endüstriyel stratejiye dönüştürme çabasının bir parçası olan Sanayi Hızlandırıcı Yasası (IAA) konusunda tutumlarını belirlemeye çalışıyor.
Bu çaba, ihale ve sübvansiyonları kullanarak Avrupa menşeli ürünler için garantili bir pazar yaratmayı amaçlıyor.
Fakat bunu yapmak, bir ürünün bu kapsamda değerlendirilebilmesi için ne kadar “Avrupalı” olması gerektiği ve hükümetlerin ve tüketicilerin yerli ürünleri satın almak için ne kadar daha fazla ödeme yapmaya hazır olması gerektiği gibi siyasi açıdan tartışmalı nitelikteki sorulara yanıt vermek anlamına geliyor.
Anlaşmazlıklar sadece Parlamento ile Konsey arasında değil, aynı zamanda hükümetler arasında ve hatta farklı ülkelerden siyasi müttefikler arasında da yaşanıyor.
Avrupa Komisyonu tarafından Mart ayında açıklanan IAA, yeşil teknoloji, enerji yoğun sanayiler ve otomobillere yönelik kamu harcamalarını Avrupalı şirketlere yönlendirerek, bu şirketlerin hakim konumdaki Çinli ihracatçılarla rekabet etmelerine yardımcı olmayı amaçlıyor.
Aradan geçen altı ayın ardından, bu hedefi uygulanabilir bir yasaya dönüştürmenin ne kadar zor olduğu giderek netleşiyor.
Karşıt taraflar, Avrupa’nın sanayi tabanını güçlendirme, izin süreçlerini hızlandırma ve stratejik bağımlılıkları azaltma gereği konusunda genel olarak hemfikir.
Fakat AB’nin Avrupa üretimini ne kadar desteklemesi gerektiği ve hükümetlerin ne kadar esneklik elde tutması gerektiği konusunda keskin bir ayrılık yaşıyor.
POLITICO, 2027’ye kadar sürecek müzakereleri domine edecek beş konu belirlemiş.
Birinci mesele, neyin “Made in Europe” sayılacağına ilişkin tartışma.
AB menşe tanımlaması müzakerelerdeki en hassas siyasi konu. Kamu alımlarının bloğun GSYİH’sinin %15’ini (yani yılda yaklaşık 3 trilyon avroyu) oluşturması nedeniyle, söz konusu meblağlar çok büyük.
Bir ürünün bu tanıma uyması için ne kadar Avrupalı olması gerektiği meselesinde sınır çok dar çizilirse Brüksel, yakın ticaret ortaklarını dışlama ve tedarik zincirlerini bozma riskiyle karşı karşıya kalıyor.
Öte yandan çok geniş çizilirse “Made in Europe” tercihi anlamsız hale gelme riskiyle karşı karşıya kalabilir.
Parlamento, daha sıkı kaçakçılık önleme kuralları istiyor ve bir ürünün değerinin en az %50’sinin AB içinde yaratılması şartını dayatıyor.
Bu durum, üçüncü ülkelerden gelen ürün veya bileşenlerin AB menşeli mallara eşdeğer olarak kabul edilmesini de zorlaştıracak.
Yasa koyucular ayrıca, karşılıklılık, iktisadi güvenlik önlemleri, iklim taahhütleri, çalışma standartları ve insan hakları korumaları dahil olmak üzere daha katı koşullar getirmeyi hedefliyor.
Konsey, DTÖ Kamu Alımları Anlaşması veya ilgili serbest ticaret anlaşmalarının kapsadığı ülkelerden gelen içeriği, belirli koşullar altında (bazı karşılıklılık ilkeleri dahil) AB menşeli içerikle eşdeğer olarak değerlendirmeye daha açık bir tutum sergiliyor.
Fakat AB ülkeleri bu konudaki tutumlarını hâlâ tartışıyor ve birbiriyle çelişen çeşitli öneriler sunuyor.
Konsey başkanlığını yürüten İrlanda, Ekim ortasına kadar “Made in Europe” ibaresini içeren yeni bir uzlaşma önerisi sunmayı planlıyor.
Diğer bir mesele ise Doğrudan Yabancı Yatırım (DYY) taraması.
AP, stratejik sektörlerdeki yabancı yatırımların taranması için daha kapsamlı ve sıkı bir sistem istiyor.
Bu talebin arkasında, AB’nin stratejik endüstrileri geliştirmek için milyarlarca harcama yapmasına rağmen, sübvanse edilen ya da başka şekillerde devlet destekli yabancı yatırımcıların, AB’nin oluşturulmasına katkıda bulunduğu şirketleri ve varlıkları ele geçirebileceği endişesi yatıyor.
Milletvekilleri, inceleme eşiğini önerilen 100 milyon avroluk yatırım rakamından 50 milyon avroya indirmek, yabancı yatırımcıların bağlı şirketlerini kuralların kapsamına dahil etmek ve bildirim zorunluluğunu tetikleyecek kontrol eşiğini düşürmek istiyor.
Ayrıca, Komisyon’a daha güçlü bir rol vererek, AB fonlarının söz konusu olduğu kritik hammaddelere yönelik yatırımları engelleme yetkisini de Komisyon’a devretmek istiyorlar.
Konsey’in tutumu daha dar kapsamlı: Genel olarak Komisyon’un orijinal teklifinde öngörülen 100 milyon avroluk doğrudan yabancı yatırım eşiğini ve %30’luk kontrol eşiğini korurken, ulusal makamlara onay sürecini yönetme konusunda daha fazla esneklik tanıyor.
İki kurum, sadece incelemenin kapsamı konusunda değil, Brüksel ile ulusal başkentler arasındaki güç dengesi konusunda da anlaşamıyor.
Üçüncü mesele, ihale ve sübvansiyonların kapsamı konusunda düğümleniyor.
Her iki taraf da kamu ihaleleri ve devlet desteğinin Avrupa menşeli ve düşük karbonlu ürünlere talep yaratmasını istiyor.
Fakat kuralların ne kadar geniş bir alanda uygulanması gerektiği konusunda fikir ayrılığı var.
İşte bu noktada siyasi hedefler, kamu bütçesiyle doğrudan çatışıyor. Hükümetlerin Avrupa menşeli ürünler satın almasını zorunlu kılmak, yerli üreticiler için talep yaratabilir ama daha ucuz ithal ürünler mevcutken vergi mükelleflerinin daha fazla ödeme yapmasına da yol açabilir.
Parlamento, yeşil, sosyal veya “AB’de Üretilmiştir” gibi çeşitli gerekliliklerin devlet yardımı veya sübvansiyon programlarının %90’ına kadarını kapsamasını isterken, Konsey metninde bu oran %45.
Ayrıca daha sıkı sosyal ve çalışma koşulları, yer değiştirme kısıtlamaları ile daha katı doğrulama ve uygulama mekanizmaları öneriyor.
Konsey ise, uygun ürünlerin bulunmaması, aşırı pahalı olması veya teknik olarak uygun olmaması durumlarında daha geniş istisnaları destekliyor.
Bu tutum, hükümetlerin kamu harcamaları veya ithal bileşenlere bağlı projelerin yavaşlaması konusundaki endişelerini yansıtıyor.
Dördüncü konu ise sektörel hedefler konusundaki ayrışma.
AP genel olarak bataryalar, güneş panelleri, rüzgâr türbinleri, elektrolizörler, nükleer teknolojiler ve elektrikli araçlar için daha yüksek ve daha ayrıntılı Avrupa menşeli içerik şartları arıyor.
Elektrikli arabalar, “Made in Europe” kavramının pratikte ne kadar karmaşık hale gelebileceğini gösteriyor.
AB’de monte edilen bir araç, dünya çapında uzanan tedarik zincirleri aracılığıyla temin edilen bir batarya ve hammaddeler içerebilir.
AP, batarya dışındaki araç bileşenleri için gerekli AB menşeli pay oranını, Komisyon’un önerdiği %70’ten %75’e çıkarmayı planlıyor.
Ayrıca batarya malzemeleri, bağlayıcılar ve stratejik hammaddelere ilişkin şartlar da eklenecek.
Öte yandan Konsey’in tutumu daha az kuralcı olup, daha kademeli bir uygulamaya izin verecek.
Anlaşmazlık, stratejik sektörlerin destek alması gerekip gerekmediği konusunda değil, IAA’nın üreticiler ve tüketiciler için maliyetleri artırabilecek bağlayıcı içerik hedefleri getirip getirmemesi konusunda ortaya çıkıyor.
Beşinci ve son tartışma ise Sanayi Hızlandırıcı Yasası’nın taradığı alanlarla ilgili.
IAA’nın stratejik bağımlılıklara yönelik hedefli bir yanıt olarak mı kalacağı, yoksa AB sanayi politikası için daha geniş kapsamlı bir araç haline mi geleceği tartışılıyor.
AP, mevzuatı denizcilik imalatı, malzeme geri kazanımı ve inşaat sektörü için belirli plastik ürünler gibi alanları da kapsayacak şekilde genişletmek istiyor.
Ayrıca, gelecekteki gözden geçirmelerde gübre, demiryolu araçları, robotik ve havacılık gibi sektörlerin de dikkate alınmasını istiyor.
Konsey metni ise enerji yoğun sanayiler, otomotiv, net sıfır teknolojileri ve kritik hammaddeler dahil olmak üzere halihazırda belirlenmiş sektörlere daha fazla odaklanıyor.
Tartışma, AB’nin “Made in Europe” tercihlerini ne kadar genişletmesi gerektiği konusundaki daha geniş kapsamlı bir gerilimi yansıtıyor.
Bazı stratejik sektörlerde kamu alımları ve sübvansiyonlar yerli üretimi desteklemek için kullanıldığında, diğer sanayiler de bu avantajlardan yararlanabilmeleri gerektiğini savunmak için güçlü bir teşvike sahip oluyor.
POLITICO’da yer alan bir başka habere göre ise Brüksel, AB üyeliği bekleyen ülkelere, “düşman devletlere” ve endüstriyel rakiplere karşı blokla birlikte hareket etmeyi kabul etmeleri şartıyla, ortak pazarına erişim imkanı tanıyacak.
Taslak plana göre, aday ülkelere başvuruları değerlendirilme aşamasındayken, engelsiz ticaret ve araştırma programlarına erişim dahil olmak üzere, tek pazara benzeri görülmemiş bir “kademeli entegrasyon” imkânı sunulacak.
Aday ülkelere sunulacak “genişleme öncesi” avantajlara ilişkin bir değerlendirmede, “Tek pazar, iktisadi yakınlaşma için birinci önceliktir,” ifadesi yer alıyor.
Taslakta şunları yazıyor:
“Daha erken bir entegrasyon, Birlik’teki işletmeler için fırsatlar yaratacak, Avrupa değer zincirlerini güçlendirecek ve stratejik bağımlılıkları azaltacaktır. Komisyon, doğrulanmış mevzuat uyumu ve uygulama kapasitesinin araştırma, inovasyon ve endüstriyel işbirliğine daha derin katılımın yanı sıra daha geniş pazar erişimine imkân tanıdığı alanları belirleyecektir. Katılım hazırlıklarını ilerleten ve ortak iktisadi ve stratejik ihtiyaçları karşılayan fırsatlara öncelik verilmelidir.”
Von der Leyen’in başdanışmanı ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un eski yardımcısı Alexandre Adam’ın denetlediği bu gözden geçirme, AB’nin komşu ülkelere yönelik yaklaşımını kökten değiştirecek.
Şu anda, daha yakın işbirliğinin sağladığı neredeyse tüm iktisadi faydalar üye ülkelere ayrılmış durumda.
Fakat 2013’te Hırvatistan’ın katılımından bu yana hiçbir yeni ülke AB’ye katılmadı.
Adam’ın önlem paketinin bir parçası olarak, Ukrayna, Moldova, Arnavutluk ve Karadağ’a önümüzdeki yıllarda katılım sürecini hızlandırmak üzere tasarlanmış “yol haritaları” sunulacak.
Kuzey Makedonya, Kosova, Bosna-Hersek, Sırbistan ve Türkiye gibi diğer ülkelerde ise süreç uzamaya devam ediyor zira bu ülkelerin AB’den kopacağı ya da Rusya veya Çin’e daha fazla yakınlaşacağına dair endişeler artıyor.
Komisyon’un planına göre, aday ülkelere sunulan iktisadi avantajlar, bu ülkelerin AB’nin dış politika hedeflerine verdikleri desteğe bağlı olacak.
Tek pazara erişim ise, aday ülkelerin kilit teknolojileri düşmanca devletler ve ticari rakiplerle paylaşmamalarına bağlı olacak.
İnceleme belgesinde şöyle deniyor:
“Endüstriyel ve pazar entegrasyonu derinleştikçe, hassas sektörlere katılımın yatırım taraması, ihracat kontrolleri, yaptırımların uygulanması ve hassas teknolojilerin korunması konularında işbirliği ile birlikte gerçekleşmesi gerekir. Erişim değerlendirmelerinde stratejik uyum, kritik bağımlılıklar ve altyapı ile tedarik zincirlerine yönelik riskleri yönetme kapasitesi dikkate alınmalıdır. Bu koşulların karşılanmadığı durumlarda, katılımın kapsamı ilgili düzenleme çerçevesinde yeniden ayarlanmalıdır.”
Daha yakın işbirliği için değerlendirilen alanlar arasında yarı iletkenler, kuantum teknolojileri, biyoteknoloji, yapay zeka ve uzay yer alıyor.
İncelemeye göre, aday ülkelerin nihai hedefi tam AB üyesi olmak olmalı.
Raporda, “Fakat üyelik süreci zaman alır: aday ülkeler, titiz ve liyakate dayalı bir süreci tamamlamalı ve kapsamlı ve kalıcı reformlar gerçekleştirmelidir. Bu süre, hem Birliği daha geniş bir üyelik yapısına hazırlamak hem de karşılıklı çıkar alanlarında kademeli entegrasyonu derinleştirmek için stratejik olarak tam anlamıyla değerlendirilmelidir,” deniyor.
Ne var ki elde edilecek faydalar ülkelerin üzerlerine düşen görevi yerine getirmelerine bağlı olacak:
“Bu yükümlülüklerin yerine getirilmediği durumlarda, katılım geri alınabilir nitelikte olmalıdır. Gerekli görüldüğü durumlarda üyelik süreci askıya alınmalı veya geri çekilmelidir.”
Diplomasi2 hafta önceKanada, Birleşik Krallık liderliğindeki askeri koalisyona katılmak istiyor
Asya2 hafta önceÇin yapay zekâ, çipler ve akıllı fabrikalara büyük yatırım yapıyor
Asya2 hafta önceFed’in faiz artışının ardından Çin parasal gevşemeye devam edecek mi?
Asya2 hafta önceHindistan ve Vietnam, ‘Çin artı bir’ rekabetini ticari kazanıma dönüştürmeyi hedefliyor
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceABD, Yemen ile görüştü iddiası








