Bizi Takip Edin

Diplomasi

Avrupa, Ukrayna’daki çözümde rol kapmaya çalışıyor

Yayınlanma

Avrupa Birliği (AB), Ukrayna’daki ihtilafın çözümünde daha aktif bir rol oynamak amacıyla Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un girişimiyle bir araya geldi. Zirvede, olası bir Avrupa barış gücü konuşlandırılması ve AB’nin müzakerelerdeki konumu ele alındı.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Suudi Arabistan’da düzenlenen ABD-Rusya görüşmeleri öncesinde, 17 Şubat akşamı Paris’te Ukrayna konusunda “acil” bir Avrupa Birliği (AB) zirvesi düzenledi. Zirvenin amacı, çatışmanın çözümüne yönelik bir tutum belirlemekti.

Macron’un yanı sıra Almanya, İngiltere, İtalya, Polonya, İspanya, Hollanda ve Danimarka hükümet başkanları, Avrupa Konseyi Başkanı António Costa, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Elysee Sarayı’nda bir araya geldi.

BFMTV‘ye göre Macron, toplantıdan önce ABD Başkanı Donald Trump’ı arayarak “yaklaşık 20 dakika” süren bir görüşme yaptı.

Ursula von der Leyen, X hesabından Avrupa’nın güvenliğinin “bir dönüm noktasında” olduğunu belirterek, “Bu Ukrayna ile ilgili ama bizi de ilgilendiriyor. Kendimize acilen çeki düzen vermemiz gerekiyor. Savunmamızda bir sıçramaya ihtiyacımız var,” ifadelerini kullandı.

Avrupa Konseyi Başkanı Costa ise Paris’teki zirveyi, AB’nin “merkezi bir rol” oynayacağı “bir sürecin başlangıcı” olarak nitelendirdi.

Costa, “Avrupa’da barış ve güvenliğe kendini adamış” tüm ortakların Fransa’nın başkentinde olacağını da sözlerine ekledi.

Financial Times‘a göre Costa, AB üyelerinin Rusya ile güvenlik mimarisinin hatlarını tartışmaları gerektiğini ve “yeni mimarinin geliştirilmesinde kilit oyuncular olmaları gerektiğini” söyledi.

Costa, Rusya’dan gelen tehdidin özellikle Baltık ülkelerini ilgilendirdiğini vurguladı.

Diğer yandan Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, 17 Şubat öğleden sonra yaptığı açıklamada, Ukrayna konusunda müzakere masasında Avrupa’nın “ne yapması gerektiğinin” kendisi için net olmadığını ifade etti.

Lavrov, “Eğer çatışmanın bu şekilde dondurulması konusunda bazı sinsi fikirler ortaya atacaklarsa ve kendileri de geleneklerine, ahlaklarına ve alışkanlıklarına göre savaşın devamını düşünüyorlarsa, o zaman neden onları oraya davet edelim?” şeklinde konuştu.

Lavrov ayrıca, Avrupalıların 2014 yılında eski Ukrayna Cumhurbaşkanı Viktor Yanukoviç ile Maydan liderleri arasında arabuluculuk yaparak olumlu bir rol oynama “şansına” sahip olduklarını hatırlattı.

Paris’teki zirvenin katılımcılarının ilk açıklamaları, Washington Post gazetesinin haberiyle aynı zamana denk geldi. Haberde, Avrupalıların Ukrayna’daki “barış gücü birliği” planının son versiyonunun 30 bin asker anlamına geldiği belirtiliyordu.

Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy, Kiev’e NATO’nun yerine “barış gücü” gönderilmesini bizzat talep etti: 22 Ocak’ta Davos forumunda 200 bin ve 13 Şubat’ta Münih konferansından önce 100 bin.

Zelenskiy, 17 Şubat’ta Ukrayna’da böyle bir birliğin “tekrarlanan saldırganlık durumunda Rusya ile savaşacak” “birleşik bir Avrupa ordusu yaratmanın ilk adımı olabileceğini” söyledi.

Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot ise 16 Şubat’ta LCI‘ye verdiği demeçte, “kalıcı barışı” sağlamak için “üç büyük Avrupa ordusu” olan Fransız, İngiliz ve Polonya birliklerinin konuşlandırılmasına ilişkin görüşmelerin halihazırda devam ettiğini ifade etti.

Ancak sadece İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Ukrayna’ya asker göndermeye hazır olduğunu söyledi. Starmer’ın önümüzdeki hafta Trump ile görüşmeyi planladığı da belirtildi.

Bununla beraber Polonya Başbakanı Donald Tusk, Varşova’nın Ukrayna’ya “asker göndermeyi düşünmediğini” söylerken, Slovakya Başbakanı Robert Fico da aynı görüşü paylaştı. Alman hükümeti konuyu “erken” bulurken, Başbakan Olaf Scholz, Ukrayna’nın “barış yapıldığı takdirde tekrar saldırıya uğramaması için çok güçlü bir orduya ihtiyacı olduğunu” dile getirdi.

Riyad’daki ABD-Rusya müzakerelerinden ilk sonuçlar

ABD’den AB’ye asker gönderme çağrısı

Reuters‘ın 16 Şubat’taki haberine göre, Washington, AB ülkelerine Ukrayna’ya asker gönderme istekleri konusunda bir anket yaptı.

Bloomberg ise Trump’ın Ukrayna özel temsilcisi Keith Kellogg’un şubat ayında bu ülkelerden Kiev’e hangi garantileri vermeye hazır olduklarını ve Rusya’nın askerlere “saldırması” halinde nasıl tepki vereceklerini açıklamalarını isteyeceğini yazdı.

Zelenskiy, Kellogg’un 20 Şubat’ta Ukrayna’yı ziyaret edeceğini de duyurdu. Avrupa Komisyonu üyelerinin de 24 Şubat’ta Kiev’i ziyaret edeceği belirtildi.

NATO Askeri Komitesi Başkanı Giuseppe Cavo Dragone, Bloomberg‘e Avrupa’daki ABD birliklerinin azaltılmasını kabul ettiğini söyledi.

Dragone’ye göre bu, Amerika’nın NATO taahhütlerinden vazgeçmesi anlamına gelmiyor, ancak 100 bin ABD askerinin bir kısmının geri çekilmesi “Pasifik’teki taahhütleri” nedeniyle mümkün.

Rusya, Batı’nın 1997’den sonra NATO’ya katılan Doğu Avrupa ülkelerindeki askerlerini 2021-2022 kışında geri çekmesini talep etmişti. Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Ryabkov, o dönemde ittifaka “toparlanıp 1997 sınırlarına geri dönmelerini” tavsiye etmişti.

AB, enerji fiyatlarını düşürmek için uzun vadeli LNG sözleşmelerine yöneliyor

‘Jeopolitik uyanış’

Rusya Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Moskova Devlet Uluslararası İlişkiler Enstitüsünde kıdemli araştırmacı olan Yegor Sergeyev, Vedomosti gazetesine verdiği demeçte AB’nin Ukrayna’da askeri bir misyon için yeterli kaynağa sahip olmadığını belirtti.

Ancak analist, mevcut koşullarda, Avrupa kurumlarına AB’nin “jeopolitik uyanışı” ile ilgili duygular hakim olduğu için bu tür adımların potansiyelini küçümsememek gerektiği konusunda uyardı.

Sergeyev, Paris’teki zirvenin AB için gerekli olduğunu düşünüyor: AB, üyelerinin kamuoylarının gözünde Ukrayna’daki çözümden kopmuş gibi görünüyor.

Uzmana göre toplantı, Brüksel’in bu durumdan memnun olmadığını göstermeli. Sergeyev, etkinliğin ortak adımlar atmak gibi pratik hedefleri olabileceğini ancak potansiyelinin az olduğunu söyledi.

Sergeyev, Ukrayna’daki çatışmanın AB’nin entegrasyon girişimlerine ilave öznellik ve teşvikler kazandırdığını ve ülkelerin iç siyasetinde bir faktör haline geldiğini anımsattı.

Ukrayna’yı desteklemeyi reddetmenin, birliğin politikasının bütünlüğünü ihlal edeceğini ve zayıflığı olarak algılanabileceğini kaydeden Sergeyev, “AB, Ukrayna’nın varlığından vazgeçmek için çok şeyi tehlikeye attı,” diye konuştu.

Ulusal Araştırma Üniversitesi Ekonomi Yüksek Okulu Merkez Komitesi’nin önde gelen uzmanlarından Yuliya Semke ise Münih Güvenlik Konferansı’nın sonuçlarını ve ABD’nin oradaki eleştirilerini izleyen Avrupalıların, güvenliklerinin kendi güçleri tarafından sağlanacağını anlamaları gerektiğini söyledi.

Semke, Macron’un kendisini “Avrupa’nın lideri” olarak kanıtlamaya çalıştığını belirtti.

Semke’ye göre Macron, kendisini Trump’ın konuşabileceği bir kişi olarak gösteriyor ve toplantıyı AB’yi müzakerelerden dışlamanın mümkün olmadığının bir işareti olarak tanıtıyor.

Semke, müzakerelerin Avrupalılar olmadan gerçekleşmesinin pek mümkün olmadığını ancak onlara somut adımlar önerilmesi gerektiğini vurguladı.

Semke, “Avrupa’nın Ukrayna’yı yardım etmek veya etmemek gibi bir seçeneği yok. Tek sorun bunun hacmi,” diyerek sözlerini tamamladı.

Batı basını, ABD-Rusya müzakerelerini nasıl değerlendirdi?

Diplomasi

ABD Senatosunda Lindsey Graham’ın Rusya’ya yaptırım paketi gündemde

Yayınlanma

ABD Kongresinde, yakın zamanda hayatını kaybeden Senatör Lindsey Graham’ın anısını yaşatmak amacıyla hazırlanan Rusya karşıtı yeni yaptırım yasa tasarısı ele alınıyor. The Hill gazetesinin aktardığı ayrıntılara göre, son bir yılda sayfa sayısı iki katına çıkan “2026 Rusya Yaptırımları Yasası” başlığını taşıyan tasarı, Rusya’dan enerji satın alan ülkelere yüzde 100’e varan gümrük vergileri uygulanmasını öngörüyor.

ABD Kongresinde, yakın zamanda yaşamını yitiren Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham’ın anısına, Rusya’ya yönelik hazırladığı yeni yaptırım yasa tasarısının kabul edilmesi yönündeki görüşmeler hız kazandı.

The Hill gazetesinin haberine göre, geçen yıl nisan ayında sunulan ancak yasalaşma süreci tıkanan tasarı, son bir yılda neredeyse iki kat genişleyerek 31 sayfadan 61 sayfaya ulaştı.

Tasarının yasalaşma ihtimalinin, Graham’ın vefatının ardından hem Beyaz Saray hem de kongre üyelerinden gelen açıklamalar doğrultusunda arttığı belirtiliyor.

Senatör Graham, ölümünden kısa süre önce Moskova’ya yönelik uzun süredir askıda bekleyen yaptırım paketi konusunda Beyaz Saray ile uzlaşmaya vardığını açıklamıştı.

Beyaz Saray sözcüsü, ABD Başkanı Donald Trump’ın bu girişimi destekleyeceğini teyit ederken, Trump konuya ilişkin henüz nihai bir karar vermediğini ifade etti.

Nisan 2025’te sunulan tasarının yasalaşma sürecinin daha önce duraklaması, Trump’ın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yürüttüğü müzakerelere bağlanıyordu.

Geçen yılın aralık ayında tasarının kabul edilmesi için yeni bir fırsat doğsa da Demokratlar, başkana tanınan geniş gümrük vergisi yetkileri ve yaptırımları hafifleten bazı maddeler nedeniyle çekincelerini dile getirmişti.

Ancak Trump’ın son haftalarda Ukrayna’ya yönelik desteğini artırması ve Patriot önleyici füzelerinin ortak üretimine izin vermesi, yasa tasarısının yeniden gündeme gelmesinde belirleyici oldu.

Yüzde 100’e varan gümrük vergisi ve ikincil yaptırımlar

“2026 Rusya Yaptırımları Yasası” adını taşıyan yeni taslak, Moskova’ya yönelik kısıtlamaların kaldırılmasından önce Kongreye zorunlu rapor sunulmasını ve ek muafiyet şartlarını içeriyor.

Tasarının en dikkat çekici maddelerinden biri, Rusya’nın yaptırımları delmesine yardımcı olan veya bu ülkeden yüksek hacimde petrol ve doğalgaz satın alan üçüncü ülkelere yönelik ikincil yaptırım yetkisi veriyor.

Daha önce yüzde 500 olarak önerilen bu gümrük vergisi oranı, yeni taslakta yüzde 100 olarak sınırlandırıldı.

Tasarıda ayrıca sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) tesisleri, Rusya’nın tescilsiz tankerlerden oluşan tanzim filosu (gölge filo) ve diğer finansal kuruluşlara yönelik önlemler yer alıyor.

Senato Çoğunluk Lideri John Thune, belgenin ilgili komisyonlara sevk edileceğini belirterek, bu yasanın kabul edilmesinin “Lindsey Graham’ın mirasına mükemmel bir saygı duruşu olacağını” ifade etti.

Sürecin arka planı

Senatör Lindsey Graham, 11 Temmuz’da 71 yaşında kalp ve damar rahatsızlığına bağlı komplikasyonlar nedeniyle hayatını kaybetmişti. Teksas Temsilcisi Michael McCaul, Financial Times gazetesine yaptığı açıklamada, Graham’ın vefat ettiği gün kendisiyle Rusya’ya yönelik yeni yaptırımları görüştüğünü aktarmıştı.

CBS televizyonunun haberine göre de Beyaz Saray, Rus petrolü satın alan ülkelere gümrük vergisi uygulanması planına destek verdiğini bildirmişti.

Graham, 2018 yılında da Rusya’nın egemen borcuna ve siber sektörüne yönelik ağır kısıtlamalar öngören ve kamuoyunda “cehennemden gelen yaptırımlar” olarak adlandırılan yasa tasarısının eş sunuculuğunu üstlenmişti.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

FIFA, Çin ile yayın pazarlığında geri adım attı

Yayınlanma

Finlandiya merkezli Helsinki Times gazetesinde yayımlanan Bai Ruide imzalı analizde, FIFA Başkanı Gianni Infantino’nun ABD Başkanı Donald Trump’a yönelik yaklaşımı ile kurumun Çin devlet televizyonu CCTV karşısındaki ticari geri adımı ele alındı.

ABD, Kanada ve Meksika’nın ortaklığında gerçekleştirilen FIFA Dünya Kupası müsabakaları tamamlanırken, spor dünyasında turnuvanın hem ticari başarıları hem de yönetimsel krizleri tartışılıyor.

Finlandiya basınından Helsinki Times gazetesinde Bai Ruide imzasıyla yayımlanan “Infantino’nun Waterloo’su ve Batı Hegemonyasının Çöküşü” başlıklı değerlendirme yazısında, futbolun küresel yönetim mekanizmasındaki güç kaymaları ele alındı.

Yazıda, seyirci rekorları ve yüksek gelirlerle tarihi bir başarı elde edildiğini savunan FIFA Başkanı Gianni Infantino’nun, siyasi figürlerle kurduğu ilişkiler eleştirildi.

Analist Ruide, Infantino’nun ABD Başkanı Donald Trump ile yakınlaşma çabalarının ve futbolun yerleşik teamüllerini esnetmesinin, kurumsal saygınlığa zarar verdiğini ve kamuoyunda alay konusu olduğunu kaydetti.

Finlandiya merkezli Helsinki Times gazetesinde yayımlanan Bai Ruide imzalı “Infantino’nun Waterloo’su ve Batı Hegemonyasının Çöküşü” başlıklı görüş yazısının tamamı:

Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Meksika’nın ev sahipliğinde düzenlenen FIFA Dünya Kupası sona yaklaşıyor. FIFA’nın yüzyıllık tarihinde hem en başarılı hem de en tartışmalı turnuva oldu. Katılan takım sayısının ve maç sayısının artmasıyla birlikte seyirci sayıları ve ticari gelirlerde de yeni rekorlar kırıldı. FIFA’nın dokuzuncu başkanı Gianni Infantino, “tarihi başarılar” olarak nitelendirdiği bir dizi gelişmeyi kutlamak için her türlü nedene sahip.

Bir başka inkâr edilemez gerçek daha ortaya çıktı: Turnuva etrafındaki kaosun ortasında insanlar büyüyen bir krizin farkına vardı. Infantino ve meslektaşları bunu kamuoyuna açıkça kabul etsin ya da etmesin, bu Dünya Kupası Infantino’nun Waterloo’su olabilir; dünya futbolundaki tartışmasız otoritesinin bir daha asla tam olarak toparlanamayacağı bir dönüm noktası hâline gelebilir.

Bay Infantino’nun motivasyonları ne olursa olsun, Başkan Donald Trump’a yaranmak için ne kadar istekli göründüğünü, hatta futbol dünyasını yöneten uzun süredir yerleşik kuralları hiçe sayacak kadar ileri gittiğini görmezden gelmek zor. Başkan Trump ise, İtalya Başbakanı ile olan etkileşimlerinde olduğu gibi, bu saygıyı tereddüt etmeden kabul etti. Bunun hemen ardından hem FIFA hem de yönetimi kamuoyu tarafından “bir sirk ve palyaçosu” olarak alay konusu oldu.

Bay Infantino’nun eylemlerinin neden gerekli veya nihayetinde faydalı olduğuna dair sayısız açıklaması olabilir. Ancak bu kendi kendine yapılan hatalar, muhteşem kendi kalesine atılan goller gibi, FIFA’nın güvenilirliğini ciddi şekilde zedeledi. Ne yazık ki bu artık sadece bir algı değil, nesnel bir gerçeklik. Hasarın ne kadar derin ve ne kadar kalıcı olacağını belirlemek ise imkânsız.

Aslında, ezici güvenin yerini güven kaybına bırakması, Dünya Kupası’nın açılış maçından önce bile belirginleşmişti. Bu durum, FIFA’nın Çin Medya Grubu’na bağlı CCTV ile yayın hakları konusunda yürüttüğü görüşmeler sırasında ortaya çıktı. Üç yıl önce FIFA, pazarlık konusu olmayacağını söylediği bir fiyat talep etmişti. Ancak turnuva yaklaştıkça sonunda CCTV’nin neredeyse tüm şartlarını kabul etti. Çin millî futbol takımının turnuvaya katılmaya hak kazanamaması alay konusu olsa da, Çin medyası başka bir savaş alanında kesin bir zafer kazanarak bir zamanlar kibirli olan FIFA’ya ve Bay Infantino’ya acı bir ders verdi.

FIFA Genel Sekreteri Mattias Grafström kameralara gülümseyerek, “CCTV ile görüşmelerimiz son derece başarılı geçti; her iki taraf için de kazançlı bir sonuçtu.” dediğinde, yüzündeki huzursuz ifade ve çeşitli uluslararası medya kuruluşlarından gelen haberler, yaygın olarak paylaşılan bir sonuca işaret ediyordu: FIFA, Çin tarafıyla yaptığı görüşmelerde nihayetinde geri adım atmıştı. Bir ay sonra Dünya Kupası başladı, ancak yayın hakları görüşmelerindeki bu yenilginin gölgesi FIFA’nın üzerinde hâlâ etkisini sürdürüyor gibiydi. Bay Infantino’nun daha sonraki birçok hatası da bu izlenimi daha da güçlendirdi.

Bay Infantino’nun son on yılda FIFA’ya yaptığı muazzam katkılar, özellikle de oyunun ticari değerini artırma konusundaki amansız çabası yadsınamaz. Başkan Trump’ın gözünde belki de üniversite mezunu bile sayılmaz; ancak Çin’in bugünkü gücünü hafife alması, dünyanın mevcut durumu hakkında yaptığı aynı yanlış değerlendirmeyi yansıtıyor.

Batı medeniyeti, öz değerlendirme ilkesi olarak sıklıkla Sokrates’in ünlü “Kendini tanı.” sözünü kullanır. Ancak FIFA yönetimi, günümüz dünyasında yaşanan derin dönüşümü fark edememiş ya da FIFA’nın bu dönüşüme nasıl yanıt vermesi gerektiğini anlayamamıştır.

İronik bir şekilde, FIFA’nın CCTV ile yeni bir yayın anlaşması imzalamaya zorlanmasından kısa bir süre sonra, Çin Medya Grubu başkanına Ligue 1 Başkanı, Paris Saint-Germain Başkanı ve hatta Uluslararası Olimpiyat Komitesi Başkanı tarafından tebrik mesajları gönderildi. Kamuoyuna açık bilgiler, bu uluslararası spor kuruluşlarının CCTV’yi Dünya Kupası yayın haklarını güvence altına aldığı için tebrik ederken, aynı zamanda Ligue 1, Paris Saint-Germain ve IOC ile daha derin bir iş birliği umutlarını dile getirmeye daha fazla önem verdiklerini gösteriyor. Bu, FIFA’nın aleyhine duyulan bir sevinç anlamına gelmeyebilir; ancak Çin medyasının etkisinin ve müzakere gücünün önemli ölçüde arttığını kesinlikle gösteriyor.

Doğrusunu söylemek gerekirse, FIFA’nın CCTV ile yaptığı görüşmeler tam bir yenilgi olarak nitelendirilemez; zira her iki taraf da anlaşmayı karşılıklı olarak faydalı olarak değerlendirdi. Bununla birlikte, karşı tarafı hafife almak ve müzakere ortağına tepeden bakmak yalnızca FIFA ve Bay Infantino için değil, daha geniş Batı dünyası için de ders niteliğindedir.

Çin’in elektrikli araçları küresel çapta popülerlik kazanmaya başladığında Batı’daki birçok kişi onları “şarj istasyonları olmayan hurda metalden başka bir şey değil” diyerek alaya aldı. Çin’in insansı robotları Bahar Festivali Galası’nda izleyicileri büyülediğinde ise Batılı yorumcular gösteriyi “yapay zekâ tarafından üretilen hilelerden başka bir şey değil” diyerek küçümsedi. Gerçeklik onları defalarca yanılttıktan sonra, bu kendini uzman ilan edenlerin çoğu kendi tahminlerine olan güvenlerini kaybetti, hatta bazıları endişe belirtileri göstermeye başladı.

Bir açıdan bakıldığında, FIFA’nın Dünya Kupası yayın hakları konusundaki yanlış hesaplaması, yeni dönemde Batı’nın Çin’i yanlış değerlendirmesinin bir parçası olarak da görülebilir. Batı hegemonyasının gerilemesi bir gecede olmadı. Batı toplumlarının birçoğu bunu kabul etmekte isteksiz olsa da, bu uzun zamandır devam eden bir süreçti.

Gerçekte, insanlar akılcılığa döner, Çin’in yükselişini objektif olarak değerlendirir, Çin ile eşit şartlarda ilişki kurar ve bu yeni ve bağımsız müzakere ortağına adil davranırsa, karşılıklı yarar sağlayan ve hatta çok taraflı iş birliği olanakları neredeyse sınırsız olacaktır. Çin’in geleceğine inanmak, kendi geleceğimize de inanmak anlamına gelir. Sonuçta, Dünya Kupası yayın hakları anlaşmasına eninde sonunda varılmadı.

Bu, nihayetinde yeni bir çağdır.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Shell, Hindistan’daki enerji işini 1,8 milyar dolara satıyor

Yayınlanma

İngiltere merkezli çok uluslu petrol ve doğalgaz şirketi Shell, Hindistan’daki güneş ve rüzgar enerjisi işini 1,8 milyar dolara satma kararı aldı. Şirket, ülkedeki iştiraki Solenergi Power Private Limited şirketinin hisselerinin tamamını Aditya Birla Renewables firmasına devredecek. Financial Times gazetesinin haberine göre bu adım, Genel Müdür Wael Sawan liderliğinde kârlılığı yüksek doğalgaz ve petrol projelerine odaklanmayı hedefleyen strateji değişikliğinin bir parçası olarak gerçekleşiyor.

İngiltere merkezli petrol ve doğalgaz devi Shell, Hindistan’daki güneş ve rüzgar enerjisi faaliyetlerini 1,8 milyar dolar karşılığında satmak üzere anlaşmaya vardı.

Şirketin internet sitesinde yayımlanan açıklamaya göre, söz konusu varlıkların yeni sahibi Hindistan merkezli Aditya Birla Renewables firması olacak.

Satış işlemi, Shell’in iştiraki Shell Overseas Investment B.V. üzerinden yürütülüyor. Anlaşma kapsamında, bünyesinde Sprng Energy şirketler grubunu barındıran Hindistan merkezli Solenergi Power Private Limited şirketinin hisselerinin tamamı devredilecek.

Sprng Energy, Hindistan genelinde güneş ve rüzgar enerjisi projeleri geliştiriyor. Şirket portföyünde halihazırda toplam 3,3 gigavat kapasiteye sahip faal enerji santralleri yer alıyor.

Bunun yanı sıra yapım aşamasında ve sözleşmeye bağlanmış olan 1,7 gigavatlık proje kapasitesi de bulunuyor.

Düşük kârlı projelerden çıkış

Shell yönetimi, satış kararıyla birlikte kârlılık oranı daha yüksek projelere odaklanma niyetinde olduklarını bildirdi. Şirket, bu doğrultuda yatırım bütçesini elektrik ticareti gibi daha yüksek getiri sağlayan alanlara kaydırmayı hedefliyor.

Financial Times gazetesinin haberine göre, Hindistan’daki enerji faaliyetlerinin satışı Shell’in yeni küresel stratejisinin bir halkasını oluşturuyor.

Wael Sawan’ın 2023 yılında genel müdürlük koltuğuna oturmasının ardından şirket, yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelik yatırımları kısarak en başta petrol ve doğalgaz olmak üzere yüksek kârlılığa sahip alanlara odaklanmaya başladı. Gazete, Shell’in farklı ülkelerdeki deniz üstü rüzgar santrali projelerini de elden çıkarmaya hazırlandığını aktardı.

Sawan, geçen yıl yatırımcılarla gerçekleştirdiği toplantıda şirketin enerji işini geliştirmeyi sürdüreceğini ancak bundan böyle düşük kârlı büyük ölçekli güneş ve rüzgar santralleri inşa etmek yerine gaz yakıtlı enerji santrallerine, büyük batarya sistemlerine ve dijital teknolojilere yoğunlaşacaklarını ifade etmişti.

Hindistan’daki satış işleminin, düzenleyici kurumların onaylarının alınmasının ardından 2026 yılı sonuna kadar tamamlanması öngörülüyor.

Stratejik yönelimde değişim

Shell, Solenergi Power Private Limited şirketini 2022 yılında 1,55 milyar dolar bedelle satın almıştı. Şirket o dönemde bu satın almayı yenilenebilir enerji işini büyütme yolundaki en kritik adımlardan biri olarak nitelendirmişti.

Bu hamleyle Shell, rüzgar ve güneş enerjisi kapasitesini yaklaşık üç katına çıkarmayı ve Hindistan pazarındaki konumunu güçlendirmeyi planlıyordu.

Buna karşın şirket, fosil yakıt üretimini uzun vadede artırma hedefi doğrultusunda satın alma bütçesini yeniden şekillendiriyor. Shell, bu yılın nisan ayında Kanada merkezli enerji üreticisi ARC Resources Ltd şirketini 13,6 milyar dolara satın almak üzere anlaşma sağladığını duyurmuştu.

CNBC televizyonunun aktardığı verilere göre bu satın alma, Londra Borsası’nda işlem gören Shell’in günlük üretim portföyünü yaklaşık 370 bin varil petrol eşdeğerine ulaştıracak.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English