Diplomasi
Avrupa’nın gözünde Türkiye’nin anı: Von der Leyen’in Suriye krizi ortasında yüksek riskli ziyareti

Ahmetcan Uzlaşık – Brüksel
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in 17 Aralık’ta Türkiye’ye yapacağı ziyaret, Beşar Esad rejiminin uzun gölgesinden çıkmaya başlayan Suriye için kritik bir döneme denk geliyor. Suriye, eşi benzeri görülmemiş siyasi değişimlerle karşı karşıya kalırken, von der Leyen’in Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yapacağı görüşmeler yalnızca acil insani krizi ele almakla kalmayacak, aynı zamanda bölgedeki AB-Türkiye iş birliğinin geleceğini de şekillendirecek.
Esad rejiminin çöküşü, Suriye’de yeni bir döneme dair umutları artırmış olsa da, bu geçiş süreci hem riskler hem de belirsizlikler barındırıyor. Ziyareti öncesinde bir açıklama yapan Ursula von der Leyen, Suriye halkına yönelik AB desteğinin devam etmesinin önemine vurgu yaparak, “Esad rejiminin çöküşü, Suriye halkı için yeni bir umut sunuyor. Ancak bu değişim anı aynı zamanda riskler barındırıyor ve zorluklar getiriyor. Sahadaki durum bu kadar belirsizken, Suriye halkına yardımımız her zamankinden daha önemli” dedi.
Von der Leyen: “Hayati Yardım Sağlama Konusunda Kararlıyız”
Avrupa Birliği, Suriye’deki devam eden çatışma ve siyasi çalkantılardan etkilenenlerin acil ihtiyaçlarını karşılamak için hızlı bir şekilde harekete geçti. Komisyon, Dubai’deki stoklarından Türkiye’ye 50 ton sağlık malzemesi taşınmasını içeren yeni bir İnsani Hava Köprüsü operasyonunun başlatıldığını duyurdu. Bu malzemeler daha sonra artan sağlık krizini hafifletmek için kuzey Suriye’ye taşınacak. Ayrıca, 46 ton barınma ve eğitim malzemesi de teslim edilecek ve AB’nin 2024 yılı için toplam insani yardım fonu 163 milyon avroya ulaşacak.
“Travma kitleri, tıbbi malzemeler ve 60.000’den fazla Suriyeliye gıda paketleri gibi hayati yardımlar sağlamaya kararlıyız,” dedi von der Leyen 13 Aralık’ta. AB’nin genişleyen insani yardım çabaları, durumun aciliyetini yansıtıyor. Ancak, bu müdahalenin ölçeğine rağmen, Suriye’ye uygulanan birçok yaptırımın devam etmesi nedeniyle bu çabaların uzun vadeli etkinliği konusunda sorular gündemde kalmaya devam ediyor.
“Türkiye, Suriye konusunda eşitler arasında birinci derecede bir ortak olacaktır.”
Von der Leyen’in ziyareti, AB’nin aday ülkesi olan Türkiye’nin bölgedeki jeopolitik öneminin arttığı bir döneme denk geliyor. Uzun süre Esad’a karşı muhalif güçleri destekleyen Türkiye, Batı’da artık Suriye iç savaşının kazananlarından biri olarak gösteriliyor.
Suriye’den kaçan 4 milyondan fazla mülteciye ev sahipliği yapan Türkiye, çatışmadan en doğrudan etkilenen ülkelerden biri olurken, Avrupa siyasetçilerinin gözünde Ankara’yı göç akışının kilit bir bekçisi olarak önemli bir konuma taşıdı. Von der Leyen, Erdoğan ile yapacağı görüşmeye hazırlanırken, odağın muhtemelen mülteci krizini yönetmek, Suriye’deki azınlıkların korunmasını sağlamak ve yeni bir iç çatışmaya yol açabilecek daha fazla istikrarsızlığı önlemek için AB-Türkiye iş birliğini güçlendirmeye yönelik olması bekleniyor.
“Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasını ve tüm halkının, özellikle de azınlıkların haklarının korunmasını sağlamak için birlikte çalışmalıyız,” dedi von der Leyen 13 Aralık’ta.
ECDPM’de (Avrupa Kalkınma Politikası Yönetimi Merkezi) Yardımcı Direktör Sophie Desmidt, Türkiye’nin AB stratejisindeki merkezi rolüne dikkat çekti. Desmidt, “Türkiye, AB için Suriye ile ilgili konularda eşitler arasında birinci derecede bir ortak olacak ve von der Leyen bu noktayı ziyaretinde vurgulayacak,” dedi. Ayrıca, Türkiye’nin göç krizi sırasındaki hayati rolü göz önüne alındığında, konumunu daha fazla AB desteği elde etmek için kullanma olasılığını da öne çıkardı. Desmidt, “ABD liderliği, Trump göreve başlayana kadar ‘topal ördek’ durumunda ve Trump’ın engelleyici mi yoksa bir güç simsarı mı olacağı henüz belli değil. Erdoğan’ın İran karşısında liderliğini pekiştirmek istediğini düşünüyorum, ki bu da AB’nin işine yarıyor,” diye ekledi.
Kaja Kallas: AB’nin diplomasideki yeni yüzünün zorluğu
Eski Estonya Başbakanı Kaja Kallas, 1 Aralık’ta Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi olarak göreve başladı.
AB’nin yeni Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas’ın son açıklamaları, von der Leyen’in ziyaretine yeni bir bağlam kazandırıyor. Kallas, Suriye’nin devam eden istikrarsızlığı ışığında bölgedeki istikrarı sağlamaya yönelik AB’nin kararlılığını vurguladı. 8 Aralık’ta attığı bir tweet’te, “Önceliğimiz, bölgede güvenliği sağlamaktır. Suriye ve bölgede tüm yapıcı ortaklarla çalışacağım,” dedi.
14 Aralık’ta Kallas, Suriye’nin siyasi geçiş sürecine yönelik AB desteğini vurgulayarak, “Suriye umut verici ancak belirsiz bir gelecekle karşı karşıya. Bu yüzden Akabe’de hepimiz önemli prensiplerde anlaştık: istikrar, egemenlik, toprak bütünlüğü, ancak aynı zamanda azınlıklara saygı, kurumların inşası ve Suriye’deki tüm grupları kapsayan hükümet birliği,” ifadelerini kullandı.
16 Aralık’ta ilk Dışişleri Konseyi Toplantısı’na katılmadan önce, Kallas, “Avrupalı üst düzey bir diplomat” atayarak, Şam’a gidip yeni hükümet ve halkla temas kuracağını duyurdu.
Kallas ayrıca, Suriye’nin yeni liderliği kapsayıcı bir hükümet kurar ve kadınların ve azınlıkların haklarına saygı gösterirse, bloğun Suriye’ye yönelik yaptırımları hafifletebileceğini belirtti. Dışişleri Konseyi toplantısının ardından birçok AB dışişleri bakanının, Suriye’den Rus etkisini, özellikle askeri üsleri, ortadan kaldırmasını talep ettiğini de ifade etti.
“AB liderliği, göç baskısının azalmasını istiyor”
Desmidt, Almanya ve Fransa’daki siyasi krizin liderlik sorunu bağlamında olası etkileri hakkında şunları söyledi: “Şimdilik bu bir zorluk olacak, ancak Almanya seçimlerinin sonucuna bağlı olarak işler nispeten hızlı ilerleyebilir. Bana göre, Komisyon, Parlamento ve AB üye devletlerinin liderleri de dahil olmak üzere AB liderliği genel olarak, Suriye’ye verilen desteğin bir sonucu olarak görmek istedikleri sonuç konusunda büyük ölçüde hemfikir: AB üzerindeki göç baskısının azalması.”
Desmidt, ortak bir AB eylemine katkı sağlayabilecek diğer aktörlere de dikkat çekerek, üye devletleri ortak bir pozisyon etrafında harekete geçirme görevi üstlenecek olan yeni Konsey Başkanı António Costa ile Akdeniz’den sorumlu yeni Komiser Dubravka Šuica’yı örnek gösterdi. Kaja Kallas’ın ise bunun kendi önceliği olduğunu göstermesi gerektiğini belirtti, çünkü Kallas’ın profilinin Ukrayna ve Rusya konusunda güçlü olduğunu söyledi. Desmidt, “Hafta sonu harekete geçerek Ürdün’e seyahat edip ABD, Türkiye ve Arap devletlerinden temsilcilerle görüşmesi bunun bir göstergesi,” diye ekledi.
“Siyaset eninde sonunda ahlaki çerçevelerin önüne geçecektir”
Desmidt bu görüşü destekleyerek, erken bir ayrılmaya karşı uyarıda bulundu. “AB, birçok kez insan hakları ve demokrasi vurgusunu pratikte terk ettiği için eleştirildi ve AB dışındaki birçok ortak tarafından çifte standartlarla hareket ettiği, bazı rejimlere karşı sert bir tutum sergilerken, çıkarların söz konusu olduğu durumlarda diğerlerine karşı daha hoşgörülü olduğu şeklinde görüldü,” dedi.
Desmidt, “Siyaset eninde sonunda ahlaki çerçevelerin önüne geçecektir, ancak AB duruşu ve çıkarları konusunda net olmalıdır. Şu anda Suriye’nin geçiş hükümetiyle angajmanı kapatmak, AB’nin yapıcı ve etkili bir şekilde hareket etme alanını da kapatacaktır,” diye ekledi. Desmidt, Afganistan ile paralellikler kurarak, AB’nin liderlik ile halkı desteklemek için ilkesel ancak pragmatik bir yaklaşım benimsediğini hatırlattı.
Geleceğe bakıldığında, AB hassas bir denge testiyle karşı karşıya. Suriyeli mültecilerin olası geri dönüşü ve yeniden yapılanma ihtiyacı, AB’nin bölgeye olan bağlılığını sınayacak. Avrupa Komisyonu, Suriye’nin altyapısının yeniden inşasını finanse etmeye devam edeceğini taahhüt etti, ancak von der Leyen’in de kabul ettiği gibi, bu, Türkiye dahil tüm bölgesel aktörlerin iş birliğini gerektirecek.
“Suriye’nin yeniden inşası önemli kaynaklar gerektirecek ve AB, üzerine düşeni yapmaya hazır,” dedi von der Leyen. “Ancak, siyasi geçişin kapsayıcı ve sürdürülebilir olmasını sağlamak için bölgesel ortaklarımızla birlikte çalışmamız şart.”
Desmidt, bütçe kısıtlamalarının ve Avrupa’da aşırı sağ partilerin yükselişinin bu çabaları daha da karmaşık hale getirebileceğini belirtti. “AB, yeniden yapılanmanın maliyetini tek başına üstlenmeyecek. Körfez ülkeleri gibi bölgedeki ortakların da devreye girmesi gerekecek. İdeal olarak, AB’nin rolü, bölgesel olarak sahiplenilen ve Suriye’nin uzun vadeli yeniden inşasının yolunu açan saygılı ve yenilikçi iç ve dış politika çözümlerine öncelik veren bir süreci koordine etmek ve desteklemek olmalıdır,” diye ekledi.
Desmidt, uluslararası bağışçı konferansları, Dünya Bankası ve Asya ile İslam Kalkınma Bankaları ile ortak yeniden yapılanma fonları ve bölgesel bir barış süreci ve planı gibi destek için olası yolları da açıkladı. Ayrıca, Suriye için bir AB Özel Temsilcisi atanması olasılığını da önerdi.
Son olarak şunları söyledi: “Korkum şu ki, Orta Doğu ve Ukrayna dışındaki diğer çatışma bölgeleri, özellikle Afrika, çıkarlar ve fonların yeniden tahsis edilmesinden zarar görecek. Şu anda, göçmenlerin geri dönüşü ve AB üzerindeki göç baskısının hafifletilmesi, örneğin Sudan veya Sahel’den daha yüksek bir siyasi öncelik listesinde yer alıyor.”
“Türkiye’nin Avrupa’daki Önemi Şüphesiz Artmıştır”
Brüksel’de kıdemli misafir araştırmacı olan Dr. Kadri Taştan, Suriye’nin dönüşümü ışığında Türkiye’nin stratejik konumunu vurgulayarak Türkiye perspektifini sundu.
“Türkiye’nin önemi Avrupa’nın gözünde şüphesiz artmıştır,” diyen Taştan, Ankara’nın Beşar Esad rejiminin düşüşünün imkânsız göründüğü dönemlerde bile Suriye’deki muhalif gruplara verdiği tutarlı desteğe dikkat çekti.
Dr. Taştan’a göre, bu kararlı destek, Suriye’nin önemli bir dönüşüm geçirdiği bu dönemde Türkiye’yi özellikle avantajlı bir konuma taşıdı. “Kısa vadede Türkiye, özellikle muhalif güçlerle olan köklü ilişkileri göz önüne alındığında, bu yeni yapı içinde en etkili ve kazançlı ülke konumundadır,” diye açıkladı.
Güvenlik ve Göç, AB-Türkiye İş Birliğinin Temel Taşlarıdır
AB ve Türkiye arasındaki olası iş birliği alanları hakkında sorulan bir soruya yanıt veren Dr. Kadri Taştan, iki ana odak noktası belirledi: güvenlik ve göç. “AB ve Türkiye arasındaki iş birliği, güvenlik—özellikle terörle mücadele—ve göç konularına odaklanacaktır,” dedi. Bu iki alanın ortak çabalar için net fırsatlar sunduğunu belirten Dr. Taştan, Avrupa’nın Suriye’nin yeniden inşasına önemli ölçüde katkıda bulunma kapasitesine dair şüphelerini dile getirdi.
“Avrupalıların yeniden yapılanma için kayda değer bir destek sağlayabileceğini düşünmüyorum. Avrupa’daki siyasi ortam buna uygun değil,” diye ekledi ve AB’nin önde gelen ülkelerinin karşı karşıya olduğu mevcut zorluklara dikkat çekti. “Avrupa’nın iki lokomotif ülkesi önemli siyasi istikrarsızlıklarla mücadele ediyor ve popülist hareketlerin yükselişi büyük ölçekli taahhütleri zorlaştırıyor.”
Dr. Taştan, göç ve mültecilerin geri dönüş programlarının AB-Türkiye iş birliğinin temel taşlarından biri haline gelebileceğini vurguladı. AB’nin bu programları finanse etmek ve uygulamak için sivil toplum kuruluşlarını kullanabileceğini belirtti.
“AB, bu girişimleri Türkiye üzerinden finanse edebilir ve sivil toplum kuruluşları gibi aktörleri kullanarak göçün etkin yönetimini ve mültecilerin güvenli dönüşünü sağlayabilir,” diye ekledi.
Son Ziyaret, Oturma Düzeni Üzerindeki Tartışmalara Neden Olmuştu
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Türkiye’ye yapacağı yaklaşan ziyarete hazırlanırken, ünlü “sofagate” olayı hâlâ hafızalarda taze. 2021 yılındaki ziyaretinde, von der Leyen, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve AB Konsey Başkanı Charles Michel ile yapılan toplantıda kendisine bir sandalye verilmemesi nedeniyle küresel çapta eleştiriler ve cinsiyetçilik suçlamaları gündeme gelmişti.
İkili, en son Kasım 2024’ün başında Budapeşte’de gerçekleşen Avrupa Siyasi Topluluğu (EPC) Zirvesi sırasında bir araya gelmişti.
Ursula von der Leyen Ankara’ya doğru yola çıkarken, Suriye’nin kırılgan geçiş sürecinde hem AB hem de Türkiye için riskler yüksek. Ziyaret, insani yardım, göç iş birliği ve jeopolitik stratejiyi dengeleyerek AB-Türkiye ilişkilerini yeniden tanımlamak için kritik bir anı temsil ediyor.
Diplomasi
ABD Senatosunda Lindsey Graham’ın Rusya’ya yaptırım paketi gündemde

ABD Kongresinde, yakın zamanda hayatını kaybeden Senatör Lindsey Graham’ın anısını yaşatmak amacıyla hazırlanan Rusya karşıtı yeni yaptırım yasa tasarısı ele alınıyor. The Hill gazetesinin aktardığı ayrıntılara göre, son bir yılda sayfa sayısı iki katına çıkan “2026 Rusya Yaptırımları Yasası” başlığını taşıyan tasarı, Rusya’dan enerji satın alan ülkelere yüzde 100’e varan gümrük vergileri uygulanmasını öngörüyor.
ABD Kongresinde, yakın zamanda yaşamını yitiren Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham’ın anısına, Rusya’ya yönelik hazırladığı yeni yaptırım yasa tasarısının kabul edilmesi yönündeki görüşmeler hız kazandı.
The Hill gazetesinin haberine göre, geçen yıl nisan ayında sunulan ancak yasalaşma süreci tıkanan tasarı, son bir yılda neredeyse iki kat genişleyerek 31 sayfadan 61 sayfaya ulaştı.
Tasarının yasalaşma ihtimalinin, Graham’ın vefatının ardından hem Beyaz Saray hem de kongre üyelerinden gelen açıklamalar doğrultusunda arttığı belirtiliyor.
Senatör Graham, ölümünden kısa süre önce Moskova’ya yönelik uzun süredir askıda bekleyen yaptırım paketi konusunda Beyaz Saray ile uzlaşmaya vardığını açıklamıştı.
Beyaz Saray sözcüsü, ABD Başkanı Donald Trump’ın bu girişimi destekleyeceğini teyit ederken, Trump konuya ilişkin henüz nihai bir karar vermediğini ifade etti.
Nisan 2025’te sunulan tasarının yasalaşma sürecinin daha önce duraklaması, Trump’ın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yürüttüğü müzakerelere bağlanıyordu.
Geçen yılın aralık ayında tasarının kabul edilmesi için yeni bir fırsat doğsa da Demokratlar, başkana tanınan geniş gümrük vergisi yetkileri ve yaptırımları hafifleten bazı maddeler nedeniyle çekincelerini dile getirmişti.
Ancak Trump’ın son haftalarda Ukrayna’ya yönelik desteğini artırması ve Patriot önleyici füzelerinin ortak üretimine izin vermesi, yasa tasarısının yeniden gündeme gelmesinde belirleyici oldu.
Yüzde 100’e varan gümrük vergisi ve ikincil yaptırımlar
“2026 Rusya Yaptırımları Yasası” adını taşıyan yeni taslak, Moskova’ya yönelik kısıtlamaların kaldırılmasından önce Kongreye zorunlu rapor sunulmasını ve ek muafiyet şartlarını içeriyor.
Tasarının en dikkat çekici maddelerinden biri, Rusya’nın yaptırımları delmesine yardımcı olan veya bu ülkeden yüksek hacimde petrol ve doğalgaz satın alan üçüncü ülkelere yönelik ikincil yaptırım yetkisi veriyor.
Daha önce yüzde 500 olarak önerilen bu gümrük vergisi oranı, yeni taslakta yüzde 100 olarak sınırlandırıldı.
Tasarıda ayrıca sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) tesisleri, Rusya’nın tescilsiz tankerlerden oluşan tanzim filosu (gölge filo) ve diğer finansal kuruluşlara yönelik önlemler yer alıyor.
Senato Çoğunluk Lideri John Thune, belgenin ilgili komisyonlara sevk edileceğini belirterek, bu yasanın kabul edilmesinin “Lindsey Graham’ın mirasına mükemmel bir saygı duruşu olacağını” ifade etti.
Sürecin arka planı
Senatör Lindsey Graham, 11 Temmuz’da 71 yaşında kalp ve damar rahatsızlığına bağlı komplikasyonlar nedeniyle hayatını kaybetmişti. Teksas Temsilcisi Michael McCaul, Financial Times gazetesine yaptığı açıklamada, Graham’ın vefat ettiği gün kendisiyle Rusya’ya yönelik yeni yaptırımları görüştüğünü aktarmıştı.
CBS televizyonunun haberine göre de Beyaz Saray, Rus petrolü satın alan ülkelere gümrük vergisi uygulanması planına destek verdiğini bildirmişti.
Graham, 2018 yılında da Rusya’nın egemen borcuna ve siber sektörüne yönelik ağır kısıtlamalar öngören ve kamuoyunda “cehennemden gelen yaptırımlar” olarak adlandırılan yasa tasarısının eş sunuculuğunu üstlenmişti.
Diplomasi
FIFA, Çin ile yayın pazarlığında geri adım attı

Finlandiya merkezli Helsinki Times gazetesinde yayımlanan Bai Ruide imzalı analizde, FIFA Başkanı Gianni Infantino’nun ABD Başkanı Donald Trump’a yönelik yaklaşımı ile kurumun Çin devlet televizyonu CCTV karşısındaki ticari geri adımı ele alındı.
ABD, Kanada ve Meksika’nın ortaklığında gerçekleştirilen FIFA Dünya Kupası müsabakaları tamamlanırken, spor dünyasında turnuvanın hem ticari başarıları hem de yönetimsel krizleri tartışılıyor.
Finlandiya basınından Helsinki Times gazetesinde Bai Ruide imzasıyla yayımlanan “Infantino’nun Waterloo’su ve Batı Hegemonyasının Çöküşü” başlıklı değerlendirme yazısında, futbolun küresel yönetim mekanizmasındaki güç kaymaları ele alındı.
Yazıda, seyirci rekorları ve yüksek gelirlerle tarihi bir başarı elde edildiğini savunan FIFA Başkanı Gianni Infantino’nun, siyasi figürlerle kurduğu ilişkiler eleştirildi.
Analist Ruide, Infantino’nun ABD Başkanı Donald Trump ile yakınlaşma çabalarının ve futbolun yerleşik teamüllerini esnetmesinin, kurumsal saygınlığa zarar verdiğini ve kamuoyunda alay konusu olduğunu kaydetti.
Finlandiya merkezli Helsinki Times gazetesinde yayımlanan Bai Ruide imzalı “Infantino’nun Waterloo’su ve Batı Hegemonyasının Çöküşü” başlıklı görüş yazısının tamamı:
Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Meksika’nın ev sahipliğinde düzenlenen FIFA Dünya Kupası sona yaklaşıyor. FIFA’nın yüzyıllık tarihinde hem en başarılı hem de en tartışmalı turnuva oldu. Katılan takım sayısının ve maç sayısının artmasıyla birlikte seyirci sayıları ve ticari gelirlerde de yeni rekorlar kırıldı. FIFA’nın dokuzuncu başkanı Gianni Infantino, “tarihi başarılar” olarak nitelendirdiği bir dizi gelişmeyi kutlamak için her türlü nedene sahip.
Bir başka inkâr edilemez gerçek daha ortaya çıktı: Turnuva etrafındaki kaosun ortasında insanlar büyüyen bir krizin farkına vardı. Infantino ve meslektaşları bunu kamuoyuna açıkça kabul etsin ya da etmesin, bu Dünya Kupası Infantino’nun Waterloo’su olabilir; dünya futbolundaki tartışmasız otoritesinin bir daha asla tam olarak toparlanamayacağı bir dönüm noktası hâline gelebilir.
Bay Infantino’nun motivasyonları ne olursa olsun, Başkan Donald Trump’a yaranmak için ne kadar istekli göründüğünü, hatta futbol dünyasını yöneten uzun süredir yerleşik kuralları hiçe sayacak kadar ileri gittiğini görmezden gelmek zor. Başkan Trump ise, İtalya Başbakanı ile olan etkileşimlerinde olduğu gibi, bu saygıyı tereddüt etmeden kabul etti. Bunun hemen ardından hem FIFA hem de yönetimi kamuoyu tarafından “bir sirk ve palyaçosu” olarak alay konusu oldu.
Bay Infantino’nun eylemlerinin neden gerekli veya nihayetinde faydalı olduğuna dair sayısız açıklaması olabilir. Ancak bu kendi kendine yapılan hatalar, muhteşem kendi kalesine atılan goller gibi, FIFA’nın güvenilirliğini ciddi şekilde zedeledi. Ne yazık ki bu artık sadece bir algı değil, nesnel bir gerçeklik. Hasarın ne kadar derin ve ne kadar kalıcı olacağını belirlemek ise imkânsız.
Aslında, ezici güvenin yerini güven kaybına bırakması, Dünya Kupası’nın açılış maçından önce bile belirginleşmişti. Bu durum, FIFA’nın Çin Medya Grubu’na bağlı CCTV ile yayın hakları konusunda yürüttüğü görüşmeler sırasında ortaya çıktı. Üç yıl önce FIFA, pazarlık konusu olmayacağını söylediği bir fiyat talep etmişti. Ancak turnuva yaklaştıkça sonunda CCTV’nin neredeyse tüm şartlarını kabul etti. Çin millî futbol takımının turnuvaya katılmaya hak kazanamaması alay konusu olsa da, Çin medyası başka bir savaş alanında kesin bir zafer kazanarak bir zamanlar kibirli olan FIFA’ya ve Bay Infantino’ya acı bir ders verdi.
FIFA Genel Sekreteri Mattias Grafström kameralara gülümseyerek, “CCTV ile görüşmelerimiz son derece başarılı geçti; her iki taraf için de kazançlı bir sonuçtu.” dediğinde, yüzündeki huzursuz ifade ve çeşitli uluslararası medya kuruluşlarından gelen haberler, yaygın olarak paylaşılan bir sonuca işaret ediyordu: FIFA, Çin tarafıyla yaptığı görüşmelerde nihayetinde geri adım atmıştı. Bir ay sonra Dünya Kupası başladı, ancak yayın hakları görüşmelerindeki bu yenilginin gölgesi FIFA’nın üzerinde hâlâ etkisini sürdürüyor gibiydi. Bay Infantino’nun daha sonraki birçok hatası da bu izlenimi daha da güçlendirdi.
Bay Infantino’nun son on yılda FIFA’ya yaptığı muazzam katkılar, özellikle de oyunun ticari değerini artırma konusundaki amansız çabası yadsınamaz. Başkan Trump’ın gözünde belki de üniversite mezunu bile sayılmaz; ancak Çin’in bugünkü gücünü hafife alması, dünyanın mevcut durumu hakkında yaptığı aynı yanlış değerlendirmeyi yansıtıyor.
Batı medeniyeti, öz değerlendirme ilkesi olarak sıklıkla Sokrates’in ünlü “Kendini tanı.” sözünü kullanır. Ancak FIFA yönetimi, günümüz dünyasında yaşanan derin dönüşümü fark edememiş ya da FIFA’nın bu dönüşüme nasıl yanıt vermesi gerektiğini anlayamamıştır.
İronik bir şekilde, FIFA’nın CCTV ile yeni bir yayın anlaşması imzalamaya zorlanmasından kısa bir süre sonra, Çin Medya Grubu başkanına Ligue 1 Başkanı, Paris Saint-Germain Başkanı ve hatta Uluslararası Olimpiyat Komitesi Başkanı tarafından tebrik mesajları gönderildi. Kamuoyuna açık bilgiler, bu uluslararası spor kuruluşlarının CCTV’yi Dünya Kupası yayın haklarını güvence altına aldığı için tebrik ederken, aynı zamanda Ligue 1, Paris Saint-Germain ve IOC ile daha derin bir iş birliği umutlarını dile getirmeye daha fazla önem verdiklerini gösteriyor. Bu, FIFA’nın aleyhine duyulan bir sevinç anlamına gelmeyebilir; ancak Çin medyasının etkisinin ve müzakere gücünün önemli ölçüde arttığını kesinlikle gösteriyor.
Doğrusunu söylemek gerekirse, FIFA’nın CCTV ile yaptığı görüşmeler tam bir yenilgi olarak nitelendirilemez; zira her iki taraf da anlaşmayı karşılıklı olarak faydalı olarak değerlendirdi. Bununla birlikte, karşı tarafı hafife almak ve müzakere ortağına tepeden bakmak yalnızca FIFA ve Bay Infantino için değil, daha geniş Batı dünyası için de ders niteliğindedir.
Çin’in elektrikli araçları küresel çapta popülerlik kazanmaya başladığında Batı’daki birçok kişi onları “şarj istasyonları olmayan hurda metalden başka bir şey değil” diyerek alaya aldı. Çin’in insansı robotları Bahar Festivali Galası’nda izleyicileri büyülediğinde ise Batılı yorumcular gösteriyi “yapay zekâ tarafından üretilen hilelerden başka bir şey değil” diyerek küçümsedi. Gerçeklik onları defalarca yanılttıktan sonra, bu kendini uzman ilan edenlerin çoğu kendi tahminlerine olan güvenlerini kaybetti, hatta bazıları endişe belirtileri göstermeye başladı.
Bir açıdan bakıldığında, FIFA’nın Dünya Kupası yayın hakları konusundaki yanlış hesaplaması, yeni dönemde Batı’nın Çin’i yanlış değerlendirmesinin bir parçası olarak da görülebilir. Batı hegemonyasının gerilemesi bir gecede olmadı. Batı toplumlarının birçoğu bunu kabul etmekte isteksiz olsa da, bu uzun zamandır devam eden bir süreçti.
Gerçekte, insanlar akılcılığa döner, Çin’in yükselişini objektif olarak değerlendirir, Çin ile eşit şartlarda ilişki kurar ve bu yeni ve bağımsız müzakere ortağına adil davranırsa, karşılıklı yarar sağlayan ve hatta çok taraflı iş birliği olanakları neredeyse sınırsız olacaktır. Çin’in geleceğine inanmak, kendi geleceğimize de inanmak anlamına gelir. Sonuçta, Dünya Kupası yayın hakları anlaşmasına eninde sonunda varılmadı.
Bu, nihayetinde yeni bir çağdır.
Diplomasi
Shell, Hindistan’daki enerji işini 1,8 milyar dolara satıyor

İngiltere merkezli çok uluslu petrol ve doğalgaz şirketi Shell, Hindistan’daki güneş ve rüzgar enerjisi işini 1,8 milyar dolara satma kararı aldı. Şirket, ülkedeki iştiraki Solenergi Power Private Limited şirketinin hisselerinin tamamını Aditya Birla Renewables firmasına devredecek. Financial Times gazetesinin haberine göre bu adım, Genel Müdür Wael Sawan liderliğinde kârlılığı yüksek doğalgaz ve petrol projelerine odaklanmayı hedefleyen strateji değişikliğinin bir parçası olarak gerçekleşiyor.
İngiltere merkezli petrol ve doğalgaz devi Shell, Hindistan’daki güneş ve rüzgar enerjisi faaliyetlerini 1,8 milyar dolar karşılığında satmak üzere anlaşmaya vardı.
Şirketin internet sitesinde yayımlanan açıklamaya göre, söz konusu varlıkların yeni sahibi Hindistan merkezli Aditya Birla Renewables firması olacak.
Satış işlemi, Shell’in iştiraki Shell Overseas Investment B.V. üzerinden yürütülüyor. Anlaşma kapsamında, bünyesinde Sprng Energy şirketler grubunu barındıran Hindistan merkezli Solenergi Power Private Limited şirketinin hisselerinin tamamı devredilecek.
Sprng Energy, Hindistan genelinde güneş ve rüzgar enerjisi projeleri geliştiriyor. Şirket portföyünde halihazırda toplam 3,3 gigavat kapasiteye sahip faal enerji santralleri yer alıyor.
Bunun yanı sıra yapım aşamasında ve sözleşmeye bağlanmış olan 1,7 gigavatlık proje kapasitesi de bulunuyor.
Düşük kârlı projelerden çıkış
Shell yönetimi, satış kararıyla birlikte kârlılık oranı daha yüksek projelere odaklanma niyetinde olduklarını bildirdi. Şirket, bu doğrultuda yatırım bütçesini elektrik ticareti gibi daha yüksek getiri sağlayan alanlara kaydırmayı hedefliyor.
Financial Times gazetesinin haberine göre, Hindistan’daki enerji faaliyetlerinin satışı Shell’in yeni küresel stratejisinin bir halkasını oluşturuyor.
Wael Sawan’ın 2023 yılında genel müdürlük koltuğuna oturmasının ardından şirket, yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelik yatırımları kısarak en başta petrol ve doğalgaz olmak üzere yüksek kârlılığa sahip alanlara odaklanmaya başladı. Gazete, Shell’in farklı ülkelerdeki deniz üstü rüzgar santrali projelerini de elden çıkarmaya hazırlandığını aktardı.
Sawan, geçen yıl yatırımcılarla gerçekleştirdiği toplantıda şirketin enerji işini geliştirmeyi sürdüreceğini ancak bundan böyle düşük kârlı büyük ölçekli güneş ve rüzgar santralleri inşa etmek yerine gaz yakıtlı enerji santrallerine, büyük batarya sistemlerine ve dijital teknolojilere yoğunlaşacaklarını ifade etmişti.
Hindistan’daki satış işleminin, düzenleyici kurumların onaylarının alınmasının ardından 2026 yılı sonuna kadar tamamlanması öngörülüyor.
Stratejik yönelimde değişim
Shell, Solenergi Power Private Limited şirketini 2022 yılında 1,55 milyar dolar bedelle satın almıştı. Şirket o dönemde bu satın almayı yenilenebilir enerji işini büyütme yolundaki en kritik adımlardan biri olarak nitelendirmişti.
Bu hamleyle Shell, rüzgar ve güneş enerjisi kapasitesini yaklaşık üç katına çıkarmayı ve Hindistan pazarındaki konumunu güçlendirmeyi planlıyordu.
Buna karşın şirket, fosil yakıt üretimini uzun vadede artırma hedefi doğrultusunda satın alma bütçesini yeniden şekillendiriyor. Shell, bu yılın nisan ayında Kanada merkezli enerji üreticisi ARC Resources Ltd şirketini 13,6 milyar dolara satın almak üzere anlaşma sağladığını duyurmuştu.
CNBC televizyonunun aktardığı verilere göre bu satın alma, Londra Borsası’nda işlem gören Shell’in günlük üretim portföyünü yaklaşık 370 bin varil petrol eşdeğerine ulaştıracak.
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Diplomasi6 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Amerika6 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş6 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor
Dünya Basını2 hafta önceİran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik
Diplomasi2 hafta önceAB, Çin’e karşı gümrük vergileri koymaktan vazgeçti
Diplomasi6 gün önceNATO liderleri Ankara Deklarasyonu’nu kabul etti












