Bizi Takip Edin

Diplomasi

Brezilya, Venezuela’nın BRICS üyeliğine destek vermiyor

Avatar photo

Yayınlanma

Rusya’nın Kazan kentinde, 2006’daki kuruluşundan bu yana on altıncısı gerçekleştirilen BRICS ülkeleri yıllık zirvesi yapıldı. Zirveye, aralarında Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro Moros’un da bulunduğu 22 devlet başkanı ve altı uluslararası organizasyon dahil toplam 36 devlet katıldı. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres’in temsil ettiği BM de katılımcılar arasındaydı. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro, Dışişleri Bakanı Iván Gil, Başkan Yardımcısı Delcy Rodríguez ve İletişim Bakanı Freddy Ñáñez gibi üst düzey yetkililerle birlikte Kazan’a geldi.

Maduro, BRICS gibi yükselen ülkelerin oluşturduğu ittifakın ortaya çıkışını överek, “Bu ittifak, yeni dünyanın, çok kutuplu dünyanın, geleceğin dünyasının merkezi haline geldi,” dedi. Ayrıca, BRICS ülkelerine BM’yi reformdan geçirme çağrısında bulundu. Maduro’ya göre BRICS, “yeni bir uluslararası düzen inşa etmek için sürekli bir arayış alanı.” Maduro, Venezuela’nın mütevazı katkılarını sunmak üzere birkaç öneriyle geldiğini belirterek şunları söyledi:

  • “BRICS, yeni süper güçlerin ortaya çıktığı ve bir çağ değişiminin yaşandığı bir dönemde kuruldu.

  • Uluslararası ticaret için daha cesur ve pratik çözümler içeren bir ekonomik gündem oluşturmalıyız; yeni bir küresel para sistemine ihtiyacımız var.

  • Birleşmiş Milletler Sistemi’ni yeniden yapılandırmak acil bir gereklilik haline geldi. BM, her Arap ve Müslüman halkın üzerine düşen bombalarla adeta ölüyor. Adalet Divanı sadece açıklamalar için var olmamalı, katliamları durduracak adımlar atılmalı.”

Maduro, “Komutan Chávez bize ‘yeni, çok kutuplu, çok merkezli bir dünyanın zamanı geldi’ demişti. Bu yüzden BRICS’in, tarihi projemiz için Venezuela’ya ve Bolivarcı güce güvenebileceğini garanti ediyorum,” ifadelerini kullandı.

Venezuela Devlet Başkanı, BRICS+ formatlarının ilk genel oturumuna da katılarak yeni bir küresel finans sistemi önerisinde bulundu ve BRICS Bankası’nın güçlendirilmesi gerektiğine vurgu yaptı.

Maduro, basına yaptığı açıklamalarda, Venezuelalı heyetin, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin; Filistin Özerk Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas, Belarus Devlet Başkanı Aleksandr Lukaşenko, Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed Ali, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Bolivya Devlet Başkanı Luis Arce ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan gibi liderlerle de dahil olmak üzere, 200’den fazla görüşme gerçekleştirdiğini belirtti.

“#İran ve #Venezuela, her zaman bu sarsılmaz birliği korudu, dünyaya dev adımlarla #ÇokKutupluDünya’nın inşasını sürdüğümüzü gösteriyoruz. Koloniyalizmin ve hegemonik güçlerin olmadığı bir jeopolitik düzen için birlikte hareket eden bir ittifakız!”

Bu görüşmelerde, Venezuela Devlet Başkanı hakkında olumlu değerlendirmeler de yapıldı. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Venezuela’yı “Latin Amerika ve genel olarak dünya çapında Rusya’nın eski ve güvenilir ortaklarından biri,” olarak tanıdı. Belarus Devlet Başkanı Lukaşenko ise Maduro’nun liderliğine duyduğu hayranlığı dile getirerek, Venezuela’nın uluslararası alanda başarı elde etme kapasitesine güvendiğini belirtti. BRICS’e yeni üye seçilecek ülkelerde aranan bu özellikler, Venezuela için olumlu bir referans olarak öne çıktı.

Başlangıçta sadece Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’nın oluşturduğu bu ittifak, bu yıl İran, Mısır, Etiyopya, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’ın katılımıyla genişletildi ve artık “BRICS+” olarak anılıyor. Her ne kadar yeni üyelerin örgüte dahil edilmesi zirve gündeminde yer almasa da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 2024 eylül ayında yaptığı açıklamada, Bağımsız Devletler Topluluğu’ndan (eski Sovyetler Birliği cumhuriyetleri) bazı ülkeler, Afrika, Güney Amerika ve Güneydoğu Asya’dan toplam otuz dört (34) devletin çeşitli iş birliği şekillerinde BRICS’e katılmak istediğini belirtmişti. Bu ülkeler arasında Venezuela da vardı ve diğer üye olmayan ülkeler gibi zirveye davetli olarak katıldı.

Dar formatlı toplantının sona ermesinin ardından, BRICS üyesi ülkeler davetli ülkelerle bir araya geldi.

Zirvenin sonuç bildirgesi

BRICS Zirvesi, aşağıdaki hususların öne çıktığı 134 maddelik bir deklarasyonla toplantısını tamamladı:

  • Birleşmiş Milletler (BM) Reformu. BRICS grubu ülkeleri BM’de kapsamlı bir reform yapılması yönündeki kararlılıklarını bir kez daha teyit etti.

  • Ulusal para birimlerinin kullanımının teşvik edilmesi.

  • Küresel ekonomide bir iyileşme arayışıyla bu alanda kalıcı, sürdürülebilir, dengeli ve kapsayıcı bir iyileşme sağlamak üzere ekonomik işbirliğini derinleştirme kararlılıklarını bir kez daha teyit ettiler.

  • Yeni BRICS Kalkınma Bankası’nın (NBD) mevcut kurumsal altyapısının BRICS ülkelerine ve küresel Güney mekanizmalarına yatırım akışını arttırmak üzere daha etkin bir şekilde kullanılmasını sağlayacak yeni bir yatırım platformu oluşturulması.

  • Yaptırımlar ve bunların ekonomi ve küresel ticaret üzerindeki olumsuz etkileri konusunda endişelerin dile getirilmesi.

  • Uluslararası hukuka dayalı iki devletin bir arada yaşaması konsepti temelinde Filistin’in BM’ye kabulünün teşvik edilmesi.

  • Gazze Şeridi’nde ateşkesin teşvik edilmesi ve “acilen ve önkoşulsuz olarak her iki taraftaki tüm rehinelerin ve tutukluların serbest bırakılması ve Gazze Şeridi’ne sınırsız, sürdürülebilir ve geniş çaplı insani yardım ulaştırılmasının sağlanması” bildirgede ifade edildi.

  • Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki çatışmalarla ilgili olarak, bu bölgelerde barış ve güvenliğin uluslararası hukuka ve Birleşmiş Milletler Şartı’na tam saygı gösterilerek sağlanması ve sürdürülmesi gerektiği idealine dayanan kararlılığın yeniden teyit edilmesi.

  • Diyalog ve diplomasi yoluyla barışçıl bir çözüm arayışıyla Ukrayna ihtilafında arabuluculuğun garanti altına alınması.

  • Yayılmanın önlenmesi ve silahsızlanma rejimini, küresel istikrarın korunmasındaki rolünün kabul edilerek güçlendirilmesi.

  • Uzayda silah konuşlandırılması, uzayda bulunan hedeflere karşı güç tehdidinde bulunulması veya kullanılmasının önlenmesi.

Yeni üye yok ve Brezilya’nın vetosu

XVI. BRICS Zirvesi, ittifaka katılmak isteyen yeni aday ülkelerin izlemeleri gereken yolu da belirledi. BRICS liderleri, belirli kriterleri karşılayan ülkelere yalnızca “ortak” statüsü verileceğine, ancak “üye” statüsü verilmeyeceğine karar verdiler. Ayrıca, bu yeni partnerlerin oy hakkı olmayacak; oy hakkı sadece üyeler için geçerli olacak. BRICS’te resmi bir veto hakkı bulunmamakla birlikte, kararların alınabilmesi için tüm kurucu üyeler arasında oybirliği sağlanması gerekiyor.

Bu zirvede yeni üyelerin BRICS’e katılımı resmi olarak gündeme gelmedi ve toplantının sonuç bildirisinde BRICS’e katılacak yeni ülkelerin bir listesi yer almadı. Fakat ikili görüşmeler ve basın toplantılarından, özellikle Rusya Devlet Başkanı’nın açıklamalarından, Brezilya hükümetinin şu anda Venezuela’nın gelecekteki potansiyel partner ülkeler listesine dahil edilmesine karşı olduğu anlaşıldı.

Üye ülkeler (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika) ve mevcut Partner Devletler (İran, Mısır, Etiyopya, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan), genişleme yolunda ilk adım olarak bir dizi yeni potansiyel partner ülke belirlemek konusunda zaten anlaşmaya vardılar. Putin, “İlk aşamada genişleme ihtimalini göz önünde bulundurarak, partner ülkeler konusunda bir liste üzerinde mutabık kaldık. Bu liste halihazırda belirlendi,” diye belirtti.

Zirvede yapılan müzakereler ve oy hakkına sahip üye devletlerin desteği sonrasında, BRICS’in genişleme kriterlerini karşılayan ve “BRICS ortağı” olma ihtimali bulunan ülkeler şunlar: Cezayir, Belarus, Bolivya, Küba, Kazakistan, Endonezya, Malezya, Nijerya, Tayland, Türkiye, Uganda, Özbekistan ve Vietnam. Ancak Afganistan, Nikaragua ve Venezuela’nın bu listeye dahil edilmesi için Brezilya’dan destek alamadığı bildirildi.

Brezilya’nın tutumu üzerindeki tartışmalar

Venezuela’nın BRICS’in potansiyel yeni partnerler listesinde yer almamasından Brezilya Devlet Başkanı Lula’nın sorumlu olduğunu açıklama görevi Putin’e düştü.

Putin, Maduro’yu Venezuela’nın meşru lideri olarak tanıdığı için Lula ile bu konuda farklı düşündüğünü belirtse de BRICS kararlarının oybirliğiyle alındığını ve bu nedenle Venezuela ile Brezilya’nın aralarındaki farklılıkları çözebilmesini dilediğini ifade etti.

Brezilya’nın bu tutumunun arkasındaki nedenler arasında, Brezilya Dışişleri Bakanlığı’nın, Caracas’taki Arjantin Büyükelçiliği’ne sığınan 6 Venezuelalı muhalife güvenli geçiş hakkı tanınması talebi de yer alıyor. Hatırlatmak gerekirse Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei, Venezuela ile diplomatik ilişkilerini kopardıktan sonra, Arjantin büyükelçilik binasının güvenliğini Lula’nın sorumluluğuna bırakmıştı. Ancak Venezuela hükümeti, Maduro ve Başkan Yardımcısı Delcy Rodríguez’e suikast planları yapan darbeciler tespit edilince bu olasılığı geri çekti.

Ayrıca, Venezuela Başsavcısı Tarek William Saab’ın Şili ve Brezilya liderlerini CIA’in işbirlikçisi olmakla suçlayan açıklamaları, Caracas ile Brasilia arasındaki hassas ilişkiyi daha da zorlaştıran düşük yoğunluklu bir gerilim ve çatışma ortamı yarattı. Buna rağmen, Venezuela Dışişleri Bakanlığı bu açıklamalardan mesafe koyarak ilişkileri yatıştırma çabasında bulundu.

Fakat Brezilya’nın bu tutumunun temelinde yatan en önemli unsur, Lula’nın Venezuela’nın içişlerine doğrudan müdahale eden bir tavır takınması. Lula, 28 Temmuz’da yapılacak olan Venezuelalı devlet başkanlığı seçimlerinin sonuçlarını, hükümet ya da muhalefet seçim tutanaklarını göstermediği sürece tanımayacağını açıkladı. Bu müdahaleci tutum, iki ülke arasındaki güvenin büyük ölçüde kaybolduğunun ve Venezuela-Brezilya ilişkilerinin en kötü dönemini yaşadığının göstergesi olarak değerlendiriliyor.

Brezilya’nın fiili vetosu karşısında, Venezuela Dışişleri Bakanı Yván Gil, Venezuela’nın BRICS ve Küresel Güney için önemine dikkat çeken bir açıklama yaptı ve aynı zamanda Lula’nın sorgulanan adımlarını gözler önüne serdi.

Caracas ile Brasilia arasındaki bu ikili krize rağmen, Venezuela’nın BRICS’e katılımı uzun vadeli bir hedef olarak görülmeli; bu süreç, farklı bir diplomasi yaklaşımı ve ittifakların daha da güçlendirilmesini gerektirecek. Venezuela’nın BRICS’e girişi bir ütopya değildir; er ya da geç bu hedefin gerçekleşeceği öngörülüyor.

Diplomasi

Emekli Yarbay Daniel Davis: Artık 1992’de değiliz, ABD askeri üstünlüğünü kaybetti

Yayınlanma

Editörün notu: ABD ordusundan emekli Yarbay Daniel Davis, 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamındaki sunumunda Washington’ın 1992 sonrasına ait tek kutuplu askeri üstünlüğünü kaybettiğini belirtti. Amerikan yönetiminin ve Avrupalı müttefiklerin yeni askeri gerçeklikleri okuyamadığını belirten Davis; Çin, Rusya ve İran’ın değişen dengelerin tamamen bilincinde olduğunu ifade etti. Karabağ Savaşı ve Ukrayna cephesinde Bayraktar TB2 gibi İHA sistemlerinin geleneksel zırhlı harp doktrinlerini geçersiz kıldığını, ABD’nin ise insansız sistemler yarışında rakiplerinin çok gerisinde kaldığını vurguladı. İran’ın dağ altı tesisleri ve balistik füze kapasitesiyle güçlü bir savunma hattı kurduğunu dile getiren kıdemli subay, askeri dayatmalar yerine gerçekçi diplomasiye dönülmesi gerektiğini kaydetti.


Size son dakika bir haberim var: Artık 1992 yılında yaşamıyoruz. Anlaşılan bu haberi benim vermem gerekiyor; zira hem Washington’da hem de Avrupa’da bunu henüz idrak edememiş görünenler var. Oysa 1992’de Amerika Birleşik Devletleri, kurduğu koalisyonla Irak ordusunu rekor sürede darmadağın ettiği Çöl Fırtınası Harekâtı’ndan henüz yeni çıkmıştı.

Sovyetler Birliği dağılmış, Varşova Paktı tarihe karışmıştı. Ayakta kalan Rus ordusunun donanması limanlarda paslanmaya terk edilmişti; konvansiyonel düzeyde hiçbir varlık gösteremiyordu. Elbette nükleer silahları mevcuttu ancak konvansiyonel sahada koca bir sıfırdan ibaretti. Çin ise esasen piyadeye dayalı bir ordu niteliği taşıyordu.

İşte o tarihe kadar ABD, küresel sahnede kesin biçimde mutlak askeri güç konumundaydı. Güç intikalini herkesten daha iyi icra edebiliyor, bunu konvansiyonel olarak sahaya yansıtabiliyorduk; üstelik nükleer cephanemiz de arkamızdaydı.

Oysa artık 1992’de değiliz. ABD ise sanki hâlâ 1992 yılındaymışız, hâlâ tek kutuplu dünyanın rakipsiz askeri gücü bizmişiz gibi hareket ediyor. Fakat bu konuda ne Çin’in kafası karışık ne de Rusya’nın. Artık İran da durumun gayet farkında. Gezegendeki en kudretli askeri kuvvet olmadığımızı hepsi çok iyi biliyor.

Karşınızda Başkan Trump, Savaş Bakanı Pete Hegseth ve Temsilciler Meclisi Başkanı Johnson gibi isimler var. Durmaksızın, tarihin ve gezegenin gelmiş geçmiş en güçlü askeri kuvveti olduğumuzu, hiç kimsenin yanımıza bile yaklaşamayacağını yineliyorlar. Doğrusu bize yaklaşan pek çok aktör var; üstelik hemen yanı başımıza değil, tam karşımıza dikilecek kadar yakınlar.

Yirmi birinci yüzyılda askeri harekâtları hâlâ yirminci yüzyıl kafasıyla yürütmeye çalışıyoruz. Çağın fersah fersah gerisinde kaldık ve bunun sonuçları son derece ağır oluyor.

Arkanızda bunu icra edecek askeri kudret yoksa tek kutuplu bir güç olamaz, insanlara ne yapacaklarını dikte edemez ve üzerlerinde hâkimiyet kuramazsınız. Biz artık öyle bir orduya sahip değiliz. Bu gerçek, bizim dışımızdaki herkes için gün gibi ortada.

İşin en tehlikeli yanı da liderlerimizin söylediklerine sahiden inanması; en güçlü ordu olduğumuzu ve canımızın istediği her şeyi yapabileceğimizi düşünmeleri.

Ne yazık ki bu yanılsamanın doğru göründüğü en talihsiz örneklerden biri Venezuela oldu. Bir meslektaşımın deyişiyle Başkan Trump orada “yıkıcı bir başarı” elde etti. Birçok kişi kendisini türlü sorunlar çıkabileceği konusunda uyarmıştı; nitekim Venezuela halkı gerçekten direnseydi bu sorunlar yaşanırdı da.

Ancak içeriden istihbarat aldığımız ve iş birliği yapan bazı unsurlar bulunduğu için neredeyse kansız bir darbe gerçekleşti. Yine de 80 civarında insan hayatını kaybetti; yani onlar açısından hiç de kansız sayılmazdı, fakat Trump için büyük bir başarı oldu.

Böylece meselenin sarpa saracağını, zorlaşacağını ya da yeni bir Vietnam’a dönüşeceğini öne süren bütün o muhaliflerin aklını kaçırdığı sonucuna vardı. Artık atacağı her adımın tutacağını sanıyor.

İran’a girebileceğimiz, belki Küba’ya, hatta yakın zamana kadar Grönland’a bile uzanabileceğimiz inancıyla hareket ediyor. Kısacası yapamayacağımız hiçbir şey olmadığını zannediyor.

Oysa durumun hiç de öyle olmadığını tüm çıplaklığıyla kanıtlamış bulunuyoruz. Zaten birkaç gün önce sizinle de tam olarak bunu konuşuyorduk.

Eski bir tank subayı olarak Çöl Fırtınası’nda bizzat savaştım. Bilginiz olsun diye söylüyorum; İkinci Dünya Savaşı’ndan o güne kadarki en büyük tank çarpışması olan 70 Easting Muharebesi’nde yer aldım. 2000’li yıllarda Almanya’daki ABD 1. Zırhlı Tümeni bünyesinde zırhlı süvari taburunun ikinci komutanıydım; personelin eğitiminden ve muharebeye hazırlanmasından sorumluydum. O dönem modern savaş buydu.

Bu görev, yine konvansiyonel yöntemlerle yürüttüğümüz 2003 Irak Savaşı’nın sonrasına denk geliyordu. Yeri gelmişken belirteyim, artık 2003 yılında da değiliz. Çünkü o çatışmalarda hava kuvvetlerine, İHA gücüne ya da balistik füze cephanesine sahip bir düşmanla karşılaşma endişemiz yoktu; bu tür tehditlerin hiçbirini dert etmek zorunda değildik.

İran’ın açıkça gözler önüne serdiği üzere, füzelerin sahadaki varlığı sebebiyle, 1991’de Çöl Fırtınası ile başlayıp sonraki yıllarda yürüttüğümüz türden bir savaşı bugün vermemiz imkânsız.

2020 yılındaki Ermenistan-Azerbaycan Savaşı ve Bayraktar TB2 İHA’larının kullanımı, konvansiyonel harbin ebediyen ve kökten değiştiğini kanıtladı. Amerikan ordusunda, özellikle de kara kuvvetlerimizde köklü bir dönüşüm yaşanacağını; hatta dünya genelindeki tüm kara unsurlarının bunu göreceğini düşünmüştüm.

Oysa artık karada, daha 2003’te Bağdat’ta yaptığımız gibi savaşamazsınız; bunu tekrarlamak mümkün değil. Sahaya toplu birlikler ve zırhlı araçlar yığdığınız an, tanklarınız ne kadar gelişmiş olursa olsun havaya uçacaktır. Aynı durum zırhlı birlikler için de geçerli; artık toplu halde intikal edemezsiniz. Dolayısıyla savaşmak için yeni yöntemler geliştirmek zorundasınız.

Şaşırtıcı biçimde Rusya da bu dersi hemen kavrayamadı; 2022’de Ukrayna’ya yönelik ilk harekâtlarında çağın gerisindeydiler. O aşamada Ukrayna aslında daha ilerideydi; nitekim ilk safhalarda Bayraktar TB2 İHA’larını kayda değer bir etkiyle kullandılar.

Fakat Rusya toparlandı, vaziyeti kesin olarak çözdü ve bana göre şu anda küresel ölçekte lider konuma yerleşti. Ukrayna da bu konuda çok yakın ve son derece yetkin; ancak Rusya özellikle hacim ve ölçek bakımından onların önüne geçti. Biz ise fersah fersah gerideyiz. Hâlâ yirminci yüzyılda çakılı kaldık, arayı kapatamadık bile. Durumu özetlemek gerekirse: 2027 sonuna kadar muhtelif türlerde yaklaşık 300 bin İHA edinmeyi planlıyoruz.

Rusya bu miktarı ne kadar sürede üretiyor dersiniz? İki haftada, belki de daha kısa bir sürede. Kısıtlı imkânlarına rağmen Ukrayna da öyle; üstelik katbekat daha ucuza mal ediyorlar. Asıl can alıcı nokta da bu. Bizim zihniyetimiz ise hâlâ salyangoz hızıyla ilerliyor; olup biteni kavrayamıyoruz.

Artık herkese ne yapacağını dikte edemeyiz fakat hâlâ bunu deniyoruz. Bu yüzden Başkan Trump, elindeki nüfuzu Rusya-Ukrayna savaşını sonlandırmak için kullanmaya yanaşmıyor.

Ukrayna’nın Rusya’nın içlerini vurmasına yardım etmeyi sürdürebileceğimize ve işleri zorlaştırarak bir hayal dünyasında Rusya’ya “Pekala, ne haliniz varsa görün, Ukrayna ne istiyorsa yapalım, savaşı onların şartlarıyla bitirelim” dedirtebileceğimize dair bir kuruntuya sarılıyor. Bunu dile getirmek bile abes, ancak tam olarak bu hayal doğrultusunda hareket ediyoruz.

Belirli bir açıdan bakıldığında, İran’a karşı yürüttüğümüz savaş çok daha anlamsız. Daha savaş başlamadan önce bas bas bağırıyor, askeri yollarla bir zafer kazanılamayacağını haykırıyordum.

İran’ın savunma düzenine, balistik füzeleri ve İHA’larıyla kurduğu taarruz sistemlerine ve Rusya’dan alıp geliştirdikleri -ki Rusya da bu teknolojileri ilerletip muhtemelen bir kısmını geri aktarmıştır- donanıma bakmanız yeterli.

İran bu kabiliyete sahip; 2003’te yürüttüğümüz savaştan ders çıkardılar. Bütün fabrikalarınızı Amerikan füzelerinin kolayca vurabileceği açık hedefler halinde yer üstünde tutmayın, erişemeyeceğimiz dağların altına gömün dediler ve bunu harfiyen uyguladılar.

Sonuç olarak, PAC-3 veya THAAD önleme sistemlerimizle kurduğumuz savunma gücü ne olursa olsun, ateşledikleri her hedefi vurabileceklerini gösterdiler. Savunmamız yetersiz kalıyor; İran nişan aldığı yeri vuruyor.

İran’ın bugüne kadar sergilediği itidal hayret verici; zira isteselerdi Orta Doğu’yu çoktan ateşe verebilirlerdi. Bu durum hem ulusal güvenliğimizi hem de küresel ekonomik dengeleri yerle bir ederdi. Şimdilik bunu yapmadılar.

Fakat görüyorsunuz, Başkan Trump geçen gün Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda o cafcaflı konuşmasını yaptı. Belki aranızdan görenler olmuştur; hemen ertesinde buna dair bir değerlendirme yayımladım.

Bir Amerikalı olarak hem utandım hem de öfkelendim. Çünkü aklıma John F. Kennedy ve Eisenhower gibi, insanlarla ortak bir zemin bulmayı, barış için çabalamayı telkin eden o büyük Amerikalı liderler ve yaptıkları unutulmaz konuşmalar geliyor.

Oysa Trump burada kendini adeta tanrı yerine koyup İran’a ya barış ve güvenlik bahşedeceğini ya da ülkeyi haritadan sileceğini söylüyor. Elbette bunu konvansiyonel silahlarla başaramayacağınıza göre, kastettiği neredeyse kesin olarak nükleer silahlar.

Bunu açıkça telaffuz etmedi belki; fakat zihninden ne geçerse geçsin, bunu yapabileceğimizi varsayıyor. Oysa yapamayız. Çok sayıda İranlıyı katledebiliriz, bundan şüphe yok; ancak ne askeri kapasitelerini yok edebilir ne de diğer bölgelerde yaratacakları yıkıcı etkinin önüne geçebilirsiniz.

Tanrı’ya dua ediyorum, dilerim Amerika Birleşik Devletleri aklıselime kavuşur ve artık 1992’de yaşamadığımızı, insanlara öylece buyruk veremeyeceğimizi nihayet idrak eder.

Hâlâ bir çıkış yolu var. Aklımızı başımıza toplarsak, hem Rusya-Ukrayna savaşında hem de İran krizinde bir çıkış kapısı mevcut. Üstelik teslim olmak zorunda da değiliz; yalnızca gerçekleri kabul etmemiz yeterli.

Ancak bunu yapmaz, hâlâ tek hâkim güç olduğumuz, takvimlerin 1992’yi gösterdiği ve herkesin emirlerimize boyun eğmek zorunda kaldığı zannıyla bu yolda körü körüne ilerlersek, neticesi herkes adına bir felaket olacak.

Amerikalılardan ziyade Avrupalıların tavrına şaşıyorum. Birçok Amerikalı liderin tutumu midemi bulandırıyor; fakat Avrupalılar beni asıl hayrete düşüren taraf, çünkü bütün bu gerçekler gün gibi ortada. Görmek hiç de zor değil.

Ne yapmaya kalkıştığımızı, nerede çuvalladığımızı görüyorsunuz. Rusya-Ukrayna savaşında geçen neredeyse beş yıllık süreçten, İran’da harcanan onca yıldan bahsediyorum; askeri açıdan hiçbir şey sonuç vermiyor. Buna rağmen bir sonraki seferde işe yarayacağını iddia edip duruyoruz.

Trump kalkıp “Şunu yapmazlarsa ben de bunu yapmam” diyor. Yapamazsınız. Bakın, Suudi Arabistan bu işin yürümeyeceğini anladı; son gerilimde Trump’a saldırmaması için yalvardılar, zira namlunun ucunda olduklarını ve yerle bir edilebileceklerini biliyorlardı. Petrol üretim altyapılarını kaybettiklerinde ayakta kalıp kalamayacakları meçhul.

Artık vaktimiz geldi. Buradaki buluşmanın beni bu denli heyecanlandırmasının, daveti tereddüt etmeden kabul etmemin sebebi de bu: İstediği her şeyi anında yapabilecek baskın bir askeri güç olmadığımızı kabullenmek zorundayız.

Bu kabulleniş hayırlı bir şey; zira her şeyi yapabileceğinizi sandığınızda, “Dediğimi yapmazsan seni öldürürüm” kibrine kapılıyorsunuz ve çok fazla insan canından oluyor. Oysa bunun adı diplomasi değil.

İran’a karşı sergilediğimiz tavırların çoğu diplomasiyle uzaktan yakından uyuşmuyor. “Şartlarımızı kabul ederseniz canınızı bağışlarız” diyoruz; diplomasi bu değil.

Artık onların da direnme kabiliyeti var ve direnecekler. Rusya da bu baskıya boyun eğip “Madem bizi vuracaksınız, o halde her dediğinizi yapalım” demeyecektir. Bunu asla yapmazlar; çünkü bu durum onlar için de varoluşsal bir tehdit teşkil ediyor.

Bütün bu hakikatler apaçık ortada. Tanrı’dan tek dileğim, iş işten geçmeden önce yeniden akıl ve mantık çizgisine dönecek bir yol bulabilmemiz.

Zira hem Orta Doğu’da hem de Avrupa’da nükleer eşiğin aşılma ihtimali haddinden fazla yüksek. Nereden kaynaklanırsa kaynaklansın, böyle bir gelişme tüm insanlık adına felaket anlamına gelir.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

G20 ticaret bakanları açıklamasına tek itiraz Çin’den geldi

Yayınlanma

G20 ticaret yetkilileri bu hafta Milwaukee’de bir araya geldi ve küresel çelik arz fazlasıyla mücadeleye yönelik yeni bir anlaşma duyurdu.

“Milwaukee Çerçevesi”, ülkeleri piyasayı bozan sübvansiyonları kısıtlamaya ve çelik ithalatı ile ticaretin kuralları dışına çıkarılmasının izlenmesini artırmaya çağırıyor.

Ayrıca, olası gümrük vergileri de dahil olmak üzere, kapasite fazlasına karşı “kanıta dayalı önlemleri” destekliyor.

Bu anlaşma, Eylül ayında Kuzey Carolina’nın Asheville kentinde düzenlenen G20 maliye bakanları toplantısında varılan daha geniş kapsamlı bir mutabakatın ardından geldi.

Toplantıda ABD ve diğer neredeyse tüm G20 ekonomileri, büyük ve kalıcı ticaret dengesizliklerinin diğer ülkelere zarar verebileceği konusunda mutabık kaldı.

Büyük ticaret fazlası olan ülkelerden, büyüme için ihracata aşırı bağımlı hale getiren politikalarını gözden geçirmelerini isteyen bir bildirgeyi imzaladılar.

Çin, bu bildirgeye itiraz eden tek G20 üyesi oldu.

Axios’a göre giderek daha fazla ülke, Donald Trump’ın küresel ticaretteki sorunlara ilişkin argümanının temel bir unsurunu benimsiyor. Üstelik bu durum, Trump’ın uyguladığı gümrük vergilerinin dünya ekonomisini sarsmasına rağmen gerçekleşiyor.

On yıllardır hükümetler, aşırı çelik üretimi de dahil olmak üzere küresel ticaretteki dengesizlikler konusunda uyarıda bulunuyorlar.

Değişen şey ise, yerli sanayilere verilen zararı kabul etme ve onları koruma konusundaki istek.

ABD Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer, konferansın aralarında gazetecilere yaptığı açıklamada, “Çoğu ülke bu küresel sorunlara katılıyor, insanlar teşhise katılıyor fakat harekete geçmekten çekiniyorlar,” dedi.

Greer’e göre Milwaukee anlaşmasının “2015 yılında gerçekleşmesi” mümkün değildi.

Greer şöyle konuştu:

“Diğer tüm ülkeler, ABD pazarına erişimlerini sürdürmek istiyorlarsa uluslararası sistemi yeniden düzenlememiz gerektiğini biliyorlar. Yaratıcı fikirler, yeni yapılar ve tutarlı planlar ortaya koydukça, onlar da bu sürece katılıyorlar.”

AB Ticaret Komiseri Maroš Šefčovič, salı günü Rockwell Automation’ın Milwaukee’deki genel merkezinde Greer ve imalat sektöründen CEO’larla düzenlenen yuvarlak masa toplantısında, yönetimin kapasite fazlası konusuna odaklanmasını olumlu karşıladı.

Greer, “Ticaret komiseri ve diğerleri de dahil olmak üzere Avrupa’daki pek çok kişinin bu konu hakkında oldukça net bir görüşe sahip olduğunu düşünüyorum… Onlar, bizim 10 yıl önce atmaya başladığımız bazı adımları atmaya başlıyorlar,” dedi ve Avrupa’nın kendisinin de küresel kapasite fazlasına katkıda bulunduğuna inandığını ekledi.

ABD’nin ticaret ortakları, Washington ile birlikte çözmeye çalıştıkları bazı sorunları hedef alan gümrük vergileriyle ya da bu vergilerin uygulanma olasılığıyla karşı karşıya kalıyor.

Kanada’nın ABD’ye yaptığı çelik ihracatının çoğu %50’lik bir gümrük vergisiyle karşı karşıya. 

Ülkenin ticaret yetkililerinden biri Milwaukee’ye vardığında, belirli Kanadalı ürünlere yönelik bir ithalat yasağı yürürlüğe girdi.

Greer ayrıca 16 ekonomideki kapasite fazlası ve üretimi de soruşturuyor ve bu soruşturmalar nihayetinde yeni gümrük vergilerinin önünü açabilir.

Greer, yuvarlak masa toplantısındaki gerginliği kabul ederek, ABD ile ticaret ortakları arasında anlaşmazlıklar olabileceğini ama yine de başka yerlerdeki üretim fazlası konusunda ortak endişeleri paylaştıklarını belirtti.

Dış ticaret bakanları dün öğleden sonra, Rockwell Automation’ın Milwaukee’deki genel merkezine 1,5 mil (yaklaşık 2,4 km) uzunluğundaki bir yolculuk için otobüslere bindi ve burada fabrika tesisini gezdi.

Bu “saha gezisi”, Trump yönetiminin teşvik etmek istediği türden ileri düzey yerli üretimi sergilemeyi amaçlıyordu.

Rockwell, bakanlara gezi için çelik burunlu spor ayakkabılar hediye etti (bu ayakkabılar Vietnam’da üretilmişti).

Fabrikalarda kullanılan otomasyon teknolojisi üreten Rockwell, ABD’deki tesislerine, insan kaynağına ve teknolojiye 2 milyar dolarlık yatırım yapıyor. 

Fakat gümrük vergileri de bu üreticinin maliyetlerini artırıyor. Rockwell, yaz aylarında yatırımcılara bazı müşterilerinin projelerini ertelediğini bildirdi.

CEO Blake Moret, şirketin kazanç açıklamasında, “Gümrük vergileri ve enflasyon açısından bu kadar dalgalı bir ortamda, müşteriler iş planlarının maliyet tarafının sağlam olduğundan emin olmak istiyorlar,” dedi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Tayvan, Xi-Trump zirvesinin ardından gelen F-16V teslimatını memnuniyetle karşıladı

Yayınlanma

Tayvan, ayrı bir milyarlarca dolarlık silah paketine ilişkin ABD başkanlığı tarafından getirilen askıya alma kararına rağmen, uzun süredir ertelenen iki adet F-16V savaş uçağının teslimatını, ABD’nin askeri desteğinin devam ettiğinin bir göstergesi olarak değerlendirdi.

Cuma günü doğudaki Taitung ilçesindeki Chihhang Hava Üssü’ne ulaşan iki tek kişilik uçak, 1997 yılında orijinal F-16A/B filosunun teslimatlarının başlamasından bu yana adanın aldığı ilk yeni F-16’lar.

Önceki versiyonlarla karşılaştırıldığında, F-16V konfigürasyonu Northrop Grumman APG-83 aktif elektronik taramalı dizi radarını, güncellenmiş aviyonik sistemleri ve geliştirilmiş hedef tespit ve izleme yeteneklerini içermektedir.

Bu iki uçak, ABD Başkanı Donald Trump’ın ilk görev dönemi sırasında, Ağustos 2019’da Washington tarafından onaylanan 247,2 milyar NT$ (7,76 milyar ABD doları) tutarındaki 66 adet F-16V satışının bir parçası.

İki uçağın, geçen hafta Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in ABD’ye yaptığı devlet ziyaretinden yaklaşık bir ay önce, ağustos ayı sonunda Tayvan’a ulaşması bekleniyordu. Ne Taipei ne de Washington, gecikmeyle ilgili kamuoyuna bir açıklama yapmadı.

Kongre’nin gayri resmi incelemesinden geçen, Taipei’ye yönelik yaklaşık 14 milyar ABD doları değerindeki ayrı bir silah paketi ise başkanın onayı beklenirken askıda kalmaya devam ediyor.

Trump’ın Xi’yi sıcak bir şekilde karşılamasının adada bir miktar belirsizliğe yol açmasının ardından, cuma günkü teslimat Tayvan’ın iktidar partisi Demokratik İlerleme Partisi (DPP) tarafından memnuniyetle karşılandı.

Tayvanlı lider William Lai Ching-te, Tayvan’ın kendini savunmasına yönelik “uzun vadeli desteği” ve iki taraf arasındaki güvenlik işbirliğini derinleştirmeye devam ettiği için Washington’a teşekkür etti. Ayrıca, bu teslimatı bölgesel istikrarla ilişkilendirerek, bunun ABD’nin “güvenliği ilerletmek için Tayvan dahil Hint-Pasifik ortaklarıyla birlikte çalışma” taahhüdünü gösterdiğini belirtti.

Demokrasi İlerleme Partisi (DPP) milletvekili Chen Kuan-ting de, bu teslimatın zirveden bu yana ABD’nin silah satışlarında “yapısal bir değişiklik” olmadığını gösterdiğini belirtti.

Buna karşılık, muhalefetteki Kuomintang milletvekili Ma Wen-chun, uçakların gelmesinin programdaki gecikmelerden dikkatleri başka yöne çekmemesi gerektiğini belirterek, savunma bakanlığını kalan uçaklar için net bir takvim sunmaya çağırdı. “İkisi geldi; kalan 64’ü de zamanında gelmelidir” dedi.

Tayvan Savunma Bakanlığı başlangıçta 66 savaş uçağının tamamını yıl sonuna kadar teslim almayı umuyordu, ancak program planlanan takvimin çok gerisinde kaldı. Tayvanlı yetkililer, takvimi etkileyen başlıca faktörler arasında üretim hattının yer değiştirmesini ve tedarik zincirindeki aksaklıkları gösterdi.

Savunma Bakanı Wellington Koo Li-hsiung cuma günü, yıl sonuna kadar daha fazla F-16V’nin teslim edileceğini söyledi, ancak kesin bir sayı vermedi.

İlk iki savaş uçağının teslim süreci de beklenmedik bir şekilde uzamıştı.

17 Ağustos’ta ABD anakarasından ayrılan uçaklar, Pasifik’i aşan yolculuklarında havada yakıt ikmali yaparak 21 Ağustos’ta Hawaii’deki Pearl Harbour-Hickam Ortak Üssü’ne ulaştı. Uçakların birkaç gün içinde Tayvan’a doğru yola devam etmeleri bekleniyordu, ancak bunun yerine üssünde neredeyse altı hafta kaldılar.

Tayvanlı medya ve askeri gözlemciler, teknik sorunlar, elverişsiz hava koşulları ve yakıt ikmal uçağının bulunmaması gibi çeşitli olası açıklamalar öne sürdü.

Nedeni açıklanamayan bu gecikme, Tayvan’da Washington’un, Xi’nin ABD’ye yapacağı devlet ziyaretinden kısa bir süre önce siyasi açıdan hassas bir teslimatı önlemek istemiş olabileceğine dair spekülasyonlara yol açtı.

Tayvan’ın United Daily News gazetesi, isimsiz bir kaynağa atıfta bulunarak, bu hafta bir ekipman sorununun uçağın Hawaii’de gecikmesine neden olmasının ardından Washington’un, teslimatın Xi’nin ziyareti etrafında daha fazla karmaşıklığa yol açmasını istemediğini bildirdi.

Ne ABD ne de Tayvanlı yetkililer, teslimatın zamanlamasını Xi’nin Washington ziyaretiyle ilişkilendirdi.

South China Morning Post, Xi’nin Washington ziyaretinden önce, yönetimin Tayvan’a yönelik büyük çaplı yeni silah satışlarını ertelemeyi değerlendirdiğini bildirmiş; kaynaklar, Pekin’in Xi’nin gezisi sırasında yeni anlaşmaların onaylanmamasını sağlamak için Washington’a gizlice baskı uyguladığını belirtmişti.

14 milyar ABD doları tutarındaki silah paketi, bu yılın başlarında zaten askıya alınmıştı. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Washington’un silah satışlarını değerlendirirken kendi askeri ihtiyaçlarını, üretim kapasitesini ve silah stoklarını yenileme gerekliliğini de göz önünde bulundurması gerektiğini vurgulamıştı.

Geçen hafta Trump ile yapılan zirve sırasında Xi, ABD’nin “Tayvan bağımsızlığına” karşı çıkacağını ve Tayvan meselesini ihtiyatla ele alacağını umduğunu yineledi.

ABD Dışişleri Bakanlığı, zirvenin ardından Tayvan’a yönelik genel ABD politikasının değişmediğini vurgulamaya çalıştı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English