Ortadoğu
Cenin saldırılarının hedefi ne?

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ordunun işgal altındaki Batı Şeria’nın kuzeyindeki Cenin kentinde düzenlediği hava ve kara saldırısının “gerektiği kadar devam edeceğini” belirtti. İsrail basınında yer alan analizlere göre Cenin “operasyonu”nun hedefleri sınırlı: aranan şüphelileri tutuklamak ya da öldürmek, güç gösterisinde bulunmak ve silahlı Filistinlilerin İsrail hedeflerine saldırı düzenleme kabiliyetlerini sınırlamaya çalışmak.
İsrail güçlerinin dün gece saatlerinde Cenin Mülteci Kampı’na başlattığı baskın ve hava saldırıları ikinci gününe girdi. Saldırılarda yaşamını yitiren Filistinlilerin sayısı 10’a yükselirken, 20’si ağır yaklaşık 100 kişi yaralandı. Filistin Sağlık Bakanlığı, yaptığı yazılı açıklamada, bu sabah Merc bin Amir bölgesinde bir Filistinlinin daha İsrail askerlerince öldürüldüğünü kaydetti. İsrail’in çok sayıda asker, zırhlı araç, buldozerler ve insansız hava araçlarıyla kuşatmasını sürdürdüğü bölgeden sık sık patlama sesleri geliyor.
Öte yandan İsrail ordusundan yapılan yazılı açıklamada, ordu ve İç İstihbarat Teşkilatı Şin-Bet’in (Şabak), Cenin ve Cenin Mülteci Kampındaki askeri faaliyetine devam ettiği bildirildi. Açıklamada, ordunun 20 hava saldırısı gerçekleştirdiği, bunların yaklaşık yarısının birliklerin hareket etmesine izin vermek için açık alanlara yapılan saldırılar olduğu, geri kalan saldırıların ise çevredeki tehditlerin ortadan kaldırılması için gerçekleştirildiği kaydedildi. Ordu güçlerinin, gece boyunca askeri faaliyetlerine devam ettiği vurgulanan açıklamada, patlayıcı depolamak için kullanılan bir mekân, iki muharebe harekât yönetim odası ve bazı patlayıcıların bulunduğu ve imha edildiği belirtildi.
“Ya hapse ya mezara…”
İsrail hükümeti basın ofisinden yapılan yazılı açıklamaya göre İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD’nin “4 Temmuz Bağımsızlık Günü” dolayısıyla düzenlenen resepsiyonda, İsrail ordusunun Cenin Mülteci Kampı’na havadan ve karadan başlattığı saldırıya ilişkin konuştu. Netanyahu, “Cenin’deki operasyon gerektiği ve hedefini tamamlayana kadar devam edecek” dedi. Cenin’in son dönemde bir “terör merkezi” haline geldiğini iddia eden ve buna izin vermeyeceklerini savunan Netanyahu, İsrail ordusuna bağlı özel kuvvetler, komandolar ve hava kuvvetlerinin “Cenin’deki faaliyetlerine” devam ettiğini dile getirdi. Cenin’deki “sivillere zarar vermemek için azami çaba gösterdiklerini” ileri süren Netanyahu, “Bizim öncü düsturumuz belli; İsraillilere kim zarar vermek isterse ya hapse girecek ya da mezara” ifadesini kullandı.
Filistin iletişimi kesti
Filistin yönetimi, İsrail’in saldırısına yanıt olarak Tel Aviv’le tüm iletişimi kesme kararı aldığını duyurdu. Filistin Devlet Başkanlığı Sözcüsü Nebil Ebu Rudeyne, Ramallah’ta Devlet Başkanı Mahmud Abbas liderliğinde düzenlenen olağanüstü toplantının ardından yazılı açıklama yaptı. “Filistin yönetimi, Cenin’e yönelik saldırıya yanıt olarak İsrail tarafıyla tüm iletişimi ve görüşmeleri kesme, güvenlik koordinasyonunu durdurmayı da devam ettirme kararı aldı” ifadesine yer verilen açıklamada ayrıca daha önce Ürdün’ün Akabe ile Mısır’ın Şarm eş-Şeyh kentlerinde gerçekleştirilen görüşmelerde İsrail’le varılan son anlaşmaların da “artık geçerli olmadığı” kaydedildi.

İsrail ordusunun kuşatma altına alarak saldırılarını sürdürdüğü Cenin Mülteci Kampı’ndaki siviller, evlerini terk ediyor. Foto: Issam Rimawi / AA
“Bu taktiksel bir operasyon”
Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nün (INSS) Genel Müdürü, Emekli Tümgeneral Tamir Hayman: Bu sabah (dün sabah) gördüğümüz operasyonun ilk aşamasıydı- doğru istihbaratla başlatılan bir operasyon ve başta hava gücü olmak üzere bir başlangıç hamlesi. Bir sonraki aşamada genellikle sahadaki silahlı unsurlarla sürtüşme yaşanır. Bu henüz gerçekleşmedi. İyi haber şu ki böyle bir sürtüşme olmadığında kayıplarımızın sayısı azalıyor ama kötü haber şu ki sürtüşme olmadığında öldürülen teröristlerin sayısı da az oluyor. Bunun nasıl gelişeceğini göreceğiz. Böyle bir operasyonun üçüncü aşaması sahadan gelecek doğru istihbarata göre hareket etmektir ki bu aşama uzun sürebilir.
Bu olayın Cenin bölgesiyle mi sınırlı kalacağı yoksa daha da mı genişleyeceği sorusu, karşı taraftaki kayıpların sayısına göre belirlenecektir. Çok yüksek sayıda kayıp diğer bölgeleri de ateşleyebilir. Böyle bir durumda, geçmişte de gördüğümüz gibi, Gazze ya da Lübnan’dan roket ateşi açılması mümkün olabilir. Benim tahminime göre Hamas’ın İsrail’le bir savaşa girmeye niyeti yok ve İslami Cihad da bir önceki raundun yaralarını sarmaya çalışıyor. Ancak mesele Filistin tarafının ne kadar acı çekeceğine bağlı.
Bunun taktiksel bir operasyon olduğunu unutmamak gerekir. Başka bir deyişle, kapsamlı bir siyasi stratejik altyapı olmadan bu operasyon zaman içinde gerçekliği değiştirmeyecek. Askerî harekât saldırıların engellenmesine, militanların ortadan kaldırılmasına ve daha iyi bir operasyonel gerçekliğin sağlanmasına yardımcı olabilir ancak uzun vadede istikrarı sadece siyasi eylem sağlayacaktır.
Jerusalem Post’un başyazısı: IDF Sözcüsüne göre Cenin bölgesindeki nüfusun yaklaşık %25’i Filistin İslami Cihad’a, yaklaşık %20’si de Hamas’a bağlıdır. Pazartesi sabahı erken saatlerde IDF ve diğer güvenlik güçleri Cenin bölgesinde bir operasyon başlattı. Amaç açıktı: Cenin’den, kasabadan, aynı adı taşıyan mülteci kampından ve çevre köylerden kaynaklanan terörizmle mücadele etmek. Bölge son aylarda terörün yuvası haline geldi. Hatta Batı Şeria’nın “Lübnanlaştırılması” ya da “Gazaflaştırılması “ndan bile söz ediliyor.
IDF’nin neredeyse her gece devam eden askeri operasyonlarına rağmen durum daha güçlü bir müdahaleyi gerektiriyordu. Bu durum, Cenin’de terörle mücadele operasyonları yürüten İsrail askerlerinin teröristler ve destekçilerinin giderek daha cüretkâr saldırılarıyla karşı karşıya kalmasıyla daha da belirgin hale geldi. Daha birkaç hafta önce, yerel teröristlere karşı yürütülen bir operasyonun ardından Cenin’den çekilen İsrail askerlerine karşı patlayıcı düzenekler patlatıldı. Ayrıca geçen hafta Cenin bölgesinden İsrail’e iki roket atılmış, ancak her ikisi de Filistin Yönetimi bölgelerine düşmüştü.
Hükümet, kamuoyuna açıklamasa bile hedeflerini ve çıkış planını dikkatli bir şekilde belirlemelidir. Terör örgütlerinin ve İranlı destekçilerinin doğası göz önüne alındığında, operasyonun Cenin veya Batı Şeria’daki tüm terör faaliyetlerini tamamen durdurmasını beklemek gerçekçi değildir. Ancak teröristleri yakın gelecekte etkisiz hale getirecek ve İsrail (ve Filistin Yönetimi) güçlerinin terörle mücadele çabalarını sürdürmesine olanak sağlayacak kadar büyük bir darbe vurulması umulmaktadır.
“Netanyahu’yu zorlayan Otzma Yehudit liderleri”
Haaretz’in Başyazısı: İsrail Savunma Kuvvetleri’nin Cenin’deki operasyonunun hedefleri sınırlıdır: aranan şüphelileri tutuklamak ya da öldürmek, güç gösterilerinde bulunmak ve silahlı Filistinlilerin İsrail hedeflerine saldırı düzenleme kabiliyetlerini sınırlamaya çalışmak. Askeri kaynaklara göre, Cenin mülteci kampını işgal etmek ya da Cenin şehri genelinde ya da sadece mülteci kampındaki terör destek ağlarını yok etmek gibi bir niyet yok.
Görünüşe göre IDF, hassas istihbarat ve sınırlı kuvvetler kullanarak kampa planlı saldırılar düzenleyen ve zaman içinde bazı başarılar elde eden “rutin” operasyonlarına devam etmeyi tercih ederdi.
Ancak IDF’nin sırtında, pervasız bir siyasi kesimin güçlerini konuşlandırdığı büyük bir savaş yürütülüyor. Bunlar Otzma Yehudit partisinin bakanları; başta Samaria Bölge Konseyi Başkanı Yossi Dagan olmak üzere yerleşimci liderliği; hükümetin açık ve cesaretlendirici bakışları altında katliam yapan kanun kaçakları ve IDF subaylarını “katil” ve “hain” olarak nitelendiren suçlulardır. Bu kesim, tehlikeli faaliyetleri sayesinde hükümetin bu operasyonu onaylamasını sağlamıştır.
“Güvenlik aklı”nın sesi olarak görülen, başlangıcı bilinen ama sonu felaket olan gösterişli askeri operasyonlardan kaçınan Başbakan Binyamin Netanyahu’nun, hükümetini gerçekten yöneten insanların öfkeli çığlıkları karşısında ezildiği bir kez daha ortaya çıktı. Bu tür operasyonlar, Filistin terörizminin köklerinin belirli bir mülteci kampında ya da şehirde yattığı ve güçlü bir darbenin bu ağları yok etmeye yeteceği gibi tehlikeli bir yanılsamayı beslemektedir.
Gerçekte, Batı Şeria’da Yahudiler ve Filistinliler arasındaki sürtüşme alanları genişledikçe Filistinlilerin İsraillilere saldırma motivasyonu da artmaktadır. Filistinlilerin, resmi İsrail’in yerleşimcilerle işbirliği içinde maruz kaldığı baskıcı mekanizmaların uzun bir listesi var. Bunlar arasında toprak ve mülk hırsızlığı, hareket kısıtlamaları, yüzlerce veya binlerce tutuklama, masumların öldürülmesi, giderek daha fazla yerleşim yerinin kurulması, yerleşimci karakollarının yasallaştırılması, evlere ve arabalara kundaklama saldırıları, sökülen ağaçlar ve tahrip edilen hasatlar yer alıyor.
Bu durum devam ettiği sürece terörle mücadelenin günlük rutini de devam edecektir. Bunun çözümü Cenin mülteci kampının ara sokaklarında ya da yerleşim yeri inşaatlarında bulunamaz. Başbakan ve Savunma Bakanı, IDF askerlerini tehlikeli sokak çatışmalarına sürükleyen Cenin operasyonunu durdurmalı ve çabalarını Filistin Yönetimi ile uygun anlaşmalara varmaya adamalıdır.
Ortadoğu
Barrack, Golan Tepeleri açıklamasından çark etti

ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack, İsrail’in BM kararlarını ihlal ederek Golan Tepeleri’ni hâlâ işgal ettiği yönündeki açıklamalarından geri adım attı.
Barrack, Golan üzerindeki İsrail egemenliğini tanıyan ABD politikasının değişmediğini belirterek, yaptığı açıklamaların söz konusu bölgenin tarihsel durumunu yansıttığını ve BM’nin tutumunu desteklemek amacıyla yapılmadığını savundu
İsrail, 1967 Savaşı’nda Golan Tepeleri’ni Suriye’den ele geçirdi ve 1981’de burayı ilhak etti. Birleşmiş Milletler ve uluslararası toplumun büyük çoğunluğu, bu bölgeyi işgal altındaki Suriye toprağı olarak kabul ediyor ve İsrail’in ilhakını tanımıyor.
2019 yılında Trump, on yıllardır süren ABD politikasını tersine çevirerek, İsrail’in bu bölge üzerindeki egemenliğini tanımıştı.
Büyükelçi, cuma günü Lübnan asıllı Avustralyalı girişimci Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, İsrail’in söz konusu bölgeyi “hâlâ” işgal ettiğini söylemişti.
Barrack daha sonra bunun, Golan konusunda “Birleşmiş Milletler’in tutumuna bir destek değil”, bölgenin tarihsel statüsüne ilişkin bir açıklama olduğunu söyledi.
Pazar günü Associated Press’e yaptığı açıklamada, “Golan’a ilişkin ABD politikası 2019 yılında Başkan Trump tarafından belirlenmiştir ve bu politika değişmemiştir,” dedi.
Barrack, son İsrail-Hizbullah savaşının ardından İsrail güçlerinin güneyin bazı bölgelerini işgal ettiği Lübnan’da neden ilhakın gerçekleşmeyeceğini öngördüğünü açıklamayı amaçladığını ve toprak haritaları yerine müzakere yoluyla varılan anlaşmaların daha kalıcı olduğunu savunmak istediğini belirtti.
Ayrıca Golan’ı, “zorla ele geçirilen toprakların nesiller boyu ihtilaf konusu olmaya devam ettiği”ne dair bir örnek olarak gösterdiğini de ekledi.
Cuma günkü röportajda Barrack, geçen hafta başında İsrail’in Suriye’nin kuzeyindeki Ebu Zuhur hava üssüne düzenlediği saldırıları da eleştirmişti. İsrailli yetkililer, saldırıların Türkiye’nin üste varlık kurmasını engellemeyi amaçladığını belirtmişti.
Barrack’ın Golan ile ilgili açıklamaları Washington’da da tepkilere yol açtı.
Floridalı Cumhuriyetçi Senatör Rick Scott, X platformunda, büyükelçinin Trump’ın bu bölge üzerindeki İsrail egemenliğini tanıdığını “unutmuş” gibi göründüğünü yazdı.
Öte yandan Barrack, İsrail’in geri çekilmesi ve Hizbullah’ın silahsızlandırılması konusunda İsrail ile Lübnan arasında devam eden müzakerelere ilişkin değerlendirmesine yöneltilen eleştirilere yanıt verdi.
Barrack, “(Müzakere) masasında iki kişinin –Hizbullah ve İran’ın– eksik olduğunu” söylemişti.
Bu sözler, Barrack’ın Tahran ve Hizbullah’ın ABD destekli müzakerelere katılması gerektiğini kastettiği yönünde spekülasyonlara yol açtı.
Pazar günü Barrack, ABD’nin Hizbullah ile müzakere etmediğini vurguladı fakat “söz konusu silahların İran tarafından tedarik edildiğini ve finanse edildiğini” belirttiğini, bunun da bu silahların akıbetine ilişkin müzakereleri zorlaştırdığını ifade etti.
Barrack, AP’ye verdiği demeçte şunları söyledi:
“Sorunun zorluğunu anlatıyordum, yeni bir müzakere masası önermiyordum. Hizbullah, yabancı terör örgütü olarak tanımlanmıştır. Biz onunla müzakere etmiyoruz ve söylediklerimin hiçbir kısmı aksini ima etmiyor.”
Ayrıca, Lübnan’ın güneyindeki Şii topluluklara Tahran’ın sağladığı mali desteğin yerini kimin alacağını sorgulayan açıklamalarını da savundu ve bu tür soruları gündeme getirmenin “kimseye bir hak tanımak anlamına gelmediğini” belirtti.
Ortadoğu
İran askeri doktrinini savunmadan taarruza kaydırdı

İran ordusu, ülkenin askeri doktrininin savunma odaklı yapıdan taarruz niteliğine kaydığını duyurdu. Tuğgeneral Muhammed Ekreminiya, yeni yaklaşım çerçevesinde Tahran’ın her türlü saldırgan eyleme derhal ve daha geniş çaplı yanıt vereceğini açıkladı.
İran ordusu, ülkenin askeri doktrininin savunma esaslı yaklaşımdan taarruz doktrinine doğru kaydığını bildirdi. İran Ordusu Sözcüsü Tuğgeneral Muhammed Ekreminiya, Donya-e Eqtesad gazetesine konuştu.
Söz konusu değişimin ABD ve İsrail ile yaşanan son çatışmalar sırasında görünür hale geldiğini belirten Ekreminiya, İran’ın gelen saldırılara çok daha hızlı tepki vermeye ve daha kapsamlı karşı saldırılar düzenlemeye başladığını kaydetti.
Ekreminiya, “Ülkenin askeri doktrini savunmadan taarruza doğru ilerliyor” değerlendirmesini yaptı.
Taarruz odaklı yeni yaklaşımın mutlaka önleyici operasyonlar icra edileceği anlamına gelmediğini vurgulayan Ekreminiya, buna karşılık son çatışma sırasında İran’ın, düşman kanadından gelecek saldırı henüz başlamadan önce Ürdün’deki bir ABD üssünü vurduğunu ifade etti.
Ordu sözcüsü, İran’ın benimsediği yeni yaklaşımın ülkeye yönelik her türlü saldırgan eyleme anında karşılık verilmesini öngördüğünü, verilecek yanıtın ise bizzat saldırının kendisinden çok daha kapsamlı olabileceğini dile getirdi.
ABD, İsrail ile birlikte şubat ayı sonunda İran’a yönelik savaş başlattı. Saldırılar 28 Şubat’ta başlarken, Tahran yönetimi de buna karşılık bölgedeki İsrail hedefleri ile ABD askeri tesislerine misilleme darbeleri indirdi.
Taraflar nisan ayında geçici bir ateşkes mutabakatına vardı. Ateşkesin ardından taraflar, diğer ülkelerin arabuluculuğunda müzakereleri sürdürdü.
Tahran ve Washington 18 Haziran’da bir mutabakat zaptı imzaladı ancak kısa süre sonra çatışmalar yeniden başladı. Ateşkesin bozulmasının ardından İran, Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını duyurdu.
ABD Başkanı Donald Trump ise bu karara karşılık olarak boğazı Amerikan toprağı ilan etti ve Truth Social isimli sosyal medya platformundaki hesabından buna dair bir görsel paylaştı.
Donald Trump, 20 Ağustos’ta İran’a karşı eşi benzeri görülmemiş bir tecrit tehdidinde bulunarak en yıkıcı ekonomik operasyonun başlatıldığını açıkladı. Trump paylaşımında, “İran İslam Cumhuriyeti’ne bir anlaşmaya varabilmesi için benden daha büyük bir fırsat sunan hiç kimse olmadı. Kendileri açısından bir trajedi olarak, bu fırsatı değerlendirmediler” ifadelerine yer verdi.
Ortadoğu
Mekke Anlaşması için İran iddiası: Tahran teklifi inceliyor

İran Parlamentosu resmi haber ajansının başkanı Mehdi Rahimi, Tahran’ın Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na katılım daveti aldığını açıkladı. Henüz üye ülkelerin dışişleri bakanlıklarınca resmi olarak doğrulanmayan teklifin Tahran yönetimi tarafından değerlendirildiği bildirildi.
İran Parlamentosunun resmi haber ajansının başkanı Mehdi Rahimi, 23 Ağustos’ta el-Meyadin’e verdiği mülakatta, Tahran’ın Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye tarafından imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na katılım daveti aldığını ve bu teklifi değerlendirdiğini açıkladı.
Rahimi, “Batı Asya ülkelerinin bölgesel bir güvenlik şemsiyesi oluşturma çabalarını” memnuniyetle karşıladıklarını belirterek İran’ın uzun süredir bu yönde bir girişimi savunduğunu ifade etti. İran’la yaşanan son savaşın, Washington’ın bölgedeki müttefiklerine güvenlik sağlama vaatlerini yerine getirmek yerine Batı Asya’yı istikrarsızlaştırdığını herkese gösterdiğini ekledi.
İran’ın ittifaka davet edildiği yönündeki açıklama, ülkenin Dışişleri Bakanlığı veya anlaşmanın tarafı olan üç üye ülke tarafından henüz resmi olarak doğrulanmadı.
Söz konusu ortak savunma anlaşması, 7 Ağustos’ta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif tarafından imzalandı. NATO Antlaşması’nın 5. maddesine benzer bir ortak savunma ilkesi getiren anlaşmaya göre, üç ülkeden herhangi birine yönelik saldırı tüm üyelere yapılmış kabul edilecek.
İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, 10 Ağustos’ta yaptığı açıklamada Tahran’ın ittifakın kurulmasından “endişe duyması için herhangi bir neden bulunmadığını” söylemişti.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suudi Arabistan merkezli Şarku’l Avsat gazetesinde 12 Ağustos’ta yayımlanan yazılı mülakatında, anlaşmanın yalnızca mevcut üyelerle sınırlı olmadığını ve Ankara’nın paktın bütün bölge ülkelerini kapsayacak biçimde genişlemesini istediğini belirtmişti.
Erdoğan mülakatta şu ifadeleri kullandı: “Vizyonumuz üç ülkeyle sınırlı değil. Anlaşmanın büyümesini, belki bir gün bölgedeki bütün ülkelerin bu şemsiye altında bir araya gelmesi için uygun koşulların oluşmasını arzuluyoruz. Bu, bölgede kalıcı istikrarın sağlanması yönünde atılabilecek en uygun adım olacaktır.”
Erdoğan ayrıca girişimin “günübirlik ortaya çıkmadığını”, teklifin üç imzacı ülke ile diğer bölge devletleri arasında daha önce de defalarca gündeme geldiğini vurguladı.
Anlaşmanın, ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş ile bunun zincirleme küresel etkilerine verilmiş bir tepki olarak görülmesinin yanlış olacağını kaydetti.
Ortak savunma anlaşmasına yönelik girişimler, ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a karşı başlattığı savaşın ardından hız kazandı. İran’ın misillemelerinin ABD üslerine ev sahipliği yapan Körfez ülkelerini ağır biçimde vurması, bu ülkelerde Washington’ın sağladığı güvenlik şemsiyesinin değeri konusunda kuşkular doğurdu.
Erdoğan’ın üçlü savunma anlaşmasının yeni katılımlara açık olduğunu duyurmasının ardından üç Suudi kaynak, Middle East Eye’a yaptıkları açıklamada Riyad’ın Mısır’ın pakta dahil edilmesine karşı çıktığını aktardı.
Kaynaklar, bu yaklaşımın gerekçesi olarak Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi yönetiminin bölgesel tercihlerinden duyulan rahatsızlığı ve Kahire’nin geçmişte sahip olduğu stratejik ve askeri ağırlığı artık taşımadığı yönündeki değerlendirmeyi gösterdi.
Tahran Mekke paktına katılım için kurucu rol talep etti
Öte yandan İran’da Düzenin Maslahatını Teşhis Komitesi Genel Sekreteri Tümgeneral Muhsin Rızai, ülkesinin Mekke paktına ancak anlaşmanın prensiplerini belirleyen bir “kurucu ortak” olarak katılabileceğini söyledi.
Rızai, 22 Ağustos’ta devlet televizyonu IRINN’e yaptığı açıklamada İran ve Mısır’ın bu tür düzenlemelerin dışında bırakılamayacağını, iki ülkenin anlaşmanın temel prensiplerinin şekillendirilmesinde rol oynaması gerektiğini belirtti.
Rızai, “İran ve Mısır bu tür anlaşmalarda yer almamazlık edemez ancak kurucu olarak, orada imzalanan belgelerin fikirsel çerçevesini oluşturan taraflar olarak yer almalıdırlar” dedi.
Mekke paktına değinen Rızai, “bu dostların” kendi aralarında bir anlaşma yapıp ardından İran’dan bunu onaylamasını istemelerinin kabul edilemez olduğunu söyledi.
İran’ın dini lideri Mücteba Hamaney’in kıdemli danışmanlarından Rızai, girişimin ABD’nin bölgedeki etkisinin zayıflaması ve Washington’ın rolünü azaltma kararı olarak tanımladığı gelişmelerden kaynaklandığını savundu.
Rızai, “Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan’daki dostlarımız ve kardeşlerimiz bir anlaşma imzaladı. Neden? Çünkü Amerika onlara ‘Hoşça kalın, gidiyoruz’ dedi” ifadelerini kullandı.
Rızai, ülkelerin ABD’nin bölgedeki varlığının azalmasıyla oluşan boşluğu doldurmaya çalıştığını, bu boşluğun da İran’ın Washington ile yürüttüğü mücadele sonucunda ortaya çıktığını söyledi.
“Amerika’nın bölgedeki zayıflığı ve ortaya çıkan boşluk, İran milletinin savaş ganimetidir” diyen Rızai, diğer ülkelerin de ABD’nin geri çekilmesi olarak nitelediği gelişmelerden yararlanmaya çalıştığını belirtti.
İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, 10 Ağustos’taki açıklamasında anlaşmaya ilişkin büyük ölçüde tarafsız bir tutum sergilemiş ve paktı bölgedeki güvenlik anlayışının değiştiğinin bir göstergesi olarak nitelendirmişti.
Bekayi, İran’ın üç kurucu ülkeyle temas halinde olduğunu ve girişim hakkında bilgilendirildiğini söylerken, Tahran’ın anlaşmaya katılma ihtimaline de açık kapı bırakmıştı.
Galibaf: ABD İsrail uğruna müttefiklerinin güvenliğini zayıflatıyor
Bölgesel güvenliğe ilişkin ayrı bir açıklama da İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf’tan geldi.
Galibaf, 22 Ağustos’ta X platformundaki paylaşımında Tahran’ın yeni bölgesel güvenlik ve ekonomik düzenlemelerin oluşturulmasına ilişkin komşu ülkelerden mesajlar aldığını söyledi.
Bu temasların ABD’nin “İsrail uğruna” müttefiklerinin güvenliğini zayıflattığı bir dönemde gerçekleştiğini belirten Galibaf’ın açıklaması, Washington ile Tahran arasındaki gerilimin sürdüğü bir döneme rastladı.
ABD Başkanı Donald Trump da 19 Ağustos’ta sosyal medya hesabından İran’a karşı “bir ülkeye karşı şimdiye kadar uygulanan en yıkıcı ekonomik operasyonu” başlatma sözü vermişti.
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Amerika4 gün önceSteve Jobs’ı iflastan kurtaran gizli CIA anlaşması gün yüzüne çıktı
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Dünya Basını6 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Rusya1 hafta önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Dünya Basını2 hafta önceÇin, Buz İpek Yolu yarışını kazanıyor












