Bizi Takip Edin

Diplomasi

Çin, AB’nin hibrit otomobil ihracatına kısıtlama talebini reddetti

Yayınlanma

Çin, AB’nin hibrit otomobil ihracatına yönelik gönüllü kısıtlamalar getirilmesi yönündeki talebini reddetti.

Financial Times (FT), Avrupa Komisyonu artık Pekin’in, hibrit araç ithalatına sınır getirme yönündeki tek taraflı AB önlemini kabul etmesini umduğunu ekledi.

Avrupa Ticaret Komiseri Maroš Šefčovič, bu anlaşmazlığı çözmeyi amaçlayan iki günlük müzakerelere bugün (8 Ekim 2026) Pekin’de başlıyor.

Brüksel, cezai gümrük vergilerini önlemek amacıyla Çin’e, AB hibrit araç pazarındaki payını bugünkü üçte birin üzerindeki seviyeden yaklaşık %15’e indirmesini önermişti.

Yayında alıntılanan iki diplomata göre, Pekin’in gönüllü kısıtlamaları kabul etmeyi reddetmesinin ardından Avrupa Komisyonu, haksız ticaret uygulamalarına dair kanıt gerektirmeyen geçici koruma gümrük vergilerini değerlendiriyor.

Öneriye göre, belirlenen bir kotaya kadar Çin menşeli hibrit araçlar standart şartlarla AB’ye girebilecek, bu tavanı aşan sevkiyatlara ise yüksek ek gümrük vergileri uygulanacak.

Dünya Ticaret Örgütü kuralları, koruma önlemlerinin ayrım gözetmeksizin uygulanmasını gerektirdiğinden, herhangi bir ithalat kısıtlaması, tarihsel ihracat hacimlerine göre kota tahsis edilmesi muhtemel olan Birleşik Krallık, Güney Kore ve Japonya dahil olmak üzere dış tedarikçileri de etkileyecek.

Hibrit araçlar konusundaki bu gerginlik, AB’nin Çin menşeli batarya ile çalışan elektrikli araçlara standart %10’luk gümrük vergisinin üzerine %35’e varan telafi edici vergiler getirmesinin ardından ortaya çıktı.

Pekin ise Avrupa menşeli konyak, domuz eti ve süt ürünlerine karşı anti-damping önlemleriyle karşılık verdi.

Avrupalı yetkililer, otomotiv anlaşmazlığının çözülmesini daha geniş çaplı bir ticaret çatışmasını durdurmak için hayati önemde görüyor ve AB’nin Çin ile olan 1 milyar avro tutarındaki günlük ticaret açığını sürdürülemez olarak nitelendiriyor.

Fransa ve Almanya, Komisyon’u Çin rekabetine karşı kararlı bir şekilde harekete geçmeye çağıran ortak bir belge dağıttı ve otomotiv, kimya, havacılık, takım tezgahları ve ilaç sektörlerinde ciddi bir şok yaşanacağı uyarısında bulundu.

Pekin’deki görüşmelerde ayrıca, Avrupa’nın Çin’e yaptığı ihracatla ilgili tıkanan müzakereler, Avrupa’nın Çin’in kritik minerallerine ve nadir toprak mıknatıslarına erişimi ile Pekin’in, AB’den yarı iletken ekipmanlarına yönelik ihracat kısıtlamalarını ve Ukrayna savaşıyla bağlantılı Çinli firmalara uygulanan yaptırımları kaldırması yönündeki talepleri de ele alınacak.

Diplomasi

Britanya, Doğu Kudüs’teki konsolosluğunu “misyon” olarak değiştirdi

Yayınlanma

Dışişleri Bakanı Ed Miliband, Doğu Kudüs’teki konsolosluğun bundan sonra “Birleşik Krallık misyonu” olarak anılacağını açıkladı.

İsrail, Batı Şeria’daki İsrail yerleşim yerlerine yaptırım uygulama planları nedeniyle konsolosluğun perşembe gününe kadar kapatılmasını emretmişti.

İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar bugün (8 Ekim) yaptığı açıklamada, İsrail’in Birleşik Krallık’a yedi diplomatla sınırlı bir kapsamda binada faaliyetlerine devam etme izni verdiğini belirtti.

Sa’ar, İngiliz başkonsolos da dahil olmak üzere 20 diplomatın görev sürelerinin sona erdiğini ve İsrail’den ayrılacaklarını söyledi.

Perşembe günü erken saatlerde, Reuters haber ajansından gazeteciler, işçilerin binadan “İngiliz Başkonsolosluğu” yazan bir tabelayı ve konsolosluk bölümüyle ilgili başka bir tabelayı kaldırdığını gördü.

Binanın üzerinde Birleşik Krallık bayrağı hâlâ dalgalanıyordu.

Miliband, ülkesinin İsrail’in konsolosluğu kapatma konusunda yasal hakkı olduğunu kabul etmediğini söyledi.

Konsolosluk, İsrail’in 1967 savaşında ele geçirdiği ve o zamandan beri işgal altında tuttuğu Kudüs’ün bir bölümünde bulunuyor.

Dört Avrupa ülkesi İsrail’in Batı Şeria planını kınadı

Miliband yaptığı açıklamada, İsrail ile yapılan görüşmelerin ardından, “Başkonsolosluk binamız kapanmayacak ve bugünden itibaren ‘Birleşik Krallık Kudüs Temsilciliği’ olarak anılacaktır,” dedi.

Miliband, temsilciliğin “hayati hizmetleri sunmaya ve Filistin halkıyla olan çalışmalarımızı sürdürmeye devam edeceğini” belirtti.

Perşembe günü, İsrail’in konsolosluğun kapatılmasını emretmesinin üzerinden 30 gün geçti.

Bu adım, Birleşik Krallık’ın İsrail yerleşim yerlerine uyguladığı yaptırımlara, özellikle de bu yerleşim yerlerinde üretilen malların ithalatının yasaklanmasına yanıt olarak atıldı.

Sa’ar, X’te paylaştığı bir gönderide, “Net bir ilke belirledik: İsrail uygun misilleme önlemleri almadan İsrail aleyhine hiçbir eylemde bulunulamaz,” diye yazdı.

Bakan söz konusu önlemlerin, 8 Eylül’deki açıklamasının ardından “bu ruhla” uygulandığını belirtti.

Birleşmiş Milletler ve çoğu ülke, uluslararası hukuk kapsamında yerleşim yerlerini yasadışı kabul ediyor. İsrail ise bu görüşe itiraz ediyor.

Miliband, son haftalarda bir dizi personeli ve ailelerini geri çekmiş olan Birleşik Krallık’ın artık varlığını güçlendirmeye çalışacağını söyledi.

Birleşik Krallık’ın birkaç İsrailli diplomatı sınır dışı edebileceğine dair spekülasyonların ardından Miliband, iki taraf görüşmelerini sürdürdüğü sürece Birleşik Krallık’ın İsrail’e karşı herhangi bir misilleme önlemi almayacağını belirtti.

İsrail, konsolosluğun kapanacağı konusunda ısrarcı davranırken, Birleşik Krallık ise konsolosluğu açık tutmaya çalıştı.

Londra bu çabaların bir parçası olarak geçen hafta ülkenin en üst düzey ulusal güvenlik danışmanı Jonathan Powell’u görüşmeler için İsrail’e gönderdi.

İngiltere, İsrail’e karşı “hedefli yaptırımlar” planlıyor

New York Times’a konuşan üç yetkili, Powell’ın özel bir toplantıda üst düzey İsrailli yetkililere, İngiliz diplomatik temsilcesinin kapatılmasını önlemenin bir yolunu bulmaları için çağrıda bulunduğunu belirtti.

Üç yetkiliden ikisinin aktardığına göre, Powell ayrıca konsolosluğun kapatılması halinde ülkesinin, Londra’daki İsrail Büyükelçiliğinden bir dizi diplomatı sınır dışı ederek misilleme yapabileceği uyarısında bulundu.

Geçen hafta Ramallah’ta düzenlenen ayrı bir toplantıda Powell, Filistin Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas’a, İsrail’in konsolosluğu kapatma kararını uygulamaya koyması halinde İngiltere’nin bir şekilde misilleme yapacağını söylediğini, diğer iki yetkili aktardı.

Kaynaklar, İsraillilerin Powell’ın önerilerine olumlu yanıt vermediklerini ve kendisinin bir anlaşma sağlayamadan İsrail’den ayrıldığını belirtti.

Ürdün hükümetine göre, Powell daha sonra Kral II. Abdullah ile bir görüşme yapmak üzere Ürdün’e gitti.

Son iki yıl içinde, Norveç ve Avustralya’dan diplomatlar, İsrail politikalarını eleştirip Filistin devletine destek verdikten sonra Filistinlilere yönelik misyonlarını Ürdün’e taşımak zorunda kalmışlardı.

İsrail hükümetinin düşünce yapısını yakından bilen ve hassas bir konuyu tartışmak üzere isminin açıklanmamasını isteyen bir kaynak, POLITICO’ya bu temsilciliğin vize veremeyen, pasaportları yenileyemeyen ve Filistin Yönetimi ile irtibat kuramayan “temelde boş bir kabuk” olduğunu söyledi.

İngiltere, konsolosluklarda genellikle vize veya pasaport düzenlemez.

Kaynak, “Oradaki yedi diplomatın görevi, temelde binanın bakımını yapmak ve Union Jack bayrağını yerinde tutmak,” dedi.

Buna rağmen bir İngiliz yetkili, anlaşmayı “iyi bir sonuç” olarak nitelendirdi. Üç hafta süren zorlu müzakerelerin ardından, korkulan karşılıklı sınır dışı etme sarmalından kaçınılmış oldu.

Kapatma kararı, İsrail hükümetiyle diplomatik ilişkileri yürüten Tel Aviv’deki Birleşik Krallık büyükelçiliğini etkilemiyor.

İşgal altındaki Doğu Kudüs’ün Şeyh Cerrah mahallesindeki konsolosluk, Birleşik Krallık’ın Kudüs, işgal altındaki Batı Şeria ve Gazze’deki Filistinlilerle olan ilişkilerini yürütüyor.

Temsilcilik ayrıca Filistinlilere konsolosluk hizmetleri de sunuyor.

Mevcut gerginliklere rağmen, Birleşik Krallık ve İsrail, ekonomi, güvenlik ve istihbarat alanlarında yakın ortaklar.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

AB, ABD baskısı sonucu “dezenformasyon” konferansından çekildi

Yayınlanma

Trump yönetimi birçok ülkeye, dezenformasyon konusunda Avrupa’nın önde gelen bir konferansına verdikleri desteği geri çekmeleri için baskı uyguladı.

Bunun üzerine Kanada, Litvanya ve AB Dışişleri Servisi (EEAS) bunu kabul etti.

Çarşamba ve Perşembe günleri düzenlenen #Disinfo2026 konferansı, Avrupa’nın dezenformasyonla mücadele topluluğunun yıllık buluşması ve yüzlerce araştırmacı, gazeteci, teknoloji uzmanı ve politika yapıcıyı Litvanya’nın Vilnius kentindeki bir otelde bir araya geldi.

Konferans, Brüksel merkezli bağımsız bir kâr amacı gütmeyen kuruluş olan EU Disinfo Lab tarafından düzenleniyor.

Konferanstan birkaç gün önce, ana destekçileri olan Litvanya Dışişleri Bakanlığı, Avrupa Dış Eylem Servisi (EEAS) ve Kanada Dışişleri Bakanlığı’nın logoları web sitesinden kaldırıldı.

Guardian ile paylaşılan etkinlik fotoğraflarında, resmi konferans materyallerine basılmış bu kuruluşların logolarının üzerine yapıştırılmış beyaz etiketler de görülüyor.

Bu durum, logoların programdan aceleyle çıkarıldığını gösteriyor gibi görünüyor.

Avrupalı yetkililer de dahil olmak üzere konuyu yakından bilen üç kişi, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın konferansa verdikleri destek konusunda birçok hükümetle temasa geçtiğini doğruladı.

The Guardian’ın ele geçirdiği ABD Dışişleri Bakanlığı’na ait iç belgeler, ABD’li yetkililerin Litvanya’ya “ABD’nin endişelerini ciddiye aldığı” için teşekkür ettiğini de ortaya koyuyor.

Belgede, Washington’un, Litvanya’nın ABD’yi yabancı bir bilgi tehdidi olarak nitelendiren bir panelin düzenlenmesini “kınanacak ve şaşırtıcı” bulmasının “minnettar” olduğu ve konferansa katılımını sınırlama kararını memnuniyetle karşıladığı belirtiliyor.

The Guardian’ın edindiği bilgiye göre Fransa ile de temasa geçildi.

“FIMI tehdidi olarak ABD: uyum sağlamak, kabul etmek, karşı koymak” başlıklı bu panel (burada FIMI kısaltması “yabancı bilgi manipülasyonu ve müdahalesi” anlamına geliyor) çarşamba günü yapıldı.

Panel, Avrupa’nın dezenformasyon topluluğunun Washington olmadan dayanıklılığını nasıl yeniden kazanabileceğini ele aldı ve konferansın, ABD’nin Avrupa’da bir dezenformasyon aktörü olabileceği fikrini ilk kez gündeme getirdiği görülüyor.

Kaynaklar ve iç belgelere göre, Dışişleri Bakanlığı, aralarında eski bir CIA görevlisinin de bulunduğu üç Amerikalı konuşmacının yer aldığı bu panele özellikle odaklanmıştı.

Görüşmelerden haberdar olan bir kişiye göre, diğer yazışmaların kaynağı ABD Dışişleri Bakanlığı Kamu Diplomasisi Müsteşarı Sarah B. Rogers’ın ofisi gibi görünüyordu.

Litvanya, Kanada ve AB, yaptıkları açıklamalarda, konferans programının, dezenformasyondaki ABD’nin rolüne ilişkin resmi görüşleriyle uyuşmadığını belirttiler.

Oysa bu program, Haziran ayından itibaren, desteklerini geri çekmelerinden aylar önce hazırlanmıştı.

Litvanya Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada, “Konferans programının bazı kısımları hükümetin resmi tutumundan farklılık gösterdiği için Litvanya, ‘Disinfo 2026’ konferansına katılımını iptal etmiştir” dedi.

Global Affairs Canada (GAC) sözcüsü Samantha Lafleur, “GAC, dış etkinliklere katılımı ve bu etkinliklere sponsorluğu her bir vaka için ayrı ayrı dikkatle değerlendirir. Birkaç panel tartışmasının çerçevesindeki değişikliklerin ardından, GAC, AB DisinfoLab 2026 konferansındaki bu oturumlara katılımını gözden geçirmeye karar verdi,” dedi ve Kanadalı yetkililerin hâlâ konferansa katıldıklarını da ekledi.

Bir AB sözcüsü, Avrupa Dış Eylem Servisi’nin konferansa verdiği desteği geri çekmeye karar verdiğini doğruladı; bunun nedeni ise “organizatörlerin bazı tartışmaları, AB’nin resmi tutumlarıyla uyuşmayan bir şekilde çerçevelemeyi tercih etmeleriydi.”

The Guardian’ın edindiği bilgiye göre, AB yetkilileri ABD’nin bir dezenformasyon aktörü olarak nitelendirilmesine katılmadılar.

Resmi destekçi olarak adını geri çekmesine rağmen, AB konferansa finansman sağlamaya devam ediyor.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Fransız analist Georges Kuzmanovic: Batı Rusya ile değil, kendi halkıyla savaşa hazırlanıyor

Yayınlanma

Editörün notu: Fransız jeopolitik analisti Georges Kuzmanovic, 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum’da yaptığı konuşmada Batı’nın, özellikle de Avrupa Birliği’nin derin bir siyasi ve ahlaki çöküş içinde olduğunu vurguladı. Batılı liderlerin gerçeklikten tamamen koptuğunu ve başarısızlıkla sonuçlanan küreselleşmenin yarattığı öfkeyle sürekli savaşı körüklediğini belirten Kuzmanovic, Avrupa’nın egemenliğini neoliberal oligarşilere ve ABD vesayetine kaptırdığına dikkat çekti. 2022’deki İstanbul Mutabakatı’nın NATO tarafından sabote edilmesinin ve ardı arkası kesilmeyen yaptırımların hezimetle sonuçlandığını ifade ederek, Batı’nın Küresel Güney’in bağımsız yükselişini kabullenemediğini dile getirdi.


Öncelikle bu buluşmayı düzenlediğiniz için teşekkür ederim. Bu Doğu-Batı Forumu gerçekten harika bir fikir. Ayrıca buraya gelemeyen Emmanuel Todd’un selamını iletmek için de buradayım; kendisi davetliydi fakat ailevi meseleleri yüzünden katılamadı. Avrupa Aydınlanması’nın geri dönüşünü görmeyi elbette çok isterdim; ancak bana öyle geliyor ki önce duvara toslayacağız, nitekim şu anda yaptığımız da tam olarak bu. Thomas’ın da dile getirdiği gibi, hızlı bir çöküşün içindeyiz. Yeni bir Avrupa’ya kavuşmak için lider kadrolarımızı değiştirmek zorundayız. Mikael von der Schulenburg’un da belirttiği üzere liderlerimizin büyük çoğunluğu, gerçeklikten neredeyse Orwellvari bir boyutta tamamen kopmuş durumda.

Avrupa Birliği’nin şu anda tam anlamıyla bir istikrarsızlık odağı haline gelmesinin sebebi de bu. Varsa yoksa savaş tamtamları, bitmek bilmeyen savaş lafları… Elbette ilk hedef Rusya; fakat sadece Rusya değil, İran da sırada. Bir ucundan Çin’e, gelecekte de yükselişi nedeniyle zihinlerde şimdiden düşmanlaştırılmaya başlanan Hindistan’a uzanıyor bu söylem. Bunun ardındaki asıl, derin sebep ise başta siyasiler ve medya patronları olmak üzere -belki sanayiciler biraz daha az- tüm bu yönetici sınıfın öfkeden çılgına dönmüş olması. Küreselleşme baştan aşağı ters teptiği için öfkeliler. Küreselleşmeyi bütün kaymağı kendileri yemek, gezegenin geri kalanını ise sırf Batılı seçkinler için çalışabildikleri için minnettar köleler kılmak üzere kurgulamışlardı. Fakat işler beklendiği gibi gitmiyor.

Bir yandan da Avrupa değerlerinden, demokratik ilkelerden, insana saygıdan dem vuruyorlar. Gelgelelim dünya nüfusunun yüzde 10’u küresel kaynakların yüzde 50’sini tüketirken bu değerleri savunamazsınız; temel sorun burada düğümleniyor. Dünyanın geri kalanı artık “Yetti artık!” diyor ve bu sömürüyü kabul etmiyor. Bana kalırsa kapıldıkları derin paniğin asıl sebebi bu. Tam da bu yüzden, bir sonraki hava harekâtının, bir sonraki bombanın veya taarruzun bir şeyleri değiştireceği umuduyla Birleşik Devletler’e gittikçe daha fazla tabi oluyor, onun vassalı haline geliyorlar. Ne de olsa Rusya’yı, İran’ı, Çin’i, Hindistan’ı yöneten herkes -Modi dahil- “kötü adam.” Şöyle tek bir darbe indirilse, halk ayaklanıp hükümeti değiştirecek; çünkü “iyi” olan biziz, o halklar da iyilikten anlar elbette! Bütün liderleri kötü olduğuna göre, müzakereye yer yok. Müzakereye alan bırakmadığınızda ise hiçbir çözüm üretemezsiniz.

Bir Fransız mizahçının pek eğlenceli bir sözü vardır: “Düşman aptaldır; çünkü düşman olduğunu bir türlü anlamaz.” Zihniyet tastamam bu. İşte bu yüzden karşılarındaki her hasım bir şekilde Hitler oluveriyor. Miloseviç Hitler’di, Saddam Hüseyin Hitler’di, Kaddafi Hitler’di; tabii ki Putin de Hitler. Bu tam bir saçmalık. Bir kere Hitler elden ele düşüp anlamını yitiriyor. Herkes Nazi ise, o zaman kimse Nazi değildir; asıl sorun da burada başlıyor. Üstelik mutlak bir kötülükle masaya oturup konuşamayacağınıza göre, hiçbir çözüme de ulaşamazsınız.

Ben de aynı kanaatteyim. Sol gelenekten geliyorum; uzun yıllar sol partilerde yöneticilik yaptım ve bugün sol partilere baktığımda aynı hisse kapılıyorum. Beş altı yıl öncesine kadar küreselleşme karşıtı eylemlerin ve buluşmaların merkezinde onlar vardı. Fakat dikkat ettiyseniz, artık küreselleşme karşıtı eylemler yapılmıyor. Çünkü o buluşmaların tek amacı, Avrupalı veya Amerikalı solcuların Küresel Güney halklarına nasıl “bir şey olunacağını”, nasıl devrim yapılacağını, nasıl gelişileceğini vazetmesinden ibaretti. Şimdilerde ise Küresel Güney ülkeleri kendi başlarına örgütlenmeye başladığı için bu mesele solun ilgisini çekmez oldu.

Kuşkusuz, Avrupa’nın uluslararası arenaya yeniden dönmesini istiyorsak, egemenliğimizi geri kazanmak zorundayız. Bu daha önce de dile getirildi. Egemenliğimizi birleşik Avrupa uğruna, daha doğrusu Avrupa Birliği ve NATO uğruna yitirdik; ama hepsinden öte, kendi oligarklarımıza teslim ettik. Asıl mesele belki de burada: Neoliberal dogma, Batı ülkelerinde iktidarı fiilen gasp eden bir oligarşi yarattı. Fransa örneğini verecek olursam; medyanın yaklaşık yüzde 95’ini dokuz milyarder kontrol ediyor ve bunların altısı aynı zamanda silah üreticisi. Tablo ortada.

Bir diğer öfke sebepleri de şu: Bildiğiniz gibi, Ukrayna’da başlayan ve Avrupa’nın adeta üçüncü intiharı niteliğindeki bu korkunç savaştan birkaç hafta sonra, 2022’de gayet makul bir çıkış yolu sunan İstanbul Mutabakatı gündeme gelmişti. Ancak tarih tekerrür etmeyecekti; NATO ülkeleri, özellikle de Boris Johnson apar topar Kiev’e gidip “Beyler, savaşı sürdürmek zorundasınız,” dedi. Kafalarındaki plan şuydu: “Rus ordusuna karşı cepheyi altı ay tutun, biz onları ekonomik olarak çökerteceğiz.” Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı. O günden beri tam bir hezimet içindeler; şu anda yirmi birinci mi, yirmi ikinci mi, artık sayısını unuttuğum bir yaptırım paketiyle uğraşıyorlar ama hiçbiri işe yaramadı.

Aynı dönemde Amerikalılar, İran’da beş haftada bir savaş kaybetti. Kendini dünyanın hâkimi sananlar açısından korkunç bir hezimet bu. NATO yetkililerinin bile itiraf ettiği gibi, bilinçdışlarında kendilerinin dünyanın zirvesinde, geri kalanların ise barbar olduğu inancı yatıyor. Bu kibri terk etmediğiniz sürece tek bir adım bile ilerleyemez, hiçbir şey başaramazsınız. Öyle akılalmaz bir körlük içindeler ki Küresel Güney’de olup bitenler zerre kadar ilgilerini çekmiyor. Bunu bizzat biliyorum; çünkü burada bulunan arkadaşım Pedro ile birlikte Fréquence Populaire medyasını kurduk ve BRICS zirvelerini yerinde takip etmek için dünyayı dolaşıyoruz. İnanır mısınız, oradaki neredeyse tek Avrupalı gazeteci biziz. Delilik bu; geçenlerde Yeni Delhi’de düzenlenen zirveyi bile görmezden geldiler.

Hülasa; Albay Davis ve diğerlerinin de vurguladığı gibi liderlerimiz 1992 yılına ve Fukuyama’nın “tarihin sonu” masalına saplanıp kalmış durumda. Dünyaya savaştan başka bir gözle bakamayan, hasmını alt edecek hiçbir gücü olmamasına rağmen saçma bir inatla savaşı kazanmak zorunda olduğunu düşünen bir güruh bu. İşte tam da bu noktada bizlere daha büyük bir mesuliyet düşüyor. Burada yaptığınız işin kıymeti de bundan ileri geliyor; muazzam bir adım bu. Barış için bastırmak zorundayız. Profesör Zhang Weiwei’in ifade ettiği gibi, altı temel sütunun ilki barıştır. Gücümüz yettiğince hepimizin yapması gereken yegâne şey, barış zeminini zorlamaktır; zira gidişat son derece vahim.

Sosyalizme dair getirdiğiniz yoruma ise katıldığımı söyleyemem; çünkü bu düşünce özünde Marx’ın külliyatına dayanır. Marx’ı okuduğunuzda, şiddeti dışlamadığını görürsünüz; mesele insan toplumunun barışçıl yollarla evrilmesi değildir. Aksine, şiddet ve kan öngörülür; hatta daha fazla kanın çoğunluğu ayağa kaldıracağı savunulur. İnsanlığın maruz kaldığı tüm adaletsizlikler, bir nevi Haiti usulü, işçi sınıfının bedeninde somutlaşmış kabul edilir. İşte tam da bu gerekçeyle, sözde işçi sınıfında toplanan bu haksızlıklar silsilesi; ona savaşla, can alarak toplumu zorla ele geçirme ve o muhayyel komünist düzeni şiddet yoluyla dayatma hakkını tanır. Dolayısıyla bu, İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’sında gördüğümüz demokratik sosyalizm değildir; bambaşka bir şeydir.

Bir şey daha ekleyecektim, unuttum… Evet, İkinci Dünya Savaşı’nda bugünkü Hırvatistan topraklarında faşist ideolojiye dayalı bir Ustaşa devleti kurulmuştu. Kukla devlet deyip geçiyorlar; kukla falan değil, Katolik Kilisesi’nin Ustaşa hareketiyle el ele verdiği, Nazi Almanyası’nın doğrudan müttefiki olan bir devletti bu. Kurulan toplama kamplarında yaklaşık 1 milyon Sırp, Yahudi ve Roman katledilirken tek bir rahip dahi buna karşı çıkmadı. Hatta rahipler bu cinayetlere bizzat iştirak etti, Sırpları zorla Katolik yaparak yeniden vaftiz etme ayinlerine katıldı. Velhasıl, son derece karmaşık bir mesele bu.

Neticede tüm bunlar ülkelerimizin içine düştüğü hızlı çöküş ve şizofreniyle ilintili. Albay Davis’in Deep Dive kanalında sıkça tekrarladığı gibi, akılalmaz bir durumla karşı karşıyayız: Liderlerimiz dört buçuk yıldır bizi Rusya’yla savaşa hazırlıyor. Geçen yıl Fransa Belediyeler Birliği toplantısında -ki hiç yeri değilken- Genelkurmay Başkanı mikrofonu alıp kürsüden 2030’da Rusya ile savaşa hazırlanmamız gerektiğini söyledi. Pekâlâ, hazırlanalım; fakat ne zorunlu askerlik var, ne seferberlik planı, ne üretilen yeni bir tank, ne de mühimmat. Gelgelelim çok tuhaf bir gelişme var: Jandarma ve polis teşkilatı için toplumsal olaylara müdahale amaçlı çok sayıda zırhlı araç satın aldılar; her iki birim de tepeden tırnağa silahlandırıldı.

Bana kalırsa Rusya ile şu aşamada barış yapamazlar. Yakında cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yapılacağı Fransa örneğinden gidecek olursak; bütün bu savaş çığırtkanlığı, asıl tartışılması gereken hayati meselelerin üzerini örtmek için yapılıyor. Kamu borcumuz neden bu kadar çığırından çıktı? Borç neden bu denli hızla katlanıyor? On yıllık tahvil faizleri nasıl oldu da yüzde 5 sınırına dayandı? Gençler neden iş bulamıyor? Ücretler neden bu denli sefalet düzeyinde kaldı? Litre başına dizel fiyatı nasıl 3 avroya fırlayacak? Bu tam bir delilik; bu fiyata kimse çalışamaz, geçinemez. İşte bu gerçeklerle yüzleşmekten kaçmak ve kapıdaki toplumsal isyanları bastırmaya hazırlanmak için Rusya ile savaştan dem vuruyorlar. Açıkça ifade ediyorum: Aslında kendi halklarıyla savaşmaya hazırlanıyorlar.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English