Dünya Basını
Çin’de realist ekolün temsilcisi Yan Xuetong: Trump Tayvan Boğazı’nda Çin’le savaşa girmek istemez

Çin realizminin öncülerinden Yan Xuetong, yaklaşan ABD başkanlık seçimleri öncesi değerlendirmelerde bulundu: “Trump, Tayvan Boğazı’nda Çin ile savaşa girmek istemez. Boğazda bir savaşı önleme konusunda Biden’dan daha temkinli davranacaktır… Ancak Çin ile ABD arasındaki ticari anlaşmazlığın daha da kötüleşmeye devam edeceğini düşünüyorum.”
Tsinghua Üniversitesi Uluslararası Çalışmalar Enstitüsü Direktörü ve The Chinese Journal of International Politics dergisinin baş editörü olan Prof. Dr. Yan Xuetong, ayrıca Çin’de Uluslararası İlişkiler (Uİ) disiplininde realist yaklaşımın temsilcisidir.
Çin akademisinin kendine özgü, Batı dışı Uluslararası İlişkiler teorisi geliştirme çabalarına öncülük eden isimlerden biri olan Yan Xuetong, 2005 yılında Uluslararası İlişkiler disiplinini Batılı olmayan düşünce ve tarihsel deneyimlerle zenginleştirmeyi amaçlayan bir araştırma projesi başlatmıştır. Batılı realist yaklaşımın temel varsayımlarını eski Çin felsefesinden türetilen yeni kavramlarla birleştiren Yan, ahlaki realizm (moral realism) teorisini geliştirmiştir. Ahlaki realizm teorisi ile Çin’in yükselişini ve uluslararası düzendeki değişimleri açıklamayı hedefleyen Yan Xuentong, realist yaklaşımın merkezindeki ‘güç’ unsurunu Çin felsefesinden ödünç aldığı ‘ahlak’ kavramı ile birleştirerek ‘büyük güç’ için yeni bir tanımlama yapmaktadır.
Aşağıda çevirisini paylaştığımız röportaj, Yan Xuetong’un ve aynı ekolden gelen Çinli entelektüellerin, Çin’e özgü realist yaklaşımla ABD-Çin ilişkilerini, Çin’in uluslararası düzendeki rolünü ve çok kutupluluk tartışmalarını nasıl okuduğunu anlamak açısından önemli. Öte yandan Çin Uİ akademisinde Yan’ın realizmini eleştiren, eksik bulan ve özgün teori geliştirme iddiasıyla kendi kavramlarını üretmeye çalışan farklı yaklaşımlar da mevcut.
***
Önümüzdeki 10 yıl: Tsinghua Üniversitesi’nden Yan Xuetong, Trump, Tayvan ve bunların Çin için ne anlama geldiğini anlatıyor
Kawala Xie, South China Morning Post
-Sizce eski ABD Başkanı Donald Trump Tayvan konusunda nerede duruyor? Son döneminde yaptığı gibi “tek Çin” politikasına meydan okuyacak mı?
Trump’ın Tayvan konusunda ABD Başkanı Joe Biden’dan daha ileri gideceğini sanmıyorum. Biden ve Trump dönemlerinin politikalarını karşılaştırırsanız, Biden’ın [yönetiminin] Tayvan’ın bağımsızlığına Trump’tan daha meyilli olduğunu görürsünüz. Fark etmiş olabileceğiniz bir husus da Trump’ın her zaman Soğuk Savaş’tan bu yana yeni bir savaşa dahil olmayan tek ABD başkanı olduğunu iddia etmesidir. Bu ne anlama geliyor? Trump gerçekten de Tayvan Boğazı’nda Çin ile savaşa girmek istemiyor. Boğazda bir savaşı önleme konusunda Biden’dan daha temkinli davranacaktır.
-İki ülke başkanının kasım ayında San Francisco’da bir araya gelmesinden bu yana Çin ve ABD arasında bir şey değişti mi? Zirve herhangi bir şey başardı mı?
San Francisco zirvesi aslında Çin ve ABD’nin Tayvan konusunda savaşa girmesini engelledi. Çin ve ABD arasındaki ana temel sorunu çözdü.
Tayvan lideri William Lai Ching-te’nin göreve başlamasının ardından bu kez Tayvan Boğazı’nda yapılan tatbikatların son gününde Çinli ve Amerikalı askeri yetkililer bir video görüşmesi gerçekleştirdi. Bu da Çin ve ABD’nin Tayvan ihtilafının bir savaşa dönüşmesini engellemek için bir kriz yönetim mekanizması kurduğunu gösteriyor.
Çin ve ABD arasındaki çatışma ve karşı karşıya gelme zirvenin ardından durmadı ancak iki önemli şekilde değişti. Birincisi, daha da kötüye gitti: ABD, Çin’i çevreleme politikasını teknolojik ayrışmadan ticari korumacılığa kadar genişletti… Çin ile ABD arasındaki ticari anlaşmazlığın daha da kötüleşmeye devam edeceğini düşünüyorum.
Peki diğer nispeten olumlu değişiklik nedir? İki taraf, öğrenciler arasında, ikinci aşama diyaloglarda ve akademik değişimler de dahil olmak üzere sosyal değişimleri güçlendirmek için bir anlaşmaya vardı. Çin ve ABD arasındaki sosyal değişimler bir önceki yıla göre daha rahat bir hale geldi.
-Pekin bu alışverişlerin Trump’ın Beyaz Saray’a dönme ihtimali nedeniyle sekteye uğrayabileceğinden endişe ediyor mu?
Seçimin sonucu ne olursa olsun, Trump ya da Biden kazansın, Çin-ABD ilişkilerinin şu andan gelecek yılın ilk yarısına kadarki genel eğilimi sürekli kötüleşme yönünde olacaktır. Seçimler yoğunlaştıkça, her iki taraf ve partileri Çin’e karşı daha sert olmak zorunda kalıyor, bu nedenle Biden yönetimi kesinlikle ikili ilişkiler için yapıcı olmayan bazı yeni politikalar getirecektir.
Ancak kimin kazandığına bağlı olarak etkiler farklı olacaktır. Biden kazanırsa, ikili ilişkiler temelde şu anda olduğu gibi aynı yolda devam edecek. Ancak Trump kazanırsa – ki kazanma ihtimali giderek artıyor – Çin ve ABD arasındaki ekonomik çatışma artacak ve güvenlik konusundaki anlaşmazlıklarından bile daha ciddi olacak.
Trump, Çin ürünlerine yönelik gümrük vergilerini Biden’dan daha büyük ölçekte artırırsa, Çin kesinlikle kendi önlemleriyle karşılık verecektir. Eğer [Washington] Çin ürünlerinin ithalatını kısıtlarsa, Çin de Amerikan ürünlerine ancak belli bir ölçüde kısıtlama getirebilir.
-Trump kazanırsa, Çin’in Avrupa Birliği ile ilişkileri nasıl olacak?
Biden ya da Trump’ın kazanmasından bağımsız olarak, önümüzdeki yıl Çin-AB ilişkilerinde kademeli bir iyileşme olacaktır. Zira İsrail-Hamas savaşı Avrupa ülkeleri ile ABD arasındaki mesafeyi açmıştır.
Avrupa ülkeleri Gazze konusunda stratejik olarak ABD ile aralarına mesafe koydukları sürece, bu konudaki pozisyonları kaçınılmaz olarak Çin’inkine yakın olacaktır. Dolayısıyla Çin ile Avrupa arasındaki ilişkilerin geliştirilmesine yönelik siyasi koşullar, Avrupa ülkelerinin Çin’i eleştirdiği Ukrayna savaşının yaşandığı döneme kıyasla daha iyi olacaktır.
ABD’nin müttefikleri buna hazırlanmaya başladı. Daha bu yıl Almanya Başbakanı [Olaf Scholz] Çin’i ziyaret etti ve Çin, Japonya ve Güney Kore arasındaki diyalog 4 buçuk yıl sonra yeniden başladı. Bunun nedeni açık: Trump’ın güvenlik konularında Biden kadar güçlü bir şekilde Çin’in karşısına çıkacağını düşünmüyorlar. Başka bir deyişle, Trump’ın müttefiklerine sağladığı güvenlik korumaları Biden dönemine göre çok daha zayıf olacak, bu nedenle Çin ve ABD arasında tuttukları dengeyi ayarlamaları gerektiğini biliyorlar.
-Çin son Japonya-Filipinler güvenlik anlaşmasından endişe duymalı mı?
ABD’nin başlıca stratejik rakibi olarak Çin de hazırlıklı olmalı. Çin’in de ABD müttefikleriyle ilişkilerini geliştirmek için inisiyatif alacağını düşünüyorum – muhtemelen güvenlik açısından değil. Çin’in bu ülkelerle ekonomik ve sosyal ilişkilere ağırlık vermesi daha muhtemel. Çünkü ister Avrupa, ister Japonya, ister Güney Kore ya da başka bir ülke olsun, Çin pazarına hala ihtiyaçları var.
-AB, Çin’in elektrikli araçlar gibi yeni enerji ürünlerine yönelik sübvansiyon iddialarına ilişkin soruşturma başlattı. Sizce bu tür ticari anlaşmazlıkları yönetmenin bir yolu var mı?
ABD güvenlik konusunda müttefikleriyle arasına mesafe koydu diye Çin ile ABD müttefikleri arasındaki ekonomik ilişkiler otomatik olarak iyileşmeyecektir. Çin’in bu konuda hala yapması gereken çok şey var.
Avrupa Birliği bu konuda iyi bir örnektir. Çin ve ABD arasındaki stratejik ilişki ne olursa olsun, Avrupa, Avrupa pazarına karşı daha korumacı olma eğilimindedir. Popülizm ve korumacılık da yükselişte.
Ben şahsen Çin ve Avrupa ülkelerinin ticari anlaşmazlıkları çözmek istiyorlarsa, birbirlerine karşı kısasa kısas misilleme yapmak yerine yeni alanlarda işbirliğine odaklanmaları gerektiğini düşünüyorum. Örneğin, elektrikli otomobiller konusunda Avrupa, Çin ile üretim konusunda ortak çalışmalar yapabilir ve bunu Avrupa ülkeleri için karlı hale getirebilirse işbirliğini yeniden gözden geçirebilir. Çin’den daha fazla araba ithal etmesi, Çin’in elektrikli araba yapması için daha fazla parça ihraç edebileceği anlamına geliyor. Çin arabalarını ithal etmezse, Çin daha az üretecek ve o zaman da daha az parça ihraç edecektir. Çin ve Avrupa arasındaki ekonomik ilişkilerin gelişmesine yardımcı olabilecek böyle bir çıkar ilişkisi kurmalıdır.
-Önümüzdeki 10 yıl içinde Çin-ABD ilişkileri hakkında bir tahminde bulunmak ister misiniz? İki ülke ekonomik, teknolojik ve askeri güç açısından nasıl karşılaştırılacak?
Uluslararası ilişkiler açısından, İsrail-Gazze savaşı ABD’nin küresel siyasi etkisini azaltacaktır. Bu zaten çok açık, çünkü müttefikleri bile bu konuda onunla aralarına mesafe koymak zorunda. Bu durum savaşın sonuna kadar da değişmeyecek.
ABD’nin [uluslararası] ilişkileri daha da kötüleşirken, Çin’in [uluslararası] ilişkileri de mutlaka iyileşmek zorunda değil. Ancak ABD’nin diğer büyük güçlerle stratejik ilişkileri zayıflayacağından, Çin ile ABD arasındaki stratejik denge ABD’nin aleyhine bozulacaktır.
Çin ve ABD’nin ekonomik büyüklükleri halihazırda diğer büyük güçlerin dört ila yedi katı olduğu için, kapsamlı güç açısından Çin ve ABD önümüzdeki 10 yıl içinde diğer ülkelerle aralarındaki farkı daha da açacaktır. ABD’nin GSYİH’si, Çin hariç diğer büyük ülkelerin GSYİH’sinden en az yedi kat daha fazladır. ABD ekonomisi yılda yüzde 1 büyürse, Çin dışındaki ülkelerin aradaki farkın açılmasını önlemek için en az yüzde 7 büyümesi gerekir. Bunu başarmak mümkün değil.
Peki ya Çin? Diğer ülkelerle Çin arasındaki GSYİH farkı en az dört kat, yani … Çin yılda yüzde 2 büyürse, bu ülkelerin aradaki farkın açılmasını önlemek için yüzde 8 büyümeleri gerekecek. Bu da sadece küçük bir olasılıktır. Çin’in yıllık en az %2 ya da daha fazla büyümeyi sürdürmesi zor değil.
Çin’in ikinci çeyrek büyümesi %4,7 ile beklentilerin altında kaldı. Bunun sonucu olarak Çin ve ABD arasındaki iki kutuplu yapı daha belirgin hale gelecektir.
İkinci olarak, önümüzdeki beş yıl içinde, 2024’ten 2029’a kadar, Çin ve ABD arasındaki GSYİH farkı açılma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Neden mi? Yapay zeka ve çip araştırma ve üretiminde Çin ve ABD arasındaki fark giderek artıyor ve bu iki şey hem Çin hem de ABD ekonomilerinin giderek daha fazla bağımlı olduğu gelecekteki dijital ekonomi üzerinde büyük bir etkiye sahip.
Bir başka faktör de önümüzdeki beş yıl içinde Çin’deki yabancı ve Çinli özel yatırımların ABD’deki yabancı ve Amerikalı özel yatırımlardan daha az olabileceği. Dolayısıyla, ABD’deki toplam yatırım Çin’dekinden daha büyüktür ve ABD’nin yapay zeka ve çip araştırma ve geliştirme alanında Çin ile arasındaki fark da açılabilir. Sonuç olarak, Çin ve ABD’nin GSYİH farkı açılma tehlikesiyle karşı karşıya.
Savunma harcamaları açısından ABD yılda 900 milyar ABD dolarının üzerinde harcama yapmaktadır. Çin ise bunun yüzde 30’undan daha azını harcamaktadır. ABD de savaşlara katılıyor ve savaş deneyimi kazanıyor. Dolayısıyla önümüzdeki beş yıl içinde Çin’in askeri güç bakımından ABD ile arasındaki farkı kapatması daha az mümkün.
2030’dan 2034’e kadar ise tahmin yapmak daha zor. Çünkü 2030’a kadar “karşı küreselleşme” daha güçlü olacak ve hem Çin hem de ABD önceki beş yıla göre daha büyük kalkınma sorunlarıyla karşı karşıya kalacak. Popülizm dünyanın ideolojisine hakim olacak ve her iki ülkenin de bununla başa çıkmak için büyük politika düzenlemeleri yapması gerekecek. Her iki ülke için de içeride ve dışarıda daha büyük zorluklar yaşanacak. Bakalım kim bununla daha iyi başa çıkabilecek.
Bu dönemde Çin’in ABD ile arasındaki güç farkını kapatması gibi büyük bir ihtimal olduğunu düşünmüyorum. Ancak aradaki farkın açılmasını durdurmak mümkün. Çin ile ABD arasındaki fark bu dönemde yeniden daralmaya başlayabilir mi? Bu mümkün, ancak bu Çin’in ABD’den daha fazla politika reformu yapıp yapamayacağına bağlı.
-Yani yükselen Doğu ve gerileyen Batı fikri geçerli olmayabilir mi?
“Doğu yükseliyor ve Batı geriliyor” demekle ilgili iki sorun var. Birincisi, Doğu ve Batı’nın kimler olduğu net değil. Doğu Hindistan’ı, Brezilya’yı, Güney Afrika’yı, Vietnam’ı ya da Küba’yı kapsıyor mu? Doğu Rusya’yı da kapsıyor mu? Rusya kendisini kesinlikle bu şekilde görmüyor. O halde grupların ne olduğunu bilmiyorsak, kimin yükseldiğini ve kimin gerilediğini nasıl bilebiliriz?
İkinci olarak, bir yükseliş ve düşüşü nasıl değerlendirirsiniz? Hızlı GSYH büyümesi ya da dünya GSYH’sinde büyük bir paya sahip olmak yükseliş anlamına mı gelir? Yoksa teknolojideki daha hızlı gelişmeler mi? Doğu ve Batı’nın kim olduğunu ve yükseliş ve düşüş kriterlerini bilmediğimizde, bu sözün sadece [bazı] insanların hüsnükuruntularını yansıttığını düşünüyorum… Diledikleri şey gerçek olmayacaktır – bu karşılaştırmalı güçteki değişime bağlıdır.
Eğer Doğu’yu sadece Çin, Batı’yı da sadece ABD olarak tanımlarsanız, 2002’den 2012’ye kadar geçen 10 yılda Çin gerçekten de GSYİH açısından ABD ile arasındaki farkı hızla kapattı. Ancak bugün artık durum böyle değil. ABD doları cinsinden dünyanın toplam GSYH’sinde Çin ve ABD’nin oranını karşılaştırırsak, şu anda daralmıyor, aksine genişliyor.
-Eğer önümüzdeki on yıl içinde dünya daha da iki kutuplu hale gelecekse, bu Çin’in çok kutuplu bir düzeni destekleme politikasını nasıl etkiler?
“Çok kutupluluk” terimi dünyanın nesnel bir tanımı değildir – bu bir temennidir, gerçeklik değil. Pek çok ülke çok kutupluluğu ilerletmek istiyor, ABD bile. ABD … [dünyanın] iki kutuplu olduğunu söylemiyor, çünkü ABD Çin’in kendisiyle eşit düzeyde olduğunu kabul etmek istemiyor. Diğer büyük ülkeler de çok kutuplulukta ısrar ediyor, çünkü dünyanın bir kutbu olmak istiyorlar.
Çin dünyanın çok kutuplu hale geleceğini umuyor ve bu nedenle çok kutupluluğu teşvik edeceğini söylüyor. Ancak iki kutuplu bir yapıya doğru olan mevcut eğilimin, herhangi bir ülkenin bunu durdurma kabiliyetinden çok daha güçlü olduğu açıktır.
İki kutuplu bir dünyada, iki süper güç orta bölge ülkeleri olarak adlandırılan ülkeler için rekabet edecektir. [Bu ülkeler] taraf tutmamayı, bağlantısız olmayı tercih ederler, böylece her ikisinden de faydalanabilirler. Ancak tek kutuplu bir dünya söz konusu olduğunda bu stratejiyi kullanamazlar.
“Küresel Güney” kavramı yeniden popüler olmaya başladı çünkü Çin ve ABD rekabet ettiğinde, bu ülkeler aralarındaki çatışmaları kendi çıkarlarına hizmet etmek için kullanabilirler. Bu da Çin’i dezavantajlı duruma düşürüyor.
Çin’in Küresel Güney politikası, örneğin Hindistan’ınkinden farklıdır. Çin’in mevcut politikası, kendisinin Küresel Güney kavramından dışlanmasını engellemektir. Hindistan hükümetinin politikası ise bunun tam tersi: Çin’i Küresel Güney kavramının dışında tutmak ve kendisinin bu gruplaşmanın en önemli temsilcisi olduğunu vurgulamak.
Çin, Batılı ülkeleri içermeyen BRICS gibi çok taraflı örgütlerde Rusya ile birlikte bu kavramı desteklemeyi umuyor. [Çin, üyesi olduğu tüm Batılı olmayan örgütlerin bu Küresel Güney kavramına dahil olmasını ve böylece bu grubun bir parçası olma stratejik hedefine doğal olarak ulaşabilmeyi umuyor.
-Rusya ve Ukrayna arasındaki savaş konusunda, Çin’in barış görüşmelerine aracılık etmesi mümkün mü?
Bence Rusya ve Ukrayna’nın bu yıl doğrudan diyalog kurması pek olası değil. Savaş alanında mutlak bir çıkmaz yok, dolayısıyla iki tarafın oturup konuşması pek olası değil. Her ikisi de artık savaş alanında ilerlemelerinin mümkün olduğuna inanıyor.
Trump’ın seçimi kazanıp gelecek yıl göreve geleceğini ve ABD’nin Ukrayna politikasını değiştireceğini varsayarsak, doğrudan müzakereler mümkün olacaktır. ABD Ukrayna’nın başlıca askeri destekçisi olduğu için Avrupa’nın sağladığı askeri yardım Ukrayna’yı uzun vadede desteklemeye yetmiyor. Bu durumda 2025 yılında bir müzakere ihtimal dışı bırakılamaz.
Çin ne savaşın başlatıcısı ne de katılımcısıdır. Avrupa ülkeleri ve ABD’den farklı olarak, aslında askeri yardım sağlayıcıları olarak savaşa dolaylı olarak dahil olmuşlardır. Dolayısıyla Çin’in oynayabileceği rol onlarınki kadar büyük değildir. Çin’in barış yapıcılığı yapıcıdır, ancak müzakereleri kolaylaştırmada oynayabileceği fazla bir rolü olmayabilir.
-Avrupa ülkeleri sık sık Çin’in Rusya üzerinde etkili olmasını umduklarını söylüyorlar. Sizce bu beklenti çok mu yüksek?
Nisan ayında Avrupa’yı ziyaret ettiğimde birçok kişi bana bu soruyu sordu. Bence bu soruyu sormalarının nedeni uluslararası siyasetin temel yasalarını anlamamaları. Rusya dünyada nükleer bir güç ve [BM] Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi. Çin, Rusya’yı büyük politika değişiklikleri yapması için nasıl etkileyebilir? Bu mümkün değil. İsrail nükleer silahlara sahip olmasına rağmen büyük bir güç değil ve Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi de değil. Çok küçük bir ülke ama Avrupa devletleri ve ABD birlikte Gazze’deki savaşı sürdürmesini engelleyemez. Rusya’yı barışa ikna etmek Çin’in kapasitesinin ötesindedir.
-Çin ayrıca Hamas ve El Fetih arasındaki görüşmeleri de kolaylaştırdı. Sizce Çin Gazze’deki çatışmada nasıl bir rol oynayabilir?
Bence Çin, Hamas ve El Fetih’in nasıl uzlaşabileceklerini, ortaklaşa yönetebileceklerini veya belirli siyasi ilişkiler kurabileceklerini tartışmak için savaş sonrasına kadar beklemek zorunda olduklarına inanmıyor. Çin, Gazze konusundaki tutumları ve gelecekte Filistin meselesine nasıl yaklaşacakları konusunda onları müzakere etmeye teşvik etmenin şimdi mümkün olduğuna inanıyor.
Bu nedenle Çin, Hamas ve El Fetih’i Pekin’de görüşmeye davet etti. Bunun iki taraf arasında uzlaşma için bir başlangıç noktası oluşturduğunu düşünüyorum. Bunun sonunda taraflar arasında bir uzlaşmaya varılıp varılamayacağını ve Gazze Şeridi’nin ortak yönetiminin sağlanıp sağlanamayacağını bilmiyorum çünkü müzakerelerin sonucu sadece El Fetih ve Hamas’ın uzlaşıp uzlaşamayacağına değil aynı zamanda İsrail ve ABD’nin bölgeyi yönetmelerine izin verip vermeyeceğine de bağlı. Dolayısıyla korkarım ki müzakerelerin daha çok taraflı bir uluslararası ortamda yürütülmesi gerekecek.
-Birçok kişi Güney Çin Denizi’nde bir çatışma olasılığının Tayvan Boğazı’ndakinden daha fazla olduğunu söylüyor. Siz ne düşünüyorsunuz?
Tayvan meselesinin Çin ve ABD arasında askeri çatışmaya yol açma ihtimali artık daha düşük çünkü iki ülkenin bir yönetim mekanizması var. Tayvan Boğazı’ndaki askeri çatışma kontrol altına alındı, bu nedenle şimdi herkes Güney Çin Denizi meselesini tartışmaya başladı. Her iki meselenin de kazara bir çatışmayı ateşleme riski var, ancak Çin ile ABD arasında bir savaşa dönüşme riski yok.
1991’den bu yana Doğu Asya’da Güney Çin Denizi de dahil olmak üzere birçok küçük çaplı askeri çatışma yaşandığını, ancak bu bölgedeki ülkeler arasında savaş yaşanmadığını görebilirsiniz. O zamandan bu yana 33 yıl geçti, dolayısıyla Çin ve ABD’nin Doğu Asya’da küçük çaplı askeri çatışmaların ya da kazaların savaşa dönüşme ihtimalini önleyebilecek kapasitede olduğunu düşünüyorum.
-Rusya’nın Kuzey Kore için Çin’den daha öncelikli olduğu ve Moskova ile Pyongyang’ı birbirine yaklaştırdığı yönünde bazı tartışmalar var. Siz bunu nasıl görüyorsunuz?
Kuzey Kore’nin ekonomik ve askeri gücü o kadar küçük ki Rusya’ya sağlayabileceği destek, ister savaş alanında, ister ekonomik kalkınmada, isterse de uluslararası etki anlamında olsun, çok sınırlı. Rusya için Kuzey Kore’nin desteği hiç yoktan iyidir ama önemli bir anlamı yoktur. Benzer şekilde, Rusya şu anda savaşta her şeyini ortaya koyuyor, bu nedenle Kuzey Kore’ye belirleyici ve büyük ölçekli destek sağlayamıyor.
Putin ve Kim, Batı ile artan gerilimin ortasında ‘şimdiye kadarki en güçlü’ savunma anlaşmasını imzaladı. Bu anlamda, iki taraf arasındaki ilişki nasıl gelişirse gelişsin, Kuzey Kore ve Rusya’nın Çin’e olan ihtiyacı, karşılıklı olarak birbirlerine olan ihtiyaçlarından çok daha fazladır. Dolayısıyla bu durum, ne tür bir ilişki geliştirirlerse geliştirsinler, Kuzey Kore ile Çin arasındaki ilişkinin ve Rusya ile Çin arasındaki ilişkinin önemli ölçüde etkilenmeyeceğini belirlemektedir.
–Kore yarımadasının nükleer silahlardan arındırılması Çin’in diplomatik öncelikleri arasında yer alıyor mu?
Çin için Kore yarımadasındaki güvenlik odağımız sahada neler olup bittiğine bağlı. Farklı sorunlar farklı zamanlarda farklı krizlere yol açmıştır ve her zaman önce en acil olanları ele almanız gerekir.
Şu an için en büyük istikrarsızlık kaynağı ABD politikası ve ABD, Japonya ve Güney Kore arasında artan askeri tatbikatlardır. Kuzey Kore birkaç yıldır nükleer deneme yapmadı. Nükleer silahları olumlu bir faktör olmayabilir ancak Kore yarımadasındaki mevcut istikrarsızlığın en doğrudan nedeni de değiller.
Hem Kuzey Kore hem de ABD’nin bölgesel istikrarsızlık üzerinde etkisi var ama ABD faktörü şu anda daha büyük, daha doğrudan ve daha acil.
-ABD, Japonya ve Güney Kore arasındaki askeri ittifakın Kuzey Kore ve Çin’e karşı “caydırıcılıklarını” artıracağını düşünüyor musunuz?
Trump’ın göreve gelmesi halinde bazı değişimler olabileceğini düşünüyorum çünkü ABD halihazırda Gazze ve Ukrayna’daki savaşlara dahil olmuş durumda. Doğu Asya’da üçüncü bir askeri çatışmayı kışkırtmak ABD için iyi mi? Hem içeride hem de dışarıda başı dertte. Peki Trump neden Biden’ın politikalarını izleyip kendisini de aynı belaya bulaştırsın?
Dünya Basını
ABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor

Eski ABD New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu, uluslararası kamuoyunda ve bağımsız medya çevrelerinde geniş kitleler tarafından takip edilen “Judging Freedom” (Özgürlüğü Yargılamak) programı, Latin Amerika’da son dönemde yaşanan sarsıcı askeri, siyasi ve insani gelişmeleri ele aldı.
Programa konuk olan The Grayzone haber portalı muhabiri ve araştırmacı gazeteci Anya Parampil, Venezuela’da geçen hafta yaşanan iki büyük depremin ardından ortaya çıkan insani tabloyu ve Kolombiya’da tartışmalı bir süreçle sonuçlanan devlet başkanlığı seçimlerini değerlendirdi.
Kurumsal Darbe: Venezuela Nasıl Kurtarıldı? kitabının da yazarı olan Parampil, bölgedeki askeri hareketliliği, yaptırımların arama kurtarma çalışmalarına etkisini ve Washington yönetimi ile bölge ülkeleri arasındaki gizli diplomatik pazarlıkları çarpıcı bilgilerle izleyicilere aktardı.
Programda ilk olarak Venezuela’yı sarsan çifte depremin yol açtığı yıkımın boyutları ele alındı. Gazeteci Anya Parampil, resmi veriler ile sahadaki bağımsız gözlemler arasındaki büyük uçuruma dikkat çekerek söze başladı.
Venezuela hükümetinin ilk tahminlerine göre can kaybının 600 civarında olduğunu belirten Parampil, yeni verilerin bu sayının 900’e yaklaştığını gösterdiğini ifade etti.
Bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ise kayıp sayısını çok daha yüksek tahmin ettiğini vurgulayan gazeteci, şu ifadeleri kullandı:
“Resmi istatistikler hala ölü sayısını 600 civarında gösteriyor ve binlerce insanın kayıp olduğunu bildiriyor. Ancak sahadaki diğer bağımsız gruplar bu sayının 50 bin civarında olabileceğini öne sürüyor. Bu durumun temel sebebi, depremlerin merkez üssü olan ve başkent Caracas yakınlarında bulunan La Guaira eyaletinin merkezinde yüzlerce binanın saniyeler içinde tamamen yerle bir olması. Ülkede saniyeler arayla iki büyük deprem meydana geldi. Bunlardan ilki Richter ölçeğine göre 7,2, hemen ardından gelen ikincisi ise 7,5 şiddetine ulaştı. Venezuela son bir asırdır bu ölçekte bir doğal afet görmedi.”
Parampil, La Guaira kentinin tarihi boyunca büyük felaketlerle karşılaştığını hatırlatarak, 1999 yılında yaşanan heyelan faciasına gönderme yaptı.
O dönemde aşırı yağışlar nedeniyle dağlardan kopan devasa çamur kütlelerinin on binlerce insanı denize sürüklediğini ifade eden deneyimli gazeteci, bugünkü felaketin altyapısal boyutu itibarıyla çok daha yıkıcı bir nitelik taşıdığını aktardı.
“Yaptırımlar enkaz altındaki insanları kurtarmayı engelledi”
Depremin hemen ardından başlayan arama kurtarma çalışmalarının, ABD tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar nedeniyle felç olduğunu belirten Parampil, bu durumun doğrudan can kayıplarını artırdığını savundu. Venezuela hükümetinin enkaz kaldırmak için gerekli ağır iş makinelerine erişemediğini söyleyen gazeteci, şunları kaydetti:
“Asıl sorun, ABD yaptırımlarının Venezuela’nın bu tür afet durumlarında ihtiyaç duyduğu ağır kaldırma ekipmanlarını ve iş makinelerini satın almasını engellemesi. Günlerce insanlar enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Venezuela’nın elinde insanları kurtaracak ne kamyon ne de gerekli teknolojik donanım bulunuyordu. Arama kurtarma faaliyetlerinde ilk saatler hayati bir önem taşıyor. Eğer enkazlar düzgün bir şekilde kaldırılabilseydi, bugün hala hayatta olan pek çok insan kurtarılma şansı bulacaktı. Maalesef bu imkan sağlanamadı.”
Parampil, felaketin dördüncü gününde ancak komşu ülkelerden gelen yardımların sahaya ulaşabildiğini aktardı. El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gönderilen iş makineleri ve kamyonların bölgeye girmesiyle temizlik ve kurtarma çalışmalarının fiilen başlayabildiğini ifade etti.
Bu sürece kadar kurtarma ekiplerinin ellerindeki yetersiz imkanlarla adeta çaresiz kaldığını dile getiren Parampil, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Bugün nihayet El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gelen yardım kamyonlarını görüyoruz. Gerçek temizlik ve enkaz kaldırma çalışması henüz yeni başlıyor. Şimdiye kadar her şey durma noktasına gelmişti. Kurtarma görevlileri, beton blokları ve demir yığınlarını hareket ettirecek güce sahip olmadıklarından şikayet ediyordu. Bu kamyonların alınamaması tamamen ABD yaptırımlarının bir sonucu. ABD içindeki muhalif gruplar ise bu durumu sanki Venezuela hükümeti çok beceriksizmiş ve bu tür araçları hazırda tutmaktan acizmiş gibi sunarak propaganda yapıyor. Oysa bağımsız uzmanlar ve akademik çalışmalar, bu malzemelerin tedarik edilememesinin tek sorumlusunun yaptırımlar olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şimdi sormak gerekiyor: Sırf o kamyonların ülkeye girişine izin vermediğimiz için kaç insan enkaz altında can verdi?”
“ABD ordusu Venezuela’da fiili bir rejim değişikliği yürütüyor”
Yargıç Andrew Napolitano’nun olayın jeopolitik boyutuna ve Washington’ın bu krizi nasıl fırsata çevirdiğine yönelik sorusuna yanıt veren Parampil, ülkenin içinde bulunduğu yönetim boşluğunu ve askeri yayılmacılık tehlikesini detaylandırdı.
Ocak ayında ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini gece yarısı yatak odalarından kaçırarak alıkoyduğunu hatırlatan Parampil, bu olayın ardından bile yaptırımların kaldırılmadığını belirtti. Washington yönetiminin yalnızca kendi şirketlerinin çıkarına olan petrol ve iş anlaşmalarına yönelik özel muafiyetler tanıdığını, ancak halkın genelini ilgilendiren yaptırımları sürdürdüğünü vurgulayan gazeteci, şu tespitleri paylaştı:
“ABD yönetimi, Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdıktan aylar sonra bile yaptırımları gevşetmedi. Sadece kendi çıkarlarına uygun gördükleri petrol anlaşmalarına izin veren özel düzenlemeler yaptılar. Bunun da ötesinde, Venezuela halkına ait olan ve ABD ile yurt dışındaki banka hesaplarında dondurulan yaklaşık 30 milyar dolarlık varlık bulunuyor. Biz bu parayı, orada kurduğumuz hayali bir gölge hükümeti tanıyarak resmen çaldık ve hala geri vermedik. Şimdi Uluslararası Para Fonu, bu dondurulan varlıkların bir kısmını insani yardım amacıyla serbest bırakacağını açıklıyor. Ancak Venezuela’daki yabancı yardım kuruluşlarının geçmişine baktığımızda, bu sürecin son derece yozlaşmış bir mekanizmayla işleyeceğini öngörebiliriz.”
Parampil, Washington’ın yardım operasyonlarını kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden özel aktörler aracılığıyla yönetmek istediğini ifade etti.
Bu bağlamda, The Grayzone kurucusu ve eşi Max Blumenthal’in yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunarak, eski hükümet yetkilisi Mauricio Claver-Carone’nin oynadığı role dikkat çekti:
“Mauricio Claver-Carone gibi Trump yönetiminde resmi bir görevi dahi bulunmayan bir figürün, kendisini adeta Latin Amerika’nın Jared Kushner’ı olarak tanımlayarak bizzat özel iş müzakerecisi gibi hareket ettiğini ortaya çıkardık. Bu şahıs, arka planda çeşitli anlaşmalar kesiyor. Eğer ABD ve müttefikleri bu yardım sürecini yönetecek ve dondurulan varlıkları bu şartlar altında serbest bırakacaksa, Claver-Carone gibi isimlerin bu yardım mekanizmasında çok büyük bir rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu durum, felaketi bir iş fırsatına dönüştürmekten başka bir anlam taşımıyor.”
Yargıç Andrew Napolitano’nun, “Bir ülkenin hayat kurtarıcı ekipmanları satın almasını engelleyen yaptırımlar uygulamak savaş suçudur” şeklindeki çıkışına katılan Parampil, insani yardım adı altında yürütülen askeri yayılmacılığı şu sözlerle eleştirdi:
“ABD ordusu ve özellikle Güney Komutanlığı kuvvetleri, sahada yardım dağıtım operasyonlarını bizzat kendilerinin yöneteceğini duyurdu. Karşımızda duran tablo, aslında fiili bir devlet çöküşü durumunu gösteriyor. Devlet felç olduğu için krize müdahale edemiyor; çünkü kendi uluslararası varlıklarını kontrol etmesine izin verilmiyor, gerekli makine ve ekipmanı satın alması engelleniyor. Ve şimdi de ABD ordusu gelerek kendi dağıtım ağını kuruyor. Bu, iktidarda hala Chavismo çizgisinde bir hükümet bulunmasına rağmen, yürütülen fiili bir rejim değişikliği hamlesini oluşturuyor.”
Parampil, ABD’nin egemenlik ihlallerinin yeni olmadığını, ocak ayında Maduro’nun görevden uzaklaştırılmasının hemen ardından Venezuela topraklarına askeri operasyon düzenlendiğini hatırlattı.
Bu operasyonda “Tren de Aragua” adlı suç örgütünün lideri olduğu iddia edilen Nino Guerrero’nun öldürüldüğünü belirten gazeteci, bu yapının aslında Washington tarafından askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan yapay bir tehdit unsuru olduğunu savundu:
“ABD, zaten Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek askeri saldırı düzenlemiş ve Nino Guerrero’yu öldürmüştü. Bahsettikleri bu suç grubu, aslında meşru bir uyuşturucu karteli gibi çalışmayan, aksine Trump yönetiminin ve Senatör Marco Rubio’nun Venezuela’ya yönelik bombalamaları ve müdahaleleri meşrulaştırmak için icat ettiği bir öcü olarak kullanılıyordu. Şimdi de deprem felaketi, ABD’nin ülkedeki askeri varlığını kalıcı olarak artırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bu durum, Kolombiya ve Ekvador gibi komşu ülkelerin de bağımsız politikalarından vazgeçerek kendi topraklarında ABD askeri operasyonlarıyla koordinasyon kurmaya başladığı bir döneme denk geliyor. Bu askeri genişleme dalgasının, bölge sınırlarını aşarak Meksika’ya kadar uzanmasından endişe ediliyor.”
“Chavismo hareketi devlet yapısından bağımsız bir güce sahip”
Programın ilerleyen dakikalarında Napolitano, Maduro sonrasındaki geçiş hükümetinin durumunu ve yeni Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’in halk nezdindeki meşruiyetini sorguladı.
Anya Parampil, Rodriguez’in son derece yetenekli ve pragmatik bir siyasetçi olduğunu belirterek, yeni yönetimin iç ve dış politikadaki denge arayışlarını analiz etti. Rodriguez’in ilk resmi yurt dışı seyahatini Hindistan’a gerçekleştirmesini son derece stratejik bir hamle olarak niteleyen Parampil, şu ifadeleri kullandı:
“Delcy Rodriguez’in Maduro’nun ardından göreve gelen güçlü bir kadın olduğunu kimse inkar edemez. Kendisi uluslararası temaslarına hız verdi. İlk büyük seyahatini Hindistan’a yapması son derece ilginç bir tercihti. Çünkü Hindistan bir BRICS üyesi olmakla birlikte, bu birlik içinde ABD ile ilişkileri en sıcak olan ülke konumunda bulunuyor. Rodriguez oraya giderek ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Sergio Gore ile gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Zira mevcut aşamada doğrudan bir Washington ziyareti, kendi başkanlığı açısından çok büyük bir iç siyasi sarsıntı doğuracaktı. Bu dolaylı diplomasiyle ABD ile yeni köprüler kurmaya çalışıyor.”
Rodriguez’in, Nicolas Maduro veya daha önceki Hugo Chavez dönemlerinin aksine, Amerikan iş dünyası temsilcileri ve Uluslararası Para Fonu ile masaya oturmaktan çekinmediğini belirten Parampil, bu liberalleşme adımlarının ülkede hem ekonomik hem de sosyal kutuplaşmalara yol açtığını kaydetti:
“Rodriguez, Venezuela ekonomisini dışa açarak ve liberalleştirerek, yıllardır ağır yaptırımlar altında ezilen ülkede geçici veya kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayabilir. Eğer ABD tarafı bu yeni dönemde işbirliğine yanaşır ve yatırım yapmayı kabul ederse, Rodriguez bu müzakereleri yürütecek en uygun figür olarak öne çıkıyor. Ancak diğer taraftan, onun bu adımlarına, özellikle de kendisinden önceki liderleri kaçıran güçlerle işbirliği yapmasına büyük tepki gösteren geniş bir kesim bulunuyor. Bu durum onun için oldukça hassas ve zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.”
Napolitano’nun, “Venezuela halkı bu süreçte yeni başkanı destekliyor mu, yoksa Maduro’nun gidişinden dolayı bir burukluk var mı?” sorusu üzerine Parampil, halkın desteğinin devlet mekanizmalarından bağımsız olarak gelişen toplumsal örgütlenmelerde aranması gerektiğini savundu:
“Şu an bizzat Venezuela’da bulunmadığım için halkın nabzını doğrudan aktarmam doğru olmaz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da Chavismo hareketinin ve bu harekete gönül veren halk tabanının devletten ve mevcut hükümetten bağımsız bir dinamizme sahip olduğu. Venezuela’da geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra, anayasal bir statüye kavuşmuş olan çok güçlü bir ‘komün hükümeti’ kolu yer alıyor. Bu komünler, devletten bağımsız olarak kendi tarım çiftliklerini fonluyor, gıda egemenliğini ve yerel üretimi canlandırmak için çalışıyor. Hükümet dış dünyayla anlaşmalar yaparak ayakta kaldığı ve bu bağımsız halk projelerini desteklemeyi sürdürdüğü müddetçe, Chavismo’yu ayakta tutan toplumsal taban varlığını koruyacaktır.”
Parampil, ülke dışındaki bazı muhalif kesimlerin Rodriguez’i hızlı bir şekilde “hain” ilan ederek sosyal medyada karalama kampanyaları başlattığını, ancak sahadaki gerçekliğin bu tür yüzeysel analizlerden çok daha karmaşık olduğunu ifade etti. Venezuela’daki yerel gazetecilerin aktarımlarına dayanarak, hükümetin bazı kararları tartışmalı görünse de, halkın büyük çoğunluğunun Chavismo projelerine olan bağlılığının sürdüğünü ekledi.
“Kolombiya’da seçim hileleri Amerikan yanlısı adayları öne çıkarıyor”
Mülakatın son bölümünde ise Latin Amerika’daki genel siyasi dönüşüm ve komşu Kolombiya’daki başkanlık seçimleri ele alındı. Andrew Napolitano, bir önceki gün gazeteci Max Blumenthal ile yaptıkları röportajda, Kolombiya seçimlerinde Trump’ın desteklediği adayın kazanması için büyük usulsüzlükler yapıldığının iddia edildiğini hatırlatarak Parampil’in bu konudaki görüşlerini sordu.
Anya Parampil, Kolombiya’da muhafazakar ve Amerikan yanlısı aday Abelardo De La Espriella’nın kazandığı ilan edilen seçimlerin arkasındaki şaibeleri şu sözlerle anlattı:
“Yayın öncesinde Başkan Trump’ın, Kolombiya’daki başkanlık seçimini kazanan Abelardo De La Espriella’nın zaferini övdüğü konuşmasını izliyordum. Espriella, seçim sürecinin başında anketlerde neredeyse hiç esamesi okunmayan, tamamen tanınmayan bir isimdi. Ancak Trump’ın kamuoyu önünde kendisine destek vermesinin ardından adeta bir mucize gerçekleşti ve seçimi kazandığı açıklandı. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro ise seçimlerde devasa boyutlarda usulsüzlük yapıldığını savunarak sonuçları tanımayı reddediyor. Petro, bu seçim hilelerinin arkasında İsrail’in parmağı olduğunu iddia ediyor. İlginç bir şekilde, yeni seçilen bu başkan da İsrail ile ilişkileri daha da derinleştireceğine ve ilk iş olarak Kudüs’ü ziyaret edeceğine dair söz veriyor.”
Latin Amerika genelinde aşırı sağcı hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk olarak İsrail ile yakın ilişkiler kurma yoluna gittiğini belirten Parampil, bu durumun arkasındaki finansal ve teolojik ağları deşifre etti:
“Arjantin’de de benzer bir sürecin yaşandığını gördük. Oradaki aşırı sağcı yönetimler de iktidara adım atar atmaz hemen Kudüs’e gidip bağlılıklarını bildiriyor. Bunun arkasında tamamen finansal çıkarlar yatıyor. Örneğin Arjantin’de Habad Lubaviç gibi siyonist grupların çok büyük bir lobicilik gücü bulunuyor. Bu yapılar, ülkenin dört bir yanındaki maden arama haklarını ve geniş arazileri ellerinde tutuyor. Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ise bu durum, Latin Amerika geneline yayılmış olan köktendinci Hristiyan siyonizmi akımıyla doğrudan ilişkili. Bu yapılar, kendi dogmatik inançları doğrultusunda İsrail’e koşulsuz destek verilmesini savunuyor.”
Parampil, İsrail’in son birkaç gün içinde Venezuela’ya tıbbi ve insani yardım ekipleri göndereceğini açıklamasını da bu yeni jeopolitik denklemin bir parçası olarak değerlendirdi. Hugo Chavez döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerin tamamen kesildiğini hatırlatan gazeteci, deprem felaketinin bu ambargoları delmek için de bir zemin hazırladığını belirtti.
Yeni seçilen Kolombiya Başkanı Abelardo De La Espriella’nın kişiliği ve geçmişi hakkında da konuşan Parampil, onun devlet yönetme liyakatinden son derece uzak bir figür olduğunu savundu:
“Bu kişinin sıfırdan gelip nasıl bu kadar hızlı yükseldiğinin gerçek hikayesini öğrenmek gerekiyor. Ancak kendi geçmişinde, yavru kedilere havai fişek bağlayıp onları yakarak çığlıklarını izlemekle övünen birinden bahsediyoruz. Bu karakterdeki birinin, bir ülkeyi yönetmek için seçilmesini kabul etmek mümkün görünmüyor.”
Kolombiya’daki mevcut hükümetin bu şaibeli seçim sonuçlarına karşı nasıl bir tavır alacağına dair öngörülerini paylaşan Parampil, Latin Amerika’daki benzer tarihsel süreçlere dikkat çekerek sözlerini tamamladı:
“Devlet Başkanı Petro seçim sonuçlarını tanımayacağını açıkladı. Ancak geçmiş tecrübelerimiz, büyük hilelerle de olsa Washington destekli bu adayların bir şekilde iktidara yerleştirildiğini gösteriyor. Honduras ve Bolivya’da da bunun birebir örneklerini yaşadık. Honduras’ta halk, hileli rejime karşı tamamen yeni bir siyasi parti örgütlemek zorunda kaldı. Bolivya’da ise köylüler ve yerli çiftçiler askeri diktatörlüğe karşı silahlanarak genel grev başlattı ve rejimi ancak bu şekilde geriletebildi. Kolombiya’da da benzer şekilde iktidarın el değiştireceğini ve ABD’nin bu ülkedeki askeri konuşlanmasını artıracağını öngörebiliriz. ABD, Venezuela’daki deprem krizini ve Kolombiya’daki siyasi istikrarsızlığı kullanarak tüm bölgeyi kendi askeri denetim alanı haline getirmeyi hedefliyor.”
Dünya Basını
İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.
İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:
Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor
İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.
İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.
İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.
Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.
Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.
İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.
Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.
Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.
İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.
Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.
Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.
Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.
Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.
Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.
Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.
Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.
Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.
Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.
Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.
Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.
Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.
Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.
Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.
Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.
Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.
Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.
Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.
Dünya Basını
İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.
Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.
JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.
“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.
“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”
Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.
Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:
“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”
Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:
“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”
“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”
Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.
Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.
Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:
“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”
“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”
Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.
İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:
“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”
Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.
“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”
Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.
Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:
“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”
Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.
“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”
Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”
“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”
2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:
“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”
“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”
Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:
“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”
JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.
Görüş2 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Diplomasi1 hafta önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Görüş7 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor
Amerika1 hafta önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Dünya Basını2 hafta önceİran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik
Asya7 gün önceXi, bilim ve teknoloji inovasyonuyla Çin modernleşmesinin ilerletilmesi çağrısı yaptı
Diplomasi7 gün önceNATO liderleri Ankara Deklarasyonu’nu kabul etti








