Bizi Takip Edin

Görüş

Devlet biçimine etki eden entelektüel bir tartışma

Avatar photo

Yayınlanma

15 Ocak 2011’den bu yana Rusya Soruşturma Komitesi Başkanı, Putin’in gençliğinden bu yana yakın çevresinde olan isimlerden biri. Leningrad Devlet Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde aynı dönemde okudular. 1975’te okul bittikten sonra Putin KGB’de çalışmaya başladı, Bastrıkin ise polis müfettişi oldu. 1991’de Yeltsin darbesiyle dağıtılana kadar SBKP üyesi, üstelik 1982-1983 arasında Leningrad İl Komsomol Sekreteri, 1983-1985 arasında da Leningrad Oblast Komsomol Sekreteri — bu, eski dostuyla farklarından bir başkasıdır: Putin SBKP’den kendisi istifa etmişti. Akademik çalışmaya eski dostundan daha yakındı: 1980-1988 arasında Leningrad Üniversitesi’nde kriminoloji dersleri vermekten başka, doktora tezi, “Yabancıların içinde bulunduğu ceza davalarında soruşturma problemleri” (bu mesele üzerinde Soruşturma Komitesi başkanı olarak göçmenlerle ilgili çalışmalarında da durduğunu hatırlatmaya değer), doçentlik tezi ise “Sovyet ceza muhakemesi alanında iç ve uluslararası hukukun etkileşimi” başlığını taşıyor. 1992-1995 arasında St. Petersburg Sendikalar Beşeri Üniversitesi rektörü. 1996-1998 arasında Kuzeybatı Bölge İçişleri Hukuk İdaresi başkanı. 1998-2001 arasında Rusya Hukuk Akademisi Kuzeybatı Şube Müdürü. Sonra, akademide ders vermeye devam ederken, Adalet Bakanlığı Kuzeybatı Federal Bölge İdaresi Başkanı. Arkasından İçişleri Merkez Bölge İdaresi Başkanı, Rusya Genel Savcısı Yardımcısı.

Özetle, benzeri az bulunacak nitelikte, çok parlak bir idareci, akademisyen ve kriminolog.

* * *

Bastrıkin geçen ay St. Petersburg Uluslararası Hukuk Forumu’ndaydı. Çok dikkat çekici ve bu tür etkinlikler için sıradışı bir tartışma çıktı bu forumda: Rusya Federasyonu Anayasa’sının 13’üncü maddesi ne olacak?

13’üncü maddenin ikinci fıkrası şöyle der:

“Hiçbir ideoloji devlet ideolojisi veya mecburi ideoloji olarak tesis edilemez.”

Bastrıkin, forumdaki konuşmasında buna açıkça karşı çıktı ve Rusya’da her zaman bir ideoloji bulunduğunu ve bugün de bulunmak zorunda olduğunu söyledi. Bu çıkış kendi başına bile yeterince önemliydi; ancak arkasından gelen destek onu daha önemli kıldı: Rusya Adalet Bakanı Konstantin Çuyçenko, Bastrıkin’i desteklemekle kalmadı, 13’üncü madde probleminin “çözülmesi gerektiğini”, zira bunun, “Rusya’nın değerleri” ile çeliştiğini söyledi.

“Rusya’nın değerleri”, 16 Kasım 2022’de yayınlanan başkanlık kararnamesine gönderme yapıyor. Orada sayılan “değerler” şunlardır:

Yaşam, haysiyet, insan hak ve hürriyetleri, yurtseverlik, yurttaşlık, anavatana hizmet ve onun kaderinde sorumluluk taşımak, yüksek ahlaki idealler, güçlü aile, yaratıcı emek, manevi olanın maddi olana önceliği, hümanizm, merhamet, adalet, kolektivizm, karşılıklı yardım ve karşılıklı saygı, tarihi hafıza ve nesillerin devamlılığı, Rusya halklarının birliği.

Bunların her biri, birer ideolojik öğedir ve hepsi birden, gerçekten de bir devlet ideolojisi meydana getirirler. Bu yüzden Bastrıkin’in çıkışı (tarihi haklılığından başka hukuki temeli itibariyle de) haklıdır; Çuyçenko’nun düzeltme talebi de öyle.

Eğer anayasa maddeleri sözden ibaret değilse, eğer bunlar belli bir bilimsel-felsefi temele de oturmak zorundaysa, zaten var olan devlet ideolojisi anayasal çerçeve içinde de ifadesini bulmalıdır. Bastrıkin forumda, Anayasa Mahkemesi Başkanı Valeriy Zorkin’den tam da bunu talep etti: “Ben hangi ideolojinin: kapitalizmin mi, sosyalizmin mi, liberal ideolojinin mi daha iyi olduğu üzerine konuşma çağrısı yapmıyorum. Ama hareketi bu istikamette başlatalım.”

Zorkin’in Bastrıkin’e cevabı hukuk felsefesi açısından hiç de bu itirazdan daha az önemli değildi. Anayasa Mahkemesi Başkanı, anayasada, Rusya’nın demokratik hukuk devleti, sosyal devlet olduğu ifadelerinin de “idea” olduğunu söyledi, ekledi: “Bu bir ideoloji mi? İdeoloji. … Bence anayasa, sivil toplumu bu kendine has anlaşma temelinde birleştirmeye imkân sağlayan ideolojidir zaten.” Anayasa, hükümetin ideolojik temelidir ve bu temel, hükümetin hem daha liberal hem daha muhafazakâr siyaset yürütmesine imkân verir.

Neden önemli bu ve neden sadece bir hukuk felsefesi tartışmasından ibaret değil? Şundan: 2020’deki anayasa reformu gereğince anayasanın birinci bölümü (13’üncü madde de bu bölümde) meclis ve senato tarafından revize edilemez; bu maddelerde değişiklik için anayasa meclisi toplanması gerekir.

Demek ki tartışma aslında bir kurucu meclis tartışması, devletin yapısını ve geleceğini ilgilendiren bir tartışmadır. Tartışmanın ortaya çıkışının nedeni, dahası, tartışmanın taraflarında “hayır” diyen kimse bulunmayıp “evet, öyle” ile “evet, ama” arasında bölünmüş olmaları, toplumu bir ideoloji eşliğinde kenetleme ihtiyacını açık seçik biçimde gösteriyor. “Rusya’nın değerleri”, bu ihtiyacın ürünüydü; Kremlin’in çocuklar arasında Sovyet “piyonerlerine” benzer bir “birinciler hareketi” kurma çabası, bu ihtiyacın ürünüydü; kitlesel bir gençlik hareketi yaratılmasına yönelik tartışmalar, bu ihtiyacın ürünüydü; ve en önemlisi, ihtiyacın kendisi, yeterince zaten kenetlenme olmayışın sonucudur.

* * *

Bastrıkin aslında daha önce de pro-Sovyet yanlısı çıkışlarıyla dikkat çekmişti; daha önemlisi ise, bu tutumunu gizlemeye hiç kalkışmadı.

Geçen yılın sonunda, Sovyetler Birliği’nin kuruluşunun 100’üncü yıldönümü vesilesiyle yazdığı makaleye de bakalım. İyi bir makaleydi bu, ama genellikle amatör edebiyatçıların kullandığı bir blogtan dışarı pek az çıktı. Başlığı şöyleydi: “SSCB’nin 100 yılı. SSCB’nin başlıca 10 başarısı”.

Bastrıkin orada, Sovyetler Birliği’nin büyüklüğünü şunlara bağlıyor: muzaffer bir halk, uzayın ilk fatihleri, halkın emek başarıları; büyük bir dünya gücü; askeri kuvvet; ülkenin sportif gururu; nükleerin barışçıl kullanımı; birlik-eşitlik-kardeşlik; halkların kardeşliği; Sovyet kültürü.

Şu cümleler o makaleden:

“Ülkemiz iki defa enkazdan yeniden doğdu: 1917-1922 iç savaşından sonra, arkasından 1941-1945 Büyük Anavatan Savaşı’ndan sonra. Bu, pek çoğumuz için çocukluğumuzun ve gençliğimizin ülkesi olan Sovyetler Birliğinin oluşumu ve yükselişi dönemiydi.”

İlk bakışta bütünüyle nostaljik bir ifade gibi görülebilir. Ama burada dikkat çekici olan, antikomünist (genellikle liberal, bazen de muhafazakâr ve hatta dinci) tarih yazımında genellikle gereksiz bir kesinti sayılan dönemi, iç savaş sonrasını, enkazın üzerinde yeniden inşa olarak tanımlamış olması.

Şu cümleler o makaleden:

“Herkes şu sloganı hatırlar: ‘Beş yıllık plan dört yılda!’ Bu, pek çok Sovyet vatandaşı için bir yaşam biçimiydi; SSCB’de emek her zaman saygı uyandırırdı.”

Antikomünist tarih yazımı emeğin bu niteliğine tamamen gözlerini kapar, zira kapitalizmde emek değil emeksiz zenginlik daha büyük saygınlık uyandırır. Geçmişin hatırlatılması, aynı zamanda bugünün eleştirisi anlamına geliyor.

Şu cümleler o makaleden:

“SSCB’nin çokuluslu bir devlet olarak kalmasını sağlayan tam da eşitlik ve kardeşlik ideolojisiydi: Kazaklar, Ermeniler, Belaruslar ve diğer milliyetler barış ve dostluk içinde yaşıyor, ülkenin ortak refahı için çalışıyorlardı. BDT ülkelerini kenetlemeyi ve onlar arasında sağlam bir temel atmayı başaran Sovyetler Birliği’ydi.”

Antibolşevik tarih yazımı, Lenin’i “Ukrayna’yı yaratmakla” suçlar; çizilen tablo şöyledir: zaten aşağı yukarı barış ve huzur içinde yaşayan milletler ve milliyetler Rus devrimiyle birlikte geniş haklarla donatıldı, bu da SSCB’nin dağılmasına yol açtı. Bu tarih yazımı, milli meseleyi ele alırken devrimle karşıdevrim arasında 70 yıl geçtiğini unutur.

Gördüğünüz gibi, gerçekten de dikkat çekici bir makale, zira iktidar katında benzer eğilimlerin dile getirildiğine çok sık rastlanmaz. En azından, geçen yıl 24 Şubat’a kadar öyleydi.

* * *

Ama her şey 24 Şubat’la birlikte ortaya çıkmış değil. 24 Şubat, kaçınılmaz olarak Sovyet döneminin eseri olan bürokrasinin, esas itibariyle de mali değil idari ve hukuki alanın yöneticileri arasında bu eğilimi güçlendirdi; Bastrıkin ise siyasi eğilimlerini zaten hiç gizlememişti.

2016’da Kommersant’ta yayınlanan bir başka makalesine daha bakalım. Başlığı şöyle: “Enformasyon savaşında etkili bir bariyer örmenin zamanı geldi”.

18 Nisan’da yayınlanan bu makale, bir yerde (Lenin’e göndermeyle) “Bastrıkin’in nisan tezleri” diye anılmış.

2016’da olsaydık hiç tereddütsüz tamamını çevirirdim bu epey uzun makalenin; ama aradan bunca yıl geçtikten sonra bile güncel.

Yedi yıl önce şöyle diyor (bugün yaygınlık kazanan kavramların nasıl doğduğuna dikkat ediniz): “Son birkaç onyıldır Rusya ve bir dizi başka ülke daha ABD ve müttefikleri tarafından başlatılan hibrit savaş şartları altında yaşıyor. Bu savaş muhtelif istikametlerde yürütülüyor: Siyasi, iktisadi, enformasyon, keza hukuk. Dahası son yıllarda nitelik olarak yeni bir aşamaya, açıktan cepheleşme aşamasına girdi.”

Bu alıntıya birinci tez diyelim.

Sonra ABD’nin dolar manipülasyonuyla gelişmekte olan ülkelerin milli paralarını “yerle bir ettiğini”, uzun vadeli dış kredilerle reel sektörlere yatırımların yok edildiğini, kısa vadeli kredilerin spekülasyon amacıyla kullanıldığını anlatıyor. Bu savaşın hukuki veçheleri üzerinde (başta YUKOS davası) dikkatle duruyor, arkasından enformasyon savaşına ve vekalet savaşına geçiyor: “ABD radikal islamcıları ve diğer radikal ideolojik akımları destekleyerek Yakındoğu’daki durumu tamamen istikrarsızlaştırdı.”

İkinci tez, şu:

“Milliyetler arası (etnisiteler arası) nefret zeminindeki çatışmaların yıkıcı gücünün farkına varan ABD, kozunu bu enformasyon unsuruna oynadı. Problemin günümüzdeki kavranışıyla şu açıktır: temelinde halkların kardeşliği yatan SSCB’nin ideolojik temelinin baltalanması da dışarıdan başlatıldı ve milli çekişme usulleri üzerine inşa edildi. Etnisiteler arasındaki pek çok çatışmanın (Karabağ, Gürcü-Abhaz, Oset-İnguş, Transdinyester) 1990’ların başında fiilen eşzamanlı olarak başlamış olması tesadüf değildir. Aynı dönemde Kiev’de milliyetçi vatandaşların ilk kitlesel gösterileri de gerçekleşir. Ayrıca, devletliliğin baltalanması, Letonya, Litvanya, Estonya, Gürcistan ve başka ülkelerde anti-Sovyet ajitasyon ve siyasi muhalefetin finanse edilmesi aracılığıyla yürütüldü.”

Demek ki Bastrıkin yedi yıl önce de, milli meselenin Sovyet çözümünün işler (neredeyse ideal) bir çözüm olduğunu ve milli ihtilafların devletliliği baltaladığını düşünüyordu. Bu düşüncenin ikinci parçası, Kremlin’in eksiksiz paylaştığı bir görüştür (daha önce birçok defa yazmıştım; örneğin şuraya bakın). Birinci parçası ise, yukarıda da gördük ki, Bastrıkin ve fikirdaşları ile Kremlin arasında ihtilaf konusu kabul edilmeli; zira ilk grup neredeyse tamamen olumlar, ikinci grup neredeyse tamamen olumsuzlar. Bu ihtilafın büyümemesinin tek nedeni, belki de, bütün bu insanların aynı Sovyet toplumunun eseri olmaları ve o aynı Sovyet toplumuna kimi nostaljik kimi gerçekçi ortak bir özlem beslemeleridir.

Şu cümleleri Bastrıkin’in üçüncü tezi olarak kabul edebiliriz:

“Sert, uygun ve simetrik bir cevap şart. … Sözümona liberal değerlere takılıp yalancı bir demokrasi oyunu oynandığı yeter. Zira demokrasi veya halkın egemenliği, halkın menfaatleri doğrultusunda hayata geçirilen bizatihi halkın iktidarından başka bir şey değildir. Bu menfaatlerin sağlanması toplumun muhtelif temsilcilerinin mutlak hürriyeti ve keyfiyetiyle değil genel bir esenlik aracılığıyla mümkündür.”

Tamamen marksist bir anlayış olduğunu ileri sürmek mümkün. Başka bir şey eklemeye de gerek yok.

Dördüncü tez, yedi yıl öncesinden St. Petersburg Forumu tartışmasının öngörüldüğüne yorulabilir:

“Devletin ideolojik siyaseti konseptinin oluşturulması son derece önemlidir. Bunun temel unsuru, çokuluslu yekpare Rusya halkını gerçekten kenetleyecek milli bir idea olabilir.”

Düşüncenin bunca zaman önce bu netlikte ortaya konulmuş olması, ister istemez, elitin içinde bu ve benzer konuların hararetli şekilde görüşüldüğünü gösteriyor. Demek ki ideoloji meselesi, siyaset meselesi, en genelde üstyapı meselesi, gündemin içinde boğulmuyor, sürekli entelektüel bir çözüm arayışı geliştiriliyor. “Carpe diem”, hiç değilse üstyapıda, Rusya’da siyasi elitin sloganı değil.

Neden “hiç değilse üstyapıda”? Çünkü, birincisi, iktidar zaten bir ittifakı temsil ediyor; bu ittifak kendine has bir bonapartizm şeklinde icra ediliyor. (Başka birçok yazımdan başka, bu meseleye girizgâh olarak şuraya bakılabilir). Ve ikincisi, bonapartizm devleti fetişleştiriyor. Bu bir Sovyet anlayışıdır ve bunu ideolojik olarak ortadan kaldırma imkânı yoktur. Dahası, bu kaçınılmaz bir fetişleştirmedir, devletsizliğin gerçek bir yıkım olduğunu ve olacağını herkes bilir. (Bu perspektiften bir gözlem için, şuraya bakın.) İktidarın çözülmesi devletin yıkılması anlamına gelir ve post-Sovyet Rusya’da sol da bunun karşısında durur.

Beşinci tez şu olmalı:

“Enformatif-ideolojik ‘silah’ kullanılmaya devam edecek. ABD’nin Rusya ile sınır ülkelerde, keza Orta Asya devletlerinde demokrasi kurumlarını geliştirme adındaki programlara yaptığı bütçe harcamalarının artışı buna tanıklık ediyor.”

Tezin bu şekilde formüle edilmiş olması, bir kez daha, uzun vadeli entelektüel hazırlık sürecini gösteriyor. İktidarın entelektüel hazırlığının olduğu yerde siyasi hazırlığı da vardır. Bu, 24 Şubat’tan sonra yaygınlaşan, Rusya’nın tepkisinin panik halinde ve ölçüsüz-hesapsız olduğu tespitlerinin çürütülmesi sayılmalı.

Altıncı tez:

“Devlet ve toplum için özel bir önem taşıyan tarihi hadiselerin reddedilmesi veya çarpıtılmasının cezai sorumluluğunun tespiti yaygın bir uygulamadır. Örneğin pek çok ülkede olduğu gibi Rusya’da da faşizm propagandası kriminal bir ceza olarak mülahaza edilir.”

Bu da epey dikkat çekici bir gözlem, beklenti ve yedi yıl önceden bakıldığında bugün uygulamaya geçilen bir proje. Sorun belki de, bu suçların soruşturulmasında uygulanacak objektif ölçülerin belirlenmesinde yatıyor. Eğer bu ölçüler varsa, hukuk düzeninde düzgün bir cezai çerçeve oluşturulabilir; eğer yoksa, ceza kanunu maddeleri keyfiyetin aracı haline gelebilir.

 

* * *

 

Demin dediğim gibi, yedi yıl önce bu makaleyi hiç tereddütsüz çevirebilirdim, bugün ise daha çok bir tarih okumasının aracı, bugünün ideolojik ortamını meydana getiren entelektüel tartışmalar açısından tarihi bir köşe taşı sayılabilir.

Bununla birlikte Bastrıkin meselesi sadece bir entelektüel çevrenin devlet-oluşumuna etki eden tartışmalarından ibaret değil. Bu mesele, devletin bugünkü ve yarınki biçiminin ne olacağıyla da ilgili. Ve üstelik, artık, tartışılan şey sadece bir üstyapı kurumu olarak devletin biçimi değil, iktidarın dayandığı altyapı kurumlarını da kapsıyor.

Şimdi tartışmaya, özelleştirme mi millileştirme mi damgasını vuruyor.

Ama meselenin bu tamamen yeni ve aslında çok daha önemli veçhesiyle bir sonraki yazımızda ilgilenelim. Onun konusu, özelleştirme ve millileştirme tercihlerinde taraflar, onların sınıfsal tercihleri ve güçleri olsun.

Amerika

Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.

Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.

Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.

Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.

Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.

Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.

Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.

Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.

Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.

Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.

Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.

***

Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

Avatar photo

Yayınlanma

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.

İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.

Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.

Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.

“2026 savaşına hazırlanıyoruz”

Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.

İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.

Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.

Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.

İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.

Türkiye’ye düşen füzeler

Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.

Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.

Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.

Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.

Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.

İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı

Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.

İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.

İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.

Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.

Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.

ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu

Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.

ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.

Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.

Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.

Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.

Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.

İran gerçekten süper güç olabilir mi?

Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.

Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.

İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.

Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.

İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.

İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ankara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

İstanbul’un 2004 yılında NATO liderlerini ağırlamasından yirmi iki yıl sonra İttifak, Türk topraklarına, bu kez Ankara’daki Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne geri döndü. Ancak bu dönüş sıradan bir törenden ziyade, derin bir hesaplaşmaya işaret ediyor. 7-8 Temmuz tarihlerinde düzenlenen 36. NATO Zirvesi, 2004’teki tasarımcıların çok azının öngörebileceği bir tabloda gerçekleşiyor: Beşinci yılına yaklaşan ve yıpratıcılığını koruyan Ukrayna savaşı, ABD-İsrail ittifakının İran ile doğrudan çatışmasının ardından sıcaklığını hâlâ yitirmeyen Orta Doğu, bizzat katıldığı İttifak’ın varlık nedenini açıkça tartışmaya açan bir Amerikan başkanı ve tüm bu kargaşanın ortasında, NATO gündemindeki neredeyse her krizin merkezinde sessizce vazgeçilmez bir konuma yükselen ev sahibi Türkiye.

Türkiye’nin eşiği: İkincil ortaklıktan oyun kuruculuğa

Bir NATO zirvesine ev sahipliği yapmak her zaman stratejik bir ağırlık göstergesi olagelmiştir. Ancak Ankara 2026, niteliksel olarak çok daha farklı bir anlam taşıyor. Türkiye bu kez masaya sadece ev sahibi olarak değil, elindeki güçlü kozlarla oturuyor. ASELSAN gibi küresel sermayenin (özellikle de ABD’li diplomat Tom Barrack’ın temasları kolaylaştırdığı söylenen ve CEO’su Larry Fink’in bu yılın başlarında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştüğü BlackRock gibi devlerin) ilgisini çektiği belirtilen savunma sanayii omurgası, Türkiye’yi NATO’nun savunma ve sanayi alanında kendine yetme çabasında yükselen bir merkez konumuna taşıdı. Siyasi zirveyle eş zamanlı düzenlenen Ankara Savunma Sanayii Forumu da bu gerçeği perçinliyor: Türkiye artık İttifak’ın güneydoğu sınırını koruyan sıradan bir üye değil; bizzat İttifak’ın ihtiyaç duyduğu bir üretim ve inovasyon merkezi haline gelmiş durumda.

Erdoğan’ın asıl hamle alanı da burası. Avrupalı müttefikler, geçen yıl üzerinde uzlaşılan ve yüzde 3,5’i asli savunmaya, yüzde 1,5’i ise dayanıklılık ile altyapıya ayrılan “GSYİH’nin yüzde 5’ini savunmaya harcama” taahhüdünü yerine getirmek için çabalarken, Türkiye Ankara’yı adeta bir “teslimat noktası” olarak konumlandırıyor. Bu süreç, verilen sözleri anlaşmalara, anlaşmaları ise Türk sanayisinin kazanımlarına dönüştürme fırsatı sunuyor. Zirveyi takip eden analistler, bu buluşmanın kolektif güvenliği mi yoksa aslında Türk savunma tarihinin en büyük ticari el sıkışmasını mı temsil ettiğini açıkça sorguluyor.

Rusya-Çin denklemi: Göz önünde yürütülen denge oyunu

Türkiye’nin yürüttüğü denge politikası yeni bir olgu değil, ancak hiçbir dönemde bu denli görünür olmamıştı. Ankara bir yandan NATO liderlerini ağırlarken, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın daha birkaç hafta önce Moskova’da Rus mevkidaşıyla bir araya gelmesi, Ukrayna savaşının başından bu yana sürdürülen paralel diplomasi trafiğinin bir parçası. Türkiye, NATO bünyesinde kendine özgü bir koridorda ilerlemeyi sürdürüyor: Bir yandan Kiev’e Bayraktar İHA’ları tedarik ederken diğer yandan Moskova ile Karadeniz’deki diplomatik kanalları açık tutuyor; üstelik daha küçük üyelere dayatılan İttifak disiplinine maruz kalmaksızın hem Rusya hem de Çin ile ekonomik ve enerjisel bağlarını derinleştirebiliyor. Ankara için NATO üyeliği ile Moskova ve Pekin’le kurulan çok yönlü ortaklıklar, çözülmesi gereken çelişkiler değil, eş zamanlı yönetilmesi gereken birer kazanç kapısı. Bu duruş, kolektif birliğin teyit edilmesi hedeflenen bu kritik zirvede Türk diplomatlarına olağanüstü geniş bir hareket alanı sağlıyor.

Ukrayna: Sonu görünmeyen bir savaşı sürdürmek

Ukrayna savaşının yıpratıcı gidişatı Ankara’daki her oturumun üzerinde bir gölge gibi asılı duruyor. NATO’nun, Ukrayna’ya 2026 yılı için askeri teçhizat, yardım ve eğitim desteği kapsamında yaklaşık 70 milyar avroluk bir taahhüdü onaylaması, müttefiklerin de en az bu düzeydeki bir desteği 2027’de de sürdürme sözü vermesi bekleniyor. Ne var ki zirve, İtalya’nın bildiri taslağındaki Ukrayna fonuna ilişkin bazı ifadelere direndiği yönündeki haberlerin gölgesinde toplanıyor. Bu durum, NATO yetkililerinin “birlik zirvesi” olarak nitelendirmekte ısrar ettiği buluşmadaki çatlakları açığa çıkarıyor. Başkan Trump’ın, cephedeki çatışmalar hız kesmeden sürerken ve Zelenski Avrupa’nın eylemsizliğini açıkça eleştirirken, son telefon görüşmelerinde müzakere edilmiş bir barış ihtimalini dile getirmesinin ardından, zirve marjında Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski ile bir araya gelmesi planlanıyor.

İran gerilimi ve ABD-NATO ayrışmasında Ankara’nın kozu

Bu zirvenin en derin yankı uyandıran arka planı, Washington ile müttefikleri arasında Hürmüz Boğazı nedeniyle yaşanan ve tazeliğini koruyan görüş ayrılığı olabilir. Şubat ayı sonlarında Dini Lider Ali Hamaney’in öldürülmesiyle fitili ateşlenen ABD-İsrail’in İran ile savaşı, Hürmüz’ün kapatılması ve dönemsel olarak yeniden bloke edilmesiyle küresel enerji piyasalarını sarstı. Trump mart ayında NATO, Çin, Japonya ve Güney Kore’ye boğazın güvenliğini askeri olarak sağlama çağrısında bulunduğunda tüm müttefikler bu talebi geri çevirdi; hatta Almanya Savunma Bakanı bunun Avrupa’nın savaşı olmadığını açıkça ilan etti. Trump ise bu tavrı “büyük bir aptallık” olarak nitelendirip İttifak’ı Amerikan desteği olmaksızın bir “kağıttan kaplan” olarak tanımladı.

Söz konusu çatlak kapanmış değil; sadece zirvenin yapılmasına izin verecek ölçüde sessizliğe büründü. Haziran ayında imzalanan ateşkes ve ablukanın kaldırılmasına dair mutabakat krizi hafifletmiş olsa da İran o tarihten bu yana Hürmüz’den geçen gemilerden geçiş ücreti alacağının, “dost ülkelere” ise ayrıcalık tanıyacağının sinyallerini veriyor. Washington ise bu yaklaşımın kalıcı bir anlaşma için kabul edilemez olduğunu savunuyor. Boğazın güvenliği bu hafta resmen NATO gündeminde yer alsa da İran konusundaki yük paylaşımına dair temel anlaşmazlık hiçbir zaman çözülemedi, yalnızca gelişmelerin gölgesinde kaldı. İşte Türk siyasetçilerin değerlendirmek istediği fırsat tam olarak bu noktada yatıyor: Ankara, Washington’ın hayal kırıklığı ile Avrupa’nın isteksizliği arasında köprü kurarak kendisini vazgeçilmez bir arabulucu olarak sunabilir; bunun karşılığında ise savunma tedariki imkanları ve diplomatik nüfuz elde edebilir. Bu, Erdoğan’ın kriz boyunca titizlikle işlediği pragmatik pazarlık stratejisinin tam bir yansıması.

Orta Doğu’nun gölgesi: Suriye, Lübnan ve derinleşen İsrail çatlağı

Türkiye’nin bölgesel duruşu, resmi oturumlar kadar zirvenin Orta Doğu’ya dair satır aralarını da şekillendiriyor. Başkan Trump’ın, Ankara’da Şam’ın yeni lideri eski muhalif komutan ve şimdiki Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara ile ikili bir görüşme gerçekleştirmesi bekleniyor. Bu görüşme, Trump’ın ilk olarak G7’de dile getirdiği ve Suriye güçlerinin Lübnan’da Hizbullah ile mücadeleyi İsrail’den daha etkin yürütebileceği yönündeki önerisinin ardından geliyor. El-Şara bu teklifi tutarlı bir şekilde reddederek Şam’ın Beyrut ile yalnızca ekonomik kanallar kurmak istediğini, Suriye’nin Lübnan’daki onlarca yıllık askeri işgalini hatırlatacak bir rolü üstlenmeyeceğini vurguluyor. Buradaki mesaj oldukça net: Washington, Lübnan’da ciddi sivil kayıplara yol açan İsrail askeri operasyonlarının yarattığı güvenlik yükünü, Esad’ın devrilmesinin ardından henüz gücünü pekiştirmeye çalışan yeni Suriye yönetimine kaydırıp kaydıramayacağını sınıyor. Bu hamle, hem İsrail üzerindeki baskıyı hafifletmeyi hem de İran’dan bağımsız olarak post-Esad Suriye’si ile yeni bir ABD diyalog kanalı açmayı hedefliyor.

Tüm bunların üzerinde Ankara ile Tel Aviv arasında açık bir diplomatik kopuş yaşanıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, zirveden birkaç gün önce CNN Türk’e verdiği mülakatta, İsrail’in politikalarını ve zihniyetini “insanlığın artık taşıyamayacağı bir yük” olarak nitelendirip uluslararası yaptırım çağrısında bulunmuş ve İsrail’i Gazze’de kitlesel katliam yapmakla suçlamıştı. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar bu sözleri “soykırıma teşvikin ders kitaplarına geçecek bir örneği” olarak tanımlarken, Almanya Dışişleri Bakanı da bu ifadeleri kabul edilemez bularak araya mesafe koymuş, Cumhurbaşkanı İshak Herzog ise açıklamaları antisemitik olarak nitelemişti. Erdoğan ise İsrail’in eleştirilerini, Gazze’deki kendi eylemlerini örtbas etme çabası olarak değerlendirerek reddetti. Bu sert polemiğin, tam da NATO’nun İsrail yanlısı üyeleriyle Türk heyetinin yan yana oturmaya hazırlandığı sırada patlak vermesi, odak noktası Rusya ve savunma harcamaları olan İttifak zirvesine gerilimli bir hava katıyor. Aynı zamanda Ankara’ya yeni bir hamle alanı açıyor: Batı ittifaklarını zorlasa da kendisini İslam dünyasında İsrail’e karşı en gür sesli NATO üyesi olarak konumlandırmak, Arap ve İslam coğrafyasında karşılığı olan bir rol üstlenmesini sağlıyor.

Filistin davası ve Arap eşgüdümü

Kahire, İslamabad, Doha ve Riyad için Ankara zirvesi, Ukrayna’ya dair yayımlanacak bildiriden ziyade Gazze ve Filistin meselesine ilişkin bölgesel dengeler açısından taşıdığı anlamla takip ediliyor. Mısır, Katar, Pakistan ve Suudi Arabistan, İran krizi ve bunun bölgesel yansımaları boyunca kolaylaştırıcı veya ara bulucu roller üstlendi; nitekim İslamabad, Hürmüz geriliminde ateşkes görüşmelerine zemin hazırlarken Katar da ABD ve İran ile birlikte Lübnan’da ateşkesin sağlanmasına katkıda bulundu. Bu dörtlü grubun Gazze’nin yeniden inşası, Filistin devletinin tanınması diplomasisi ve Lübnan’da gerilimin daha fazla tırmanmasının önlenmesine yönelik yürüttüğü eşgüdüm, zirve sonrasında daha da yoğunlaşabilir. Özellikle Fidan’ın İsrail’e karşı takındığı sert tutum, Türkiye’nin hem NATO içinde hem de dışında kalan Müslüman çoğunluklu ülkeleri ortak bir Filistin paydasında birleştirme çabasına dönüşürse bu hareketlilik daha da ivme kazanacaktır. Ankara’nın bu söyleminin somut bir Arap-Türk diplomatik ortaklığına mı dönüşeceği yoksa iç ve bölgesel kamuoyuna yönelik tek taraflı bir diplomatik hamle olarak mı kalacağı, kağıt üzerinde Rusya ve Atlantik ittifakını odağına alan ancak pratikte Türkiye’nin vizyonunun sınırlarını ölçen bir referanduma dönüşen bu zirveden çıkacak en kritik sorulardan biridir.


Bu analiz; NATO’nun resmi zirve belgeleri, Reuters, Kongre Araştırma Servisi (CRS), The National, The Jerusalem Post, Al Arabiya ve 7 Temmuz 2026 tarihi itibarıyla Ankara Zirvesi’ni takip eden diğer yayın organlarının aktardığı bilgilere dayanmaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English