Bizi Takip Edin

Diplomasi

Elbridge Colby: ABD’nin Asya’daki hedefi, kimsenin hegemon olamayacağı bir düzen

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz konuşma, Trump yönetimindeki Pentagon stratejisini belirlemede kritik bir rol oynayan Elbridge Colby tarafından yapıldı. Colby, Trump’ın ilk döneminde hazırlanan 2018 tarihli Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin (NSS) yazılmasında da önemli bir rol oynamış ve daha izolasyonist, Monroe Doktrini taraftarı ve askeri güçlerin Çin’e odaklanmasını isteyen bir Amerikan politikasının sadık bir destekçisi olmuştu. Zaten yeni NSS’i okuyanlar, Colby’nin konuşmasındaki temalardan yola çıkarak bu versiyonda da müsteşarın ağır izlerini fark edebilir. Pentagon’da devam eden “Asya-Orta Doğu” ayrışmasında askeri kuvvetlerin Asya’ya kaydırılması gerektiğini savunan kampın başını da Colby çekiyor. Daha önce de ABD’nin Ukrayna’ya taahhütlerinin fazla olduğunu savunan Colby, ülkesine ve çıkarlarına yönelik en somut meydan okumanın, iktisadi ve askeri olarak Çin’den geldiğinin altını çizmiş, Doğu Avrupa’ya daha fazla kuvvet kaydırılmasına karşı çıkmış ve Çin’i Rusya’dan çok daha tehlikeli bir rakip olarak gördüğünü açıkça belirtmişti. Colby, konuşmasında birkaç kez Çin’i boğmak istemediklerini ve saygılı bir iletişim istediklerini söylese de kuvvet postürü, müttefiklerin (Japonya, Güney Kore, Filipinler, vd.) silahlandırılması ve “hegemonsuz denge” arayışları çatışmasızlıktan ziyade, çatışmaların Hint-Pasifik bölgesine yayılması anlamına geliyor gibi görünüyor.


Güney Kore’deki Sejong Enstitüsü’nde Savaş Bakanlığı Politika Müsteşarı Elbridge Colby’nin Konuşması

ABD Savaş Bakanlığı
26 Ocak 2026

Bu nazik takdim için teşekkür ederim, Dr. Kim, teşekkür ederim Büyükelçi Lee ve bugün beni burada ağırlayan Sejong Enstitüsüne teşekkür ederim. Bu benim için büyük bir onur. Enstitü, bölgesel ve küresel güvenliği en doğrudan etkileyen konular hakkında ciddi tartışmalar düzenleyerek mükemmel bir itibar kazanmıştır. Bu nedenle, burada bulunmak benim için büyük bir ayrıcalık ve onur. Savunma Bakanlığı Politika Müsteşarı olarak ilk uluslararası gezimde Güney Kore’de bulunmak da benim için büyük bir ayrıcalık ve onur. Bugün sizlere hitap ederek Savaş Bakanlığı ve yönetimimizin düşüncelerini aktarabilmek de benim için bir ayrıcalık.

Gerçek bir stratejik geçiş döneminden geçiyoruz. Soğuk Savaş sonrası dönemin büyük bir bölümünde, Amerikan savunma politikası soyutlamalar, kalıcı tek kutupluluk varsayımları ve jeopolitik gerçeklikten kopuk emeller tarafından şekillendirildi. Strateji, güç, coğrafya ve kısıtlar gibi somut konulardan koparak sürüklendi. Sonuç, istikrar ya da tarihin sonu değil, daha çok hayal kırıklığı ve kaynakların, güvenilirliğin ve halkın güveninin israfı oldu.

Başkan Trump, büyük ölçüde bu üzücü gidişatı tersine çevirmek için seçildi. Başından beri, Amerikan çıkarlarını ve gücün hakikatlerini inatçı bir şekilde değerlendirmeyi tercih ederek belirsiz vaatleri ve odağı belirsiz taahhütleri reddetti. Onun liderliğinde, 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin çok net bir şekilde ortaya koyduğu gibi, Amerika Birleşik Devletleri, NSS (Ulusal Güvenlik Stratejisi) tarafından esnek gerçekçilik olarak adlandırılan strateji yaklaşımına geri döndü: öncelikler konusunda netlik, taahhütler konusunda disiplin, gerekeni yapma konusunda azim ve caydırıcılık konusunda ciddiyet.

Yeni Pentagon stratejisi: Çin ile denge arayışı ve “savaşçı ruhu”

Amerika Birleşik Devletleri, Başkan Trump’ın liderliğinde muazzam bir iktisadi canlanma dönemine girmiş olması nedeniyle büyük bir şansa sahip. Aynı zamanda, Ulusal Güvenlik Stratejisi ve yeni yayınlanan Ulusal Savunma Stratejisi’nde belirtildiği gibi, Hint-Pasifik bölgesi artık küresel büyümenin ana merkezlerinden biri, Güney Kore de dahil olmak üzere küresel üretimin merkezi ve 21. yüzyılın jeopolitik ekseni. Sonuç olarak, bu belgelerin de açıkça belirttiği gibi, Amerikalıların uzun vadeli güvenliği, refahı ve özgürlükleri, bu bölgedeki gelişmeler tarafından belirleyici bir şekilde şekillenecek.

Bu büyüklükteki çıkarlar söz konusu olduğunda, netlik önemli. Amerikalılar, Asya’daki çıkarlarımızın ne olduğu, bu çıkarları savunmak için ne yapmaya hazır olduğumuz ve tatmin edici bir dengenin neye benzediği konusunda net bir görüşe sahip olmalı. Asya’da tatmin edici bir istikrar, afili retorik, varsayılan normlar veya görünüşte iyi niyetlerle elde edilip korunamaz. Karşılıklı iktisadi bağımlılık veya diplomatik sembolizmle garanti edilemez. Aksine, akıllıca ve doğru bir şekilde uygulanan güçle, özellikle de Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde belirtildiği gibi, bu önemli bölgenin tek bir devlet tarafından hakimiyet altına alınmasını önleyen, kalıcı ve elverişli bir güç dengesi ile korunabilir.

Bu, Başkan Trump’ın uzun süredir vurguladığı, Savaş Bakanlığı’nın 2026 Ulusal Savunma Stratejisi’nde çok açık bir şekilde yansıtılan, güç yoluyla barış mantığının ardındaki mantık. Bu, gereksiz çatışmalarla ilgili değil. Bu, sonsuz savaşlarla ilgili değil. Bunun yerine, güvenilir caydırıcılık ve stratejik dengeye dayanan bir istikrar yoluyla Amerika ve müttefiklerinin çıkarlarının korunmasıyla ilgili.

Gerçi bunu başarmak, söylemek kadar kolay değil. Bu nedenle, hem hedeflerimizi hem de bu hedeflere ulaşmak için kullanacağımız araçları net bir şekilde belirlememiz gerek.

Bu amaçla, Başkan Trump, ABD ve müttefiklerimizin çıkarlarını koruyan, Çin ile istikrarlı ve barışçıl bir ilişki kurmaya çalışabileceğimizi ve çalışmamız gerektiğini açıkça belirtti. Başkan Trump’ın bilge liderliği altındaki ABD, Çin’i egemenliği altına almaya, onu boğmaya veya küçük düşürmeye çalışmıyor. Aradığımız şey –ve Başkanın sürekli olarak ifade ettiği gibi– Amerikalılar ve müttefiklerimiz için uygun olan, hiçbir devletin hegemonyasını dayatamayacağı, gerçekten istikrarlı bir denge: elverişli bir güç dengesi. Bu istikrar, birbirimizle ticaret yapmamızı ve ülkelerimizin refah içinde yaşamalarını sağlayacak, saygılı ve net bir şekilde, anlaşabildiğimiz konularda anlaşacak ve anlaşamadığımız konularda farklı görüşlere sahip olabileceğiz. Bakan Hegseth’in 2025 Shangri-La’daki önemli konuşmasında belirttiği gibi, bu bizim izlediğimiz pratik yaklaşım ve kendisi, bu yaklaşımın sadece Amerikalılar için değil, daha fazla iktisadi büyüme ve ulusal geleceklerini çizmede bağımsız egemenlikleri için çabalayan tüm bölge halkları için de işe yaradığını vurguladı. Bu, makul bir barışın temeli.

Aynı zamanda, Bakan Hegseth’in en son aralık ayında Reagan Ulusal Savunma Forumunda yaptığı tarihi konuşmada da açıkça belirttiği gibi, Çin’in devam eden askeri modernizasyonu ve güçlenişi ile bu bölgede ve giderek daha uzak bölgelerde artan askeri faaliyetleri konusunda net olmalıyız. Bunu bir suçlama olarak değil, basit ama açık bir gözlem olarak söylüyorum; ciddiye almamız gereken somut bir gerçek.

Yine de bunu gereksiz bir çatışma tavrıyla değil, odaklanmış, kasıtlı bir güç ve hedeflerimiz ve bunları gerçekleştirmek için gerekli araçlar konusunda makul bir netlikle ele alabiliriz ve alacağız. Bakanın da söylediği gibi, güçlü ve net, ama sessiz. Pekin’e karşı rejim değişikliği peşinde değiliz, Çin’i domine etmeye çalışmıyoruz. Çin’in gururlu tarihini kabul ediyor ve saygı duyuyoruz.

Bunun yerine, bakanın geçen ay açıkladığı ve Ulusal Savunma Stratejisi’nde açıkça belirtildiği gibi, Hint-Pasifik’teki savunma stratejimiz, ilk ada zinciri boyunca reddetme yoluyla caydırıcılık üzerine odaklanıyor. Başkanın Ulusal Güvenlik ve Ulusal Savunma stratejilerindeki talimatları doğrultusunda, Batı Pasifik’te, ilk ada zinciri boyunca saldırganlığın imkansız, tırmanmanın cazip olmayan ve savaşın gerçekten mantıksız olmasını sağlayan bir askeri duruş oluşturmaya odaklanıyoruz. Bu, Japonya, Filipinler, Kore Yarımadası ve bölgenin diğer yerlerinde dayanıklı, yayılmış ve modernize edilmiş bir kuvvet postürü, askeri güçle hızlı veya belirleyici kazanımları engellemek için optimize edilmiş, kırılgan değil dayanıklı ve bizi barış ve istikrar arayışında bir araya getiren bir postürü içeriyor.

Bu yaklaşım, barış ve istikrar arzusu ile motive ediliyor. Fakat caydırıcılığın en güçlü olduğu zamanın, tehditlerin yüksek sesle dile getirildiği ama desteklenmediği zaman değil, sonuçların öngörülebilir şekilde olumlu olduğu ve güvenilir bir şekilde iletildiği zaman olduğu şeklindeki eski bir atasözüne dayanıyor. Başka bir deyişle, bu, pozitif gerçekçilik jeopolitik stratejisine uygun bir askeri stratejidir.  

Aynı ruhla, Ulusal Savunma Stratejisi’nin de belirttiği gibi, aynı zamanda zeytin dalını da taşıyoruz. Başkan Trump’ın haklı olarak vurguladığı gibi, güç ve diplomasi birlikte çalışmalı ve bu nedenle istikrarlı bir güç dengesi, iletişim, şeffaflık ve risk azaltma ile pekiştirilir. Bu nedenle Bakanlık, stratejik istikrar, kriz yönetimi ve yanlış hesaplama ve yanlış iletişim riskini azaltmaya odaklanarak Çin ile saygılı ve profesyonel iletişimi sürdürmeye devam edecek.

Bakan ve ben, Çinli meslektaşlarımızla saygı ve açıklıkla, ama aynı zamanda kendinden emin bir güç ve netlikle iletişim kurduk; biz ve diğer Bakanlık liderleri bunu sürdüreceğiz. Bu etkileşimlerin neyi başarabileceği konusunda naif değiliz. Yine de mesajları net bir şekilde iletmek ve almak için değil, saygı göstermek için de bunların değerini kabul ediyoruz.

Bu, motivasyonumuzun netliğinden kaynaklanıyor: Pekin ile düşmanca bir ilişki aramıyoruz. İstikrarlı bir ilişki, yani makul bir barış arıyoruz.

Fakat istikrar umut üzerine inşa edilemezken, onu sağlamaktan kimin sorumlu olduğu konusunda da eşitsiz bir dağılım olamaz. Bu tür bir istikrarlı barış, caydırıcılıkla desteklenmeli ve bu nedenle sert güç kapasitesi, yeteneği ve iradesi ile güvence altına alınmalı; elbette bizimki, ama aynı zamanda müttefiklerimizin de.

Burada da Başkan Trump, birçok liderin bir nesildir görmezden geldiği bir gerçeği açıkça dile getirerek yol gösterdi: Çok uzun süredir, kilit bölgelerin güvenliği orantısız bir şekilde Amerika’nın kararlılığı ve katkılarına dayanırken, birçok müttefik kendi savunmalarına yeterince yatırım yapmadı. Bu dengesizlik ne adil ne de sürdürülebilir.

Bu, Başkan Trump’ı göreve getiren sıradan Amerikalılar için mantıklı değil. Ayrıca, sıradan Amerikalılara makul olmayan bir şekilde aşırı yük bindiren sürdürülemez bir modele fazla güvenmeye teşvik edilen müttefiklerimiz için de mantıklı değil.

Bunu düzeltmek için açık bir gerçeği kabul etmek gerek: Elverişli bir güç dengesi, gerçek askeri güce, gerçek endüstriyel kapasiteye ve gerçek siyasi kararlılığa sahip yetenekli müttefikler gerektirir. Başkan Trump, ittifakların kalıcı bağımlılıktan ziyade ortak sorumluluğa dayandığında en güçlü olduğunu sürekli savunageldi. Ortaya koyduğu model, basit bir sağduyuya dayanıyor: İttifaklar, ortaklıklar olduklarında en dayanıklı ve en güçlüdür – her üye kendi ülkesine olan sevgisiyle motive olduğunda, ittifaklar ortak çıkarlar üzerine kurulduğunda ve pragmatik karşılıklı saygı ve uyumla yönetildiğinde.

Başkan Trump, bu modelin üstün sonuçlarını kısa sürede zaten gösterdi. Sadece Amerikalılar için değil, müttefiklerimiz için de. Bir nesil boyunca, Amerikalıların Avrupalılara savunma harcamalarını artırmaları yönündeki nazik ricaları kulak ardı edildi. Aksine, Avrupalılar, harcamalarını düşük tutmaya devam edebileceklerini ve Amerika’nın “kurallara dayalı uluslararası düzen” gibi belirsiz soyut kavramlarla motive olarak, ABD’deki deyimimizle kabağın yine başımızda patlayacağını hesapladılar. Bunun sonucu, Avrupa’nın askeri gücünün dramatik bir şekilde zayıflaması oldu. Bu durum ne Avrupa’ya ne de Amerika’ya fayda sağladı ve Avrupa’nın çok daha fazla ağırlığını koyduğu Soğuk Savaş döneminin asil örneğine aykırıydı.

Şimdi, Başkan Trump’ın liderliği sayesinde, NATO müttefiklerimiz –on yıllarca yetersiz yatırım yaptıktan sonra– Ulusal Güvenlik Stratejisi ve Ulusal Savunma Stratejisi’nin müttefik savunma harcamaları için yeni bir küresel standart olarak belirlediği hedefi, yani temel askeri işlevler için GSYİH’nin %3,5’ini ayırmayı taahhüt ettiler.

Fakat bu ilkelerin Avrupa’da olduğu kadar Asya’da da geçerli olduğunu vurgulamalıyım.

Bu durum, bu büyük ülke Güney Kore’de tam olarak anlaşıldı ve eylemlerine yansıtıldı. Bu nedenle, Savunma Bakanlığı Politika Müsteşarı olarak ilk uluslararası gezim Güney Kore Cumhuriyeti’ne oluyor.

Güney Kore stratejik gerçekliği anlıyor. Elbette, savaşı gerçeklikten soyutlama lüksüne sahip değil. Güney Kore, coğrafyayı, tehdidi ve somut askeri gücün merkezi önemini anladığı için kendi savunmasına sürekli yatırım yaptı. Ve bu dönemde, Başkan Lee’nin savunma harcamalarını bu yeni küresel standarda uygun olarak %3,5’e çıkarma ve Güney Kore’nin konvansiyonel savunması için daha fazla sorumluluk üstlenme kararı, hepimizin karşı karşıya olduğu güvenlik ortamını nasıl ele alacağımız ve uzun vadede tarihi ittifakımızı sağlam bir temele oturtmak için nasıl hareket edeceğimiz konusunda net ve bilgece bir anlayışı yansıtıyor.

Bu, ortaklığı güçlendirmek için rasyonel, pratik ve gerçekçi bir tepki. Bu, elbette Amerika’nın çıkarına, ama daha da önemlisi, Güney Kore’nin çıkarına. Bu, Amerika Birleşik Devletleri’nin müttefiklerinden beklediği türden bir eylem ve mantık.

Ve tam da bu, ittifaklarımızın uzun vadede en sağlam temellere oturtulmasını sağlayacağımızın yolu.

Bu nedenle, örnek bir müttefik olan Güney Kore ile ittifakımız konusunda bu kadar iyimseriz. Dünya değişiyor, bu nedenle Güney Kore Cumhuriyeti ile ittifakımız da buna uyum sağlıyor. Bu uyum, karşı karşıya olduğumuz durum ve yüklerin paylaşılmasında daha büyük bir dengeye duyulan ihtiyaç konusunda net bir gerçekçilik, caydırıcılığın bu değişen dünyada güvenilir, sürdürülebilir ve dirençli kalmasını sağlayacak. Bu da yine sağduyunun bir gereği. Amerika Birleşik Devletleri ile Güney Kore arasındaki ittifak gibi güçlü ortaklıklar ve ittifaklar elbette ortak tarih ve değerlere dayanır.

Ve tabii ki geçen yıl, halklarımızın birlikte unutulmaz bir şekilde savaştığı Kore Savaşı’nın patlak verişini andık. Birkaç yıl sonra ittifakın 75. yıldönümünü anacağız. Elbette, bu ortak tarihi kutlamak ve onurlandırmak çok önemli.

Ama sonuçta, ittifaklar sadece duygular üzerine kurulamaz. İttifaklar, uyumlu çıkarlar, paylaşılan riskler, orantılı katkılar ve karşılıklı fayda üzerine kurulmalı.

Bu nedenle, basit bir gözlemle bitirmek istiyorum. Güç dengesi uygun olduğunda barış mümkündür. Bu denge bozulduğunda ise çatışma olasılığı çok daha yüksek hale gelir. Barış, odaklanmış güç ve hazırlığın bir ürünüdür, hafife alınabilecek bir durum değildir.

Başkan Trump, bu sağduyuyu geri getirmiştir, fakat başkanlık döneminden önce, Amerika Birleşik Devletleri’nde devlet yönetimine çok heterodoks bir yaklaşım vardı. Barış, sadece soyut kavramlarla değil, adil ve sürdürülebilir yollarla gücü seferber ederek korunur. Görünüşte asil hedeflerle değil, gücün temelleriyle akıllıca mücadele ederek korunur. Sloganlarla değil, disiplin ve gerçekçi stratejilerle korunur.

Bu bağlamda, Amerika’nın Asya’daki savunma politikasının hedefi herkes için açık ve makul olmalı. Bu hedef, Çin veya başka herhangi bir ülkeyle çatışma değil. Amaç, Amerikalılar, müttefiklerimiz ve aslında tüm bölge için uygun olan makul bir denge sağlamak. Bu, formalist ve katı bir bölgesel düzen değil, uyarlanabilir ve gelişen bir düzen. Hegemonyadan ziyade, egemenliğin saygı gördüğü ve barışın sürdürüldüğü, rahatlatıcı hayallerle değil, netlik, güç ve kararlılıkla tanımlanan uygun bir denge ile tanımlanan bir düzen.

Bu, güç yoluyla barış mantığı. Bu, inkâr yoluyla caydırıcılık mantığı. Bu, stratejimizin mantığı.

Ve bu, nihayetinde Hint-Pasifik bölgesinde sadece Amerikalılara değil, bu hayati bölgedeki tüm insanlara fayda sağlayacak, makul ve kalıcı bir barışın temeli.

Çok teşekkür ederim.

Diplomasi

G20 ticaret bakanları açıklamasına tek itiraz Çin’den geldi

Yayınlanma

G20 ticaret yetkilileri bu hafta Milwaukee’de bir araya geldi ve küresel çelik arz fazlasıyla mücadeleye yönelik yeni bir anlaşma duyurdu.

“Milwaukee Çerçevesi”, ülkeleri piyasayı bozan sübvansiyonları kısıtlamaya ve çelik ithalatı ile ticaretin kuralları dışına çıkarılmasının izlenmesini artırmaya çağırıyor.

Ayrıca, olası gümrük vergileri de dahil olmak üzere, kapasite fazlasına karşı “kanıta dayalı önlemleri” destekliyor.

Bu anlaşma, Eylül ayında Kuzey Carolina’nın Asheville kentinde düzenlenen G20 maliye bakanları toplantısında varılan daha geniş kapsamlı bir mutabakatın ardından geldi.

Toplantıda ABD ve diğer neredeyse tüm G20 ekonomileri, büyük ve kalıcı ticaret dengesizliklerinin diğer ülkelere zarar verebileceği konusunda mutabık kaldı.

Büyük ticaret fazlası olan ülkelerden, büyüme için ihracata aşırı bağımlı hale getiren politikalarını gözden geçirmelerini isteyen bir bildirgeyi imzaladılar.

Çin, bu bildirgeye itiraz eden tek G20 üyesi oldu.

Axios’a göre giderek daha fazla ülke, Donald Trump’ın küresel ticaretteki sorunlara ilişkin argümanının temel bir unsurunu benimsiyor. Üstelik bu durum, Trump’ın uyguladığı gümrük vergilerinin dünya ekonomisini sarsmasına rağmen gerçekleşiyor.

On yıllardır hükümetler, aşırı çelik üretimi de dahil olmak üzere küresel ticaretteki dengesizlikler konusunda uyarıda bulunuyorlar.

Değişen şey ise, yerli sanayilere verilen zararı kabul etme ve onları koruma konusundaki istek.

ABD Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer, konferansın aralarında gazetecilere yaptığı açıklamada, “Çoğu ülke bu küresel sorunlara katılıyor, insanlar teşhise katılıyor fakat harekete geçmekten çekiniyorlar,” dedi.

Greer’e göre Milwaukee anlaşmasının “2015 yılında gerçekleşmesi” mümkün değildi.

Greer şöyle konuştu:

“Diğer tüm ülkeler, ABD pazarına erişimlerini sürdürmek istiyorlarsa uluslararası sistemi yeniden düzenlememiz gerektiğini biliyorlar. Yaratıcı fikirler, yeni yapılar ve tutarlı planlar ortaya koydukça, onlar da bu sürece katılıyorlar.”

AB Ticaret Komiseri Maroš Šefčovič, salı günü Rockwell Automation’ın Milwaukee’deki genel merkezinde Greer ve imalat sektöründen CEO’larla düzenlenen yuvarlak masa toplantısında, yönetimin kapasite fazlası konusuna odaklanmasını olumlu karşıladı.

Greer, “Ticaret komiseri ve diğerleri de dahil olmak üzere Avrupa’daki pek çok kişinin bu konu hakkında oldukça net bir görüşe sahip olduğunu düşünüyorum… Onlar, bizim 10 yıl önce atmaya başladığımız bazı adımları atmaya başlıyorlar,” dedi ve Avrupa’nın kendisinin de küresel kapasite fazlasına katkıda bulunduğuna inandığını ekledi.

ABD’nin ticaret ortakları, Washington ile birlikte çözmeye çalıştıkları bazı sorunları hedef alan gümrük vergileriyle ya da bu vergilerin uygulanma olasılığıyla karşı karşıya kalıyor.

Kanada’nın ABD’ye yaptığı çelik ihracatının çoğu %50’lik bir gümrük vergisiyle karşı karşıya. 

Ülkenin ticaret yetkililerinden biri Milwaukee’ye vardığında, belirli Kanadalı ürünlere yönelik bir ithalat yasağı yürürlüğe girdi.

Greer ayrıca 16 ekonomideki kapasite fazlası ve üretimi de soruşturuyor ve bu soruşturmalar nihayetinde yeni gümrük vergilerinin önünü açabilir.

Greer, yuvarlak masa toplantısındaki gerginliği kabul ederek, ABD ile ticaret ortakları arasında anlaşmazlıklar olabileceğini ama yine de başka yerlerdeki üretim fazlası konusunda ortak endişeleri paylaştıklarını belirtti.

Dış ticaret bakanları dün öğleden sonra, Rockwell Automation’ın Milwaukee’deki genel merkezine 1,5 mil (yaklaşık 2,4 km) uzunluğundaki bir yolculuk için otobüslere bindi ve burada fabrika tesisini gezdi.

Bu “saha gezisi”, Trump yönetiminin teşvik etmek istediği türden ileri düzey yerli üretimi sergilemeyi amaçlıyordu.

Rockwell, bakanlara gezi için çelik burunlu spor ayakkabılar hediye etti (bu ayakkabılar Vietnam’da üretilmişti).

Fabrikalarda kullanılan otomasyon teknolojisi üreten Rockwell, ABD’deki tesislerine, insan kaynağına ve teknolojiye 2 milyar dolarlık yatırım yapıyor. 

Fakat gümrük vergileri de bu üreticinin maliyetlerini artırıyor. Rockwell, yaz aylarında yatırımcılara bazı müşterilerinin projelerini ertelediğini bildirdi.

CEO Blake Moret, şirketin kazanç açıklamasında, “Gümrük vergileri ve enflasyon açısından bu kadar dalgalı bir ortamda, müşteriler iş planlarının maliyet tarafının sağlam olduğundan emin olmak istiyorlar,” dedi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Tayvan, Xi-Trump zirvesinin ardından gelen F-16V teslimatını memnuniyetle karşıladı

Yayınlanma

Tayvan, ayrı bir milyarlarca dolarlık silah paketine ilişkin ABD başkanlığı tarafından getirilen askıya alma kararına rağmen, uzun süredir ertelenen iki adet F-16V savaş uçağının teslimatını, ABD’nin askeri desteğinin devam ettiğinin bir göstergesi olarak değerlendirdi.

Cuma günü doğudaki Taitung ilçesindeki Chihhang Hava Üssü’ne ulaşan iki tek kişilik uçak, 1997 yılında orijinal F-16A/B filosunun teslimatlarının başlamasından bu yana adanın aldığı ilk yeni F-16’lar.

Önceki versiyonlarla karşılaştırıldığında, F-16V konfigürasyonu Northrop Grumman APG-83 aktif elektronik taramalı dizi radarını, güncellenmiş aviyonik sistemleri ve geliştirilmiş hedef tespit ve izleme yeteneklerini içermektedir.

Bu iki uçak, ABD Başkanı Donald Trump’ın ilk görev dönemi sırasında, Ağustos 2019’da Washington tarafından onaylanan 247,2 milyar NT$ (7,76 milyar ABD doları) tutarındaki 66 adet F-16V satışının bir parçası.

İki uçağın, geçen hafta Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in ABD’ye yaptığı devlet ziyaretinden yaklaşık bir ay önce, ağustos ayı sonunda Tayvan’a ulaşması bekleniyordu. Ne Taipei ne de Washington, gecikmeyle ilgili kamuoyuna bir açıklama yapmadı.

Kongre’nin gayri resmi incelemesinden geçen, Taipei’ye yönelik yaklaşık 14 milyar ABD doları değerindeki ayrı bir silah paketi ise başkanın onayı beklenirken askıda kalmaya devam ediyor.

Trump’ın Xi’yi sıcak bir şekilde karşılamasının adada bir miktar belirsizliğe yol açmasının ardından, cuma günkü teslimat Tayvan’ın iktidar partisi Demokratik İlerleme Partisi (DPP) tarafından memnuniyetle karşılandı.

Tayvanlı lider William Lai Ching-te, Tayvan’ın kendini savunmasına yönelik “uzun vadeli desteği” ve iki taraf arasındaki güvenlik işbirliğini derinleştirmeye devam ettiği için Washington’a teşekkür etti. Ayrıca, bu teslimatı bölgesel istikrarla ilişkilendirerek, bunun ABD’nin “güvenliği ilerletmek için Tayvan dahil Hint-Pasifik ortaklarıyla birlikte çalışma” taahhüdünü gösterdiğini belirtti.

Demokrasi İlerleme Partisi (DPP) milletvekili Chen Kuan-ting de, bu teslimatın zirveden bu yana ABD’nin silah satışlarında “yapısal bir değişiklik” olmadığını gösterdiğini belirtti.

Buna karşılık, muhalefetteki Kuomintang milletvekili Ma Wen-chun, uçakların gelmesinin programdaki gecikmelerden dikkatleri başka yöne çekmemesi gerektiğini belirterek, savunma bakanlığını kalan uçaklar için net bir takvim sunmaya çağırdı. “İkisi geldi; kalan 64’ü de zamanında gelmelidir” dedi.

Tayvan Savunma Bakanlığı başlangıçta 66 savaş uçağının tamamını yıl sonuna kadar teslim almayı umuyordu, ancak program planlanan takvimin çok gerisinde kaldı. Tayvanlı yetkililer, takvimi etkileyen başlıca faktörler arasında üretim hattının yer değiştirmesini ve tedarik zincirindeki aksaklıkları gösterdi.

Savunma Bakanı Wellington Koo Li-hsiung cuma günü, yıl sonuna kadar daha fazla F-16V’nin teslim edileceğini söyledi, ancak kesin bir sayı vermedi.

İlk iki savaş uçağının teslim süreci de beklenmedik bir şekilde uzamıştı.

17 Ağustos’ta ABD anakarasından ayrılan uçaklar, Pasifik’i aşan yolculuklarında havada yakıt ikmali yaparak 21 Ağustos’ta Hawaii’deki Pearl Harbour-Hickam Ortak Üssü’ne ulaştı. Uçakların birkaç gün içinde Tayvan’a doğru yola devam etmeleri bekleniyordu, ancak bunun yerine üssünde neredeyse altı hafta kaldılar.

Tayvanlı medya ve askeri gözlemciler, teknik sorunlar, elverişsiz hava koşulları ve yakıt ikmal uçağının bulunmaması gibi çeşitli olası açıklamalar öne sürdü.

Nedeni açıklanamayan bu gecikme, Tayvan’da Washington’un, Xi’nin ABD’ye yapacağı devlet ziyaretinden kısa bir süre önce siyasi açıdan hassas bir teslimatı önlemek istemiş olabileceğine dair spekülasyonlara yol açtı.

Tayvan’ın United Daily News gazetesi, isimsiz bir kaynağa atıfta bulunarak, bu hafta bir ekipman sorununun uçağın Hawaii’de gecikmesine neden olmasının ardından Washington’un, teslimatın Xi’nin ziyareti etrafında daha fazla karmaşıklığa yol açmasını istemediğini bildirdi.

Ne ABD ne de Tayvanlı yetkililer, teslimatın zamanlamasını Xi’nin Washington ziyaretiyle ilişkilendirdi.

South China Morning Post, Xi’nin Washington ziyaretinden önce, yönetimin Tayvan’a yönelik büyük çaplı yeni silah satışlarını ertelemeyi değerlendirdiğini bildirmiş; kaynaklar, Pekin’in Xi’nin gezisi sırasında yeni anlaşmaların onaylanmamasını sağlamak için Washington’a gizlice baskı uyguladığını belirtmişti.

14 milyar ABD doları tutarındaki silah paketi, bu yılın başlarında zaten askıya alınmıştı. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Washington’un silah satışlarını değerlendirirken kendi askeri ihtiyaçlarını, üretim kapasitesini ve silah stoklarını yenileme gerekliliğini de göz önünde bulundurması gerektiğini vurgulamıştı.

Geçen hafta Trump ile yapılan zirve sırasında Xi, ABD’nin “Tayvan bağımsızlığına” karşı çıkacağını ve Tayvan meselesini ihtiyatla ele alacağını umduğunu yineledi.

ABD Dışişleri Bakanlığı, zirvenin ardından Tayvan’a yönelik genel ABD politikasının değişmediğini vurgulamaya çalıştı.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

NATO’nun Kafkasya’daki genişlemesine Fransız-Türk anlaşmazlığı engel oluyor

Yayınlanma

NATO’nun Ermenistan ve Azerbaycan ile işbirliğini güçlendirme çabası, Fransa ile Türkiye arasındaki gerginlik nedeniyle tıkanma noktasına geldi.

POLITICO’ya konuşan üç NATO diplomatına göre, Fransa, bir Fransız vatandaşının tutuklanmasını temel gerekçe göstererek Bakü ile yeni bir ortaklık planını onaylamayı reddetti.

Buna karşılık Türkiye de, yakın müttefiki Azerbaycan’a dayanışma göstermek amacıyla Ermenistan’ın planının yenilenmesini engelledi.

Beş NATO diplomatı, iki Kafkas ülkesinin tatbikatlar, askeri eğitim ve diğer alanlarda NATO ile daha derin bir işbirliği arayışında olduğunu belirtti.

Sonuç olarak, her iki plan da bir yılı aşkın süredir belirsizlik içinde kaldı.

Aylar süren NATO anlaşmazlığı, geçen hafta Fransa’nın Rusya’ya yönelik AB yaptırımlarının yenilenmesini engellemesinin ardından yeni bir aciliyet kazandı.

Paris, Brüksel’in Rus-Özbek milyarder Alişer Usmanov’a yönelik kısıtlamaları kaldırmasının ardından itirazını geri çekti.

Bu da Azerbaycan’ı, bir Fransız vatandaşı da dahil olmak üzere birkaç tutukluyu serbest bırakmaya sevk etti.

Geçen çarşamba günü Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in tutukluları serbest bırakmasının ardından Fransa, NATO ile Bakü arasındaki bağların güçlendirilmesine yönelik vetosunu kaldırması yönünde baskı altında bulunuyor.

NATO diplomatlarından biri, “Eğer veto hakkını kaldırmazlarsa, bu ne sağlam bir siyasi hamle olur ne de ittifakın çıkarları doğrultusunda hareket eden bir müttefik olarak kendilerini göstermiş olurlar. Ermenistan için bu çok tehlikeli; onların yakınımızda olmasının iyi olduğunu düşünüyoruz,” dedi.

İkinci bir NATO diplomatı ise şöyle konuştu: “Bir hayal kırıklığı var: İkili meseleler için NATO’yu kullanmayı bırakın.”

Hem Ermenistan hem de Azerbaycan, son yıllarda Rusya ile ilişkilerini soğutmuş durumda ve Avrupa ile bağlarını derinleştirmeye çalışıyor.

Erivan, Moskova liderliğindeki Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü (CSTO) savunma ittifakındaki üyeliğini askıya aldı, AB üyeliği lehine bir yasa kabul etti ve buna karşılık Moskova’dan ticaret kısıtlamaları ve sert eleştirilerle karşı karşıya kaldı.

Fransa uzun süredir Ermenistan ile yakın ilişkiler sürdürürken, Bakü ise bölgedeki Rus etkisini dengelemek için Türkiye ile olan yakın ittifakına güveniyor.

Bir Türk yetkili, “Mesele kesinlikle bir Türkiye-Fransa ya da Türkiye-Ermenistan kavgası değil,” diyerek şunları ekledi:

“Her ikisinin de erken onaylanmasını sağlamak amacıyla, Ermenistan ve Azerbaycan’ın ITPP [Bireysel Olarak Uyarlanmış Ortaklık Programları] belgelerini birlikte onaylamaya oldukça uzun bir süredir hazırız.”

NATO’nun ITTP ortaklıkları, ittifakın NATO üyesi olmayan ülkelerle siyasi diyalog ve askeri işbirliği için kullandığı başlıca araç.

Bu programlar dört yılda bir yenilenir ve hedeflerinin düzeyi, yararlanıcı ülkelerin ittifakla entegre olma isteğine bağlı.

Üç diplomat, yeni planlara ilişkin müzakerelerin neredeyse sonuçlandırılmak üzere olmasına rağmen, yaşanan gecikme nedeniyle NATO’nun Ermenistan ve Azerbaycan’ın güncelliğini yitirmiş ortaklıklarını geçici olarak uzatmak zorunda kaldığını belirtti.

Yeni planlar, bu ülkelerin ortak askeri tatbikatlara katılımına olanak tanıyacak, ordular arası eğitimi artıracak ve yerel İngilizce derslerinin düzenlenmesine kadar uzanan kültürel işbirliğini yoğunlaştıracak.

Bazıları, Erivan’ın dış politikasını Rusya’dan uzaklaştırmak için aldığı riskler göz önüne alındığında, bu gecikmenin Ermenistan’ın Batı ile yeniden yakınlaşma çabasını da engelleyebileceğinden endişe duyuyor.

“Bu bir endişe kaynağı… Bazı ülkelerde beklentiler yaratıyoruz, sonra da bunları karşılayamıyoruz — bu da daha sonra kızgınlığa yol açabilir,” diyen üçüncü NATO diplomatı, Bakü ve Erivan’ı ittifaka yaklaştırmanın her iki ülke arasındaki kırılgan barışı pekiştirmeye yardımcı olabileceğini de sözlerine ekledi.

Diplomat, “Artık iki ülke arasında barış olduğu için, bu NATO’nun onları daha fazla kendi tarafımıza çekmesi için iyi bir fırsat,” diye ekledi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English