Diplomasi
Elbridge Colby: ABD’nin Asya’daki hedefi, kimsenin hegemon olamayacağı bir düzen

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz konuşma, Trump yönetimindeki Pentagon stratejisini belirlemede kritik bir rol oynayan Elbridge Colby tarafından yapıldı. Colby, Trump’ın ilk döneminde hazırlanan 2018 tarihli Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin (NSS) yazılmasında da önemli bir rol oynamış ve daha izolasyonist, Monroe Doktrini taraftarı ve askeri güçlerin Çin’e odaklanmasını isteyen bir Amerikan politikasının sadık bir destekçisi olmuştu. Zaten yeni NSS’i okuyanlar, Colby’nin konuşmasındaki temalardan yola çıkarak bu versiyonda da müsteşarın ağır izlerini fark edebilir. Pentagon’da devam eden “Asya-Orta Doğu” ayrışmasında askeri kuvvetlerin Asya’ya kaydırılması gerektiğini savunan kampın başını da Colby çekiyor. Daha önce de ABD’nin Ukrayna’ya taahhütlerinin fazla olduğunu savunan Colby, ülkesine ve çıkarlarına yönelik en somut meydan okumanın, iktisadi ve askeri olarak Çin’den geldiğinin altını çizmiş, Doğu Avrupa’ya daha fazla kuvvet kaydırılmasına karşı çıkmış ve Çin’i Rusya’dan çok daha tehlikeli bir rakip olarak gördüğünü açıkça belirtmişti. Colby, konuşmasında birkaç kez Çin’i boğmak istemediklerini ve saygılı bir iletişim istediklerini söylese de kuvvet postürü, müttefiklerin (Japonya, Güney Kore, Filipinler, vd.) silahlandırılması ve “hegemonsuz denge” arayışları çatışmasızlıktan ziyade, çatışmaların Hint-Pasifik bölgesine yayılması anlamına geliyor gibi görünüyor.
Güney Kore’deki Sejong Enstitüsü’nde Savaş Bakanlığı Politika Müsteşarı Elbridge Colby’nin Konuşması
ABD Savaş Bakanlığı
26 Ocak 2026
Bu nazik takdim için teşekkür ederim, Dr. Kim, teşekkür ederim Büyükelçi Lee ve bugün beni burada ağırlayan Sejong Enstitüsüne teşekkür ederim. Bu benim için büyük bir onur. Enstitü, bölgesel ve küresel güvenliği en doğrudan etkileyen konular hakkında ciddi tartışmalar düzenleyerek mükemmel bir itibar kazanmıştır. Bu nedenle, burada bulunmak benim için büyük bir ayrıcalık ve onur. Savunma Bakanlığı Politika Müsteşarı olarak ilk uluslararası gezimde Güney Kore’de bulunmak da benim için büyük bir ayrıcalık ve onur. Bugün sizlere hitap ederek Savaş Bakanlığı ve yönetimimizin düşüncelerini aktarabilmek de benim için bir ayrıcalık.
Gerçek bir stratejik geçiş döneminden geçiyoruz. Soğuk Savaş sonrası dönemin büyük bir bölümünde, Amerikan savunma politikası soyutlamalar, kalıcı tek kutupluluk varsayımları ve jeopolitik gerçeklikten kopuk emeller tarafından şekillendirildi. Strateji, güç, coğrafya ve kısıtlar gibi somut konulardan koparak sürüklendi. Sonuç, istikrar ya da tarihin sonu değil, daha çok hayal kırıklığı ve kaynakların, güvenilirliğin ve halkın güveninin israfı oldu.
Başkan Trump, büyük ölçüde bu üzücü gidişatı tersine çevirmek için seçildi. Başından beri, Amerikan çıkarlarını ve gücün hakikatlerini inatçı bir şekilde değerlendirmeyi tercih ederek belirsiz vaatleri ve odağı belirsiz taahhütleri reddetti. Onun liderliğinde, 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin çok net bir şekilde ortaya koyduğu gibi, Amerika Birleşik Devletleri, NSS (Ulusal Güvenlik Stratejisi) tarafından esnek gerçekçilik olarak adlandırılan strateji yaklaşımına geri döndü: öncelikler konusunda netlik, taahhütler konusunda disiplin, gerekeni yapma konusunda azim ve caydırıcılık konusunda ciddiyet.
Yeni Pentagon stratejisi: Çin ile denge arayışı ve “savaşçı ruhu”
Amerika Birleşik Devletleri, Başkan Trump’ın liderliğinde muazzam bir iktisadi canlanma dönemine girmiş olması nedeniyle büyük bir şansa sahip. Aynı zamanda, Ulusal Güvenlik Stratejisi ve yeni yayınlanan Ulusal Savunma Stratejisi’nde belirtildiği gibi, Hint-Pasifik bölgesi artık küresel büyümenin ana merkezlerinden biri, Güney Kore de dahil olmak üzere küresel üretimin merkezi ve 21. yüzyılın jeopolitik ekseni. Sonuç olarak, bu belgelerin de açıkça belirttiği gibi, Amerikalıların uzun vadeli güvenliği, refahı ve özgürlükleri, bu bölgedeki gelişmeler tarafından belirleyici bir şekilde şekillenecek.
Bu büyüklükteki çıkarlar söz konusu olduğunda, netlik önemli. Amerikalılar, Asya’daki çıkarlarımızın ne olduğu, bu çıkarları savunmak için ne yapmaya hazır olduğumuz ve tatmin edici bir dengenin neye benzediği konusunda net bir görüşe sahip olmalı. Asya’da tatmin edici bir istikrar, afili retorik, varsayılan normlar veya görünüşte iyi niyetlerle elde edilip korunamaz. Karşılıklı iktisadi bağımlılık veya diplomatik sembolizmle garanti edilemez. Aksine, akıllıca ve doğru bir şekilde uygulanan güçle, özellikle de Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde belirtildiği gibi, bu önemli bölgenin tek bir devlet tarafından hakimiyet altına alınmasını önleyen, kalıcı ve elverişli bir güç dengesi ile korunabilir.
Bu, Başkan Trump’ın uzun süredir vurguladığı, Savaş Bakanlığı’nın 2026 Ulusal Savunma Stratejisi’nde çok açık bir şekilde yansıtılan, güç yoluyla barış mantığının ardındaki mantık. Bu, gereksiz çatışmalarla ilgili değil. Bu, sonsuz savaşlarla ilgili değil. Bunun yerine, güvenilir caydırıcılık ve stratejik dengeye dayanan bir istikrar yoluyla Amerika ve müttefiklerinin çıkarlarının korunmasıyla ilgili.
Gerçi bunu başarmak, söylemek kadar kolay değil. Bu nedenle, hem hedeflerimizi hem de bu hedeflere ulaşmak için kullanacağımız araçları net bir şekilde belirlememiz gerek.
Bu amaçla, Başkan Trump, ABD ve müttefiklerimizin çıkarlarını koruyan, Çin ile istikrarlı ve barışçıl bir ilişki kurmaya çalışabileceğimizi ve çalışmamız gerektiğini açıkça belirtti. Başkan Trump’ın bilge liderliği altındaki ABD, Çin’i egemenliği altına almaya, onu boğmaya veya küçük düşürmeye çalışmıyor. Aradığımız şey –ve Başkanın sürekli olarak ifade ettiği gibi– Amerikalılar ve müttefiklerimiz için uygun olan, hiçbir devletin hegemonyasını dayatamayacağı, gerçekten istikrarlı bir denge: elverişli bir güç dengesi. Bu istikrar, birbirimizle ticaret yapmamızı ve ülkelerimizin refah içinde yaşamalarını sağlayacak, saygılı ve net bir şekilde, anlaşabildiğimiz konularda anlaşacak ve anlaşamadığımız konularda farklı görüşlere sahip olabileceğiz. Bakan Hegseth’in 2025 Shangri-La’daki önemli konuşmasında belirttiği gibi, bu bizim izlediğimiz pratik yaklaşım ve kendisi, bu yaklaşımın sadece Amerikalılar için değil, daha fazla iktisadi büyüme ve ulusal geleceklerini çizmede bağımsız egemenlikleri için çabalayan tüm bölge halkları için de işe yaradığını vurguladı. Bu, makul bir barışın temeli.
Aynı zamanda, Bakan Hegseth’in en son aralık ayında Reagan Ulusal Savunma Forumunda yaptığı tarihi konuşmada da açıkça belirttiği gibi, Çin’in devam eden askeri modernizasyonu ve güçlenişi ile bu bölgede ve giderek daha uzak bölgelerde artan askeri faaliyetleri konusunda net olmalıyız. Bunu bir suçlama olarak değil, basit ama açık bir gözlem olarak söylüyorum; ciddiye almamız gereken somut bir gerçek.
Yine de bunu gereksiz bir çatışma tavrıyla değil, odaklanmış, kasıtlı bir güç ve hedeflerimiz ve bunları gerçekleştirmek için gerekli araçlar konusunda makul bir netlikle ele alabiliriz ve alacağız. Bakanın da söylediği gibi, güçlü ve net, ama sessiz. Pekin’e karşı rejim değişikliği peşinde değiliz, Çin’i domine etmeye çalışmıyoruz. Çin’in gururlu tarihini kabul ediyor ve saygı duyuyoruz.
Bunun yerine, bakanın geçen ay açıkladığı ve Ulusal Savunma Stratejisi’nde açıkça belirtildiği gibi, Hint-Pasifik’teki savunma stratejimiz, ilk ada zinciri boyunca reddetme yoluyla caydırıcılık üzerine odaklanıyor. Başkanın Ulusal Güvenlik ve Ulusal Savunma stratejilerindeki talimatları doğrultusunda, Batı Pasifik’te, ilk ada zinciri boyunca saldırganlığın imkansız, tırmanmanın cazip olmayan ve savaşın gerçekten mantıksız olmasını sağlayan bir askeri duruş oluşturmaya odaklanıyoruz. Bu, Japonya, Filipinler, Kore Yarımadası ve bölgenin diğer yerlerinde dayanıklı, yayılmış ve modernize edilmiş bir kuvvet postürü, askeri güçle hızlı veya belirleyici kazanımları engellemek için optimize edilmiş, kırılgan değil dayanıklı ve bizi barış ve istikrar arayışında bir araya getiren bir postürü içeriyor.
Bu yaklaşım, barış ve istikrar arzusu ile motive ediliyor. Fakat caydırıcılığın en güçlü olduğu zamanın, tehditlerin yüksek sesle dile getirildiği ama desteklenmediği zaman değil, sonuçların öngörülebilir şekilde olumlu olduğu ve güvenilir bir şekilde iletildiği zaman olduğu şeklindeki eski bir atasözüne dayanıyor. Başka bir deyişle, bu, pozitif gerçekçilik jeopolitik stratejisine uygun bir askeri stratejidir.
Aynı ruhla, Ulusal Savunma Stratejisi’nin de belirttiği gibi, aynı zamanda zeytin dalını da taşıyoruz. Başkan Trump’ın haklı olarak vurguladığı gibi, güç ve diplomasi birlikte çalışmalı ve bu nedenle istikrarlı bir güç dengesi, iletişim, şeffaflık ve risk azaltma ile pekiştirilir. Bu nedenle Bakanlık, stratejik istikrar, kriz yönetimi ve yanlış hesaplama ve yanlış iletişim riskini azaltmaya odaklanarak Çin ile saygılı ve profesyonel iletişimi sürdürmeye devam edecek.
Bakan ve ben, Çinli meslektaşlarımızla saygı ve açıklıkla, ama aynı zamanda kendinden emin bir güç ve netlikle iletişim kurduk; biz ve diğer Bakanlık liderleri bunu sürdüreceğiz. Bu etkileşimlerin neyi başarabileceği konusunda naif değiliz. Yine de mesajları net bir şekilde iletmek ve almak için değil, saygı göstermek için de bunların değerini kabul ediyoruz.
Bu, motivasyonumuzun netliğinden kaynaklanıyor: Pekin ile düşmanca bir ilişki aramıyoruz. İstikrarlı bir ilişki, yani makul bir barış arıyoruz.
Fakat istikrar umut üzerine inşa edilemezken, onu sağlamaktan kimin sorumlu olduğu konusunda da eşitsiz bir dağılım olamaz. Bu tür bir istikrarlı barış, caydırıcılıkla desteklenmeli ve bu nedenle sert güç kapasitesi, yeteneği ve iradesi ile güvence altına alınmalı; elbette bizimki, ama aynı zamanda müttefiklerimizin de.
Burada da Başkan Trump, birçok liderin bir nesildir görmezden geldiği bir gerçeği açıkça dile getirerek yol gösterdi: Çok uzun süredir, kilit bölgelerin güvenliği orantısız bir şekilde Amerika’nın kararlılığı ve katkılarına dayanırken, birçok müttefik kendi savunmalarına yeterince yatırım yapmadı. Bu dengesizlik ne adil ne de sürdürülebilir.
Bu, Başkan Trump’ı göreve getiren sıradan Amerikalılar için mantıklı değil. Ayrıca, sıradan Amerikalılara makul olmayan bir şekilde aşırı yük bindiren sürdürülemez bir modele fazla güvenmeye teşvik edilen müttefiklerimiz için de mantıklı değil.
Bunu düzeltmek için açık bir gerçeği kabul etmek gerek: Elverişli bir güç dengesi, gerçek askeri güce, gerçek endüstriyel kapasiteye ve gerçek siyasi kararlılığa sahip yetenekli müttefikler gerektirir. Başkan Trump, ittifakların kalıcı bağımlılıktan ziyade ortak sorumluluğa dayandığında en güçlü olduğunu sürekli savunageldi. Ortaya koyduğu model, basit bir sağduyuya dayanıyor: İttifaklar, ortaklıklar olduklarında en dayanıklı ve en güçlüdür – her üye kendi ülkesine olan sevgisiyle motive olduğunda, ittifaklar ortak çıkarlar üzerine kurulduğunda ve pragmatik karşılıklı saygı ve uyumla yönetildiğinde.
Başkan Trump, bu modelin üstün sonuçlarını kısa sürede zaten gösterdi. Sadece Amerikalılar için değil, müttefiklerimiz için de. Bir nesil boyunca, Amerikalıların Avrupalılara savunma harcamalarını artırmaları yönündeki nazik ricaları kulak ardı edildi. Aksine, Avrupalılar, harcamalarını düşük tutmaya devam edebileceklerini ve Amerika’nın “kurallara dayalı uluslararası düzen” gibi belirsiz soyut kavramlarla motive olarak, ABD’deki deyimimizle kabağın yine başımızda patlayacağını hesapladılar. Bunun sonucu, Avrupa’nın askeri gücünün dramatik bir şekilde zayıflaması oldu. Bu durum ne Avrupa’ya ne de Amerika’ya fayda sağladı ve Avrupa’nın çok daha fazla ağırlığını koyduğu Soğuk Savaş döneminin asil örneğine aykırıydı.
Şimdi, Başkan Trump’ın liderliği sayesinde, NATO müttefiklerimiz –on yıllarca yetersiz yatırım yaptıktan sonra– Ulusal Güvenlik Stratejisi ve Ulusal Savunma Stratejisi’nin müttefik savunma harcamaları için yeni bir küresel standart olarak belirlediği hedefi, yani temel askeri işlevler için GSYİH’nin %3,5’ini ayırmayı taahhüt ettiler.
Fakat bu ilkelerin Avrupa’da olduğu kadar Asya’da da geçerli olduğunu vurgulamalıyım.
Bu durum, bu büyük ülke Güney Kore’de tam olarak anlaşıldı ve eylemlerine yansıtıldı. Bu nedenle, Savunma Bakanlığı Politika Müsteşarı olarak ilk uluslararası gezim Güney Kore Cumhuriyeti’ne oluyor.
Güney Kore stratejik gerçekliği anlıyor. Elbette, savaşı gerçeklikten soyutlama lüksüne sahip değil. Güney Kore, coğrafyayı, tehdidi ve somut askeri gücün merkezi önemini anladığı için kendi savunmasına sürekli yatırım yaptı. Ve bu dönemde, Başkan Lee’nin savunma harcamalarını bu yeni küresel standarda uygun olarak %3,5’e çıkarma ve Güney Kore’nin konvansiyonel savunması için daha fazla sorumluluk üstlenme kararı, hepimizin karşı karşıya olduğu güvenlik ortamını nasıl ele alacağımız ve uzun vadede tarihi ittifakımızı sağlam bir temele oturtmak için nasıl hareket edeceğimiz konusunda net ve bilgece bir anlayışı yansıtıyor.
Bu, ortaklığı güçlendirmek için rasyonel, pratik ve gerçekçi bir tepki. Bu, elbette Amerika’nın çıkarına, ama daha da önemlisi, Güney Kore’nin çıkarına. Bu, Amerika Birleşik Devletleri’nin müttefiklerinden beklediği türden bir eylem ve mantık.
Ve tam da bu, ittifaklarımızın uzun vadede en sağlam temellere oturtulmasını sağlayacağımızın yolu.
Bu nedenle, örnek bir müttefik olan Güney Kore ile ittifakımız konusunda bu kadar iyimseriz. Dünya değişiyor, bu nedenle Güney Kore Cumhuriyeti ile ittifakımız da buna uyum sağlıyor. Bu uyum, karşı karşıya olduğumuz durum ve yüklerin paylaşılmasında daha büyük bir dengeye duyulan ihtiyaç konusunda net bir gerçekçilik, caydırıcılığın bu değişen dünyada güvenilir, sürdürülebilir ve dirençli kalmasını sağlayacak. Bu da yine sağduyunun bir gereği. Amerika Birleşik Devletleri ile Güney Kore arasındaki ittifak gibi güçlü ortaklıklar ve ittifaklar elbette ortak tarih ve değerlere dayanır.
Ve tabii ki geçen yıl, halklarımızın birlikte unutulmaz bir şekilde savaştığı Kore Savaşı’nın patlak verişini andık. Birkaç yıl sonra ittifakın 75. yıldönümünü anacağız. Elbette, bu ortak tarihi kutlamak ve onurlandırmak çok önemli.
Ama sonuçta, ittifaklar sadece duygular üzerine kurulamaz. İttifaklar, uyumlu çıkarlar, paylaşılan riskler, orantılı katkılar ve karşılıklı fayda üzerine kurulmalı.
Bu nedenle, basit bir gözlemle bitirmek istiyorum. Güç dengesi uygun olduğunda barış mümkündür. Bu denge bozulduğunda ise çatışma olasılığı çok daha yüksek hale gelir. Barış, odaklanmış güç ve hazırlığın bir ürünüdür, hafife alınabilecek bir durum değildir.
Başkan Trump, bu sağduyuyu geri getirmiştir, fakat başkanlık döneminden önce, Amerika Birleşik Devletleri’nde devlet yönetimine çok heterodoks bir yaklaşım vardı. Barış, sadece soyut kavramlarla değil, adil ve sürdürülebilir yollarla gücü seferber ederek korunur. Görünüşte asil hedeflerle değil, gücün temelleriyle akıllıca mücadele ederek korunur. Sloganlarla değil, disiplin ve gerçekçi stratejilerle korunur.
Bu bağlamda, Amerika’nın Asya’daki savunma politikasının hedefi herkes için açık ve makul olmalı. Bu hedef, Çin veya başka herhangi bir ülkeyle çatışma değil. Amaç, Amerikalılar, müttefiklerimiz ve aslında tüm bölge için uygun olan makul bir denge sağlamak. Bu, formalist ve katı bir bölgesel düzen değil, uyarlanabilir ve gelişen bir düzen. Hegemonyadan ziyade, egemenliğin saygı gördüğü ve barışın sürdürüldüğü, rahatlatıcı hayallerle değil, netlik, güç ve kararlılıkla tanımlanan uygun bir denge ile tanımlanan bir düzen.
Bu, güç yoluyla barış mantığı. Bu, inkâr yoluyla caydırıcılık mantığı. Bu, stratejimizin mantığı.
Ve bu, nihayetinde Hint-Pasifik bölgesinde sadece Amerikalılara değil, bu hayati bölgedeki tüm insanlara fayda sağlayacak, makul ve kalıcı bir barışın temeli.
Çok teşekkür ederim.
Diplomasi
Almanya ile Avusturya arasında BMGK kavgası

Almanya ile Avusturya arasında, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) kimin üye olacağı konusunda sert bir tartışma yaşanıyor.
POLITICO’da yer alan habere göre BMGK üyeliği için girişilen rekabette Avusturyalı yetkililer, “alaycı bir diplomasi ve basit bir mesaja” başvuruyor.
Üst düzey bir Avusturyalı diplomatın ifadesiyle, Viyana “tam da Alman olmadığımız için” kendilerine oy verilmesini istiyor.
Habere göre bu alaycı esprinin ardında, normalde yakın müttefikler olarak görülen iki ülke arasında gerçek bir rekabet ve şiddetli bir çekişme yatıyor.
Almanya, Avusturya ve Portekiz olmak üzere üç AB ülkesi, bugün (3 Haziran) yapılacak Genel Kurul oylamasında BM’nin en güçlü organındaki iki geçici üye koltuğu için yarışıyor.
Portekiz, Portekizce ve İspanyolca konuşulan ülkelerle olan güçlü bağları sayesinde, 2027’de başlayacak iki yıllık dönem için genel olarak kesin aday olarak görülüyor.
Bu durumda, yakın tarihi ve kültürel bağlarla birbirine bağlı, ancak zaman zaman gerginlikler de yaşayan Almanya ve Avusturya, son koltuk için rekabet ediyor.
Almanya bu yarışta devasa bir güç olsa da, bu durum Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul’un Berlin’in adaylığını agresif bir şekilde savunmasını engellemedi.
Bu durum, Şansölye Friedrich Merz’in, Almanya’nın ihracat odaklı ekonomisini desteklemek ve küresel sahnedeki etkisini güçlendirmek için her türlü uluslararası etki kaynağını güvence altına alma kararlılığını yansıtıyor.
Wadephul, geçen hafta sonu Almanya’ya oy vermeleri için ülkelere lobi yapmak üzere New York’a uçtu.
Wadephul, varışının hemen ardından, “Küresel krizler söz konusu olduğunda Almanya, etkisini ortaya koymak istiyor. Bu, dünyanın üçüncü büyük ekonomisi için gayet uygun bir tutum,” dedi.
Buna karşılık Avusturyalı diplomatlar, nispeten küçük olmalarını bir erdem olarak sunuyorlar.
Bir Avusturyalı diplomat, “Bağlantısız ve askeri açıdan tarafsız küçük bir ülke olarak çok özel bir rol oynayabiliriz: Çünkü mesele siyasi ağır topların hakları değil, tüm devletler arasındaki hak dengesi,” dedi.
Öte yandan Alman ve Avusturyalı liderler, birbirlerini alt etmek için ne kadar çaba harcadıkları konusunda alışılmadık derecede açık sözlü davrandılar.
Merz salı günü Berlin’de, Almanya’nın adaylığını destekleyeceğini belirten Macaristan Başbakanı Péter Magyar’ın yanında yaptığı açıklamada, “Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndan geçici üye koltuğu için onay alabilmek amacıyla elimizden gelen her şeyi yaptık: federal dışişleri bakanı ve şahsım dahil olmak üzere kabinedeki birçok meslektaşımız da bu çabaya katıldı,” dedi.
Avusturyalı bir diplomata göre, Avusturya başbakanı ve dışişleri bakanı da yarışmayı kazanmak için “elinden geleni yaptı.”
Avusturya’nın BM Büyükelçisi Gregor Kössler, Avusturya haber kuruluşu Die Presse’ye verdiği röportajda, “perde arkasında sert müzakereler yapıldığını” söyledi:
“İnsanlar oyları kendi lehlerine çevirmeye ve destekçileri kendi saflarına çekmeye çalışıyor. Özellikle geride kaldığınızda, mevcut anlaşmaları bozmak için biraz daha fazla baskı yapmaya çalışabilirsiniz.”
Avusturyalı diplomatlar, tarafsızlıkları ve NATO üyeliği olmamalarının Afrika, Asya ve Latin Amerika ülkeleriyle ilişkilerinde kendilerine avantaj sağladığını söylüyor.
Avusturya tarafının bir başka açık avantajı da, Almanya’dan birkaç yıl önce 2027-2028 koltuğu için yarışa girmiş olması ve kısmen bu nedenle, oylamada Almanya’yı yenme şanslarının gerçekçi olduğuna inanıyorlar.
Böyle bir sonuç Merz için bir “aşağılanma” olur. Berlin, on yıllardır her sekiz yılda bir Güvenlik Konseyi üyeliğini kazanmayı başardı.
Avusturya’ya karşı alınacak bir yenilgi, sadece acı verici bir diplomatik gerileme anlamına gelmekle kalmayacak, aynı zamanda Avrupa içinde Almanya’nın liderlik rolünü yeniden tesis etme vaadiyle seçimlere katılan Merz’e yönelik iç eleştirilerin daha da artmasına yol açacak.
Bu durum, Wadephul’un New York’ta neden yoğun bir kampanya yürüttüğünü açıklamaya yardımcı oluyor.
Wadephul’un çabalarına aşina olan temsilcilere göre, bakan cuma gününden bu yana BM’de yaklaşık 80 bakan veya büyükelçi ile yüz yüze görüştü. Hangi teşvikleri sunduğu ise belirsiz.
Bu tür durumlarda diplomatlar genellikle oy takası yaparlar; şimdiki desteği karşılığında gelecekte destek vaat ederler.
Geniş bir uluslararası etki alanına sahip önde gelen bir BM bağışçısı olan Almanya’nın, Avusturya’dan daha fazla etki gücü olabilir.
Wadephul ayrıca yumuşak güç yoluyla ikna etmeye çalıştı. Pazartesi gecesi, Alman dışişleri bakanı BM Meydanı’nda bir caz grubu, Alman sosisleri ve bir dondurma standının yer aldığı büyük bir resepsiyon düzenledi.
191 BM üye ülkesi arasında yapılacak oylama, iki ülke Güvenlik Konseyi üyeliği için gerekli olan üçte iki çoğunluğu elde edene kadar turlar halinde gerçekleştirilecek.
Oylama gizli şekilde yapılacak; bu durum, hem Berlin hem de Viyana’dan gelen diplomatların, kimsenin itibarını zedelemeden son dakikaya kadar ülkeleri ikna etme şansı gördükleri için rekabeti kızıştırıyor gibi görünüyor.
Oylamada belirleyici olabilecek faktörlerden biri, İran’daki savaşın başlangıcında Merz’in uluslararası hukuka yönelik aşağılayıcı sözleri.
Bir diğeri ise, birçok üye ülkenin, Almanya’nın, İsrail’in Gazze ve Lübnan’daki askeri operasyonları sırasında sivil kayıpları kınamakta isteksiz olduğunu düşünmesi.
Fakat Avusturya da geleneksel olarak İsrail’in Avrupa’daki en güçlü destekçilerinden biri.
Fakat Wadephul, son günlerde Lübnan’daki İsrail operasyonunu daha sert bir dille eleştirdi ve pazar günü yaptığı bir açıklamada, İsrail ordusunun ülkenin güneyine ilerlemesinden duyduğu “ciddi endişeyi” dile getirerek, İsrail liderlerine “sivilleri ve sivil altyapıyı korumaları” çağrısında bulundu.
Salı günü ise Almanya’nın “uluslararası hukukun savunucusu” olacağını söyledi.
Fakat nihayetinde çarşamba günkü yarışın sonucu, yarış öncesinde süren kıyasıya diplomasi mücadelesinde hangi tarafın daha iyi performans göstereceğine bağlı olarak belirlenebilir.
Salı günü New York’ta Wadephul, Avusturya’nın öfkesini kesin olarak uyandıracak bir argüman ortaya attı: “BMGk’da iki küçük AB ülkesinin (Portekiz ve Avusturya) yer almasını istemiyorsanız, bunun yerine bizi seçin.”
BM genel merkezinin önünde gazetecilere yaptığı açıklamada, “Birçok ülke için, Güvenlik Konseyi’nde daha küçük bir Avrupa ülkesinin ve Almanya’nın yer alması gibi karma bir yaklaşım doğru çözüm olabilir,” dedi.
Diplomasi
ABD, Somaliland’in bağımsızlığını tanımayacak

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından Kongre’ye sunulan raporda, tek taraflı bağımsızlık ilan eden Somaliland’in net bir şekilde Somali Federal Cumhuriyeti’nin bir parçası olduğu vurgulandı. Kongre kaynakları, Donald Trump yönetiminin Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanıma niyetinde olmadığını belirtti.
Washington yönetimi, Somali’nin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne destek verdiğini ilan etti. Bu hamle, tek taraflı bağımsızlık ilan eden Somaliland ile geçen yıl bu bölgeyi resmi olarak tanıyan ilk devlet olan İsrail’e yönelik büyük bir darbe olarak değerlendiriliyor.
ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan ve “Somaliland ile Geliştirilmiş ABD İlişkileri İçin Potansiyel Alanlar” başlığını taşıyan rapor, 1 Haziran’da Kongre’ye sunuldu ve 2 Haziran’da basına sızdı.
Bakanlık raporda, Somaliland’in net bir şekilde Somali Federal Cumhuriyeti’nin bir parçası olduğunu vurguladı.
Raporda ilişkilerin çerçevesine dair şu ifadelere yer verildi:
“Bu yasal çerçeve dahilinde ABD, Somaliland ile olumlu ve yapıcı ilişkilerini sürdürmekte ve Somaliland makamlarıyla işbirliği için ek fırsatları araştırmaya devam etmektedir. Ancak bölgedeki güvenlik kaygıları ve Somaliland’in statüsüne ilişkin anlaşmazlıklar ile yerel yönetimin ulusal makamlarla işbirliği yapmayı reddetmesi; yatırım, bankacılık ve ticaret alanlarında ciddi zorluklar teşkil etmektedir.”
Trump yönetimi tanımaya sıcak bakmıyor
ABD Kongresi’nden bir kaynak, salı günü Middle East Eye (MEE) haber sitesine yaptığı açıklamada, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanıma niyetinde olmadığını belirtti.
Söz konusu kaynak, “Eski Trump dönemi yetkilileri Tibor Nagy ve Peter Pham’ın da aralarında bulunduğu bazı lobiciler, Somaliland tarafında ABD’nin kendilerini tanıyacağına dair umutları artırmış olsa da Başkan Trump’ın bu yönde bir adım atacağına dair hiçbir zaman somut bir işaret yoktu” dedi.
Konuyla ilgili değerlendirmede bulunan ve ismini açıklamak istemeyen bir Somali politika danışmanı ise, Kongre’ye sunulan bu yeni raporun Washington tarafından tanınma beklentilerine ağır bir darbe indirdiğini söyledi.
Danışman, bu gelişmeyi “Somaliland’in ABD tarafından tanınmasına yönelik süregelen tüm umutları tamamen boşa çıkarabilecek, son derece kritik ve bağlayıcı bir ilan” olarak nitelendirdi.
İsrail ile Somaliland arasındaki güvenlik ortaklığı
Somaliland, 1991 yılında tek taraflı bağımsızlık ilan etmesinden bu yana, hiçbir Birleşmiş Milletler (BM) üyesi devlet tarafından tanınmasına ve Somali hükümetinin sürekli muhalefetine rağmen, kendi yönetim kurumları ve güvenlik yapılarıyla de facto (fiili) bir devlet olarak faaliyet ediyordu.
Ancak geçen yılın sonlarında İsrail, Somaliland’i bağımsız bir devlet olarak resmi olarak tanıyan ilk ülke oldu. Somali hükümetinin yanı sıra Türkiye dahil bölgedeki birçok ülke İsrail’in bu hamlesini kınadı.
Nisan ayında Somali, İsrail’in Somaliland’e bir büyükelçi atamasını da kınayarak karşılık verdi. Aynı ay içinde Mogadişu yönetimi, İsrail bandıralı veya İsrail bağlantılı gemilerin Babülmendep Boğazı’ndan geçişini yasakladığını duyurdu.
Yemen’deki Ensarullah hareketi liderliğindeki silahlı kuvvetler de Somali’deki her türlü İsrail varlığını hedef alma sözü verdi.
İsrail’in Kanal 12 televizyonu, haftalar önce yayımladığı bir haberde, Somaliland’in Yemen’den gelen bu tehditlere karşı Tel Aviv ile bir güvenlik ortaklığı arayışında olduğunu aktardı. Bu çerçevede, İsrailli yetkililerin son aylarda Somaliland’e ziyaretler gerçekleştirdiği bildiriliyor.
Diplomasi
AB, Trump’ın yeni tarife tehditlerine tepki gösterdi

Avrupa Komisyonu, Trump yönetiminin, Brüksel’in zorla çalıştırma yoluyla üretilen malların ithalatını yasaklamadığını tespit etmesinin ardından, AB’ye yüzde 10’luk yeni bir gümrük vergisi uygulama planlarını eleştirdi.
Komisyonun Baş Sözcüsü Yardımcısı Olof Gill yaptığı açıklamada, “Komisyon, soruşturmanın ön bulgularını dikkatle inceleyecek ve ABD yönetimi ile diyaloğunu sürdürecektir. Bununla birlikte, AB bu gerekçelerle uygulanan gümrük vergilerini haksız bulmaktadır,” dedi.
ABD Ticaret Temsilciliği Ofisi, salı günü geç saatlerde yayınlanan bir raporda, Avrupa Birliği, Kanada ve Meksika dahil olmak üzere başlıca ticaret ortaklarına yüzde 10’luk gümrük vergisini yeniden uygulamak istediğini belirtti.
Ofis, bu ülkelerin zorla çalıştırma yoluyla üretilen malları yasaklayan yasaları uygulamadıklarını tespit etmişti.
Bu, ABD Başkanı Donald Trump’ın şubat ayında ABD Yüksek Mahkemesi tarafından iptal edilen küresel gümrük vergilerini yeniden yürürlüğe koymak amacıyla, yönetimin bu bahar 1974 Ticaret Yasası’nın 301. maddesi kapsamında başlattığı iki geniş kapsamlı ticaret soruşturmasından biri.
Şu anda yürürlükte olan yüzde 10’luk geçici gümrük vergisi temmuz ayında uygulanacak ve ardından 301. maddeye dayalı gümrük vergisi devreye girecek.
Avrupa Parlamentosu Ticaret Komitesi Başkanı Bernd Lange, Yüksek Mahkemedeki yenilginin ardından Washington’un “gümrük vergisi politikasını sürdürmek için yeni yasal dayanaklar arayışında olduğunu” savundu.
Lange, X’te yayınladığı bir yazıda şunları söyledi:
“AB’yi zorla çalıştırmaya karşı yeterince önlem almamakla suçlamak saçma. AB, zorla çalıştırılarak üretilen ürünlere karşı dünyanın en katı kurallarını benimsemiştir. Bu, daha önce karara bağlanmış olan gümrük vergileri için gerçekleri yasal bir gerekçeye uydurmaya çalışmak gibi görünüyor.”
Gill, AB’nin 2024 yılında zorla çalıştırma ile üretilen ürünleri yasaklayan bir yönetmelik kabul ettiğini ve “tedarik zincirlerinde zorla çalıştırmanın ortadan kaldırılması” şeklindeki bu ortak hedefin, Turnberry anlaşmasını detaylandıran geçen ağustos tarihli AB-ABD ortak bildirisinde de yer aldığını vurguladı.
Fakat AB’nin zorla çalıştırma yönetmeliği, ancak Aralık 2027’den itibaren geçerli olacak. ABD Ticaret Temsilciliği, bloktan gelen mallara yüzde 10 gümrük vergisi uygulamak için bu gerekçeyi öne sürüyor.
Raporda, “Avrupa Birliği zorla çalıştırma içeren ürünlerin ithalatını yasaklamış olsa da, bu yasak 14 Aralık 2027’ye kadar yürürlüğe girmeyecek. Yukarıdakiler ışığında, USTR, Avrupa Birliği’nin zorla çalıştırma içeren ürünlerin ithalatını yasaklayan düzenlemesini etkili bir şekilde uygulamadığını tespit etmiştir,” deniyor.
Geçen temmuz ayında İskoçya’da varılan anlaşma uyarınca, AB, ABD’den gelen sanayi ürünlerine yönelik ithalatı kaldırmayı kabul ederken, çoğu Avrupa ürününe yüzde 15’lik bir gümrük vergisi tavanı uygulanacaktı.
Avrupa Parlamentosu, 16 Haziran’da Turnberry anlaşmasını yürürlüğe koyacak yasa tasarısı üzerinde nihai oylamayı gerçekleştirecek ve Trump’ın son gümrük vergisi hamlesi, Avrupa Parlamentosu üyelerinin anlaşmaya karşı muhalefetini sertleştirebilir.
Washington’dan gelen son açıklama, AB Ticaret Bakanı Maroš Šefčovič’in Paris’teki OECD bakanlar toplantısı sırasında ABD Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer ile görüşmesinden birkaç saat önce geldi.
Dünya Basını2 hafta önceProf. Mearsheimer: Trump, İran savaşını sonlandırmak için Çin’den yardım istedi
Dünya Basını2 hafta önceİktisat tarihçisi Chance: Batı, Çin’i kendi sistemine entegre ederek liberal bir demokrasiye dönüştüreceğini sandı
Asya2 hafta önceRusya ve Çin liderleri Pekin’de stratejik ortaklığı görüştü
Diplomasi2 hafta önceXi ve Putin ‘çok kutuplu bir dünya ve yeni tip uluslararası ilişkiler’ çağrısı yaptı
Amerika2 hafta önceBolivyalı işçi ve köylüler başkent La Paz’ı kuşattı
Asya2 hafta önceLai, Tayvan’ın “özgürlüğünden vazgeçmeyeceğini” söyledi, yeni İHA bütçeleri sözü verdi
Asya2 hafta önceRusya ve Çin arasındaki ticaret hacmi 240 milyar dolara ulaştı
Asya2 hafta önceİran’daki savaş yuan için küresel ticarette fırsat penceresi açtı








