Ortadoğu
Eski BM Filistin Özel Raportörü Michael Lynk: ‘Uluslararası hukuk, a la carte menüsü değildir’

Boğaziçi Üniversitesi Hukuk Fakültesi, ilk Uluslararası Hukuk Konferansı’nı (BILC) düzenledi ve Birleşmiş Milletler’in eski Filistin Özel Raportörü Michael Lynk de dahil olmak üzere birçok akademisyen ve uzmanı bir araya getirerek, özellikle İsrail’in Gazze’yi işgali ve binlerce sivilin katledilmesinin ardından mevcut uluslararası hukuk düzenini eleştirel bir şekilde inceledi.
Konferans sırasında, Michael Lynk, “İşgal, Irkçılık ve Direniş” başlıklı oturumda, Kaliforniya Üniversitesi Santa Barbara’dan Profesör Hilal Elver’in moderatörlüğünde, “Roma Statüsü Altında İsrail Yerleşimleri” konulu bir sunum yaptı. Oturumda ayrıca Ulusal Singapur Üniversitesi’nden Emeritus Profesörü Muthucumaraswamy Sornarajah ve Xi’an Jiaotong-Liverpool Üniversitesi’nden Dekan Yardımcısı ve Profesör Mohsen al-Attar da konuşmacılar arasındaydı. Lynk, adalete inandığını belirterek, Filistin’i önemseyenlerin uluslararası hukukun hedeflerine ilişkin şüpheci olabileceğini ifade etti.
Lynk, uluslararası hukukun iddialarına karşı şüpheci olmanın mutlak kabul edilebilirliğini umut ederken, uluslararası hukukun olanakları konusunda şüpheci olmanın tamamen yanlış olduğunu vurguladı ve sunumunu Almanya’nın eski BM Büyükelçisi Christoph Heusgen’in “uluslararası hukuk, a la carte menüsü değildir” alıntısıyla tamamladı. Bu alıntı, hukukun herkes için uygulanması gerektiği anlamına geliyor.

Eski BM Filistin Özel Raportörü’nün sunumundan bazı bölümler:
“Uluslararası hukukun siyaseti şekillendirmesi için hala umut var. Herhangi bir ülkede, herhangi bir sistemde, hukukun neleri başarabileceğine dair gözümüzü kapatmamalıyız. Bence, yalnızca sıkı çalışma, yasama organlarına yönelik lobicilik, sosyal hareketler ve mevcut baskın düşünce alanına meydan okuyan ateşli entelektüel fikirler aracılığıyla başarı elde edilir. Bu, herhangi bir iç sistemde ve özellikle uluslararası sistemde, her zaman iktidarın hizmetindeki hukuk ile adaletin hizmetindeki hukuk arasında büyük bir gerilim alanıdır.”
“Adalete, uluslararası insancıl ve insan hakları hukukuna ve ceza hukukuna inananlar olarak, bu alanı genişletmek için her zaman bir mücadele olacağını bilmeliyiz. Adaletin nefes alıp güçlere karşı direnebilmesi için mümkün olduğunca oksijen sağlayabilmek gerekir. Son birkaç hafta aslında iyi geçti, özellikle iki hafta önce Uluslararası Adalet Divanı’nın tavsiye kararıyla ve elbette son yedi ay içinde, ocak ayında Uluslararası Adalet Divanı’nın geçici kararı, mart ve mayıs aylarındaki geçici önlemleri ve Uluslararası Ceza Mahkemesi savcısının tutuklama taleplerine ilişkin duyurusu ile… Bu, uluslararası hukukun gelecekteki politikaları şekillendirme potansiyeline sahip olduğuna dair bize umut vermeli.”
Uluslararası Adalet Divanı kararı, İsrail işgalinin tamamı için geçerli
“Uluslararası hukuk, tek başına Filistin’in kurtuluşunu getirmeyecektir. Ancak uluslararası hukuk, ayrı bir uluslararası kararlılıkla birleştiğinde, ihtiyaç duyduğumuz şey ortaya çıkar. İnsanlar buna tepki veriyor, ve bence, bu konuda iyimser olmamız gereken nokta, özellikle İşgal Altındaki Filistin Topraklarında İnsan Hakları Özel Raportörü olarak görev yaptığım yıllarda, uluslararası hukukun ileriye taşınma olasılığının olmasıdır; insanlar adaletsiz bir durumu çerçevelendirdiğinde tepki verirler ve bir şeyin yasa dışı olduğunu çerçevelendirdiklerinde daha da güçlü tepki verirler. Bu, Uluslararası Adalet Divanı kararı, İsrail işgalinin tamamı için geçerlidir.”
İsrail Yerleşimleri, Doğu Kudüs ve Batı Şeria’daki Demografik Büyüme Aracı
“Bunun bir yönüne, yani İsrail yerleşimlerine bakacağım ve uluslararası hukukun son 50 yılda bununla nasıl etkileşimde bulunduğunu ve gerçekten neler yapılabileceğini inceleyeceğim. Bildiğimiz gibi, 1967 Haziran Savaşı’nın ilk haftalarında başlayan İsrail yerleşimleri, genellikle askeri üsler girişimi olarak gizlenen, demografik büyüme, toprak kontrolü ve Doğu Kudüs ve Batı Şeria’da egemenlik iddiası için İsrail’in birincil aracıdır. Yıllar boyunca birçok akademisyenin de belirttiği gibi, İsrail apartheidının en önemli ve görünür özelliği olarak görülmektedir ve bence, Uluslararası Adalet Divanı’nın iki hafta önceki kararı ile doğrulanmıştır.”
“Şu anda Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te yalnızca Yahudilere ait 300’den fazla yerleşim yeri bulunmaktadır. 2023 nüfusunu, 2000 yılından aldığım rakamlarla karşılaştırmanızı istiyorum.”
“2023 yılında, yalnızca Batı Şeria’da 517,000 İsrailli yerleşimci bulunmaktadır ve 2020 yılında 200,000’in altında olan bu sayının nasıl büyüdüğünü görebilirsiniz. İsrail’in yerleşim faaliyetlerine ilk 15-20 yıl boyunca odaklandığı Doğu Kudüs’te bugün 235,000 İsrailli yerleşimci bulunmaktadır ve 2000 yılında bu sayı 172,000 idi. Golan Tepeleri’ne baktığınızda, nüfusun 2000 yılında 16,000 iken bugün 29,000’e neredeyse iki katına çıktığını görüyorsunuz.”
“Ve çarpıcı rakamlardan biri, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin çoğunluk kararı dediğimiz şeydir, 2022 Kasım ile 2023 Ekim arasında, şu anda İsrail’in çeşitli planlama aşamalarında olan 24,000 yerleşim birimi ve 27,000 birim bulunmaktadır. Maliye Bakanı Bezalel Smotrich’in, aynı zamanda Savunma Bakanlığı içinde Yerleşim Bakanı olan bu kişinin büyük başarısı, planlama ve onaylama aşamalarının dörtte üçünü ortadan kaldırmak ve yerleşim birimlerinin başvurularının onaylanması için yalnızca bir onay seviyesinin olmasını sağlamaktır. 24,000 yerleşim birimi, bu politika en az 100,000 yeni yerleşimci sağlayacaktır.”
Uluslararası Adalet Divanı Kararının Analizi
“Uluslararası Adalet Divanı kararını okursanız, mahkemenin neredeyse tamamen Birleşmiş Milletler tarafından sağlanan belgelere, özellikle de Birleşmiş Milletler Bağımsız Soruşturma Komisyonu’ndan, Gayri Meşruluk Maddesi 9 üzerine veya düzenli olarak sunulan raporlara dayandığını göreceksiniz. Ve yukarıda verilen bu bölgesel slaytların çoğu, Uluslararası Adalet Divanı’ndan gelen raporlardan, kesinlikle İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nden gelen raporlardan alınmıştır. Ancak iki buçuk hafta önce hazırladığım karara bakarsanız, Birleşmiş Milletler’in, insan hakları dokümantasyonuna ilişkin olarak ne kadar büyük ölçüde dayanmış olduğunu göreceksiniz. Bu, sadece yerleşimler değil, aynı zamanda ırksal ayrımcılık, segregasyon ve apartheid konularında da ağır bir etkisi vardır.”
“Örneğin, sivil nüfusun transferi hakkında konuşulmuş ve İsrail’in, bireylerin ve işletmelerin Batı Şeria’ya taşınmasına teşvik sağlama politikasının bir statüsü olduğunu belirtmiş ve yerleşimcilerin sanayi ve tarım gelişimine bakılmıştır. Arazi müsaderesi ve yeniden ele geçirilmesi konusunda, Batı Şeria’nın yüksek bölgelerinde ve daha yakın zamanda Ürdün Vadisi’nde daha fazla arazi müsaderesi deneyiminden bahsedilmiştir. Aslında, geçen ay yayımlanan Peace Now’dan gelen çok yeni bir rapor var, ki bu rapor, en nitelikli ve güvenilir bilgi ve istatistik kaynaklarından bazılarını sunmaktadır.”
Yasadışı Yerleşimler Doğal Kaynakları, Su ve Mineralleri Sömürüyor
“Devam edersek, diğer unsurlar arasında doğal kaynakların, suyun ve minerallerin sömürülmesi bulunuyor. Bildiğimiz gibi, uluslararası hukuk beyannameleriyle birlikte, kaynakların kontrolü ve ülkelerin kendi doğal kaynaklarını kullanabilme yeteneği, kendi kaderini tayin hakkının bir parçası olarak tanımlanıyor. Ancak tüm bunlar, İsrail’in gelişiminin kontrolü bağlamında göz ardı ediliyor. İsrail’in su taşıyıcısı, aslında Batı Şeria’dan, kuzeydeki dağ akiferlerinden aldığı suyu çok yüksek fiyatlarla geri satıyor. Filistinlilere bu suyu geri satıyorlar, bu durum, mahkemenin ırksal ayrımcılık ve apartheid özünü göstermek için dayandığı önemli noktalardan biri haline geliyor. Batı Şeria’da iki farklı hukuk sistemi işliyor: Biri İsrail toplumu için tam demokratik, liberal bir sistem, diğeri ise askeri hukuka dayalı, uluslararası hukuku ihlal eden, kısıtlayıcı ve minimal bir sistem; burada yaşayan Filistinlilerin yüzde üçünden fazlası bu sisteme tabi tutuluyor.”
“Diğer taraftan, aynı dönemde işgal altındaki Batı Şeria’da Filistinlilere yönelik artan şiddet de bu konuyla ilgili. Filistinlilerin öldürülmesi vakalarının büyük çoğunluğu İsrail savunma kuvvetlerinden geliyor. Son 10 ayda yaklaşık 550 ölüm yaşandı. Ve bu, Batı Şeria’da son 25 yıl içinde 7,000 kişinin öldüğü dönemden bu yana en yüksek Filistinli ölüm sayısı. Tüm bunlar, Uluslararası Mahkemenin yerleşim politikasının yasa dışı olduğunu tespit etmesiyle sonuçlandı.”
Nüfusun İşgal Altındaki Bölgelere Transferi Savaş Suçudur
“1949 Sözleşmesi’nden biliyoruz ki bu durum teyit edildi. İşgalci güç, mahkemede Hollanda topraklarındaki neredeyse bir milyon işgalin bir kısmını transfer etti. Bu, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden önceki savaşlar sırasında ortaya çıkan teşvik nedeniyle buraya dahil edildi. Bu teşvik, ülkelerin topraklarını genişletebilmeleri ve diğer ülkeler tarafından biriktirilen toprakları ele geçirip ardından sivil işgalle nüfuslandırarak toprakların iadesini mümkün kılmak amacıyla ortaya çıkmıştır.”
“Ve Jean Pictet’in, 1968’deki yorumunda, belirli güçler tarafından politik ve ırksal nedenlerle kendi nüfuslarının bir kısmını işgal altındaki bölgelere transfer etmeleri ya da başka bir deyişle bu toprakları kolonize etmeleri uluslararası ve sistematik savaş krizlerini önlemek amacıyla tasarlandığını söyledi. Bu tür transferler, yerel halkın ekonomik durumunu kötüleştirdi ve ayrı bir ırk olarak varlıklarını tehlikeye attı.”
“Bu, bir ihlaldir, ciddi bir ihlal. Birkaç hafta önceki uluslararası sınır krizi kararlarında savaş suçları sorunu da gündeme geldi.”
” Güvenlik Konseyi’nin herhangi bir konuda genel olarak eleştirel bir karar aldığı son sefer, Aralık 2016’da, Obama yönetiminin son üç haftasında oldu. O zaman 2334 sayılı karar kabul edildi ve İsrail hükümetinin uluslararası hukuku ihlal etmeye yönelik girişimini yansıtan bir eylem şekline dönüştü. Bu karar, İsrail’in kendi yerleşim faaliyetlerini sonlandırması yönündeki 40 yılı aşkın süredir yinelenen talebi bir kez daha dile getirdi.”
“1980’de olduğu gibi, tüm devletlere İsrail devleti toprakları ile ilgili yerleşim yerleri arasındaki uygun yolları ayırt etmeleri çağrısında bulunuyor. Bununla ilgili size birkaç istatistik vereyim. Mart 1980’de BM Kararı 465 kabul edildiğinde ve ben sadece Batı Şeria’daki yerleşim verilerini kullanıyorum, bunları görmek diğerlerinden daha kolay.”
İsrailli Yerleşimcilerin Sayısı 1980’de 12,500’den 2023’te 370,000’e Fırladı
“1980’de Batı Şeria’da kaç yerleşimcinin bulunduğunu yaklaşık olarak bilen var mı? 1980’de Batı Şeria’da 12,500 yerleşimci vardı. 1993’te Oslo Anlaşmaları imzalandığında, Batı Şeria’da 116,000 yerleşimci bulunuyordu. 2000 yılına gelindiğinde, Camp David görüşmeleri yapıldığında ve başarısız olduğunda, Batı Şeria’da 198,000 yerleşimci vardı. 2014’e gelindiğinde, John Kerry’nin yürüttüğü son ciddi barış müzakereleri sırasında ve ardından başarısız olduğunda, Batı Şeria’da 370,000 İsrailli yerleşimci bulunuyordu.”
“2003’te, söylediğim gibi, Batı Şeria’da hiç yerleşimci yoktu. 1936’da, David Ben-Gurion şöyle demişti ve unutmayın, 1936, Avrupa Yahudilerinin Avrupa faşizminin gölgesinden kaçtığı ve Batı’ya, Rusya’ya ve ardından Kuzey Amerika’ya yöneldiği entegrasyonun zirve yaptığı dönemdi. David Ben-Gurion şöyle demişti: Geçmişte hatalar bu durumu düzeltemedi mi? Ve fark ediyoruz ki, 2009’da ayrılan 60,000 Avrupa Yahudi göçmeninin yılda ülkeyi terk etmesi hiçbir hatayı önleyemedi.”
“Bugün, neredeyse 90 yıl sonra, bir milyon İsrailli yerleşimcinin Batı Şeria’da ve her biri Kudüs’te bulunmasının, yılda 25,000 ila 35,000 yerleşimcinin net nüfus artışıyla birlikte, bu grubun kendi kaderini tayin etme yeteneği olmadığını göremiyor muyuz? O zaman son parça üzerinde bir bakalım. Her şeyi ekibe göndermeden önce birkaç sayfayı okuyacağım.”
“Sondaki üç sorudan biri. Güvenlik Konseyi’nin akşam başında bir tanesini istiyorlar. Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin, bu kararın hükümlerinin uygulanması hakkında her üç ayda bir Güvenlik Konseyi’ne rapor vermesini talep ediyorum, en önemlisi, yerleşim faaliyetlerinin derhal ve tamamen durdurulmasının talebidir. Bu talep, başlangıçtan itibaren her üç ayda bir yapılmıştır.”
“Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri, Genel Sekreter, İsrail’in yerleşim faaliyetleri ile ilgili olarak 2354’e uygunluğu konusunda Güvenlik Konseyi’ne rapor sunmuştur. Mart 2024 raporu, çevrimiçi olarak uyguladığım 29. rapordur ve en güncel olanıdır. Bu rapor, kararın İsrail’den işgal ettiği yerlerdeki tüm yerleşim faaliyetlerini derhal ve tamamen durdurmasını talep ettiğini ve yeni yükümlülüklere saygı göstermesi gerektiğini belirtmektedir. Buna rağmen, yerleşim faaliyetleri devam etmekte ve yoğunlaşmaktadır. Her bir güvenlik raporu için vermek istediğim bir diğer uzun uyarı, bildirilen dönemde yerleşim faaliyetleri devam ederken hiçbir tehdit oluşturulmadığıdır.”
“Eğer isterseniz, BM Genel Sekreteri’nden gelen bu pasif ve neredeyse bedensiz ses, tabii ki, dijital bir modelde, Güvenlik Konseyi’ne özel olarak uyarlanmış, 2354 sayılı karara uymaya devam ediyor.”
“1921 raporunda sizi bu süreçten geçirmeyeceğim, ancak özellikle BM Güvenlik Konseyi’ne ilerleyen süreçte, ICC’nin çevre komitesinin geliştirdiği bu varyant testi uyguladım ve İsrail’in tüm üç açıdan da ihlal ettiğini buldum. Ve şimdi, resmi konumda olanların yetki tanımının, ticaret yerleşimlerinin bir tür savaş suçu olduğunu söyleyenler tarafından desteklendiğini görüyoruz.”
“Bence bu çok güçlü bir argüman; böyle bir transfer, ilgili kişilerin bireysel cezai sorumluluğunu doğurabilecek bir savaş suçu biçimi değil. Ve sonra, yine birkaç kez Uluslararası Adalet Divanı’na sunuluyoruz, burada söyleniyor ki, ICC’nin yerleşim soruşturması kapsamlı bir incelemesinden geçtikten sonra, dijital yerleşim politikası ile ilgili olarak, yerleşimlerin uluslararası hukuku ihlal eden bir model oluşturduğunu yeniden teyit ediyor.”
Uluslararası Hukukta Hesap Verebilirlik Eksik Bir Bileşendir
“Hesap verebilirlik konusuna gelince, hesap verebilirlik uluslararası hukuk açısından eksik bir bileşen olarak duruyor. Uluslararası hukuk, genellikle uluslararası kararlılık olmadan, mevcut uluslararası hukukun uygulanmasını sağlayacak şekilde aşağıdan yukarıya doğru ortaya çıkar. Ve bu konuda çok memnunum.”
Uluslararası Hukuk ve Hesap Verebilirlik Konusunda Üç Ana Bileşen
“Bunlar, uluslararası hukuk ve hesap verebilirlik ile ilgili üç ana bileşenden biridir. Her şeyden önce, uluslararası ve uluslararası hukuk, ortak argüman, ortak hukuk açısından, dördü de güvenlik açısından en yüksek ortak karşılaştırmanın olduğunu söyler.”
“Cenevre Sözleşmesi’nin koruyucusu olan Uluslararası Kızılhaç Komitesi, saygıyı sağlamak için bunun sadece kağıt üzerinde sözler olmadığını, bunun ciddi, yasal, bağlayıcı bir taahhüt ve yükümlülük olduğunu belirtmiştir. Devletler, uluslararası hukukun onayını gerektirmek zorundadır; bu, uluslararası hukukun herhangi bir ciddi ihlalini ifade eder ve bu devletler, uluslararası hukukun ihlaline yardım etmek için uluslararası hukuku talep eder.”
“Son olarak, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 25. Maddesi’ni aklınızda tutmanızı istiyorum; Birleşmiş Milletler üyeleri, Birleşmiş Milletler’in kararlarını kabul etmeyi ve yerine getirmeyi kabul ederler.”
Ortadoğu
Büyükelçi Barrack: Türkiye, hiçbir zaman İsrail ile savaş arayışında olmadı

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Ortadoğu Özel Temsilcisi Tom Barrack, yayıncı Mario Nawfal’a bölgedeki son askeri ve diplomatik gelişmeleri değerlendirdi. İsrail’in Suriye’ye yönelik hava saldırılarını ve Türkiye ile yaşanan gerilimi ele alan Barrack, Şam ve Beyrut hatlarındaki müzakere süreçlerinin perde arkasını paylaştı.
ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Ortadoğu Özel Temsilcisi Tom Barrack, yayıncı Mario Nawfal’ın programına konuk olarak bölgedeki askeri hareketliliği, diplomatik girişimleri ve doğrudan çatışma risklerini değerlendirdi.
Barrack, Ortadoğu genelindeki gerilimlerin düşürülmesi ve diplomatik kanalların açık tutulması gerektiğini belirtti.
İsrail ile Suriye arasındaki sınır ilişkilerinin tarihsel arka planına değinen Barrack, iki ülke arasındaki temasların her zaman çalkantılı olduğunu hatırlattı. Barrack, 1923, 1949 ve 1974 yıllarındaki sınır mutabakatlarına işaret ederek, “1974 yılındaki mutabakat ve Birleşmiş Milletler Ateşkes Gözlem Gücü misyonu sonrasında, İsrail ile Suriye sınırı arasında zaman içinde üzerinde uzlaşılan çok sayıda sınır çizgisi belirlendi. İsrail o dönemde de sınırlarını koruma ve bu alanlarda ne tür askeri personelin ya da teçhizatın kullanılabileceği konusunda haklı bir endişe taşıyordu. Bu doğrultuda, zaman zaman her iki taraftan 5 kilometrelik alanı da kapsayan 90 kilometrelik bir hat tanımlandı ve tampon bölgenin korunması amacıyla Birleşmiş Milletler Barış Gücü devreye girdi” dedi.
“Suriye yönetimi İsrail’e karşı hasmane bir tutum içinde olmadığını açıkça belirtti”
Şam’da 8 Aralık tarihinde göreve gelen Ahmed eş-Şara liderliğindeki yeni hükümetin ardından İsrail tarafında yeni yapının niteliğine dair soru işaretleri doğduğunu ifade eden Barrack, sürecin 7 Ekim sonrasında daha da hassaslaştığını dile getirdi.
Barrack, “İsrail Başbakanı, sınırlarımızdan gelebilecek agresif veya belirsiz hiçbir saldırı riskini kabul etmeyeceğim açıklamasında bulundu. Suriye ise saldırgan bir tutum sergilemedi. Lübnan’da güney bölgesi ve İran’ın uzantısı olan Hizbullah varlığı nedeniyle durum farklıydı ancak Şam’daki yeni yönetimle böyle bir sorun yaşanmadı. Yeni yönetim, İsrail’e karşı hiçbir şekilde saldırgan veya hasmane olmadıklarını akıllıca ve sağduyuyla ifade etti” şeklinde konuştu.
Suriye tarafının talebi üzerine beş resmi ve birkaç gayriresmi arabuluculuk oturumuna ev sahipliği yaptıklarını aktaran Barrack, “Gazze meselesi sürerken ve Filistin meselesi çözümsüz kalmışken Suriye, tıpkı Suudi Arabistan gibi İbrahim Anlaşmaları müzakerelerine girmekte zorlandı. Ancak sınır hattında gerilimi düşürme anlaşması yapmaya, sınırları barışçıl yöntemlerle denetlemeye ve bu hatlardaki mekanizasyon ile kullanım koşullarını ele almaya istekliydiler. Müzakereler son derece olumlu ilerliyordu” ifadelerini kullandı.
Barrack, 8 Aralık’taki iktidar değişimi sırasında sahada yer alan ve İsrail tarafından disiplinsiz görülen yabancı savaşçı unsurların varlığının güvenlik endişelerini artırdığını söyledi.
Süveyda bölgesindeki Dürzilerin durumunun da hassasiyet yarattığını belirten Barrack, “İsrail’in tutumu daha büyük bir İsrail kurma arayışından kaynaklanmıyordu. Karşılarında nasıl bir yapının olduğunu görmek ve zaman kazanmak istiyorlardı. Bu esnada Suriye tarafı da Kürtlerle ve Suriye Demokratik Güçleri ile uğraşıyordu” dedi.
“General Mazlum Suriye Demokratik Güçleri’nin lağvedildiğini duyurdu”
ABD’nin IŞİD ile mücadele sürecinde Suriye Demokratik Güçleri ile birlikte hareket ettiğini hatırlatan Barrack, Kürt unsurların Şam yönetimine entegrasyon sürecinin başlatıldığını vurguladı.
Barrack, “General Mazlum zorlu bir dönemde bizlere yardımcı oldu. Dün kendisi Suriye Demokratik Güçleri’nin lağvedildiğini ve kuzeydoğudaki yapının askeri açıdan Suriye ordusuna tam entegrasyonunu duyurdu. Siyasi ve eğitimsel boyutlar üzerindeki çalışmalar ise sürüyor” açıklamasını yaptı.
Bölgedeki IŞİD varlığına ve tutukluların durumuna ilişkin kapsamlı veriler paylaşan Barrack, “Suriye genelindeki cezaevlerinde haklarında hiçbir resmi iddianame, dosya veya adli süreç bulunmayan 9 bin 400 IŞİD tutuklusu yer alıyor. 14 yıllık süreçte toplanan bu kişiler herhangi bir stratejik çözüm planı olmaksızın cezaevlerinde tutuldu. Bundan daha vahimi ise Hol ve Roj kamplarında bulunan ve bu tutukluların aileleri olan 75 bin kadın ve çocuktur. Sivil toplum kuruluşları ve Birleşmiş Milletler insani koşulları iyileştirmeye çalışsa da ortada kesin bir çözüm süreci bulunmuyor” dedi.
Türkiye’nin güney sınırındaki güvenlik yapılanmasını da değerlendiren Barrack, Ankara’nın PKK ile 40 yılı aşkın süredir mücadele yürüttüğünü anımsattı.
Barrack, “Kürt savaşçıların IŞİD ile mücadeledeki gücü nedeniyle ABD geçmişte bu yapının bir kısmını YPG olarak adlandırdı ve Suriye Demokratik Güçleri bünyesine katarak ayrı bir yapı kurdu. Türkiye de sınırlarını ve güvenliğini korumak amacıyla kuzeydoğu hattında derinlemesine kontrol noktaları ve askeri üsler kurdu; sınır boyunca binlerce asker konuşlandırdı” diye konuştu.
“İsrail Suriye hava kuvvetlerinin neredeyse tamamını devre dışı bıraktı”
İsrail’in 8 Aralık’taki rejim değişikliğinin hemen ertesinde 9 Aralık tarihinde Suriye’deki askeri hedeflere geniş çaplı hava harekatı düzenlediğini hatırlatan Barrack, “İsrail risk almak istemedi ve Suriye hava kuvvetlerinin neredeyse tamamını vurdu. Geriye yalnızca 14 veya 15 uçak kaldı ve askeri havaalanlarının büyük kısmı kullanılamaz hale geldi. İsrail, İran’a karşı yürüttüğü harekatlarda kendisine engel oluşturabilecek herhangi bir savunma radarı veya saldırı kabiliyeti istemiyor. Suriye hava sahasını İran’ı vurmak için temiz ve açık bir şekilde kullanmayı hedefliyor” dedi.
Bu süreçte taraflar arasında koordinasyon sağlamak amacıyla Ürdün’ün başkenti Amman’da teknik heyetlerden oluşan bir temas merkezi kurulduğunu açıklayan Barrack, Türkiye, İsrail ve Suriye arasında her akşam IŞİD teröristlerinin takibine dair istihbarat koordinasyonu yürütüldüğünü bildirdi.
İsrail’in Suriye’deki askeri tesislere yönelik son hava saldırısına değinen Barrack, saldırının arka planına dair üç ihtimal üzerinde durulduğunu belirtti.
Barrack, “İlk ihtimal sahada Türk askeri unsurlarının veya varlıklarının bulunduğu yönündeki istihbarattı ancak yaptığımız incelemelerde bunun doğru olmadığını tespit ettik. İkinci ihtimal İsrail istihbaratının derhal harekete geçmeyi gerektiren anlık bir hareketlilik tespit etmiş olmasıydı. Üçüncü ve en güçlü ihtimal ise Türkiye’nin bu tesiste bir eğitim programı planladığına dair istihbarat konuşmalarının yakalanmış olmasıdır” ifadelerini kullandı.
Türkiye’nin Suriye’nin egemenliğini desteklediğini vurgulayan Barrack, ABD Başkanı Donald Trump ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasındaki bir diyaloğu şu sözlerle aktardı:
“Başkan Trump daha önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, 8 Aralık’ta madem bu kadar etkiliydiniz neden Suriye’yi doğrudan kontrolünüz altına almadınız sorusunu yöneltti. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise ‘Çünkü biz orayı istemiyoruz. Suriye’nin bu zorlu coğrafyada egemen ve bağımsız bir ülke olarak kalmasını istiyoruz’ cevabını verdi.”
İsrail sınırına 85 kilometre mesafede bulunan T4 ve Palmira üslerine ilişkin daha önce de temaslar yürütüldüğünü belirten Barrack, Türk tarafının hiçbir zaman İsrail ile çatışma arayışında olmadığını ve sakin bir tutum izlediğini ifade etti.
“Türk ordusu ve istihbaratı son derece güçlü ve yetkindir”
Saldırı öncesinde Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ile yeni Mossad Başkanı arasında cuma günü iki saatlik verimli bir doğrudan görüşme yapıldığını kaydeden Barrack, sahadaki komutanların yanlış değerlendirmelerle pistleri hedef almış olabileceğini belirtti.
Barrack, “Türk ordusu ve Türk istihbaratı son derece güçlü ve yetkindir. Sınıra doğru yaklaşan uçakları gördüklerinde kendi jetlerini havalandırma aşamasına geldiler. Sağduyulu aktörlerin anlık müdahalesi sayesinde doğrudan bir askeri çatışmanın eşiğinden dönüldü” dedi.
Barrack, Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun sürekli temas ve diplomasi kanallarını açık tutma yönündeki çabalarının hayati önem taşıdığını ifade ederek, Tel Aviv Büyükelçisi Mike Huckabee ve bölgedeki diğer temsilcilerin koordinasyon içinde çalıştığını aktardı.
Lübnan’daki duruma da geniş yer ayıran Barrack, sivil yerleşim yerlerinin yıkılmasına ve masum sivillerin ölümüne şahsen ve ilkesel olarak kesinlikle karşı olduğunu vurguladı.
Barrack, Lübnan Cumhurbaşkanı Jozef Aun, Başbakan Nevvaf Selam, Meclis Başkanı Nebih Berri ve ABD’nin Beyrut Büyükelçisi Michel Issa’nın zor şartlar altında yürüttüğü çalışmaları takdir ettiğini söyledi.
İsrail’in Lübnan köylerindeki tünel ağlarına dair endişelerine işaret eden Barrack, “Hizbullah, Gazze’deki taktiklere benzer şekilde yerleşim yerlerinin altına geniş tüneller inşa etti ve bu tünellerde on binlerce roket ve füze barındırıyor. Ancak sivillerin evlerinin yıkılması ve köylerin yok edilmesi kabul edilemez. Lübnan ordusu ekonomik sıkıntılar nedeniyle zor durumda bulunuyor. Bir Hizbullah mensubu ayda 2 bin 400 dolar gelir elde ederken Lübnan ordusundaki bir asker yaklaşık 300 dolar alıyor” dedi.
“İran Hizbullah’a her ay yaklaşık 90 milyon dolar aktarıyor”
Lübnan’daki krizin çözümünde Hizbullah’ın silahsızlandırılması kadar ekonomik alternatiflerin üretilmesinin de şart olduğunu belirten Barrack, “İran geleneksel olarak örgüte ayda yaklaşık 90 milyon dolar mali kaynak aktarıyor. Bu finansman akışı kesilmeden ve askerlere alternatif bir yaşam sunulmadan yalnızca silah bırakmalarını istemek gerçekçi bir sonuç üretmiyor” değerlendirmesinde bulundu.
İsrail’in Lübnan topraklarını kalıcı olarak ilhak etme ihtimalinin düşük olduğunu belirten Barrack, “İsrail yönetimi böyle bir adıma uluslararası alanda ve ABD nezdinde izin verilmeyeceğini biliyor. Başkan Trump gerilimi düşürme çizgisini net bir şekilde ortaya koydu. Ancak Golan Tepeleri’ndeki işgal durumu uluslararası kararlara rağmen devam ediyor” ifadelerini kullandı.
Steve Witkoff ve Jared Kushner’ın İran ile yürütülen dolaylı müzakerelerde büyük gayret gösterdiğini dile getiren Barrack, İran’ın Lübnan’ı kendi etki alanında tutma çabalarına karşı Lübnan hükümetinin bağımsız kalma isteğini desteklediklerini belirtti.
Ortadoğu’daki tarihsel ve inançsal dinamiklere de değinen Barrack, “Başkan Trump’a bölgenin karmaşıklığını anlatırken şu ifadeyi kullandım: Musevilik ve Hristiyanlık tarihine bakıldığında 57 peygamberin tamamı bu coğrafyaya gönderildi. İslamiyet’e bakıldığında binlerce peygamber yine bu dar coğrafyada yer aldı. Bu coğrafyanın çözümü sabır ve sürekli diplomasi gerektiriyor” dedi.
Trump yönetiminin bölgesel aktörlere kendi güvenlik sorumluluklarını alma çağrısı yaptığını hatırlatan Barrack, ABD’nin artık tüm dünyanın tek güvenlik garantörü rolünü üstlenemeyeceğini ifade etti.
Barrack; Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’ın arabuluculuk çabalarının önemine değinirken, Türkiye’nin jeopolitik konumuna dikkat çekti:
“Türkiye sekiz komşusu, dört denizi, Orta Asya ve Hazar bağlantılarıyla güçlü, modern ve etkin bir güç merkezidir. Bölgedeki tüm zorluklara rağmen diplomasi ve sağduyunun hakim olacağına inanıyorum.”
Ortadoğu
ABD, Hürmüz Boğazı üzerinden petrol taşımak için gizli bir operasyon yürütüyor

ABD ordusu her gün milyonlarca varil petrol taşımak üzere Hürmüz Boğazı’na giriş ve çıkış için sessizce bir nakliye koridoru oluşturdu.
Axios’a bilgi veren kaynaklara göre bu, daha geniş kapsamlı savaşın bir çıkmaza girmiş olmasına rağmen dikkate değer bir başarı olarak değerlendiriliyor.
Son birkaç haftadır devam eden operasyon kapsamında, her gece 15–20 tanker, Umman kıyıları boyunca uzanan güney kanalından geçerek boğaza girip çıkıyor.
Yetkililer, günde yaklaşık 10 milyon varil petrolün (savaş öncesi hacminin yaklaşık yarısı) boğazdan dışarı taşınarak küresel enerji piyasasına aktarıldığını belirtti.
ABD öncülüğündeki operasyon, savaşın en acı verici yönlerinden birini hafifletiyor: ham petrol fiyatlarının fırlamasına neden olan petrol arzındaki aksaklık.
Yetkililer, boğazdan geçen petrol miktarının hâlâ savaş öncesi seviyelerin altında olmasına rağmen, küresel arzda gözle görülür bir fark yarattığını belirtiyor.
Bu çaba, gemilerinde petrol taşıyan giden tankerlere refakat etmenin ötesine geçiyor. ABD ordusu, boş tankerlerin Umman Denizi’nden boğaz üzerinden Körfez’e girmesine, bölgedeki ülkelerden petrol almasına ve ardından çıkmasına yardımcı oluyor.
Operasyonun tüm ayrıntıları daha önce kamuoyuna açıklanmamıştı. ABD’li bir yetkili, “İki aydır Hürmüz Boğazı’nın güney şeridini kontrol altında tutuyoruz. Devrim Muhafızları can sıkıcı olabilir, ancak boğazı onlar kontrol etmiyor. Kontrol bizde,” diye konuştu.
Hormuz operasyonunu denetleyen görev gücü, Kuzey Carolina’daki Fort Bragg’daki Kara Kuvvetleri Karargahı’ndan yönetiliyor.
Görev gücü, Körfez bölgesindeki ortaklarla koordinasyon halinde. Körfez’den Hürmüz Boğazı’nı geçerek Arap Denizi’ne giren gemilerin yanı sıra, Arap Denizi’nden boğazı geçerek Körfez ülkelerinin limanlarına daha fazla petrol yüklemek üzere giden kiralanmış boş tankerlerin günlük listesini hazırlıyor.
Her gece, gemilerin belirli bir zaman aralığında tek bir büyük çıkış hattında ve ayrı bir zaman aralığında tek bir büyük giriş hattında hareket etmesi planlanıyor.
Gemiler daha sonra ABD ordusunun yönlendirmelerine göre güney kanalından geçiyor.
ABD Hava Kuvvetleri, İran’ın seyir füzeleri ve insansız hava araçlarına karşı koruma sağlayan avcı uçaklarına sahip.
Yetkililer, bu operasyonun, İran’ın radar ve deniz gözetleme sistemlerini zayıflatan, ABD Merkez Komutanlığı’nın son iki haftadır sürdürdüğü askeri harekât sayesinde mümkün hale geldiğini belirtti.
İran, boğazın güney kanalındaki gemilerin görünürlüğünü azaltmıştı. ABD’li yetkililer, İran’ın izleme kapasitesinin, yeniden faaliyete geçirmeyi başardığı birkaç radar ile Devrim Muhafızları’na ait küçük hızlı teknelerde bulunan “gözcü”lerle sınırlı olduğunu ileri sürüyor.
İranlılar büyük ölçüde “kör” durumda oldukları için, gemilerin geçebileceği genel yöne doğru insansız hava araçları ve seyir füzeleri fırlatıyorlar.
Bazı gemiler İran saldırılarına maruz kaldı ama çoğu ABD ordusu tarafından durduruldu.
Örneğin bu haftanın başlarında, ABD güçleri sekiz İran insansız hava aracını ve iki seyir füzesini düşürdü.
ABD’li yetkililer, son iki hafta boyunca her gece 15–20 tankerin güney kanalından Hürmüz Boğazı’na girip çıktığını ve bu sayede ihracatın devam ettiğini belirtiyor.
ABD’li yetkililer, günlük ortalama ihracatın artmakta olduğunu ve şu anda 10 milyon varile yaklaştığını söylüyor.
Yetkililer, son birkaç hafta içinde bazı gecelerde Körfez’den çıkan petrol miktarının 15 milyon ila 20 milyon varil arasında olduğunu belirtiyor.
Yetkililerden biri, bu hafta bir gecede 20’den fazla geminin güney şeridinden boğaza girip çıkmasının planlandığını ve bu sayede yaklaşık 15 milyon varil petrolün boğazdan çıkabileceğini söyledi.
Trump çarşamba günü Axios’a verdiği demeçte, “Hürmüz Boğazı’ndan muazzam miktarda petrol geçiyor,” dedi.
ABD’nin şu anda İran’la müzakere etmediğini belirten Trump, “Onlar zaman kaybediyorlar. Onlarla müzakere etmek zaman kaybı. İranlıların hâlâ biraz mücadele gücü var fakat genel olarak eskisi gibi değiller,” diye devam etti.
Ortadoğu
Suudi Arabistan, Irak’a “Şii milisler” baskısını artırdı

Suudi Arabistan, Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi’den, İran ile çatışmanın başlamasından bu yana krallığı hedef alan “Şii milisler” aleyhine cezai önlemler almasını istedi.
Riyad, geçen ay ABD ile birlikte Irak’ta misilleme amaçlı hava saldırıları düzenlediğini kamuoyuna açıklamıştı.
Fakat Al-Monitor’a göre krallık, çeşitli cephelerdeki tehditlere karşı koymak için savunma anlaşmaları imzalarken, aynı zamanda gerginliği azaltmayı amaçlayan İran ile ayrı gizli görüşmeler de yürütüyor.
Savaşın başlangıcından bu yana Suudi Arabistan’a yönelik saldırıların büyük bir kısmı Irak’tan kaynaklanıyor.
bölge yetkililerinden biri şöyle dedi:
“Suudiler, Suudi Arabistan’a saldırı düzenleyenlerin tutuklanıp cezalandırılmasını istiyor. Tetiği çekenler değil, emri verenler. Milis liderlerinin hesap vermesini istiyorlar. Sorumluların cezalandırılmasını istiyorlar.”
Irak Yüksek Yargı Konseyi Başkanı Faik Zeydan, ülkesinin komşusuyla gerginliği azaltmak amacıyla Suudi yetkililerle görüşmek üzere bu hafta Riyad’a gitti.
Sık sık “Irak kralı” olarak anılan Zeydan, Irak’taki en güçlü isimlerden biri olarak kabul ediliyor ve bazı gözlemcilere göre etkisi başbakanınkini bile aşıyor.
Mayıs ayında göreve geldiğinden beri Zeydan, Tahran ve Şii müttefiklerini kışkırtmadan İran’ın Irak üzerindeki etkisini azaltmak için çalışıyor.
Zeydi’nin, ABD’nin desteğiyle Trump yönetiminin Körfez müttefikleriyle ve Türkiye ile daha yakın ilişkiler kurma çabalarının bir parçası olarak, 30 Temmuz’da Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve fiili hükümdar Muhammed bin Selman ile görüşmek üzere Riyad’a gitmesi planlanıyordu.
Fakat 28 Temmuz’da ABD ve Suudi uçaklarının sekiz ildeki milis karargahlarını hedef alan çok sayıda hava saldırısı düzenlemesi üzerine gezi iptal oldu.
Riyad, bu saldırıların “İran destekli terörist milisler” tarafından krallığın enerji altyapısına yönelik gerçekleştirilen bir dizi insansız hava aracı saldırısına misilleme niteliğinde olduğunu açıkladı.
ABD Merkez Komutanlığı, İran’ı doğrudan suçlayarak Devrim Muhafızları’nın Suudi petrol tesislerine ve krallık içindeki ABD güçlerine yönelik saldırıları yönettiğini belirtti.
13 Ağustos’ta, hasarı telafi etmek amacıyla üst düzey bir Irak askeri ve istihbarat heyeti Suudi Arabistan’ı ziyaret etti.
Bir hafta önce, 7 Ağustos’ta Zeydi, Bağdat’ta Suudi istihbarat şefi Halid el-Humaydan ile bir araya gelmişti.
27 Temmuz’dan bu yana Irak topraklarından Suudi Arabistan’a yönelik herhangi bir saldırı bildirilmedi.
Tahminler farklılık gösterse de, Halk Seferberlik Güçleri (Haşd eş-Şabi) genel komutanlığına göre 28 Temmuz’daki saldırılarda en az 20 kişi öldü, 32 kişi yaralandı.
Haşd eş-Şabi, 2014 yılında IŞİD ile mücadele etmek üzere kurulan milis gruplarının çatı örgütü.
Associated Press, Iraklı askeri yetkililere atıfta bulunarak, saldırılarda altı İranlı askeri danışmanın öldürüldüğünü bildirdi.
Bu kişilerin Haşd eş-Şabi tarafından teyit edilen 20 ölü arasında olup olmadığı hâlâ belirsiz.
Bölgesel yetkililerden birine göre belli olan şey ise, bu ölümlerin milislerin “Selefi Sünniler, Amerika’nın yardımıyla Şii kanı akıtıyor ve Zeydi de buna suç ortağı” şeklindeki söylemini beslediği.
Tüm devlet dışı silahlı grupların silahlarını teslim etmeleri ya da yasal sonuçlarla karşı karşıya kalmaları için belirlenen 30 Eylül son tarihi yaklaşırken, ortam giderek daha da gerginleşiyor.
Tahran ve Trump yönetiminin ortak desteğiyle başbakan olan Zeydi, bu son tarihin yerine getirileceğine söz verdi.
Başbakan, yolsuzluk yapan yetkililere karşı eşi görülmemiş bir baskı kampanyası başlatırken, milislerin üslerine de baskınlar düzenlemesini emretti.
En sert çizgideki gruplardan biri olan Nuceba Hareketi, yakın zamanda bir baskın girişimi sırasında Irak hükümet güçlerini geri püskürttü.
Bu hafta Zeydi’yi zor durumda bırakan bir başka gelişme daha yaşandı. Çarşamba günü, Bağdat’taki bir mahkeme, sadece birkaç gün önce gözaltına alınan Nuceba’ya bağlı istihbarat görevlisi Abbas Yakubi’yi beraat ettirdi.
Nuceba Hareketi, 28 Temmuz’daki hava saldırılarının ardından hükümeti tüm ABD güçlerini ülkeden çıkarmaya ve Suudi Arabistan ile ilişkilerini kesmeye çağırmış, bunun ABD ve Suudi çıkarlarına ağır bir bedel ödeteceğini söylemişti.
30 Eylül, tüm ABD güçlerinin Irak’tan çekilmesi için son tarih. Suudiler ve Zeydi için ek bir sorun ise Irak’ın, Trump yönetiminin öncelikler listesinde çok gerilere düşmüş olması.
Bu arka plan karşısında, Suudiler de dahil olmak üzere çok az kişi, başbakanın milisleri kontrol altına alabileceğine inanıyor.
“Suudilerin değerlendirmesi, Irak hükümetinin milisleri dizginleyemeyeceği yönünde,” diyen kaynaklardan biri, Zeydi’nin konumunu İran’a farklı derecelerde yakınlık gösteren Şii partiler koalisyonuna borçlu olduğunu belirtti. Fakat çıkarları örtüştüğünde İran’ın etkisi onun lehine işleyebilir.
Görünüşe bakılırsa, işaretler pek de umut verici değil. Pazartesi günü, Ketaib Hizbullah, Zeydi’yi ABD ile kurduğu yakın bağlar nedeniyle sert bir şekilde eleştiren bir açıklama yayınladı.
Açıklamada, silah bırakmayı ancak üç koşulun yerine getirilmesi halinde değerlendirecekleri belirtildi.
Bunlardan biri, tüm ABD güçlerinin Irak’tan ayrılması ve bir daha geri dönmemesi. Bir diğeri, Türk güçlerinin Kuzey Irak’tan çekilmesi. Son olarak da Kürdistan Bölgesi’ndeki Peşmerge güçlerinin lağvedilmesi.
Ketaib Hizbullah’ın tutumu, Suudi Arabistan için özellikle önemli. BM Güvenlik Konseyi’nin Yemen uzmanlar heyeti, 2024 yılında en az 80 Husi savaşçısının, Ketaib Hizbullah’ın önemli bir kalesi olan Curf es-Sahr bölgesinde Iraklı silahlı gruplardan eğitim aldığını bildirmişti.
Washington merkezli Savaş Araştırmaları Enstitüsü (Institute for the Study of War) geçen ay, Husilerin JCurf es-Sahr’da bir operasyon karargahı kurduğunu bildirdi.
Bağdat, Anbar ve Necef’in kesiştiği noktada yer alan ve Fırat Nehri’ne yakın olan bu bölge, muazzam bir stratejik ve tarımsal değere sahip.
Operasyonlar hakkında bilgi sahibi üç kaynak, Al-Monitor’a verdikleri bilgide, Suudilerin 28 Temmuz’daki operasyonlar sırasında Curf es-Sahr’a saldırmayı planladıklarını fakat Zeydi’nin bölgeyi kendisinin halletmek için zaman talep etmesi ve Irak ordusunun bu işi halledeceğini söylemesi üzerine saldırıları iptal ettiklerini aktardı.
Olaylar hakkında doğrudan bilgi sahibi olan bu kaynaklardan biri, kararın “bölgesel ortaklar arasında yapılan istişarenin ardından” alındığını söyledi. Kaynak, konuyla ilgili daha fazla ayrıntıya girmekten kaçındı.
Bir Batılı diplomata göre Irak ordusu Curf es-Sahr’a girmeye kalkışırsa, bu muhtemelen Zeydi’nin düşüşünü hızlandıracaktır.
Öte yandan milisler, Ağustos başında Suudi Arabistan’a karşı bir dizi karşı saldırı için hazırlık yaparken, Kudüs Gücü Başkanı İsmail Kaani, 10 Ağustos’ta önceden haber vermeden Bağdat’a gitti.
Çeşitli haber kaynaklarına göre Kaani, milis liderlerine kapalı kapılar ardında henüz silahlarını bırakmamalarını, bunun yerine hükümetle silahlı çatışmaya sürüklenmek yerine 30 Eylül’den önce barışçıl bir uzlaşma sağlamalarını söyledi.
Fakat Al-Monitor’a bilgi veren bölgesel yetkililerden biri, haberlerde yer almayan bir noktaya dikkat çekti: Kaani’nin milisleri Suudi Arabistan’a yönelik yeni saldırılardan kaçınmaları konusunda uyardığını belirtti.
Kaynak, bunun sadece ABD’nin daha fazla müdahalesini beraberinde getirebilecek daha geniş çaplı bir çatışmadan duyulan endişeden kaynaklanmadığını, aynı zamanda “Suudi Arabistan’ı Türkiye’nin kucağına daha da itmek istemedikleri” için de böyle bir uyarıda bulunulduğunu kaydetti.
30 Temmuz’da Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan, Mekke’de bir üyeye yönelik saldırının tüm üyelere yönelik saldırı olarak kabul edileceğini belirten bir savunma anlaşması imzaladı.
Anlaşma henüz sınanmadı, fakat NATO üyesi Türkiye, nükleer silaha sahip Pakistan ve Arap dünyasının önde gelen gücü Suudi Arabistan’ı bir araya getiren bu anlaşma, Başkan Donald Trump tarafından desteklendi.
Birkaç gün önce duyurulan, Kızıldeniz’de deniz güvenliği için Suudi Arabistan öncülüğünde kurulan bir başka ittifakın da açıkça Husileri caydırmayı amaçladığı görülüyor.
Fakat bu anlaşmalar dizisi, 20 Temmuz’da Bab el-Mandeb’de deniz ambargosu ilan eden Husiler üzerinde pek bir etki yaratmadı.
Bazı analistler Mekke anlaşmasının esas olarak İran’a yönelik olduğunu söylese de, Tahran bu tehdidi önemsiz göstermeye çalışıyor.
Johns Hopkins Üniversitesi İleri Uluslararası Çalışmalar Okulu’nda uluslararası ilişkiler profesörü olan İran asıllı Amerikalı Vali Nasr, Al-Monitor’a “İran, Mekke anlaşmasının çoğunlukla göstermelik olduğuna inanıyor” dedi.
Anlaşma imzalanmadan önce bile, BAE-İsrail ekseni karşısında İran ve Suudi Arabistan’ın tutumları birbirine yaklaşıyordu.
Nasr, “İslam Cumhuriyeti bunu kendisine yönelik bir tehdit olarak görmek yerine, daha çok İsrail-BAE-Hindistan bloğuna karşı dengeyi sağlayacak yararlı bir yanıt olarak değerlendiriyor,” diye belirtti.
Değişen ittifaklar, Irak’ta da Suudi-Irak gerilimini hafifletebilecek şekilde sonuçlanabilir.
Birleşik Arap Emirlikleri, Bağdat’ı dışlayan ülkeler arasında yer alıyor. 18 Ağustos’ta BAE, kendi topraklarına yakın deniz alanlarından fırlatılan iki balistik füze tespit ettiğini açıkladı. İran ise saldırıyla ilgisi olduğunu reddetti.
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Dünya Basını5 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Rusya6 gün önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Asya2 hafta önceVietnam, yerli üretim en büyük denizaltı savunma gemisinin inşasına başladı












