Ortadoğu
Eski BM Filistin Özel Raportörü Michael Lynk: ‘Uluslararası hukuk, a la carte menüsü değildir’

Boğaziçi Üniversitesi Hukuk Fakültesi, ilk Uluslararası Hukuk Konferansı’nı (BILC) düzenledi ve Birleşmiş Milletler’in eski Filistin Özel Raportörü Michael Lynk de dahil olmak üzere birçok akademisyen ve uzmanı bir araya getirerek, özellikle İsrail’in Gazze’yi işgali ve binlerce sivilin katledilmesinin ardından mevcut uluslararası hukuk düzenini eleştirel bir şekilde inceledi.
Konferans sırasında, Michael Lynk, “İşgal, Irkçılık ve Direniş” başlıklı oturumda, Kaliforniya Üniversitesi Santa Barbara’dan Profesör Hilal Elver’in moderatörlüğünde, “Roma Statüsü Altında İsrail Yerleşimleri” konulu bir sunum yaptı. Oturumda ayrıca Ulusal Singapur Üniversitesi’nden Emeritus Profesörü Muthucumaraswamy Sornarajah ve Xi’an Jiaotong-Liverpool Üniversitesi’nden Dekan Yardımcısı ve Profesör Mohsen al-Attar da konuşmacılar arasındaydı. Lynk, adalete inandığını belirterek, Filistin’i önemseyenlerin uluslararası hukukun hedeflerine ilişkin şüpheci olabileceğini ifade etti.
Lynk, uluslararası hukukun iddialarına karşı şüpheci olmanın mutlak kabul edilebilirliğini umut ederken, uluslararası hukukun olanakları konusunda şüpheci olmanın tamamen yanlış olduğunu vurguladı ve sunumunu Almanya’nın eski BM Büyükelçisi Christoph Heusgen’in “uluslararası hukuk, a la carte menüsü değildir” alıntısıyla tamamladı. Bu alıntı, hukukun herkes için uygulanması gerektiği anlamına geliyor.

Eski BM Filistin Özel Raportörü’nün sunumundan bazı bölümler:
“Uluslararası hukukun siyaseti şekillendirmesi için hala umut var. Herhangi bir ülkede, herhangi bir sistemde, hukukun neleri başarabileceğine dair gözümüzü kapatmamalıyız. Bence, yalnızca sıkı çalışma, yasama organlarına yönelik lobicilik, sosyal hareketler ve mevcut baskın düşünce alanına meydan okuyan ateşli entelektüel fikirler aracılığıyla başarı elde edilir. Bu, herhangi bir iç sistemde ve özellikle uluslararası sistemde, her zaman iktidarın hizmetindeki hukuk ile adaletin hizmetindeki hukuk arasında büyük bir gerilim alanıdır.”
“Adalete, uluslararası insancıl ve insan hakları hukukuna ve ceza hukukuna inananlar olarak, bu alanı genişletmek için her zaman bir mücadele olacağını bilmeliyiz. Adaletin nefes alıp güçlere karşı direnebilmesi için mümkün olduğunca oksijen sağlayabilmek gerekir. Son birkaç hafta aslında iyi geçti, özellikle iki hafta önce Uluslararası Adalet Divanı’nın tavsiye kararıyla ve elbette son yedi ay içinde, ocak ayında Uluslararası Adalet Divanı’nın geçici kararı, mart ve mayıs aylarındaki geçici önlemleri ve Uluslararası Ceza Mahkemesi savcısının tutuklama taleplerine ilişkin duyurusu ile… Bu, uluslararası hukukun gelecekteki politikaları şekillendirme potansiyeline sahip olduğuna dair bize umut vermeli.”
Uluslararası Adalet Divanı kararı, İsrail işgalinin tamamı için geçerli
“Uluslararası hukuk, tek başına Filistin’in kurtuluşunu getirmeyecektir. Ancak uluslararası hukuk, ayrı bir uluslararası kararlılıkla birleştiğinde, ihtiyaç duyduğumuz şey ortaya çıkar. İnsanlar buna tepki veriyor, ve bence, bu konuda iyimser olmamız gereken nokta, özellikle İşgal Altındaki Filistin Topraklarında İnsan Hakları Özel Raportörü olarak görev yaptığım yıllarda, uluslararası hukukun ileriye taşınma olasılığının olmasıdır; insanlar adaletsiz bir durumu çerçevelendirdiğinde tepki verirler ve bir şeyin yasa dışı olduğunu çerçevelendirdiklerinde daha da güçlü tepki verirler. Bu, Uluslararası Adalet Divanı kararı, İsrail işgalinin tamamı için geçerlidir.”
İsrail Yerleşimleri, Doğu Kudüs ve Batı Şeria’daki Demografik Büyüme Aracı
“Bunun bir yönüne, yani İsrail yerleşimlerine bakacağım ve uluslararası hukukun son 50 yılda bununla nasıl etkileşimde bulunduğunu ve gerçekten neler yapılabileceğini inceleyeceğim. Bildiğimiz gibi, 1967 Haziran Savaşı’nın ilk haftalarında başlayan İsrail yerleşimleri, genellikle askeri üsler girişimi olarak gizlenen, demografik büyüme, toprak kontrolü ve Doğu Kudüs ve Batı Şeria’da egemenlik iddiası için İsrail’in birincil aracıdır. Yıllar boyunca birçok akademisyenin de belirttiği gibi, İsrail apartheidının en önemli ve görünür özelliği olarak görülmektedir ve bence, Uluslararası Adalet Divanı’nın iki hafta önceki kararı ile doğrulanmıştır.”
“Şu anda Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te yalnızca Yahudilere ait 300’den fazla yerleşim yeri bulunmaktadır. 2023 nüfusunu, 2000 yılından aldığım rakamlarla karşılaştırmanızı istiyorum.”
“2023 yılında, yalnızca Batı Şeria’da 517,000 İsrailli yerleşimci bulunmaktadır ve 2020 yılında 200,000’in altında olan bu sayının nasıl büyüdüğünü görebilirsiniz. İsrail’in yerleşim faaliyetlerine ilk 15-20 yıl boyunca odaklandığı Doğu Kudüs’te bugün 235,000 İsrailli yerleşimci bulunmaktadır ve 2000 yılında bu sayı 172,000 idi. Golan Tepeleri’ne baktığınızda, nüfusun 2000 yılında 16,000 iken bugün 29,000’e neredeyse iki katına çıktığını görüyorsunuz.”
“Ve çarpıcı rakamlardan biri, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin çoğunluk kararı dediğimiz şeydir, 2022 Kasım ile 2023 Ekim arasında, şu anda İsrail’in çeşitli planlama aşamalarında olan 24,000 yerleşim birimi ve 27,000 birim bulunmaktadır. Maliye Bakanı Bezalel Smotrich’in, aynı zamanda Savunma Bakanlığı içinde Yerleşim Bakanı olan bu kişinin büyük başarısı, planlama ve onaylama aşamalarının dörtte üçünü ortadan kaldırmak ve yerleşim birimlerinin başvurularının onaylanması için yalnızca bir onay seviyesinin olmasını sağlamaktır. 24,000 yerleşim birimi, bu politika en az 100,000 yeni yerleşimci sağlayacaktır.”
Uluslararası Adalet Divanı Kararının Analizi
“Uluslararası Adalet Divanı kararını okursanız, mahkemenin neredeyse tamamen Birleşmiş Milletler tarafından sağlanan belgelere, özellikle de Birleşmiş Milletler Bağımsız Soruşturma Komisyonu’ndan, Gayri Meşruluk Maddesi 9 üzerine veya düzenli olarak sunulan raporlara dayandığını göreceksiniz. Ve yukarıda verilen bu bölgesel slaytların çoğu, Uluslararası Adalet Divanı’ndan gelen raporlardan, kesinlikle İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nden gelen raporlardan alınmıştır. Ancak iki buçuk hafta önce hazırladığım karara bakarsanız, Birleşmiş Milletler’in, insan hakları dokümantasyonuna ilişkin olarak ne kadar büyük ölçüde dayanmış olduğunu göreceksiniz. Bu, sadece yerleşimler değil, aynı zamanda ırksal ayrımcılık, segregasyon ve apartheid konularında da ağır bir etkisi vardır.”
“Örneğin, sivil nüfusun transferi hakkında konuşulmuş ve İsrail’in, bireylerin ve işletmelerin Batı Şeria’ya taşınmasına teşvik sağlama politikasının bir statüsü olduğunu belirtmiş ve yerleşimcilerin sanayi ve tarım gelişimine bakılmıştır. Arazi müsaderesi ve yeniden ele geçirilmesi konusunda, Batı Şeria’nın yüksek bölgelerinde ve daha yakın zamanda Ürdün Vadisi’nde daha fazla arazi müsaderesi deneyiminden bahsedilmiştir. Aslında, geçen ay yayımlanan Peace Now’dan gelen çok yeni bir rapor var, ki bu rapor, en nitelikli ve güvenilir bilgi ve istatistik kaynaklarından bazılarını sunmaktadır.”
Yasadışı Yerleşimler Doğal Kaynakları, Su ve Mineralleri Sömürüyor
“Devam edersek, diğer unsurlar arasında doğal kaynakların, suyun ve minerallerin sömürülmesi bulunuyor. Bildiğimiz gibi, uluslararası hukuk beyannameleriyle birlikte, kaynakların kontrolü ve ülkelerin kendi doğal kaynaklarını kullanabilme yeteneği, kendi kaderini tayin hakkının bir parçası olarak tanımlanıyor. Ancak tüm bunlar, İsrail’in gelişiminin kontrolü bağlamında göz ardı ediliyor. İsrail’in su taşıyıcısı, aslında Batı Şeria’dan, kuzeydeki dağ akiferlerinden aldığı suyu çok yüksek fiyatlarla geri satıyor. Filistinlilere bu suyu geri satıyorlar, bu durum, mahkemenin ırksal ayrımcılık ve apartheid özünü göstermek için dayandığı önemli noktalardan biri haline geliyor. Batı Şeria’da iki farklı hukuk sistemi işliyor: Biri İsrail toplumu için tam demokratik, liberal bir sistem, diğeri ise askeri hukuka dayalı, uluslararası hukuku ihlal eden, kısıtlayıcı ve minimal bir sistem; burada yaşayan Filistinlilerin yüzde üçünden fazlası bu sisteme tabi tutuluyor.”
“Diğer taraftan, aynı dönemde işgal altındaki Batı Şeria’da Filistinlilere yönelik artan şiddet de bu konuyla ilgili. Filistinlilerin öldürülmesi vakalarının büyük çoğunluğu İsrail savunma kuvvetlerinden geliyor. Son 10 ayda yaklaşık 550 ölüm yaşandı. Ve bu, Batı Şeria’da son 25 yıl içinde 7,000 kişinin öldüğü dönemden bu yana en yüksek Filistinli ölüm sayısı. Tüm bunlar, Uluslararası Mahkemenin yerleşim politikasının yasa dışı olduğunu tespit etmesiyle sonuçlandı.”
Nüfusun İşgal Altındaki Bölgelere Transferi Savaş Suçudur
“1949 Sözleşmesi’nden biliyoruz ki bu durum teyit edildi. İşgalci güç, mahkemede Hollanda topraklarındaki neredeyse bir milyon işgalin bir kısmını transfer etti. Bu, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden önceki savaşlar sırasında ortaya çıkan teşvik nedeniyle buraya dahil edildi. Bu teşvik, ülkelerin topraklarını genişletebilmeleri ve diğer ülkeler tarafından biriktirilen toprakları ele geçirip ardından sivil işgalle nüfuslandırarak toprakların iadesini mümkün kılmak amacıyla ortaya çıkmıştır.”
“Ve Jean Pictet’in, 1968’deki yorumunda, belirli güçler tarafından politik ve ırksal nedenlerle kendi nüfuslarının bir kısmını işgal altındaki bölgelere transfer etmeleri ya da başka bir deyişle bu toprakları kolonize etmeleri uluslararası ve sistematik savaş krizlerini önlemek amacıyla tasarlandığını söyledi. Bu tür transferler, yerel halkın ekonomik durumunu kötüleştirdi ve ayrı bir ırk olarak varlıklarını tehlikeye attı.”
“Bu, bir ihlaldir, ciddi bir ihlal. Birkaç hafta önceki uluslararası sınır krizi kararlarında savaş suçları sorunu da gündeme geldi.”
” Güvenlik Konseyi’nin herhangi bir konuda genel olarak eleştirel bir karar aldığı son sefer, Aralık 2016’da, Obama yönetiminin son üç haftasında oldu. O zaman 2334 sayılı karar kabul edildi ve İsrail hükümetinin uluslararası hukuku ihlal etmeye yönelik girişimini yansıtan bir eylem şekline dönüştü. Bu karar, İsrail’in kendi yerleşim faaliyetlerini sonlandırması yönündeki 40 yılı aşkın süredir yinelenen talebi bir kez daha dile getirdi.”
“1980’de olduğu gibi, tüm devletlere İsrail devleti toprakları ile ilgili yerleşim yerleri arasındaki uygun yolları ayırt etmeleri çağrısında bulunuyor. Bununla ilgili size birkaç istatistik vereyim. Mart 1980’de BM Kararı 465 kabul edildiğinde ve ben sadece Batı Şeria’daki yerleşim verilerini kullanıyorum, bunları görmek diğerlerinden daha kolay.”
İsrailli Yerleşimcilerin Sayısı 1980’de 12,500’den 2023’te 370,000’e Fırladı
“1980’de Batı Şeria’da kaç yerleşimcinin bulunduğunu yaklaşık olarak bilen var mı? 1980’de Batı Şeria’da 12,500 yerleşimci vardı. 1993’te Oslo Anlaşmaları imzalandığında, Batı Şeria’da 116,000 yerleşimci bulunuyordu. 2000 yılına gelindiğinde, Camp David görüşmeleri yapıldığında ve başarısız olduğunda, Batı Şeria’da 198,000 yerleşimci vardı. 2014’e gelindiğinde, John Kerry’nin yürüttüğü son ciddi barış müzakereleri sırasında ve ardından başarısız olduğunda, Batı Şeria’da 370,000 İsrailli yerleşimci bulunuyordu.”
“2003’te, söylediğim gibi, Batı Şeria’da hiç yerleşimci yoktu. 1936’da, David Ben-Gurion şöyle demişti ve unutmayın, 1936, Avrupa Yahudilerinin Avrupa faşizminin gölgesinden kaçtığı ve Batı’ya, Rusya’ya ve ardından Kuzey Amerika’ya yöneldiği entegrasyonun zirve yaptığı dönemdi. David Ben-Gurion şöyle demişti: Geçmişte hatalar bu durumu düzeltemedi mi? Ve fark ediyoruz ki, 2009’da ayrılan 60,000 Avrupa Yahudi göçmeninin yılda ülkeyi terk etmesi hiçbir hatayı önleyemedi.”
“Bugün, neredeyse 90 yıl sonra, bir milyon İsrailli yerleşimcinin Batı Şeria’da ve her biri Kudüs’te bulunmasının, yılda 25,000 ila 35,000 yerleşimcinin net nüfus artışıyla birlikte, bu grubun kendi kaderini tayin etme yeteneği olmadığını göremiyor muyuz? O zaman son parça üzerinde bir bakalım. Her şeyi ekibe göndermeden önce birkaç sayfayı okuyacağım.”
“Sondaki üç sorudan biri. Güvenlik Konseyi’nin akşam başında bir tanesini istiyorlar. Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin, bu kararın hükümlerinin uygulanması hakkında her üç ayda bir Güvenlik Konseyi’ne rapor vermesini talep ediyorum, en önemlisi, yerleşim faaliyetlerinin derhal ve tamamen durdurulmasının talebidir. Bu talep, başlangıçtan itibaren her üç ayda bir yapılmıştır.”
“Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri, Genel Sekreter, İsrail’in yerleşim faaliyetleri ile ilgili olarak 2354’e uygunluğu konusunda Güvenlik Konseyi’ne rapor sunmuştur. Mart 2024 raporu, çevrimiçi olarak uyguladığım 29. rapordur ve en güncel olanıdır. Bu rapor, kararın İsrail’den işgal ettiği yerlerdeki tüm yerleşim faaliyetlerini derhal ve tamamen durdurmasını talep ettiğini ve yeni yükümlülüklere saygı göstermesi gerektiğini belirtmektedir. Buna rağmen, yerleşim faaliyetleri devam etmekte ve yoğunlaşmaktadır. Her bir güvenlik raporu için vermek istediğim bir diğer uzun uyarı, bildirilen dönemde yerleşim faaliyetleri devam ederken hiçbir tehdit oluşturulmadığıdır.”
“Eğer isterseniz, BM Genel Sekreteri’nden gelen bu pasif ve neredeyse bedensiz ses, tabii ki, dijital bir modelde, Güvenlik Konseyi’ne özel olarak uyarlanmış, 2354 sayılı karara uymaya devam ediyor.”
“1921 raporunda sizi bu süreçten geçirmeyeceğim, ancak özellikle BM Güvenlik Konseyi’ne ilerleyen süreçte, ICC’nin çevre komitesinin geliştirdiği bu varyant testi uyguladım ve İsrail’in tüm üç açıdan da ihlal ettiğini buldum. Ve şimdi, resmi konumda olanların yetki tanımının, ticaret yerleşimlerinin bir tür savaş suçu olduğunu söyleyenler tarafından desteklendiğini görüyoruz.”
“Bence bu çok güçlü bir argüman; böyle bir transfer, ilgili kişilerin bireysel cezai sorumluluğunu doğurabilecek bir savaş suçu biçimi değil. Ve sonra, yine birkaç kez Uluslararası Adalet Divanı’na sunuluyoruz, burada söyleniyor ki, ICC’nin yerleşim soruşturması kapsamlı bir incelemesinden geçtikten sonra, dijital yerleşim politikası ile ilgili olarak, yerleşimlerin uluslararası hukuku ihlal eden bir model oluşturduğunu yeniden teyit ediyor.”
Uluslararası Hukukta Hesap Verebilirlik Eksik Bir Bileşendir
“Hesap verebilirlik konusuna gelince, hesap verebilirlik uluslararası hukuk açısından eksik bir bileşen olarak duruyor. Uluslararası hukuk, genellikle uluslararası kararlılık olmadan, mevcut uluslararası hukukun uygulanmasını sağlayacak şekilde aşağıdan yukarıya doğru ortaya çıkar. Ve bu konuda çok memnunum.”
Uluslararası Hukuk ve Hesap Verebilirlik Konusunda Üç Ana Bileşen
“Bunlar, uluslararası hukuk ve hesap verebilirlik ile ilgili üç ana bileşenden biridir. Her şeyden önce, uluslararası ve uluslararası hukuk, ortak argüman, ortak hukuk açısından, dördü de güvenlik açısından en yüksek ortak karşılaştırmanın olduğunu söyler.”
“Cenevre Sözleşmesi’nin koruyucusu olan Uluslararası Kızılhaç Komitesi, saygıyı sağlamak için bunun sadece kağıt üzerinde sözler olmadığını, bunun ciddi, yasal, bağlayıcı bir taahhüt ve yükümlülük olduğunu belirtmiştir. Devletler, uluslararası hukukun onayını gerektirmek zorundadır; bu, uluslararası hukukun herhangi bir ciddi ihlalini ifade eder ve bu devletler, uluslararası hukukun ihlaline yardım etmek için uluslararası hukuku talep eder.”
“Son olarak, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 25. Maddesi’ni aklınızda tutmanızı istiyorum; Birleşmiş Milletler üyeleri, Birleşmiş Milletler’in kararlarını kabul etmeyi ve yerine getirmeyi kabul ederler.”
Ortadoğu
İran Dışişleri: Hakan Fidan’ın karşılaştırması hayret verici ve yanlıştır

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai, düzenlediği basın toplantısında bölgesel gelişmeler, nükleer müzakereler, ABD ile ilişkiler ve sınır güvenliği konularında önemli açıklamalarda bulundu. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İran’a yönelik değerlendirmelerini “hayret verici ve yanlış bir kıyas” olarak niteleyen Bekai, iki ülke arasındaki analizlerin mevcut gerçeklerle bağdaşması gerektiğini vurguladı.
İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai, düzenlediği haftalık basın toplantısında gündemdeki dış politika gelişmelerini ve bölgesel güvenlik konularını değerlendirdi.
Toplantıda Türkiye ile ilişkilere ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın açıklamalarına geniş yer ayıran Bekai, ABD ile yürütülen mutabakat süreçleri ve nükleer program hakkındaki soruları da yanıtladı.
“Hakan Fidan’ın kıyaslaması hayret verici ve yanlıştır”
Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İran’a yönelik iddiaları ve İran’ın eylemlerini İsrail rejiminin adımlarıyla kıyaslaması hakkındaki soru üzerine Bekai, bu değerlendirmeyi sert bir şekilde eleştirdi. Sözcü Bekai, şu ifadeleri kullandı:
“Sayın Fidan gibi bir şahsiyetin böyle yersiz bir kıyaslama yapması hayret vericidir. Kendisi de çok iyi bilmektedir ki İsrail rejimi doğası gereği yayılmacıdır ve Türkiye dahil tüm bölgeye zarar verme arayışındadır. Böyle tuhaf bir kıyaslamaya nasıl ulaştıkları bizim için bir soru işaretidir.”
İran’ın bölgede hiçbir vekil gücü olmadığını, bölgedeki tek vekil yapının İsrail rejimi olduğunu savunan Bekai, “Türkiyeli dostlarımızdan analizlerini mevcut gerçeklerle uyumlu hale getirmelerini ve İsrail rejiminin suistimaline hizmet edecek analizleri tekrarlamaktan kaçınmalarını istiyoruz” dedi.
Fidan, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, “İran’ın bölgedeki vekilleri olan Hizbullah ve Hamas ile mücadeleye” değinmişti.
Fidan, “Her ulusun egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün tamamen tanındığı bir duruma geri dönmemiz gerekiyor. İran uzun süredir bu ülkelerde vekiller bulundurarak önleyici bir güvenlik politikası yürüttüğünü iddia ediyor, tıpkı İsraillilerin güvenliklerinin bir parçası olarak bölgenin geri kalanını işgal etmesi gibi” demişti.
“İslamabad Mutabakatı kriz aşamasına girmiştir”
İslamabad Mutabakatı’nın geleceğine ilişkin soruyu yanıtlayan Bekai, “Bu mutabakatın bir kriz aşamasına girdiğinden hiçbir şüphe yoktur” dedi.
İran’ın her müzakereye ciddiyet ve titizlikle girdiğini, bir anlaşmaya varıldığında ise taahhütlerini iyi niyetle yerine getirdiğini belirten Sözcü, karşı tarafı sözünde durmamakla suçladı.
Bekai, “Anlaşmayı bozma konusunda o kadar sabırsız davrandılar ki, Hürmüz Boğazı ile ilgili beşinci maddede yer alan bir aylık sürenin dahi tamamlanmasına izin vermediler. İlk günlerden itibaren caymaya başladılar. Mutabakat zaptının 14 maddesini göz önüne alırsak, Amerikalılar bu kısa süre zarfında mutabakatın farklı unsurlarını parçaladılar. Biz başından beri ‘taahhüde karşı taahhüt’ dedik. Karşı taraf taahhütlerini yerine getirdiği sürece biz de taahhütlerimize bağlı kalacağız” şeklinde konuştu.
“UAEA’nın hasar gören tesislere erişim talebini reddediyoruz”
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Başkanı Rafael Grossi’nin, denetçilerin İran’a dönmesi ve hasar gören nükleer tesisleri ziyaret etmesi yönündeki talebi sorulan Bekai, bu soruya net bir şekilde “Hayır” yanıtını verdi ve talebin kabul edilmeyeceğini açıkladı.
Nükleer tesislerin yeniden inşasına ilişkin uydu görüntüleri hakkındaki raporlara da değinen Bekai, bu yöndeki uydu görüntülerini henüz görmediğini ve bu nedenle bir yorumda bulunamayacağını belirtti.
“Hürmüz Boğazı’nın ABD tarafından tehdit edilmesine izin vermeyiz”
Hürmüz Boğazı’ndaki seyrüsefer güvenliği ve ABD’nin 20 gemiye askeri eskort sağladığı yönündeki iddiaları değerlendiren Bekai, bölge dışı güçlerin varlığına karşı çıktı.
Bölge güvenliğinin ancak yabancı müdahalesi olmadan, bölge ülkelerinin kendi aralarındaki istişare mekanizmalarıyla sağlanabileceğini belirten Bekai, ABD askeri varlığının bölgede güvensizliğe yol açtığını ifade etti.
Sözcü, “Hürmüz Boğazı’nın İran’ın çıkarlarına yönelik bir tehdit alanına dönüşmesine izin vermeyeceğiz. Seyrüsefer güvenliği için dürüstçe çaba gösterdik ancak süreci baltalayan taraf ABD oldu. Gemi eskortu iddiaları, ABD’nin bölgedeki müdahaleci ve saldırgan politikalarının devam ettiğini göstermektedir” dedi.
Mutabakat zaptının beşinci maddesinin yorumlanmasına ilişkin ise Bekai, metnin açık olduğunu ve yoruma yer bırakmadığını söyledi.
Boğazın yönetiminin İran’da olması ve Umman ile istişare içinde yürütülmesinin, İran’ın çıkarlarının korunması amacıyla metne eklendiğini kaydeden Bekai, ABD’nin bölge ülkelerini kışkırtarak paralel yollar oluşturmaya çalıştığını, bunun da hem çevre sorunlarına yol açtığını hem de deniz güvenliğini riske attığını belirtti.
“Üç Avrupa ülkesinin bildirisi hükümsüzdür”
Fransa, Almanya ve İngiltere tarafından yayımlanan ortak bildiriye değinen Bekai, bu bildirinin hiçbir geçerliliği olmadığını ve Avrupa ülkelerinin gerçekleri çarpıtmaya çalıştığını kaydetti.
Bölgede ve dünyada yaşanan zararların kaynağının ABD ve İsrail rejiminin eylemleri olduğunu ifade eden Bekai, bu tür açıklamaların çözüme katkı sunmayacağını dile getirdi.
Fransa Dışişleri Bakanı’nın iddialarına da değinen Bekai, Fransız yetkililerin kendilerini ilgilendirmeyen konularda rol kapmaya çalışmaktan vazgeçmeleri gerektiğini söyledi.
“Afganistan ile işbirliğini tanıma şartına bağlamadık”
Dışişleri Bakanlığı Konsolosluk İşleri Yardımcısı Celalzade’nin Afganistan ziyaretine ilişkin bilgi veren Bekai, görüşmelerin konsolosluk işleri ve halklar arası ilişkiler çerçevesinde yürütüldüğünü kaydetti.
İran ile Afganistan arasında 900 kilometreyi aşan ortak sınır bulunduğunu, çok sayıda Afgan göçmenin İran’da yaşadığını ve geniş ticari ilişkilerin mevcut olduğunu belirten Bekai, “Afganistan yönetimini resmi olarak tanıma konusunu, iki ülkenin çıkarları için gerekli olan işbirliklerine şart koşmadık. Tanıma süreci hukuki bir prosedürdür ve zamanı geldiğinde bu konuda karar verilecektir” dedi.
“Lübnan adına karar vermiyoruz”
İran’ın Lübnan ve Umman’ın iç işlerine müdahale ettiği yönündeki iddiaları reddeden Bekai, “Biz kimse adına karar vermiyoruz. Lübnan’ın adının mutabakat zaptında yer alması, İran’ın uluslararası güvenliği koruma konusundaki sorumluluk bilincini göstermektedir. Biz metnin birinci maddesinde Lübnan dahil tüm cephelerde savaşın sonlandırılması gerektiğini vurguladık, bu bir karar alma meselesi değildir; karar Lübnan halkına aittir” diye konuştu.
Hizbullah’ın silahsızlandırılması yönündeki uluslararası baskılara da değinen Bekai, Lübnan halkının direnişin silahının egemenliklerini korumadaki değerini en iyi bilen kesim olduğunu ve bu konudaki kararı yine Lübnan halkının vereceğini ifade etti.
“Trump’ın iddiaları yalandır”
ABD’nin eski başkanı Donald Trump’ın nükleer müzakerelerde İran’ın tavrına ilişkin iddialarını yalanlayan Bekai, “Yalan söylemek ABD’nin davranış kalıbı ve bağımlılığı haline gelmiştir. Cumartesi günü Maskat’ta yapılan görüşmeler yalnızca Hürmüz Boğazı üzerine odaklanmıştı. Umman’ın arabuluculuğuyla gemilerin güvenli geçişini sağlayacak bir mekanizma kurmaya çalıştık ancak Umman üzerindeki baskılar nedeniyle bu sonuca ulaşılamadı” dedi.
Trump’a yönelik suikast iddialarının ise hiçbir zaman müzakere masasında yer almadığını ekledi.
“Lindsey Graham’ın ölümü özgür insanları üzmeyecektir”
ABD’li Senatör Lindsey Graham’ın ölümü hakkında gelen bir soru üzerine Bekai, “Azrail adildir. Hayat felsefesini tecavüz, savaş ve terör üzerine kurmuş, soykırımın en büyük destekçisi olmakla övünmüş bir figür için bölge halklarının yas tutması beklenemez. Bu saldırgan senatörün ölümü, hiçbir özgür insanın kalbini acıtmayacaktır” yorumunda bulundu.
Ortadoğu
ABD İran’da iki su pompa istasyonunu vurdu

ABD ordusunun İran’ın Huzistan ve Buşehr vilayetlerindeki sivil su altyapısına yönelik düzenlediği saldırılarda bir kişi hayatını kaybetti, dört kişi yaralandı. Harg Adası’na su tedarikinde kesintiye yol açan saldırıyı “savaş suçu” olarak nitelendiren İranlı yetkililer sivil altyapının hedef alınmasına tepki gösterdi. Devrim Muhafızları Ordusu ise saldırıya misilleme olarak Bahreyn ve Umman’daki ABD askeri hedeflerinin vurulduğunu duyurdu.
ABD ordusu, İran’ın güneybatısında yer alan Huzistan ile güneyindeki Buşehr vilayetlerinde sivil su altyapısını hedef alan hava saldırıları gerçekleştirdi.
Yerel yetkililerin açıklamalarına göre iki su pompa istasyonunun hedef alındığı saldırılar, bölgedeki tarımsal faaliyetleri aksatırken Harg Adası’na yönelik su tedarikinde de geçici kesintilerin yaşanmasına yol açtı.
Huzistan vilayetinden bir yetkili, ABD’ye ait askeri mühimmatın Mahşehr kentindeki bir tarımsal sulama pompa istasyonuna isabet ettiğini bildirdi.
Yetkili, patlama sonucunda istasyonda görevli bir kişinin hayatını kaybettiğini, dört kişinin ise yaralandığını açıkladı.
Huzistan Su ve Elektrik Kurumu Genel Müdürü Abbas Sadriyanfer, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, Mahşehr ile Hendican kentleri arasındaki Hendican bölgesinde faaliyet gösteren RMD drenaj pompa istasyonunun pazartesi günü sabahın erken saatlerinde “Amerikan-Siyonist düşman” tarafından vurulduğunu kaydetti.
Sadriyanfer, saldırı sırasında tesiste görev yapan Zohre ve Cerrahi Sulama Şebekesi İşletme Şirketi çalışanı Şakir Muhsini’nin yaşamını yitirdiğini, yaralanan bir diğer personelin ise hastanede tedavi altına alındığını ifade etti.
Söz konusu tesisin bölgedeki tarımsal atık suların tahliyesi ve idaresinde kritik bir rol üstlendiğini vurgulayan Sadriyanfer, sulama ve drenaj şebekelerinin verimliliğinin korunması için istasyonun kesintisiz çalışmasının büyük önem taşıdığına dikkat çekti.
“Sivil altyapının vurulması açık bir savaş suçudur”
İran Su Endüstrisi Sözcüsü İsa Bozorgzade, Hendican’daki RMD drenaj pompa istasyonuna düzenlenen saldırının doğrudan halkın yaşamına, sağlığına ve geçim kaynaklarına yönelik bir tehdit oluşturduğunu belirtti.
Bozorgzade, “Su, tüm uluslararası belgelerde ve hukuk kurallarında olduğu gibi Doğu ve İran kültürü ile medeniyetinde de kutsal bir yere sahiptir. Suya saldırmak, insanların temel haklarına saldırmaktır” ifadelerini kullandı. Su sektörüne hizmet veren bir emekçinin hayatını kaybetmesinin saldırının niteliğini açıkça ortaya koyduğunu söyleyen Sözcü, bu eylemin sadece sivil altyapıyı değil, doğrudan halka hizmet götüren sivilleri hedef aldığını vurguladı.
Saldırıyı “düşünce ve eylemde çaresizliğin bir göstergesi” olarak nitelendiren Bozorgzade, “Düşman su tesislerini hedef aldığında aslında kendi acziyetini sergiliyor. Bu davranış ne onurlu bir eylem ne de askeri bir başarıdır; sadece kötülüğün dışa vurumudur” diye konuştu.
Bozorgzade, saldırının tesisteki faaliyetleri tamamen durdurmayı amaçladığını, ancak su sektörü çalışanlarının hasarı en aza indirmek ve durumu kontrol altına almak için sabahın erken saatlerinden itibaren yoğun bir çalışma yürüttüğünü aktardı. Su tesislerinin ve çalışanlarının hedef alınmasının açık bir savaş suçu teşkil ettiğini savunan Sözcü, uluslararası toplumun ve sorumlu kuruluşların bu saldırılara karşı sessiz kalmayarak faillerin hesap vermesini sağlaması gerektiğini dile getirdi.
Diğer yandan İranlı yetkililer, pazartesi sabahı erken saatlerde Huzistan vilayetine bağlı Ahvaz, Omidiye, Mahşehr, Behbehan, Dezful, Endimeşk, Abadan ve Şadegan çevresindeki çok sayıda noktanın da ABD mühimmatlarıyla hedef alındığını açıkladı.
Bölgelerdeki hasar tespit çalışmalarının devam ettiği bildirilirken, İran medyası Ahvaz’ın dış kesimlerindeki iki ayrı noktanın daha vurulduğunu aktardı. Bununla birlikte, Ahvaz Uluslararası Havalimanı’nın hedef alındığına yönelik iddialar ise resmi kaynaklarca yalanlandı.
Devrim Muhafızları misilleme operasyonlarını açıkladı
Su pompa istasyonuna yönelik saldırıların ardından yazılı bir açıklama yayımlayan Devrim Muhafızları Ordusu, düzenlenen operasyonlara misilleme olarak Bahreyn’de bulunan ABD askeri altyapısının hedef alındığını duyurdu. Açıklamada ayrıca Umman’da konuşlu FPS tipi uzun menzilli hava gözetleme radarı ile bir deniz gözetleme radarının imha edildiği bilgisine yer verildi.
Devrim Muhafızları Ordusu tarafından yapılan açıklamada şu ifadeler kullanıldı:
“Sevgili ve dirençli İran halkı, Silahlı Kuvvetler’deki evlatlarınızın kararlı ve güçlü operasyonları, çocuk katili ABD ordusunu çaresizliğe sürükledi. Amerikalı saldırganlar, son saldırılarında Mahşehr ilçesindeki tarımsal su pompasını hedef alarak halk düşmanı karakterlerini bir kez daha gösterdi.”
Açıklamanın devamında, Devrim Muhafızları Deniz Kuvvetlerinin Bahreyn’in Cufeyr bölgesindeki ABD askeri tesislerini hedef aldığı belirtilerek, “Cufeyr’de alevler yükselirken, kahraman Devrim Muhafızları Deniz Kuvvetlerindeki cesur evlatlarınız, misilleme operasyonunun beşinci aşamasında güçlü füze ve insansız hava aracı saldırılarıyla Umman Sultanlığı’ndaki FPS uzun menzilli hava gözetleme radarını ve deniz gözetleme radarını da vurup imha etti” denildi.
Geçen ay da binlerce kişi susuz kalmıştı
Su altyapısına yönelik gerçekleştirilen bu son saldırılar, ABD’nin geçen ay Hürmüzgan vilayetine bağlı Sirik ilçesindeki su tesislerini hedef almasının ardından kaydedildi.
Kavurucu yaz sıcaklarının yaşandığı o dönemde düzenlenen saldırılar nedeniyle bölgedeki 20 binden fazla kişinin içme suyuna erişiminin kesildiği bildirilmişti. Söz konusu operasyonlarda Kuhestek kasabası ile Bemani bölgesindeki 10 köyün su dağıtım şebekesi büyük hasar görmüştü.
İki ülke arasındaki askeri hareketlilik, İran donanmasının Hürmüz Boğazı’nda Tahran ile Washington arasında daha önce imzalanan mutabakat zaptını ihlal ettiği belirtilen gemi geçişlerini engellemesinin ardından yeniden tırmanışa geçti. Yaşanan bu gelişmelerin ve ABD’nin bölgedeki askeri tahkimatını artırmasının ardından İranlı yetkililer, Hürmüz Boğazı’nın tüm transit geçişlere kapatıldığını duyurdu.
Ortadoğu
İran saldırısından kurtulan ABD’li askerlerden komutanlara suçlama

ABD’nin İran ile girdiği çatışmanın ikinci gününde Kuveyt’teki limanda konuşlu birliğe düzenlenen ve altı askerin ölümüyle sonuçlanan İHA saldırısına ilişkin iç soruşturma tamamlanma aşamasına geldi. Saldırıdan kurtulan askerler, komutanları istihbaratı göz ardı etmekle suçluyor. Soruşturmanın ise herhangi bir disiplin cezası öngörmediği belirtiliyor.
İran’ın insansız hava aracıyla (İHA) Kuveyt’teki Şuaibe Limanı’nda yer alan ABD üssüne düzenlediği saldırıdan kurtulmayı başaran Amerikalı askerler, komutanlarını ihanetle ve olası saldırı uyarılarını kulak ardı etmekle suçluyor.
The Washington Post gazetesinin askeri kaynaklara ve iç soruşturmaya aşina kişilere dayandırdığı haberine göre, askeri yetkililer saldırı öncesinde gelen kritik istihbarat verilerini dikkate almadı.
Saldırının, ABD ile İran arasında başlayan çatışmaların ikinci günü olan 1 Mart’ta düzenlendiği belirtildi. ABD Kara Kuvvetleri 103’üncü Lojistik Destek Komutanlığı bünyesinde görev yapan altı askerin hayatını kaybettiği, onlarca askerin ise yaralandığı aktarıldı.
Haber kaynakları, bu saldırıyı çatışma sürecinde Amerikan ordusunun tek seferde en çok kayıp verdiği olaylardan biri olarak nitelendiriyor.
“Limandaki güvenlik açıkları biliniyordu”
Gazeteye konuşan askeri personel, Şuaibe Limanı’nın İran için olası bir hedef olduğunu gösteren istihbarat raporlarının komuta kademesi tarafından göz ardı edildiğini ileri sürdü.
Askerler, tesisin İHA saldırılarına karşı korumasız olması sebebiyle personelin buraya yerleştirilmemesi yönünde tavsiyeler yapıldığını ancak bu uyarıların dinlenmediğini ifade etti.
Görüşlerine başvurulan bazı kaynaklar, saldırı sırasında Tugay Generali Clint Barnes’ın sergilediği tutumu da eleştirdi. İddialara göre Barnes, patlamanın ardından binadan çıkarak sığınağa yönelirken, çok sayıda asker içeride kaldı.
Yaralıların tahliyesi ve kurtarma çalışmaları ise binada kalan diğer subaylar ve erler tarafından gerçekleştirildi.
Saldırı sırasında hedef alınan binada olan Binbaşı Steven Ramsbott, konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Eğer bu hatalardan ders çıkarmazsak ve hepimiz aynı yalana inanmaya devam edersek, gelecekte başka bir birlik de aynı durumu yaşayacak ve kendisini bizim düştüğümüz koşulların içinde bulacak” dedi.
Soruşturmada komutanlara ceza öngörülmüyor
ABD ordusu, askerlerin yönelttiği somut suçlamalar hakkında açıklama yapmaktan kaçınırken, komuta kademesinin kararlarını ve sahada attığı adımları savunarak bu kararların gerekçeli olduğunu bildirdi.
The Washington Post’un ulaştığı bilgilere göre, olayla ilgili başlatılan askeri iç soruşturma son aşamaya geldi.
Soruşturmanın ön raporunda, birliğin Şuaibe Limanı’na yerleştirilmesi veya saldırı sonrasındaki tıbbi yardım sürecinin yönetilmesi hususunda komutanlara yönelik herhangi bir kişisel sorumluluk yüklenmediği ve disiplin cezası uygulanmasının tavsiye edilmediği aktarıldı.
Saldırı sabah saatlerinde hazırlıksız yakaladı
CNN’in haberine göre, Şuaibe Limanı’nda taktik operasyon merkezi olarak kullanılan üç bölmeli treylere yönelik saldırı 1 Mart sabahı erken saatlerde düzenlendi. Saldırının ani gerçekleşmesi sebebiyle askeri personelin tahliye edilmeye veya sığınağa geçmeye fırsat bulamadığı kaydedildi.
Vurulan binada patlamanın ardından saatlerce yangın çıktığı, şok dalgasının duvarları yıktığı ve yapısal unsurların iskeletten ayrıldığı belirtildi.
Olayın ertesi günü ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM), İran’ın misilleme saldırılarında altı Amerikan askerinin hayatını kaybettiğini duyurmuştu. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri operasyonu 28 Şubat 2026 tarihinde başlamıştı.
Rusya2 hafta önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Diplomasi6 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını2 hafta önceABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor
Dünya Basını2 hafta önceFransız iktisatçı Sapir: Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek
Amerika6 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş5 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor











