Bizi Takip Edin

Görüş

Eski Rus Bakan Galuşka: Tarihi tecrübeye yaslanırsak Batı’yla iktisadi savaşı muhakkak kazanırız

Avatar photo

Yayınlanma

Oryol oblastinin yönetimi Rusya Federasyonu Komünist Partisi’nde. Oblast valisi Andrey Klıçkov, tam yetkili olarak 2018’den beri vali; ondan önce de yaklaşık bir yıl geçici valiydi. Bu geçici göreve Putin tarafından atanmıştı; ertesi yıl Oryol oblasti erken genel seçimlerinde ise yüzde 83,55 oyla seçildi.

Oryol büyük bir oblast sayılmaz; nüfusu sadece 700 bin, yüzölçümü itibariyle de federal bölgelerin en küçüklerinden biri. Ama Klıçkov yönetiminde oblast çok ciddi bir gelişme gösterdi; Klıçkov’un neredeyse benzersiz oy oranı da buna tanıklık ediyor.

30 Haziran’da oblast merkezi Oryol’da III’üncü uluslararası ekonomi fuarı düzenlendi. Forumun açılışını KP lideri G. Zyuganov yaptı. Klıçkov’un oblastte iktisadi durumla ilgili dikkat çekici verileri özetlediği sunumu sayılmazsa, üç konuşma özellikle dikkat çekiyordu. İlki, Zyuganov’un görece kısa konuşması. Bu, özelleştirme tartışmaları devam ederken Rus halkının[1] özelleştirmeler sonucu “en çok aşağılanan halk” olduğunu vurguladığı konuşması. İkincisi, Rusya Bilimler Akademisi’nden Robert Nigmatulin’in hiç değilse benim bu tür toplantılarda gördüğümü de aşan ölçekte sert, bugünkü iktisat siyasetini ağır ifadelerle eleştiren konuşması. Üçüncüsü ise aşağıda çevirisini bulacağınız konuşma.

Yazılı metin yayınlanmadı; bu yüzden konuşmayı video kaydından çevirmek zorunda kaldım; ama gerek konuşmanın niteliği, gerekse de konuşmacının sıfatları, bu çabayı gerekli kıldı.

Konuşmacı, Aleksandr Galuşka, 2013-2018 arasında Rusya Uzakdoğu Kalkınma Bakanı; halen de (2005’te resmi danışma kurulu olarak kurulmuş olan, adeta yasama yetkisi olmayan bir tür senato gibi işleyen) Kamu Odası (Obşçestvennaya palata) başkan yardımcısı.

Dikkatli okur, Galuşka’nın aslında Türkiye’de de anaakım dışındaki iktisatçılar arasında giderek daha yaygın ve daha yüksek sesle dile getirilen bir para, kredi ve kalkınma siyaseti savunusuna giriştiğini ve bunu doğrudan doğruya Stalin dönemi iktisat siyasetiyle ilişkilendirdiğini görecektir.

Burada en ilginç noktalardan biri, Stalin dönemi iktisat siyasetinin merkeziyetçiliğine rağmen sektörler ve işletmeler arasındaki ilişkilerde çok daha esnek oluşuna yapılan vurgudur. Galuşka’nın ifade ettiği gibi, merkezi planlama 1953’te sadece 9.490 kalem emtia üretimi öngörürken bu esneklik sayesinde devlet işletmeleri çeşitli dallarda gönüllü birlikler (arteller) oluşturmuş ve plan dışı, ama planı destekleyen üretime girişmişlerdir; böylece toplam sınai ve zirai emtia kalemlerinin sayısı 33 bini geçmiştir. Devlet, oyuncak veya don üretimiyle uğraşmamış veya nadiren uğraşmıştır; bunları işletmeler çoğunlukla yerel ölçekte kendileri örgütlemişlerdir.

Bu, marksist iktisat siyaseti açısından önemli bir nokta, üstelik ne yazık ki tarihi açıdan da (kuşkusuz Rusya dışında) çoğunlukla klişelere bağlı değerlendirilir. İki dönemin iktisat siyasetindeki temel farklılık görülmez veya sadece (maoculukta adetten olduğu gibi) kırda makine-traktör istasyonlarının tasfiye edilerek kolhozlara (kooperatiflere) devriyle ilişkilendirilir; bu da kırda işçi sınıfının önderliğinin ortadan kalkışının sıfır noktası sayılır. Oysa mısır saplantısının neden olduğu 1970-80’lerin hububat felaketi gibi bütünüyle keyfiyet ve hesapsızlık örnekleri sayılmazsa eğer, iktisat siyasetinde çok daha önemli olan şudur:

1) ekonominin merkezi idaresi parçalanmıştır (ve bu, Gromıko’nun daha sonraki yıllarda söyleyeceği gibi, Hruşçov’dan kurtulma nedenlerinden biri olmuştur);

2) sektörlerin esnek dinamizmi yerine keyfiyetçi merkezilik getirilmiştir.

Birinci maddeyi daha 1960’ların ortasında Che Guevara, Küba Merkez Bankası Başkanı olarak dile getirmişti; o zaman tartışma, Che’nin kullandığı kavramlarla, Sovyetlerdeki “ekonomik hesaplama sistemi” ile Küba’daki “bütçeye bağlı finansman” sistemi arasındaki fark üzerineydi. Bunun ayrıntıları üzerine kitapta (“Rusya…”, s. 26-29) durmuştum.

İkinci madde ise tam da Galuşka’nın tartıştığı şeydir. Stalin dönemi iktisat siyaseti, NEP’in ardılı olduğu ve 1932 para-kredi reformuyla koşullandığı ölçüde, temel sektörlerde kayıtsız şartsız devlet tekeli öngörüyor, ama ara sektörlerde işletmeler arası işbirliği için esneklik yaratıyor, dahası bunların kredi imkânlarını da alabildiğine yüksek tutuyordu. Üstelik bu esneklik, kapitalizmin emek-değer “kanununun” aşındırılmasına, yani gerçekten yeni bir sosyal aşamaya geçilmesine de engel değildi; gene Galuşka’nın dediği gibi, savaştan sonra yıkıntılar üzerinde muazzam bir iktisadi kalkınmadan başka fiyatlar toplamda yarı yarıya düşmüştü.

1932 reformunun temeli, belki şu ilkeyle özetlenebilir: para, devlet tarafından, yatırımlar ölçüsünde yaratılır.

Bu bağlamda tali sayılabilecek diğer bir nokta ise, bu iktisat siyasetini devlet inşasıyla ilişkilendirmesidir; bu, eğer Rusya’da kavrandığı biçimiyle devletlilikte devamlılığı hatırda tutarsak, hem devlet teorisi açısından hem mevcut devletin ona izafe edilen nitelikleri açısından büyük önem taşıyor.

Okur, bütün bunların, benim epeydir yazı ve çevirilerimde önemle üzerinde durduğum stratejik planlama meselesiyle ilişkisini hemen fark edecektir.

* * *

“Kapitalizm kendini tüketti”

Rusya eski Uzakdoğu Kalkınma Bakanı ve şimdiki Kamu Odası Başkan Yardımcısı Aleksandr Galuşka

Üçüncü Orlov Uluslararası Ekonomi Forumu’nun sayın katılımcılarına teşekkür ediyorum. Bu foruma katılmaya davet edildiğim için Gennadiy Zyuganov’a minnettarım, forumu örgütleyenlere minnettarım.

Bugünkü konuşmamız son derece güncel. Küreselleşme bitti. Kapitalizm kendini tüketti. Rusya’ya karşı saldırgan bir iktisadi savaş ilan edildi.

Bugün karşı karşıya bulunduğumuz meydan okuyuşlarla dünya yüzyılda ancak bir defa karşılaşır. Bugün önümüzdeki soru şu: geleceğin ekonomisi nasıl olacak? Ve bu soruya cevap, kendi ekonomimizi tarihimizi berrak, nesnel, profesyonel bir şekilde kavramaksızın verilemez.

Burada dünya çapında seçkin iktisatçı Joseph Schumpeter’in çok yerinde sözlerini belirtmek de mümkün. Schumpeter iktisat dünyasına katkıda bulunmuş ve dünya iktisat düşüncesine kendi iktisadi büyüme, iktisadi kalkınma, iktisadi dinamik teorisini katmıştı. Ayrıca inovasyon ekonomisi kavramını da [iktisat düşüncesine — H.Y.] ilk sokan insandı. Şunu çok doğru olarak belirtmişti: eğer ekonominin üstesinden gelmek istiyorsak, bir şeyleri gerçekten de inşa etmek istiyorsak, üç bilgi kaynağımız vardır: teori, istatistik ve tarih. Bununla birlikte Schumpeter’in görüşüne göre bunların en önemlisi tarihtir, çünkü iktisadi sistemin bugünkü dinamik kuvvetlerini ve büyüme faktörlerini bize kavratan tam da odur.

1929’dan 1955’e kadar ekonomimizin büyüme tarihine baktığımızda bu tarihler arasında ülkemizin iktisadi büyümede 20’nci yüzyılın dünya rekorunu kırdığını görüyoruz. Ekonominin hacmi bu yıllarda 14 kat arttı. Ortalama yıllık büyüme temposu ise dört savaş yılını düşerek yüzde 13,80 oldu. Bu devasa iktisadi büyüme dünyada 20’nci yüzyıldaki en büyük büyümedir. Buna ücretlerde 4 kat artış, insanların tasarruf kasalarındaki tasarruflarında 5 kat artış, yurttaşlarımızın ömründe 26 yıl artış ve halkımızın nüfusunda 46 milyon artış eşlik etti. Bugün Rosstat hesaplarına göre, eğer 27 milyon insanımızın hayatını alan dört yıllık savaş olmasaydı nüfus 1929-1955 arasında 100 milyon artacaktı. Bu, Mendeleyev’in tahmin etmiş bulunduğu nüfus dinamiklerine yakındır.

İşte bunlar, devlet inşasının ve ekonomimizin yaratılışının benzersiz bir aşamasını niteleyen doğrudan ölçülebilir göstergelerdir. Bunlara başvurduğumuzda bir dizi örnek profesyonel meselenin o sırada yenilikçi şekilde çözüldüğünü görüyoruz. Öyle yenilikçi ki, bu dönemin ekonomisini kavramak için tam anlamıyla paradoksal bir nitelik taşıyordu. Son derece yenilikçi ve bu bağlamda son derece etkili. Ve şu soruya ilk defa cevap verildi: ekonomiye büyüme hedefleri konulabilir mi? Yoksa ekonomi keyfince akabilecek kendi kendini örgütleyen bir sistem midir? Ve başlarında Krijanovskiy’in olduğu seçkin bir iktisatçılar grubu, birkaç yıl içinde ekonomiye hedefler koymanın, planlar yapmanın ve benzersiz sonuçlar almanın mümkün olduğunu gösterebildi.

Bugün ekonominin büyümesi hedefleri, milli hedefler başkanlık kararnamesinde bulunuyor. Peki biz Kamu Odası’nda, sorumlu yürütme organlarında somut olarak ne görüyoruz? Onlar buna inanmıyorlar. Ekonomiye hedefler konulabileceğini gerçek anlamda anlamıyorlar ve ekonomiye hedefler konulamayacağına eminler. [Onlara göre ekonomi değil ama — H.Y.] Sadece biz kendimiz bir takım şekillerde örgütlenebiliriz.

Ama 30 yıldır böyle öğrettiler. Ve hiç kimse bu benzersiz tecrübeye, yüzyıl önceki bu derin metodolojik tartışmada ekonomiye hedefler konulabileceğinin, temel planlar yapılabileceğinin ve benzersiz yüksek bir iktisadi büyümenin dengeli bir şekilde temin edilebileceğinin bilimsel olarak kanıtlandığına inanmıyor. Bütün bunlar pırlanta değerindeki yerli iktisat düşüncemizdir. Yerli iktisat pratiğimiz bunu içeriyor. Ve bugün buna başvurmak ve yüzyıl önce dünyada ilk defa böylesine makro ölçekte yapılan planları dünyada başka hiç kimsenin yapamadığını görmek zorundayız. Ama biz yaptık, yenilikçi bir şekilde, dünyada ilk defa ekonomide denge yöntemi uyguladık. 50 küsur yıl sonra 1973’te bunlar Vasiliy Leontyev’e sektörler arası dengenin geliştirilmesi metodolojisinden ötürü Nobel ödülü getirdi.

O dönemin özenli çalışanları, iktisatçılar ve devlet adamları bütün bunları mekanik hesap makinelerinde yaptılar. Bugünse elimizde mekanik hesap makineleri değil dijital teknoloji, büyük miktarda veriler, yapay zekâ varken doğrusunu söylemek gerekirse [durumumuz — H.Y.] utanç verici. Ve biz bugün hiçbir şey yapmıyoruz.

Devlet başkanının 2021 kasım tarihli kararnamesinde, üst düzey stratejik planlama devlet siyasetinin temellerini koyan bu kararnamede dosdoğru şöyle denir: ekonomide denge yöntemini yeniden doğurmak ve kullanmak, ekonomiyi bütün olarak, doğal ve maddi olarak, yapısal ve daha aydınlık olarak kavramak zorundayız. Şimdi 2023 haziran ayındayız, 1,5 yıldan fazla geçmiş. Bir tane olsun denge nerede? Bakanlıklar neden başkanın kararnamesini sabote ediyorlar? Ayrıca başka ne kararname gerek? Ülkenin çok önemli bir kanununun, stratejik planlama federal kanununun hayata geçirilmesinin aslında başlamamış olduğundan hiç söz etmiyorum. Üstelik 9 yıl oldu.

Bugün anlıyoruz ki bu pratik tecrübeye başvurup bütüncül, planlı, dengeli yerli iktisadın temini davasına yaslansak hata etmeyiz.

İkincisi: ülkede bilimsel bir okul yokken, mühendis kadroları yokken, teknoloji yokken, 20’li yıllarda büyük inşaatlar pratik olarak mümkün değilken bütün bunlar nasıl sağlandı? Bütün bu görevleri yerine getiren bizdik. Şimdi konuştuğumuz dışarıya beyin göçünü değil en iyi beyinlerin, en değerli insan sermayesinin, dünyadaki en iyi yönetici ve mühendislerin içeriye, ülkemize göçünü temin ettik. Dünyanın en iyi, en ileri, yönetme tecrübesi ve teknolojisinin en seçkin taşıyıcıları bizde çalışıyordu. Diplomatik ilişkilerimizin bile olmadığı Amerika’dan.

Neden devlet faaliyeti, yaptırımların bize engel olamayacağı, en iyi uzmanları buraya çekecek şekilde örgütlendi? Bunlar devasa fabrikalar ve yeni sektörler kurmamızda bize yardım ettiler. Ayrıca bunların hiçbiri de aslında ülkemizin vatandaşı olmadılar, hepsi sonra evlerine gittiler.

Dünyanın en iyi uzmanlarını çeken devlet faaliyetini öyle örgütlemiştik ki, sadece pratikte en ileri sektörleri inşa etmekle kalmadık, aynı zamanda dünyanın bu en iyi uzmanlarının etrafında çağdaş eğitim ve bilimsel bir okul örgütledik. Bu okul 7 yıl sonra yabancıların yardımı olmaksızın seçkin teknoloji ve teknik örnekleri ortaya koydu. Bu, devlet faaliyetinin kalitesi, bütüncül bir teknoloji siyaseti, bir sektörel siyasettir.

Başkanın 1 Aralık 2016 tarihli kararnamesi, ülkemizin bilimsel-teknolojik gelişmesi kararnamesi, pratiğe yönelik, çok iyi bir kararname. Kararnamede bütün acı veren noktalara işaret ediliyor, ekonomimizin problemleri dürüstçe sayılıyor. Ekonomik inovasyona karşı bağışıklık, artmakta olan teknolojik geri kalmışlık, bilimsel araştırma çalışmalarının etkisizliği; bütün bunlardan dürüstçe söz ediliyor orada, nerede olduğumuzun doğrudan göstergesi. Doğru öncelikler belirleniyor; gerçekten de teknolojik sıçrama ve teknolojik önceliklerin temini için neler yapmamız gerektiği söyleniyor.

2016’daki bu kararnamede şöyle deniyor: bu kararnamede belirlenen önceliklere uygun olarak Rusya Federasyonu hükümeti tarafından kompleks bilimsel-teknolojik projeler formüle edilmelidir. 7 yıl geçti. Nerede bu projeler? Hâlâ yapmaya uğraşıyorlar.

Sektörel siyasetten ve devletin sektörel yeterliliğinden 30 yıl önce vazgeçildi. Ve şimdi bu projeleri yapamıyoruz, olmuyor. Sadece bir ay önce, Kamu Odası’nda Güvenlik Konseyi ile birlikte bu meseleyi ele aldık ve devlet başkanının imzaladığı çok önemli bir kararnamenin hayata geçirilmesinde idari yetersizliği ifade ettik. Ne zaman yapacağız bunu? Üstelik de dünyanın önde gelen bir teknoloji gücünü daha savaştan önceki dönemde inşa tecrübemize dayanarak [yapabileceğimize — H.Y.] eminiz.

Savaştan sonra da fenomenel projeler hayata geçirildi: füze, atom, radyo-elektrik; bütün ekonominin teknolojik temeli yenilendi; 1953’te sınai-teknolojik aparatın yeniliği sıralamasında dünyadaki birinci ülkeydik. Bu sonuçları ve [bunları — H.Y.] veren pratik çalışmayı görmemek nasıl mümkün olabilir? Bu saçmalık, bu aptallık. Daha fazlasını söylemezsek.

Ekonomimizin teknolojik gelişmesinin örgütlenmesine yönelik bu tecrübeyle silahlanırsak bugün kesinlikle hata yapmış olmayacağımızdan eminiz. Üstelik bu, kararnamede de gösterilmiş; buna rağmen 7 yılda tek bir proje yapılmamış.

Ekonomi için, ekonomik büyüme için para. Doğal olarak bir soru geliyor: öylesine büyük ölçekte inşa edilmiş, öylesine büyük ölçeklerde donatılmış, binlerce yeni fabrika, binlerce yeni şehir! Ülkenin savaştan sonra yeniden imarı bir mucizedir. Batılı iktisatçılar bunun için 15-20 yıl vermişlerdi bize. Oysa bizde, 1947 dördüncü çeyreğinde sınai üretim savaş öncesi seviyesine varmıştı.

Batıda anlamıyorlardı: IMF’den hiçbir kredi almadığımız şartlarda, savaş sonrasının yıkımından sonra bütün bunları nasıl yaptık? Ama 1930-1931’in dahice, uygarlık yaratıcı ölçekte [önem taşıyan — H.Y.] para-kredi reformu uygulandı. O zaman ekonomide paranın yaratılması milli menfaatlere ve ekonominin büyümesinin gereklerine tabi kılınmıştı. Ve bu dönemde bu reformdan sonra sermaye yatırımında ortalama yıllık yatırım büyümesi yüzde 18,9 oldu. Bugün bundan söz ettik.

Krediler kısa vadeli ve pahalı olduğunda ekonomik büyümenin bir örneği yoktur. Üç yıllık yüzde 12-15. Bunun hiçbir örneği yok. Bizde para sirkülasyonu öyle bir şekilde örgütlenmişti ki, eğer plan yeni bir işletmenin dengeli bir şekilde inşa edilebileceğini gösteriyorsa, yani çimento var, tuğla var, işgücü var, enerji kaynağı var, alet edevatı nereden alacağız belli… Para problemi yok. Bu tecrübeden neden yüz çeviriyoruz?

Şunu da vurgulamak isterim: o dönemde savaş öncesi Almanya ve Roosevelt’in yeni dalgası bu tecrübeyi kullandılar. Büyük depresyon sırasında kredi eskisi gibi işlemezken Roosevelt tarafından rekonstrüksiyonu finanse etmek için devlet korporasyonu kuruldu. Ve 1930’larda dünyada pazara en çok dayanan ekonomide, ABD’de, başlıca kredi kuruluşu devlet korporasyonuydu. En temel kredi kuruluşu. Sosyal altyapının kurulması, ekonominin teknolojiyle yeni baştan silahlandırılması, askeri sektörün geliştirilmesi, depresyondaki bölgelerin kalkındırılması problemini o çözdü.

Bu aslında bizim tecrübemiz. Etkililiğini pratikte kanıtladı. Gerçekten işledi.

Ya da dünyada tasarruf ekonomisi kuran ilk ülke olmamız tecrübesi. Savaştan sonra. Seçkin maliye bakanı Arseniy Zverev’in çabaları sayesinde. Hatırlıyor musunuz, Vısotskiy’in bir şarkısı vardı: “Evvel zaman içinde fiyatları düşürmüşlerdi.” Bizde olmuştu bu. 1947’den 1954’e kadar fiyatlar toplamda yarıdan fazla düştü. Bugün bizde rüsum mengeneleri ekonomiyi ve insanları boğuyor. Rüsum yükselmemeli, düşmeli. Tasarruf ekonomisi rüsum sektöründe olmalı. Bunun nasıl yapılacağı da belli.

Japonlar bize baktılar (kendileri bunu itiraf ediyorlar), Japon ekonomik mucizesinin temelleri önemli ölçüde bu maliyet kaybını azaltma modeline dayanır. Bunu ilk yapan bizdik. O tarihi dönemde bunu dünyada ilk yapan biziz. Girişimciliği arteller şeklinde, sınai işbirliği şeklinde destekledik. Ve bizde açık filan olmadı. Geniş tüketim mallarında açık, Hruşçov 1960’ta ekonominin bu en önemli katmanını, arteller ve sınai işbirliği biçimindeki işletme inisiyatifini yok edene, hem de barbarca bir kabalıkla yok edene kadar hiç olmadı. Bir basamağı, iki basamağı artel olarak anmak mümkün. 1953’te 33.444 kalem emtia vardı. Gosplan ise 9.490 kalem planlamıştı. İlişki böyleydi.

Evet, bu [Gosplan kalemleri – H.Y.] yapısal önem taşıyan, kompleks, büyük sermaye yatırımıydı. Ama devlet işletmelerinin iç olmadığı yerler de vardı. Mesela çocuk oyuncakları üretimi. Devlet bununla uğraşmıyordu, hepsini arteller yapıyordu.

Ve bütün bunlar birlikte, yekpare bir tedbirler sistemi olarak, dahice yenilikçi çözümlerle bütüncül bir model olarak, bu bizim tarihi tecrübemizdir; bugün bu tecrübeye yaslanmakla hata yapmış olmayız; tersine, batıyla iktisadi savaşı muhakkak kazanırız, insanların gelirlerinde artışı, ülkemizin refah ve gücünü temin ederiz.

[1] Kullandığı ifade “Rusya” değil “Rus”; oysa genellikle bu tür durumlarda “Rusya halkı” denir. Bu, Rusya’da kendine has, büyük Rus şovenizminden ziyade ezilen milletin milliyetçiliğini andıran yeni bir tür milliyetçilik geliştiğine işaret sayılmalı. Bunun üzerinde daha sonra da duracağım.

Görüş

Mar-A-Lago’da ‘Mavi Dalga’ Korkusu: Ara Seçim ABD’ye Neler Getirecek?

Yayınlanma

ABD, İran Savaşı’nın gölgesinde ara seçimlere gidiyor. Amerikan medyası Trump’ın ara seçim sonrası İran’a nükleer silah kullanıp kullanmayacağını tartışa dursun Mar-A-Lago’da daha gerçekçi bir gerilim var; mavi dalga.

Eğer Trump yönetimi sadece Temsilciler Meclisi’ni kaptırarak geceyi kapatabilirlerse eminim Trump bunu bir galibiyet olarak tanıtacaktır. Kısmen de öyle denebilir… Ekonomik sorunlar, petrol ve elektrik fiyatları, savaşlarla ilgili tutulmayan sözler derken bu kadar şikayetin olduğu bir ortamda muharebeden sırtında senatoyla dönebilirse kimse Trump’a kaybetti demez herhalde. Zaten yönetimdeki partinin ara seçimde kongrenin bir kanadını yitirmesi pek olağandışı bir durum sayılmaz.

Beklentiler uzun bir süre senatonun ya kırmızı kalacağını ya da bıçak sırtı bir sonuç geleceğini gösterse de son bir ayda vaziyet Trump yönetimi için daha da negatife döndü. Anketlere göre Senato yarışındaki başa baş eyaletlerin tamamında Demokratlar önde götürüyor.

İşin matematiğini biraz anlatayım;

Mevcut durumda Cumhuriyetçilerin Senato’da 53’e 47’lik bir üstünlüğü var. Demokratlar bu akşam hiç eyalet kaybetmeden 3 eyaleti kazanmaları durumunda 50-50 bir eşitlik oluyor ve bu başkan yardımcısının oyuyla bozulabiliyor. Yani Demokratlar 4 eyaleti maviye çevirmek zorundalar. Bu seçim için Alaska, Kansas, Iowa, Maine, Ohio, Texas, Michigan ve North Carolina savaş alanı eyaletler olarak gösterilebilir. Özellikle Iowa ve Kansas’da yarışın çetin geçmesi muhtemel. Teksas’ta 1988’den bu yana, Kansas’ta ise 1932’den bu yana Demokrat bir senatör seçilmediğini belirtmekte fayda var.

Anketler yanılacak mı?

Anketlerin başarısı ABD’de seçimden seçime çok fark ediyor. Mesela 2024 seçimlerinde tahminler aşağı yukarı doğru çıkmıştı. Yine de 2024’te bile Cumhuriyetçilerin oyları sonuçtan biraz eksik gösterildi. Bunu illa ki art niyet olarak da görmemek lazım. Cumhuriyetçiler genelde kırsalda güçlüyken kentli olanları liberal ortamlarda kendilerini gizlemeyi tercih ediyor. Bu da anketçilerin işlerini zorlaştırıyor.

Anketlerin her şeye rağmen Demokratlar adına biraz iyimser olması söz konusu. Ancak yine de ara seçimlerde pusulada Trump’ın adının olmaması cumhuriyetçi kitleleri hareketsiz bırakıyor. Kırmızı dalganın beklendiği 2022 ara seçimlerinde bu gerçekleşmeyince Trump’ın havasının söndüğü iddia edilmiş, yeni bir lider arayışına bile girilmişti. Bu akşam da Cumhuriyetçilerin katılımı tahminlerin altında kalabilir.

2028’e giden yol

Bu arada seçimlerin kongreyi belirlemenin ötesinde önemli bir görevi daha var; iki parti için de 2028’e giden yolu belirleyecek. Demokrat Parti, her ne kadar Trump’ın hatalarından ötürü ilgi çekmeye başlamış olsa da büyük sorunlarla uğraşıyor. Partide hem bir liderlik hem de ideolojik bir boşluk söz konusu.

2024 hezimeti sonrası Chuck Schumer, Kamala Harris ya da Clintonlar gibi merkez Demokratlara tepki büyürken ilerici solda yeni bir damar ortaya çıktı. Başını önce New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani’nin, sonraysa Michigan’daki Senato adayı Abdul El Sayed’in çektiği 2026 model sol hareket, öncekine nazaran kimlik siyasetini daha az konuşuyor ve Cumhuriyetçileri zayıf noktalarından vuruyor; ekonomi ve İsrail.

2026 ara seçimlerinin en belirleyici faktörleri de bu iki tartışma konusu. İran Savaşı’na bağlı petrol fiyatları, Rusya – Ukrayna Savaşı’na bağlı Diesel fiyatları ve yapay zeka patlaması sonrası giderek büyüyen data centerların aşırı elektrik tüketimine bağlı olarak bir elektrik faturası krizi sandık başına gidecek Amerikalıların canını sıkıyor.

Birinci Trump döneminde ilk yıllarda iyi giden ekonomi pandemi sonrası tepe taklak olmuş ve bu Trump’a seçime mal olmuştu. Şimdi ise Trump, kendinden bağımsız gelişen krizlerden değil, kendi başarısızlığından ötürü sorumlu tutuluyor. İran Savaşı’nı kendi başlattı. Ukrayna konusunda verdiği barış sözünü tutamadı.

El Sayed ve ilerici solcular, kamuoyu önüne yaşam pahalılığıyla mücadele ve İsrail’e desteğin kesilmesi sözüyle çıktılar. Bu da genel toplumda karşılık buldu. Ancak her seçimde olduğu gibi önemli olan savaş alanı eyaletlerindeki bağımsızlar.

İsrail meselesi

Demokrat Parti’nin ana aksı, partinin İsrail’den uzaklaşmasından rahatsız. Partinin lideri olarak adlandırabileceğimiz Chuck Schumer, “benim görevim solcuları İsrail’in yanında tutmak” bile demişti.

Ancak merkez Demokratlar, son dönemki başarısızlıklarından ötürü ilerici solculara savaş açmaktan şimdilik imtina ediyorlar. Eski zamanlarda Bernie Sanders’a uyguladıkları baskı ve umursamaz tavırlar artık tabanda tolere edilebilecek gibi gözükmüyor.

Tabii arada aykırı sesler yok değil. Mesela Michigan’ın Demokrat Temsilciler Meclisi üyesi Haley Stevens, seçime yalnızca günler kala dayanamadı ve Sayed’den desteği çekmesi yetmezmiş gibi Cumhuriyetçi rakibi Mike Rogers’a destek açıkladı!

Stevens, partisinde ciddi şekilde kınanırken kararını “Sayed’in onu kampanyaya dahil etmemesine” bağlamıştı. Stevens’a yakın olanlar kendisi Yahudi olmasa da öyle olan nişanlısı tarafından baskı altına alındığını bile iddia ettiler.

O ve Pensilvanya senatörü John Fetterman gibi radikal siyonistler parti içi değişime direnmeye çalışıyorlar.

Bu seçimin önemli bir sonucu da “Woke 2.0” olarak da tanımlanan bu yeni ilerici sol akımın kaderi olacak. El Sayed, zaten Demokratlardaki bir koltuğu savunmaya çalışıyor. Anketlerde durumu iyi gözüküyor. Ancak bir sürpriz olur ve kaybederse Demokratların Senato hayali mucizelere kalır ve ötesinde ilerici solcuların parti içindeki momentumu bir anda yok olabilir. Neticede El Sayed’le birlikte büyük kentler dışında bu yeni ilerici sol ilk kez bir imtihan görmüş olacak.

Rubio bekliyor

Bu seçim Trump kabinesinde devam eden sessiz yarış içinde önemli bir anlam taşıyor. Eğer Cumhuriyetçiler bir hezimet yaşarsa 2028 adaylığı için mücadele eden Rubio ve J.D Vance eskisi kadar istekli olmayabilir. Toplumda başarısız kabul edilecek bir Trump döneminin sorumluluğuyla seçime girmek büyük risk olacaktır. Bu durum Biden’ın hatalarını üstlenmiş Kamala Harris’e yenilgi getirdi. Rubio ise kaybedeceği yarışlardan kaçınan bir siyasetçi. Müesses nizamda pek sevilmesinden kaynaklı doğru zamanı bekleyebilir.

Ancak J.D Vance, kariyer basamaklarını Başkan Yardımcısı olarak birden atlamış oldu. Peter Thiel ve çevresinde sevilse de partinin üst kademelerinde o kadar karşılığı yok. Başkan Yardımcısı olduğu için teamül gereği adaylığı parti genelinde tolere edilecektir. Bu yüzden Vance’in her şeye rağmen en büyük şansı 2028.

Topal Ördek

Özetle; ara seçimlerde durum Cumhuriyetçiler için kötü olsa da Demokratlar için de pek iyi değil. 2024’ten beri üzerlerinde bir ölü toprağı var. Pek bir argüman üretmiyorlar. Eskisi gibi Trump’a ses bile çıkarmıyorlar. Parti içindeki merkezci / ilerici solcu bölünmesi belki Cumhuriyetçiler içindeki gürültüden bile fazla olabilir. Trump da kampanyası boyunca bunun üzerine oynadı. Muhafazakar medya ve siyasetçilerin tamamı El Sayed’i Müslümanlığı ve tartışmalı Türk yayıncı Hasan Piker’le yakınlığından dolayı hedef almaktan sakınmadılar.

Eğer Trump bu gece gerçekten bir hezimet yaşarsa Ocak’tan sonra kurulacak yeni kongreyle birlikte uluslararası kararlarda hareket kabiliyeti kısıtlanmış olacak. İran Savaşı’yla ilgili yorum yapmak için ise hala erken. Hem İsrail’de hem de ABD’de ortaya çıkacak politik görüntü savaşın gidişatını da doğrudan etkiler.

Yani sonuç olarak; savaşın kaderi de bu akşam Florida’ya vurabilecek mavi dalgaya bağlı…

Okumaya Devam Et

Görüş

Gagavuzya’da enerji ve seçim siyaseti: Türkiye’nin imajı üzerinden Rus gazı vaadi

Yayınlanma

Dr. Violeta Stratan İlbasmış, öğretim görevlisi

Gagavuzya’da 15 Kasım 2026’da yapılması planlanan başkanlık seçimlerine birkaç hafta kala, ucuz doğalgaz vaadi bölgedeki siyasi söyleme yeniden dönüyor. Bu kez söz konusu mesaj, Türkiye, TürkAkım doğalgaz boru hattı ve daha avantajlı koşullarda gaz tedarik etme olasılığıyla ilişkilendiriliyor. Ekonomik vaadin ötesinde bu girişim, jeopolitik bir soruyu gündeme getiriyor: Türkiye’nin imajı, Rusya’nın Moldova Cumhuriyeti’ndeki çıkarlarını desteklemek amacıyla nasıl kullanılabilir?

Jeopolitik boyutları olan bir seçim vaadi

Sosyalist Parti’nin desteklediği Gagavuzya başkan adayı Fiodor Gagauz, 21 Ekim’de yaptığı açıklamada, 22–23 Ekim 2026 tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen Verona Avrasya Ekonomik Forumu’na (Verona Eurasian Economic Forum) davet edildiğini duyurdu. Açıklamasına göre oğlu Dmitri Gagauz, etkinliğe katılacaktı ve Türk ortaklarla, TürkAkım boru hattı üzerinden Gagavuzya’ya daha avantajlı koşullarda doğalgaz tedariki için bir kota ayrılması olasılığını görüşecekti.

Bu girişim, Sosyalist Parti Genel Başkanı ve Moldova Cumhuriyeti’nin eski Cumhurbaşkanı İgor Dodon’un, sosyalistlerin daha ucuz doğalgaz konusunda Rusya ile anlaşmaya vardıklarını ve gazın Moldova Cumhuriyeti sınırına kadar taşınmasını sağlayacak bir şirket arandığını açıkladığı bir dönemde gündeme geliyor. Ancak şu ana kadar kamuoyuna yapılan açıklamalarda somut bir sözleşme, gazın nihai fiyatı, taşıma maliyetleri veya fiili tedarik koşulları hakkında yeterli ayrıntı bulunmuyor.

Türkiye: Rus gazına inandırıcılık kazandırabilecek bir imaj

Türkiye, önemli bir bölgesel aktör ve Moldova Cumhuriyeti de dâhil olmak üzere birçok ülkenin ekonomik ortağıdır. Aynı zamanda TürkAkım boru hattı aracılığıyla Rus gazının Karadeniz üzerinden taşınmasında stratejik bir rol oynamaktadır. Bu konum, enerji güzergâhlarına ilişkin görüşmeler için somut ve inandırıcı bir zemin oluşturmaktadır. Ancak siyasi iletişimde Türkiye’nin imajı, yalnızca bir taşıma güzergâhının tanıtılmasının ötesinde bir işlev görebilir.

Ucuz Rus gazı vaadinin Türkiye ile ilişkilendirilmesi, girişimi kamuoyu nezdinde daha ikna edici hâle getirebilir: Rusya uygun fiyatlı bir kaynağın tedarikçisi, Türkiye ise bu kaynağa erişimi kolaylaştırabilecek bölgesel ortak olarak sunulur. Böylece, çok yönlü ekonomik ve diplomatik ilişkilere sahip bir devletin imajı, nihayetinde Rus gazının tercih edilmesini destekleyen siyasi bir mesajın meşrulaştırılmasına katkıda bulunabilir.

Jeopolitik açıdan Rusya, Moldova Cumhuriyeti’ndeki nüfuzunu korumak ve Rus enerji kaynaklarına bağımlılığın ekonomik faydalar sağlayabileceği düşüncesini cazip tutmak istemektedir. Özellikle hayat pahalılığının ve enerji maliyetlerinin önemli kaygılar oluşturduğu bir bölgede, daha düşük fiyat vaatleri bu anlatıyı besleyebilir. Burada, Moldova Cumhuriyeti vatandaşlarının bir metreküp doğalgaz için 26 Moldova leyi, yani yaklaşık 1,30 avro ödediğini belirtmek gerekir.

Mesajın etkisi, ilgili aktörlerin niyetlerinden bağımsız olarak incelenebilir: Türkiye’nin imajı, Rus gazına ilişkin bir teklifi daha inandırıcı kılmak ve Moskova’nın jeopolitik çıkarlarını desteklemek üzere siyasi amaçlarla kullanılabilir.

İlgili bir örnek: 10 leyden doğalgaz vaadi

Ucuz doğalgaz konusu, Gagavuzya’daki siyasi rekabette ilk kez kullanılmıyor. Moldova Cumhuriyeti’ndeki bankacılık dolandırıcılığı davasında 15 yıl hapis cezasına çarptırılan ve hakkındaki hüküm kesinleşen, firari siyasetçi Ilan Șor’un desteklediği Evghenia Guțul, 2023 yılında metreküp başına 10 ley fiyatla doğalgaz sağlama sözü vermişti. Teklif, yerel “NordGaz-Furnizare” şirketi ve aralarında Türkiye merkezli Zen Solar Enerji şirketinin de bulunduğu bir aracılar zinciriyle bağlantılıydı. O dönemde yayımlanan araştırmacı gazetecilik çalışmaları, tedarik modelinin yapısı ve uygulanabilirliği konusunda soru işaretleri ortaya koymuştu. Sonuçta vaat, tüketiciler açısından açıklanan koşullarda ve belirtilen süre içinde hayata geçmedi.

Bu örnek, ucuz doğalgaz konusunun bir seçim aracı olarak ne kadar etkili olabileceğini ve yabancı şirket ya da ortakların isimlerinin bir teklifin etrafında güvenilirlik algısı oluşturulmasına nasıl katkıda bulunabileceğini gösteriyor. Ancak önceki bir tedarik modelinde Türk bir şirketin yer alması, tek başına Türkiye devletinin sürece dâhil olduğunu veya Rusya tarafından yürütülen bir koordinasyon bulunduğunu kanıtlamaz.

Fiyatın ötesinde: Siyasi kazanç kimin?

15 Kasım seçimleri yaklaşırken ucuz doğalgaz vaadi, aynı anda iki düzlemde işlev görebilir. Ekonomik düzlemde seçmenlere daha düşük faturalar beklentisi sunar. Siyasi düzlemde ise bölgenin sorunlarına çözümün, Rusya ile enerji ilişkilerinde ve bu seçeneği uygulanabilir gösteren ortaklıklarda aranması gerektiği düşüncesini güçlendirebilir.

Türkiye’nin adının anılması, bu mesaja önemli bir boyut katmaktadır. Teklif, yalnızca Rus gazıyla bağlantılı bir girişim olarak sunulmak yerine, etkili bir bölgesel devlet ve mevcut bir enerji güzergâhıyla ilişkilendirilmektedir. Böylece Türkiye’nin imajı, Moskova ile enerji bağlarının sürdürülmesini destekleyen söyleme hizmet eden bir vaadin meşrulaştırılmasında rol oynayabilir.

Bununla birlikte TürkAkım boru hattının varlığı, Gagavuzya’nın otomatik olarak ayrıcalıklı bir fiyatla doğalgaza erişebileceği anlamına gelmez. Böyle bir teklif: sözleşmeleri, tedarikçileri, taşıma kapasitesini, düzenleyici çerçeveye uyumu ve nihai maliyet konusunda şeffaflığı gerektirir. Doğrulanabilir belgeler ve açık tedarik koşulları ortaya konulana kadar bu vaat, siyasi bir vaat olarak kalmaktadır.

Asıl mesele, yalnızca Gagavuzya’nın daha ucuz doğalgaz alıp almayacağı değil, bu vaadin nasıl kurgulandığıdır. Bir seçim teklifinin inandırıcılığını artırmak amacıyla Türkiye’nin imajı Rus gazıyla ilişkilendirildiğinde, sağlanabilecek kazanım ekonomik alanı aşabilir ve Rusya’nın Moldova Cumhuriyeti’ndeki jeopolitik çıkarlarının desteklenmesine katkıda bulunabilir.

Okumaya Devam Et

Görüş

İsrail seçimleri: Direksiyondaki değişebilir ama istikamet aynı

Yayınlanma

Haider Al-Aila, Abu Al-Amir

İsrail seçimlerini sağ ile sol arasında bir mücadele olarak görenler yanılıyor. Alışılageldik siyasi anlamıyla İsrail solu, sandıkta ağırlığı olan bir güç olmaktan çıkalı çok oldu. Asıl yaşanan, bizzat Siyonist blokun kendi içindeki bir hesaplaşma: Binyamin Netanyahu ve müttefiklerinin temsil ettiği katı dinci ve milliyetçi sağ ile onu tasfiye ederek siyaset sahnesini yeniden kurmak isteyen seküler ve merkez sağ karşı karşıya geliyor.

İsrail sağını yönetme zanaatında yıllar içinde ustalaşan Netanyahu, asıl zaafının yalnızca Likud’un olası yenilgisinde değil, sağ blokun dağılmasında yattığını gayet iyi biliyor. Knesset’e girmek için yüzde 3,25’lik seçim barajının aşılmasını ve hükümet kurmak için 61 sandalyelik çoğunluğu zorunlu kılan İsrail seçim sisteminde, barajın altında kalacak küçük sağ hizipler, blokun iktidar için ihtiyaç duyduğu sandalye sayısını elinden alabilir. Tam da bu nedenle Netanyahu, son haftalarını uç partileri bir araya getirmeye ve sağ oyların bölünmesini önlemeye adadı.

Seçimlerin temel çelişkisi de burada düğümleniyor: Netanyahu’nun cephesi rakiplerine kıyasla ideolojik açıdan çok daha belirgin hatlara sahip olsa da belirgin biçimde daha kırılgan. Milliyetçi, dinci ve Haredi hizipleri aynı çatı altında toplasa da bu gruplar zorunlu askerlik, din-devlet dengesi, yargı yönetimi ve hatta Netanyahu’nun şahsi siyasi istikbali gibi meselelerde derin görüş ayrılıkları yaşıyor.

Buna karşılık, Naftali Bennett ve Yair Lapid’in zayıflayan etkisiyle liderliğin giderek Gadi Eisenkot’a kaydığı muhalif cephe ise yekpare bir ideolojik hareket niteliği taşımıyor. Aksine, öncelikli olarak tek bir amaç etrafında kenetlenen geniş bir koalisyondan ibaret: Netanyahu’yu iktidardan indirmek.

Eisenkot; siyasi merkeze, seküler sağa ve güvenlik meseleleri ile siyasi uzlaşılara dair hâkim Siyonist mutabakattan kopmadan Netanyahu’yu değiştirmek isteyen seçmene hitap etmeye çalışıyor. Nitekim Eisenkot’un kendisi de öngörülebilir gelecekte bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını desteklemiyor.

Günümüz İsrail siyasetinin çıplak gerçeği burada yatıyor: Sandığa giden seçmenler Filistin meselesine dair taban tabana zıt iki vizyon arasında değil, 7 Ekim’in ardından İsrail’i yönetmeye dönük birbiriyle yarışan yaklaşımlar arasında bir tercih yapıyor.

Netanyahu’nun seçmene verdiği mesaj net: Güvenlik, tavizsiz ve özür dilemeyen bir sağ duruş gerektirir. Eisenkot ise farklı bir eleştiri yöneltiyor: Sorun İsrail’in askeri kabiliyetinde değil, bu gücü kötü yöneten ve 7 Ekim saldırılarını engelleyemeyen liderliktedir. Ona göre kurumlara duyulan güveni ve devlet ciddiyetini yeniden tesis etmek için liderliğin değişmesi şart. Böylece 7 Ekim zafiyetlerinin hesabı, Netanyahu’ya karşı yürütülen kampanyanın ana muharebe alanına dönüşüyor.

Ne var ki Eisenkot’un bloku da kendi iç çelişkilerini barındırıyor. Birleşik bir siyasi hareket olmaktan uzak olan bu yapı, uzun vadeli ortak bir gündemden yoksun aktörlerin kurduğu gevşek ve pragmatik bir ittifak görünümünde. Rakamları azami düzeye çıkarmak isteyen bazı muhalefet partileri, boşa gidecek oyları en aza indirmek amacıyla artık oy paylaşımı anlaşmalarını koordine etmeye başladı bile.

Bu dinamik, “Arap ikilemini” de doğrudan öne çıkarıyor.

Yahudi partilerin oluşturduğu iki bloktan biri 61 sandalyelik çoğunluğa ulaşamazsa, Knesset’in Arap üyeleri ya bir hükümet koalisyonuna katılarak ya da dışarıdan destek sunarak dengeleri belirleyecek güce erişebilir. Bu, hafife alınacak bir değişken değil; özellikle önceki seçimlerde genel ortalamanın bir hayli altında kalan Arap yurttaşların katılım oranının yükselmesi, sandalye dağılımını kökten değiştirebilir.

Ancak buradaki derin çelişki şu: Netanyahu karşıtı güçler Arap seçmeni sandığa gidip “demokrasiyi kurtarmaya” çağırırken, Siyonist müesses nizamın geniş kesimleri onları hâlâ meşru bir hükümet ortağı olarak görmeyi reddediyor. Nitekim Netanyahu’yla kıyasıya rekabet eden Bennett, 2021’de bizzat bir Arap partisinin desteğine dayanan hükümetin başında yer almasına rağmen, yalnızca Siyonist partilerden oluşan bir koalisyon şartını açıkça dile getirdi.

Dolayısıyla Eisenkot cephesi hükümet kurabilmek için Arap desteğine muhtaç kalırsa, elde edeceği seçim zaferi siyasi bir riyakârlıkla gölgelenebilir: Netanyahu devrilir, fakat Arap vekiller (örneğin Mansur Abbas’ın bloku) devlet politikalarını şekillendiren gerçek ortaklar olmak yerine yeniden salt aritmetik bir kaldıraca indirgenir.

Filistinliler açısından, Netanyahu’nun devrilmesinin İsrail sağının sonu veya İsrail barış cephesinin yeniden dirilişi anlamına geldiği yanılgısına kapılmamak hayati önem taşıyor. Filistin meselesi, İsrail başbakanının adından çok daha derinde duruyor.

Netanyahu koltuğunu kaybedebilir, Eisenkot yükselebilir, Bennett dönebilir ve farklı yüzlerden müteşekkil yeni bir kabine kurulabilir. Ancak İsrail toplumundaki hâkim eğilim, özellikle 7 Ekim’den sonra, başkenti Kudüs olan bağımsız bir devlete dair Filistin hakkını tanıyan her türlü siyasi çözümden tümüyle kopmuş durumda.

Yaklaşan İsrail seçimleri, özünde sağ ile solun bir mücadelesi değil. Bir yanda mevcut güzergâhta Netanyahu ile yola devam etmek isteyen bir sağ hizip, diğer yanda ise aracı aynı yolda tutarak yalnızca hızını ve sürüş tarzını değiştirmeyi, ama şoförü değiştirmeyi hedefleyen bir başka sağ hizip yarışıyor.

Filistinlilerin çıkarması gereken asıl ders burada: İsrail’in sandığından bir mucize beklememek. Gerçek bir dönüşüm, Başbakanlık koltuğunda kimin oturduğuyla değil; İsrail toplumunun 7 Ekim’e ve sonrasına yol açan derin seyirle yüzleşmeye hazır olup olmadığıyla ölçülebilir.

Direksiyondaki değişebilir, sürüş tarzı farklılaşabilir; fakat Filistinliler için can alıcı soru bakidir: İstikamet hiç değişecek mi?

Filistinlilerin açıkça kavraması gereken gerçek budur: Netanyahu sorunun ne bütünüdür ne de gidişi nihai çözümdür. Değişim bayrağı altında yürüyen rakipleri bile, Filistin haklarına karşı her geçen gün daha da sağcılaşan, katılaşan ve husumet besleyen bir toplumsal ve siyasi paradigma dahilinde hareket ediyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English