Dünya Basını
Fanon’u anarken: Neden şiddet kullanıyoruz?

Çevirmenin notu: Cezayir direnişinin ve sömürge halklarının 20. yüzyıldaki sembol isimlerinden Frantz Fanon anısına, doğumunun 100. yılı dolayısıyla, 1960 yılında Gana’da yaptığı ve sömürgeci şiddetin sömürgeleştirilen halkların bedeninde ve zihninde yarattığı tahribatın sonuçlarını tartıştığı konuşmasının çevirisini veriyoruz. Fanon, ölümünün ardından adeta bir tür “Üçüncü Dünya Neçayev’i” seviyesine hapsedilse de, Martinik doğumlu bu pskiyatristin çok daha ince ve nüanslı bir şiddet yaklaşımı geliştirdiği görülecek. Fanon, sömürge halklarının karşı-şiddetinden, nerdeyse esef duyar bir şekilde konuşmakta, ulusal kurtuluşun öncülerine ve liderlerine bu yer yer “hayvani” güdüyü dizginleme, doğru yere yönlendirme çağrısı yapıyor. Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.
KONUŞMA: Neden Şiddet Kullanıyoruz?, Frantz Fanon, 1960
Frantz Fanon
Black Agenda Report
23 Temmuz 2025
“Sömürge rejiminin bu şiddeti… sömürge halkında iç şiddetin doğuşunu onarılamaz bir şekilde tetiklemektedir.”
Frantz Fanon, 20 Temmuz 1925’te Martinik’in Fort-de-France kentinde doğdu. Bu büyük psikiyatrist, sömürge şiddetinin teorisyeni ve Afrikalı devrimcinin doğumunun yüzüncü yılını anmak için, “Pourquoi nous employons la violence” (Neden Şiddet Kullanıyoruz) başlıklı konuşmasını İngilizceye çevrilmiş haliyle yeniden yayınlıyoruz. Fanon bu konuşmayı 7-10 Nisan 1960 tarihlerinde Gana’nın Akra kentinde düzenlenen Afrika’da Barış ve Güvenlik için Somut Eylemler Uluslararası Konferansı’nda yapmıştı. Kwame Nkrumah’ın Afrika İşleri Bürosu tarafından düzenlenen konferans, Afrika’da Fransız nükleer emperyalizmine karşı daha geniş bir mobilizasyonun parçasıydı. Fransa’nın 13 Şubat 1960’ta Sahra’da [Cezayir] ilk nükleer denemelerini gerçekleştirmesinin ardından konferansın gündemi daha da acil hale geldi. Aynı zamanda, Güney Afrika ve Cezayir’de beyaz yerleşimcilerin sömürgeci baskısına karşı Afrika direnişi de şiddetleniyordu.
FLN [Ulusal Kurtuluş Cephesi] tarafından Cezayir Cumhuriyeti geçici hükümetinin temsilcisi olarak atanan Fanon, bu dönemde Afrika’nın devrimci faaliyetlerinin merkezi Akra’da bulunuyordu. Fanon’un Somut Eylem konferansında yaptığı konuşma, devrimci dönemin aciliyetini yansıtıyordu ve tanıklar bu konuşmayı “heyecan verici” olarak nitelendirerek, Fanon’un konuşma sırasında duygu ve coşkuyla neredeyse kendinden geçtiğini söylüyordu. “Neden Şiddet Kullanıyoruz?” aynı zamanda Fanon’un, 6 Aralık 1961’de otuz altı yaşında lösemiden trajik bir şekilde hayatını kaybetmesinden kısa bir süre sonra yayımlanan Yeryüzünün Lanetlileri kitabında genişletilen sömürge şiddetine ilişkin argümanlarını da özlü bir şekilde ifade ediyor.
Ama elbette, Fanon’un tüm eserleri gibi, “Neden Şiddet Kullanıyoruz?” da yazıldığı tarihsel anın ötesine geçiyor. Nadir görülen bir netlik, tutku ve insanlıkla, diğer baskı ve direniş dönemlerine peygamberce sesleniyor. Fanon’un doğumunun yüzüncü yılında, sömürgecilerin “öldürücü tepkileri” hız kesmeden devam ederken, Fanon’un peygamberâne, devrimci dehası yenilmezliğini koruyor. Fanon, “Beyaz yerleşimcileri ve onları destekleyen ulusları gerçekten tereddüde düşürmeliyiz,” derken, şu anda Filistin’de soykırım yapan Siyonist canavarlara karşı ne yapmamız gerektiği konusunda bize kolayca tavsiyede bulunabilir.
Neden Şiddet Kullanıyoruz?
Frantz Fanon
7-10 Nisan 1960 tarihleri arasında Gana’nın Akra kentinde düzenlenen Afrika’da Barış ve Güvenlik için Somut Eylem Uluslararası Konferansında yapılan konuşma.
Bence bugün Afrika’yı meşgul eden tüm sorunlar, Dr. Nkrumah’ın konuşmasında ustalıkla ve net bir bakış açısıyla ele alındı.
Bugün sizlerle bazı pasajların bende uyandırdığı düşünceleri paylaşmak istiyorum. Şiddet sorunu ve Afrika devletlerinin ırkçılığı, kardeşçe tartışmak istediğim konular olacak.
Anlayacağınız üzere, bugün sömürge sistemini eleştirmek niyetinde değilim. Sömürge halkına hitap eden bir sömürge insanı olarak, sömürge devletinin anormal, insanlık dışı ve kınanması gereken bir devlet olduğunu kanıtlamak niyetinde değilim. Sömürge baskısının kabul edilemez doğası hususunda sizi ikna etmek istemek, benim için grotesk olur. Ne var ki, düşüncelerimi sömürge baskısının ayrılmaz bir parçası olan şiddete odaklamak istiyorum.
Sömürge rejimi, şiddetle kurulmuş bir rejimdir. Sömürge rejimi her zaman zorla kurulur. Yıkım tekniklerinde daha gelişmiş veya sayıca daha güçlü olan halklar, diğer halkların iradesine karşı galip gelmiştir.
Şiddetle kurulan böyle bir sistemin mantıken yalnızca kendisine sadık olabileceğini ve zaman içindeki varlığının şiddetin devamına bağlı olduğunu söylüyorum.
Ama burada söz konusu olan şiddet soyut bir şiddet değildir, sadece zihinde algılanan bir şiddet değildir, aynı zamanda sömürgeci ile sömürge halkının günlük davranışlarında ortaya çıkan bir şiddettir: Güney Afrika’daki apartheid, Angola’daki zorla çalıştırma, Cezayir’deki ırkçılık. Aşağılama, nefret politikası, bunlar çok somut ve çok acı verici bir şiddetin tezahürleridir.
Gelgelelim sömürgecilik, bugüne yönelik bu şiddetle yetinmez. Sömürge halkları ideolojik olarak, evrimlerinde durmuş, akla kapalı, kendi işlerini yönetemeyen, dışarıdan gelen bir iktidarın sürekli varlığına ihtiyaç duyan halklar olarak sunulur. Sömürge halklarının tarihi anlamsız bir kargaşaya dönüştürülür ve sonuç olarak, bu halklar için insanlık, cesur yerleşimcilerin gelişiyle başlamış gibi bir izlenim edinilir.
(Burada söylediğim şey, insan aklını karıştırabilecek hataların tarihi açısından çok önemlidir.)
Günlük davranışlarda şiddet, tüm içeriğinden arındırılmış geçmişe karşı şiddet, geleceğe karşı şiddet; çünkü sömürge rejimi kendini mecburen ebedi olarak sunar. Bu nedenle, üç boyutlu bir şiddet ağının içinde, çok sayıda, çeşitli, tekrarlanan, biriken şiddetlerin kesiştiği noktada sıkışmış sömürge halkının, kısa sürede mantıken, her ne pahasına olursa olsun sömürge rejimini sona erdirme sorunuyla karşı karşıya kaldığını görüyoruz.
Sömürge rejiminin bu şiddeti sadece ruh düzeyinde değil, kaslarda, kanda da yaşanır. Şiddet olmayı arzulayan, giderek sınırsız hale gelen bu şiddet, sömürge halkında içsel bir şiddetin doğmasını kaçınılmaz olarak tetikler ve kendini ifade etmek isteyen haklı bir öfke doğar.
Bu halkın kaderini eline alan siyasi partinin rolü, bu şiddeti kısıtlamak ve ona barışçıl bir platform ve yapıcı bir temel sağlayarak yönlendirmektir, çünkü tarihin akışını izleyen ve evrensel zeminde kalmaya çalışan insan ruhu için şiddet ile, öncelikle hakikat ve akıl diliyle mücadele edilmelidir.
Fakat ne yazık ki –ve bu tarihsel zorunluluğu ayıplamayan kimse olamaz– bazı köleleştirilmiş bölgelerde sömürge halkının şiddeti, basitçe onun tamamen hayvani varlığının bir tezahürü haline gelir. Hayvani diyorum ve bir biyolog olarak konuşuyorum, çünkü bu tür tepkiler, sonuçta, oldukça sıradan bir kendini koruma içgüdüsünü yansıtan savunma tepkileridir.
Cezayir devriminin başarısı, tam da bu içgüdünün muhteşem bir şekilde doruğa ulaşması ve kendini koruma içgüdüsünün değer ve hakikate dönüşmesidir. Cezayir halkı için tek çözüm, milli bilincini kristalleştirmek ve Afrika halkı olarak kimliğini derinleştirmek zorunda olduğu bu kahramanca mücadeleydi.
Ve Cezayir’de dökülen tüm bu kanın, büyük Afrika ulusu için kesinlikle maya görevi göreceğini kimse inkar edemez.
Bazı sömürgelerde, sömürge halkının şiddet uygulaması, avlanan insanın son hamlesidir, yani hayatını savunmaya hazır olduğunu gösterir. Özgürlük, bağımsızlık ve mutluluk hakkı için savaşan söürgeler vardır. 1954’te Cezayir halkı silaha sarıldı, çünkü o noktada sömürge hapishanesi o kadar baskıcı hale gelmişti ki artık tahammül edilemezdi, çünkü sokaklarda ve kırsal kesimde Cezayirliler kesin olarak avlanıyordu ve nihayetinde Cezayirliler için mesele hayatlarına bir anlam vermek değil, ölümlerine bir anlam vermekti.
(Basında ve radyoda, bir Avrupalının Afrika’da bir Afrikalıyı öldürdüğü için Kenya’da idam cezasına çarptırıldığını öğrendik. Cezayir’de böyle bir şey imkansızdır. Aksine, bence böyle bir şey yapan bir Avrupalıyı tebrik ederler ve ona barış madalyası verirler.)
Cezayir’de yaşayan bir milyon Avrupalı özel sorunlar yaratmaktadır. Cezayir’deki sömürgeciler Cezayir ulusundan korkmaktadır: Fiziksel korku, ahlaki korku. Ve bu çifte korku, saldırganlık ve şiddet içeren cinayetlere dönüşüyor. Bu davranışın temelinde şunlar yatıyor: 1) Çok güçlü bir suçluluk kompleksi. “Cezayirliler bir gün Cezayir’i yönetirse, biz sömürgecilerin yaptıklarını yapar ve suçlarımızın bedelini ödettirirler,” diyorlar. 2) Ayrıca, insanlığı her zaman zalim ve mazlum olarak ayıran Maniheist bir insanlık anlayışı var.
(Ve burada konuşmamın ikinci noktasına, Afrika’daki ırkçılığa değiniyorum.)
Biz Afrikalılar ırkçı değiliz ve Sayın Dr. Nkrumah haklıdır: “Afrika, Afrikalılar için Afrika kavramı, diğer ırkların dışlandığı anlamına gelmez. Bu sadece, Afrika’da doğal olarak çoğunluğu oluşturan Afrikalıların kendi ülkelerinde kendilerini yönetmeleri gerektiği anlamına gelir. Biz insanlığın geleceği için mücadele ediyoruz ve bu çok önemli bir mücadeledir.”
Cezayir’deki sömürgeciler, Cezayir’in kendilerine ait olduğunu söylüyorlar. Biz Cezayirliler ise şöyle diyoruz: “Katılıyoruz, Cezayir hepimizin, onu demokratik temeller üzerine inşa edelim ve birlikte, hırslarımızla ve sevgimizle orantılı bir Cezayir inşa edelim.”
Sömürgeciler bize, değişim geçirmiş bir Cezayir istemediğini söylüyor. Onların istediği, Cezayir’in mevcut durumunun sonsuza kadar sürmesi. Gerçekte, Fransız yerleşimciler Cezayir’de yaşamıyor, orada hüküm sürüyor ve sömürgeci statükoyu değiştirmeye yönelik her girişim, sömürgecilerin son derece kanlı tepkilerine neden oluyor.
On dört gün önce Güney Afrika’daki kardeşlerimiz, Birlik’in ırkçı hükümeti tarafından çıkarılan yasalara karşı düşmanlıklarını dile getirdiler. 200 kişinin öldüğü bildirildi. Güney Afrikalı kardeşlerimiz için ağlıyoruz, Güney Afrika hükümetini eleştiriyoruz, Güney Afrika hükümetini kınıyoruz ve bu uluslararası ahlaki baskının Afrika’nın özgürlüğü mücadelesinde önemli bir varlık olduğunu söylüyoruz.
Fakat 8 Mayıs 1945’te, neredeyse on beş yıl önce, Cezayir halkı, bazı siyasi tutukluların serbest bırakılmasını ve ulusal topraklarda insan haklarının uygulanmasını talep etmek için Cezayir’in başlıca şehirlerinde yürüyüş düzenledi. Günün sonunda 45.000 Cezayirli öldü. Her vicdanı sarsan bu rakamlar, Fransız Cumhuriyeti hükümeti tarafından da kabul edilmiştir. Şimdiye kadar, bu 45.000 ölüden hiçbirinin hesabını vermek üzere tek bir Fransız bile adalete teslim edilmedi.
Söylemek istediğimiz şey, saflarımızı sıkılaştırmamız gerektiğidir. Sesimizin sadece güçlü olması değil, aynı zamanda bu veya o sömürge devletine karşı alınabilecek somut önlemler için de güçlü olması gerekir.
Afrikalı yoldaşlar, 24 saat içinde 45.000 Afrikalı vatandaşın sömürge barbarlığı tarafından yok edildiğini görebileceğimiz günler asla gelmesin!
Beyaz yerleşimcileri ve onları destekleyen ulusları gerçekten tereddüde düşürmeliyiz.
200.000 Portekizlinin terörle hüküm sürdüğü Angola’da. Irkçılığın canavarca yüzünün benzeri görülmemiş bir şiddetle ortaya çıktığı Rodezya’da. Cesur kardeşimiz Jomo Kenyatta’nın hapiste çürüdüğü ve yerleşimcilerin nihai ve zaferle sonuçlanacak bir savaştan umudunu kesmediği Kenya’da.
Cezayir, Angola, Kenya, Rodezya ve Güney Afrika Birliği’nde bulunan yerleşimciler, üstünlüklerine yönelik her türlü saldırıya inatla düşmanca davranıyorlar.
Yerleşimcilere, “Sen bir yabancısın, git buradan,” demiyoruz. Onlara, “Ülkenin liderliğini ele geçireceğiz ve senin ve atalarının suçlarının bedelini ödeteceğiz,” demiyoruz. Onlara, “Siyahların geçmişteki nefretine, beyazların şimdiki ve gelecekteki nefretini karşı koyacağız,” demiyoruz. Ona şunu söylüyoruz: “Biz Cezayirlileriz, topraklarımızdan tüm ırkçılığı, tüm baskı biçimlerini kovun ve insanlık için, insanın gelişmesi ve zenginleşmesi için çalışalım.”
Yerleşimciler cevap veriyor ve Fransız hükümeti onları destekliyor: “Cezayir Fransızdır.” Angola’da: Angola Portekiz’dir. Güney Afrika Birliği’nde: Güney Afrika Birliği beyazların devletidir.
Cezayir Başbakanı Ferhat Abbas’ın, Cezayir’deki Avrupalılara Cezayir vatandaşları olarak ciddiyetle seslendiği bildirisine, yükselen düşünceleri ve dokunaklı ifadeleriyle en Fransız yanlısı Batı ülkeleri üzerinde bile etki yaratan bildirisine, General de Gaulle, yerleşimcilerin ve ordunun baskısı altında, Cezayir ulusu fikrinin yok edilmesi gerektiğini söyledi. Cezayir’in ulusal egemenliğini tanımak yerine, Fransız hükümeti altı kez hükümetini ve bir kez anayasasını değiştirmeyi tercih etti. General de Gaulle tarafından kurulan Beşinci Cumhuriyet, Cezayir Sahra’sında patlatılan atom bombalarına rağmen, Cezayir’deki savaşın uzaması nedeniyle giderek daha zor anlar yaşıyor.
Direnişin askeri hastanelerinde, Fransızlar tarafından esir alınan Cezayirli yaralılar, genellikle yataklarında korkakça ve vahşice katlediliyor. İşkence görmüş Cezayirlileri tedavi ediyoruz. Tecavüz ve işkence sonucu deliren Cezayirli kadınlara bakıyoruz. Ve sırtlarından vurulan Cezayirlileri düzinelerce gömüyoruz. Cesur Yugoslav halkı, uzuvları kesilmiş, kör edilmiş Cezayirli amputeeleri hızla kabul ediyor ve şunu söylüyorum: Böyle şeylere tanık olanların öfkesi onları boğmazsa, bu onların bir boyutunun eksikliğinden kaynaklanmaktadır.
Ayrıca, bugün Cezayir’de FLN üyesi Avrupalıların çoğunun saflarımıza katılmasının nedeninin, öncelikle Fransızların işlediği zulümlere duyulan bu öfke, bu büyük tiksinti olduğunu belirtmek gerekir. Bazen, gece boyunca işkence görenlerin çığlıklarından etkilenmiş polislerin kendi çocukları. Ve şimdi neden bazı Hıristiyanlar, bazı rahiplerin de FLN içinde aktif olduklarını anlıyorsunuz. Neden bugün Cezayir’den gelen Avrupalıların, yerleşimcilerin torunlarının, Cezayir’in cesur Ulusal Kurtuluş Ordusu’nun saflarında Fransız kurşunlarıyla öldüklerini.
[Gerçek şu ki, bu öfkenin arkasında, Cezayir devriminin olağanüstü heyecan verici mesajıyla temas ederek, Avrupalılar vatanları Cezayir’e olan sevgilerini keşfettiler ve ulusal ruhlarını olgunlaştırdılar.]
Hayır, Cezayir halkının şiddeti ne barışa karşı bir nefret, ne insan ilişkilerini reddetme, ne de Cezayir’deki sömürge rejimini ancak savaşın sona erdirebileceğine dair bir inanç.
Cezayir halkı, kendisine kalan tek çözümü seçti ve bu seçim bizim için de geçerli olacak.
General de Gaulle şöyle demiş: “Cezayir halkını kırmalıyız.” Biz ise şöyle cevap veriyoruz: “Müzakere edelim, çağdaş tarihe uygun bir çözüm bulalım. Fakat şunu bilin ki, Cezayir halkını kırmak istiyorsanız, ordularınızın şanlı Cezayir askerlerinin surlarına çarparak parçalanmasını kabul etmeniz gerekecek.”
Avrupalı devletlerin egemenliğini savunmak için o kadar çok Afrikalı öldü ki, bugün Afrikalılar Afrika’nın özgürlüğü için ölmeyi kabul ediyorlar. Ve benim burada, GPRA’nın [Cezayir Cumhuriyeti Geçici Hükümeti] resmi temsilcisi olarak bulunmam ve Cezayir bayrağının Akra üzerinde dalgalanması, Gana hükümetinin ve halkının Cezayir halkını desteklediğini, onların zaferine koşulsuz bir umut bağladığını ve Cezayir ordusunun şanlı askerlerine sıcak ve kardeşçe bir saygı duyduğunu kanıtlıyor.
Burada bulunmam, Cezayir’in aranızda olduğunu, onun acılarını ve umutlarını kendi acılarınız ve umutlarınız olarak benimsediğinizi ve birlik ve Afrika’nın büyüklüğü yolunda çok kesin bir şekilde büyük bir adım atıldığını kanıtlıyor.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını5 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını6 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını1 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü











