Dünya Basını
Foreign Affairs: İsrail Batı Şeria’yı çoktan ilhak etti

Tüm dünya İsrail’in aşırı sağcı hükümetinin yargıyı denetim altına alma girişimleri ve buna yönelik protestolara odaklanmışken Batı Şeria’nın yasal statüsündeki değişikliği göremedi ya da görmezden geldi. İsrail fiilen işgal ettiği Batı Şeria’yı bugüne kadar ilhak ettiğini ilan etmedi. Bunu da bölgede sivil bir yönetim kurmayarak yaptı. Bu, kısmen uluslararası hukuka aykırı olduğu kısmen de yasal ilhak durumunda Filistinlilerin şu an belirsiz olan statüsünün “vatandaş” olarak getireceği ek yükümlülüklerden kurtulmak içindi. Ancak İsrail hükümet koalisyonu kurulurken Dini Siyonizm Partisi Bezalel Smotrich’e daha önce askerlerin elinde olan Batı Şeria’nın sivil işleri devredildi. Yani İsrail’in bir bakanı artık Batı Şeria’da yetki sahibi. Foreign Affairs, bu durumun resmen duyurulmasa da ilhak olduğu görüşünde. Haaretz’in köşe yazarı ve politika araştırmacısı Dahlia Scheindlin ile İbrani Üniversitesi’nde sosyoloji doçenti olan Yael Berda, fiilen işgalinden bu yana Batı Şeria’nın yasal statüsünün geçirdiği evrimi inceliyor.
Makalenin tamamını dikkatinize sunuyoruz:
***
İsrail’in Batı Şeria’yı İlhakı Çoktan Başladı
Netanyahu İşgali “Sivilleştirmek” İçin Harekete Geçti
Ülke tarihinin en sağcı hükümeti olan İsrail koalisyon hükümeti, yargıyı zayıflatacak ve denge ve denetleme mekanizmalarını ortadan kaldıracak reformlar önerdiği için eleştirilerin hedefi oldu. İsrail’de şimdiye kadar görülen en büyük protestolara yol açan olan bu reformlar, ülke içi ve dışındaki muazzam tepkilerin ardından askıya alındı. Ancak hükümetin neredeyse hiç dikkati çekmeyen bir başka hamlesi aynı derecede önemli.
Kasım 2022’de İsrail’in aşırı sağcı fraksiyonları parlamentoda çoğunluğu kazandı. Kısa bir süre sonra, bazı yönlerden anayasa gibi işleyen devletin Temel Yasasını değiştirerek hükümetin, Savunma Bakanlığı bünyesinde yeni bir özel bakan atamasına izin verdiler. Şubat 2023’te İsrail’in aşırı milliyetçi koalisyon hükümeti yeni bakanın ne yapacağı konusunda anlaştı: Daha önce İsrail Savunma Kuvvetleri’nin (IDF) münhasır yetkisinde olan Batı Şeria’da bazı sivil yetkileri üstlenmek. Bu idari değişiklik, İsrail’in Batı Şeria üzerinde egemenliğini ilan etmesi anlamına geliyor ki bu da BM Şartı’nın toprak ilhakı yasağını ihlal ediyor. İsrail’in önde gelen üç sivil toplum ve insan hakları örgütü, bürokratik değişimin Batı Şeria’nın hukuken ilhakı anlamına geldiği konusunda ısrar etti. Bu devir, İsrail’in Batı Şeria’daki işgalinin geçici olduğu yanılsamasını yıkmakta; İsrailliler ve Filistinliler için eşit olmayan, iki katmanlı bir hukuk sistemini daha da sağlamlaştırmakta ve İsrail’in Batı Şeria üzerindeki kalıcı kontrolünü pekiştirmektedir.
Yetki devri aslında İsrail’in Filistin toprakları üzerindeki hakimiyetini garanti altına alan onlarca yıllık politikaların doruk noktasıdır. Ancak hükümet şimdi İsrail’in uluslararası hukuk karşısındaki konumunda önemli ve muhtemelen dehşet verici bir dönüşümü temsil eden eşiği aştı. İsrail’in artık Batı Şeria’yı ilhak ettiğini resmen ilan etmesine gerek yok. İş tamamlanmıştır.
Benim için sivil, senin için değil
İşgal otoritesinin değişmesi Batı Şeria’daki Filistinlilerin ve İsrailli yerleşimcilerin günlük yaşamlarını etkileyecek. Filistinliler askeri kontrol altında kalırken, sivil bakan Yahudilerin işlerini yönetecek bir “yetkili kuruma” liderlik edecek. Bu hamle Batı Şeria’daki yerleşimcilerin üstün statüsünü pekiştiriyor. Örneğin, IDF Filistinliler için su ücretlerini belirlemeye devam edecek, ancak yeni sivil otorite Yahudiler için suyu kontrol edecek ve iki grup için eşit olmayan su tahsisini kolaylaştıracak. Sivil otorite, işgal altındaki topraklarda sivil yönetim kurulmasını yasaklayan uluslararası hukukun temel yasalarını ihlal ederek Yahudi yerleşimciler için yerleşme ve altyapıyı teşvik edecek ve bunlara izin verecektir. Temel uluslararası yasağı hiçe sayan bu yeni yetkililer, uluslararası hukukun tüm kısıtlamalarını görmezden gelecektir. Sivil bakan arazi tahsisi ve planlaması, enerji ve iletişim ağlarını kontrol edecektir. Kimlerin ev, okul ve kamu yapıları inşa edebileceğine ve daha önce Yahudi yerleşimlerini genişletme ve Filistinlileri baskılama aracı olarak IDF tarafından uygulanan, hangi toplulukların yıkılacağına karar verme yetkisine sahip olacak.
Bu değişikliğin sonuçları, göreve seçilen bakanın ideolojisiyle daha da kötüleşiyor. Aynı zamanda İsrail’in maliye bakanı olan ve ülkenin en açık şekilde Yahudi üstünlüğünü savunan partisine liderlik eden Bezalel Smotrich bu göreve talip oldu. Siyasi kariyerini Arap karşıtı ırkçılık üzerine inşa etti. 2017’de Filistinlilerin İsrail kontrolüne tamamen boyun eğdirilmesini öngören ve Filistinlilerin ulusal kaderini tayin hakkını sonsuza dek gündemden kaldırmayı hedefleyen bir plan yayınladı. Ürdün Nehri’nin batısındaki tüm toprakları kapsayan Yahudi egemenliğinde bir devlet önerdi ve direnenleri sürgün etme ya da şiddetle bastırma çağrısında bulundu. Smotrich, Batı Şeria’daki bir Filistin kasabası olan Hawara’nın “yok edilmesi” gerektiğini söyledi. Bu yorum, Filistinlilerin düzenlediği bir saldırıda iki İsraillinin ölmesi ve İsrailli yerleşimcilerin kasabaya yönelik bir katliam başlatmasından günler sonra geldi. Smotrich’in sözleri kanunsuz saldırıyı etkili bir şekilde mazur gösterdi ve gelecekteki saldırıları teşvik etti. Smotrich, İsrail’in yaklaşık iki milyon Arap vatandaşının varlığını reddetti; 2021’de yaptığı bir açıklamada İsrail’in ilk başbakanının 1948’de kurulan yeni İsrail devletinden tüm Filistinlileri kovarak “işi bitirmemesinin” bir hata olduğunu söyledi.
Smotrich, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun hükümetine katılmanın şartı olarak bakan olmayı talep etti; birkaç yıldır Batı Şeria üzerindeki IDF kontrolünü zayıfladığı yönündeki suçlamaya öncülük etmişti. Yeni yetkileri tüm bölgedeki Filistinlileri etkileyecek çünkü yerleşim planları ve İsraillilerin araziyi diğer kullanım şekilleri Filistinlilerin yaşamını altüst edecek şekilde tasarlandı. Smotrich, oradaki Filistinlilerin suya, toprağa, altyapıya ve uluslararası ajans ve şirketlerin kalkınma yardımlarına erişimini engellemeyi gerektiren yerleşim planlarını geliştirebilir ve geliştirecektir. Artık Batı Şeria’nın yüzde 60’ını oluşturan ve bölgedeki tüm İsrail yerleşimlerini kapsayan C Bölgesi’nde Filistinlilerin geçim ihtimalini ortadan kaldırabilir. C Bölgesi’nde yaklaşık 200.000-300.000 Filistinli yaşıyor. Birçoğu çiftçilik ya da çobanlıkla geçiniyor. Bugün bile İsrailli yetkililer konut inşaatı izinlerini engelliyor, su kuyularını yıkıyor ve okulları yerle bir ediyor; ancak artık bu kararlar ideolojik aşırılık yanlısı sivil liderler tarafından verilecek. İsrail’in sağ kanadı C Bölgesinin tamamen Yahudi yerleşimcilerin olduğu iddiasına başvuracak.
Yavaş yavaş
Elbette İsrail Batı Şeria’yı ilhak için on yıllardır, daha az belirgin yollarla da olsa, adım adım ilerliyor. Bir yandan İsrail, Filistinlileri (ve teorik olarak işgal altındaki tüm toprakları) askeri yönetim altına alarak bölgede ayrı ve eşit olmayan yasal rejimler kurarak İsrail kontrolünü geçici olarak göstermeye çalıştı. Aynı zamanda İsrail, daha fazla yerleşimci çekmek, “normal” yaşamı teşvik etmek ve İsrail’in işgalindeki topraklarda varlığını sağlamlaştırmak için Yahudi vatandaşlara sivil yasa uygulamasını genişletti. Gerçekte Filistinliler hiçbir zaman sadece IDF tarafından yönetilmedi. İsrail, devletten ayrı geçici işgal rejimi imajını bir hile olarak yarattı. Batı Şeria’da sivil ve askeri kontrol arasındaki çizgi 1967’den beri bulanık.
İsrail 1967 savaşında Batı Şeria’nın kontrolünü ele geçirdi ve bir yıl içinde İsrailliler burada yerleşim birimleri kurmaya başladı. İsrail yasama organı da neredeyse hemen işgale dahil oldu. Temmuz 1967’de Knesset, İsrail ceza kanununu Batı Şeria’daki vatandaşlarına uygulayan ilk yasayı kabul etti; bu, Filistinliler İsrail askeri hukukuna tabiyken bölgedeki İsraillileri normal İsrail sivil hukukunun yargı yetkisi altına sokmaya yönelik ilk adımdı.
1967 ve 1981 yılları arasında İsrail ordusu işgal altındaki toprakların sivil ve askeri işlerini doğrudan yönetti. İsrail hükümeti 1981 yılında Batı Şeria ve Gazze için IDF komutası altında sivil bir yönetim kurdu. Ancak uygulamada, İsrail hükümetinin bakanlıkları, örneğin ekonomi politikasını belirleyerek, sağlık düzenlemelerini yaparak ve yollar inşa ederek Filistinlilerin yaşamını dolaylı olarak yönetti. Zamanla, ordu Filistinliler üzerinde politika yürütürken, özel düzenlemeler sivil makamların Yahudi yerleşimciler için İsrail yasalarını uygulamasını sağladı ve işgal altındaki Batı Şeria’da yaşayan Yahudiler için ayrı ve farklı uygulamalar yarattı. Yerleşimciler ulusal sigortadan, oy hakkından ve kaynaklara erişimden yararlandılar. Ancak yerleşim yerlerindeki Yahudi yaşamını yöneten yasal otorite teknik olarak ordunun elinde kaldı.
Sivil ve askeri yetkililer birlikte Batı Şeria’da sadece insanları değil toprağı da yönetiyordu. Hem askeri hem de sivil organlar tarafından uygulanan ve İsrail’in sivil Yüksek Mahkemesi tarafından desteklenen yasal prosedürler aracılığıyla İsrail, Batı Şeria’da askeri amaçlar, tarım ya da yerleşimler yani Filistinlilerin kalkınması dışında her şey için kullandığı geniş toprak parçalarının sahibi gibi hareket etti.
Kısacası, 1967 savaşının bitiminden bu yana İsrail hükümetinin üç kanadı da işgalle meşgul. İlk yıllarda İsrail’in işgalinin ne kadar süreceği belli değildi, ancak geriye dönüp bakıldığında, İsrail devletinin tüm kollarının boğazına kadar işgale bulaşmış olması, İsrail’in Batı Şeria’da kalıcı olduğunun habercisiydi.
Başından beri orada
Belki de İsrail’in ilhakçı tasarımları en başından beri açık olmalıydı. Ne de olsa Doğu Kudüs’ü 1980’de (1967’de fiilen ilhak ettikten sonra) ve Golan Tepelerini 1981’de uluslararası hukuku ihlal ederek resmen ilhak etti.
Ancak İsrail hem uluslararası toplumu hem de kendisini Batı Şeria ve Gazze’yi farklı ve geri döndürülebilir bir askeri rejimle yönettiğine ikna etmeyi başardı. İsrail bunu, gerektiğinde yerleşimleri kaldırma geçmişini öne çıkararak yaptı. 1979’da İsrail, Mısır’la, İsrail’in Sina üzerindeki kontrolünden vazgeçtiği ve yarımadadaki yerleşimlerini dağıttığı çığır açıcı bir barış anlaşması imzaladı. Dört yıldan uzun süren Filistin intifadasının ardından 2005 yılında İsrail Gazze’deki yerleşimlerini de geri çekti. Bu hamleler İsrail’in işgalini ve yerleşimlerini geri döndürülebilirmiş gibi gösterdi. Ancak her iki durumda da İsrail Batı Şeria’daki hakimiyetini sağlamlaştırmayı başardı: Mısır’la yapılan barış İsrail’in üzerindeki Filistin topraklarından vazgeçme baskısını azalttı. Yerleşimlerin Gazze’den çekilmesi Filistin yönetimini böldü. Birçok Filistinli İsrail’in Gazze’den çekilmesini militan stratejilerin işe yaradığının kanıtı olarak yorumladı ve bu da Hamas’ın 2006’da seçimleri kazanarak Gazze’yi ele geçirmesine, Batı Şeria’nın ise El Fetih Partisi tarafından yönetilmeye devam etmesine yol açtı. Bu ayrışma ve İsrail’in Gazze’yi neredeyse hava geçirmez bir şekilde dışarıya kapalı hale getirmesi Filistin toplumunu parçaladı ve barış sürecinin dondurulmasına yardımcı oldu.
Barış sürecinin kendisi de İsrail’in Batı Şeria’daki işgalini geçici olarak göstermesine izin verdi. İsrail, 1990’larda askeri yönetime son verme niyetinin sinyallerini vermeye başladı, ancak bunun ne anlama geldiği konusundaki muğlaklığa sarıldı: 1990’ların Oslo anlaşmaları hiçbir zaman bir Filistin devleti ya da İsrail’in nihai sınırlarını çizecek, yerleşimlerin genişlemesini sona erdirecek, 1948’den kalma Filistinli mültecilerin kaderini belirleyecek ya da Filistinlilerin Doğu Kudüs üzerindeki iddialarını ele alacak bir nihai statü düzenlemesi vaat etmedi. Anlaşmalar sadece bu endişeleri eninde sonunda giderecek bir sürecin ana hatlarını çiziyordu. İsrail hükümeti 2000 yılındaki müzakerelerde bir Filistin devleti olasılığını resmen kabul ettiğinde, Oslo süreci çöküşün eşiğindeydi ve taraflar savaştan bir adım uzaktaydı. Yine de İsrailliler ve Batılı müttefikleri, İsrail’in nihayetinde Batı Şeria’daki işgalini sona erdirmeyi umduğunu söyleyebiliyorlardı. Şimdi yeni hükümet bölgeye ilişkin niyetlerini açıkça ortaya koydu ve İsrail’in iki devletli çözüme olan sözde bağlılığını bile sona erdirdi.
Tanrı’nın planı mı?
Hükümet Batı Şeria’nın kontrolünü neden şimdi sivil bir otoriteye devretti? Muğlaklık onlarca yıldır İsrail’e iyi yaradı. Ancak mevcut koalisyon hükümetindeki aşırı sağcı politikacılar, Kasım 2022’de mecliste kesin bir çoğunluk elde ettikten sonra, yakın zamanda bir daha gelmeyeceğini bildikleri bir fırsatla başarıya ulaşmanın heyecanını yaşıyorlar. Teokratik ilkelerle hareket ediyorlar ve Yahudi egemenliğine kafayı takmış durumdalar. Yargının içini boşaltma planlarının gerçek amacı, Filistin halkı üzerinde kalıcı Yahudi üstünlüğünün önündeki son engeli de ortadan kaldırmaktır. Aslında İsrail’de genel olarak daha teokratik ve otokratik bir yönetim biçimi tesis etmek istiyorlar. İsrail demokrasisinin itibarı onları ilgilendirmiyor; liberal demokrasinin erozyona uğramasını memnuniyetle karşılıyorlar. Dahası, Smotrich ve müttefikleri yerleşimcileri görünürde IDF kontrolü altındaki yaşamın sıkıntılarından kurtarmayı arzuluyor. Bu değişimin sembolik bir boyutu da var: Bazı yerleşimciler için Yeşil Hat içinde İsrail vatandaşlarından farklı olarak ordu tarafından yönetilmek bir aşağılanma, Tanrı’nın Yahudilerle ilgili planlarıyla alay etmek anlamına geliyor.
Şimdiye kadar hükümetin hamlesi işe yaradı. Dünya İsrail yargısına yönelik saldırıya ve İsrail ile Gazze’deki Filistinli militanlar arasındaki şiddete odaklanmış durumda. Ancak bölge ve yurtdışındaki siyasi liderler, bizim ve diğer meslektaşlarımızın Foreign Affairs’de tartıştığı gibi, İsrail’in Ürdün Nehri ile Akdeniz arasındaki topraklarda tüm İsrailliler ve Filistinliler üzerinde kalıcı, iki katmanlı bir kontrol sistemi inşa ettiği gerçeğinden artık kaçamazlar. İsrail’in müttefikleri, Netanyahu koalisyonunun uluslararası hukuka uyması konusunda ısrarcı olmalı. İsrailliler de baskı uygulamalı. Birçoğu, İsrail demokrasisini Netanyahu’nun önerdiği reformlardan korumak için şimdiden toplandı. Ancak İsrailliler, Batı Şeria üzerindeki yetki devrinin yani bölgenin hukuken ilhakının demokrasinin önünde bu koalisyonun şu ana kadar yaptığı her şeyden daha büyük bir engel teşkil ettiğini de kabul etmeli.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Avrupa6 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’












