Bizi Takip Edin

Avrupa

Fransa’da isyan: Sonuçlar ve olasılıklar

Yayınlanma

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, bu hafta başında 220 seçilmiş belediye başkanı ile bir araya geldi. Bazı belediye başkanları, özellikle de sağa yakın olanlar, 17 yaşındaki Cezayir asıllı genç Nahel’in polis tarafından öldürülmesinin ardından başlayan olayları bastırmada Paris’in yetersiz kaldığını düşünüyordu. İçişleri Bakanlığı açıklamasına göre gösteriler boyunca toplamda 99 belediye binası saldırıya uğramıştı. Fransız Belediye Başkanları Birliği (AMF) Başkanı David Lisnard, ‘kentsel ayaklanma’ terimini kullanarak, bunların daha sonraki yıllarda da yaşanacağını söylüyor ve ekliyordu: “Bu da elbette düzeni yeniden tesis etmek için derhal harekete geçilmesini ve otoritenin yeniden tesis edilmesini gerektiriyor ki ben de size bunu söylüyorum ve aynı zamanda son otuz yıldır yapılandan tamamen farklı, derin bir çaba da gerekiyor.”

Sosyal medyayı kısıtlama fikrini de bu toplantıda ortaya attı Macron. Fransa Cumhurbaşkanı, “İşler çığırından çıktığında, belki de [sosyal medyaya] erişimi düzenlemek ya da kesmek gerekebilir,” diyordu. İçişleri Bakanlığı, Fransa’nın interneti keseceğine ilişkin yaygın dedikodular için ‘sahte haber’ açıklaması yapmak zorunda kalmış ve bunun Fransa’da ‘yasadışı’ olduğunu savunmuştu. Ama belli ki cin şişeden çıkmıştı. Siyasi kariyerine 1970’li yıllarda troçkist olarak başlayan, sonrasında bir süre Sosyalist Parti’ye katılan ve nihayetinde bir dönem Jean-Marie Le Pen’in liderlik ettiği Ulusal Cephe’nin desteğiyle 2014 yılında Béziers belediye başkanı seçilen ve 2022 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Marine Le Pen’i destekleyen Robert Ménard, Macron’un toplantıda sarf ettiği sözleri kamuoyuna ilan ediyordu: Cumhurbaşkanı, Snapchat, TikTok, Instagram gibi sosyal medya platformlarına erişimin kesilmesini önermişti.

‘Artan şiddet olayları’ yeni mi başladı?

Belediye binalarının ve bazı belediye başkanlarının isyan sırasında saldırıya uğramasına Fransız devletinin bulduğu çözüm, yerel yöneticilere merkezi yönetim kalkanını genişletmek. Yerel ve bölgesel yönetimlerden sorumlu bakanı Dominique Faure, başta belediye başkanları olmak üzere yerel seçilmiş yetkililerin daha iyi korunması için hükümetin 5 milyon avro ayıracağını açıkladı. Le Monde’a verdiği mülakatta Faure, yerel seçilmiş yetkilileri destekleme planını özetleyerek, daha iyi fiziksel ve yasal korumalar için finansmanın yanı sıra belediye başkanları için psikolojik desteği de içeren 12 önlem alınacağını söyledi.

Bu önlemler arasında yerel yöneticilerle savcılar arasındaki ilişkiyi güçlendirmek, yerel yöneticilerin yasal ve mali korumasını artırmak gibi maddeler yer alıyor. Bakan, sonbaharda Fransa parlamentosuna, yerel seçilmiş yetkilileri taciz etmekten suçlu bulunanlar için ‘ağırlaştırılmış’ bir suçlama yaratacak ve hakimlerin bu kişilere daha ağır cezalar vermesini sağlayacak bir yasa sunulacağını da sözlerine ekledi.

Paris’in L’Häy-les-Roses banliyösünün belediye başkanı Vincent Jeanbrun’un evi gösteriler sırasında hedef alınmıştı. Yerel yönetimlere merkezi denetimin artırılmasının başlıca gerekçelerinden biri de bu. Fakat ‘artan şiddet olayları’ Nahel isyanının öncesine dayanıyor. Saint-Brevin-les-Pins Belediye Başkanı Yannick Morez, evinin kundaklanmasının ardından görev süresini erken tamamlamıştı. Kasabasında kurulması planlanan sığınmacı merkezi nedeniyle sağcıların hedefi haline gelen Morez, 9 Mayıs günü istifa etmişti. İstifa nedeni, protesto gösterisi düzenleyen sağcı grupların evinin önünde çıkardığı yangındı. Morez, istifa mektubunda, özellikle evinin yanması ve devlet desteğinin eksikliği nedeniyle bu kararı aldığına işaret etmişti.

Anaakımlaşan sağ, sağcılaşan anaakım

Başını göçmen kökenli gençlerin çektiği son isyan dalgasındaki hem haklı, hem kör şiddetin başta Ulusal Birlik olmak üzere Fransız sağı tarafından kullanılması bu nedenle ‘samimi’ olmaktan uzak. Fransa’da şiddet 28 Haziran’da ve göçmenlerle başlamadı; bundan sonra da tek kaynağı bu olmayacak. Örneğin Nahel’in öldürülmesinden çok kısa bir süre önce, 14 Haziran’da, 19 yaşındaki Gineli göçmen Alhoussein Camara Fransa’nın güneybatısındaki Angoulême kasabasında işe giderken polis memurları tarafından durdurulmaya çalışıldı ve nihayetinde göğsünden vurularak öldürüldü. Camara’nın avukatları, Nahel sonrası patlayan tepkinin neden Gineli göçmen için gösterilmediğini şaşkın içinde merak ediyorlar. Bu genç depo işçisinin katline neden sessiz kalındığının şu anda bir önemi yok. Önemli olan, karşı-şiddetin olmadığı örneklerin varlığına rağmen Afrikalı göçmenlere muamelenin pek değişmemesi.

Bununla birlikte, Fransa’da ve genel olarak Avrupa’da, avro bölgesindeki krizin ardından öne sürülen kemer sıkma politikalarına karşı başlayan ‘popülist’ tepkinin anaakımlaşma sürecinin yeni bir aşamaya geçtiğini söylemek mümkün. Bunun tersi de doğru; Avrupa’da ‘merkez’ olarak bilinen siyaset yelpazesinin son on yılda hızla kendi sağındaki unsurlara yanaşmaya başladığını görüyoruz. Macron yönetiminin Marine Le Pen ve partisi tarafından ‘bir avuç haydutu engelleyememek’ ile suçlanması, başta Fransız Komünist Partisi (PCF) olmak üzere parlamenter solun ‘şiddetle arasına mesafe koyması’ ve hatta yer yer karşısına alması, ‘kanun ve nizam’ın temsilcisi olarak Ulusal Birlik’i gitgide ön plana çıkarıyor.

Göçmen meselesi elbette bu tabloda önemli bir yer tutuyor; ama yalnızca bir parça. Tablonun diğer unsurları arasında, Fransa’nın gerileyen ve gerilemeyi durduramayan bir emperyalist güç olarak iktisadi olarak en büyük rakibi Almanya’ya bir türlü ayak uyduramaması da yer alıyor. Fransız sermayesi, Alman ‘rakibi’ karşısında bir hayli verimesizleştiğini düşünüyor; işgücü maliyetlerini hâlâ çok yüksek buluyor; resmi haftalık çalışma saatleri AB’nin neredeyse en altında; ‘teknolojik atılım’ için gereken nitelikli işgücünü bulmak için çırpınıyor (hâlâ bulamadı); ve şu ya da bu boyutta bir militan sendikacılık rahatsızlık vermeye devam ediyor.

Ulusal Verimlilik Konseyi’nin 2019 yılında yayınladığı bir rapor, Fransa’da düzenin içinde bulunduğu fasit daireyi özetliyor. Rapor, okuldan ayrılanlar arasında beceriler açısından büyük bir uçurum olduğunu, yüksek performans gösterenlerin Avrupa ortalamasının oldukça üzerinde olduğunu ama düşük performans gösterenlerin (ezici çoğunluğu daha az varlıklı ailelerden gelenler) AB ve OECD ortalamalarına göre önemli ölçüde daha kötü performans gösterdiğini belirtiyor. Bir başka çarpıcı veri, aslında uzunca bir süre Almanya ile başa baş giden işgücü verimliliğinin 1990’larla birlikte düşmeye başlaması. Rapora göre, “Fransız işgücünün becerileri OECD ortalamasının altındadır ve herhangi bir iyileşme belirtisi görülmemektedir.”

Emeklilik reformu, göçmen sorunu ve sağın yükselişi gibi meseleleri bu ‘Fransız gerileyişi’ üzerinde değerlendirmek gerekiyor. Almanya ‘nitelikli göçmen emeği’ni seçip seçip alırken, Fransız sağcılarına göre ülkelerine ‘çer-çöp’ kalıyor. Zaten tüm bu ihtiyaçlar nedeniyle, Le Pen’in partisi göçün tamamen ortadan kaldırılmasını değil, yıllık kotasının düşürülmesini istiyor. Eski Fransız sömürgelerinde yaşayanlara çifte vatandaşlık hakkının tanınmaması da bu kapsamda yer alıyor. Afrika’dan Fransa’ya işçi göçü, ‘feasible’ bulunmuyor.

Bu kapsamda Ulusal Birlik’in Adalet Bakanlığı’nın bütçesinin artırılmasını istemesi, yeni cezaevleri inşa edilmesini savunması, polisin ‘meşru savunma hakkı’nı koruması ve yine polisin telefon dinleme ve internet iletişimini denetleme yetkilerini genişletmesini talep etmesi göçmen sorunundan ibaret olmayan bir yeniden düzenleme arzusuna işaret ediyor. Bunun hukuki karşılığının eski usül yerli-sömürge ayrımının yer aldığı ‘sömürge hukuku’ olması muhtemel. 

Yeni merkantilizmin iktidara yürüyüşü

Burada esas mesele, uluslararası durum. Fransa’da ‘kanun ve nizam’ın en büyük koruyucusu olarak öne çıkan Ulusal Birlik’in şansı yükseliyor. Buna, ikna edici bir iktisadi programın da eşlik etmesi gerekir.

Bu program, ‘Bidenomics’ adı altında ABD’de yükseliyor. Ulusal Birlik’in programında yer alan Fransa’nın yeniden sanayileşmesi, Fransız üreticileri korumak için ithalat tarifelerinin artırılması, KOBİ’ler için faiz indirimi, vergilerin düşürülmesi de prestijini artıran yeni merkantilist düşüncenin Fransa’da ağaçtan düşecek kadar olgunlaştığına işaret ediyor. Ülkenin ticaretinin yüzde 60’ından fazlasının AB içinden geldiği düşünüldüğünde, basit bir ‘otarşik’ anlayışın işe yaramayacağı görülüyor; zaten Le Pen’in de ‘korumacılık’ın ötesinde böyle bir planı yok. Macron’un, üzerine ne kadar düşündüğü tartışmalı, ‘Avrupa’nın stratejik özerkliği’ iddiasının da bu bağlamda ‘Avrupa Ulusal Federasyonu’ öneren Ulusal Birlik’in önündeki taşları temizlediğine işaret etmeliyiz.

Üstelik bu konuda Ulusal Birlik’in yalnız olmadığını da hatırlatmalıyız. İsyanlar boyunca, Nicolas Sarkozy’nin kurucusu olduğu Les Républicains (LR) yetkilileri, etno-milliyetçiliğin gazına bastılar. Örneğin LR’nin Senato grubu lideri Bruno Retailleau, 5 Temmuz’da Franceinfo radyosuna verdiği demeçte, “[İsyancılar] Elbette Fransızlar ama kimliklerinden dolayı Fransızlar. Ne yazık ki ikinci, üçüncü nesilde etnik kökenlere doğru bir gerileme söz konusu,” diye konuştu. ‘Merkez’ sağın, bunu seçmenini Le Pen’e kaptırmamak için yaptığı iddia ediliyor. Ama bu fazlasıyla basit bir çıkarım olur. Anaakımın ya da ‘merkez’in sağcılaşması, sağın da önünü açıyor.

Nitekim LR Başkanı Eric Ciotti, isyancıları ‘barbarlar’ olarak tanımladıktan sonraki birkaç gün içinde güvenlik ve göç karşıtı tekliflerde bulundu. Önlemler kataloğu, Le Pen’inkilerle çarpıcı bir benzerlik taşıyordu: Cezaevi kapasitesini keskin bir şekilde arttırmak, cezai sorumluluk yaşını 16’ya düşürmek, suçluların ebeveynlerine verilen yardımları kaldırmak ve çifte vatandaşlığa sahip suçluların Fransız vatandaşlıklarını ellerinden almak.

Le Pen’in ‘Melonileştirilmesi’

Geriye ise Le Pen’in ‘Melonileştirilmesi’ kalıyor. Bunun Avrupa çapında bir kurgu gerektirdiği açık. 2024 yılındaki Avrupa Parlamentosu seçimleri bu bakımdan hayli kritik. İtalyan Meloni’nin bağlı bulunduğu Avrupa Muhafazakârlar ve Reformcular (ECR) grubu ile Le Pen’in bağlı olduğu Kimlik ve Demokrasi (ID) grubu arasındaki temasların ittifakla sonuçlanıp sonuçlanmayacağı, gidişata ilişkin fikir verecektir. ‘Merkez’ sağ Avrupa Halk Partisi’nin (EPP), Alman Hıristiyan Demokratların da zorlamasıyla ID’ye kapıları kapatmasının sonuçları da belli olacaktır.

Fransız isyanının ve bunun özellikle Almanya’ya etkilerinin, Avrupa’daki sağın geleceğine ilişkin kritik önemde olduğunu kabul etmeliyiz. ABD’nin iktisadi siyaseti ve Demokratlar ile Cumhuriyetçilerin birbirine iktisadi planda yakınlaşma ihtimali, Avrupa’da da yeni merkantilist-korumacı sağın yükselişine kan taşıyacaktır. Pleblerin programsız isyanı, cehennemin kapılarını açabilir.

Avrupa

Avrupa’daki orman yangınları 3,1 milyar avro hasara yol açtı

Yayınlanma

Financial Times, Fransa, İspanya, Portekiz, Yunanistan ve Romanya’yı etkileyen orman yangınları ile aşırı sıcakların 2026 yangın sezonunun ilk iki ayında 3,1 milyar avro ekonomik kayba neden olduğunu bildirdi. Gazete, bu rakamın yanan alanların eski haline getirilmesi maliyetini yansıttığını ve nihai hasarın çok daha yüksek olacağını belirtti.

Financial Times (FT), Fransa, İspanya ve Avrupa’nın diğer bölgelerini etkisi altına alan orman yangınları ile aşırı sıcakların, 2026 yılı yangın sezonunun ilk iki ayında 3,1 milyar avroluk ekonomik kayba neden olduğunu bildirdi.

Gazete, Avro Bölgesi’nde en çok etkilenen beş ülke olan Fransa, İspanya, Portekiz, Yunanistan ve Romanya’daki olağanüstü yüksek sıcaklıklar ile orman yangınlarının yol açtığı hasarı hesapladı.

FT, 3,1 milyar avroluk rakamın yanan alanların önceki durumlarına getirilmesi için gereken restorasyon maliyetine ilişkin bir tahmin olduğunu belirtti.

Elde edilen rakam, Avrupa Komisyonu’nun metodolojisine dayanıyor ve Fransız hükümetinin hesaplamalarıyla örtüşüyor; ancak Avrupa Komisyonu’nun tüm AB için yıllık ortalama hasarı 2,5 milyar avro olarak öngören tahmininden farklılık gösteriyor. Yayında, nihai hasar tespitinin çok daha yüksek çıkacağı ifade edildi.

Fransa’nın savunma ve havacılık sanayisinin merkezi konumundaki Gironde bölgesinde çıkan yangınlar, jet motoru üreticisi Safran, havacılık şirketi Dassault Aviation ve roket üreticisi ArianeGroup gibi şirketleri üretimi durdurmaya ve personeli tahliye etmeye zorladı.

Kuraklık nükleer santralleri ve nehir taşımacılığını vurdu

FT, kuraklığın yarattığı ekonomik sonuçlara da dikkat çekti. Romanya’da Temmuz ayı sonunda Tuna Nehri’ndeki su seviyesinin rekor düzeyde düşmesi nedeniyle Çernavoda Nükleer Santrali’nin birinci ünitesi devreden çıkarıldı.

Macaristan’da ise 2 Ağustos’ta Tuna’nın sığlaşması sebebiyle ülkenin tek nükleer santrali olan Paks tamamen durduruldu.

Macaristan Başbakanı Péter Magyar, enerji sistemi üzerindeki büyük yük nedeniyle halkın “en kritik beş günü” yaşayacağı uyarısında bulundu.

Yayında ayrıca kuraklığın Ren Nehri’ndeki su seviyesini de düşürdüğü belirtildi. Tuna’daki sığlaşmayla birlikte bu durum, mal tedarikinde aksamalara ve üretimde kesintilere yol açtı.

Avrupa iklim servisi Copernicus’un verilerine göre Haziran 2026, Batı Avrupa’da kayıt tutulan en sıcak haziran ayı oldu.

Robert Koch Enstitüsü’nün tahminlerine göre, 2026’nın başından bu yana Almanya’da aşırı sıcaklar 5 bin 120 kişinin ölümüne neden oldu; ölümlerin çoğu Haziran sonuna rastladı. Bu bilgileri Reuters aktardı.

Avrupa Orman Yangını Bilgi Sistemi’nin (EFFIS) 30 Temmuz itibarıyla derlediği verilere göre, yıl başından bu yana Avrupa Birliği ülkelerinde 434 bin 976 hektar alan yandı.

Bu rakam, geçen yılın aynı dönemindeki 346 bin 836 hektarlık yanmış alan miktarının üzerinde.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Sadiq Khan, Palantir’i “ihale kurallarına uymamak” ile suçladı

Yayınlanma

Londra Belediye Başkanı Sadiq Khan adına çalışan avukatlar, başkent polisinin, Palantir ile işbirliğinde ihale kurallarını ihlal ettiğini iddia etti.

Teknoloji şirketi, Khan’ın belediye başkan yardımcısının, yapay zeka ve veri analizi hizmeti sağlanması amacıyla Metropolitan Polisi ile yapılan 50 milyon sterlinlik sözleşmeyi onaylamayı reddetmesinin ardından, haziran ayında Yüksek Mahkeme’de Belediye Başkanı’nın Polislik ve Suçla Mücadele Ofisi aleyhine dava açtı.

Palantir, belediye başkanının sözcüsüne atfedilen ve şirketin belirtilmeyen “değerleri ve etik ilkeleri”ne atıfta bulunan açıklamaları gerekçe göstererek, Khan’ın ofisinin sözleşmeyi hukuka aykırı ve “mantıksız” bir şekilde engellediğini iddia ediyor.

Palantir’in Birleşik Krallık CEO’su Louis Mosley, Khan’ın kararının siyaseti Londralıların güvenliğinin üstünde tuttuğunu savunurken, Metropolitan Polis Komiseri Mark Rowley ise polis teşkilatının Palantir teknolojisine erişememesinin, teşkilatın bütçesindeki kesintilerin etkisini daha da kötüleştireceğini belirtti.

Geçen perşembe günü sunulan ve POLITICO tarafından incelenen duruşma öncesi savunma beyanında, belediyenin polis departmanı MOPAC’ın avukatları Palantir’in iddiasının “haksız olduğunu ve reddedilmesi gerektiğini” belirterek, Londra Emniyet Müdürlüğü’nün “hukuka aykırı bir ihale süreci yürüttüğünü” savundu.

Açıklamada, Londra Emniyet Müdürlüğü ile Palantir’in 2025 yılında teknolojinin bir pilot uygulamasını tasarladıkları ve böylece tutarın, MOPAC onayı gerektirecek 500.000 sterlinlik eşiğin altında kalmasının sağlandığı belirtildi.

Khan’ın emniyet ve suçla mücadele alanından sorumlu belediye başkan yardımcısının liderliğindeki MOPAC, Londra Emniyet Müdürlüğü’nü denetliyor.

Açıklamaya göre, söz konusu pilot projenin Nisan 2026’da sona ermesinden önce, Londra Emniyet Müdürlüğü ve Palantir, pilot projenin süresini uzatmak üzere Palantir’e çok daha büyük bir sözleşmeyi doğrudan vermek üzere görüşmelere başladı.

Açıklamada, Londra Emniyet Müdürlüğü’nün “her aşamada” daha büyük sözleşmeyi Palantir’e verme niyetinde olduğu belirtilirken, bu yaklaşımın şirket tarafından “desteklendiği/teşvik edildiği/yardımcı olunduğu” da eklendi.

Khan’ın avukatları, bunun kasıtlı bir “Palantir stratejisi”ni yansıttığını savunuyor. Bu stratejiye göre şirket, genellikle pilot proje olarak adlandırılan düşük maliyetli kamu sözleşmelerine, “etkili ve şeffaf rekabet ve/veya ihale kanunu gerekliliklerinden kaçınmak niyetiyle, amacı ve/veya etkisiyle” giriyor ve ardından kamu kurumunu “etkili ve şeffaf bir rekabet yürütmeden ve/veya ihale kanununa uymadan” daha fazla sözleşme vermeye “etkilemeye” çalışıyor.

Açıklamada ayrıca, Londra Emniyet Müdürlüğü’nün ihale stratejisi için MOPAC’tan onay almayı kasıtlı olarak kaçındığı ve Palantir dışındaki firmaların da yarışta olduğu izlenimini vermek amacıyla MOPAC’a defalarca “yanıltıcı ve/veya tutarsız” bilgiler sağladığı belirtiliyor.

Açıklamada, bu faktörlerin yetkililerin Khan’ın yardımcısına sözleşmenin paranın karşılığını verdiğini bildirememelerine neden olduğu ifade ediliyor.

Bir Palantir sözcüsü, savunma açıklamasını “yanlış” olarak nitelendirdi ve açıklamanın hem pilot uygulamanın sonuçlarını hem de hükümetin dış kaynak kullanımı kılavuzunu göz ardı ettiğini söyledi.

Met, devam eden dava hakkında yorum yapmayı reddetti. Dava dilekçesinde taraf olarak adı geçmemekle birlikte, davaya bir cevap sunduğunu doğruladı.

Davanın 2027 yılının Ocak ayında mahkemeye taşınması bekleniyor.

MOPAC, Met Polisi ile işbirliği yaparak, Palantir’in de teklif verebileceği, talep gören yapay zeka ve veri yetenekleri için rekabetçi bir ihale tasarlayacağını açıkladı.

Bu arada Met Polisi, teşkilat içindeki suistimalleri tespit etmek için Palantir’in yazılımını kullanan önceki pilot uygulamayı uzattı.

Okumaya Devam Et

Avrupa

NATO, Avrupa’daki nükleer silah yığınağını artıyor

Yayınlanma

NATO, Avrupa’da nükleer silahlanmayı daha da artırmaya hazırlanıyor ve Rusya sınırına yakın bölgelerde nükleer silah konuşlandırılmasını değerlendiriyor.

Geçen hafta, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Avrupa kıtasına ek ABD nükleer silahlarının konuşlandırılmasını ihtimal dışı bırakmadı.

German Foreign Policy’nin aktardığı uzmanlara göre, yeni ABD nükleer bombaları Birleşik Krallık’ta halihazırda konuşlandırılmış durumda.

Finlandiya ve Litvanya da dahil olmak üzere Rusya sınırında veya sınırına yakın ülkeler, olası ek konuşlandırma yerleri olarak gündeme getiriliyor.

Bunu mümkün kılmak için Litvanya anayasasında değişiklik yapıyor. Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ise kısa süre önce bu adımı onayladığını belirtti.

Rutte, “nükleer silaha sahip Rusya” göz önüne alındığında planın oldukça “hassas” olduğunu kamuoyuna açıkça kabul etti.

ABD, Büchel’de depolanan bombaları, “taktik” amaçlarla kullanılabilen yeni B61-12 modeliyle değiştirerek nükleer savaş eşiğini düşürdü.

Büchel’in nükleer kapasitesini modernize etmek için gerekli yenileme çalışmaları milyarlarca dolara mal oluyor.

Aynı zamanda Fransa da Almanya ile koordineli olarak ulusal nükleer kapasitesini geliştiriyor.

Rutte’den nükleer caydırıcılık vurgusu

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, 21–22 Nisan tarihlerinde İstanbul’da üye ülkelerden yaklaşık 150 uzmanı bir araya getiren bu yılki NATO Nükleer Politika Sempozyumu’nda, NATO’nun sadece konvansiyonel değil, nükleer yeteneklerini de geliştirmeye devam edeceğini zaten ima etmişti.

Rutte o sırada, “büyük istikrarsızlık dönemlerinde nükleer caydırıcılığın öneminin arttığını” söylemiş, bu nedenle caydırıcılığın “inandırıcı, güvenli ve etkili” kalmasının sağlanması gerektiğine işaret etmişti.

Bu bağlamda, “NATO’nun nükleer duruşunun kötüleşen güvenlik ortamına nasıl daha fazla uyum sağlaması gerektiği de dahil olmak üzere” “önemli kararlar” alınması gerekeceğini belirtmişti.

Rutte, o dönemde NATO’nun modernizasyonu kapsamında nükleer konulara ilişkin çalışmaların halihazırda devam ettiğini kaydetmiş; “nükleer silaha sahip Rusya” ile çatışmanın “tırmanma” riski göz önünde bulundurulduğunda bunun özellikle “hassas” bir konu olduğunu ifade etmişti.

İki ay sonra, 18 Haziran’da Brüksel’de düzenlenen olağan yıllık toplantının ardından NATO Nükleer Planlama Grubu, şu anda “NATO’nun nükleer yeteneklerini modernize etme” ve “nükleer planlama yeteneklerini güçlendirme” sürecinde olduğunu yeniden teyit etti.

Grup, gerekli “yeteneklere” bu doğrultuda “yatırım” yapacağını da ekledi.

Nükleer yeteneklerin modernizasyonu: Savaş riski arttı

Halihazırda devam etmekte olan modernizasyon, bir yandan “nükleer paylaşım” kapsamında beş Avrupa ülkesinde depolanan eski ABD nükleer bombalarının yenileriyle değiştirilmesini içeriyor.

Üst düzey askeri yetkililerin açıklamalarının da gösterdiği ve uzmanların da doğruladığı üzere, bu süreç artık tamamlandı.

Spesifik olarak, eski B61 bombaları yeni B61-12 modelleriyle değiştirilmiş durumda.

B61-12’ler, önceki modellere kıyasla önemli ölçüde daha isabetli; ayrıca ölçeklendirilebilir, yani farklı patlayıcı güç seviyelerinde konuşlandırılabilir.

Uzmanların da doğruladığı üzere, bu durum prensipte bu bombaların “taktik” amaçlarla da kullanılabileceği anlamına gelir.

Yani örneğin, düşman komuta merkezlerini ve diğer askeri altyapıyı imha etmek için olduğu kadar, düşman kuvvetlerinin yoğunlaştığı bölgeleri de yok etmek için kullanılabilirler.

Prensipte savaş alanında kullanılması bile düşünülebilir. Bu durum, bombaların kullanım eşiğini düşürüyor ve nükleer savaş riskini artırıyor.

Söz konusu ABD bombaları, Eifel bölgesindeki Büchel’deki hava üslerinde, Belçika’daki Kleine Brogel’de, Hollanda’daki Volkel’de, İtalya’daki Aviano ve Ghedi’de ve Türkiye’deki İncirlik’te konuşlandırılmış durumda.

Uzmanlara göre, şu anda herhangi bir anda kullanıma hazır toplamda yaklaşık 100 nükleer bomba bulunuyor. Büchel için şu ana kadar belirtilen rakam 20

Nükleer bomba modernizasyonunda F-35 faktörü

Yeni B61-12 bombalarına geçiş, başka modernizasyon önlemleriyle birlikte gerçekleşiyor. Bunlar arasında özellikle yeni ABD yapımı F-35 avcı uçaklarına geçiş yer alıyor.

Nükleer paylaşım programına dahil olan tüm silahlı kuvvetler halihazırda F-35 uçaklarına sahip ya da bunları edinme sürecinde.

Buna, 10 milyar avro karşılığında 35 adet F-35 uçağı satın alan Alman Silahlı Kuvvetleri (Bundeswehr) de dahil.

F-35’leri işletmek için Büchel Hava Üssü’nün kapsamlı bir yenileme sürecinden geçmesi gerekiyor.

Diğer hususların yanı sıra, görev kontrolü için tamamen yeni bir altyapıya ihtiyaç duyuluyor. Yenileme çalışmalarının en geç 2027 yılına kadar tamamlanması planlanıyor.

Yoğun zaman baskısı ve ABD’nin belirli güvenlik şartları (örneğin, Çin’de üretilen çeliğin bile kullanılamaması gibi) şu anda maliyetleri hızla artırıyor.

İlk planlarda maliyetin 700 milyon avronun biraz üzerinde olacağı öngörülürken, kısa sürede bu rakam 1,1 milyar avroya çıktı.

Geçen temmuz ayında Savunma Bakanlığı, nihai maliyetin muhtemelen iki milyar avroya kadar çıkabileceğini kabul etti.

Haziran ayında, inşaat çalışmaları nedeniyle geçici olarak Nörvenich’e taşınan Tornado jetleri Büchel’e geri dönebildi.

Haberlere göre, yenileme çalışmalarının 2030 yılına kadar tamamen tamamlanması beklenmiyor.

Rusya sınırına NATO nükleer silahları gidebilir

Cuma günü bildirildiği üzere, NATO devam eden nükleer silahlanma çabalarının bir parçası olarak yeni konuşlandırma üsleri kurmayı da değerlendiriyor.

Birleşik Krallık’ta bu planın halihazırda uygulamaya konulduğu bildiriliyor. Daha geçen yaz, silah karşıtı aktivistler, B61-12 bombalarının Cambridge’in kuzeydoğusundaki Lakenheath Hava Üssü’ne nakledildiğine dair net kanıtlara sahip olduklarını belirtmişlerdi.

Bu, 2008’den bu yana ilk kez Birleşik Krallık’ta ABD nükleer silahlarının depolandığı anlamına geliyor.

Uzmanlar artık genel olarak ABD nükleer bombalarının Lakenheath’e ulaştığını varsayıyor.

2021 yılında bu hava üssü, Avrupa’da ABD’ye ait F-35 savaş uçaklarını barındıran ilk üs olmuştu. Yeni B61-12’lerle birlikte Birleşik Krallık, Avrupa’da ABD nükleer bombalarını depolayan altıncı ülke konumuna geldi.

NATO Genel Sekreteri Rutte’nin dpa’ya verdiği röportajda bu olasılığı açıkça dışlamaması nedeniyle, diğer ülkeler de bu örneği takip edebilir.

Bahsedilen olası yerler arasında Finlandiya, Litvanya ve Polonya bulunuyor; bu ülkelerin tümü Rusya sınırında ya da sınırına yakın konumda yer alıyor.

Litvanya kısa süre önce anayasasından nükleer silah konuşlandırma yasağını kaldıracağını duyurdu.

Cumhurbaşkanı Gitanas Nausėda, temmuz ayı başında Berlin’de yaptığı açıklamada, amacın “nükleer caydırıcılık için tüm seçenekleri kullanmak” olduğunu belirtti.

Şansölye Friedrich Merz de bu adımı onayladığını belirtti.

Avrupa’ya ilave 100 ila 150 B61-12 nükleer bombası konuşlandırılacak

Uzmanlar, Avrupa’da toplam 100 ila 150 adet ek B61-12 nükleer bombasının konuşlandırılabileceğini tahmin ediyor.

Aynı zamanda Fransa da nükleer silah stokunu artırma planlarını açıkladı. Paris, Rusya’yı “karanlıkta bırakmak” amacıyla kesin sayıyı açıklamak istemiyor.

Haberlere göre NATO da planlanan nükleer silahlanma konusunda ayrıntı vermemeyi düşünüyor. Bunun nedeni de yine Moskova’da belirsizlik yaratmak olarak gösteriliyor.

Bu durum stratejik bir avantaj olarak lanse ediliyor olsa da, aslında Avrupa’daki belirsizliği daha da artırıyor. Çünkü Rusya’nın Batı Avrupa’ya daha yakın yerlere nükleer silah konuşlandırarak aynı şekilde karşılık vermesi ve dolayısıyla Batı’yı da karanlıkta bırakması son derece muhtemel.

Bu durum, ABD’nin tüm ilgili anlaşmaların süresinin dolmasına izin vererek nükleer silah kontrolünü sistematik olarak baltalamasının ardından yaşanıyor.

Son olarak, bu yıl 5 Şubat’ta resmi olarak yürürlükten kalkan Yeni START Anlaşması da buna dahil.

Nükleer Silahların Ortadan Kaldırılması için Uluslararası Kampanya (ICAN) temsilcisi Alistair Burnett, “Artık yürürlükte olan tek bir nükleer silah kontrol anlaşması bile yok,” diyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English