Görüş
Gazze Savaşı’nın ‘en görkemli sürprizi’ Husiler

“Biden yönetiminin dış politikasındaki son rezilliğine hoş geldiniz…”
Bu ifadeler ABD’nin National Review’ında ‘Husiler Bizi Küçük Düşürüyor’ başlıklı makalede geçiyor. ‘Husiler’ olarak bilinen Yemen’deki Ensarullah hareketinin benzersiz meydan okumasını tema alan makalede, “Dünyanın tek süper gücü, yeryüzündeki en önemli ticari arterlerden birini, bir grup üçüncü dünya isyancısından koruyamadı” deniyor.
National Review, Ukrayna’dan Orta Doğu’ya uzanan ABD hegemonyasının ‘paralandığı’ şu günlerde kuşkusuz Amerika’daki hissiyatı yansıtıyor. İsrail’deki Netanyahu yönetimi; Filistin İhvan’ı Hamas’ın 7 Ekim’deki saldırısını fırsat bilerek Amerikan koruması altında dünyanın gözü önünde etnik temizliğe girişmişken, Orta Doğu’nun ve ‘Küresel Güney’in hissiyatı çok farklı. Ve işin doğrusu 2.5 ayı bulan Gazze Savaşı’nın en görkemli sürprizi de Yemen’deki Husiler.
Biden yönetimi, Orta Doğu’ya iki uçak gemisi grubunu konuşlandırıp Lübnan’daki Hizbullah, İran ve Irak ile Suriye’deki Şii gruplardan oluşan ‘Direniş Cephesi’ne ‘caydırıcı gücünü’ sergilerken, hesaba katmadığı unsur Husiler oldu. Filistinlilere destek için harekete geçen Husiler, kasım başından itibaren İsrail’e füzeler fırlatmaya başlarken, dünyanın kilit deniz yollarından birisini kapatarak Gazze savaşını bambaşka bir boyuta taşıdılar.
‘AĞIT KAPISI’ VE HUSİLERİN GAZABI
Ensarullah hareketi; ABD’nin Orta Doğu’daki ‘Arap baharı’ projesinin cehenneme çevirdiği Yemen’de en başından beri hesaba katılmayan faktör olmuştu. Hareket, 2015’ten bu yana ABD’nin lojistik desteğiyle, görev süresi çoktan bitmiş ve üstüne istifa da etmiş bir ismi ‘başkanlığa oturtmayı’ hedefleyen Suudi koalisyonuyla savaştaydı. Husiler yedi yıl boyunca bombalanan, kolera gibi salgınların ‘hortlatıldığı’ Yemen’de hakim siyasi güç olarak kalmayı başardılar. Suudi koalisyonuna direnen ‘baldırı çıplaklar’ olarak dünyaya nam saldılar.
Tarihin ironisi! Biden yönetimi 2021’de başa geldiğinde ilk işlerinden birisi Yemen savaşına son verme vaadiyle Husileri ‘terör örgütü’ listesinden çıkarmak olmuştu. Ne ki Biden’ın Ukrayna’da tetiklediği çatışmayla birlikte ABD’nin işleri bölgede de iyi gitmezken, jeopolitik oyunun önemli sonuçlarından birisi Rusya Federasyonu ile birlikte Çin Halk Cumhuriyeti’nin Orta Doğu denklemine girmesi oldu. Pekin yönetimi bu yıl başlarında Suudi Arabistan ile İran’ı barıştırırken, Arap Yarımadası’nın ‘akil ülkesi’ Umman’ın da devreye girmesiyle Yemen cephesi teskin oldu. Suudiler değişen konjonktürde savaş batağından çıkmak için San’a’ya barış heyeti yolladılar. Sonunda sükunet hakim olmuştu. Ta ki Gazze savaşına kadar.
Orta Doğu ülkeleri; 2.5 ayı bulan süreçte bir taraftan savaşın bölgesel olarak yayılmaması, diğer taraftan da Gazze’deki Filistinlilerin Mısır yahut Ürdün’e sürüleceği yeni bir senaryodan kaçınmanın derdine düşmüşken, kasım ortalarında dikkatler Yemen’e çevrildi.
Husiler, Aden Körfezi’ni Kızıldeniz’e bağlayan 26 km genişliğinde dar deniz geçidi olan Bab-ül Mendeb’in efendileri. Arapça ‘Ağıt Kapısı’ anlamına gelen Bab-ül Mendeb, Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı üzerinden Hint Okyanusu ve Akdeniz arasında son derece stratejik konumda. Dünya deniz trafiğinin yaklaşık yüzde 15’i buradan akıyor. Ve Husilerin meydan okuması bu rotayı alt üst etmiş durumda.
Ensarullah’ın Gazze’ye yönelik gıda ve ilaç ablukasının yarmak amacıyla ilk eylemi 9 Kasım’da balistik füzelerle Eilat’ı (Umm el Raşraş) hedef alması oldu. Bunu 11 Kasım’dan itibaren fırlatılan roket ve İHA’lar izledi. İlk deniz hamlesi 19 Kasım’da geldi. Bir İsraillinin sahipliğindeki Galaxy Lideri gemisi ele geçirilerek Yemen kıyılarına çekildi. Propaganda ayağı ihmal edilmedi; Husilerin gemi güvertesinde nargile tüttürürken görüntüleri yayınlandı. Ardından gemiye yönelik turistik turların videoları geldi.
ABD telaşla kendini Kızıldeniz’de Husilerle ‘ilan edilmemiş’ bir çatışmanın ‘önleme misyonu’nda buldu. Husiler 3 Aralık’ta bir deniz füzesiyle bu kez Unity Explorer gemisini, bir İHA ile de Number Nine gemisini hedef aldılar. 12 Aralık’ta bir başka deniz füzesi Astrinda isimli petrol yüklü gemiye isabet etti. 14 Aralık’ta bir İHA Maersk Gibraltar konteyner gemisini hedef seçti. 15 Aralık’ta iki deniz füzesi bu kez MSC Alanya ve MSC Palatium konteyner gemilerini hedef aldı. Son olarak 18 Aralık’ta iki deniz uçağı Swan Atlantic petrol gemisi ile MSC Clara konteyner gemisini hedef aldı. ABD Husilere pahalı savunma sistemleriyle kalkan olmaya çalışmaktaydı.
ÜMİT BURNU ‘ÇİLESİ’
Kızıldeniz sularından açılan yeni cephe haliyle deniz taşımacılığı şirketlerinin rotasını altüst etti. Danimarkalı MAERSK, Alman konteyner devi HAPAG-LLOYD, İngilizlerin petrol devi BP, Norveçli petrol ve gaz şirketi EQUINOR, Fransız nakliye grubu CMA CGM, Belçikalı petrol şirketi EURONAV, Japonya’nın Ocean Network Express’i (ONE), Tayvan merkezli EVERGREEN ve Yang Ming Marine ve Çin’in COSCO Shipping ile Hong Kong merkezli Orient Overseas Container Line’ı (OOCL) art arda Kızıldeniz üzerinden sevkiyatları durdurmak zorunda kaldılar. Ancak Batılılar ‘gemi güvenliği risklerinin’ altını çizerken, OOCL ve EVERGREEN gibi Asyalı denizcilik şirketlerinin doğrudan İsrail’e sevkiyatlarını durdurmayı vurgulayan açıklamaları da dikkat çekti. Burada ‘küresel bir bölünme’ var gibi görünüyor.
Nihayetinde çoğu rotalarını Ümit Burnu’na çevirdi ki, bu da 14-18 günlük bir rötar ve maliyet artışı demek. Özellikle Çin merkezli şirketlerin İsrail kargolarını kabul etmeyi durdurma vurgulu açıklamaları dikkat çekti. Kızıldeniz rotası ve Süveyş kanalının kapanması, küresel ticareti felç edecek bir durum yarattı. Mısır’ın Süveyş Kanalı İdaresi, bir ayı aşan sürede 55 geminin rotasının Babu-ül Mendeb yerine Afrika’nın güney ucuna yönlendirdiğini duyurdu. Şimdi bu sayının 121’e çıktığı belirtiliyor.
BAB-ÜL MENDEB’DEN NANİK YAPAN RUSYA TANKERLERİ
Ensarullah ‘küresel ticareti’ engelleme niyeti olmadığını savunuyor. Ancak Gazze Şeridi’ndeki direnişe açık destek için ‘Siyonist düşman İsrail’e karşı eylemlerinden vazgeçmeyeceğini belirtiyor. ‘Nakliye şirketleri İsrail limanına uğramama ve doğrudan bir sonraki durağa geçme seçeneğine sahip’ dense de bunun pratikte uygulanabilirliği şüphe yaratırken, son taktik Batı’ya nanik yaparcasına Rusya tankerlerinin geçişine izin verilmesi oldu.
Rivayet o ki, ABD Kızıldeniz’deki savaş gemileriyle Husilerin roket ve İHA’larına önleme yaparken, ‘fevri bir karar vermesinden’ çekinilen Biden başlangıçta krizle ilgili bilgilendirilmedi. Bu arada kasım sonunda İran kıyılarında ‘endam eyleyen’ USS Eisenhower Uçak Gemisi grubu yeniden Aden Körfez yakınlarına çekildi. USS Carney USS Mason ile USS Thomas Hudner destroyerleri bu süreçte 40’a yakın Husi İHA’sı ve roketlerini durdurmakla iştigal etti. Pentagon 2 bin dolarlık İHA’lar için 2 milyon dolarlık füzeleri kullanmak durumunda kaldı.
‘REFAH MUHAFIZI’NIN GÖNÜLLÜLERİ VE GÖNÜLSÜZLERİ…
Sonunda 18 Aralık’ta Pentagon, ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin’in Orta Doğu turu sırasında ‘Refah Muhafızı Operasyonu’nu (Operation Prosperity Guardian- OPG) duyurdu. Amerikan yönetimi bölgede deniz haydutluğu, uyuşturucu kaçakçılığı gibi tehditlere karşı geçmişte Bahreyn-Manama merkezli CMF (Combined Maritime Forces-Birleşik Deniz Gücü) temelli 5 görev gücü (CTF-Combined Task Forse-Birleşik Görev Gücü) oluşturmuşken, şimdi jeopolitik hedefli yeni bir operasyon devreye sokuluyor. Ve aslında Kızıldeniz askerileştirilmiş oluyor.
Austin, artan Husi saldırılarının serbet ticaret akışını ve uluslararası hukuku ihlal ettiğini vurguladı. Ve CTF-153 çatısı altında çok uluslu güvenlik girişimi kurduklarını belirtti. Misyonda ABD’nin yanı sıra İngiltere, Bahreyn, Kanada, İtalya, Fransa, Hollanda, Norveç, Şeyseller ve İspanya’nın yer aldığı duyuruldu. Operasyonda 19 ülkenin yer aldığı ama bir kısmının isimlerinin açıklanmasını istemediği belirtiliyor.
Hemen dikkati çeken Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Mısır’ın koalisyona katılmaması oldu. Amerikan yönetiminin Gazze savaşının yarattığı rahatsızlık eşliğinde Arap müttefiklerini iknada zorlandığı iddiaları sızarken, ABD 5. Filosu’na ev sahipliği yapan Bahreyn sayılmazsa hiçbir Arap ülkesi ‘gönüllü’ görüntüsü vermek istemediği anlaşılıyor. Bu arada koalisyona katılmadıkları söylenen Suudi Arabistan, BAE ve Mısır Ocak 2024’ten itibaren ‘Küresel Güney’in öne çıkan yapılanması BRICS’in üyesi olacaklar.
En sıkıntılı Mısır. Süveyş kanalı gelir kapısı. Dolayısıyla Mısır Dışişleri Bakanı Samih Şükri Britanyalı mevkidaşı David Cameron ile ortak basın toplantısında “Kızıldeniz’deki ülkelerin Kızıldeniz’i koruma sorumluluğu vardır” vurgusu yapıp, “Seyrüsefer özgürlüğü için uygun koşulları sağlamak üzere birçok ortağımızla işbirliği yapmaya devam ediyoruz” dedi. Ne ki Refah Muhafızı’na katılımlarını duyurmadı.
Krizi Çin’le koordine ettiği anlaşılan Suudi Arabistan’ın ise Yemen savaşını bitirecek şekilde Husilerle anlaşma arayışı haberleri yansıyor. Yemen savaşı Suudiler ile ortakları BAE’yi çoktan ayrıştırmışken BAE’nin ismi de Refah Muhafızı’nda açıkça geçmiyor.
Son tahlilde dünyaya yansıyan görüntü ‘Refah Muhafızı’nın Batılı doğası. Tabii açıklanan ilk 10 ülkeye Yunanistan dahil olurken, Almanya durumu değerlendiriyor. Asya cephesinden ise Hindistan’ın kendine özgü adımı dikkat çekti. Yeni Delhi, resmi olarak koalisyona katılmadan Aden Körfezi açıklarına iki güdümlü füze destroyerini, INS Kochi ve INS Kalküta’yı gönderdi.
YA BİR UÇAK GEMİSİNDEN DUMANLAR YÜKSELİRSE?
ABD meseleyi ‘uluslararası’ kıldı fakat nihayetinde her şey yine Amerikalılarda bitiyor. ABD’nin Kızıldeniz’deki USS Carney ve USS Mason destroyerlerine USS Laboon da katılmış durumda. Basra Körfezi’nden çıkıp tekrar bölgeye yollanan USS Eisenhower’a ek olarak Filipinler’deki görev yerinden Orta Doğu’ya sevk edilen USS Carl Vinson uçak gemisi grubu da çabası. ABD Orta Doğu’ya tam üç uçak gemisi grubu yığmış oluyor!
Peki Refah Muhafızı ne yapacak? Deniz eskortluğu bölgenin coğrafi koşullarında başlı başına sıkıntı. Müttefik filolarının füzelerinin Husi rampalarını vurması, keşif uydularının kamplarını aramak için çalışması, yüksek hassasiyetli mühimmatın harcanması gerekiyor. Birkaç milyon dolarlık pahalı füze sistemleriyle Husilerin birkaç bin dolarlık roket ve İHA’larını ne kadar süreyle avlayacakları soru işareti. Ayrıca uzmanlar geniş bir alanda devriye gezecek sınırlı sayıda savaş gemisi ile Yemen karasının yakınlığı ve Husi füzelerine karşı erken uyarı süresinin kısıtlı olması nedeniyle, başarılı bir savunma yapmanın zorluğuna dikkat çekiyor. Peki ya süper güç ABD’nin bir gemisi yahut uçak gemisinden dumanlar yükselirse?
Denklemin İran ayağı ihmale gelecek gibi değil. ABD’yle ‘vekalet savaşının’ uzmanı haline gelmiş İran yönetimi Ensarullah’ın arkasında olduğunu açıkça dile getiriyor. Nitekim Batı medyasında Husilere askeri saldırıdan söz edilirken, teskin edilemezlerse İran’ı da içeren planlamalara atıf yapılıyor. Fakat krizin Bab-ül Mendeb’i aşıp İran’ın Hürmüz Boğazı’nın kapatması riski eksik değil. Bu durumda Biden yönetimi 2024 başkanlık seçimi senesine Orta Doğu’da kontrolden çıkabilecek, en hafifinden petrol fiyatlarını zıplatacak bir çatışmayla girmeyi göze alabilir mi, sorusu doğuyor.
HUSİLER: AFGANİSTAN VE VİETNAM’DAN BETER EDERİZ
Teslim etmek lazım ki ‘baldırı çıplakların’ da gözü kara. Tehditlere boyun eğecek gibi görünmüyorlar. En son Gazze için savaşçı seferberliği başlatıp, Arap ülkelerine kendilerine yol açma çağrısı yaptılar. 2015’ten bu yana -ve öncesinde de- alışkın oldukları savaş hali, menzilleri 300-1200 km ve hatta bunu aşan çok sayıda balistik ve seyir füzesi, uzun menzilli İHA’ları, radar sistemleri ile hazırlıkları da eksik görünmüyor. 2019’da Suudi Arabistan’ın Aramco tesislerini vurarak Patriot’ların karizmasını çizmişlikleri de akıllarda.
Nitekim Refah Muhafızı’nın gözlerini korkutmadığını söylemekte gecikmediler. Husilerin Yemen ordusunun sözcüsü Yasin Sari, “Bizi 9 yıldır yok etmeye çalışıyorlar ve bunu tekrar yapmak isterlerse biz buradayız ve hazırız” diyerek meydan okudu.
Ensarullah lideri Abdul-Malik el Husi de televizyondan uzun ve detaylı bir açıklama yaptı. Refah Muhafızı’nı ABD’nin ‘ticareti koruma kisvesi altında’ İsrail’i korumaya yönelik bir adım olduğunu söylerken, “Nakliye hatları, İsrail düşman varlığıyla bağlantılı ya da işgal altındaki Filistin limanlarına giden gemiler hariç tüm gemiler için güvenlidir” diye tekrarladı. Gazze savaşının ABD sayesinde devam ettiğini söyleyen El Husi, Avrupa ülkelerini de ‘adaletsizlik, zorbalık, kibir ve ulusları yağmalayan güçler’ olarak nitelendirip, “Siyonist lobi Batılı rejimleri etkilediğinde, onları liberal değerleri bile terk etmiş gibi davranmaya zorluyor” dedi. “En büyük tehlike Kızıldeniz’i askerileştirmeyi amaçlayan Amerikan hamlesidir” vurgusu yapan El Husi, ekledi: “Amerika’nın ülkemize yönelik herhangi bir askeri eylemine karşılık verilecek ve Amerikan savaş gemilerini, çıkarlarını ve navigasyonunu füzelerimizin, İHA’larımız ve askeri operasyonlarımızın hedefi haline getireceğiz. Eğer Amerikalılar askeri birliklerini Yemen’e gönderirlerse, bilsinler ki Afganistan’da karşılaştıklarından ve Vietnam’da çektiklerinden daha ağır bir şeyle karşılaşacaklar.”
Doğrusu bu tabloda Biden yönetimi için ateşkesin maliyeti riskli bir çatışmadan çok daha az. Gazze çatışması ABD’nin ‘değerler ve kurallar’ dünyasını zaten temelinden sarsıyor. Ve meydan okumaları her geçen gün artırıyor. Son örneği, Malezya Başbakanı Enver İbrahim’in Malezya limanlarını İsrail taşımacılık şirketleri ve İsrail’e giden herhangi bir gemiye kapatması oldu.
ÇİN’İN GÜVENLİ KARA HATTI
Elbette Husilerin değiştirdiği denklemin, Orta Doğu’da nüfuzları artan iki ülkeye yaradığını belirtmeli: Rusya Federasyonu ile Çin Halk Cumhuriyeti. Nitekim Husiler, Rusya petrolü taşıyan tankerlere Bab-ül Mendeb’den geçit verirken, Cibuti’de limanı bulunan Çin savaş gemilerinin İsrail kargo gemilerinin yardım çağrısını reddettikleri haberi yankı yarattı.
Esasında Husilerin yarattığı güvenlik durumu birçok Çin gemisi ya da varış noktası Çin olan veya Çin’den yola çıkan gemi için de sorun. Ancak onların cazip bir alternatifi var: Tıpkı 2021’de Süveyş kanalındaki deniz kazasının yarattığı tıkanıklıkta olduğu gibi Çin-Avrupa demiryolu hattı. Rivayet o ki Çin’in Cosco şirketinin siparişleri artmakta. Global Times gazetesi keyifle, ‘Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi, Kızıldeniz’deki güvenlik endişelerinin ortasında küresel tedarik zincirlerini istikrara kavuşturuyor’ diye yazdı.
İsrail’in ise Kızıldeniz’deki limanı Eliat sinek avlıyor. Tabii İsrail, Çin’in dış ticaretinde yüzde 1’den azını teşkil ediyor. Oysa İsrail için Çin’le dış ticaretin payı yüzde 20 ile ifade ediliyor. Çinlilerin Tayvan üzerinden kendilerini sıkıştırmaya çalışan Biden yönetiminin donanma yığınağını Orta Doğu’ya çekmesini izlemesi de cabası… Dolayısıyla Gazze savaşında siyasi duruşunu ateşkesten yana net olarak koyan Çin Dışişleri Bakanlığı’na ‘Çin’in her zaman uluslararası su yollarının güvenliğini savunduğu ve sivil gemilere yönelik her türlü saldırı eylemine karşı çıktığı’ ve ‘büyük ülkelerin yapıcı ve sorumlu rol oynamaları gerektiğini’ vurgulayan bir açıklama yapmak kalıyor.
Kıssadan hisse.. BM Güvenlik Konseyi’nde İsrail’e kendini siper eden ABD, 193 ülkenin temsil edildiği BM Genel Kurulu’nda en son 172 lehte oyla ‘Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını’ teyit eden kararıyla karşı karşıya kalmış durumda. Durum ‘aşağı tükürse sakal, yukarı tükürse bıyık’ misali. Buna bir de Biden yönetiminin Netanyahu’ya ocak ayına kadar Gazze’de ‘işini tamamlaması’ için süre verdiği iddialarını ekleyin… Ya Husiler ateşkes ve insani yardım şartlarının karşılandığı bir görüntüde İsrail’den Gazze’yi yeniden inşa etmesi ve Filistinlilerin evlerine dönmesine izin vermesi şartlarını koşarsa?
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını1 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum










