Bizi Takip Edin

Görüş

Gazze Savaşı’nın ‘en görkemli sürprizi’ Husiler

Avatar photo

Yayınlanma

“Biden yönetiminin dış politikasındaki son rezilliğine hoş geldiniz…”

Bu ifadeler ABD’nin National Review’ında ‘Husiler Bizi Küçük Düşürüyor’ başlıklı makalede geçiyor. ‘Husiler’ olarak bilinen Yemen’deki Ensarullah hareketinin benzersiz meydan okumasını tema alan makalede, “Dünyanın tek süper gücü, yeryüzündeki en önemli ticari arterlerden birini, bir grup üçüncü dünya isyancısından koruyamadı” deniyor.

National Review, Ukrayna’dan Orta Doğu’ya uzanan ABD hegemonyasının ‘paralandığı’ şu günlerde kuşkusuz Amerika’daki hissiyatı yansıtıyor. İsrail’deki Netanyahu yönetimi; Filistin İhvan’ı Hamas’ın 7 Ekim’deki saldırısını fırsat bilerek Amerikan koruması altında dünyanın gözü önünde etnik temizliğe girişmişken, Orta Doğu’nun ve ‘Küresel Güney’in hissiyatı çok farklı. Ve işin doğrusu 2.5 ayı bulan Gazze Savaşı’nın en görkemli sürprizi de Yemen’deki Husiler.

Biden yönetimi, Orta Doğu’ya iki uçak gemisi grubunu konuşlandırıp Lübnan’daki Hizbullah, İran ve Irak ile Suriye’deki Şii gruplardan oluşan ‘Direniş Cephesi’ne ‘caydırıcı gücünü’ sergilerken, hesaba katmadığı unsur Husiler oldu. Filistinlilere destek için harekete geçen Husiler, kasım başından itibaren İsrail’e füzeler fırlatmaya başlarken, dünyanın kilit deniz yollarından birisini kapatarak Gazze savaşını bambaşka bir boyuta taşıdılar.

‘AĞIT KAPISI’ VE HUSİLERİN GAZABI

Ensarullah hareketi; ABD’nin Orta Doğu’daki ‘Arap baharı’ projesinin cehenneme çevirdiği Yemen’de en başından beri hesaba katılmayan faktör olmuştu. Hareket, 2015’ten bu yana ABD’nin lojistik desteğiyle, görev süresi çoktan bitmiş ve üstüne istifa da etmiş bir ismi ‘başkanlığa oturtmayı’ hedefleyen Suudi koalisyonuyla savaştaydı. Husiler yedi yıl boyunca bombalanan, kolera gibi salgınların ‘hortlatıldığı’ Yemen’de hakim siyasi güç olarak kalmayı başardılar. Suudi koalisyonuna direnen ‘baldırı çıplaklar’ olarak dünyaya nam saldılar.

Tarihin ironisi! Biden yönetimi 2021’de başa geldiğinde ilk işlerinden birisi Yemen savaşına son verme vaadiyle Husileri ‘terör örgütü’ listesinden çıkarmak olmuştu. Ne ki Biden’ın Ukrayna’da tetiklediği çatışmayla birlikte ABD’nin işleri bölgede de iyi gitmezken, jeopolitik oyunun önemli sonuçlarından birisi Rusya Federasyonu ile birlikte Çin Halk Cumhuriyeti’nin Orta Doğu denklemine girmesi oldu. Pekin yönetimi bu yıl başlarında Suudi Arabistan ile İran’ı barıştırırken, Arap Yarımadası’nın ‘akil ülkesi’ Umman’ın da devreye girmesiyle Yemen cephesi teskin oldu. Suudiler değişen konjonktürde savaş batağından çıkmak için San’a’ya barış heyeti yolladılar. Sonunda sükunet hakim olmuştu. Ta ki Gazze savaşına kadar.

Orta Doğu ülkeleri; 2.5 ayı bulan süreçte bir taraftan savaşın bölgesel olarak yayılmaması, diğer taraftan da Gazze’deki Filistinlilerin Mısır yahut Ürdün’e sürüleceği yeni bir senaryodan kaçınmanın derdine düşmüşken, kasım ortalarında dikkatler Yemen’e çevrildi.

Husiler, Aden Körfezi’ni Kızıldeniz’e bağlayan 26 km genişliğinde dar deniz geçidi olan Bab-ül Mendeb’in efendileri. Arapça ‘Ağıt Kapısı’ anlamına gelen Bab-ül Mendeb, Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı üzerinden Hint Okyanusu ve Akdeniz arasında son derece stratejik konumda. Dünya deniz trafiğinin yaklaşık yüzde 15’i buradan akıyor. Ve Husilerin meydan okuması bu rotayı alt üst etmiş durumda.

Ensarullah’ın Gazze’ye yönelik gıda ve ilaç ablukasının yarmak amacıyla ilk eylemi 9 Kasım’da balistik füzelerle Eilat’ı (Umm el Raşraş) hedef alması oldu. Bunu 11 Kasım’dan itibaren fırlatılan roket ve İHA’lar izledi. İlk deniz hamlesi 19 Kasım’da geldi. Bir İsraillinin sahipliğindeki Galaxy Lideri gemisi ele geçirilerek Yemen kıyılarına çekildi. Propaganda ayağı ihmal edilmedi; Husilerin gemi güvertesinde nargile tüttürürken görüntüleri yayınlandı. Ardından gemiye yönelik turistik turların videoları geldi.

ABD telaşla kendini Kızıldeniz’de Husilerle ‘ilan edilmemiş’ bir çatışmanın ‘önleme misyonu’nda buldu. Husiler 3 Aralık’ta bir deniz füzesiyle bu kez Unity Explorer gemisini, bir İHA ile de Number Nine gemisini hedef aldılar. 12 Aralık’ta bir başka deniz füzesi Astrinda isimli petrol yüklü gemiye isabet etti. 14 Aralık’ta bir İHA Maersk Gibraltar konteyner gemisini hedef seçti. 15 Aralık’ta iki deniz füzesi bu kez MSC Alanya ve MSC Palatium konteyner gemilerini hedef aldı. Son olarak 18 Aralık’ta iki deniz uçağı Swan Atlantic petrol gemisi ile MSC Clara konteyner gemisini hedef aldı. ABD Husilere pahalı savunma sistemleriyle kalkan olmaya çalışmaktaydı.

ÜMİT BURNU ‘ÇİLESİ’

Kızıldeniz sularından açılan yeni cephe haliyle deniz taşımacılığı şirketlerinin rotasını altüst etti. Danimarkalı MAERSK, Alman konteyner devi HAPAG-LLOYD, İngilizlerin petrol devi BP, Norveçli petrol ve gaz şirketi EQUINOR, Fransız nakliye grubu CMA CGM, Belçikalı petrol şirketi EURONAV, Japonya’nın Ocean Network Express’i (ONE), Tayvan merkezli EVERGREEN ve Yang Ming Marine ve Çin’in COSCO Shipping ile Hong Kong merkezli Orient Overseas Container Line’ı (OOCL) art arda Kızıldeniz üzerinden sevkiyatları durdurmak zorunda kaldılar. Ancak Batılılar ‘gemi güvenliği risklerinin’ altını çizerken, OOCL ve EVERGREEN gibi Asyalı denizcilik şirketlerinin doğrudan İsrail’e sevkiyatlarını durdurmayı vurgulayan açıklamaları da dikkat çekti. Burada ‘küresel bir bölünme’ var gibi görünüyor.

Nihayetinde çoğu rotalarını Ümit Burnu’na çevirdi ki, bu da 14-18 günlük bir rötar ve maliyet artışı demek. Özellikle Çin merkezli şirketlerin İsrail kargolarını kabul etmeyi durdurma vurgulu açıklamaları dikkat çekti. Kızıldeniz rotası ve Süveyş kanalının kapanması, küresel ticareti felç edecek bir durum yarattı. Mısır’ın Süveyş Kanalı İdaresi, bir ayı aşan sürede 55 geminin rotasının Babu-ül Mendeb yerine Afrika’nın güney ucuna yönlendirdiğini duyurdu. Şimdi bu sayının 121’e çıktığı belirtiliyor.

BAB-ÜL MENDEB’DEN NANİK YAPAN RUSYA TANKERLERİ

Ensarullah ‘küresel ticareti’ engelleme niyeti olmadığını savunuyor. Ancak Gazze Şeridi’ndeki direnişe açık destek için ‘Siyonist düşman İsrail’e karşı eylemlerinden vazgeçmeyeceğini belirtiyor. ‘Nakliye şirketleri İsrail limanına uğramama ve doğrudan bir sonraki durağa geçme seçeneğine sahip’ dense de bunun pratikte uygulanabilirliği şüphe yaratırken, son taktik Batı’ya nanik yaparcasına Rusya tankerlerinin geçişine izin verilmesi oldu.

Rivayet o ki, ABD Kızıldeniz’deki savaş gemileriyle Husilerin roket ve İHA’larına önleme yaparken, ‘fevri bir karar vermesinden’ çekinilen Biden başlangıçta krizle ilgili bilgilendirilmedi. Bu arada kasım sonunda İran kıyılarında ‘endam eyleyen’ USS Eisenhower Uçak Gemisi grubu yeniden Aden Körfez yakınlarına çekildi. USS Carney USS Mason ile USS Thomas Hudner destroyerleri bu süreçte 40’a yakın Husi İHA’sı ve roketlerini durdurmakla iştigal etti. Pentagon 2 bin dolarlık İHA’lar için 2 milyon dolarlık füzeleri kullanmak durumunda kaldı.

‘REFAH MUHAFIZI’NIN GÖNÜLLÜLERİ VE GÖNÜLSÜZLERİ…

Sonunda 18 Aralık’ta Pentagon, ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin’in Orta Doğu turu sırasında ‘Refah Muhafızı Operasyonu’nu  (Operation Prosperity Guardian- OPG) duyurdu. Amerikan yönetimi bölgede deniz haydutluğu, uyuşturucu kaçakçılığı gibi tehditlere karşı geçmişte Bahreyn-Manama merkezli CMF (Combined Maritime Forces-Birleşik Deniz Gücü) temelli 5 görev gücü (CTF-Combined Task Forse-Birleşik Görev Gücü) oluşturmuşken, şimdi jeopolitik hedefli yeni bir operasyon devreye sokuluyor. Ve aslında Kızıldeniz askerileştirilmiş oluyor.

Austin, artan Husi saldırılarının serbet ticaret akışını ve uluslararası hukuku ihlal ettiğini vurguladı. Ve CTF-153 çatısı altında çok uluslu güvenlik girişimi kurduklarını belirtti. Misyonda ABD’nin yanı sıra İngiltere, Bahreyn, Kanada, İtalya, Fransa, Hollanda, Norveç, Şeyseller ve İspanya’nın yer aldığı duyuruldu. Operasyonda 19 ülkenin yer aldığı ama bir kısmının isimlerinin açıklanmasını istemediği belirtiliyor.

Hemen dikkati çeken Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Mısır’ın koalisyona katılmaması oldu. Amerikan yönetiminin Gazze savaşının yarattığı rahatsızlık eşliğinde Arap müttefiklerini iknada zorlandığı iddiaları sızarken, ABD 5. Filosu’na ev sahipliği yapan Bahreyn sayılmazsa hiçbir Arap ülkesi ‘gönüllü’ görüntüsü vermek istemediği anlaşılıyor. Bu arada koalisyona katılmadıkları söylenen Suudi Arabistan, BAE ve Mısır Ocak 2024’ten itibaren ‘Küresel Güney’in öne çıkan yapılanması BRICS’in üyesi olacaklar.

En sıkıntılı Mısır. Süveyş kanalı gelir kapısı. Dolayısıyla Mısır Dışişleri Bakanı Samih Şükri Britanyalı mevkidaşı David Cameron ile ortak basın toplantısında “Kızıldeniz’deki ülkelerin Kızıldeniz’i koruma sorumluluğu vardır” vurgusu yapıp, “Seyrüsefer özgürlüğü için uygun koşulları sağlamak üzere birçok ortağımızla işbirliği yapmaya devam ediyoruz” dedi. Ne ki Refah Muhafızı’na katılımlarını duyurmadı.

Krizi Çin’le koordine ettiği anlaşılan Suudi Arabistan’ın ise Yemen savaşını bitirecek şekilde Husilerle anlaşma arayışı haberleri yansıyor. Yemen savaşı Suudiler ile ortakları BAE’yi çoktan ayrıştırmışken BAE’nin ismi de Refah Muhafızı’nda açıkça geçmiyor.

Son tahlilde dünyaya yansıyan görüntü ‘Refah Muhafızı’nın Batılı doğası. Tabii açıklanan ilk 10 ülkeye Yunanistan dahil olurken, Almanya durumu değerlendiriyor. Asya cephesinden ise Hindistan’ın kendine özgü adımı dikkat çekti. Yeni Delhi, resmi olarak koalisyona katılmadan Aden Körfezi açıklarına iki güdümlü füze destroyerini, INS Kochi ve INS Kalküta’yı gönderdi.

YA BİR UÇAK GEMİSİNDEN DUMANLAR YÜKSELİRSE?

 ABD meseleyi ‘uluslararası’ kıldı fakat nihayetinde her şey yine Amerikalılarda bitiyor. ABD’nin Kızıldeniz’deki USS Carney ve USS Mason destroyerlerine USS Laboon da katılmış durumda. Basra Körfezi’nden çıkıp tekrar bölgeye yollanan USS Eisenhower’a ek olarak Filipinler’deki görev yerinden Orta Doğu’ya sevk edilen USS Carl Vinson uçak gemisi grubu da çabası. ABD Orta Doğu’ya tam üç uçak gemisi grubu yığmış oluyor!

Peki Refah Muhafızı ne yapacak? Deniz eskortluğu bölgenin coğrafi koşullarında başlı başına sıkıntı. Müttefik filolarının füzelerinin Husi rampalarını vurması, keşif uydularının kamplarını aramak için çalışması, yüksek hassasiyetli mühimmatın harcanması gerekiyor. Birkaç milyon dolarlık pahalı füze sistemleriyle Husilerin birkaç bin dolarlık roket ve İHA’larını ne kadar süreyle avlayacakları soru işareti. Ayrıca uzmanlar geniş bir alanda devriye gezecek sınırlı sayıda savaş gemisi ile Yemen karasının yakınlığı ve Husi füzelerine karşı erken uyarı süresinin kısıtlı olması nedeniyle, başarılı bir savunma yapmanın zorluğuna dikkat çekiyor. Peki ya süper güç ABD’nin bir gemisi yahut uçak gemisinden dumanlar yükselirse?

Denklemin İran ayağı ihmale gelecek gibi değil. ABD’yle ‘vekalet savaşının’ uzmanı haline gelmiş İran yönetimi Ensarullah’ın arkasında olduğunu açıkça dile getiriyor. Nitekim Batı medyasında Husilere askeri saldırıdan söz edilirken, teskin edilemezlerse İran’ı da içeren planlamalara atıf yapılıyor. Fakat krizin Bab-ül Mendeb’i aşıp İran’ın Hürmüz Boğazı’nın kapatması riski eksik değil. Bu durumda Biden yönetimi 2024 başkanlık seçimi senesine Orta Doğu’da kontrolden çıkabilecek, en hafifinden petrol fiyatlarını zıplatacak bir çatışmayla girmeyi göze alabilir mi, sorusu doğuyor.

HUSİLER: AFGANİSTAN VE VİETNAM’DAN BETER EDERİZ

Teslim etmek lazım ki ‘baldırı çıplakların’ da gözü kara. Tehditlere boyun eğecek gibi görünmüyorlar. En son Gazze için savaşçı seferberliği başlatıp, Arap ülkelerine kendilerine yol açma çağrısı yaptılar. 2015’ten bu yana -ve öncesinde de- alışkın oldukları savaş hali, menzilleri 300-1200 km ve hatta bunu aşan çok sayıda balistik ve seyir füzesi, uzun menzilli İHA’ları, radar sistemleri ile hazırlıkları da eksik görünmüyor. 2019’da Suudi Arabistan’ın Aramco tesislerini vurarak Patriot’ların karizmasını çizmişlikleri de akıllarda.

Nitekim Refah Muhafızı’nın gözlerini korkutmadığını söylemekte gecikmediler. Husilerin Yemen ordusunun sözcüsü Yasin Sari, “Bizi 9 yıldır yok etmeye çalışıyorlar ve bunu tekrar yapmak isterlerse biz buradayız ve hazırız” diyerek meydan okudu.

Ensarullah lideri Abdul-Malik el Husi de televizyondan uzun ve detaylı bir açıklama yaptı. Refah Muhafızı’nı ABD’nin ‘ticareti koruma kisvesi altında’ İsrail’i korumaya yönelik bir adım olduğunu söylerken, “Nakliye hatları, İsrail düşman varlığıyla bağlantılı ya da işgal altındaki Filistin limanlarına giden gemiler hariç tüm gemiler için güvenlidir” diye tekrarladı. Gazze savaşının ABD sayesinde devam ettiğini söyleyen El Husi, Avrupa ülkelerini de ‘adaletsizlik, zorbalık, kibir ve ulusları yağmalayan güçler’ olarak nitelendirip, “Siyonist lobi Batılı rejimleri etkilediğinde, onları liberal değerleri bile terk etmiş gibi davranmaya zorluyor” dedi. “En büyük tehlike Kızıldeniz’i askerileştirmeyi amaçlayan Amerikan hamlesidir” vurgusu yapan El Husi, ekledi: “Amerika’nın ülkemize yönelik herhangi bir askeri eylemine karşılık verilecek ve Amerikan savaş gemilerini, çıkarlarını ve navigasyonunu füzelerimizin, İHA’larımız ve askeri operasyonlarımızın hedefi haline getireceğiz. Eğer Amerikalılar askeri birliklerini Yemen’e gönderirlerse, bilsinler ki Afganistan’da karşılaştıklarından ve Vietnam’da çektiklerinden daha ağır bir şeyle karşılaşacaklar.”

Doğrusu bu tabloda Biden yönetimi için ateşkesin maliyeti riskli bir çatışmadan çok daha az. Gazze çatışması ABD’nin ‘değerler ve kurallar’ dünyasını zaten temelinden sarsıyor. Ve meydan okumaları her geçen gün artırıyor. Son örneği, Malezya Başbakanı Enver İbrahim’in Malezya limanlarını İsrail taşımacılık şirketleri ve İsrail’e giden herhangi bir gemiye kapatması oldu.

ÇİN’İN GÜVENLİ KARA HATTI

Elbette Husilerin değiştirdiği denklemin, Orta Doğu’da nüfuzları artan iki ülkeye yaradığını belirtmeli: Rusya Federasyonu ile Çin Halk Cumhuriyeti. Nitekim Husiler, Rusya petrolü taşıyan tankerlere Bab-ül Mendeb’den geçit verirken, Cibuti’de limanı bulunan Çin savaş gemilerinin İsrail kargo gemilerinin yardım çağrısını reddettikleri haberi yankı yarattı.

Esasında Husilerin yarattığı güvenlik durumu birçok Çin gemisi ya da varış noktası Çin olan veya Çin’den yola çıkan gemi için de sorun. Ancak onların cazip bir alternatifi var: Tıpkı 2021’de Süveyş kanalındaki deniz kazasının yarattığı tıkanıklıkta olduğu gibi Çin-Avrupa demiryolu hattı. Rivayet o ki Çin’in Cosco şirketinin siparişleri artmakta. Global Times gazetesi keyifle, ‘Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi, Kızıldeniz’deki güvenlik endişelerinin ortasında küresel tedarik zincirlerini istikrara kavuşturuyor’ diye yazdı.

İsrail’in ise Kızıldeniz’deki limanı Eliat sinek avlıyor. Tabii İsrail, Çin’in dış ticaretinde yüzde 1’den azını teşkil ediyor. Oysa İsrail için Çin’le dış ticaretin payı yüzde 20 ile ifade ediliyor. Çinlilerin Tayvan üzerinden kendilerini sıkıştırmaya çalışan Biden yönetiminin donanma yığınağını Orta Doğu’ya çekmesini izlemesi de cabası… Dolayısıyla Gazze savaşında siyasi duruşunu ateşkesten yana net olarak koyan Çin Dışişleri Bakanlığı’na ‘Çin’in her zaman uluslararası su yollarının güvenliğini savunduğu ve sivil gemilere yönelik her türlü saldırı eylemine karşı çıktığı’ ve ‘büyük ülkelerin yapıcı ve sorumlu rol oynamaları gerektiğini’ vurgulayan bir açıklama yapmak kalıyor.

Kıssadan hisse.. BM Güvenlik Konseyi’nde İsrail’e kendini siper eden ABD, 193 ülkenin temsil edildiği BM Genel Kurulu’nda en son 172 lehte oyla ‘Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını’ teyit eden kararıyla karşı karşıya kalmış durumda. Durum ‘aşağı tükürse sakal, yukarı tükürse bıyık’ misali. Buna bir de Biden yönetiminin Netanyahu’ya ocak ayına kadar Gazze’de ‘işini tamamlaması’ için süre verdiği iddialarını ekleyin… Ya Husiler ateşkes ve insani yardım şartlarının karşılandığı bir görüntüde İsrail’den Gazze’yi yeniden inşa etmesi ve Filistinlilerin evlerine dönmesine izin vermesi şartlarını koşarsa?

Amerika

Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.

Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.

Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.

Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.

Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.

Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.

Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.

Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.

Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.

Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.

Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.

***

Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

Avatar photo

Yayınlanma

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.

İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.

Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.

Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.

“2026 savaşına hazırlanıyoruz”

Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.

İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.

Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.

Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.

İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.

Türkiye’ye düşen füzeler

Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.

Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.

Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.

Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.

Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.

İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı

Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.

İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.

İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.

Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.

Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.

ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu

Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.

ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.

Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.

Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.

Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.

Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.

İran gerçekten süper güç olabilir mi?

Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.

Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.

İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.

Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.

İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.

İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ankara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

İstanbul’un 2004 yılında NATO liderlerini ağırlamasından yirmi iki yıl sonra İttifak, Türk topraklarına, bu kez Ankara’daki Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne geri döndü. Ancak bu dönüş sıradan bir törenden ziyade, derin bir hesaplaşmaya işaret ediyor. 7-8 Temmuz tarihlerinde düzenlenen 36. NATO Zirvesi, 2004’teki tasarımcıların çok azının öngörebileceği bir tabloda gerçekleşiyor: Beşinci yılına yaklaşan ve yıpratıcılığını koruyan Ukrayna savaşı, ABD-İsrail ittifakının İran ile doğrudan çatışmasının ardından sıcaklığını hâlâ yitirmeyen Orta Doğu, bizzat katıldığı İttifak’ın varlık nedenini açıkça tartışmaya açan bir Amerikan başkanı ve tüm bu kargaşanın ortasında, NATO gündemindeki neredeyse her krizin merkezinde sessizce vazgeçilmez bir konuma yükselen ev sahibi Türkiye.

Türkiye’nin eşiği: İkincil ortaklıktan oyun kuruculuğa

Bir NATO zirvesine ev sahipliği yapmak her zaman stratejik bir ağırlık göstergesi olagelmiştir. Ancak Ankara 2026, niteliksel olarak çok daha farklı bir anlam taşıyor. Türkiye bu kez masaya sadece ev sahibi olarak değil, elindeki güçlü kozlarla oturuyor. ASELSAN gibi küresel sermayenin (özellikle de ABD’li diplomat Tom Barrack’ın temasları kolaylaştırdığı söylenen ve CEO’su Larry Fink’in bu yılın başlarında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştüğü BlackRock gibi devlerin) ilgisini çektiği belirtilen savunma sanayii omurgası, Türkiye’yi NATO’nun savunma ve sanayi alanında kendine yetme çabasında yükselen bir merkez konumuna taşıdı. Siyasi zirveyle eş zamanlı düzenlenen Ankara Savunma Sanayii Forumu da bu gerçeği perçinliyor: Türkiye artık İttifak’ın güneydoğu sınırını koruyan sıradan bir üye değil; bizzat İttifak’ın ihtiyaç duyduğu bir üretim ve inovasyon merkezi haline gelmiş durumda.

Erdoğan’ın asıl hamle alanı da burası. Avrupalı müttefikler, geçen yıl üzerinde uzlaşılan ve yüzde 3,5’i asli savunmaya, yüzde 1,5’i ise dayanıklılık ile altyapıya ayrılan “GSYİH’nin yüzde 5’ini savunmaya harcama” taahhüdünü yerine getirmek için çabalarken, Türkiye Ankara’yı adeta bir “teslimat noktası” olarak konumlandırıyor. Bu süreç, verilen sözleri anlaşmalara, anlaşmaları ise Türk sanayisinin kazanımlarına dönüştürme fırsatı sunuyor. Zirveyi takip eden analistler, bu buluşmanın kolektif güvenliği mi yoksa aslında Türk savunma tarihinin en büyük ticari el sıkışmasını mı temsil ettiğini açıkça sorguluyor.

Rusya-Çin denklemi: Göz önünde yürütülen denge oyunu

Türkiye’nin yürüttüğü denge politikası yeni bir olgu değil, ancak hiçbir dönemde bu denli görünür olmamıştı. Ankara bir yandan NATO liderlerini ağırlarken, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın daha birkaç hafta önce Moskova’da Rus mevkidaşıyla bir araya gelmesi, Ukrayna savaşının başından bu yana sürdürülen paralel diplomasi trafiğinin bir parçası. Türkiye, NATO bünyesinde kendine özgü bir koridorda ilerlemeyi sürdürüyor: Bir yandan Kiev’e Bayraktar İHA’ları tedarik ederken diğer yandan Moskova ile Karadeniz’deki diplomatik kanalları açık tutuyor; üstelik daha küçük üyelere dayatılan İttifak disiplinine maruz kalmaksızın hem Rusya hem de Çin ile ekonomik ve enerjisel bağlarını derinleştirebiliyor. Ankara için NATO üyeliği ile Moskova ve Pekin’le kurulan çok yönlü ortaklıklar, çözülmesi gereken çelişkiler değil, eş zamanlı yönetilmesi gereken birer kazanç kapısı. Bu duruş, kolektif birliğin teyit edilmesi hedeflenen bu kritik zirvede Türk diplomatlarına olağanüstü geniş bir hareket alanı sağlıyor.

Ukrayna: Sonu görünmeyen bir savaşı sürdürmek

Ukrayna savaşının yıpratıcı gidişatı Ankara’daki her oturumun üzerinde bir gölge gibi asılı duruyor. NATO’nun, Ukrayna’ya 2026 yılı için askeri teçhizat, yardım ve eğitim desteği kapsamında yaklaşık 70 milyar avroluk bir taahhüdü onaylaması, müttefiklerin de en az bu düzeydeki bir desteği 2027’de de sürdürme sözü vermesi bekleniyor. Ne var ki zirve, İtalya’nın bildiri taslağındaki Ukrayna fonuna ilişkin bazı ifadelere direndiği yönündeki haberlerin gölgesinde toplanıyor. Bu durum, NATO yetkililerinin “birlik zirvesi” olarak nitelendirmekte ısrar ettiği buluşmadaki çatlakları açığa çıkarıyor. Başkan Trump’ın, cephedeki çatışmalar hız kesmeden sürerken ve Zelenski Avrupa’nın eylemsizliğini açıkça eleştirirken, son telefon görüşmelerinde müzakere edilmiş bir barış ihtimalini dile getirmesinin ardından, zirve marjında Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski ile bir araya gelmesi planlanıyor.

İran gerilimi ve ABD-NATO ayrışmasında Ankara’nın kozu

Bu zirvenin en derin yankı uyandıran arka planı, Washington ile müttefikleri arasında Hürmüz Boğazı nedeniyle yaşanan ve tazeliğini koruyan görüş ayrılığı olabilir. Şubat ayı sonlarında Dini Lider Ali Hamaney’in öldürülmesiyle fitili ateşlenen ABD-İsrail’in İran ile savaşı, Hürmüz’ün kapatılması ve dönemsel olarak yeniden bloke edilmesiyle küresel enerji piyasalarını sarstı. Trump mart ayında NATO, Çin, Japonya ve Güney Kore’ye boğazın güvenliğini askeri olarak sağlama çağrısında bulunduğunda tüm müttefikler bu talebi geri çevirdi; hatta Almanya Savunma Bakanı bunun Avrupa’nın savaşı olmadığını açıkça ilan etti. Trump ise bu tavrı “büyük bir aptallık” olarak nitelendirip İttifak’ı Amerikan desteği olmaksızın bir “kağıttan kaplan” olarak tanımladı.

Söz konusu çatlak kapanmış değil; sadece zirvenin yapılmasına izin verecek ölçüde sessizliğe büründü. Haziran ayında imzalanan ateşkes ve ablukanın kaldırılmasına dair mutabakat krizi hafifletmiş olsa da İran o tarihten bu yana Hürmüz’den geçen gemilerden geçiş ücreti alacağının, “dost ülkelere” ise ayrıcalık tanıyacağının sinyallerini veriyor. Washington ise bu yaklaşımın kalıcı bir anlaşma için kabul edilemez olduğunu savunuyor. Boğazın güvenliği bu hafta resmen NATO gündeminde yer alsa da İran konusundaki yük paylaşımına dair temel anlaşmazlık hiçbir zaman çözülemedi, yalnızca gelişmelerin gölgesinde kaldı. İşte Türk siyasetçilerin değerlendirmek istediği fırsat tam olarak bu noktada yatıyor: Ankara, Washington’ın hayal kırıklığı ile Avrupa’nın isteksizliği arasında köprü kurarak kendisini vazgeçilmez bir arabulucu olarak sunabilir; bunun karşılığında ise savunma tedariki imkanları ve diplomatik nüfuz elde edebilir. Bu, Erdoğan’ın kriz boyunca titizlikle işlediği pragmatik pazarlık stratejisinin tam bir yansıması.

Orta Doğu’nun gölgesi: Suriye, Lübnan ve derinleşen İsrail çatlağı

Türkiye’nin bölgesel duruşu, resmi oturumlar kadar zirvenin Orta Doğu’ya dair satır aralarını da şekillendiriyor. Başkan Trump’ın, Ankara’da Şam’ın yeni lideri eski muhalif komutan ve şimdiki Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara ile ikili bir görüşme gerçekleştirmesi bekleniyor. Bu görüşme, Trump’ın ilk olarak G7’de dile getirdiği ve Suriye güçlerinin Lübnan’da Hizbullah ile mücadeleyi İsrail’den daha etkin yürütebileceği yönündeki önerisinin ardından geliyor. El-Şara bu teklifi tutarlı bir şekilde reddederek Şam’ın Beyrut ile yalnızca ekonomik kanallar kurmak istediğini, Suriye’nin Lübnan’daki onlarca yıllık askeri işgalini hatırlatacak bir rolü üstlenmeyeceğini vurguluyor. Buradaki mesaj oldukça net: Washington, Lübnan’da ciddi sivil kayıplara yol açan İsrail askeri operasyonlarının yarattığı güvenlik yükünü, Esad’ın devrilmesinin ardından henüz gücünü pekiştirmeye çalışan yeni Suriye yönetimine kaydırıp kaydıramayacağını sınıyor. Bu hamle, hem İsrail üzerindeki baskıyı hafifletmeyi hem de İran’dan bağımsız olarak post-Esad Suriye’si ile yeni bir ABD diyalog kanalı açmayı hedefliyor.

Tüm bunların üzerinde Ankara ile Tel Aviv arasında açık bir diplomatik kopuş yaşanıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, zirveden birkaç gün önce CNN Türk’e verdiği mülakatta, İsrail’in politikalarını ve zihniyetini “insanlığın artık taşıyamayacağı bir yük” olarak nitelendirip uluslararası yaptırım çağrısında bulunmuş ve İsrail’i Gazze’de kitlesel katliam yapmakla suçlamıştı. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar bu sözleri “soykırıma teşvikin ders kitaplarına geçecek bir örneği” olarak tanımlarken, Almanya Dışişleri Bakanı da bu ifadeleri kabul edilemez bularak araya mesafe koymuş, Cumhurbaşkanı İshak Herzog ise açıklamaları antisemitik olarak nitelemişti. Erdoğan ise İsrail’in eleştirilerini, Gazze’deki kendi eylemlerini örtbas etme çabası olarak değerlendirerek reddetti. Bu sert polemiğin, tam da NATO’nun İsrail yanlısı üyeleriyle Türk heyetinin yan yana oturmaya hazırlandığı sırada patlak vermesi, odak noktası Rusya ve savunma harcamaları olan İttifak zirvesine gerilimli bir hava katıyor. Aynı zamanda Ankara’ya yeni bir hamle alanı açıyor: Batı ittifaklarını zorlasa da kendisini İslam dünyasında İsrail’e karşı en gür sesli NATO üyesi olarak konumlandırmak, Arap ve İslam coğrafyasında karşılığı olan bir rol üstlenmesini sağlıyor.

Filistin davası ve Arap eşgüdümü

Kahire, İslamabad, Doha ve Riyad için Ankara zirvesi, Ukrayna’ya dair yayımlanacak bildiriden ziyade Gazze ve Filistin meselesine ilişkin bölgesel dengeler açısından taşıdığı anlamla takip ediliyor. Mısır, Katar, Pakistan ve Suudi Arabistan, İran krizi ve bunun bölgesel yansımaları boyunca kolaylaştırıcı veya ara bulucu roller üstlendi; nitekim İslamabad, Hürmüz geriliminde ateşkes görüşmelerine zemin hazırlarken Katar da ABD ve İran ile birlikte Lübnan’da ateşkesin sağlanmasına katkıda bulundu. Bu dörtlü grubun Gazze’nin yeniden inşası, Filistin devletinin tanınması diplomasisi ve Lübnan’da gerilimin daha fazla tırmanmasının önlenmesine yönelik yürüttüğü eşgüdüm, zirve sonrasında daha da yoğunlaşabilir. Özellikle Fidan’ın İsrail’e karşı takındığı sert tutum, Türkiye’nin hem NATO içinde hem de dışında kalan Müslüman çoğunluklu ülkeleri ortak bir Filistin paydasında birleştirme çabasına dönüşürse bu hareketlilik daha da ivme kazanacaktır. Ankara’nın bu söyleminin somut bir Arap-Türk diplomatik ortaklığına mı dönüşeceği yoksa iç ve bölgesel kamuoyuna yönelik tek taraflı bir diplomatik hamle olarak mı kalacağı, kağıt üzerinde Rusya ve Atlantik ittifakını odağına alan ancak pratikte Türkiye’nin vizyonunun sınırlarını ölçen bir referanduma dönüşen bu zirveden çıkacak en kritik sorulardan biridir.


Bu analiz; NATO’nun resmi zirve belgeleri, Reuters, Kongre Araştırma Servisi (CRS), The National, The Jerusalem Post, Al Arabiya ve 7 Temmuz 2026 tarihi itibarıyla Ankara Zirvesi’ni takip eden diğer yayın organlarının aktardığı bilgilere dayanmaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English