Ortadoğu
Gazze’de yardım adı altında ölüm tuzağı: Paralı askerler, CIA bağlantılı paravan şirketler…

Gazze’de 20 aydır devam eden ve 77 yıllık bir işgalin en kanlı perdesini oluşturan soykırım, 21. yüzyılın en sinsi savaş metotlarından biriyle yeni bir evreye taşındı; insani yardım maskesi altına gizlenmiş, kâr ve ideoloji odaklı bir toplu kıyım. Bu kanlı mekanizmanın merkezinde, ABD merkezli özel güvenlik şirketleri, eski istihbaratçılar tarafından yönetilen paravan yapılar ve Evanjelist Siyonist liderlerin kontrolündeki bir sözde yardım vakfı bulunuyor.
Kuzey Karolina merkezli UG Solutions, Wyoming merkezli bir servet yönetimi firmasının paravanı olan Safe Reach Solutions ve bu yapıların vitrindeki yüzü Gazze İnsani Yardım Vakfı (GHF), İsrail ordusunun doğrudan gözetimi ve işbirliğiyle, açlıkla boğuşan Filistinli sivilleri sistematik olarak birer “ölüm tuzağına” çekiyor. Yardım dağıtım noktaları, kasıtlı olarak aktif savaş bölgelerinin ortasına kuruluyor ve yiyecek bulma umuduyla bu noktalara gelen binlerce silahsız sivil, İsrail askerlerinin ve Amerikalı yüklenicilerin açtığı ateşle ya da kaos ortamında ezilerek can veriyor.
Bu kanlı mekanizmanın iç yüzü, operasyonda bizzat görev almış, 25 yıllık ABD Özel Kuvvetler (Yeşil Bereliler) mensubu, madalyalı emekli Yarbay Anthony Aguilar gibi vicdan sahibi tanıkların itirafları ve uluslararası kuruluşların raporlarıyla görünür oldu. Ortaya çıkan tablo, sadece bir savaş suçu silsilesini değil, aynı zamanda Evanjelik Siyonizm, aşırı sağcı ideolojiler, eski CIA yetkililerinin yönettiği paravan şirketler ve dizginsiz sermayenin Filistin halkını yok etme projesinde nasıl iç içe geçtiğini de gözler önüne seriyor.
Evanjelist liderliğindeki paravan vakıf GHF
Gazze’deki bu ölümcül operasyonun kamuoyuna dönük yüzü olarak tasarlanan Gazze İnsani Yardım Vakfı (GHF), dijital dünyada neredeyse hiçbir iz bırakmadan, bir hayalet gibi ortaya çıktı. ABD Dışişleri Bakanlığının varlığını savunan anlaşılmaz açıklamalarına rağmen, kuruluşun internet sitesi uzun süre içi boş bir “yapım aşamasında” sayfasından ibaretti. GHF, kendisini Gazze halkına “kritik yardım ve destek” sağlayan bir yapı olarak tanıtsa da, bu ifade pratikte tam tersi.
Kuruluşun kurucusu ve ilk yöneticisi Jake Wood’un, resmi açılıştan hemen önce 26 Mayıs 2025’te istifa etmesinin ardından yerine getirilen isim, projenin asıl amacını ele verir nitelikteydi: Johnnie Moore.
Moore, kariyerine Jerry Falwell Sr. tarafından kurulan Evanjelist Liberty Üniversitesi’nin Kurumsal İletişim Kıdemli Başkan Yardımcısı olarak başlamış bir halkla ilişkiler uzmanı ve Evanjelik bir liderdi. Daha sonra kurduğu Kairo Company adlı halkla ilişkiler şirketi, kendisini “İşi bitiririz… Ne gerekirse yaparız,” sloganıyla tanıtıyordu. Bu “sonuç odaklı” yaklaşım, GHF’nin yürüttüğü kanlı operasyonun felsefesini özetler gibiydi.
Moore’un atanması, GHF’nin İsrail Koordinasyon ve İrtibat İdaresi (COGAT) ve İsrail ordusuyla ne kadar yakın çalıştığı düşünüldüğünde şaşırtıcı değildi. Moore, 2016’daki Trump faaliyetinde Evanjelik danışma kurulunun eş başkanlığını yapmış, Suudi Veliaht Prens Muhammed bin Selman ile görüşmüş ve Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ile yakın ilişkiler kurmuştu. Ancak en dikkat çekici bağlantısı, ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee ile olan işbirliğiydi.
Moore’un sosyal medya hesabı, İsrailli risk sermayedarları, Fox News ve Breitbart gibi yayın organları ve savaşı savunan finansörlerin Siyonist propagandalarıyla dolu. GHF’nin yardım dağıtımlarında yaşanan ve yüzlerce Filistinlinin hayatına mal olan katliamların ardından Moore, sorumluluğu Hamas’a yıkan bir dil kullandı. Bir sosyal medya paylaşımında, Hristiyanlık ve barış söyleminin arkasına saklanarak şu ifadeleri kullandı:
“Tarafsızlık ilkesi, nötrlük anlamına gelmez. Bu dünyada iyilik ve kötülük vardır. Bizim yaptığımız iyiliktir ve Hamas’ın bu Gazzelilere yaptığı şey ise mutlak kötülüktür… Bize katılmayacaksanız bile en azından HAMAS’ı boykot edecek cesaretiniz olsun, bizi değil… Roma İmparatorluğu tarafından işkence gören Hristiyanlara yazılmış şu sözler aklımdan çıkmıyor: ‘Barışın Tanrısı, kısa zamanda Şeytan’ı ayaklarınızın altına ezecektir.’ Romalılar 16:20.”
Bu sözler, operasyonun ardındaki aklı açıkça ortaya koyuyor. Anayasal Haklar Merkezi, 10 Haziran 2025’te Johnnie Moore’a gönderdiği bir bildiriyle, GHF’nin “savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve Soykırım Sözleşmesi ihlallerine ortaklık nedeniyle doğabilecek yasal sorumluluk riski” altında olduğunu bildirdi.
GHF’nin finansal altyapısı da projenin arkasındaki güçleri gözler önüne seriyor. 8 Mayıs 2025 tarihli operasyon özetinde, vakfın Truist Bank ve JP Morgan Chase ile bankacılık ilişkileri sürdürdüğü ve İsviçre merkezli şubesi için Goldman Sachs’tan sözlü taahhüt aldığı belirtiliyor. Bu, soykırım suçlamalarının gölgesinde, küresel finans devlerinin de bu kanlı mekanizmanın bir parçası olduğunu gösteriyor.
Operasyonun kas gücü: Paralı askerler, paravan şirketler
GHF’nin sahadaki operasyonlarını yürüten ve şiddet tekelini elinde bulunduran yapılar, ABD merkezli özel güvenlik yüklenicileri. Bu firmalar, sadece askeri geçmişleriyle değil, aynı zamanda şaibeli kurumsal yapıları ve personelinin aşırılıkçı ideolojileriyle de dikkat çekiyor.
Operasyonun ana yüklenicilerinden UG Solutions, eski bir ABD Özel Kuvvetler askeri olan Jameson Govoni tarafından yönetiliyor. Govoni, kendisini “Boston’lı bir serseri” olarak tanımlıyor ve “bize acı çektirenlere acı çektirmek için orduya katıldım,” diyordu. Bu zihniyet, şirketin Gazze’deki acımasız uygulamalarının temelini oluşturuyor. Govoni, aynı zamanda 2022’de kurulan ve alkolün etkilerini azaltmayı vaat eden Alcohol Armor adlı bir ürünün de yaratıcısı. Bu ürünün fikrinin, Nikaragua’da gizli görevdeyken alkol tüketiminin zorunlu olduğu bir süreçte ortaya çıktığını anlatması, Govoni ve çevresinin profesyonellikten uzak, pervasız tavrına işaret ediyor. Ortağı Glenn Devitt’in, “Ordu içinde açık ara farkla en berbat içiciler biziz. Midem pompayla boşaltılmıştı,” sözleri biliniyor.
UG Solutions’ın ideolojik profili, sahada görevlendirdiği personelle daha da netleşiyor. GHF’nin tartışmalı gıda dağıtım noktalarında güvenlik hizmeti veren ekip liderlerinden biri olan Johnny “Taz” Mulford’un, “radikal cihatçı harekete” karşı olduğunu ilan eden Haçlı temalı bir motosiklet kulübünün üyesi olduğu anlaşıldı. Infidels (Kâfirler) adlı motorcu grubunun üyesi olan Mulford, Facebook hesabında Haçlı seferleriyle ilişkilendirilen çok sayıda dövmesini sergiliyor. Bunlar arasında Tapınak Şövalyeleri’nin haçı, Kudüs haçı ve Papa 2. Urbanus’un Birinci Haçlı Seferi için çağrı yaptığı yıl olan 1095 sayısı yer alıyor.
The Intercept‘e konuşan Haçlı ikonografisi uzmanı Profesör Matthew Gabriele’ye göre bu semboller, ırkçı ve aşırı sağcı kesim tarafından sıkça benimseniyor ve İslam ile Hristiyanlık arasında varoluşsal bir savaş olduğu yönündeki hayali bir düşünceye gönderme yapıyor. Gabriele, 1095 tarihinin, Norveçli toplu katliamcı Anders Breivik’ten Yeni Zelanda’daki katliamın failine kadar aşırı sağcılar tarafından sembolik olarak kullanıldığını ve Müslümanların “öldürülmesi gereken bir tehdit” olduğu bir dünya görüşünü temsil ettiğini belirtti. Bu durum, ağırlıklı olarak Müslüman bir nüfusa “yardım” götürme iddiasındaki bir operasyonun, aslında ne tür bir zihniyet tarafından yürütüldüğünü ortaya koyuyor.
Safe Reach Solutions: Bir CIA paravanı
Operasyondaki diğer kilit yüklenici olan Safe Reach Solutions (SRS) ise çok daha karanlık bir yapıya sahip. Gazeteci Jack Poulson’ın araştırmasına göre, SRS, aslında Wyoming merkezli bir “nesiller arası servet yönetimi” firması olan Two Ocean Trust Ltd.’nin paravan şirketiydi. İki şirket de Jackson, Wyoming’de aynı adreste kayıtlı.
Daha da önemlisi, Washington Post’un haberine göre SRS, CIA’nın eski Özel Faaliyetler Merkezi başkanı Philip F. Reilly tarafından kurulmuştu. Şirketin kuruluş süreci, “şeffaflık” vaadine rağmen son derece gizli tutulmuştu. İnternet sitesi, şirketin resmi kuruluşundan sadece bir gün önce tescil edilmiş ve sitede ne şirketin hukuki ismine ne de herhangi bir yöneticiye dair bilgiye yer verilmişti. Şirketin kuruluş belgeleri, geçmişte Panama Belgeleri soruşturmalarına konu olan şaibeli aracılarla bağlantılıydı. Bu durum, Gazze’deki operasyonun sadece paralı askerler tarafından değil, aynı zamanda ABD istihbarat dünyasının derinliklerinden gelen ve finansal gizlilik konusunda uzmanlaşmış yapılar tarafından yönetildiğine işaret ediyor. Bir servet yönetimi firmasının, eski bir CIA şefinin liderliğinde, Gazze’de ölümcül bir güvenlik operasyonu yürütmesi, projenin insani yardımın çok ötesinde, gizli ve muhtemelen yasa dışı amaçlar taşıdığının en bariz kanıtı.
“Distopik ve post-apokaliptik bir manzara”
Bu karmaşık ve kanlı mekanizmanın iç yüzünü en net şekilde ortaya koyan kişi, operasyonda bizzat görev almış, 25 yıllık ABD Özel Kuvvetler (Yeşil Bereliler) mensubu, Mor Kalp ve Bronz Yıldız madalyalı emekli Yarbay Anthony Aguilar oldu. Aguilar, hem Democracy Now! hem de Tucker Carlson’a verdiği mülakatlarda, Gazze’de tanık olduğu sistematik savaş suçlarını ve insanlık dışı uygulamaları bütün çıplaklığıyla anlattı. Kendisini bir “paralı asker” ya da “muhbir” olarak değil, “vatansever bir Amerikalı” olarak tanımlayan Aguilar, Amerikan halkının tarihin yanlış tarafında yer aldığını bilmesi gerektiği için konuştuğunu söyledi.
Aguilar, Gazze’ye ilk girdiğinde karşılaştığı yıkımı, “distopik ve post-apokaliptik bir manzara” olarak tanımladı. Daha önce görev yaptığı Irak, Afganistan veya Suriye gibi savaş bölgeleriyle kıyaslanamayacak kadar vahim bir tabloyla karşılaştığını belirten Aguilar, “Gazze’de tanık olduğum şey, ancak bir yıkım manzarası olarak tanımlanabilir. Bu, insan ahlakının çöküşüydü. ABD olarak biz de bu sürece ortak olduk. Gazze’de devam eden vahşete ve soykırıma el birliğiyle katılıyoruz,” dedi. Açlık ve kıtlık iddialarını reddedenleri “insanlıktan çıkmış” olarak nitelendiren Aguilar, gördüklerinin bir abartı değil, somut bir gerçek olduğunu vurguladı.
“Ölüm tuzağı olarak tasarlandılar”
Aguilar’ın en sarsıcı ifşaatları, yardım dağıtım merkezlerinin konumu ve işleyişiyle ilgiliydi. Bu noktaların, Senatör Chris Van Hollen’ın da belirttiği gibi, birer “ölüm tuzağı” olarak tasarlandığını söyledi. Aguilar, bu merkezlerin kasıtlı olarak İsrail ordusunun aktif taarruz harekâtları yürüttüğü çatışma bölgelerinin tam ortasına kurulduğunu belirtti. Bu durumun Cenevre Sözleşmeleri’nin açık bir ihlali olduğunu vurgulayan Aguilar, “Bu noktalar bilerek çatışma bölgelerine kuruldu. Bu durumun ya tam bir cehalet ya da kasıtlı olduğunu düşündüm. Kasıtlı olarak buraya yerleştirildiler,” diye konuştu.
Ayrıca, bu merkezlerin dikenli tel yerine, sivillerde ciddi yaralanmalara yol açan jiletli tellerle çevrili olduğunu ve bu tellerin bizzat ABD’li yükleniciler tarafından talep edildiğini söyledi. Bu uygulamanın da tek başına bir savaş suçu teşkil ettiğini belirtti.
Aguilar, dağıtım noktalarında silahsız sivillere karşı uygulanan şiddetin sistematik olduğunu anlattı. Herhangi bir saldırı olmamasına rağmen, kalabalığı kontrol etmek amacıyla gelişigüzel güç kullanıldığını, angajman kurallarının veya uygun müdahale protokollerinin bulunmadığını söyledi. Daha da vahimi, kullanılan mühimmatın M855 zırh delici mermiler olduğunu belirtti. Aguilar, “Bu mermi, zırh delmek ve öldürmek üzere tasarlanmıştır. Silahsız insanlara karşı neden böyle bir mühimmat kullanılsın?” diye sordu.
29 Mayıs’ta bizzat çektiği bir videoyu kanıt olarak sunan Aguilar, GHF’ye bağlı silahlı bir Amerikalı güvenlik görevlisinin, yardım alanlardan uzaklaşan sivil bir kalabalığa ateş açtığını gösterdi. Videoda, ateş eden kişinin yanındaki bir başka görevlinin, “Vurdun galiba!” dediği duyuluyordu. Aguilar, “Silahsız, aç insanlara yalnızca daha hızlı gitmeleri için ateş açıldı. Bu video benim tarafımdan çekildi. Hamas değil, Gazze Sağlık Bakanlığı değil, ben; bir Amerikalı,” diyerek olayın faillerinin kim olduğunu net bir şekilde ortaya koydu. Aguilar, hem Amerikalı yüklenicilerin hem de İsrail askerlerinin açlıkla mücadele eden Filistinlilere ateş açtığını “hiç şüpheye yer bırakmayacak şekilde” bizzat gördüğünü teyit etti.
Aldatmaca operasyonu
Aguilar, operasyonun hukuki temelinin de baştan sona yasa dışı olduğunu ifşa etti. Kendisi dahil tüm UG Solutions çalışanlarının, yani silahlı Amerikalıların, İsrail’de “turist vizesiyle” bulunduğunu belirtti. Bu durumun uluslararası hukuka aykırı olduğunu ve görevin aceleye getirilerek pek çok usulsüzlüğe göz yumulduğunu gösterdiğini söyledi.
GHF’nin yardım miktarına ilişkin iddialarının da bir aldatmaca olduğunu rakamlarla ortaya koydu. Vakfın 65 günde 96 milyon öğün dağıttığı yönündeki duyurusunu eleştiren Aguilar, basit bir hesaplamayla bunun ne anlama geldiğini açıkladı:
“96 milyonu 2,21 milyona, sonra günde üç öğüne, sonra da 65 güne böldüğünüzde, 65 günün sadece 15 günü için yiyecek sağlamış oluyoruz. Diğer 50 güne ne oldu? Bu bir yardım değil; bu, sistematik bir aç bırakma operasyonudur.”
Aguilar, GHF’nin bu operasyonu yürütecek kapasiteye sahip olmadığını ve derhal fonlarının kesilerek yardım sürecinin yeniden Birleşmiş Milletlere devredilmesi gerektiğini savundu.
Aguilar, UG Solutions’ın kendisini itibarsızlaştırma girişimlerine de yanıt verdi. Şirketin, kendisini uygunsuz davranış nedeniyle kovduklarını iddia ettiğini, oysa kendisinin 13 Haziran’da istifa ettiğini belirtti. İstifasından sonra bile maaşının ödendiğini, sigortasının karşılandığını ve istifasını geri çekmesi için ikna edilmeye çalışıldığını söyledi. “Kovulmadım. Aksine, iki kez terfi ettirildim, maaşım iki kez artırıldı,” diyen Aguilar, elindeki tüm kanıtların orijinal, zaman damgalı ve doğrulanmış olduğunu, hatta UG Solutions’ın kendi basın açıklamasında onun videolarından birini kullandığını ekledi.
ABD’de çatlak sesler
Bu kanlı operasyon, hem ABD içinde hem de uluslararası alanda tepkilere yol açtı. İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), 1 Ağustos 2025’te yayımladığı raporda, İsrail güçlerinin yardım dağıtım noktalarında düzenli olarak açlıkla boğuşan Filistinli sivillere ateş açmasının “savaş suçu” anlamına geldiğini bildirdi.
ABD Kongresinde de bazı üyelerden de sesler gelmeye başladı. Temsilciler Meclisi üyeleri Joaquin Castro ve Sara Jacobs ile Senatörler Peter Welch ve Chris Van Hollen, UG Solutions ve Safe Reach Solutions şirketlerine bir mektup göndererek, Gazze’deki faaliyetlerine ilişkin açıklama talep etti. Mektupta, şirketlerin ve personelinin, ABD’nin Savaş Suçları Yasası gibi yasalar kapsamında ileride cezai ve hukuki sorumlulukla karşı karşıya kalabilecekleri uyarısında bulunuldu. Yasama üyeleri, “Personelinizin… Turist vizesiyle İsrail’e getirildiğini, Gazze’ye savaş donanımıyla gönderildiklerini ve İsrailli yetkililer tarafından silahsız ve aç Filistinli sivillere karşı ölümcül güç kullanmaları için emir verildiğini” gösteren bilgiler olduğunu belirttiler. En az 21 ABD senatörü de Dışişleri Bakanı Marco Rubio’ya mektup yazarak, GHF’ye yapılan ABD fonlamasının durdurulmasını talep etti.
Ortadoğu
Trump: Hamas tamamen silahsızlanmayı kabul etti

ABD Başkanı Donald Trump, “Barış Kurulu”nun Hamas ve Gazze’deki diğer silahlı grupların “tamamen silahsızlandırılması” konusunda bir anlaşmaya vardığını söyledi.
Barış Kurulu yaptığı açıklamada, anlaşmanın aylar süren “yoğun ve iyi niyetli müzakerelerin” sonucu olduğunu ve kurulun artık uygulamanın gerçekleştirilmesine odaklandığını belirtti.
“Hamas’tan üst düzey bir yetkili” BBC’ye yaptığı açıklamada, örgütün Gazze’de tamamen silahsızlandırılmasını öngören Barış Kurulu’nun planını kabul ettiğini ve yakında resmi bir açıklama yapılacağını belirtti.
Bu anlaşma, ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze ateşkes planının ikinci aşamasının bir parçası ve Hamas’ın silahsızlandırılması, İsrail birliklerinin çekilmesi ve Gazze’nin yeniden inşasını içeriyor.
ABD Başkanı, “silahsızlandırma tamamlandıkça” İsrail’in Gazze’den çekileceğini belirterek, anlaşmayı “Gazze’nin nihayet yeni bir Filistin hükümeti tarafından yönetilmesine doğru atılmış kritik bir adım” olarak nitelendirdi.
Trump, Truth Social’da paylaştığı bir gönderide, “Uluslararası İstikrar Gücü, Gazze’nin sakinleri ve komşuları için güvenli olmasını sağlamak üzere yeni bir Filistin polis gücüyle birlikte çalışacak,” dedi.
Trump, anlaşmanın “Trump 20 Madde Planı’nın uygulanmasında önemli bir dönüm noktası” olduğunu belirtti ve arabulucular olan Mısır, Katar ve Türkiye’ye teşekkür etti.
Bir ABD’li yetkili, gazetecilerle yaptığı telefon görüşmesinde, Hamas’ın silahsızlandırılmasının ardından İsrail’in Gazze’den çekilmeyi kabul edeceğine dair ABD’nin ne kadar umutlu olduğu sorulduğunda, “İsrail’den, başlangıçta kabul ettikleri 20 madde planına uymaktan başka bir şey istemiyoruz. Bu nedenle, İsrail’in bu plana uyacağından çok eminiz,” dedi.
Yetkili, İsrail’in geri çekilmeme kararı alması halinde Trump’ın “çok hayal kırıklığına uğrayacağını” belirtti. Yetkili, ABD’nin İsrail’in iyi bir ortak olmaya devam edeceğine inandığını da ekledi.
BBC, Hamas’ın elinde kalan ağır silahların Filistin denetimi altında envanterinin çıkarılması ve depolanmasını öngören anlaşmayı inceledi.
Bu anlaşma, Trump’ın desteklediği Gazze barış girişiminin ilerlemesindeki en önemli engeli ortadan kaldırabilir.
ABD’li yetkililer, Hamas’ın tüneller, silah depoları ve üretim tesislerinden oluşan ve “devlet benzeri” olarak tanımladıkları askeri altyapısını sökmeye başlamadan önce, Gazze’deki daha küçük grupların silahsızlandırılacağını belirtti.
Yetkililer, bu sürecin çok daha uzun süreceğini kabul etti.
Yetkililer , planın kasıtlı olarak “sıfır güven” prensibine dayandığını ve doğrulama mekanizması içerdiğini, ne Hamas ne de İsrail’in karşı taraf taahhütlerini yerine getirene kadar bir sonraki aşamaya geçeceğini belirtti.
Devlete bağlı Al-Qahera News’in bildirdiğine göre, Kahire “yakında” ABD, Katar ve Türkiye’nin de dahil olduğu Gazze ateşkes arabulucularının bir toplantısına ev sahipliği yapacak.
Günün erken saatlerinde Reuters’a konuşan isimsiz kaynaklar, Kahire’de arabulucular ile Hamas liderleri arasında ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze barış planının uygulanmasına ilişkin görüşmelerde nadir görülen bir ilerleme kaydedildiğini bildirmiş ama bir İsrailli yetkili önerilen şartların tatmin edici olmadığını söylemişti.
Trump’ın açıklamasının ardından Times of Israel, ismi açıklanmayan bir kaynağa atıfta bulunarak, anlaşmanın Hamas’tan müzakereciler ile yönetim kurulu ve arabulucu ülkeler arasında imzalandığını bildirdi.
Fakat gazete, “bir İsrail makamının” silahsızlanma önerisinin Kudüs’ün taleplerini karşılamadığını belirten bir açıklama yayınladığını aktardı.
Günün erken saatlerinde İsrail medyası, İsrail’in Hamas ile görüşülmekte olan bir anlaşmaya karşı çıktığını bildirmişti.
Ortadoğu
Körfez zenginleri miras konusunda “şeriat” ile “İngiliz hukuku” arasında kaldı

Körfez bölgesindeki varlıklı kişiler, şeriat hukukunun getirdiği kısıtlamaları hafifletmek amacıyla vasiyetnamelerini düzenlerken giderek daha fazla İngiliz hukukunu kullanıyor.
Mishcon de Reya hukuk bürosunun ortağı Charlie Sosna, Financial Times’a (FT) verdiği demeçte, Körfez bölgesindeki zenginlerin bu stratejiyi sevdiğini, çünkü bu stratejinin onlara “şeriatın ruhu içinde kalarak servet ve miras konusunda istediklerini elde etmelerine” olanak tanıdığını söyledi.
Bu, çocuklar arasında daha eşit bir dağılımı da içerebiliyor. Sosna, bu stratejiye “şüphesiz” daha fazla ilgi gösterildiğini ileri sürdü.
İngiliz hukukunda vasiyet özgürlüğü, vasiyetname düzenleyenlerin varlıklarını neredeyse hiçbir kısıtlama olmaksızın istedikleri kişiye bırakabilmeleri anlamına gelir.
Buna karşılık şeriat hukuku, akrabaların ne kadar miras alacağına dair kesin kurallara sahip. Örneğin, bir kız çocuğu genellikle bir erkek çocuğun payının yarısını miras alır.
Ne var ki Withers hukuk bürosunun ortağı Hannah Wailoo, daha “eşitlikçi” bir yaklaşıma doğru bir kayma gözlemlediğini belirtti:
“Oğullarından daha fazla kızı olan, hatta sadece kızları olan Körfez ailelerinin, kızlarının korunmasını ve servetlerinin iyi bir şekilde yönetilmesini sağlamak için küresel bir bakış açısıyla hareket etmek istediklerine dair örnekler gördük.”
Danışmanlar, Körfez ailelerinin İngiliz vasiyetnamelerini giderek daha fazla kullanmasının kısmen çocuklarının artan küreselleşmesinin bir sonucu olduğunu belirtti.
Sosna, “bazen yeni neslin biraz daha Batılılaştığını” ve ayrılıklar ya da boşanmalar gibi daha karmaşık medeni durumlara sahip olabileceğini belirtti.
Müvekkillerinden birinin servetini oğluna bırakmak istediğini fakat şeriat kurallarına göre oğlunun vefatı halinde servetin, müvekkilin ayrıldığı eşine kalacağını örnek olarak gösterdi.
İngiliz hukukuna uygun bir vasiyetname ise bu durumu önleyebilir.
Farrer & Co’nun ortağı Oliver Piper, İngiliz vasiyetnamelerini kullanarak şeriat kurallarını hafifletme yaklaşımını “hafif şeriat” olarak nitelendiriyor.
Charles Russell Speechlys’in ortağı Jonathan Burt, İran’daki savaşın Orta Doğulu miras sahiplerini “varlık tutma yapıları ve planlamasına biraz daha odaklanmaya” teşvik eden bir etken olduğunu söyledi.
Körfez ülkeleri, yabancı sakinlerin şeriat kanunlarıyla karşı karşıya kalma endişelerini hafifletmek için, Abu Dabi’de boşanma için paralel bir yol gibi “batı tarzı mahkeme” sistemlerini uygulamaya koyuyor.
LEK Consulting’in ortağı Andreas Buelow ise şöyle konuştu:
“Nesiller arası servet devrinin temel zorluğu, servetin eskisinden daha geniş bir mirasçı grubu arasında paylaştırılması gerekliliği.”
Bu da danışmanların “yasal yapıların dikkatli bir şekilde yönetilmesini, iş sürekliliğini ve aile uyumunu” denetlemeleri gerektiği anlamına geliyor.
Addleshaw Goddard’ın ortağı Laura Uberoi, bu stratejinin “muhtemelen yaklaşık bir nesil önce ciddi bir şekilde başladığını” ve bölgedeki varlıklı kadın sayısının artmasına şimdiden yol açtığını belirtti.
İngiliz hukukunun yurtdışında ikamet eden vasiyet sahiplerine yönelik yaklaşımı göz önüne alındığında, tüm avukatlar bu stratejinin etkinliğine ikna olmuş değil.
Vasiyetçinin kendi ülkesinin hukuku genellikle Birleşik Krallık dışındaki varlıklar için geçerli.
Howard Kennedy’nin ortağı Simon Malkiel, bu vasiyetlerin “özellikle itiraz edilmediği durumlarda bazen pratikte işe yarayabileceğini” fakat “güvenilir bir çözüm yolu” olmadığını belirtti:
“Durum büyük ölçüde varlıklara ve varlık sahiplerine, ayrıca memnuniyetsiz mirasçıların muhtemel tutumuna bağlı.”
Özellikle Jersey’de tröstler, bir mirastan kimin yararlanacağını belirlemenin bir başka popüler yolu.
Jersey Finansal Hizmetler Komisyonu’nun verilerine göre, 2024 yılında Jersey dışındaki müşterilerin veya Jersey tröstlerinin gerçek sahiplerinin %11,8’ini Orta Doğulu müşteriler oluşturuyordu.
Bu oran 2020’de %10,6’ydı.
Wailoo, “Çoğu tröst yapısı içinde, mirasçılarınızın kimler olacağını, kimin neyi ne zaman alacağını seçebilirsiniz. Bu, söz konusu varlıkları fiilen şeriat rejiminin dışına çıkarır,” dedi.
Ortadoğu
İran, Umman’ın Hürmüz Boğazı için yaptığı teklifi reddetti

İran, Umman’ın Hürmüz Boğazı’nın kolektif yönetimine dair hazırladığı planı reddetti. Reuters’a konuşan üst düzey bir İranlı yetkili, boğazda eşit kontrol öngören anlaşmanın Tahran’ın çıkarlarına uygun olmadığını bildirdi. Yetkili, Umman’ın sunduğu bu planın “başarı şansı olmadığını” vurguladı.
İran, Umman’ın Hürmüz Boğazı’nın ortak yönetimine ilişkin teklifini geri çevirdi. Reuters haber ajansı, gelişmeyi üst düzey bir İranlı yetkiliye dayandırarak duyurdu.
Ajansa konuşan kaynak, söz konusu planın “başarı şansı olmadığını” kaydetti.
Kaynak; Tahran ve Maskat’ın boğazı başka ülkelerin katılımı olmadan, yalnızca kendi sorumluluk alanları sınırları dahilinde denetlemesi gerektiğini savundu.
Reuters’ın daha önceki haberinde, Umman’ın sunduğu teklifin İran’ın deniz yolu üzerindeki tek taraflı denetimini ortadan kaldırdığı aktarılmıştı.
İran tarafı, İslam Cumhuriyeti’nin Umman’a saygı duyduğunu vurgulamakla birlikte, her iki ülkenin stratejik boğaz üzerinde eşit kontrole sahip olacağı bir anlaşmanın Tahran’ın çıkarlarına uygun düşmediği görüşünü dile getirdi.
Boğazdan geçiş rejimi ve Malakka modeli gündemde
Çatışma öncesinde gemiler, İran ve Umman’ın karasularında yer alan ancak genel kabul itibarıyla uluslararası su yolu sayılan boğazdan serbestçe geçiyordu.
ABD ile askeri çatışmanın başlamasından kısa süre sonra Tahran, boğazı denetleme ve Umman ile ortaklaşa gemilerden harç alma hakkına sahip olduğunu ilan etmişti.
İranlı yetkili, Tahran’ın boğazın tüm giriş rotasını ve çıkış rotasının bir bölümünü denetlemesi gerektiğini, Umman’ın ise kendi kontrolündeki sahayı yönetmesi gerektiğini söyledi.
Reuters kaynakları bir gün önce verdikleri bilgide, Basra Körfezi ülkelerinin Umman’ın boğazın bölgesel yönetimine ilişkin planını desteklediğini bildirmişti.
Bu plan; seyrüsefer, çevre tedbirleri, arama-kurtarma faaliyetleri ve diğer hizmetleri finanse etmek amacıyla gemilerden gönüllülük esasına dayalı harç alınmasını öngörüyordu. Öneri, Malakka Boğazı’ndaki benzer bir yönetim modelini temel alıyordu.
Bloomberg’in aktardığına göre Umman ve İran, hafta sonunda yaptıkları görüşmelerde Hürmüz Boğazı’nın “orta koridor” olarak adlandırılan hattının yeniden trafiğe açılması önerisini ele aldı.
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü











