Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Emekli Yeşil Bereli anlattı: Gazze’de savaş suçlarına ve Amerikan yapımı bir ‘ölüm tuzağına’ tanık oldum

Yayınlanma

ABD ordusundan emekli 25 yıllık Özel Kuvvetler subayı Yarbay Anthony Aguilar, Gazze’de tanık olduklarını anlattı. Aguilar, ABD tarafından fonlanan Gazze İnsani Yardım Vakfı (GHF) için çalışırken İsrail ordusunun sistematik olarak savaş suçları işlediğini, yardım dağıtım noktalarının birer “ölüm tuzağı” olarak tasarlandığını ve sivil halka “hayvan gibi” davranıldığını belirtti. Aguilar, operasyonun tamamının bir aldatmaca olduğunu ve Amerikan vergi mükelleflerinin parasının bu suçları finanse etmek için kullanıldığını ifade etti.

ABD ordusunda 25 yıl boyunca subay ve Özel Kuvvetler (Yeşil Bereliler) mensubu olarak görev yapmış emekli Yarbay Anthony Aguilar, Amerikalı sunucu Tucker Carlson’a verdiği mülakatta, Gazze’de tanık olduğu dehşet verici olayları anlattı.

Muharebe hizmetleri dolayısıyla Mor Kalp (Purple Heart) ve Bronz Yıldız (Bronze Star) madalyalarıyla taltif edilen Aguilar, emekliliğinin ardından özel güvenlik şirketi UG Solutions aracılığıyla Gazze İnsani Yardım Vakfı (GHF) bünyesinde sözleşmeli olarak çalışırken, İsrail ordusunun sistematik olarak savaş suçları işlediğini, ABD tarafından fonlanan yardım operasyonunun ise aç insanları bir “ölüm tuzağına” çeken aldatmacadan ibaret olduğunu belirtti.

17 Mayıs ile 26 Haziran 2025 tarihleri arasında Gazze’de görev yapan Aguilar, bölgedeki durumun daha önce görev yaptığı Irak, Afganistan veya Suriye gibi savaş bölgeleriyle kıyaslanamayacak kadar vahim olduğunu vurguladı.

Aguilar, “Gördüğüm hiçbir şey Gazze’deki kadar acımasız, yıkıcı ve şiddet dolu değildi. Savaşları nasıl yürüttüğümüze ve savaşa nasıl girdiğimize dair uluslararası hukukumuzdan çok uzaklaştık ve Amerika da bunun bir parçası,” ifadelerini kullandı.

Tecrübeli bir askerin gözünden Gazze

Kariyeri boyunca Irak, Afganistan, Suriye, Tacikistan ve Filipinler gibi çok sayıda ülkede görev yapan Aguilar, Gazze’ye ilk girdiğindeki izlenimlerini “kıyamet sonrası” bir manzaraya benzetti.

Aguilar, “Bu, insan ahlakının çöküşüydü, onurun baskı altına alınmasıydı. Örneğin Refah’ın güneyinde, mevcut savaştan önceki fotoğraflarını gördüm. Güzel binalar, sahil tesisleri, sokak lambaları ve mahalleler vardı. Şimdi ise yerle bir edilmiş. Ayakta kalan tek bir bina yok,” diye konuştu.

Yıkımın boyutlarını, “Molozlar yığılmış ve Refah’tan geçerken evlerin enkazlarını, bir binanın ikinci katından sarkan bir kanepeyi, parçalanmış bir buzdolabını veya duvardaki kırık aile fotoğraflarını görüyorsunuz. Bu hayatlar yok edildi ve ellerinden alındı,” sözleriyle aktaran Aguilar, şahit olduğu yıkımın daha önce hiçbir savaş bölgesinde görmediği bir seviyede olduğunu belirtti.

Aguilar, “Irak’ta, Afganistan’da, Bağdat’ta, Musul’da, Sadr Şehri’nde, Afganistan’ın her yerinde, Suriye’de, Filipinler’in güneyinde, nüfusun yoğun olduğu bazı yerlerde gördüğüm hiçbir şey Gazze’deki kadar acımasız, yıkıcı ve şiddet dolu değildi,” dedi.

Gazze’de ‘açlık oyunları’: Yardım kuyruğunda gelen ölüm

Amerikan parasıyla yürütülen operasyon

Aguilar, kendisi gibi yüzlerce Amerikalı savaş gazisinin, UG Solutions adlı yüklenici firma aracılığıyla, GHF’nin yardım dağıtım operasyonunun güvenliğini sağlamak üzere bölgeye getirildiğini söyledi. Ancak bu görevin ardındaki usulsüzlüklere dikkat çeken Aguilar, en şaşırtıcı hususlardan birinin, tüm Amerikalı personelin İsrail’e “turist vizesiyle” giriş yapması olduğunu belirtti.

Aguilar, “Tam otomatik silahlar, tabancalar, pompalı tüfekler, ses bombaları ve makineli tüfeklerle donanmış bir halde İsrail’deyiz ve Gazze’ye turist vizesiyle giriyoruz. Büyükannem Kudüs’ü ziyaret etmek istese, benimle aynı statüde İsrail’de olurdu,” dedi.

Bu durumun, görevin aceleye getirilmesi ve bürokratik süreçlerden kaçınma amacı taşıdığını düşündüğünü ifade eden Aguilar, “Bu görevin çok aceleyle bir araya getirildiği ve pek çok parçanın bir araya getirilmeye çalışıldığı bir karmaşa olduğu aşikârdı. Sanırım işleri hızlı ve gevşek tutmak için bazı şeyler yapıldı,” diye konuştu.

Yardım dağıtım merkezleri birer ‘ölüm tuzağı’

Aguilar’ın verdiği en sarsıcı bilgilerden biri de GHF tarafından kurulan yardım dağıtım merkezlerinin konumu ve işleyişiyle ilgiliydi. Gazze’de sadece dört adet güvenli dağıtım noktası bulunduğunu ve bunlardan üçünün, Mısır sınırına yakın, yerleşim yerlerinden uzak bir bölgede, birbirine 150-200 metre mesafede konuşlandırıldığını belirtti.

Aguilar, bu durumun yardıma en çok ihtiyacı olan Gazze Şehri ve Cibaliya gibi kuzey bölgelerindeki nüfusu dışladığını vurguladı.

Daha da vahimi, bu üç dağıtım noktasının, İsrail ordusunun “Gideon’un Savaş Arabaları” adını verdiği bir taarruz harekâtını yürüttüğü aktif bir savaş bölgesinin tam ortasında yer almasıydı.

Aguilar, bu durumu net bir dille “savaş suçu” olarak nitelendirdi:

“Güvenli dağıtım sahalarını, sadece İsrail muharebe birimleriyle yan yana değil, aynı zamanda aktif bir savaş bölgesinde kurduk. Oradaki liderliğe ve GHF ile UG Solutions’da konuştuğum avukatlara bunun bir savaş suçu olduğunu daha açık anlatamam. Bu, Cenevre Sözleşmesi protokollerinden kelimesi kelimesine bir alıntıdır. Bu konuda hiçbir soru işareti yok. Bu durumun ya tam bir cehalet ya da kasıtlı olduğunu düşündüm. Kasıtlı olarak buraya yerleştirildiler.”

Aguilar, dördüncü dağıtım noktasının ise bir İsrail Merkava tank birliğinin hemen bitişiğinde yer aldığını ekledi.

Gazze’de yardım bekleyen siviller böyle hedef alınmış

Amir’in hikayesi: “Bana teşekkür etti ve sonra öldürüldü”

Aguilar, tanıklığının en dokunaklı ve trajik anını, Amir adında küçük bir çocukla yaşadığı karşılaşmayı anlatırken gözyaşlarına hâkim olamadı. 28 Mayıs’ta, 2 numaralı dağıtım sahasında, aç ve bitkin haldeki küçük çocuğun kendisine yaklaştığını anlattı.

“Bu küçük çocuk, benim oğlumla aynı yaşlarda. Kahverengi gözleri var. Ona baktığımda oğlumun yüzünü görüyorum,” diyen Aguilar, çocuğun kendisine ve yanındaki diğer Amerikalı güvenlik görevlisine saygısını göstermek için ellerini öptüğünü söyledi.

Aguilar o anları şöyle aktardı:

“Dizlerimin üzerine çöktüm, gözlerinin içine baktım ve ona, ‘İnsanlar önemsiyor. Amerika önemsiyor. Unutulmayacaksın,’ dedim. İngilizce bilmiyordu, ben de Arapça bilmiyordum. Ama birbirimize bakarken kurduğumuz bağda, uzun zamandır ilk kez birinin onu önemsediğini hissetti. Elindeki birkaç parça yiyeceği yere bıraktı, küçük, kırılgan ellerini yüzüme koydu ve beni öptü. Gözlerimin içine bakarak İngilizce ‘Teşekkür ederim,’ dedi.”

Ancak bu masum an, trajik bir sonla bitti. Amir, yerden topladığı birkaç parça yiyecekle dağıtım sahasından ayrılırken, İsrail ordusu tarafından açılan ateş sonucu hayatını kaybetti.

Aguilar, “Amir evine dönemedi. 12 kilometre yürüyerek biraz yiyecek almak için geldi, yerden artıkları topladı çünkü geriye sadece onlar kalmıştı. Ve ayrılırken İsrail ordusu tarafından öldürüldü. Neden? Çünkü disiplinden, standartlardan ve temel insani nezaketten yoksundular,” ifadelerini kullandı.

GHF’nin daha sonra bu olayı yalanlamaya çalıştığını ve başka bir çocuğun fotoğrafını kullanarak Amir’in hayatta olduğunu iddia ettiğini belirten Aguilar, bu girişimin “iğrenç” olduğunu ve sunulan kanıtların sahte olduğunu söyledi.

“Sivillere hayvan muamelesi yapılıyordu”

Aguilar, hem İsrail ordusunun hem de bazı Amerikalı yüklenicilerin Filistinli sivillere yönelik tutumunu “insanlık dışı” olarak tanımladı.

Amerikalı personelin sivillerden “zombi sürüsü” olarak bahsettiğini belirten Aguilar, yardım dağıtımı sırasında yaşanan kaosu “sekiz dakikalık kargaşa” olarak adlandırdı.

“Binlerce Filistinli, sabahın erken saatlerinde, gün doğmadan Akdeniz üzerinden sahaya doğru koşuyor. Ve başlarının üzerinden mermi izlerini, tank mermilerini, havan topu mermilerini görüyorsunuz. Bunu, Filistinlileri doğru yolda tutmak için yapıyorlar. Benim önerim en başından beri, ‘Bir tabela denedik mi?’ şeklindeydi. Yola ‘bu tarafa gidin’ diyen bir tabela koymak yerine Merkava tank mermisi atmak… Sanırım bu iyi bir başlangıç olurdu.”

Aguilar, İsrail askerlerinin gece görüş kabiliyetleri olmadan karanlıkta binlerce kişilik kalabalığa ateş açtığını ve bunun sonucunda yol kenarlarında cesetlerin biriktiğini gördüğünü söyledi.

Dağıtım sahasından ayrılan kalabalığı kontrol etmek için hem İsrail ordusunun hem de Amerikalı yüklenicilerin sivillerin ayaklarına, başlarının üzerine ve havaya ateş açtığını, ses bombası ve biber gazı kullandığını belirtti. Bu duruma, “silahsız sivilleri kontrol amacıyla hedef almak yine bir savaş suçudur,” diyerek tepki gösterdi.

‘ABD’de düşünce özgürlüğü hiç bu kadar tehdit altında olmamıştı’

GHF’nin matematiği açlığı gizliyor

Aguilar, GHF’nin operasyonunun sadece tehlikeli değil, aynı zamanda yetersiz olduğunu da rakamlarla ortaya koydu. GHF’nin 65 günde 96 milyon öğün dağıttığını duyurmasını eleştiren Aguilar, basit bir hesaplamayla bunun ne anlama geldiğini açıkladı:

“96 milyonu 2,21 milyona, sonra günde üç öğüne, sonra da 65 güne böldüğünüzde, 65 günün sadece 15 günü için yiyecek sağlamış oluyoruz. Diğer 50 güne ne oldu? İnsanların aç olmadığını söylemekten çekinirim.”

GHF’nin dağıttığı yardımın sadece kuru gıdadan oluştuğunu, su, bebek bezi, yakıt, ilaç veya hijyen ürünleri içermediğini de ekledi. Su dağıtımının “çok pahalı” olduğu gerekçesiyle yapılmadığını, oysa dağıtılan tüm gıdaların pişirilmek için suya ihtiyaç duyduğunu vurguladı.

Çağrı: ABD bu vakfı derhal kapatmalı

Aguilar, mülakatın sonunda ABD yönetimine net bir çağrıda bulundu. GHF’nin varlığının, Birleşmiş Milletler (BM) mekanizmasına ihtiyaç olmadığı yönünde yanlış bir algı yarattığını ve bu durumun daha fazla ölüme yol açtığını savundu.

“Amerika Birleşik Devletleri, Gazze İnsani Yardım Vakfı’nı fonlamayı bugün, şimdi durdurmalı. Bu paranın nereye gittiği konusunda hesap sormalı. Çünkü orada bulunmuş ve harcanan kaynakları görmüş biri olarak söyleyebilirim ki, o 30 milyon dolar Gazze’ye gitmedi. Birileri banka hesaplarını kontrol etse iyi olur.”

Aguilar, İsrail ordusundaki sorunun liderlik ve disiplin eksikliğinden kaynaklandığını, ancak bunun işlenen suçları meşrulaştırmadığını belirtti.

ABD’nin, müttefikinin işlediği bu suçlara göz yummaması ve kendi değerlerine sadık kalması gerektiğini vurgulayarak sözlerini tamamladı.

Ortadoğu

İran, ABD’yi taviz vermeye zorlamak için baskı kampanyasını nasıl genişletiyor?

Yayınlanma

Körfez yetkilileri ve analistlere göre İran, Orta Doğu’daki ticaret yollarını, deniz taşımacılığı güzergâhlarını ve enerji altyapısını, çatışmanın maliyetini düzenli biçimde artıran baskı noktalarına dönüştürerek Washington’dan daha uzun süre dayanabileceği hesabını yapıyor.

Tahran, tam kapsamlı bir savaşı tetiklemeden çatışmayı lehine çevirmek amaçlayan kontrollü bir tırmanma stratejisi izliyor.

Yetkililere göre bu stratejinin amacı, ABD ile müttefiklerini, krizi kontrol altında tutmanın İran’ın Hürmüz Boğazı’na ilişkin taleplerini kabul etmekten daha maliyetli olduğuna ikna etmek.

Tahran’ın Washington’a verdiği mesaj, İran’a Hürmüz’de daha büyük bir rol tanıyan yeni bir statüko kabul edilmediği takdirde çatışmanın Körfez’in ötesine yayılabileceği yönünde.

İran, birden fazla deniz geçiş noktasını ve enerji tesisini risk altına sokarak gelecekteki olası müzakerelerde elini güçlendirebileceğine inanıyor.

Washington Enstitüsünden Michael Knights, Reuters’a yaptığı açıklamada, “İran en başından beri, tırmanma seçeneklerini zamana yayarak ABD’den daha ileri gitmeye çalıştı. Böylece her hafta gündeme getirebileceği yeni bir unsuru oldu: yeni bir coğrafya, yeni bir silah türü, yeni bir hedef türü,” dedi.

Knights, “İran’ın en büyük avantajı Amerika’ya ya da İsrail’e zarar verebilmesi değil. Asıl büyük avantajı, bölge ülkelerine ve küresel ekonomiye zarar verebilmesi” diye ekledi.

Tehditler Hürmüz’ün ötesine genişliyor

Savaş öncesinde küresel petrol tüketiminin yaklaşık beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’ndaki trafiği aksatabildiğini gösteren Tahran, hiçbir stratejik deniz geçiş noktasının dokunulmaz olmadığı mesajını verdi.

Kızıldeniz’e ve Suudi Arabistan’ın enerji altyapısına yönelik tehditler, Washington’ın kesintilere ne ölçüde tahammül edeceğini sınarken küresel ticareti korumanın maliyetini artırmaya dönük daha geniş bir çabaya işaret ediyor.

İran’ın yaklaşımı, bir Körfez kaynağının Devrim Muhafızları komutanları arasında hâkim olduğunu söylediği, “daha fazlasını elde edebilecekleri” inancını yansıtıyor.

İranlı yetkililer, ABD Başkanı Donald Trump’ın kasım ayındaki ara seçimler öncesinde Orta Doğu’daki yeni bir çatışmaya derinlemesine sürüklenmek istemediğini düşündükleri için bir fırsat gördüklerine inanıyor.

Reuters’a konuşan Körfez kaynağı, “İranlılar, savaşı genişleterek ve baskıyı artırarak Trump’ın sonunda geri adım atacağına inanıyor,” dedi.

Financial Times: İran, ABD karşısında inisiyatifi ele geçirdi

Taviz koparmak için tırmandırma

Analistlere göre, Tahran’ın müzakere stratejisinin temelinde bu hesap yatıyor.

Trump, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasını sağlayacak bir anlaşma umuduyla yakın bir saldırıyı iptal ettiğini söylemesinin ardından, İran’la görüşmelerin pazartesi günü yapılacağını açıkladı. Ancak Tahran, şu anda ABD ile görüşme yürütmediğini bildirdi.

Üst düzey bir İranlı kaynak, Tahran yönetiminin daha önce sergilediği esnekliğin Washington’dan yalnızca daha fazla baskı getirdiği sonucuna vardığını söyledi. Bu değerlendirme, anlamlı müzakereler başlamadan önce güçlü bir pazarlık kozunun oluşturulması gerektiği görüşünü pekiştirdi.

Kaynağa göre Tahran, Trump’ın verilen tavizleri zayıflık olarak yorumladığını ve yalnızca baskıya karşılık verdiğini düşünüyor.

Washington Enstitüsü kıdemli uzmanı Michael Singh, Trump yönetiminin askeri açıdan ne kadar ileri gitmeye hazır olduğu konusunda kararsız görünmesinin de etkisiyle Tahran’ın hâlâ inisiyatifi elinde tuttuğuna inandığını söyledi.

Singh, “İranlılar avantajlarını sonuna kadar kullanmaya çalışıyor,” dedi. “Boğaz üzerinde egemenlik kurmak ve suyolu üzerinde seçici denetim uygulamak istiyorlar.”

Eski ABD diplomatı ve İran uzmanı Alan Eyre, Tahran’ın Washington’ı ablukayı kaldırmaya ve askeri saldırıları durdurmaya zorlamayı amaçlayan bir caydırıcılık stratejisi izlediğini söyledi.

Eyre, “Olayların hızını ABD’nin belirlemesini istemiyorlar,” dedi.

Anlaşmazlığın merkezinde Hürmüz Boğazı’nın gelecekte nasıl yönetileceği bulunuyor. Bölgesel kaynaklara göre Umman, suyolunun yönetilmesine ilişkin Körfez ülkelerinin desteklediği ve gönüllü kullanıcı ücretlerini de içeren bir öneriyi İran’a sundu.

Ancak Tahran, boğaz üzerinde idari yetki ve gemilerden hizmet bedeli tahsil etme hakkı istiyor. Washington ise her türlü ücreti reddederek Hürmüz’ün İran’ın denetiminden uzak, uluslararası bir suyolu olarak kalması gerektiğini savunuyor.

Dayanıklılık üzerine kurulu kumar

İran’ın kampanyası, izlediği stratejinin mantığını yansıtan bir sonuç doğurdu. Tehditler Hürmüz’ün ötesine genişledikçe, bölgesel ve Batılı güçler İran üzerindeki baskıyı artırmak yerine ticaret yolları ile enerji altyapısını korumaya giderek daha fazla odaklanmaya başladı.

Suudi Arabistan öncülüğünde şekillenen deniz koalisyonu bu yönelimin bir örneğini oluşturuyor. Körfez kaynakları koalisyonu, İran’la doğrudan karşı karşıya gelmek yerine ticari gemilere refakat etmeye, istihbarat paylaşımına ve deniz yollarını korumaya odaklanan savunma amaçlı bir yapı olarak tanımlıyor.

Knights, bu girişimi Avrupa’nın Kızıldeniz’deki Aspides misyonuna benzetiyor. Söz konusu misyon, askeri dengeyi değiştirmekten ziyade ticari gemi trafiğini korumak amacıyla kurulmuştu.

Bu dinamik Tahran açısından belirli ölçüde başarı anlamına geliyor. İran, ABD’nin askeri gücüyle doğrudan boy ölçüşemese de hükümetleri ve donanmaları savunma pozisyonuna geçmeye zorlayarak maliyet yaratabiliyor.

Hürmüz’de, Kızıldeniz’i Aden Körfezi’ne bağlayan Babülmendep’te ya da başka yerlerde ortaya çıkan her yeni tehdit, küresel ticaretin akışını sürdürmek için gereken kaynakları artırıyor.

Mücadelenin özünde bir dayanıklılık yarışı bulunuyor. İranlı liderler, ekonomik baskıya, ABD öncülüğündeki bir koalisyonun küresel ticaret ve enerji piyasalarındaki sürekli kesintilere tahammül edebileceğinden daha uzun süre dayanabileceklerine inanıyor gibi görünüyor.

Bu stratejinin diplomatik bir amacı da var. Tahran, gerektiğinde krizi genişletebileceğini göstererek gelecekte yapılabilecek müzakerelerin şartlarını şekillendirmeyi umuyor.

ABD Dışişleri Bakanlığında İran konusunda eski danışmanlardan olan ve Dış İlişkiler Konseyinde görev yapan Ray Takeyh, “Müzakereler olacaksa şartları onlar belirleyecek,” dedi.

Öte yandan Washington ile Tahran birbirlerinin kararlılığını sınamayı sürdürürken, pazarlık gücünü en üst düzeye çıkarmak amacıyla tasarlanan bu stratejinin, iki tarafın da tamamen kontrol edemeyeceği bir çatışmaya dönüşme riski devam ediyor.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Trump: Hamas tamamen silahsızlanmayı kabul etti

Yayınlanma

ABD Başkanı Donald Trump, “Barış Kurulu”nun Hamas ve Gazze’deki diğer silahlı grupların “tamamen silahsızlandırılması” konusunda bir anlaşmaya vardığını söyledi.

Barış Kurulu yaptığı açıklamada, anlaşmanın aylar süren “yoğun ve iyi niyetli müzakerelerin” sonucu olduğunu ve kurulun artık uygulamanın gerçekleştirilmesine odaklandığını belirtti.

“Hamas’tan üst düzey bir yetkili” BBC’ye yaptığı açıklamada, örgütün Gazze’de tamamen silahsızlandırılmasını öngören Barış Kurulu’nun planını kabul ettiğini ve yakında resmi bir açıklama yapılacağını belirtti.

Bu anlaşma, ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze ateşkes planının ikinci aşamasının bir parçası ve Hamas’ın silahsızlandırılması, İsrail birliklerinin çekilmesi ve Gazze’nin yeniden inşasını içeriyor.

ABD Başkanı, “silahsızlandırma tamamlandıkça” İsrail’in Gazze’den çekileceğini belirterek, anlaşmayı “Gazze’nin nihayet yeni bir Filistin hükümeti tarafından yönetilmesine doğru atılmış kritik bir adım” olarak nitelendirdi.

Trump, Truth Social’da paylaştığı bir gönderide, “Uluslararası İstikrar Gücü, Gazze’nin sakinleri ve komşuları için güvenli olmasını sağlamak üzere yeni bir Filistin polis gücüyle birlikte çalışacak,” dedi.

Trump, anlaşmanın “Trump 20 Madde Planı’nın uygulanmasında önemli bir dönüm noktası” olduğunu belirtti ve arabulucular olan Mısır, Katar ve Türkiye’ye teşekkür etti.

Bir ABD’li yetkili, gazetecilerle yaptığı telefon görüşmesinde, Hamas’ın silahsızlandırılmasının ardından İsrail’in Gazze’den çekilmeyi kabul edeceğine dair ABD’nin ne kadar umutlu olduğu sorulduğunda, “İsrail’den, başlangıçta kabul ettikleri 20 madde planına uymaktan başka bir şey istemiyoruz. Bu nedenle, İsrail’in bu plana uyacağından çok eminiz,” dedi.

Yetkili, İsrail’in geri çekilmeme kararı alması halinde Trump’ın “çok hayal kırıklığına uğrayacağını” belirtti. Yetkili, ABD’nin İsrail’in iyi bir ortak olmaya devam edeceğine inandığını da ekledi.

BBC, Hamas’ın elinde kalan ağır silahların Filistin denetimi altında envanterinin çıkarılması ve depolanmasını öngören anlaşmayı inceledi.

Bu anlaşma, Trump’ın desteklediği Gazze barış girişiminin ilerlemesindeki en önemli engeli ortadan kaldırabilir.

ABD’li yetkililer, Hamas’ın tüneller, silah depoları ve üretim tesislerinden oluşan ve “devlet benzeri” olarak tanımladıkları askeri altyapısını sökmeye başlamadan önce, Gazze’deki daha küçük grupların silahsızlandırılacağını belirtti.

Yetkililer, bu sürecin çok daha uzun süreceğini kabul etti.

Yetkililer , planın kasıtlı olarak “sıfır güven” prensibine dayandığını ve doğrulama mekanizması içerdiğini, ne Hamas ne de İsrail’in karşı taraf taahhütlerini yerine getirene kadar bir sonraki aşamaya geçeceğini belirtti.

Devlete bağlı Al-Qahera News’in bildirdiğine göre, Kahire “yakında” ABD, Katar ve Türkiye’nin de dahil olduğu Gazze ateşkes arabulucularının bir toplantısına ev sahipliği yapacak.

Günün erken saatlerinde Reuters’a konuşan isimsiz kaynaklar, Kahire’de arabulucular ile Hamas liderleri arasında ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze barış planının uygulanmasına ilişkin görüşmelerde nadir görülen bir ilerleme kaydedildiğini bildirmiş ama bir İsrailli yetkili önerilen şartların tatmin edici olmadığını söylemişti.

Trump’ın açıklamasının ardından Times of Israel, ismi açıklanmayan bir kaynağa atıfta bulunarak, anlaşmanın Hamas’tan müzakereciler ile yönetim kurulu ve arabulucu ülkeler arasında imzalandığını bildirdi.

Fakat gazete, “bir İsrail makamının” silahsızlanma önerisinin Kudüs’ün taleplerini karşılamadığını belirten bir açıklama yayınladığını aktardı.

Günün erken saatlerinde İsrail medyası, İsrail’in Hamas ile görüşülmekte olan bir anlaşmaya karşı çıktığını bildirmişti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Körfez zenginleri miras konusunda “şeriat” ile “İngiliz hukuku” arasında kaldı

Yayınlanma

Körfez bölgesindeki varlıklı kişiler, şeriat hukukunun getirdiği kısıtlamaları hafifletmek amacıyla vasiyetnamelerini düzenlerken giderek daha fazla İngiliz hukukunu kullanıyor.

Mishcon de Reya hukuk bürosunun ortağı Charlie Sosna, Financial Times’a (FT) verdiği demeçte, Körfez bölgesindeki zenginlerin bu stratejiyi sevdiğini, çünkü bu stratejinin onlara “şeriatın ruhu içinde kalarak servet ve miras konusunda istediklerini elde etmelerine” olanak tanıdığını söyledi.

Bu, çocuklar arasında daha eşit bir dağılımı da içerebiliyor. Sosna, bu stratejiye “şüphesiz” daha fazla ilgi gösterildiğini ileri sürdü.

İngiliz hukukunda vasiyet özgürlüğü, vasiyetname düzenleyenlerin varlıklarını neredeyse hiçbir kısıtlama olmaksızın istedikleri kişiye bırakabilmeleri anlamına gelir.

Buna karşılık şeriat hukuku, akrabaların ne kadar miras alacağına dair kesin kurallara sahip. Örneğin, bir kız çocuğu genellikle bir erkek çocuğun payının yarısını miras alır.

Ne var ki Withers hukuk bürosunun ortağı Hannah Wailoo, daha “eşitlikçi” bir yaklaşıma doğru bir kayma gözlemlediğini belirtti:

“Oğullarından daha fazla kızı olan, hatta sadece kızları olan Körfez ailelerinin, kızlarının korunmasını ve servetlerinin iyi bir şekilde yönetilmesini sağlamak için küresel bir bakış açısıyla hareket etmek istediklerine dair örnekler gördük.”

Danışmanlar, Körfez ailelerinin İngiliz vasiyetnamelerini giderek daha fazla kullanmasının kısmen çocuklarının artan küreselleşmesinin bir sonucu olduğunu belirtti.

Sosna, “bazen yeni neslin biraz daha Batılılaştığını” ve ayrılıklar ya da boşanmalar gibi daha karmaşık medeni durumlara sahip olabileceğini belirtti.

Müvekkillerinden birinin servetini oğluna bırakmak istediğini fakat şeriat kurallarına göre oğlunun vefatı halinde servetin, müvekkilin ayrıldığı eşine kalacağını örnek olarak gösterdi.

İngiliz hukukuna uygun bir vasiyetname ise bu durumu önleyebilir.

Farrer & Co’nun ortağı Oliver Piper, İngiliz vasiyetnamelerini kullanarak şeriat kurallarını hafifletme yaklaşımını “hafif şeriat” olarak nitelendiriyor.

Charles Russell Speechlys’in ortağı Jonathan Burt, İran’daki savaşın Orta Doğulu miras sahiplerini “varlık tutma yapıları ve planlamasına biraz daha odaklanmaya” teşvik eden bir etken olduğunu söyledi.

Körfez ülkeleri, yabancı sakinlerin şeriat kanunlarıyla karşı karşıya kalma endişelerini hafifletmek için, Abu Dabi’de boşanma için paralel bir yol gibi “batı tarzı mahkeme” sistemlerini uygulamaya koyuyor.

LEK Consulting’in ortağı Andreas Buelow ise şöyle konuştu:

“Nesiller arası servet devrinin temel zorluğu, servetin eskisinden daha geniş bir mirasçı grubu arasında paylaştırılması gerekliliği.”

Bu da danışmanların “yasal yapıların dikkatli bir şekilde yönetilmesini, iş sürekliliğini ve aile uyumunu” denetlemeleri gerektiği anlamına geliyor.

Addleshaw Goddard’ın ortağı Laura Uberoi, bu stratejinin “muhtemelen yaklaşık bir nesil önce ciddi bir şekilde başladığını” ve bölgedeki varlıklı kadın sayısının artmasına şimdiden yol açtığını belirtti.

İngiliz hukukunun yurtdışında ikamet eden vasiyet sahiplerine yönelik yaklaşımı göz önüne alındığında, tüm avukatlar bu stratejinin etkinliğine ikna olmuş değil.

Vasiyetçinin kendi ülkesinin hukuku genellikle Birleşik Krallık dışındaki varlıklar için geçerli.

Howard Kennedy’nin ortağı Simon Malkiel, bu vasiyetlerin “özellikle itiraz edilmediği durumlarda bazen pratikte işe yarayabileceğini” fakat “güvenilir bir çözüm yolu” olmadığını belirtti:

“Durum büyük ölçüde varlıklara ve varlık sahiplerine, ayrıca memnuniyetsiz mirasçıların muhtemel tutumuna bağlı.”

Özellikle Jersey’de tröstler, bir mirastan kimin yararlanacağını belirlemenin bir başka popüler yolu.

Jersey Finansal Hizmetler Komisyonu’nun verilerine göre, 2024 yılında Jersey dışındaki müşterilerin veya Jersey tröstlerinin gerçek sahiplerinin %11,8’ini Orta Doğulu müşteriler oluşturuyordu.

Bu oran 2020’de %10,6’ydı.

Wailoo, “Çoğu tröst yapısı içinde, mirasçılarınızın kimler olacağını, kimin neyi ne zaman alacağını seçebilirsiniz. Bu, söz konusu varlıkları fiilen şeriat rejiminin dışına çıkarır,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English