Ortadoğu
Gazze’deki yardım dağıtımında görevli ekip lideri, aşırı sağcı motor kulübü üyesi çıktı

Gazze İnsani Yardım Vakfının (GHF) tartışmalı gıda dağıtım noktalarında güvenlik hizmeti veren bir şirketin lideri konumundaki Johnny “Taz” Mulford’un, “radikal cihatçı harekete” karşı olduğunu ilan eden Haçlı temalı bir motosiklet kulübünün üyesi olduğu anlaşıldı.
ABD savaş gazileri ve Blackwater gibi özel askeri şirket çalışanları için kurulan Infidels (Kâfirler) adlı motorcu grubunun Florida şubesine üye olan Mulford, mayıs ayında Facebook’taki çevresinden “hâlâ ateş edebilen, hareket edebilen ve iletişim kurabilen” kişilerin kendisiyle temasa geçmesini isteyerek eleman aramaya başlamıştı.
Cuma günü telefonla ulaşılan Mulford, The Intercept‘e yaptığı açıklamada şu anda İsrail’de olduğunu ve “bir kontrol noktasına gitmekte olduğunu” teyit etti.
UG Solutions’ın Gazze operasyonlarına doğrudan aşina olan ve aralarında eski şirket çalışanı Anthony Aguilar’ın da bulunduğu iki kaynak, Mulford’un şirkette çalıştığını doğruladı. Mulford’un motosiklet kulübüyle olan bağlarını ilk olarak Zeteo haberleştirmişti.
UG Solutions, Trump yönetimi ve İsrail tarafından desteklenen Gazze’deki yardım çabası GHF tarafından yönetilen yardım dağıtım noktalarında güvenlik sağlayan bir yüklenici firma.
“Silah eşliğinde yemek dağıtıyorlar”
Mulford’un Infidels üyeliği ve Haçlı seferleri ile günümüz aşırı sağ hareketleriyle yaygın olarak ilişkilendirilen çok sayıda dövmesi, GHF misyonundaki rolü hakkında soru işaretleri yaratıyor.
Mulford, Facebook’taki diğer paylaşımlarının yanı sıra, İsrail’i “Tanrı’nın seçilmiş ulusu” olarak nitelendiren bir gönderiyi ve Filistin yanlısı protestocularla alay eden bir videoyu paylaşarak Hristiyan Siyonizmine de gönderme yapıyor.
GHF’yi kamuoyunda ifşa eden eski bir Yeşil Bereli ve UG Solutions çalışanı olan Aguilar, Mulford’un dövmeleri ve Infidels üyeliğiyle ilgili endişelerini dile getirerek, “Eğer İsrail’e kolumda Nazi gamalı haçıyla girip ‘Heil Hitler’ deseydim, insanlar benim hakkımda ne düşünürdü? Onlar, ağırlıklı olarak Arap Müslüman bir nüfusun içinde, silah eşliğinde yemek dağıtıyorlar,” diye konuştu.
UG Solutions sözcüsü Drew O’Brien ise yaptığı açıklamada, “Johnny Mulford, ABD hükümeti ve müttefik çabalarını destekleyen 30 yılı aşkın bir hizmet geçmişine sahip, sektörde saygın bir yüklenicidir. Aksini iddia eden her türlü suçlama kategorik olarak yanlış ve karalayıcıdır. İş performansı veya güvenlik standartlarıyla ilgisi olmayan kişisel hobiler veya üyelikler için tarama yapmıyoruz. Her ekip üyesi kapsamlı geçmiş kontrollerinden geçirilir ve yalnızca nitelikli, soruşturulmuş kişiler UG Solutions operasyonlarında görevlendirilir,” ifadelerini kullandı.
Haçlı simgeleri
Kulübün internet sitesine göre Infidels, 2006 yılında Irak’ta “Slingshot” lakaplı bir Amerikalı paralı asker tarafından kuruldu ve ilk üyeleri güvenlik görevlileri ile askeri gazilerden oluşuyordu.
Sitede, “Infidels Motosiklet Kulübü, Vatansever Amerikalılar ve destekleyici müttefiklerimiz için gaziler tarafından kurulmuş ve onlara dayanan bir kulüptür,” deniliyor.
Ulusal çatı grubunun bir Facebook gönderisinde ise şu ifadeler yer alıyor:
“Teröre karşı savaşı desteklediğimizi ve birçok kulüp üyemizin Irak’ta ve dünya çapındaki diğer yerlerde ya ordu mensubu ya da sivil yüklenici olarak hizmet ettiğini ve etmekte olduğunu göz önünde bulundurarak, siyasi görüşlerimiz herkes tarafından paylaşılmayabilir. Cihatçı hareketi ve onu destekleyenleri ne destekliyoruz ne de hoş görüyoruz. Eğer siz de ülkenin İslami aşırıcılığa karşı çabalarını destekliyorsanız, o zaman yerel Infidels MC’nizi destekleyin!”
Mulford’un Facebook’taki bir fotoğrafında, sağ ön kolunda alevler içinde bir Amerikan bayrağı ve üzerine Tapınak Şövalyeleri’nin Hristiyan askeri düzeninden esinlenerek kırmızı bir haçla süslenmiş bir kalkan olan Tapınakçı sembolü görülüyor. Sol pazısında başka bir Tapınakçı kalkanı bulunuyor. Sağ ön kolundaki bir başka dövmede ise her köşesinde daha küçük haçlar bulunan Kudüs veya Haçlı haçı yer alıyor.

Virginia Tech’te ortaçağ çalışmaları profesörü ve Haçlı ikonografisi uzmanı olan Matthew Gabriele’ye göre, Kudüs haçı ve Tapınakçı kalkanı, ırkçı ve aşırı sağcı kesim tarafından sıkça benimseniyor.
Gabriele, bu durumun Orta Çağ’da “İslam ve Hristiyanlık arasında varoluşsal bir çatışma” olduğu yönündeki hayali bir düşünceye gönderme yaptığını söyledi. Bu tür Haçlı ikonografisinin tarihsel kayıtları yansıtmadığını, daha çok bir tür Hristiyan intikam fantezisi olduğunu belirtti.
Gabriele, “Bu semboller, İslam’ın kuruluşundan bu yana devam eden ve Hristiyanlığı her zaman savunmada bırakan İslam ve Hristiyanlık arasındaki varoluşsal çatışmanın yaşandığı nostaljik bir versiyona gönderme yapıyor. Haçlar ve kalkanlar, Haçlı seferleri sırasında Hristiyanlığın olumlu bir şekilde karşılık verdiğini simgeliyor. Bu gerçekten de İslam’a ve Orta Doğu’ya karşı belirli bir duruşu ifade ediyor,” dedi.
Mulford tarafından paylaşılan diğer Facebook fotoğraflarında, kollarında Haçlı tarzı haçlar ve göğsünde Papa 2. Urbanus’un Birinci Haçlı Seferi için çağrı yaptığı yıl olan 1095 sayısı görülüyor.
Gabriele, 1095 tarihinin, Norveçli toplu katliamcı Anders Breivik’ten Yeni Zelanda’nın Christchurch kentindeki Müslüman karşıtı katliamın faili Brenton Tarrant’a kadar şiddet yanlısı aşırı sağcı aktörler tarafından sembolik olarak önemli görüldüğünü söyledi.
Gabriele’e göre 1095 tarihi, Müslümanların “öldürülmesi gereken bir tehdit” olduğu ve Kutsal Topraklar’dan sürülmesi gerektiği bir dünya görüşünü temsil ediyor.
Tartışmalı ortaklıklar
Mulford’u istihdam eden şirket, Gazze’de İsrail’in onayıyla gıda dağıtan kâr amacı gütmeyen GHF için çalışan en az üç ABD’li yükleniciden biri.
Vakıf, şimdiye kadar 108 milyondan fazla öğün dağıttığını belirtirken, lojistik ve silahlı özel güvenlik sağlamak için biri eski bir CIA yetkilisi, diğeri ise bir Yeşil Bereli gazi tarafından yönetilen iki ABD’li şirketle anlaştı. Diğer yardım kuruluşları, yardım dağıtım noktalarını silahlı görevlilerle donatma fikrinin temel tarafsızlık ilkelerini ihlal ettiğini belirterek GHF ile çalışmayı reddetti.
UG Solutions’ın ortak kuruluşlarından biri, liderinin İslam ve Filistinliler hakkındaki görüşleri nedeniyle daha önce de mercek altına alınmıştı.
Temmuz ayında bağımsız gazeteci Jack Poulson, UG Solutions ile bu yılın başlarında Gazze’de yardım dağıtmak için ortaklık kuran Sentinel Vakfı adlı küçük bir yardım kuruluşunun başkanı Matthew Murphy’nin genel olarak Müslümanlara ve özel olarak Filistinlilere karşı bağnaz ifadeler kullandığını bildirmişti.
Murphy, geçen yıl bir podcast mülakatında Filistin’i “küçük bir b** çukuru” olarak nitelendirmişti.
Birleşmiş Milletlere göre, vakfın Gazze’de çalışmaya başlamasından bu yana gıda arayışında olan en az 1373 Filistinli öldürüldü; bunların 859’u dağıtım noktaları yakınında, 514’ü ise gıda konvoyu güzergahları boyunca hayatını kaybetti. Filistinliler, ölümlerin birçoğunun İsrail ordusunun ateşi sonucu meydana geldiğini söylüyor.
Geçen hafta dört Demokrat Kongre üyesi, UG Solutions ve başka bir GHF yüklenicisine mektup yazarak, savaş suçları işlenmesi durumunda şirket çalışanlarının sorumlu tutulabileceği uyarısında bulundu.
Üyeler, İsrail ordusuyla yakın çalışmanın şirket personelini büyük hukuki riske maruz bıraktığını belirtti. UG Solutions ise Gazze’deki Filistinlilere kötü muamelede bulunduğu iddialarını reddederken, çalışanlarının kalabalığı dağıtmak için biber gazı ve “uyarı ateşi” kullandığını kabul etti.
Ortadoğu
Barrack, Golan Tepeleri açıklamasından çark etti

ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack, İsrail’in BM kararlarını ihlal ederek Golan Tepeleri’ni hâlâ işgal ettiği yönündeki açıklamalarından geri adım attı.
Barrack, Golan üzerindeki İsrail egemenliğini tanıyan ABD politikasının değişmediğini belirterek, yaptığı açıklamaların söz konusu bölgenin tarihsel durumunu yansıttığını ve BM’nin tutumunu desteklemek amacıyla yapılmadığını savundu
İsrail, 1967 Savaşı’nda Golan Tepeleri’ni Suriye’den ele geçirdi ve 1981’de burayı ilhak etti. Birleşmiş Milletler ve uluslararası toplumun büyük çoğunluğu, bu bölgeyi işgal altındaki Suriye toprağı olarak kabul ediyor ve İsrail’in ilhakını tanımıyor.
2019 yılında Trump, on yıllardır süren ABD politikasını tersine çevirerek, İsrail’in bu bölge üzerindeki egemenliğini tanımıştı.
Büyükelçi, cuma günü Lübnan asıllı Avustralyalı girişimci Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, İsrail’in söz konusu bölgeyi “hâlâ” işgal ettiğini söylemişti.
Barrack daha sonra bunun, Golan konusunda “Birleşmiş Milletler’in tutumuna bir destek değil”, bölgenin tarihsel statüsüne ilişkin bir açıklama olduğunu söyledi.
Pazar günü Associated Press’e yaptığı açıklamada, “Golan’a ilişkin ABD politikası 2019 yılında Başkan Trump tarafından belirlenmiştir ve bu politika değişmemiştir,” dedi.
Barrack, son İsrail-Hizbullah savaşının ardından İsrail güçlerinin güneyin bazı bölgelerini işgal ettiği Lübnan’da neden ilhakın gerçekleşmeyeceğini öngördüğünü açıklamayı amaçladığını ve toprak haritaları yerine müzakere yoluyla varılan anlaşmaların daha kalıcı olduğunu savunmak istediğini belirtti.
Ayrıca Golan’ı, “zorla ele geçirilen toprakların nesiller boyu ihtilaf konusu olmaya devam ettiği”ne dair bir örnek olarak gösterdiğini de ekledi.
Cuma günkü röportajda Barrack, geçen hafta başında İsrail’in Suriye’nin kuzeyindeki Ebu Zuhur hava üssüne düzenlediği saldırıları da eleştirmişti. İsrailli yetkililer, saldırıların Türkiye’nin üste varlık kurmasını engellemeyi amaçladığını belirtmişti.
Barrack’ın Golan ile ilgili açıklamaları Washington’da da tepkilere yol açtı.
Floridalı Cumhuriyetçi Senatör Rick Scott, X platformunda, büyükelçinin Trump’ın bu bölge üzerindeki İsrail egemenliğini tanıdığını “unutmuş” gibi göründüğünü yazdı.
Öte yandan Barrack, İsrail’in geri çekilmesi ve Hizbullah’ın silahsızlandırılması konusunda İsrail ile Lübnan arasında devam eden müzakerelere ilişkin değerlendirmesine yöneltilen eleştirilere yanıt verdi.
Barrack, “(Müzakere) masasında iki kişinin –Hizbullah ve İran’ın– eksik olduğunu” söylemişti.
Bu sözler, Barrack’ın Tahran ve Hizbullah’ın ABD destekli müzakerelere katılması gerektiğini kastettiği yönünde spekülasyonlara yol açtı.
Pazar günü Barrack, ABD’nin Hizbullah ile müzakere etmediğini vurguladı fakat “söz konusu silahların İran tarafından tedarik edildiğini ve finanse edildiğini” belirttiğini, bunun da bu silahların akıbetine ilişkin müzakereleri zorlaştırdığını ifade etti.
Barrack, AP’ye verdiği demeçte şunları söyledi:
“Sorunun zorluğunu anlatıyordum, yeni bir müzakere masası önermiyordum. Hizbullah, yabancı terör örgütü olarak tanımlanmıştır. Biz onunla müzakere etmiyoruz ve söylediklerimin hiçbir kısmı aksini ima etmiyor.”
Ayrıca, Lübnan’ın güneyindeki Şii topluluklara Tahran’ın sağladığı mali desteğin yerini kimin alacağını sorgulayan açıklamalarını da savundu ve bu tür soruları gündeme getirmenin “kimseye bir hak tanımak anlamına gelmediğini” belirtti.
Ortadoğu
İran askeri doktrinini savunmadan taarruza kaydırdı

İran ordusu, ülkenin askeri doktrininin savunma odaklı yapıdan taarruz niteliğine kaydığını duyurdu. Tuğgeneral Muhammed Ekreminiya, yeni yaklaşım çerçevesinde Tahran’ın her türlü saldırgan eyleme derhal ve daha geniş çaplı yanıt vereceğini açıkladı.
İran ordusu, ülkenin askeri doktrininin savunma esaslı yaklaşımdan taarruz doktrinine doğru kaydığını bildirdi. İran Ordusu Sözcüsü Tuğgeneral Muhammed Ekreminiya, Donya-e Eqtesad gazetesine konuştu.
Söz konusu değişimin ABD ve İsrail ile yaşanan son çatışmalar sırasında görünür hale geldiğini belirten Ekreminiya, İran’ın gelen saldırılara çok daha hızlı tepki vermeye ve daha kapsamlı karşı saldırılar düzenlemeye başladığını kaydetti.
Ekreminiya, “Ülkenin askeri doktrini savunmadan taarruza doğru ilerliyor” değerlendirmesini yaptı.
Taarruz odaklı yeni yaklaşımın mutlaka önleyici operasyonlar icra edileceği anlamına gelmediğini vurgulayan Ekreminiya, buna karşılık son çatışma sırasında İran’ın, düşman kanadından gelecek saldırı henüz başlamadan önce Ürdün’deki bir ABD üssünü vurduğunu ifade etti.
Ordu sözcüsü, İran’ın benimsediği yeni yaklaşımın ülkeye yönelik her türlü saldırgan eyleme anında karşılık verilmesini öngördüğünü, verilecek yanıtın ise bizzat saldırının kendisinden çok daha kapsamlı olabileceğini dile getirdi.
ABD, İsrail ile birlikte şubat ayı sonunda İran’a yönelik savaş başlattı. Saldırılar 28 Şubat’ta başlarken, Tahran yönetimi de buna karşılık bölgedeki İsrail hedefleri ile ABD askeri tesislerine misilleme darbeleri indirdi.
Taraflar nisan ayında geçici bir ateşkes mutabakatına vardı. Ateşkesin ardından taraflar, diğer ülkelerin arabuluculuğunda müzakereleri sürdürdü.
Tahran ve Washington 18 Haziran’da bir mutabakat zaptı imzaladı ancak kısa süre sonra çatışmalar yeniden başladı. Ateşkesin bozulmasının ardından İran, Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını duyurdu.
ABD Başkanı Donald Trump ise bu karara karşılık olarak boğazı Amerikan toprağı ilan etti ve Truth Social isimli sosyal medya platformundaki hesabından buna dair bir görsel paylaştı.
Donald Trump, 20 Ağustos’ta İran’a karşı eşi benzeri görülmemiş bir tecrit tehdidinde bulunarak en yıkıcı ekonomik operasyonun başlatıldığını açıkladı. Trump paylaşımında, “İran İslam Cumhuriyeti’ne bir anlaşmaya varabilmesi için benden daha büyük bir fırsat sunan hiç kimse olmadı. Kendileri açısından bir trajedi olarak, bu fırsatı değerlendirmediler” ifadelerine yer verdi.
Ortadoğu
Mekke Anlaşması için İran iddiası: Tahran teklifi inceliyor

İran Parlamentosu resmi haber ajansının başkanı Mehdi Rahimi, Tahran’ın Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na katılım daveti aldığını açıkladı. Henüz üye ülkelerin dışişleri bakanlıklarınca resmi olarak doğrulanmayan teklifin Tahran yönetimi tarafından değerlendirildiği bildirildi.
İran Parlamentosunun resmi haber ajansının başkanı Mehdi Rahimi, 23 Ağustos’ta el-Meyadin’e verdiği mülakatta, Tahran’ın Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye tarafından imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na katılım daveti aldığını ve bu teklifi değerlendirdiğini açıkladı.
Rahimi, “Batı Asya ülkelerinin bölgesel bir güvenlik şemsiyesi oluşturma çabalarını” memnuniyetle karşıladıklarını belirterek İran’ın uzun süredir bu yönde bir girişimi savunduğunu ifade etti. İran’la yaşanan son savaşın, Washington’ın bölgedeki müttefiklerine güvenlik sağlama vaatlerini yerine getirmek yerine Batı Asya’yı istikrarsızlaştırdığını herkese gösterdiğini ekledi.
İran’ın ittifaka davet edildiği yönündeki açıklama, ülkenin Dışişleri Bakanlığı veya anlaşmanın tarafı olan üç üye ülke tarafından henüz resmi olarak doğrulanmadı.
Söz konusu ortak savunma anlaşması, 7 Ağustos’ta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif tarafından imzalandı. NATO Antlaşması’nın 5. maddesine benzer bir ortak savunma ilkesi getiren anlaşmaya göre, üç ülkeden herhangi birine yönelik saldırı tüm üyelere yapılmış kabul edilecek.
İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, 10 Ağustos’ta yaptığı açıklamada Tahran’ın ittifakın kurulmasından “endişe duyması için herhangi bir neden bulunmadığını” söylemişti.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suudi Arabistan merkezli Şarku’l Avsat gazetesinde 12 Ağustos’ta yayımlanan yazılı mülakatında, anlaşmanın yalnızca mevcut üyelerle sınırlı olmadığını ve Ankara’nın paktın bütün bölge ülkelerini kapsayacak biçimde genişlemesini istediğini belirtmişti.
Erdoğan mülakatta şu ifadeleri kullandı: “Vizyonumuz üç ülkeyle sınırlı değil. Anlaşmanın büyümesini, belki bir gün bölgedeki bütün ülkelerin bu şemsiye altında bir araya gelmesi için uygun koşulların oluşmasını arzuluyoruz. Bu, bölgede kalıcı istikrarın sağlanması yönünde atılabilecek en uygun adım olacaktır.”
Erdoğan ayrıca girişimin “günübirlik ortaya çıkmadığını”, teklifin üç imzacı ülke ile diğer bölge devletleri arasında daha önce de defalarca gündeme geldiğini vurguladı.
Anlaşmanın, ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş ile bunun zincirleme küresel etkilerine verilmiş bir tepki olarak görülmesinin yanlış olacağını kaydetti.
Ortak savunma anlaşmasına yönelik girişimler, ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a karşı başlattığı savaşın ardından hız kazandı. İran’ın misillemelerinin ABD üslerine ev sahipliği yapan Körfez ülkelerini ağır biçimde vurması, bu ülkelerde Washington’ın sağladığı güvenlik şemsiyesinin değeri konusunda kuşkular doğurdu.
Erdoğan’ın üçlü savunma anlaşmasının yeni katılımlara açık olduğunu duyurmasının ardından üç Suudi kaynak, Middle East Eye’a yaptıkları açıklamada Riyad’ın Mısır’ın pakta dahil edilmesine karşı çıktığını aktardı.
Kaynaklar, bu yaklaşımın gerekçesi olarak Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi yönetiminin bölgesel tercihlerinden duyulan rahatsızlığı ve Kahire’nin geçmişte sahip olduğu stratejik ve askeri ağırlığı artık taşımadığı yönündeki değerlendirmeyi gösterdi.
Tahran Mekke paktına katılım için kurucu rol talep etti
Öte yandan İran’da Düzenin Maslahatını Teşhis Komitesi Genel Sekreteri Tümgeneral Muhsin Rızai, ülkesinin Mekke paktına ancak anlaşmanın prensiplerini belirleyen bir “kurucu ortak” olarak katılabileceğini söyledi.
Rızai, 22 Ağustos’ta devlet televizyonu IRINN’e yaptığı açıklamada İran ve Mısır’ın bu tür düzenlemelerin dışında bırakılamayacağını, iki ülkenin anlaşmanın temel prensiplerinin şekillendirilmesinde rol oynaması gerektiğini belirtti.
Rızai, “İran ve Mısır bu tür anlaşmalarda yer almamazlık edemez ancak kurucu olarak, orada imzalanan belgelerin fikirsel çerçevesini oluşturan taraflar olarak yer almalıdırlar” dedi.
Mekke paktına değinen Rızai, “bu dostların” kendi aralarında bir anlaşma yapıp ardından İran’dan bunu onaylamasını istemelerinin kabul edilemez olduğunu söyledi.
İran’ın dini lideri Mücteba Hamaney’in kıdemli danışmanlarından Rızai, girişimin ABD’nin bölgedeki etkisinin zayıflaması ve Washington’ın rolünü azaltma kararı olarak tanımladığı gelişmelerden kaynaklandığını savundu.
Rızai, “Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan’daki dostlarımız ve kardeşlerimiz bir anlaşma imzaladı. Neden? Çünkü Amerika onlara ‘Hoşça kalın, gidiyoruz’ dedi” ifadelerini kullandı.
Rızai, ülkelerin ABD’nin bölgedeki varlığının azalmasıyla oluşan boşluğu doldurmaya çalıştığını, bu boşluğun da İran’ın Washington ile yürüttüğü mücadele sonucunda ortaya çıktığını söyledi.
“Amerika’nın bölgedeki zayıflığı ve ortaya çıkan boşluk, İran milletinin savaş ganimetidir” diyen Rızai, diğer ülkelerin de ABD’nin geri çekilmesi olarak nitelediği gelişmelerden yararlanmaya çalıştığını belirtti.
İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, 10 Ağustos’taki açıklamasında anlaşmaya ilişkin büyük ölçüde tarafsız bir tutum sergilemiş ve paktı bölgedeki güvenlik anlayışının değiştiğinin bir göstergesi olarak nitelendirmişti.
Bekayi, İran’ın üç kurucu ülkeyle temas halinde olduğunu ve girişim hakkında bilgilendirildiğini söylerken, Tahran’ın anlaşmaya katılma ihtimaline de açık kapı bırakmıştı.
Galibaf: ABD İsrail uğruna müttefiklerinin güvenliğini zayıflatıyor
Bölgesel güvenliğe ilişkin ayrı bir açıklama da İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf’tan geldi.
Galibaf, 22 Ağustos’ta X platformundaki paylaşımında Tahran’ın yeni bölgesel güvenlik ve ekonomik düzenlemelerin oluşturulmasına ilişkin komşu ülkelerden mesajlar aldığını söyledi.
Bu temasların ABD’nin “İsrail uğruna” müttefiklerinin güvenliğini zayıflattığı bir dönemde gerçekleştiğini belirten Galibaf’ın açıklaması, Washington ile Tahran arasındaki gerilimin sürdüğü bir döneme rastladı.
ABD Başkanı Donald Trump da 19 Ağustos’ta sosyal medya hesabından İran’a karşı “bir ülkeye karşı şimdiye kadar uygulanan en yıkıcı ekonomik operasyonu” başlatma sözü vermişti.
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Amerika4 gün önceSteve Jobs’ı iflastan kurtaran gizli CIA anlaşması gün yüzüne çıktı
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Dünya Basını7 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Rusya1 hafta önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Dünya Basını2 hafta önceÇin, Buz İpek Yolu yarışını kazanıyor












