Bizi Takip Edin

Avrupa

Habermas: Holokosttan kurtulup sömürgeciliği kazanmak

Yayınlanma

faz, Jürgen Habermas öldükten sonra, 1953 yılında henüz öğrenciyken yazıp “bir gecede meşhur” olduğu “Heidegger ile birlikte, Heidegger’e karşı düşünmek” başlıklı makalesini yeniden paylaştı.

Nasıl oluyordu da, Martin Heidegger gibi bir düşünür (Habermas’a göre Varlık ve Zaman, Hegel’in Tinin Fenomenolojisi’nden bu yana görülen en kayda değer felsefi olaydı), Nazizme tevessül etmiş, bu türden bariz bir ilkelliğin pençesine düşmüştü?

Habermas özetle, Heidegger’in, kendi anti-dekadan, kitle adamından kaçış, “varlığın unutturulmasına ağıt” felsefesini bir çizginin devamı olarak görmeyip “rasyonel” ve Hıristiyan karşı ağırlıklardan kurtulması nedeniyle Nazizm ile yan yana geldiğini düşünüyordu. 

“Son modern filozof”un Heidegger’in alet çantasından aldığı kavramlar (Husserl’den mülhem Lebenswelt-yaşam dünyası kavramının Dasein ile benzerliği açık), bana kalırsa bu Nazi-varoluşçu ile diyaloğunun çok daha pozitif ve derin olduğuna işaret ediyor. Fakat bunları bir kenara bırakalım: Holokost ile bitişen Heidegger’deki sorun, “akıl” karşı ağırlığı olmayışıydı ona göre; zira parmak bastığı şeyler (“teknik”in egemenliği, “varlık”ın kendini Avrupa’da yeniden ortaya çıkaracak olması, vs) pek de yanlış değildi. Heidegger’in sorunu, Aydınlanma ve Batı karşıtı olmasıydı.

Habermas’ın düşüncesindeki, liberalizmden miras alınan bu ikilikler, zaman ilerledikçe liberalizmden başka herhangi bir alternatifin düşünülemeyeceği, kapalı bir sisteme dönüşecekti. Bir tarafta paranın ve iktidarın hakim olduğu “sistem”, diğer tarafta iletişimsel eylemin zeminini oluşturan yaşam dünyası; bir tarafta “olgu” olarak hukuk ve kurumlar, diğer tarafta bunları belirleyen “normlar”, modern dünyanın hakikatiydi.

Manidar: Habermas, bu noktada, Marx’ın Kapital’de değere ilişkin yaptığı tartışmayı da şablonlaştırıyor ve kullanım değerini “öz”, mübadele değerini “görüngü” olarak sunmak gibi bir basitleştirmeye gidiyordu. Oysa, nasıl burjuva toplumunda siyaset ile iktisadın birbirinden ayrılması basit bir öz-görüngü ikilisi değildiyse, Marx’ın incelediği değer de aslında analiz ilerledikçe zorunlu görünüm biçimleri ile kendisini ortaya koyar. Yani Habermas, değer teorisini oldukça yalapşap bir şekilde kavrar ve doğrusu, devlet ile sivil toplum arasındaki ayrım konusunda Hegel’den bile daha geri ve geçirimsiz bir model ortaya koyduğu gibi, hakikatin kendisini var olmayan bir ikiliğe hapseder. Burjuva toplumunda özün zorunlu görünüm biçimlerini (mesela değerin zorunlu görünüm biçimi olarak mübadele değeri, onun zorunlu görünüm biçimi olarak para, onun zorunlu görünüm biçimi olarak fiyat, …), öz ile görüngü arasındaki analitik ayrımda kaybeder.

***

Olgular ile normlar arasındaki görünürdeki mesafe düşüncede ayrılırken, hakikatte de bu “halk”ın, örneğin iktisadi karar alma süreçlerinden tamamen koparılmasına eşlik eder. Avrupa Birliği’nin dev bürokratik makinesi ve iktisadi siyasetin “apolitikleştiği” modern merkez bankalarının ve teknokrasinin gücünü artırması, tam da bu sürece tekabül eder.

“Post-ulusal konsensüs”, hem finansın ilerleyişine hem de göç akınlarına karşı Avrupai “yaşam dünyası”nı, (Perry Anderson’un işaret ettiği üzere) Karl Polanyi’nin Büyük Dönüşüm’deki anlatısına benzer şekilde, AB’de cisimleşmişti. Hans Kundnani, Eurowhiteness [Avrobeyazlık] kitabında, AB’nin post-milliyetçi bir girişimden ziyade, post-emperyal bir yapılanma olduğuna, milliyetçiliğin aşılmaktan çok Avrupa çapındaki bir bölgeselcilik olarak yeniden üretildiğine işaret ediyor.(1) Kant’ın dünya federasyonunun ve ebedi barışının mümkün olamayacağını kabul eden Habermas, Avrupa’nın “iç politikasını” bir tür “dünya değerleri” haline getirmekten sorumlu hale geliyordu.

Faşizme, özellikle de Carl Schmitt’e karşı burjuva toplumunun canhıraş savunması, en nihayetinde “tüm aşırılıklara” (hatta 68 eylemlerinde parlamento dışı solun “faşizmine” de!) karşı bir orta yoldu bu. 1953’te, bir şekilde Nazizmin Batı düşüncesindeki izlerini takip edebilen Habermas, en sonunda aynı Batı düşüncesini Nazizmden “ibra etmek” için liberal emperyalizm çağından süzülüp Nazizme varan sömürgeci kavrayışı yeniden üretiyordu. Artık Almanya ve Avrupa’nın her yerine Holokost anıtları dikiliyor, Yahudi düşmanlığına karşı mücadele Avrupa’nın (geç kalmış) değeri haline geliyor, ama anti-faşist mücadelenin diri ruhu, Avrupa içindeki son Alman sömürgeciliğine karşı savaşın kahramanları unutuluşa terk ediliyordu.

“Alman sorumluluğu”, savaştan sonra uzun süre Yahudi kıyımı için sessizliğe çağrı yaparken, işler bir anda tersine dönmüş ve Almanya, Avrupa ve Sovyetler Birliği’ndeki anti-faşist direniş, eşitleyen ellerin çabukluğuyla Nazizm ile eşitlenebilir hale gelmişti. Sahi, Habermas, Holokost’u verip sömürgeciliği alırken Nazizmin “görelileştirilmesine” itiraz ediyordu, değil mi? Ernst Nolte’nin, Nazizmi bolşevizme tepki olarak gören anlatısı, bir büyük geri dönüşle Alman zihniyetinin tam ortasına yerleşiyordu.

***

Yukarıda gelişini haber vermiştik, şimdi filmi biraz ileriye sarıp Habermas’ın en büyük politik müdahalesine gelelim: 1980’lerin ikinci yarısına damga vuran ünlü Historikerstreit, yani “tarihçiler tartışması.”

Özetle, CDU’lu Şansölye Helmut Kohl’ün pek yakını olarak bilinen tarihçi Ernst Nolte, Holokost’un aslında Ekim Devrimi’nden sonra Bolşeviklerin yaptığı “katliamlara” verilmiş bir yanıt olduğunu ileri sürüyordu: Sınıf kıyımına karşı, ırk kıyımı. Yahudi kıyımı, aslında bir tarafında Almanya’nın, diğer tarafında ise Sovyetler Birliği’nin durduğu daha geniş cephelere yayılmış bir (ideolojik) dünya savaşının sonucuydu.

Habermas bu teze şiddetle itiraz etmişti. Nolte, Holokost’u “20. yüzyılın katliamlarından sadece biri” olarak görelileştirerek, Almanya’nın soykırımdaki rolünü küçültüyor, Alman milliyetçiliğini cesaretlendiriyor ve ülkeyi Avrupa entegrasyonu hedefinden saptırıyordu. Bu, “Alman sorunu”nun yeniden doğmasına çanak tutardı.

Oysa aynı dönemde Kohl’ün daveti ile Batı Almanya’ya gelen Ronald Reagan, Bitburg’da Waffen-SS mezarlığını ziyaret ediyor ve bunun Auschwitz’i ziyaret etmekten farkı olmadığını, bu Alman askerlerinin de tıpkı Yahudiler gibi Hitler’in kurbanı olduğunu söyleyebiliyordu!

Bugün bu konudaki çeşitli yasaların, resmi yada gayriresmi kuralların oluşmasında Historikerstreit ve Habermas’ın müdahalesi kritik önemdedir. Almanya’da, halkın bir kesimine karşı nefreti kışkırtma (Volksverhetzung) suçunu düzenleyen Ceza Kanunu’nun 130. maddesine göre, bugün sadece Holokostu inkâr etmek değil, aynı zamanda onu “hafifletmek” (verharmlosen) de suç teşkil ediyor.

Hukuki alanın ötesinde, bu sınırlama, Alman düşünce dünyasının ve kamuoyunun neredeyse tamamını çerçevelemiş durumda. Bir zamanlar Angela Merkel’in danışmanı olan Christoph Heusgen’in resmi olarak formüle ettiği haliyle, İsrail’in güvenliği Almanya için Staatsräson, yani “devlet aklı” olarak görülür. İsrail’in varlığı ve güvenliği, Almanya’nın “ulusal çıkarları” listesinde epey müstesna bir yerde durmaktadır.

2023’te imza attığı malum metinde, İsrail’in eylemlerine “soykırım” yakıştırması yapılmasına asla anlam veremeyen Habermas(2), kendi kendisini hapsettiği zindan içerisinden konuşarak, “İsrail’in eylemlerine soykırım niyeti atfedildiğinde, muhakeme standartları tamamen kayboluyor,” diyordu. Liberalizm mahpusu Habermas, Gazze’deki hakikat ile karşılaştığında, normların olguları yemesine hiç ses çıkarmıyordu.(3)

Normal şartlarda, Filistinlilerin “yaşam dünyası”nın İsrail’de cisimleşen “sistem”e direnişi, Habermas tarafından selamlanmalıydı, değil mi? Ama Marx’ın din eleştirisine ilişkin sözleri, bizi hakikate biraz daha yaklaştırıyor: Eleştirinin zincirdeki hayali çiçekleri koparmasının amacı, insanın hayal gücü ya da dinsel teselli olmadan da o zincire vurulmaya devam etmesi değil, zinciri atıp canlı çiçeği koparmasıdır. Le Grand Continent’in haklı olarak “son modern filozof” olarak nitelendirdiği Habermas, “eleştiri”sini zincirleri kırmak için yapmadığı sürece/için, en sonunda dinsel ve mistifiye edilmiş bir liberalizmin vaazını İsrail’in (ve AB’nin) vurduğu zincirleri savunmak için vermeye başlamıştı.(4)

İnsan, Perry Anderson’un ta 2013’te yaptığı şu tespiti bir kehanet gibi görmeden edemiyor: “Ortaya çıkan sonuç, ne gerçek dünyayı doğru bir şekilde betimleme ne de daha iyi bir dünya için eleştirel öneriler sunma sorumluluğunu yerine getiren bir teori.”


(1) Kundnani ayrıca, Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun (AET) kurucu ülkelerinin, o zamanlar bile sömürgelere sahip olduğunu, bu sömürgeleri kaybetmemek için her tür çabayı gösterdiğini ve AET’yi kendi post-emperyal devletleri için bir çıpa olarak gördüklerini ve kullandıklarını yazıyor. Dolayısıyla AB, kuruluşundan itibaren sömürgeciliğe (ve dekolonizasyon sürecine) en azından “kör” kalmayı bilinçli olarak tercih etmiştir.
(2) Konumuz açısından daha da ilginci, Habermas’ın imza attığı metinde Filistin halkından “Filistin toplumu/ahalisi/nüfusu”(Palestinian population) gibi muğlak bir şekilde bahsedilmesi. Filistinliler bir halk olmadığı için, Habermas’ın normatif haklarından İsrailliler gibi faydalanamıyor. Yerlileri hukuki haklara sahip bir halk olarak görmemek, tipik bir sömürgeci davranışıdır.
(3) Habermas daha yakın zamanda yazdığı bir makalede, Trump’ın “uluslararası hukuk”u hiçe saydığını ve içerideki muhaliflerini iftira yoluyla marjinalleştirmeye çalıştığını söyledikten sonra, ilgili bildiriye gelen tepkileri unutmamış olacak ki, Amerikan üniversite kampuslerine dokundurmadan edemiyor: “Bu sinsi ama kararlı bir şekilde sürdürülen iktidar ele geçirme sürecinin en şaşırtıcı ve şu ana kadar makul bir açıklaması bulunmayan yanı, genel olarak direnç göstermeyen sivil toplumun cesaretsizliğidir; daha önce kampüslerinde sözde sömürgeci güç İsrail’e karşı bedelsiz direnişi en üst düzeye çıkarmış olan öğrencilerin ve profesörlerin uyum sağlama eğilimi ise cabası.” Aynı makalede, Alman hükümetinin Avrupa’nın en güçlü ordusunu kurma vaadini de eleştiriyor. Ona göre bu, “retorik olarak Avrupa yanlısı” olan bir ikiyüzlülük: İkiyüzlü olmamak için, Fransa’nın “daha derin entegrasyon” planını kabul etmek gerekiyor. Fransa’nın bunu Avrupa’yı ABD ve Çin’e karşı askeri ve iktisadi olarak konumlandırma çabasının ise hiçbir önemi yok. Zaten hemen devamında Eurobond’lara karşı çıkan Alman hükümetini, “dünya siyasetinde etkin bir Avrupa Birliği’ni hayata geçirmek için ciddi adımlar attığına dair hiçbir somut işaret yok” diye paylıyor. Habermas, AB’nin ABD’den “koparak” küresel etki gücünü artırması için, yetkilerin daha da fazla Brüksel’de toplanmasını önermekten başka bir şey yapmıyor.
(4) Habermas’ın, Heidegger ve Schmitt’in tekniğe, bilime, kitle kültürüne, ezcümle “burjuva medeniyetine” duyduğu geri(ci) tepkiyi gitgide paylaştığına kesinlikle inanıyorum. Habermas’ın Heidegger’i “demokratikleştirme” planının iki düşünürün de burjuva toplumunun eleştirisini zincirleri kırmak için değil, daha da sağlamlaştırmak için yapması nedeniyle fiyaskoyla sonuçlandığını düşünüyorum.

Avrupa

AB ülkelerinden Özbekistan, Ruanda ve Uganda’da göçmen merkezleri kurma hazırlığı

Yayınlanma

Avrupa Birliği üyesi bir grup ülke, sığınma talebi reddedilen kişileri göndermek amacıyla Özbekistan, Ruanda ve Uganda ile ortaklık kurma seçeneklerini değerlendiriyor. Birliğin sığınmacıların sınır dışı merkezlerini blok dışına taşıma girişimine Danimarka, Avusturya, Yunanistan, Almanya ve Hollanda öncülük ediyor.

Avrupa Birliği (AB) üyesi bir grup ülke, sığınma talebi reddedilen kişileri göndermek amacıyla Özbekistan ve Ruanda gibi ülkelerde merkezler kurma olasılığını değerlendiriyor.

Politico’ya konuşan üç Avrupalı diplomat, söz konusu planın detaylarını paylaştı. Haziran ayında yazılan ve gazetenin ulaştığı mektuba göre, 27 AB üyesi ülkenin yarısından fazlası, birlik sınırları dışında bu tür merkezlerin kurulması için hızlı adımlar atılması çağrısında bulundu. Birlik içinde hazırlıkların bu yıl içinde tamamlanması hedefleniyor.

Bu adım, AB üyesi ülkelerin hükümetlerine, birlik sınırları içinde kalma hakkı reddedilen göçmenler için sınır dışı merkezleri kurma yetkisi veren yasanın kabul edilmesinin ardından gündeme geldi.

İlgili düzenlemeye göre, hükümetlerin bu önlemleri bağımsız olarak ve ancak hedef ülkelerin insan hakları ile uluslararası hukuk normlarına uyması şartıyla hayata geçirmesi gerekiyor.

Girişime Danimarka, Avusturya, Yunanistan, Almanya ve Hollanda öncülük ediyor.

Daha önce Politico kaynakları, olası ortaklar arasında Özbekistan’ın yanı sıra Kazakistan’ın da adını anmıştı ancak Kazakistan son değerlendirmelerde yer almadı.

Konuyla ilgilenen gruptaki ülkelerden birine mensup üst düzey bir Avrupalı yetkili, üzerinde durulan bir diğer ülkenin ise Uganda olduğunu belirtti.

Yetkili; Mısır ve Libya gibi birliğe coğrafi olarak yakın olan devletlerin, göçmen kaçakçılığı riskine yönelik endişeler nedeniyle değerlendirme dışı bırakıldığını aktardı.

Yunanistan Başbakanı Kiriakos Miçotakis, AB’deki yasa onaylanmadan önce yaptığı açıklamada, “Hedefimiz, bu yapıların kurulmasına yönelik ilk anlaşmaları 2026 yılında imzalamak ve buraların 2027 yılı itibarıyla faaliyete geçmesini sağlamaktır” ifadelerini kullanmıştı.

Yurt dışı göçmen merkezleri planının öncülerinden olan Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen ise Financial Times gazetesine yaptığı açıklamada, bu merkezlerin kurulması için Avrupa Komisyonundan finansman sağlama çalışmalarının sürdüğünü belirtti.

Frederiksen, projenin Avrupa Komisyonu desteğiyle bir “gönüllüler koalisyonu” grubu tarafından yürütüldüğünü kaydederek şu ifadeleri kullandı:

“2026-2027 yıllarında, Avrupa dışında ilk geri gönderme merkezini göreceğiz. Bunu önümüzdeki bir yıl içinde başarabileceğimizi düşünüyorum.”

Politico, Avrupa Komisyonunun bu müzakereleri doğrudan kendisinin yürütmediğine dikkat çekti.

AB, küresel altyapı programı Global Gateway kapsamında Ruanda’yı aktif olarak destekliyor ve bu ülkeye yüz milyonlarca avro fon sağlıyor.

Bu doğrultuda, 2023 yılında Ruanda için 900 milyon avroluk bir yatırım planı açıklanmıştı. Birlik ayrıca Özbekistan’a da 119 milyon avro tutarında hibe desteği tahsis etmişti.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Avrupa içindeki “E5” grubu konsolide oluyor

Yayınlanma

Bugün Berlin’de yapılacak “E5” toplantısı, AB içerisinde çok daha küçük bir çekirdeğin Kıta’daki karar alma mekanizmalarını üzerine alma konusunda bir test olacak.

Britanya, Fransa, İtalya ve Polonya’nın liderleri, bugün Berlin’de Friedrich Merz’in ev sahipliğinde bir araya gelecek.

Euractiv’e göre E5 zirvesi, önümüzdeki ay Türkiye’de Donald Trump’ın da katılacağı NATO zirvesi öncesinde ve diplomatlar ile yetkililere göre Ukrayna ile Rusya arasındaki ateşkes görüşmelerinin birkaç hafta içinde başlayabileceği beklentileri karşısında kritik bir dönüm noktası olarak görülüyor.

Avrupalı müttefiklerden oluşan grup, Patriot PAC-2 önleme füzeleri dahil olmak üzere Ukrayna’nın hava savunmasını güçlendirmeye yönelik adımları ve Varşova ile Kiev arasındaki sürtüşmeleri gidermeye yönelik çabaları da duyuracak.

Geçen hafta Brüksel’de düzenlenen zirvede Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’dan iyi haberler gelmişti.

Macron, AB liderlerine Ukrayna barış görüşmelerinde yeni bir ivme olduğunu ve Avrupa’nın müzakere masasında yer alacağını söylemişti.

Onun bu iyimserliği kısa sürede tartışmalara yol açtı. Fransa’da düzenlenen G7 zirvesinde Macron’un başkanlığında Donald Trump ile yapılan yoğun görüşmelerin ardından, Avrupa Konseyi Başkanı António Costa’nın Kremlin ile gizli bir iletişim kanalı açtığına dair haberler çıktı ve bu durum bazı AB liderlerinin eleştirilerine yol açtı.

Henüz bir müzakere masası kurulmamış olsa da, Euractiv’e göre Avrupa devlet ve hükümet başkanlarının ilgilendiği tek bir soru vardı: “Bu koltuğu E3 mü, E5 mi yoksa AB mi alacaktı?”

Diplomatların ve yetkililerin aktardıklarına göre Macron, öncelik sırasının, özellikle Fransa’nın Britanya ile birlikte liderlik ettiği “İstekli Koalisyon” aracılığıyla Ukrayna’ya yönelik askeri taahhütler de dahil olmak üzere, gelecekteki güvenlik garantilerinin sağlanmasında rol alan ülkelere ait olduğunu vurguladı.

Macron, İngilizlerin AB üyesi olmadığını ama bu ayın başlarında Başbakan Keir Starmer’ın başkanlığında Londra’da yapılan görüşmelerin zaten gösterdiği gibi masada bir koltukları olacağını belirtti.

Merz söz alarak, “E3” formatının –Britanya, Fransa ve Almanya– Ukrayna’nın tercih ettiği grup olduğunu ve ateşkes ile çözümün temelleri üzerinde müzakereler sürerken doğal olarak öncü bir rol oynayacağını belirtti.

Hem yakın tarihe hem de savaş dönemine duyarlı olan Merz, Doğu Avrupa ülkelerini –özellikle Polonya ve Baltık devletlerini– sürekli bilgilendireceğini vurguladı.

Polonya Başbakanı Donald Tusk, zirvedeki “oldukça uzun tartışmadan” pek etkilenmemiş görünüyordu.

Tusk şunları söyledi:

“E3 var ve yakında Polonya ile İtalya’nın Fransa, Almanya ve Birleşik Krallık’a katılmasıyla bir E5 oluşacak. Peki; bir araya gelip birlikte neler yapabileceğimizi tartışacağız. Polonya –bunu tekrar edeyim– kendi katılımı olmadan yapılan hiçbir düzenlemeye saygı göstermeyecektir. Meslektaşlarımın ifadeleri ve tepkilerinden, bazılarının belki de tam olarak memnun olmadığını görebildim, fakat herkes ne demek istediğimi anladı ve herhangi bir hoş olmayan sürpriz beklemiyorum.”

İtalya’dan Giorgia Meloni tarafından “kesin bir şekilde” desteklenen Tusk’un yorumları, gelecekteki tüm müzakerelerde Avrupa’nın pozisyonunu temsil etmesi için E5 formatının öne çıkmasını sağladı.

Bu gelişmelerin dışında kalmamak için Costa ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen de AB’nin sürece dahil edilmesi konusunda baskı yaptılar.

Bu durum, Brüksel’de her an su yüzüne çıkabilecek bürokratik yetki savaşlarını gözler önüne serdi.

Macron, bir noktada AB’nin temsil edilmesi gerekeceğini kabul etti; bu görev kapsamında Costa’ya, Rusya’ya yönelik yaptırımlar veya dondurulmuş Rus varlıklarına ilişkin kararlar gibi konuların verilmesi söz konusu olabilir.

Durumu daha da karmaşık hale getiren ise Tusk’un Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy ile olan ilişkileri.

Bu ilişkiler, Ukraynalı milliyetçiler tarafından II. Dünya Savaşı sırasında işlenen suçlara ilişkin anlaşmazlık nedeniyle en düşük seviyeye inmiş durumda.

Zelenskiy, Rusya ile yapılacak herhangi bir müzakerede Avrupa’nın rolü konusunda son sözün Ukrayna’ya ait olacağı konusunda ısrarcı.

Ukraynalı lider, “Avrupa, müzakere formatını değerlendirecek ve çeşitli seçenekler sunacak, fakat müzakerelerde Avrupa’yı kimin temsil edeceğine Ukrayna karar verecek. Bu adil bir yaklaşım,” dedi.

Üst düzey bir AB diplomatı, çoğu Avrupa ve AB müttefikinin de kabul ettiği gibi, E3’ün doğal lider grup olacağını belirtti.

“Temel güvenlik çıkarları söz konusu olduğunda, ilgili aktörler bu garantileri sağlayabilecek devletler. E3, diğerlerine göre daha fazla yeteneğe sahip,” diyen diplomat, İngiliz ve Fransız nükleer caydırıcılığı da dahil olmak üzere askeri yeteneklere atıfta bulundu:

“İstihbarat, uzun menzilli saldırı yetenekleri: bunları herkes sağlayamaz. İtalya ve Polonya, bunun kendi başlarının üstünde gerçekleşmemesi gerektiğini söylemekte haklılar. Dolayısıyla, daha geniş çaplı güvence ve güvenlik sağlamak için E5 formatı fikri ortaya çıktı.”

Okumaya Devam Et

Avrupa

Finlandiya savaşa karşı elitlerini askeri kampta eğitiyor

Yayınlanma

Finlandiya, aralarında üst düzey bürokratlar, akademisyenler ve iş dünyası temsilcilerinin de bulunduğu sivil elitleri, Rusya ile olası bir çatışma senaryosuna karşı askeri kamplarda eğitiyor. Üç ila dört hafta süren eğitimler kapsamında katılımcılar, normal şartlarda halka kapalı tutulan stratejik tesisleri, hükümet binalarını ziyaret ediyor ve gizli brifinglere katılıyor.

Finlandiya, bürokratlar, akademisyenler, müze müdürleri ve askeri komutanlara yönelik ulusal savunma kurslarıyla sivil ve askeri kanat arasında güçlü bağlar kuruyor.

Bloomberg’in mercek altına aldığı program, 65 yıldır yürürlükte olmasına rağmen mevcut güvenlik ortamında her zamankinden daha güncel ve hayati kabul ediliyor.

Ajansa değerlendirmelerde bulunan emekli Finlandiyalı General Arto Raty, Ukrayna’daki çatışmaların bu tür eğitimlerin önemini bir kez daha ortaya koyduğunu belirtti.

Raty, bir ülkenin ısınma, elektrik, su ve lojistik altyapısını koruyamaması halinde cephe hattının da ayakta kalamayacağını vurgulayarak, “Sorumluluk tek bir sektörün üzerinde toplanamaz” ifadesini kullandı.

Üç ila dört hafta süren eğitimler kapsamında katılımcılar, normal şartlarda halka kapalı tutulan stratejik tesisleri, hükümet binalarını ziyaret ediyor ve gizli brifinglere katılıyor.

Eğitim süresince askeri üniforma giyen, kışlalarda uyuyan ve kumanyalarla beslenen sivil yetkililer, savaş uçaklarıyla uçuşlar da dahil olmak üzere doğrudan ordu tatbikatlarında görev alıyor.

Eğitimin detaylarını paylaşması yasak olan mezunlar, özel bir derneğe üye olarak gümüş bir rozet satın alabiliyor. Defne yaprağı ve iki kılıç tasviri içeren bu rozet, ülkede bir statü sembolü olarak kabul ediliyor ve katılımcıların birbirini tanımasını sağlıyor.

Adaylar çok aşamalı seçim sürecinden geçiyor

Yılda dört kez düzenlenen bu programa davetiyeler, ülkenin en nüfuzlu isimlerine gönderiliyor. Kurumlar tarafından önerilen adaylar, çok aşamalı bir elemeye tabi tutuluyor.

Bloomberg, son dönemde sosyal medya fenomenlerinin ve blog yazarlarının da bu eğitimlere davet edilmeye başlandığını aktardı.

Programın mezunları arasında Finlandiya Başbakanı Petteri Orpo da yer alıyor. Kursu tamamladığını gösteren rozeti 2020 yılından bu yana vatanseverlik etkinliklerinde ve savunma toplantılarında takan Orpo, bu simgenin “dış politika ve güvenlik politikasındaki değişimlerin, karar alıcıları her gün nasıl sınadığını hatırlatan bir unsur” olduğunu ifade etti.

Sınır hattında artan askeri hareketlilik

Finlandiya, mayıs ayında Finlandiya Körfezi’nde “Narrow Waters 26-1” deniz tatbikatını ve ABD ile İngiltere kuvvetlerinin de katıldığı “Karelian Sword 26” (Karelian Kılıcı-26) kara tatbikatını düzenledi. Ülkede ayrıca “Northern Strike 26” adlı bir topçu tatbikatı da gerçekleştirildi.

Rusya Güvenlik Konseyi ise mayıs ayında yaptığı açıklamada, Finlandiya’nın NATO’ya üye olmasının ardından, özellikle Rusya sınırına yakın bölgelerde yürütülen askeri tatbikatların ölçeğinin ciddi biçimde genişlediğine dikkat çekmişti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English