Bizi Takip Edin

Avrupa

Habermas: Holokosttan kurtulup sömürgeciliği kazanmak

Yayınlanma

faz, Jürgen Habermas öldükten sonra, 1953 yılında henüz öğrenciyken yazıp “bir gecede meşhur” olduğu “Heidegger ile birlikte, Heidegger’e karşı düşünmek” başlıklı makalesini yeniden paylaştı.

Nasıl oluyordu da, Martin Heidegger gibi bir düşünür (Habermas’a göre Varlık ve Zaman, Hegel’in Tinin Fenomenolojisi’nden bu yana görülen en kayda değer felsefi olaydı), Nazizme tevessül etmiş, bu türden bariz bir ilkelliğin pençesine düşmüştü?

Habermas özetle, Heidegger’in, kendi anti-dekadan, kitle adamından kaçış, “varlığın unutturulmasına ağıt” felsefesini bir çizginin devamı olarak görmeyip “rasyonel” ve Hıristiyan karşı ağırlıklardan kurtulması nedeniyle Nazizm ile yan yana geldiğini düşünüyordu. 

“Son modern filozof”un Heidegger’in alet çantasından aldığı kavramlar (Husserl’den mülhem Lebenswelt-yaşam dünyası kavramının Dasein ile benzerliği açık), bana kalırsa bu Nazi-varoluşçu ile diyaloğunun çok daha pozitif ve derin olduğuna işaret ediyor. Fakat bunları bir kenara bırakalım: Holokost ile bitişen Heidegger’deki sorun, “akıl” karşı ağırlığı olmayışıydı ona göre; zira parmak bastığı şeyler (“teknik”in egemenliği, “varlık”ın kendini Avrupa’da yeniden ortaya çıkaracak olması, vs) pek de yanlış değildi. Heidegger’in sorunu, Aydınlanma ve Batı karşıtı olmasıydı.

Habermas’ın düşüncesindeki, liberalizmden miras alınan bu ikilikler, zaman ilerledikçe liberalizmden başka herhangi bir alternatifin düşünülemeyeceği, kapalı bir sisteme dönüşecekti. Bir tarafta paranın ve iktidarın hakim olduğu “sistem”, diğer tarafta iletişimsel eylemin zeminini oluşturan yaşam dünyası; bir tarafta “olgu” olarak hukuk ve kurumlar, diğer tarafta bunları belirleyen “normlar”, modern dünyanın hakikatiydi.

Manidar: Habermas, bu noktada, Marx’ın Kapital’de değere ilişkin yaptığı tartışmayı da şablonlaştırıyor ve kullanım değerini “öz”, mübadele değerini “görüngü” olarak sunmak gibi bir basitleştirmeye gidiyordu. Oysa, nasıl burjuva toplumunda siyaset ile iktisadın birbirinden ayrılması basit bir öz-görüngü ikilisi değildiyse, Marx’ın incelediği değer de aslında analiz ilerledikçe zorunlu görünüm biçimleri ile kendisini ortaya koyar. Yani Habermas, değer teorisini oldukça yalapşap bir şekilde kavrar ve doğrusu, devlet ile sivil toplum arasındaki ayrım konusunda Hegel’den bile daha geri ve geçirimsiz bir model ortaya koyduğu gibi, hakikatin kendisini var olmayan bir ikiliğe hapseder. Burjuva toplumunda özün zorunlu görünüm biçimlerini (mesela değerin zorunlu görünüm biçimi olarak mübadele değeri, onun zorunlu görünüm biçimi olarak para, onun zorunlu görünüm biçimi olarak fiyat, …), öz ile görüngü arasındaki analitik ayrımda kaybeder.

***

Olgular ile normlar arasındaki görünürdeki mesafe düşüncede ayrılırken, hakikatte de bu “halk”ın, örneğin iktisadi karar alma süreçlerinden tamamen koparılmasına eşlik eder. Avrupa Birliği’nin dev bürokratik makinesi ve iktisadi siyasetin “apolitikleştiği” modern merkez bankalarının ve teknokrasinin gücünü artırması, tam da bu sürece tekabül eder.

“Post-ulusal konsensüs”, hem finansın ilerleyişine hem de göç akınlarına karşı Avrupai “yaşam dünyası”nı, (Perry Anderson’un işaret ettiği üzere) Karl Polanyi’nin Büyük Dönüşüm’deki anlatısına benzer şekilde, AB’de cisimleşmişti. Hans Kundnani, Eurowhiteness [Avrobeyazlık] kitabında, AB’nin post-milliyetçi bir girişimden ziyade, post-emperyal bir yapılanma olduğuna, milliyetçiliğin aşılmaktan çok Avrupa çapındaki bir bölgeselcilik olarak yeniden üretildiğine işaret ediyor.(1) Kant’ın dünya federasyonunun ve ebedi barışının mümkün olamayacağını kabul eden Habermas, Avrupa’nın “iç politikasını” bir tür “dünya değerleri” haline getirmekten sorumlu hale geliyordu.

Faşizme, özellikle de Carl Schmitt’e karşı burjuva toplumunun canhıraş savunması, en nihayetinde “tüm aşırılıklara” (hatta 68 eylemlerinde parlamento dışı solun “faşizmine” de!) karşı bir orta yoldu bu. 1953’te, bir şekilde Nazizmin Batı düşüncesindeki izlerini takip edebilen Habermas, en sonunda aynı Batı düşüncesini Nazizmden “ibra etmek” için liberal emperyalizm çağından süzülüp Nazizme varan sömürgeci kavrayışı yeniden üretiyordu. Artık Almanya ve Avrupa’nın her yerine Holokost anıtları dikiliyor, Yahudi düşmanlığına karşı mücadele Avrupa’nın (geç kalmış) değeri haline geliyor, ama anti-faşist mücadelenin diri ruhu, Avrupa içindeki son Alman sömürgeciliğine karşı savaşın kahramanları unutuluşa terk ediliyordu.

“Alman sorumluluğu”, savaştan sonra uzun süre Yahudi kıyımı için sessizliğe çağrı yaparken, işler bir anda tersine dönmüş ve Almanya, Avrupa ve Sovyetler Birliği’ndeki anti-faşist direniş, eşitleyen ellerin çabukluğuyla Nazizm ile eşitlenebilir hale gelmişti. Sahi, Habermas, Holokost’u verip sömürgeciliği alırken Nazizmin “görelileştirilmesine” itiraz ediyordu, değil mi? Ernst Nolte’nin, Nazizmi bolşevizme tepki olarak gören anlatısı, bir büyük geri dönüşle Alman zihniyetinin tam ortasına yerleşiyordu.

***

Yukarıda gelişini haber vermiştik, şimdi filmi biraz ileriye sarıp Habermas’ın en büyük politik müdahalesine gelelim: 1980’lerin ikinci yarısına damga vuran ünlü Historikerstreit, yani “tarihçiler tartışması.”

Özetle, CDU’lu Şansölye Helmut Kohl’ün pek yakını olarak bilinen tarihçi Ernst Nolte, Holokost’un aslında Ekim Devrimi’nden sonra Bolşeviklerin yaptığı “katliamlara” verilmiş bir yanıt olduğunu ileri sürüyordu: Sınıf kıyımına karşı, ırk kıyımı. Yahudi kıyımı, aslında bir tarafında Almanya’nın, diğer tarafında ise Sovyetler Birliği’nin durduğu daha geniş cephelere yayılmış bir (ideolojik) dünya savaşının sonucuydu.

Habermas bu teze şiddetle itiraz etmişti. Nolte, Holokost’u “20. yüzyılın katliamlarından sadece biri” olarak görelileştirerek, Almanya’nın soykırımdaki rolünü küçültüyor, Alman milliyetçiliğini cesaretlendiriyor ve ülkeyi Avrupa entegrasyonu hedefinden saptırıyordu. Bu, “Alman sorunu”nun yeniden doğmasına çanak tutardı.

Oysa aynı dönemde Kohl’ün daveti ile Batı Almanya’ya gelen Ronald Reagan, Bitburg’da Waffen-SS mezarlığını ziyaret ediyor ve bunun Auschwitz’i ziyaret etmekten farkı olmadığını, bu Alman askerlerinin de tıpkı Yahudiler gibi Hitler’in kurbanı olduğunu söyleyebiliyordu!

Bugün bu konudaki çeşitli yasaların, resmi yada gayriresmi kuralların oluşmasında Historikerstreit ve Habermas’ın müdahalesi kritik önemdedir. Almanya’da, halkın bir kesimine karşı nefreti kışkırtma (Volksverhetzung) suçunu düzenleyen Ceza Kanunu’nun 130. maddesine göre, bugün sadece Holokostu inkâr etmek değil, aynı zamanda onu “hafifletmek” (verharmlosen) de suç teşkil ediyor.

Hukuki alanın ötesinde, bu sınırlama, Alman düşünce dünyasının ve kamuoyunun neredeyse tamamını çerçevelemiş durumda. Bir zamanlar Angela Merkel’in danışmanı olan Christoph Heusgen’in resmi olarak formüle ettiği haliyle, İsrail’in güvenliği Almanya için Staatsräson, yani “devlet aklı” olarak görülür. İsrail’in varlığı ve güvenliği, Almanya’nın “ulusal çıkarları” listesinde epey müstesna bir yerde durmaktadır.

2023’te imza attığı malum metinde, İsrail’in eylemlerine “soykırım” yakıştırması yapılmasına asla anlam veremeyen Habermas(2), kendi kendisini hapsettiği zindan içerisinden konuşarak, “İsrail’in eylemlerine soykırım niyeti atfedildiğinde, muhakeme standartları tamamen kayboluyor,” diyordu. Liberalizm mahpusu Habermas, Gazze’deki hakikat ile karşılaştığında, normların olguları yemesine hiç ses çıkarmıyordu.(3)

Normal şartlarda, Filistinlilerin “yaşam dünyası”nın İsrail’de cisimleşen “sistem”e direnişi, Habermas tarafından selamlanmalıydı, değil mi? Ama Marx’ın din eleştirisine ilişkin sözleri, bizi hakikate biraz daha yaklaştırıyor: Eleştirinin zincirdeki hayali çiçekleri koparmasının amacı, insanın hayal gücü ya da dinsel teselli olmadan da o zincire vurulmaya devam etmesi değil, zinciri atıp canlı çiçeği koparmasıdır. Le Grand Continent’in haklı olarak “son modern filozof” olarak nitelendirdiği Habermas, “eleştiri”sini zincirleri kırmak için yapmadığı sürece/için, en sonunda dinsel ve mistifiye edilmiş bir liberalizmin vaazını İsrail’in (ve AB’nin) vurduğu zincirleri savunmak için vermeye başlamıştı.(4)

İnsan, Perry Anderson’un ta 2013’te yaptığı şu tespiti bir kehanet gibi görmeden edemiyor: “Ortaya çıkan sonuç, ne gerçek dünyayı doğru bir şekilde betimleme ne de daha iyi bir dünya için eleştirel öneriler sunma sorumluluğunu yerine getiren bir teori.”


(1) Kundnani ayrıca, Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun (AET) kurucu ülkelerinin, o zamanlar bile sömürgelere sahip olduğunu, bu sömürgeleri kaybetmemek için her tür çabayı gösterdiğini ve AET’yi kendi post-emperyal devletleri için bir çıpa olarak gördüklerini ve kullandıklarını yazıyor. Dolayısıyla AB, kuruluşundan itibaren sömürgeciliğe (ve dekolonizasyon sürecine) en azından “kör” kalmayı bilinçli olarak tercih etmiştir.
(2) Konumuz açısından daha da ilginci, Habermas’ın imza attığı metinde Filistin halkından “Filistin toplumu/ahalisi/nüfusu”(Palestinian population) gibi muğlak bir şekilde bahsedilmesi. Filistinliler bir halk olmadığı için, Habermas’ın normatif haklarından İsrailliler gibi faydalanamıyor. Yerlileri hukuki haklara sahip bir halk olarak görmemek, tipik bir sömürgeci davranışıdır.
(3) Habermas daha yakın zamanda yazdığı bir makalede, Trump’ın “uluslararası hukuk”u hiçe saydığını ve içerideki muhaliflerini iftira yoluyla marjinalleştirmeye çalıştığını söyledikten sonra, ilgili bildiriye gelen tepkileri unutmamış olacak ki, Amerikan üniversite kampuslerine dokundurmadan edemiyor: “Bu sinsi ama kararlı bir şekilde sürdürülen iktidar ele geçirme sürecinin en şaşırtıcı ve şu ana kadar makul bir açıklaması bulunmayan yanı, genel olarak direnç göstermeyen sivil toplumun cesaretsizliğidir; daha önce kampüslerinde sözde sömürgeci güç İsrail’e karşı bedelsiz direnişi en üst düzeye çıkarmış olan öğrencilerin ve profesörlerin uyum sağlama eğilimi ise cabası.” Aynı makalede, Alman hükümetinin Avrupa’nın en güçlü ordusunu kurma vaadini de eleştiriyor. Ona göre bu, “retorik olarak Avrupa yanlısı” olan bir ikiyüzlülük: İkiyüzlü olmamak için, Fransa’nın “daha derin entegrasyon” planını kabul etmek gerekiyor. Fransa’nın bunu Avrupa’yı ABD ve Çin’e karşı askeri ve iktisadi olarak konumlandırma çabasının ise hiçbir önemi yok. Zaten hemen devamında Eurobond’lara karşı çıkan Alman hükümetini, “dünya siyasetinde etkin bir Avrupa Birliği’ni hayata geçirmek için ciddi adımlar attığına dair hiçbir somut işaret yok” diye paylıyor. Habermas, AB’nin ABD’den “koparak” küresel etki gücünü artırması için, yetkilerin daha da fazla Brüksel’de toplanmasını önermekten başka bir şey yapmıyor.
(4) Habermas’ın, Heidegger ve Schmitt’in tekniğe, bilime, kitle kültürüne, ezcümle “burjuva medeniyetine” duyduğu geri(ci) tepkiyi gitgide paylaştığına kesinlikle inanıyorum. Habermas’ın Heidegger’i “demokratikleştirme” planının iki düşünürün de burjuva toplumunun eleştirisini zincirleri kırmak için değil, daha da sağlamlaştırmak için yapması nedeniyle fiyaskoyla sonuçlandığını düşünüyorum.

Avrupa

Radev: Bulgaristan Ukrayna koalisyonunda yer almayacak

Yayınlanma

Bulgaristan Başbakanı Rumen Radev, ülkesinin Ukrayna için kurulan “gönüllüler koalisyonuna” katılmayacağını açıkladı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’dan şahsen davet aldığını belirten Radev, Ukrayna’ya mali ve askeri yardımın sürdürülmesini savunan bir yapıda yer almayacaklarını ifade etti.

Bulgaristan Başbakanı Rumen Radev, ülkesinin Ukrayna’ya yönelik destek kapsamında oluşturulan “gönüllüler koalisyonunda” yer almayacağını duyurdu.

Fransa’nın milli günü vesilesiyle Paris’te düzenlenen askeri geçit töreni öncesinde Bulgaristan Ulusal Radyosuna (BNR) açıklamalarda bulunan Radev, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’dan bu yapıya katılmaları için şahsi davet aldığını aktardı.

Radev, “Ukrayna’ya yönelik mali ve askeri yardımın devam etmesi konusunda ısrarcı olan bir koalisyonda yer almıyoruz” dedi.

Ukrayna’daki çatışmanın askeri araçlarla uzatılmasını doğru bulmadığını ifade eden Radev, çözümün askeri yöntemlerle süreci uzatmak değil, tansiyonun yükselmesini nihayet nihayete erdirecek “güçlü bir diplomatik misyon” yürütmek olduğunu kaydetti.

Bulgaristan, Paris’te düzenlenen “gönüllüler koalisyonu” toplantısına katılım göstermedi.

Kararların alınacağı yerler AB ve NATO

Paris’te gündeme gelen “anti-balistik koalisyon” oluşturulması yönündeki kararı da değerlendiren Radev, “Kolektif güvenliğimizi ilgilendiren tüm kararlar farklı bir formatta ve başka yerlerde alınıyor. Çok sayıda öneri ve fikirle karşılaştık. Bulgaristan karar alma süreçlerinde aktif olarak rol alıyor. Bu kararlar, Bulgaristan’ın da ağırlığa sahip olduğu ve aktif temsil edildiği AB ve NATO çerçevesinde alınıyor” ifadelerini kullandı.

Bulgaristan Başbakanı, geçen hafta yaptığı açıklamada ise Sofya’nın Kiev’e yardımlarını kendi imkanları sınırında tutacağını belirtmişti.

Radev bu sınırın, vatandaşlara yönelik sosyal yükümlülükler ve önceki hükümetlerin geride bıraktığı yüksek bütçe açığı gözetilerek belirleneceğini vurgulamıştı. Bulgaristan Başbakanı haziran ayında da Ukrayna’ya silah sevkıyatını durduracaklarını açıklamıştı.

Dolaylı mühimmat tedariki sürüyor

Bloomberg’in verilerine göre Bulgaristan, Avrupa Birliği bünyesinde Sovyet dönemi standartlarındaki mühimmatın en büyük üreticileri arasında yer alıyor.

Ukrayna ordusunun çatışmaların ilk aşamasında bu mühimmatlara önemli ölçüde bağımlı olduğu biliniyor. Sofya yönetiminin doğrudan sevkıyat yapmayı reddetmesine rağmen, Bulgar üretimi askeri malzemelerin üçüncü ülkeler üzerinden Ukrayna’ya ulaştığı belirtiliyor.

Bulgaristan, 2022 yılından bu yana Kiev’e 13 askeri yardım paketi gönderdi ancak bu yardımların hacmi ve mali değeri hakkında resmi bir açıklama yapmadı.

Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov ise Paris’teki “gönüllüler koalisyonu” toplantısına tepki gösterdi.

Bu oluşumu “savaş kışkırtıcıları koalisyonu” olarak nitelendiren Peskov, “Bu yapı, barış istemeyen, savaşın sürmesini arzulayan ve ülkemizi stratejik bir yenilgiye uğratabilecekleri yönündeki derin bir yanılgıya kapılan ülkeler grubudur” değerlendirmesinde bulundu.

Okumaya Devam Et

Avrupa

İngiliz savunma şirketlerine AB fonundan pay yolu açıldı

Yayınlanma

İngiltere Başbakanı Keir Starmer, İngiliz savunma şirketlerinin Avrupa Birliği’nin Ukrayna’yı desteklemek amacıyla oluşturduğu 90 milyar euroluk program kapsamındaki ihalelere katılabileceğini duyurdu. İngiltere hükümetinin basın servisinden yapılan açıklamaya göre bu anlaşma, Londra ile Brüksel arasında savunma ve güvenlik alanındaki işbirliğini geliştirmek adına önemli bir adım niteliği taşıyor.

İngiltere Başbakanı Keir Starmer, ülkesindeki savunma sanayisi şirketlerinin Avrupa Birliği (AB) tarafından Ukrayna’ya destek amacıyla yürütülen 90 milyar euro (yaklaşık 102,6 milyar dolar) hacimli program kapsamındaki sözleşme ihalelerine katılabileceğini açıkladı.

İngiltere hükümetinin resmi internet sitesinde yayımlanan basın açıklamasında, bu uzlaşmanın mayıs ayında düzenlenen Avrupa Siyasi Topluluğu Zirvesi’nin ardından Londra ile Brüksel arasında başlatılan müzakerelerin bir sonucu olduğu belirtildi.

İngiliz hükümeti, varılan anlaşmayı Londra ve Brüksel’in savunma ile güvenlik alanlarındaki işbirliğinde ileriye dönük önemli bir adım olarak nitelendirdi.

Başbakan Starmer, sağlanan mutabakatın İngiliz savunma işletmelerine yeni siparişler garanti edeceğini, istihdam olanakları yaratacağını ve ülkenin savunma sanayi kompleksini tahkim edeceğini kaydetti. İngiltere’nin bu programa yapacağı mali katkının boyutu, İngiliz şirketlerinin kazanacağı sözleşmelerin toplam değerine göre belirlenecek.

Londra yönetimi, bu yıl Ukrayna’ya hali hazırda 3,75 milyar sterlin (yaklaşık 4,8 milyar dolar) tutarında askeri yardım sağladığını hatırlattı.

Yapılan açıklamada ayrıca, Kiev’e her yıl 3 milyar sterlin (yaklaşık 3,8 milyar dolar) değerinde askeri destek sağlama taahhüdünün “gerektiği sürece” yürürlükte kalacağı vurgulandı.

Bloomberg’ün konuya vakıf kaynaklara dayandırdığı daha önceki haberinde, AB’nin Ukrayna’ya İngiliz şirketlerinden silah satın alabilmesi için 60 milyar euro (yaklaşık 69 milyar dolar) tutarındaki kredi imkanını kullanma izni vermeye hazırlandığı belirtilmişti.

Habere göre anlaşma, Ukrayna tarafının İngiliz savunma üreticileriyle imzalayacağı sözleşmelerin maliyetinin İngiltere tarafından tazmin edilmesini öngörüyor.

Haberde paylaşılan diğer ayrıntılara göre bu mutabakat, tarafların İngiltere’nin Avrupa savunma fonu SAFE programına katılımı konusunda ortak bir paydada buluşamaması üzerine geliştirilen bir uzlaşı formülü niteliği taşıyor.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Estonya, Rusya sınırına yeni askeri üs kuruyor

Yayınlanma

Estonya, Rusya sınırındaki Narva kentinde 15 milyon euro bütçeyle askeri üs inşa etmeye hazırlanıyor. Kamu yayıncısı ERR’nin aktardığına göre, İvangorod kentinin karşısında yer alacak üssün 2028 yazında tamamlanması planlanıyor. Savunma Bakanı Hanno Pevkur, projenin ulusal güvenlik için stratejik bir karar olduğunu iddia etti.

Estonya, Rusya sınırındaki Narva kentinde askeri altyapı kurma çalışmalarına başlıyor. Rusya’nın İvangorod kentinin karşısında ve St. Petersburg’a en yakın sınır noktalarından birinde yer alacak üs için Estonya Savunma Yatırımları Devlet Merkezi, 15 milyon euro değerinde tasarım ve inşaat ihalesi açtı.

Estonya kamu yayıncısı ERR’nin haberine göre proje, 7 bin 500 metrekareden geniş bir alanda 12 binanın ve mühendislik altyapısının inşasını kapsıyor.

Ana tesislerin 2028 yazında faaliyete geçmesi planlanıyor. İlk etapta 150 askerin 2027 yılının başında yerleştirileceği üs, tamamlandığında Estonya Savunma Kuvvetleri 1. Piyade Tugayı’na bağlı yaklaşık 200 askere ev sahipliği yapacak.

Ancak tesis, ihtiyaç duyulması halinde NATO müttefiklerinin askeri birimlerini de ağırlayacak şekilde 1000 kişi kapasiteli olarak tasarlanıyor.

Estonya Savunma Bakanı Hanno Pevkur, daha önce yaptığı açıklamada Narva’da bir üs kurulmasını ulusal güvenlik alanında “stratejik bir karar” olarak nitelendirmişti.

Geçen yıl onaylanan projenin hayata geçirilmesi, arazi mülkiyeti meseleleri ve yerel halkla yürütülen görüşmeler nedeniyle gecikti. Üs fikri, Estonya’da Rusça konuşan nüfusun en yoğun olduğu Narva kentinde bazı yerel sakinlerin tepkisini çekti.

Sakinlerden bazıları, olası bir çatışma durumunda askeri tesisin hedef haline gelebileceği yönünde endişelerini dile getirdi.

Estonya Genelkurmay Başkanı Tümgeneral Vahur Karus ise ordunun varlığının yerel halk için bir tehdit değil, aksine güvenlik garantisi olarak görülmesi gerektiğini ifade etti.

Yeni üssün inşası, Estonya ve NATO’nun doğu kanadını güçlendirme programının bir parçasını oluşturuyor. Rusya sınırı boyunca Baltık Savunma Hattı’nın yapımı devam ederken, 1. Piyade Tugayı Karargahı da Narva yakınlarındaki modernize edilmiş Jõhvi üssüne taşınıyor.

Ayrıca tanksavar hendeklerinin yapımına başlanırken, Estonya’nın sınır hattına yaklaşık 600 sığınak ve diğer mühendislik engelleri inşa etmeyi planladığı belirtiliyor.

Bu önlemler alınırken Tallinn yönetimi askeri harcamalarını artırmayı sürdürüyor. Estonya Savunma Bakanlığı verilerine göre, ülkenin savunma bütçesi 2026 yılında yüzde 42 artışla 1,7 milyar eurodan 2,4 milyar euroya yükselecek ve askeri harcamalar gayri safi yurtiçi hasılanın yüzde 5,4’üne ulaşacak.

Yetkililer, savunma harcamalarını en az 2029 yılına kadar GSYH’nin yüzde 5’inin altında tutmamayı planlıyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English