Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Harald Kujat: Tek kutuplu dünya düzeni yerini çok kutuplu bir dünyaya bırakabilir

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Berlin Duvarı’nın yıkılması ve Almanya’nın yeniden birleşmesi sürecinde ABD, Almanya ve diğer ülkeler, Gorbaçov’a NATO’nun doğuya daha fazla genişlemeyeceği konusunda taahhüt verdiler. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı James Baker’in ittifakın doğuya “bir karış dahi ilerlemeyeceği” yönünde meşhur bir açıklaması dahi vardı. Moskova, 2021’in aralık ayındaki güvenlik garantisi müzakerelerinde bu açıklamaya ve Gorbaçov’un kulağına fısıldanan teminata atıf yapmaya başladı. Geçen yılın ocak ayında NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in Der Spiegel’e verdiği mülakatta söylediği şey şuydu: “[…] Bu doğru değil, böyle bir söz verilmedi, kapalı kapılar ardında böyle bir anlaşma yapılmadı. Bu tamamıyla gerçek dışı.” Stoltenberg açık açık yalan söyledi, Gorbaçov’un kulağına fısıldanan şeyin herhangi bir bağlayıcılığı olmadığı doğruydu ama NATO-Rusya Kurucu Senedi hiç yokmuş gibi konuştu. Bu hakikat kabul edilseydi, doğal olarak Moskova’nın haklı kaygıları kamuoyu nezdinde de kabul görmüş olacaktı. Bununla beraber Ukrayna’ya dönük askeri harekattan sonra da bu bahis kapanmadı. Son 20 yılda “yetişkin” diyaloğunun ortadan kalkışı, silsile halinde bugünkü krizleri beraberinde getirdi. Eski NATO-Rusya Konseyi Başkanı, emekli Tümgeneral Harald Kujat (Kızıl Ordu’ya karşı savaşırken öldürülen bir Nazinin oğlu), İsviçre merkezli Zeitgeschehen im Fokus dergisine verdiği söyleşide, Ukrayna’daki savaşın gidişatı, Çin’in barış girişimleri ve Macron’un Pekin’e geçtiğimiz haftalarda yaptığı ziyaretin sonuçlarını değerlendiriyor. Kujat’ın dergiye önceki aylarda verdiği söyleşilerin tercümelerine şuradan ve şuradan ulaşabilirsiniz.


“ABD’nin hâkim olduğu tek kutuplu dünya düzeni yerini çok kutuplu bir dünyaya bırakabilir”

Thomas Kaiser
Zeitgeschehen im Fokus
25 Nisan 2023

Emekli General Harald Kujat* ile söyleşi

Eski bir Alman Silahlı Kuvvetleri Genel Müfettişi ve NATO Askeri Komitesi Başkanı olarak Macron’un Avrupa’nın “stratejik özerkliği” fikrini duyduğunuzda galiba tüyleriniz diken diken olmuştur.

Hayır, bu mevcut jeopolitik durumdan doğan ikna edici bir netice. Doğru, ben “stratejik özerklikten” değil, “Avrupa’nın kendini ispatlamasından” söz ediyorum. Başka bir deyişle Cumhurbaşkanı Macron’un kastettiği şey, Avrupa’nın rakip büyük güçlerden oluşan yeni dünya düzeninde Çin, Rusya ve ABD’ye karşı kendini tek başına müdafaa edebilmesi.

Avrupa, birbirine rakip büyük güçlerin oluşturduğu jeopolitik güç aritmetiğinde her geçen gün daha da geriye düşüyor. Ukrayna savaşı bize her geçen gün Avrupa siyasetinin Avrupa’nın çıkarlarını gütme konusunda ne istekli ne de muktedir olduğunu gösteriyor. Jeopolitik muhakeme eksikliğinden dolayı Macron’u Avrupa’yı bölmekle ya da ABD ile ittifakın Avrupa’nın güvenliği açısından önemini küçümsemekle itham eden Alman taşra politikacılarının öfkeli reaksiyonları da bunu gösteriyor.

Kuzey Atlantik İttifakı, ortak bir güvenlik politikası konseptine dayanan kolektif, karşılıklı bir güvenlik ittifakıdır. Ancak Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa’nın güvenliğine olan katkısını insani nedenlerle değil, ulusal güvenlik çıkarlarına uygun olduğu için yapıyor. Avrupa ve Amerika’nın çıkarlarının örtüşmediği durumların olduğu aşikâr. Bu yüzden on yıllar önce ABD’nin bu operasyonlara katılmaması halinde NATO’nun Avrupa Birliği’nin stratejik sorumluluğu altındaki askeri operasyonlar için kuvvet ve kaynak sağlaması kararlaştırılmıştı.

Amerika ve Avrupa’nın çıkarlarının hiç örtüşmediği durumlar var mı?

Avrupa’nın güvenliği açısından son derece önemli olan Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Antlaşması’nın (INF) 2019 yılında ABD yönetimi tarafından tek taraflı olarak feshedilmesi buna bir örnek. Sadece birkaç ay önce NATO ülkelerinin devlet ve hükümet başkanları anlaşmayı “Avrupa-Atlantik güvenliği için hayati” olarak methetmiş ve “bu dönüm noktası niteliğindeki silah kontrol anlaşmasına bağlı kalacaklarını” vurgulamışlardı. Cumhurbaşkanı Macron, antlaşmanın sona ermesinin Avrupa’nın güvenliği açısından ciddi sonuçlar doğuracağı hakikatini eleştiren tek Avrupalı siyasetçiydi. Zira bu durum Rusya’ya, antlaşmalardan doğan herhangi bir kısıt olmaksızın, ABD’yi değil ama Avrupa’yı tehdit eden stratejik nükleer potansiyelini bir kez daha inşa etme fırsatı tanıdı. Macron, Amerika’nın aldığı kararın bir sonucu olarak Avrupa’nın kendini koruma imkanının olmasını talep etti. Ve Amerika’nın kararının Avrupa’nın nükleer caydırıcılığını düşünmek için bir fırsat olması gerektiğini de ekledi. Ancak Avrupa kıtasında yeni bir Rus-Amerikan nükleer silahlanma yarışı riski de son derece gerçek. Macron’un sözleri başta Almanya’ya yönelikti. Zira Avrupa’nın askerî açıdan zayıf olması her şeyden evvel Almanya’nın zayıf olmasının bir sonucu. En azından Ukrayna savaşı yeniden düşünemeye vesile oldu. İttifak içinde NATO’nun konvansiyonel Avrupa ayağının güçlendirilmesi konusunda bir mutabakat mevcut. Ukrayna savaşı ne kadar uzun sürerse ABD ile Avrupa arasında ciddi çıkar farklılıkları olduğu da o kadar netleşecektir. Macron ve Scholz, Moskova ve Kiev’de savaşı önlemeye çalışırken bile ABD onları desteklemeyi reddetti.

Batı’nın birliği yalnızca yüzeysel biçimde Ukrayna’nın güvenliği, bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü için verdiği mücadeleyi desteklemeye dayanıyor. Avrupalıların kendileri henüz bu konuda bir anlayış geliştirmemiş olsalar da savaşın sonunda Ukrayna ve Rusya da dahil olmak üzere Avrupa kıtasındaki tüm ülkelerin yer alacağı bir güvenlik ve barış düzeni ortaya çıkmalı. Buna karşılık ABD, Rusya’yı siyasi, iktisadi ve askerî açıdan zayıflatarak dikkatini, bir dünya gücü olarak üstünlüğünü tehdit edebilecek tek jeopolitik rakibine, yani Çin’e çevirmeyi amaçlıyor.

Macron Avrupa’nın savunma potansiyelinin eksik olduğundan söz etmişti. Rusya’nın Avrupa’ya karşı bir savaş başlatacağı düşünülebilir mi?

Avrupa’ya karşı bir taarruz savaşı için hazırlık yapıldığına dair bir emare görmüyorum ki bu NATO’ya karşı da savaş anlamına gelecektir. Rusya, en başından beri NATO’nun genişlemesini stratejik bir bakış açısıyla, ülkenin jeostratejik konumu ve savunma potansiyeli açısından, başka bir deyişle NATO üyeliğinin Rusya ile NATO arasındaki stratejik dengeyi ne ölçüde değiştireceği açısından değerlendirdi. Dolayısıyla Rusya, Ukrayna’nın NATO’ya üye olmasını engellemek için yüksek bir bedel ödemeye hazır ki bu da muhtemelen Amerikan kuvvetlerinin Ukrayna’da konuşlanmasına sonuçlanacaktır. Esasen mesele, jeopolitik rakip ABD’nin, en azından iki nükleer süper gücün nükleer stratejik dengesini tehlikeye atabilecek stratejik avantajlar elde etmesine engel olmak.

Yani Ukrayna savaşının iki ana aktörü olan Rusya ve ABD için tehlikede olan çok şey var. Dolayısıyla bu savaş devam ettiği sürece Ukrayna’daki savaşın Ukrayna üzerinde bir savaşa dönüşme riski devam ediyor.

Amerikan Birleşik Devletleri ile Çin arasındaki ilişkiler son zamanlarda önemli ölçüde kötüleşti. İki ülke arasında savaş yaşanması tehdidi var mı?

ABD ile Çin arasındaki ilişki de jeopolitik unsurlar tarafından belirleniyor. Çin, Ukrayna savaşından bu yana küresel risklerin arttığına ve bundan sorumlu olanların en başta ABD olmak üzere Batılı ülkeler olduğuna inanıyor. Bunun sonucu olarak her ikisi de çok kutuplu bir dünya hedefleyen Çin ve Rusya arasında daha yakın bir işbirliği söz konusu. Amerika’nın bakış açısına göre Çin, dünyanın lider gücü olmak için hem niyete hem de giderek artan iktisadi, diplomatik, askeri ve teknolojik güce sahip. Bu nedenle Ukrayna savaşında Avrupa ülkelerinin Rusya’ya karşı konumlandırılması gibi bölgesel ortaklar Avustralya, Japonya, Güney Kore, Yeni Zelanda ve gelecekte Filipinler ile birlikte Çin’e karşı bir Hint-Pasifik ağına entegre edilmeli. NATO, Çin ile gelecekte yaşanacak bir çatışmada Avrupa ile safları sıklaştırmak için önemli bir köprü. NATO’nun yeni stratejik konsepti, Çin’in üye ülkelerin çıkarlarına, güvenliğine ve değerlerine meydan okuduğunu belirtiyor. NATO şimdi Çin’in Avrupa-Atlantik güvenliğine yönelik sistemik meydan okumalarıyla mücadele etme niyetinde.

Dolayısıyla Cumhurbaşkanı Macron’un Avrupa kıtasının kendisini başkalarının çatışmalarının içine çekmesine izin vermemesi gerektiği yönündeki uyarısı haklı. Avrupa kendi çıkarlarını koruyabilmeli ve kendini prensip olarak üç büyük güce karşı daha güçlü bir şekilde müdafaa edebilmeli. Cumhurbaşkanı Macron’un Çin’de verdiği asıl mesaj buydu. Macron bu endişesinde yalnız değil. Bir süre önce Amerikalı stratejist Harlan Ullman, ABD’nin saatli bomba olarak nitelendirdiği Çin ve Rusya’ya karşı iki cepheli bir stratejik askeri ihtilaf başlatarak önlenebilir bir hata yapıp yapmadığını endişeyle sormuştu.

Macron’un kıtanın kendi çıkarlarını koruması talebi askeri alanın yanı sıra ekonomi veya diğer alanlar için de geçerli mi?

Macron bu açıklamayı mevcut krizler ve çatışmalar bağlamında yapmıştı. Fakat Ukrayna savaşı ve Çin ile yaşanan ihtilaf; daha bağımsız, daha muktedir ve daha güvenli olmak istiyorsak siyasi, iktisadi, teknolojik ve en önemlisi de askeri kabiliyetlerimizi artırmamız gerektiğinin göstergesi. İhtiyaç duyulan şey, sinerjik bir genel strateji yoluyla geniş bir eylem yelpazesi açan çok boyutlu bir politika. Buna iktisadi ve enformatif bir tarafa sahip askeri bir ihtilaf olan Ukrayna’daki savaşta da şahit oluyoruz. Avrupa tüm bu alanlarda kendini ortaya koyabilmeli ve diğer güçlerin etkisinden bağımsız olarak kendi çıkarları doğrultusunda bağımsız kararlar alabilmeli. Bu, örneğin gücü çeşitli ulusal çıkarları ortak bir güvenlik politikasında birleştirmesinde yatan NATO’da olduğu gibi, müttefikler ve ortaklarla yakın koordinasyona aykırı değil.

Amerika Birleşik Devletleri ile Çin arasındaki gerilim, Çin’in Tayvan ile birleşme arayışında olmasından ileri geliyor.

Son dönemde gerilimin arttığı doğru. Çin Komünist Partisi’nin son parti kongresinde Çin Devlet Başkanı, Tayvan ile barışçıl yollarla birleşme niyetini bir kez daha yineledi. Ancak aynı zamanda şiddetten cayma taahhüdü vermeyi de reddetti. Çin henüz Tayvan’ı ele geçirecek askeri kapasiteye sahip değil. Fakat birkaç yıl içinde durum böyle olacaktır. Tayvan ihtilafı, Amerikan-Çin jeopolitik rekabetinin doruk noktası haline gelebilir. Zira olası bir çatışmanın ardında yatan sebep bu.

1979 tarihli Tayvan ile İlişkiler Yasası, ABD ile Tayvan arasındaki ilişkileri ABD’nin Tayvan’ın bağımsızlığını ve kendini savunma kabiliyetini silah sevkiyatı ve diğer tedbirlerle tahkim edecek şekilde düzenleniyor. Ancak bu, Tayvan’ın savunulması için doğrudan askeri angajman gerektirmiyor. Şimdiye dek tüm Amerikan başkanları da buna uygun bir taahhütte bulunmaktan kaçındı. Fakat 2021’in ekim ayında Başkan Biden, Tayvan’ın Çin tarafından saldırıya uğraması halinde ABD’nin askeri yardım sağlayacağını ilk defa açıkça ifade etti. Bu, her iki tarafın da rotayı belirlediği ve askeri çatışma riskinin önemli ölçüde arttığı anlamına geliyor. Macron’a bu net uyarıyı yapma ihtiyacı hissettiren şeyin NATO’nun ve dolayısıyla Avrupa’nın çatışmaya doğrudan müdahil olma tehlikesi olduğu bariz.

Ama Kuzey Atlantik İttifakı’nın anlaşma alanı Washington Antlaşması’nda kesin olarak tanımlanıyor. Batı Pasifik’teki askeri angajmanlar bu anlaşma kapsamında değil.

Macron’un Avrupa’nın stratejik özerkliği kavramı sadece ABD ile olan ilişkilere mi atıfta bulunuyor?

ABD ile alakalı olduğu çok açık zira Avrupa’nın güvenliği İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana Amerika’nın müdahalesine bağlı ve şüphesiz bir süre daha bağlı olmaya devam edecek. Macron’u eleştirenler bunu bu şekilde yorumluyor. Ancak Macron için bu net anlamda tüm büyük güçlere karşı stratejik özerklik ve Avrupa’nın hinterlandında Avrupa’nın güvenliğini tehdit eden sorunlarla başa çıkabilecek bağımsız bir güvenlik ve savunma politikası anlamına geliyor. Bu bölgede yıllardır büyük güçler nüfuz alanları, bölgesel güçler bölgesel hakimiyet için vekalet savaşları, etnik ve dini azınlıklar ise kendi kaderlerini tayin ve bağımsızlık için mücadele ediyor. Aşırı nüfus artışı, dinsel karşıtlıklar ve doğal geçim kaynaklarının yok edilmesi, İslamcı ve köktendinci terör örgütlerine çoğalma zemini oluşturuyor ve sürekli yeni göç dalgalarına neden oluyor.

Çevre ülkelerdeki sorunlar esas olarak ABD’nin müdahalesinden kaynaklanıyordu…

Evet, mesela ABD’nin Irak, Libya veya Suriye’deki askeri müdahaleleri büyük bölgesel karışıklıklara yol açtı ve Avrupa kıtasının güvenliğini olumsuz etkiledi.

Daha önce Çin-ABD ilişkileri hakkında anlattıklarınız, ABD’nin üstünlüğünü sürdürme mücadelesi olarak anlaşılabilir.

Amerika Birleşik Devletleri, Çin’i ulusal güvenliğine yönelik en kapsamlı ve ciddi meydan okuma olarak görüyor. Amerikan Savunma Bakanı Austin de yeni Amerikan askeri stratejisinde Çin’i önümüzdeki on yılların en önemli stratejik rakibi olarak tanımlıyor. Fakat bu rekabet askeri-stratejik boyutun ötesine geçiyor ve her şeyden önce iktisadi boyutları, dünyanın rezerv para birimi olarak dolara yönelik tehdidi ve Güney Amerika, Afrika ve Asya’daki siyasi nüfuzu içeriyor. Özetle: ABD’nin küresel üstünlüğüne son vermek ve tek kutuplu dünyanın yerine çok kutuplu bir dünya koymakla ilgili.

Bu bağlamda Ukrayna savaşının Avrupa’yı bir yol ayrımına getirdiğini de belirtmek gerekir. Hem ABD hem de Avrupa, Ukrayna angajmanının her iki tarafta yarattığı jeostratejik dinamikleri hafife aldılar. Ukrayna savaşı, Avrupa’nın kararlı bir şekilde jeopolitik, iktisadi, teknolojik ve en önemlisi de askerî açıdan kendini kanıtlama yoluna girmesine dönük bir işaret.

Savaş aynı zamanda jeopolitik blokların oluşmasına da ön ayak oldu. Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği ve NATO birbirine yaklaşırken Çin ve Rusya etrafında ikinci bir jeopolitik blok ortaya çıktı. Çekirdeği BRICS ülkeleri Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika ile Çin, Hindistan, İran, Kazakistan, Kırgızistan, Pakistan, Rusya, Tacikistan ve Özbekistan’dan müteşekkil Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) oluşturuyor. BRICS ülkeleri dünya nüfusunun yüzde 40’ını, Batılı G7 ülkeleri ise yüzde 12,5’ini temsil ediyor. Bu arada BRICS ülkelerinin gayri safi yurtiçi hasılası Batılı G7 ülkelerinden daha yüksek. Bu doğu bloku son zamanlarda muazzam bir cazibe merkezi haline geldi.

Bu birlik, üye ülkeler dışında hangi ülkeler açısından role sahip?

Çin, Suudi Arabistan ile küresel petrol piyasası ve nükleer enerji kullanımı konusunda işbirliği yapıyor, Suudi Arabistan’ın BRICS grubuna girmesini destekliyor ve petrodolar ile rekabet edebilmek için emtia temelli bir rezerv para birimi oluşturma yolunda ilerliyor. Bugün bile ödemeler kısmen Rus ya da Çin para birimiyle yapılıyor. Suudi Arabistan’ın yanı sıra Arjantin, Mısır, Kazakistan, Nijerya, Birleşik Arap Emirlikleri, Senegal ve Tayland da BRICS’e katılmaya niyetli olduklarını ifade ettiler.

Şimdi yayı germiş olmanız ilginç. Bu aslında her zaman kullanılan “Rusya tecrit edildi” argümanının hakikatle örtüşmediği anlamına geliyor, zira aslında Rusya ve Çin ile işbirliği yapmak isteyenler daha çok ülke var. Batı’nın kendisini dünyanın merkezi olarak görmesi bu meseleyi tamamen ıskalamıyor mu?

Bunun gerçeği ıskaladığı doğru. Avrupa Birliği, Rusya ile girdiği ekonomik savaşta kapsamlı yaptırımlar uygulamaya devam etti. Her ne kadar bu yaptırımlar Rusya’yı Ukrayna’ya yönelik saldırısını durdurmaya zorlamak amacıyla uygulanmış ve yaptırımların enerji fiyatlarını etkilemeyeceği ya da Avrupa ülkelerinin ekonomileri açısından dezavantaj yaratmayacağı varsayımına dayandırılmış olsa da tam tersi yaşandı. Rusya da beklendiği kadar zayıflamadı. Son günlerde Rus ekonomisinin büyüdüğünü ve Alman ekonomisinin küçüldüğünü gösteren rakamlar gördük ki bunun Avrupa üzerinde genel bir etkisi olacaktır. Bu bağlamda Ukrayna savaşının ve özellikle iktisadi boyutunun bir sonucu olarak ABD’nin iktisadi, askeri ve siyasi olarak hâkim olduğu tek kutuplu dünya düzeninin yerini çok kutuplu bir dünyaya bırakma ihtimalinin arttığını da belirtmek gerekir.

Avrupa çok kutuplu bir dünyada nasıl bir yer edinebilir?

Kuzey Atlantik İttifakı, Kuzey Amerika ve Avrupa’yı her biri ortak güvenliğe katkıda bulunan egemen, demokratik ülkelerden oluşan bir ittifaka bağlıyor. İttifakın en büyük meziyeti, her üye ülkenin ulusal çıkarlarını ortak bir konseptte bütünleştirmek ve tekrar eden çelişki ve sorunlara rağmen ortak zemini korumak.

İki kıtanın jeostratejik durumu çok farklı olduğundan barış ve güvenliğin korunmasında da farklı koşullar geçerli. Avrupalılar ileride bu durumu daha fazla dikkate almalı ve buna bağlı olarak kıtaları için daha fazla sorumluluk üstlenmeliler. Bu, Avrupalı üye ülkelerin NATO’nun güvenlik politikası, stratejisi ve savunma planlaması üzerindeki etkilerini artırmalarını sağlayacaktır. Fakat yalnızca güvenlik hazırlığına ve savunma kabiliyetlerine yatırımı artırmak epey dar görüşlü bir yaklaşım olacaktır. Asıl zorluk Avrupa kıtası için yeni bir güvenlik mimarisi geliştirmek ve yeni jeopolitik dünya düzeni çerçevesinde ortak çıkarları formüle etmek.

Avrupalılar ABD’nin peşinden gitmeyi reddeder ve belki de ebedi hakimiyet arayışından barışı getirecek çok kutuplu dünyayı tercih ederlerse ne olur? Bu durum ABD’nin Çin’e karşı sürdürdüğü savaş rotasında ilerlemeye devam etmesine engel olur mu?

Umarım dünya iki nükleer stratejik süper güç arasında savaş yaşandığına şahit olmaz. Çin Silahlı Kuvvetlerinin devasa ölçüde silahlanışı büyük bir ilerleme kaydediyor. Nükleer strateji açısından Çin, iki nükleer süper güç olan Rusya ve ABD’yi büyük ölçüde yakalamış durumda. Bu nedenle dönemin ABD Stratejik Komutanı Amiral Charles Richard, 2022’de şunu söylemişti: “Şu anda içinde bulunduğumuz Ukrayna krizi sadece ısınma turu. Asıl büyük kriz henüz gelmedi. Uzun zamandır test edilmediğimiz şekilde test edileceğiz. Çin ile sahip olduğumuz caydırıcılık seviyesini değerlendirecek olursam, gemi yavaşça, battıkça batıyor”. Çin ile çatışma konusunda ABD’nin aldığı muazzam riski bu şekilde tanılamıştı. NATO’nun açtığı yolda ilerlemeye devam edersek sadece ABD’nin değil, muhtemelen Avrupalıların da alacağı risk bu.

Bu söylediklerinizden sonra şu soru beliriyor: Çin’in ABD ile askeri bir ihtilafı kışkırtmaya niyeti var mı?

Çin, Tayvan meselesi söz konusu olduğunda ABD ile askeri nitelikte bir gerilimi göğüslemeye hazır olduğunu gösterdi. Çin aynı zamanda siyasi, iktisadi ve askerî açıdan dünyanın en büyük gücü olma yolunda ilerlemeye devam ediyor. Ancak bu, Çin’in askeri bir ihtilaf arayışında olduğu anlamına gelmiyor. Nihayetinde meseleyi belirleyecek olan, her iki ülkenin de Tayvan için neleri göze alacağı sorusu.

Çin ile Batı’nın politikaları arasındaki nüans, Çinlilerin Avrupa’nın politikalarına müdahale etmemesi, yargılamaması ve değerlendirmemesi. Avrupalıların, Ursula von der Leyen veya Annalena Baerbock’un ziyareti sırasında mesela, bunu hep yaptıkları açıktı.

Elbette Yeni İpek Yolu gibi büyük bir proje sadece iktisadi değil, aynı zamanda siyasi bir öneme de sahip. Fakat yakın zaman evvel gördüğümüz üzere Çin’in iç sorunlarını dile getirme konusundaki istekliliğin Avrupalı siyasetçiler arasında karşıdakine göre çok daha belirgin olduğu da bir gerçek.

İdeolojik tonların hâkim olduğu her dış politika yalnızca siyasi risklere yol açmakla kalmaz, genelde ülkesinin ekonomisini de zarara uğratır. Almanya ile Çin’in ticaret hacmi 200 milyar avronun üzerinde; ekonomik trafik temelde eşit koşullarda gerçekleşmeli, yani Çin’deki Alman şirketleri, Almanya’daki Çinli şirketlerle aynı koşullarda olmalı. Küreselleşme bugüne dek ekonomimize büyük avantajlar sağladı ama aynı zamanda karşılıklı bağımlılığı da beraberinde getiriyor.

Avrupa Ukrayna ihtilafında nasıl bir rol üstlenmeli?

Bunu Almanya ile sınırlamak istiyorum. Alman hükümeti, 2 Mayıs 2022’de Ukrayna tarafından sunulan ve BM Genel Kurulu’nun ihtilafın siyasi diyalog, müzakereler, arabuluculuk ve diğer barışçıl yollarla derhal barışçıl bir şekilde çözülmesi çağrısında bulunduğu kararını kabul etmişti. Alman hükümeti geçtiğimiz şubat ayında da aynı yöndeki bir başka BM kararını onaylayarak savaşın barışçıl yollardan çözümüne katkıda bulunma taahhüdü vermişti. Ayrıca Almanya, anayasanın barış emri gereğince savaşın sona ermesi adına çalışmakla yükümlü. Tüm bunlar göz ardı edilirse ve Amerikan Dışişleri Bakanı tarafından ateşkes bile “iyi bir fikir değil” şeklinde tanımlanırsa ne olur? Çin’in kısa süre önce başlattığı girişime benzer girişimler, Pekin’in on iki maddelik belgesinde özellikle BM kararına atıfta bulunulmasına ve geçen nisan ayında kesintiye uğrayan müzakerelerin yeniden başlatılması önerilmesine rağmen Alman basınında refleks olarak reddediliyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile Brezilya Devlet Başkanı Lula da Silva gibi iki güçlü lider, müzakerelerin krizi çözmenin tek muhtemel yolu olduğu konusunda hemfikir olduklarını söylüyorlar. Krizlerin ve ihtilafların çözümüne yönelik bu tutumu, özellikle de dünya nüfusunun yüzde 40’ını temsil eden kuruluşlar tarafından desteklenen iki siyasetçi tarafından dile getirildiği için son derece çarpıcı ve örnek teşkil edici buluyorum. Cumhurbaşkanları Macron ve Şi Cinping de birlikte erken barış müzakereleri çağrısında bulundular. Macron, amacın “kalıcı bir barış için mümkün olan en kısa sürede yeniden müzakerelere başlamak” olduğunu dile getirdi.

Nihayetinde Putin de Ukrayna savaşının başından beri bu görüşteydi.

Evet ama Batılı siyasetçiler tarafından defalarca kez öne sürülen iddia şuydu: Putin müzakere etmek istemedi, sonra Putin ile müzakere edilemeyeceği söylendi, sonra Putin ile müzakere edilmemesi gerektiği söylendi. Fakat gerçek şu ki her iki taraf da müzakere etti, hem de oldukça başarılıydılar. Bu arada Başkan Biden da savaşın müzakerelerle sona ereceği görüşünü dile getirdi. Ancak savaş ne kadar uzun sürerse her iki taraf için de kabul edilebilir bir çözüm bulmak o kadar zor olacaktır. Rusya ve Ukrayna son zamanlarda üzerinde müzakere edilmiş bir barışa dair şartlarını artırdı ve hatta müzakerelerin başlaması için önkoşullar belirledi. Savaşan her iki tarafın da başarılı bir askeri taarruzla kendi müzakere pozisyonlarını iyileştirmeyi umdukları izlenimini edindim. Fakat bunun bir yanılgı olduğu çok çabuk ortaya çıkabilir.

Sayın General Kujat, söyleşi için çok teşekkür ederim.


*1 Mart 1942 doğumlu emekli General Harald Kujat, Alman Silahlı Kuvvetleri Genel Müfettişi ve NATO Askeri Komitesi Başkanı olarak NATO’daki en yüksek rütbeli subay. Aynı zamanda NATO-Rusya Konseyi ve Avrupa-Atlantik Ortaklık Konseyi başkanlığı görevlerinde bulundu. Harald Kujat, hizmetlerinden dolayı Fransa Cumhuriyeti Onur Lejyonu Komutan Haçı, Letonya, Estonya ve Polonya’dan Komutan Haçı Liyakat Nişanı, Liyakat Lejyonu dahil olmak üzere çok sayıda ödülle onurlandırıldı. ABD ve Belçika Krallığından Büyük Leopold Nişanı Kurdelesi, Federal Almanya Cumhuriyeti Büyük Liyakat Madalyası ve Malta, Macaristan ve NATO’dan da dahil olmak üzere diğer yüksek ödüller aldı.

Dünya Basını

Ekonomist Sapir: Fransa petrol şoku nedeniyle eksi büyüme ve resesyonun eşiğinde

Yayınlanma

Fransız ekonomist Prof. Dr. Jacques Sapir, Ortadoğu’daki savaş ve vurulan enerji tesisleri nedeniyle küresel dizel arzının kilitlendiğini ve Fransa’da akaryakıt fiyatlarının litre başına 3 avroya koştuğunu açıkladı. Elysee yönetiminin Rusya tehdidi söylemini yakıt krizini gizlemek amacıyla kullandığını kaydeden Sapir, Fransa ekonomisinin negatif büyümeye sürüklenerek resesyona gireceği uyarısında bulundu.

Fransız ekonomist ve Rusya uzmanı Prof. Dr. Jacques Sapir, bağımsız yayın kuruluşu Fréquence Populaire platformunda gazeteci Georges Kuzmanovic’in konuğu olarak küresel enerji darboğazı, Ortadoğu’daki çatışmalar ve Fransa ekonomisinin içine sürüklendiği risklere dair değerlendirmede bulundu.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi parti liderlerini Élysée Sarayı’nda toplamasına değinen Sapir, gündeme getirilen “Rusya kaynaklı hibrit tehdit” söyleminin aslında patlak veren dizel krizini örtbas etmek amacıyla kurgulandığını dile getirdi.

“Macron siyasi alanda alan açmak için her olayı araçsallaştırıyor”

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi parti liderlerini Élysée Sarayı’nda acil toplantıya çağırmasını ele alan Prof. Dr. Jacques Sapir, görüşmenin arka planında yatan gerekçelerin gerçeği yansıtmadığını ifade etti.

Sapir, toplantının içeriğine dair şu değerlendirmeyi yaptı:

“Büyük haberler olduğunda cumhurbaşkanının parti liderlerini Élysée Sarayı’nda toplaması anlaşılabilir bir teamüldür. Ancak hibrit tehdit konusunda ortada yeni hiçbir gelişme yok. Şaşırtıcı olan ama Macron söz konusu olduğunda bir o kadar da olağan karşılanan durum tam olarak budur. Kendisi, hem siyaset sahnesinin merkezine yeniden yerleşmek hem de piyonlarını ilerletmek için gereken siyasi koşulları oluşturmak adına her hadiseyi araçsallaştırmaya her an hazırdır.”

Gazeteci Georges Malbrunot’nun paylaştığı bilgilerin ve Fransız istihbarat kaynaklarının bu durumu teyit ettiğini aktaran Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Fransız istihbarat servisleri, Rusya’dan kaynaklanan tehdit düzeyinin, özellikle de hibrit tehdit olarak adlandırılan unsurların artmadığını açıkça değerlendiriyor. Mevcut seviye yılın başındaki durumla tamamen aynıdır. Hibrit tehdit kavramının içi her türlü iddiayla doldurulabilir; siber saldırılar ya da çıkarlarımıza yönelik baskılar buna dahil edilebilir. Ancak veriler ortada, tehdit düzeyinde hiçbir artış yaşanmadı.”

“Rusya varlıklar konusunda şimdiye kadar büyük bir itidal gösterdi”

Rusya’nın kendi topraklarındaki Fransız perakende devi Auchan gibi şirketlerin ve İsviçreli gıda tekeli Nestlé’nin kalan varlıklarına el koymasını değerlendiren Sapir, Moskova’nın adımlarının iki somut nedene dayandığını söyledi.

Sapir, Rusya’nın hamlelerini şu sözlerle açıkladı:

“Rusya’nın Fransız şirketlerinin geriye kalan varlıklarına el koyması iki temel gelişmeyle doğrudan bağlantılıdır. İlki, Avrupa’da ve bilhassa Belçika’daki bir bankada tutulan Rusya Merkez Bankası rezervlerine el koyma tehdidinin sürekli olarak ısıtılmasıdır. Rus tarafı bu adımla açıkça şunu söylüyor: ‘Eğer siz bizim merkez bankası rezervlerimize el koymak isterseniz, biz de sizinkilere el koyabiliriz.’ Rus meslektaşlarımın bana aktardığı ikinci gerekçe ise Fransa’nın, Ukrayna üzerinden Rusya topraklarına yönelik insansız hava aracı saldırılarına teknik destek sağlamış olmasıdır.”

Söz konusu tedbirlerin hukuki boyutuna vurgu yapan Sapir, sürecin ayrıntılarını şu ifadelerle paylaştı:

“Söz konusu işletmeler Rusya’nın geçici mülkiyetine devredildi. Bu şirketlerin idaresini Rus devletine ait bir yapı üstlendi fakat yayımlanan resmi bildiride de görüleceği üzere bu tamamen geçici bir tedbirdir. Yani mülkiyet hakkına nihai olarak dokunulmuş değildir. İkinci ve çok önemli bir husus daha var: Bahsi geçen şirketler yabancılara ait olsa dahi Rusya hukukuna tabi bağlı ortaklıklardır. Dolayısıyla bu durum, ülke dışılık ilkesiyle korunan merkez bankası rezervleriyle hiçbir biçimde kıyaslanamaz. Rus hükümeti kendi hukukuna tabi bu şirketlere karşı kanunun emrettiği her türlü tedbiri alabileceğini gösteriyor. Rusların aslında büyük bir itidal sergilediğini görüyoruz. Belçika’daki merkez bankası gelirlerinin Ukrayna’yı finanse etmek için kullanılmasına karar verildiğinde, yani yaklaşık iki yıl önce de bu adımı atabilirlerdi. Bu tedbiri ancak şimdi almaları, karşı tarafa zaman tanıdıklarını ve ‘Bu oyunu oynamak istiyorsanız biz de varız, sonuçlarına katlanırsınız’ mesajı verdiklerini gösteriyor.”

Belçika yargısının aldığı karara da dikkat çeken Sapir, şu tespiti yaptı:

“Belçika’daki bir mahkeme, Rusya Merkez Bankası rezervleri üzerine konulan tüm tedbirleri hukuka aykırı ilan etti. Bu durum, söz konusu rezervlerin gelirlerini Ukrayna’yı silahlandırmak için kullanan Avrupa Birliği ülkelerinin doğrudan gayrimeşru bir zemine kaydığı anlamına gelir. Bu ülkeler gelecekte Rusya’ya karşı resmen borçlu duruma düşecektir.”

“Fransız siyasi partileri sekiz yaşındaki çocuklar gibi tuzağa düştü”

Fransa kamuoyunda son dönemde gündeme getirilen dezenformasyon ve sabotaj iddialarını eleştiren Sapir, siyasi partilerin bu anlatıya sorgulamadan teslim olduğunu kaydetti.

Sapir, muhalefetin tutumuna ilişkin şu ifadeleri kullandı:

“Macron’un kurduğu bu kurguya siyasi partilerimiz adeta sekiz yaşındaki çocuklar gibi düştü. Marine Le Pen ve Jordan Bardella’nın yayımladığı ortak bildiriyi okumak bile yeterli; Macron’un ifadelerini neredeyse kelimesi kelimesine kopyalamış durumdalar. Bardella’ya kıyasla daha deneyimli bir siyasetçi olan Marine Le Pen’den çok daha fazla itidal beklerdiniz. Ancak seçim kampanyasının bu tartışmalardan zarar görmesinden korktukları anlaşılıyor.”

Demiryollarındaki aksamalar ve Almanya’daki havaalanı hadisesi üzerinden yürütülen kampanyaları tahlil eden Sapir, konuşmasına şöyle devam etti:

“Fransa’da bir trenin raydan çıkması hadisesinde istihbarat raporları Rusya parmağına işaret etmiyor. Demiryolları idaresine iş yapan alt yüklenici bir firmanın ihmali ya da aşırı sol ve radikal çevreci grupların kötü niyetli bir eylemi söz konusu olabilir. Leipzig Havalimanı vakası ise tamamen akıl dışı bir kurgudan ibarettir. Ukrayna kargo uçağının askeri mühimmat yüklediği bir havalimanı yakınında, Almanya’da serbestçe satılan ticari bir insansız hava aracının düştüğü bildirildi. Alman gizli servisi bu olayı üzerlerinde Rus pasaportu taşıyan iki kişiyle ilişkilendirdi. Gizli istihbarat teşkilatlarının yabancı bir ülkede sabotaj yaparken ceplerinde kendi pasaportlarıyla dolaştığını düşünmek tam bir ahmaklıktır. Bu işin arkasında Rusya yanlısı Almanlar, Rusya’yı suçlu göstermek isteyen Ukraynalılar veya herhangi bir Batılı istihbarat servisi yer alabilir. Hastanelere yönelik siber saldırılarda da aynısı yapıldı; saldırıların Ukraynalı korsanlar tarafından gerçekleştirildiği kanıtlanınca konu derhal sümen altı edildi.”

“Husilerin saldırıları Yanbu ihracat kapasitesini en az altı ay sıfırladı”

Fransa’nın ve dünyanın karşı karşıya kaldığı esas krizin yakıt tedariki olduğuna işaret eden Prof. Dr. Jacques Sapir, Ortadoğu’da genişleyen savaşın küresel enerji altyapısını felç ettiğini belirtti.

Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’deki ablukanın etkilerini aktaran Sapir, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan süreç Hürmüz Boğazı’nı fiilen kilitledi. Eskiden günde 140 ila 150 gemi geçerken bugün ancak 10 ila 12 gemi seyredebiliyor. Yemen’deki Ensarullah hareketinin, yani Husilerin kontrolü ele almasıyla Babülmendep Boğazı da tamamen kapandı. Suudi Arabistan’ın Çin menşeli füzelerle Yemen şehirlerini bombalamasına Husiler çok ağır bir misillemeyle karşılık verdi ve Suudi Arabistan’ın ihracat kapasitesini neredeyse tamamen imha etti.”

Suudi petrol altyapısına verilen zararın boyutlarını detaylandıran Sapir, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Savaştan önce Suudi Arabistan, petrol fiyatlarını yüksek tutmak ve milli petrol şirketi Aramco’nun halka arzını desteklemek amacıyla üretimini kısıtlayarak günde iki milyon varil ihraç ediyordu. Hürmüz Boğazı’ndaki kayıpları telafi etmek için 28 Şubat’tan itibaren Doğu-Batı boru hattı üzerinden Yanbu Limanı’na yönelerek ihracatı günde 3,7 milyon varile çıkardılar. Ancak Husiler yalnızca boru hattını değil, stratejik pompa istasyonlarını da vurdu. İlk başta iki istasyonun vurulduğu sanılıyordu fakat kuzeydoğudaki üçüncü istasyon da temellerine kadar imha edildi. Boru hattından sızan ham petrol geniş bir araziyi kirlettiği için tamirata başlamadan önce toprağın temizlenmesi gerekiyor. Bu istasyonların parçaları seri üretim değil, sipariş üzerine tek tek üretilen aksamlar olduğundan Yanbu üzerinden ihracat kapasitesi en az altı ay boyunca tamamen sıfırlanmıştır.”

Husilerin balistik ve hipersonik füzeler kullandığını hatırlatan Sapir, şu teknik verileri paylaştı:

“Husilerin saldırıları basit insansız hava araçlarıyla değil, 200 ila 300 kilogram patlayıcı taşıyan yüksek hızlı balistik ve hipersonik füzelerle icra edildi. Aynı zamanda Yanbu’daki dev rafineriyi de yerle bir ettiler. Bu durum doğrudan rafinaj kapasitesini vurdu. Ukrayna’nın Rus rafinerilerine yönelik saldırılarıyla birleştiğinde dizel ve gazyağı ihracatı küresel ölçekte durma noktasına geldi. Rusya’nın ham petrol ihraç kapasitesi sürüyor ancak dizel üretecek rafinaj kabiliyeti kısıtlandığı için dünya pazarları eşi benzeri görülmemiş bir ürün krizine sürüklendi.”

“Ham petrol varil fiyatı Şanghay borsasında 135 dolara tırmandı”

Rafinerilerin devre dışı kalmasının petrol piyasalarındaki fiyat dengelerini kökten sarstığını aktaran Sapir, Asya ve Avrupa’nın ağır bir maliyetle yüzleştiğini bildirdi.

Piyasalardaki son fiyat hareketlerini özetleyen Sapir, şu bilgileri verdi:

“Ham petrol fiyatlarındaki sıçrama Asya ve Avrupa teslimatlarına derhal yansıdı. Şanghay borsasında Körfez menşeli ham petrolün varili 135 dolardan işlem görüyor. Hindistan’ın batı kıyısındaki rafinerilere sevk edilen Rus Ural petrolünün varili 140 ila 145 dolara ulaştı. Ural petrolünün gösterge endeksi ise 120 doların üzerine yerleşti. Ortaya çıkan bu tablo kalıcıdır ve aylarca devam edecektir. Donald Trump’ın, küresel dizel ticaretine zarar verdiği gerekçesiyle Ukrayna lideri Volodimir Zelenskiy’e rafineri saldırılarını durdurması için çıkışması boşuna değildir. Batı’nın yönlendirdiği hedefler bir bumerang gibi dönüp kendi ekonomilerini vurmaktadır.”

Sapir, petrol ürünlerindeki daralmanın yaratacağı zincirleme reaksiyona işaret ederek şunları söyledi:

“Dizel ve akaryakıt sorunu tüketiciler açısından yakıcı bir aşamaya geldi. Ancak asıl büyük felaket, kimyasal şok olarak nitelediğim rafinaj türevleri krizidir. Rafineri çıktılarının temin edilememesi sanayide hammadde kesintilerine yol açacaktır. Amerika Birleşik Devletleri’nde 21 eyalette dizel fiyatları tarihi zirvelerini çoktan geride bıraktı. Fransa’da ise pompa fiyatları 2,40 ila 2,60 avro bandına oturdu ve hızla litre başına üç avro sınırına doğru ilerliyor.”

“Dizeldeki fiyat esnekliği bire eşit ve bütçe kaybı iddiası asılsız”

Fransa’daki akaryakıt fiyatlarının yarısından fazlasının vergilerden oluştuğunu hatırlatan Sapir, hükümetin bütçe açığı söylemlerinin ekonomik gerçeklerle bağdaşmadığını ifade etti.

İktisatçı Nicolas Meillant tarafından yürütülen ekonometrik çalışmaya atıfta bulunan Sapir, şu açıklamayı yaptı:

“Nicolas Meillant, Fransa’daki beş yıllık aylık tüketim ve fiyat hareketlerini kapsayan 60 veri noktası üzerinden dizelin fiyat esnekliğini hesapladı. Elde edilen sonuç nettir: Dizel yakıtın fiyat esnekliği tam olarak bire eşittir. Bu veri iktisadi açıdan şu anlama gelir: Akaryakıt fiyatı yüzde 10 arttığında tüketim yüzde 10 geriler. Tersi durumda, yani fiyat yüzde 10 düştüğünde tüketim aynı oranda yükselir. Dolayısıyla devletin akaryakıttan elde ettiği toplam vergi geliri sabittir. Maliye Bakanlığı çevreleri, dizel fiyatını iki avroya düşürmenin kamu maliyesine 15 milyar avroya, yani gayrisafi yurtiçi hasılanın yarım puanına mal olacağını öne sürüyordu. Bu hesaplama tamamen geçersizdir.”

Fransa’daki vergi sistemindeki yapısal çarpıklığa değinen Sapir, çözüm yolunu şu sözlerle tarif etti:

“Fransa’da vergiden de katma değer vergisi alınan akıl dışı bir sistem yürürlüktedir. Bu uygulama çifte vergilendirmeyi yasaklayan anayasal ilkelere de aykırılık teşkil eder. Şayet devlet vergiler üzerindeki katma değer vergisini kaldırma kararı alırsa, vergi oranındaki indirimden doğacak teorik kayıp artan tüketim hacmiyle anında telafi edilir. Bu sayede pompa fiyatları 45 ila 50 sent ucuzlayabilir. Hükümet genel tüketici sübvansiyonlarını iptal edip yalnızca çiftçilere ve balıkçılara yönelik yakıt desteklerini koruyarak bu operasyonu toplamda 500 ila 700 milyon avroluk sembolik bir maliyetle tamamlayabilir. Ancak Marine Le Pen vergi indirimi talebini ilk dillendiren isim olduğu için iktidar sırf siyasi inat uğruna bu rasyonel adımı atmayı reddediyor.”

“Fiyat tavanı uygulaması kaçınılmaz olarak akaryakıt kıtlığı yaratır”

Fransa’da sol muhalefetin savunduğu fiyat sabitleme ve tavan fiyat politikalarının ekonomik yıkıma yol açacağını vurgulayan Prof. Dr. Jacques Sapir, TotalEnergies istasyonlarında yaşananları örnek gösterdi.

Piyasa mekanizmasına yapılan idari müdahaleleri eleştiren Sapir, şu görüşleri dile getirdi:

“Jean-Luc Mélenchon liderliğindeki Boyun Eğmeyen Fransa hareketi fiyatların devlet zoruyla dondurulmasını talep ediyor. Fiyatları dondurursanız karşılaşacağınız yegane sonuç istasyonların yakıtsız kalmasıdır. TotalEnergies şirketinin kendi istasyonlarında uyguladığı iki avroluk tavan fiyat politikasının neticelerini sahada görüyoruz. Şirket yüz milyonlarca avro zarar yazarken diğer istasyonlarla açılan fiyat makası tüketimi tamamen Total noktalarına yöneltti. Sonuç olarak Total istasyonlarında motorin ve kurşunsuz benzin tükendi. Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre Fransa’daki akaryakıt istasyonlarının yüzde 15 ila 17’si şu anda yakıt temin edemiyor. Bu oran tam olarak Total’in ülkedeki pazar payına denk gelmektedir.”

Tarihsel bir paralellik kurarak idari fiyat kontrollerinin tehlikesine işaret eden Sapir, şunları kaydetti:

“Fiyat dondurma mekanizmasının petrol sektöründe çalışmadığı gün gibi ortadadır. Fiyat tavanı arzı keser ve kıtlığı kurumsallaştırır. 1927 yılında Sovyetler Birliği’nde yaşanan meşhur tahıl grevi, tahıl alım fiyatlarının idari kararla düşürülmesi sonucu patlak vermişti. Devlete tahıl satmayı ilk bırakanlar zengin köylüler değil, yoksul ve orta halli köylüler olmuştu. Fransız Devrimi sırasındaki azami fiyat kanunu da aynı hüsranla sonuçlanmıştı. Fiyatı baskılarsanız kuyruklar ve yokluk üretirsiniz.”

“Trump petrol ihracatını yasaklama fikrinden uzman tepkisiyle vazgeçti”

Amerika Birleşik Devletleri’nin enerji darboğazı karşısında attığı adımlara değinen Sapir, Washington yönetiminin küresel piyasaları kilitleyecek bir kararın eşiğinden döndüğünü söyledi.

Amerikan tarım sektörünün yüksek mazot maliyetleri altında ezildiğini aktaran Sapir, şu bilgileri verdi:

“Amerikan çiftçileri dizel fiyatlarının iki katına çıkması nedeniyle büyük bir çıkmazda bulunuyor yerine büyük bir çıkmaz yaşıyor. ABD yönetimi, altı yıldır tek bir varil dahi almadığı Venezuela’dan aniden günde 800 bin varil ağır ham petrol ithal etmeye başladı. Orinoco Deltası’nın ağır petrolü Amerikan rafinerileri için zorunlu bir hammaddedir. Donald Trump başlangıçta yerel fiyatları düşürmek adına dizel ihracatını tamamen yasaklamayı düşündü. Ancak hem Demokrat hem Cumhuriyetçi enerji uzmanları böylesi bir adımın küresel piyasalarda tam bir kıyamete yol açacağını belirterek ayağa kalktı. Trump bu büyük hatadan şimdilik geri adım attı ancak kriz kasım ayındaki Kongre ara seçimlerinde Cumhuriyetçilerin Temsilciler Meclisi ve Senato’yu kaybetmesine yol açabilecek ağırlıktadır.”

Pentagon’un askeri sınırlarına da değinen Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Pentagon sözcüsü geçtiğimiz günlerde İran ile yürütülen savaşın Amerikan mühimmat stoklarını tamamen tükettiğini kabul etti. Suudi Arabistan’ın yardım çağrılarına rağmen Amerikan ordusunun Yemen’e karşı yeni bir cephe açacak gücü kalmadı. Merkezi İstihbarat Teşkilatı raporları, İsrail ile ortaklaşa Yemen’e yapılacak geniş çaplı bir taarruzun tüm Ortadoğu’yu havaya uçuracağı uyarısında bulundu. Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın bütün askeri ve iktisadi stratejisi çökmüş durumdadır. Amerikan güvenlik şemsiyesini kaybeden Riyad yönetiminin İran ile doğrudan müzakere masasına oturmaktan başka hiçbir gerçekçi seçeneği kalmamıştır.”

“Rusya’nın Vostok sahası ihracat kapasitesini yüzde 25 artıracak”

Küresel petrol arzındaki kaymaların Asya ülkelerini Rusya’ya daha da yakınlaştırdığını belirten Sapir, Moskova’nın Arktik bölgesindeki dev enerji projelerini devreye aldığını açıkladı.

Enerji jeopolitiğindeki yeni rotaları haritalandıran Sapir, şu tespitleri paylaştı:

“Körfez’deki krizden en fazla etkilenen Asya ülkeleri çözümü Rusya’ya yönelmekte buldu. Rosneft ve Gazprom ortaklığıyla Arktik bölgesinde yer alan dev Vostok petrol sahası üretime ve sevkiyata başladı. Bu yeni saha Rusya’nın petrol ihraç kapasitesini tek başına yüzde 20 ila 25 oranında artıracaktır. Bu ek kapasite Çin ve Hindistan’ın enerji güvenliğini pekiştirirken, Sibirya kömürünün en büyük alıcısı konumundaki Güney Kore’yi rahatlatacak ve Japonya’nın Rusya ile müzakerelerini hızlandıracaktır.”

Avrupa’nın alternatif kaynaklardan yoksun olduğunu kaydeden Sapir, aradaki uçurumu şu sözlerle anlattı:

“Asya tedarik kanallarını sağlama alırken Avrupa Birliği derin bir krizle baş başa kalmıştır. Gabon, Nijerya, Cezayir ve Libya gibi Afrika üreticilerinin üretim kapasitelerini artırma kabiliyeti son derece sınırlıdır. Brezilya’nın sağlayabileceği ek kapasite günde en fazla 500 ila 800 bin varil civarındadır. Dolayısıyla bu enerji şokunun en ağır faturasını Fransa ve diğer Avrupa ülkeleri ödeyecektir.”

“Fransa büyümede eksiye geçişin ve ağır bir resesyonun eşiğinde”

Fransa ekonomisinin yakıt krizinin tetiklediği yeni bir toplumsal patlama dalgasıyla karşı karşıya olduğunu vurgulayan Sapir, ekonomik göstergelerin hızla bozulduğunu kaydetti.

Sarı Yelekliler hareketine benzer bir dalgalanmanın kapıda olduğunu dile getiren Sapir, şu uyarılarda bulundu:

“Mevcut şartlar bana giderek Sarı Yelekliler hareketinin ilk başladığı günleri hatırlatıyor. Tarih birebir tekerrür etmez zira taraflar geçmiş deneyimlerin hafızasını taşır; ancak bu hiçbir şey olmayacağı anlamına gelmez. Önümüzdeki iki ila dört ay son derece sert gelişmelere gebedir. Çalışma grubumuzla birlikte Fransa ekonomisinin büyüme modeline dair tahminlerimizi aşağı yönlü revize etmek mecburiyetindeyiz. Yıl başında öngörülen yüzde 1,1’lik resmi büyüme hedefi bir hayalden ibarettir. Kendi merkezimin daha önce yüzde 0,2 olarak açıkladığı zayıf büyüme tahmini dahi artık geçerliliğini yitirmiştir. Fransa ekonomisi pozitif büyümeden negatif büyümeye, yani resesyona geçiş noktasındadır.”

Enflasyon rakamlarına dair teknik modellemeleri aktaran Sapir, değerlendirmesini şöyle tamamladı:

“Akaryakıt fiyatlarındaki her yüzde 10’luk artış, genel enflasyon oranına mekanik olarak 0,7 puan ekler. Temmuz, ağustos ve eylül aylarında biriken yakıt artışları tüketici fiyat endeksine en az bir tam puanlık ilave yük getirecektir. İnsanların alım gücü düştüğü için sanayi mallarında talep daralması ve fiyat indirimi yaşansa bile bu dinamik genel yükselişi engelleyemez. Yıl sonunda Fransa’da enflasyonun yüzde 4’ün üzerine çıkması, hatta yüzde 5 sınırını zorlaması kuvvetle muhtemeldir. Fransa Ulusal İstatistik Enstitüsü verileri açıkladığında tablonun vahameti çok daha net biçimde gün yüzüne çıkacaktır.”

“Güney ülkeleri ortak tahıl borsasıyla tam gıda egemenliği kuruyor”

Yeni Delhi’de düzenlenen BRICS zirvesini de mercek altına alan Sapir, birliğin genişleme evresinden kurumsal konsolidasyon aşamasına geçtiğini belirtti.

Dolarsızlaşma sürecinin yalnızca para birimleriyle sınırlı kalmadığını bildiren Sapir, stratejik projeleri şu sözlerle anlattı:

“Yeni Delhi zirvesi finansal ve ticari bağımsızlığın kurumsallaşması açısından tarihi kararlara sahne oldu. Rusya’nın 2023 yılından bu yana öncülük ettiği ortak BRICS tahıl ve gıda borsası hayata geçiriliyor. Pirinç de dahil olmak üzere temel tarım ürünlerini ve tarım makinelerini kapsayan bu ortak piyasa, Küresel Güney ülkelerine eksiksiz bir gıda egemenliği kazandıracaktır.”

Finansal altyapı alanındaki dönüşümleri özetleyen Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Hindistan’daki Gift City projesi dünya çapında devasa bir finans merkezine dönüşüyor. Batı tekelindeki reasürans sistemlerine karşı bağımsız sigorta yapıları kuruluyor. İran savaşı nedeniyle Basra Körfezi’nde sigortasız kalan tankerler bu süreci olağanüstü biçimde hızlandırdı. Çin’in finansal gücü ile Hindistan’ın 18’inci yüzyıldan bu yana deniz ticaretinde taşıdığı köklü sigortacılık tecrübesi birleşiyor. Londra ve New York merkezli finans kartellerine karşı güney ülkelerine eksiksiz bir kurumsal alternatif inşa ediliyor.”

“Yeni parlamenterlerin yüzde 30’undan fazlası cephe gazilerinden oluşacak”

Mülakatın son bölümünde Rusya parlamentosu Devlet Duması seçimlerinin ilk sonuçlarını analiz eden Prof. Dr. Jacques Sapir, ülkede derin bir elit değişiminin başladığına dikkat çekti.

Seçim neticelerinin askeri ve sosyolojik boyutlarını değerlendiren Sapir, şu tespitleri paylaştı:

“Resmi olmayan ilk sonuçlara göre Birleşik Rusya Partisi mecliste mutlak çoğunluğunu korurken, Komünist Parti ile Liberal Demokrat Parti’nin toplam oy oranı yüzde 22 seviyesine ulaştı. Savaş dönemlerinde halkın bayrak etrafında kenetlenmesi olağan bir durumdur. Burada asıl mühim olan gelişme, meclise girecek yeni vekillerin ne kadarının Ukrayna’daki askeri operasyona katılmış gazilerden oluşacağı meselesidir.”

Gözlemlerini aktaran Prof. Dr. Sapir, sözlerini şu şekilde noktaladı:

“Parti listelerindeki yerleşimler incelendiğinde, yeni dönemde Rus parlamentosunun yüzde 30 ila 45’ini doğrudan cepheden gelen gazilerin oluşturacağı anlaşılıyor. Yüzde 30 gibi en muhafazakar oran dahi muazzam bir sosyolojik dönüşüme işaret eder. 2022 yılı sonunda Moskova’da öğrencilerimle yaptığım görüşmelerde, gelecekte siyasi kariyer yapmak isteyenlerin savaşa katılması gerektiği yönündeki inancı bizzat dinlemiştim. Bu öngörü bugün gerçeğe dönüşüyor. Önümüzdeki 10 ila 15 yıl boyunca Rusya’nın siyasi kaderini doğrudan cephede savaşmış bu yeni kadrolar belirleyecektir. Bu durum, Rusya ile Batı arasındaki stratejik hesaplaşmanın uzun vadeli bir kurumsal zemine oturduğunun en kesin kanıtıdır.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Yarım trilyon dolarlık balon: Süper zeka söylemi gerçek zararları gizliyor

Yayınlanma

Teknoloji yazarı Ed Zitron, yapay zeka sektöründen yükselen “insanlığın yok oluşu” uyarılarının somut temeli bulunmayan bir halkla ilişkiler kurgusu olduğunu belirtti. Şirketlerin yarım trilyon doları aşan maliyetlerine rağmen karlı bir iş modeli kuramadığına dikkat çeken Zitron, hayali kıyamet senaryolarının gerçek çevre tahribatı, ekonomik zarar ve tüketici mağduriyetlerini gizlemek için kullanıldığını kaydetti.

Yapay zeka sektöründe çalışan bazı eski ve mevcut personelin “insanlığın sonunu getirebilecek süper zeka” uyarılarıyla başlattığı kıyamet senaryoları tartışması büyüyor.

Teknoloji yazarı, bülten yayıncısı ve eski halkla ilişkiler danışmanı Ed Zitron, katıldığı ICYMI adlı podcast programında, sektördeki güvenlik ve felaket söylemlerinin gerçek somut tehlikeleri örtbas etmeye yarayan bir yanılsamadan ibaret olduğunu belirtti.

Tartışma, daha önce üç yıl boyunca yapay zeka araştırma kuruluşlarında çalışan ve son olarak Anthropic şirketinde görev yapan 27 yaşındaki araştırmacı Jacob Coxon’ın istifa mektubuyla alevlendi.

Coxon, hem eski şirketi OpenAI hem de son çalıştığı Anthropic yönetimlerinin sorumsuzca davrandığını belirterek, “Kendi kendini geliştiren süper zekaya doğru çılgınca koşuyorlar ve hayatlarımızla kumar oynuyorlar. Bu teknolojiyi inşa edenler, yapay zekanın bu on yılın sonuna kadar hepimizi öldürebileceğine içtenlikle inanıyor” ifadelerini kullandı.

Bu açıklamayı alıntılayan Anthropic bünyesindeki Uyum Bilimi Lideri Evan Hubinger ise “Jacob haklı. Yapay zekanın tüm insanları öldürebileceğine gerçekten inanıyoruz. Şahsen önümüzdeki on yıl içinde bunun gerçekleşme ihtimalinin yüzde 10’dan fazla olduğunu düşünüyorum” dedi.

Sektörün içinden gelen bu felaket senaryolarını sert bir dille eleştiren Ed Zitron, kamuoyuna sunulan kıyamet anlatısının hiçbir bilimsel temele dayanmadığını vurguladı.

“Süper zeka masalı gerçek bir tarikat gibi işletiliyor”

Zitron, yapay zeka sektörünün önemli bir bölümünün ve özellikle Anthropic çevresinin rasyonel bir teknoloji üreticisinden ziyade kapalı bir inanç grubu gibi hareket ettiğini dile getirdi.

Teknolojinin kendi kendini sınırsızca geliştirebileceğine dair somut hiçbir kanıt bulunmadığını hatırlatan Zitron, “Anthropic şirketine ve yapay zeka sektörünün bir kısmına adeta bir tarikat tarafından yönetiliyormuş gibi bakmamız gerekiyor. Bu, süper zeka tarikatıdır. Süper zekanın mümkün olduğuna dair elimizde hiçbir kanıt yok. Kendi kendini yinelemeli biçimde geliştiren, yani kendi kendine öğrenen bir yapay zekadan söz ediyorlar. Bunun gerçekleşebileceğine ilişkin hiçbir somut ispatımız bulunmuyor” dedi.

Sektör çalışanlarının gerçeklikten kopuk bir yankı odasında yaşadığına işaret eden Zitron, “Kendilerine rasyonel diyen bu kesimler, rasyonel düşünceyi değil, süper zekanın insanlığı yok edeceği yönündeki peşin hükmü kastediyor. Bu zihniyet, herkesin paniklemesini istiyor. Şirkete adım attığınız ilk andan itibaren ‘süper zeka hepimizi öldürebilir’ fikri aşılanıyor. Çevrenizdeki herkes aynı şeye inandığında ve aynı şekilde davrandığında, ortaya akıl dışı bir tektiplik çıkıyor. Zeki insanların buna kanmasının nedeni, aynı şeyi tekrarlayan bir gruba inanmanın ve gerçekleri görmezden gelmenin çok kolay olmasıdır” ifadelerini kullandı.

“Makineler kontrolden çıkmadı, ortada açık bir insan hatası var”

Kıyamet çığırtkanlığı yapanların somut bir vaka olarak öne sürdüğü açık kaynaklı yazılım paylaşım platformundaki güvenlik açığına da değinen Zitron, modellerin bağımsız bir irade geliştirdiği iddialarını kesin bir dille reddetti.

Deney sırasında görevlendirilen binlerce yazılım ajanının kendi kendine bilinç kazanmadığını, sadece kendilerine verilen hedefe ulaşmak için olasılık ağaçlarını taradığını söyleyen Zitron, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Kontrolden çıkmak, bilinç ve niyet barındırır. Burada kesinlikle öyle bir durum yok. On bin civarında model bir araya geldi; geleneksel yollarla sorunu çözemeyeceklerini belirleyip testte hile yapmanın yolunu aradılar. Platformdaki bir güvenlik açığını bulup tıpkı sıradan bir siber saldırı gibi bundan faydalandılar. Burada ‘onlar’ derken insanları değil, altyapıya bağlı büyük dil modellerini kastediyorum. Kendi iradeleriyle hareket etmediler. Bir plan ürettiler ve önlerine konan kodlama değerlendirmesini aşmak için çalıştılar. Bu modeller olasılıksal sistemlerdir; ne kadar karmaşıklaşırlarsa karmaşıklaşsınlar matematiksel olarak yanılsama üretmeye mahkumdurlar. Yapılan hile, niyetten değil, verilen talimatın farklı biçimde işlenmesinden kaynaklanıyor.”

Söz konusu hadisenin bir yapay zeka başarısızlığı değil, araştırmacıların ihmali olduğunu belirten Zitron, “Makinelerin saldırı yapmasını sağlamaya çalışırken arkalarında yazılım indirilmesine izin veren açık kapılar bıraktıklarını fark etmediler. Sistemin internet erişimi olmadığını zannediyorlardı. Bu doğrudan bir insan hatasıdır. Makinelerin bilerek kaçıp gittiği yanılsaması, insanların bu sistemleri insani özelliklerle donatmasından besleniyor. Oysa ortada sadece bir dizi matematiksel işlem var” diye konuştu.

“Amaç sizi telaşa sokup belirsizlikle korkutmak”

Yapay zeka alanındaki güvenlik çağrılarının sahte bir aciliyet hissi üzerinden kurgulandığını kaydeden Zitron, kamuoyuna yönelik panik dalgasının arkasındaki mekanizmayı şu sözlerle aktardı:

“Dolandırıcılar iki temel yöntemle insanları aldatır. Birincisi, sizi aceleye getirmektir. Biri size ‘Bunu hemen yapmalısınız, derhal harekete geçmelisiniz’ diyorsa, her defasında yavaşlamak gerekir. Bina yanmıyorsa veya dışarıda silahlı biri yoksa, acil eylem talep eden muğlak tehditler karşısında durup düşünmelisiniz. İkincisi ise belirsizlikten korkmamak ve somut ayrıntı talep etmektir. ‘Bu teknoloji sizi öldürecek’ diyorlar. Beni ne öldürecek? Neden korkuyorsunuz? Nerede, nasıl gerçekleşecek? Bunların hiçbirine cevap vermiyorlar. Hangi güvenlik süreçlerinin eksik olduğunu, neyin düzeltilmesi gerektiğini veya sürecin nasıl yavaşlatılacağını somutlaştırmıyorlar. Sadece belirsiz bir dehşet tablosu çiziyorlar.”

Anthropic şirketinden ayrıldıktan sonra televizyon kanallarında ve basında yoğun bir tanıtım turuna başlayan Jacob Coxon’ın durumunu irdeleyen Zitron, gerçek ifşaatçılık ile bu medya kampanyası arasındaki farkı anlattı:

“Bir ifşaatçı ne yapar? Yanlış bir eylemi işaret eder, somut bir olguyu gösterir ve kanıt sunar. Gazetecilere belgeleri teslim eden Frances Haugen veya Edward Snowden gerçek ifşaatçılardır; ellerinde somut evraklar vardı. Medya ise bu olayı ‘Şirketten ayrılan korkmuş adam’ başlığıyla özel haber gibi sunuyor. Bu kişi bir ifşaatçı değil. Gizlilik sözleşmenizin arkasına saklanıyorsanız ifşaatçı olamazsınız. Bir ifşaatçı kamu yararı adına dava edilme riskini göze alarak o sözleşmeyi çiğner. Oysa bu şahıs hiçbir somut bilgi vermiyor, yalnızca çok korktuğunu söylüyor. Arka arkaya bağlanan bu televizyon mülakatları ve zengin arka planlar, bu sürecin tek başına yürütülmediğini, organize bir halkla ilişkiler faaliyeti olduğunu gösteriyor. Sektörden ayrıldığını iddia ediyor ama birkaç ay sonra yine yapay zeka güvenliği alanında bir işe geçeceğini kendisi dile getiriyor.”

“Süper zeka retoriği kalktığında geriye vasat ve pahalı bir bulut yazılımı kalıyor”

Zitron, teknoloji şirketlerinin tüm bu kıyamet söylemlerini, ekonomik olarak sürdürülemez olan iş modellerini gizlemek için bir kalkan olarak kullandığına dikkat çekti.

Yatırımların yarım trilyon doları aştığını ancak ortaya çıkan faydanın bu maliyeti karşılamaktan çok uzak olduğunu belirten yazar, şu ifadeleri kullandı:

“Bütün bu tantanayı, süper zeka masallarını ve korku edebiyatını bir kenara bıraktığınızda ne görüyorsunuz? Binlerce araştırmacının son derece karsız, sadece dünyanın en büyük şirketlerine para kazandıran bulut yazılımları üzerinde çalıştığı gerçeğini görüyorsunuz. Bu yazılımlar hiçbir şeyi demokratikleştirmiyor, kitleler için değer üretmiyor. Serveti yalnızca dev teknoloji firmalarında merkezileştiriyor; risk sermayesi fonlarını doğrudan bu devlerin kasasına akıtıyor. Üstelik bu teknoloji vasat bir bulut yazılımından öteye gidemiyor. Dil modelleri gelişti, bunu kabul ediyorum; fakat bu noktaya gelebilmek yarım trilyon dolardan fazlaya mal oldu. Bu fiyata alınan sonuç son derece yetersizdir.”

Yapay zekanın pratik kullanım alanlarının oldukça dar olduğunu vurgulayan Zitron, “Bütün o şatafatlı lafları soyutladığınızda elinizde belirli işlevler için faydalı olan kodlama modelleri kalıyor. Kod okumayı bilen yazılımcılar için işleri biraz hızlandırabilir, grafik çiziminde işe yarayabilir. Ben oğlumun bilgisayar oyunundaki bir arızayı gidermek için kullandım; o bile tam bir gün sürdü ve yarı yolda çöktü. Tüm retorik temizlendiğinde durum gerçekten içler acısı. Hepimiz bu tek konuya aşırı odaklandık ve ne yapabileceğine dair boş yere paniğe kapıldık. Eğer bu bir süper zeka değilse, sadece sıradan bir yazılımdır. Sıradan bir yazılımsa, harcanan tüm zamana ve enerjiye yazık oldu. Medya, kendi yansımasını görüp korkan bir köpek yavrusu gibi havaya girdi” dedi.

“Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda”

Sektör liderlerinin yapay zeka güvenliği çağrılarının ardında derin bir ikiyüzlülük yattığını ifade eden Zitron, OpenAI Üst Yöneticisi Sam Altman ve diğer şirketlerin tutumunu eleştirdi:

“Altman televizyona çıkıp güvenlik endişeleri sebebiyle halka arz için doğru zaman olmadığını söylüyor. Oysa asıl gerçek şu: Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda. Mali kayıtlarını bizzat gördüm ve basına yansımasından önce yayımladım. Şirketin ekonomisi tamamen çökmüş halde. Bir yandan kapalı kapılar ardında 1,5 trilyon dolarlık piyasa değeri üzerinden fon toplamaya çalışıyorlar, diğer yandan ‘güvenlik nedeniyle yavaşlamalıyız’ diyorlar. Anthropic ise tam bu yavaşlama çağrılarının yapıldığı gün halka arz için teknoloji borsasını seçtiğini duyurdu. Aslında kimsenin yavaşladığı yok. Herkes bu anlatının bir ucundan tutup kendi çıkarına göre kullanıyor.”

Şirketlerin finansal illüzyonlar yarattığını da sözlerine ekleyen Zitron, “Anthropic şirketinin, eğitim maliyetleri ve hisse bazlı ödemeler hariç tutulduğunda yüzde 80 brüt kar marjına sahip olduğunu yatırımcılara söylediği ortaya çıktı. Bu, son derece etik dışı bir iş yapma biçimidir. Ayrıca kullanıcıların erişim sınırlarını sürekli değiştiriyorlar. Bir yıllık abonelik satın alan bir müşteri, altı ay sonra hizmetin çeyreğine bile erişip erişemeyeceğini bilemiyor. Gerçek maliyetleri ve ekonomik tabloyu gizleyerek tüketicileri mağdur ediyorlar” şeklinde konuştu.

“Hayali süper zekayı denetlemek, gerçek suçları aklamanın kılıfıdır”

Zitron, teknoloji şirketlerinin yasa yapıcılara “bizi denetleyin” çağrısı yapmasının ardındaki asıl amacın, kendi istedikleri kuralları dayatmak olduğunu söyledi.

Siyasetçilerin var olmayan tehditlerle uğraşarak halkı oyaladığını belirten teknoloji yazarı, şu görüşleri dile getirdi:

“Sektör, devletlerin teknolojiyi gerçek anlamda denetlemediğini çok iyi biliyor. ‘Bizi denetleyin’ demek onlar için hiçbir maliyet taşımıyor. Asıl hedefleri kendi kendilerini denetlemek, yani diledikleri gibi at koşturmaya devam etmektir. Siyasetçiler de bu oyuna alet oluyor. Çıkıp yapay zekayı denetleyeceklerini ilan ediyorlar. Peki bu taslaklarda sohbet robotları yüzünden intihar eden insanlar, çevreye verilen devasa tahribat veya veri merkezlerinin sıradan yurttaşların faturalarına bindirdiği yükler yer alıyor mu? Hayır. Varsa yoksa süper zeka masalı. Masal kahramanlarını yasaklayarak dünyayı kurtaracaklarını vadediyorlar. Var olmayan bir canavarla savaşmak, gerçek zararlarla yüzleşmekten kaçınmanın en kolay yoludur.”

Yasal yaptırımların hemen devreye girmesi gerektiğini savunan Zitron, mevcut yasal düzenlemelerin kullanılmadığını belirtti:

“Bu sektörü gerçekten denetlemek isteseydik, bunu yarın sabah yapabilirdik. Bu araçların tıbbi ve hukuki tavsiye vermesini, insani duyguları taklit etmesini derhal yasaklardık. Kusurlu bir ilaç, kaza yapan bir otomobil veya tehlikeli bir oyuncak insanlara zarar verdiğinde derhal toplatılır. Büyük dil modellerini de güvenli hale gelene kadar tamamen kapatmamız gerekir. Bu teknolojilerle işlenen siber suçların yasal sorumluluğu şirket yöneticilerine yüklenmelidir. Yöneticilerin hesap vermesi, kolluk kuvvetlerinin devreye girmesi gerekir. Ortada açık yasalar varken, failin kendi cezasını kendisinin belirlemesine izin veriliyor.”

Yapay zekanın gelecekteki olası felaketlerine odaklanmanın, bugünkü yıkıcı etkileri görünmez kıldığına işaret eden Zitron, toplumun acil olarak yüzleşmesi gereken sorunları şöyle sıraladı:

“Yapay zekanın vereceği ana zararı belirsiz bir kıyamet olarak tanımlamak, şu an yaşattığı devasa tahribatı önemsiz gösteriyor. Bu modellerle etkileşim kuran kişilerin yaşadığı ağır psikolojik çöküntüler, enerji ve su tüketiminin yarattığı çevre felaketi, veri merkezlerinin maliyetinin kamuya yüklenmesi ve bağımsız düşünme yetisinin körelmesi gibi krizler önemsiz ayrıntılar gibi algılanıyor. Oysa bizi fiilen etkileyen maddi gerçekler bunlardır. Gelecekte gerçekleşmeyecek bir süper zekayı durdurduğunuzu söyleyerek siyasi puan toplayabilirsiniz ama bu güvensiz teknolojinin yazılım dünyasının her köşesine kontrolsüzce boca edilmesinin faturasını ödemekten kaçamazsınız.”

Zitron, sıradan yurttaşlara ve haber tüketicilerine yönelik tavsiyelerini şu sözlerle tamamladı:

“Yapay zeka hakkında ne düşünürseniz düşünün, özellikle iş yerlerinde bu konudan kaçınmak zor. Ancak ne olursa olsun, bu teknolojiye ilişkin bilgilerinizi teknoloji vadisinin sözcülerinden almayın. Birisi size yapay zekanın gelecek olduğunu ve harikalar yaratacağını ısrarla anlatıyorsa, ona şüpheyle yaklaşın. Bu şirketlerde çalışanların ya da onlarla bağlantılı vakıfların açıklamalarını tartışmasız doğru kabul etmeyin. Ben bir yatırım uzmanı değilim ama bu alanın son derece zehirli olduğunu görebiliyorum. Balonun tam olarak ne zaman patlayacağını bilmesem de kaçınılmaz olarak patlayacağına eminim.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Çin büyük güç kavramının anlamını nasıl dönüştürmek istiyor?

Yayınlanma

Çin, daha adil bir dünya düzenini teşvik ederek, tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanmayı hedefliyor.

***

Regina Ip Lau Suk-yee, Hong Kong Yürütme Konseyi Koordinatörü ve Yeni Halk Partisi Genel Başkanı
South China Morning Post, 27 Eylül 2026

Çin, birçok alanda ABD’nin denk bir rakibi haline geldikçe, giderek daha sık sorulan bir soru öne çıkıyor: Çin artık bir süper güç mü? Ancak bu soru, gücün başka bir döneme ait tanımına dayanıyor olabilir.

Çin, geleneksel olarak büyük güçlerle ilişkilendirilen pek çok özelliğe sahip: büyük bir nüfus, geniş bir toprak parçası, büyük bir ekonomi, ileri teknolojik kapasite ve giderek büyüyen askeri güç. Buna rağmen Pekin, Çin’i “büyük güç” ya da “süper güç” yerine “büyük ülke” olarak tanımlıyor. Örneğin küresel yönetişim üzerine yayımladığı beyaz kitapta Çin, kendisini daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası düzeni savunan büyük bir ülke olarak sunuyor.

Bu yaklaşım, gücün ne için kullanılması gerektiğine ve belki de 21. yüzyılda sorumlu gücün ne anlama geldiğine ilişkin farklı bir anlayışı yansıtıyor.

“Süper güç” kavramının kökeni İkinci Dünya Savaşı dönemine uzanıyor. Amerikalı siyaset bilimci William T.R. Fox, 1944 tarihli The Super-Powers: The United States, Britain, and the Soviet Union – Their Responsibility for Peace adlı kitabında ABD, Britanya ve Sovyetler Birliği’ni; askeri ve jeopolitik kapasiteleri sayesinde savaş sonrası düzenin şekillenmesinde istisnai bir role sahip yeni bir devlet kategorisi olarak tanımlamıştı.

Yeni süper güçlerin belirleyici özelliklerinden biri, denizaşırı üsler ve geniş jeopolitik erişimle desteklenen, büyük savaş sahalarına askeri kuvvet sevk etme ve bu kuvvetleri uzun süre idame ettirebilme kapasitesiydi. Fox’un argümanı aynı zamanda önemli bir sonuç da içeriyordu: Böylesine olağanüstü kabiliyetlere sahip olanlar, barışın korunması konusunda da olağanüstü bir sorumluluk taşıyacaktı.

Bu kavram bugün de geçerliliğini koruyor. Askeri güç, stratejik erişim ve rakipleri caydırma ya da mağlup etme kapasitesi uluslararası siyaseti şekillendirmeye devam ediyor. Ancak artık ulusal gücün kaynaklarının tamamını açıklamaya yetmiyor.

Son sekiz on yılda ekonomik karşılıklı bağımlılık, küresel tedarik zincirleri, teknoloji, finans ve sanayi kapasitesi jeopolitik nüfuzun giderek daha önemli araçları haline geldi. Güç aynı zamanda kritik ürünleri üretebilme, stratejik öneme sahip teknolojileri kontrol edebilme, ekonomik baskıya dayanabilme ya da ticari ağların aksatılması yoluyla rakibe maliyet yükleyebilme kapasitesinden de kaynaklanabiliyor.

Bu da son on yıldaki deneyimlerin, yalnızca askeri güce dayalı bir tanıma neden kolayca sığmadığını açıklayan unsurlardan biri.

ABD ile Çin arasındaki ticaret ve teknoloji alanındaki karşı karşıya geliş bu durumun örneklerinden biri. Geçen yılki tarife tırmanışı sırasında Çin, yalnızca karşılıklı tarifelerle yanıt vermedi; kritik mineraller ve önemli ölçüde koz sahibi olduğu diğer alanları da kapsayan önlemler aldı. Sonrasında yürütülen müzakereler, dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki ekonomik karşılıklı bağımlılığın boyutunu ortaya koydu. Taraflardan hiçbiri, ciddi maliyetlere katlanmadan diğerini yalnızca dışsal bir düşman gibi ele alamadı.

Buradan çıkarılması gereken sonuç, ekonomik gücün askeri gücün yerini aldığı değil. Aksine, bu iki güç türü giderek daha fazla iç içe geçiyor. Çok güçlü silahlı kuvvetlere sahip bir ülke, sanayi tabanındaki, tedarik zincirlerindeki, mali yapısındaki veya uzun süreli bir çatışmayı sürdürebilme kapasitesindeki zayıflıklar nedeniyle yine de kısıtlanabilir. Buna karşılık, benzer ölçekte askeri erişime sahip olmayan bir devlet, stratejik öneme sahip ekonomik ağlardaki konumu sayesinde ciddi pazarlık gücü elde edebilir.

Örneğin Hürmüz Boğazı’nın süregelen stratejik önemi, coğrafyanın ve asimetrik kabiliyetlerin bir bölgesel güce, çok daha büyük askeri kaynaklara sahip aktörler karşısında nasıl koz sağlayabileceğini gösteriyor. Askeri üstünlük, siyasi alanda sınırsız hareket serbestisi anlamına gelmiyor.

Bu da daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: 21. yüzyılda bir büyük güç yalnızca diğer devletler üzerinde tahakküm kurabilme kapasitesiyle mi tanımlanmalı, yoksa uluslararası sistemin istikrarına ve kalkınmasına katkı sunma kapasitesi de bu tanımın bir parçası olmalı mı?

Çin’in bu soruya verdiği yanıt giderek daha açık hale geliyor. Pekin’in diplomatik söylemi, “büyük ülke” olarak tanımladığı rolü öne çıkarıyor; egemenlik, çok taraflılık, uluslararası hukuk, kalkınma ve insan merkezli yaklaşım, küresel yönetişimle ilişkilendirdiği temel ilkeler arasında yer alıyor. Çin’in beyaz kitabı, Küresel Yönetişim Girişimi’ni daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası sistem kurma çabası olarak sunuyor ve çok taraflı işbirliği ile Birleşmiş Milletler merkezli uluslararası düzenin önemini vurguluyor.

“Süper güç” kavramı geleneksel olarak olağanüstü düzeyde yoğunlaşmış kapasiteyi ifade eder. Buna karşılık “sorumlu büyük ülke” kavramı, bu kapasitelerin nasıl kullanıldığına daha fazla vurgu yapıyor.

Bu ayrımın tarihsel bir mantığı da bulunuyor. Çin’in devlet yönetimi deneyimi; istikrar, düzen ve halkın refahını performansın önemli ölçütleri arasında gören bir siyasi gelenek ortaya çıkardı. Günümüz Çinli liderleri, bu geleneğin bazı unsurlarını modern bir kalkınma ve uluslararası yönetişim anlayışına uyarladı. Resmi söylem, Çin’in uluslararası rolünü giderek daha fazla resmi tahakkümden ziyade kalkınma, işbirliği ve sorun çözme kavramları üzerinden tanımlıyor.

Bu, Çin’in gücü reddettiği anlamına gelmiyor. Aksine, ekonomik ve teknolojik yükselişi, askeri modernizasyonu ve genişleyen diplomatik erişimi Pekin’e uluslararası sonuçları şekillendirme konusunda çok daha büyük bir kapasite kazandırdı. Asıl ilginç soru, Çin’in bu kapasiteyi nasıl kavramsallaştırmayı ve kullanmayı tercih ettiği.

“Süper güç” ile “sorumlu büyük ülke” arasındaki ayrım, uluslararası siyasette daha geniş çaplı bir dönüşüme işaret ediyor. Askeri güç yansıtma kapasitesi hâlâ gücün kritik bir bileşeni. Ancak giderek yalnızca bileşenlerden biri haline geliyor. Sanayi dayanıklılığı, teknolojik kapasite, ekonomik ilişkiler, kritik tedarik zincirleri üzerindeki kontrol ve uluslararası kamu malları sağlayabilme yeteneği de devletlerin önündeki seçenekleri şekillendirebiliyor.

Fox’un 1944’teki temel tespiti, olağanüstü gücün olağanüstü sorumluluk getirdiğiydi. Seksen yıl sonra ise olağanüstü gücün doğasının kendisi değişiyor olabilir.

Çin açısından soru artık eski bir süper güç tanımını karşılayıp karşılayamayacağı olmayabilir. Asıl soru, büyük bir gücün tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel örgütleyici ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanabileceğini gösterip gösteremeyeceği.

Bu, yalnızca terminolojik bir değişiklikten ibaret olmazdı. Fox’un 1944’te ortaya attığı soruya farklı bir yanıt anlamına gelirdi: Dünyanın en güçlü ülkeleri, sahip oldukları güçle ne yapmalı?

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English