ABD, İran’ın İsrail’e Heniyye suikastı nedeniyle misilleme yapmasını önlemek için Gazze’de ateşkes müzakerelerini yeniden canlandırırken aynı taktiği Lübnan’da da uygulamak için ABD Başkanı’nın Kıdemli Danışmanı Amos Hochstein’i bölgeye gönderdi.
İsrail-Hizbullah geriliminin başladığı 8 Ekim’den bu yana bölgeye 5. Ziyaretini gerçekleştiren Hochstein Lübnanlı yetkililerle görüştü.
Hizbullah’ın müttefiki olan Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri ile yaptığı görüşmenin ardından, Hochstein, “Gazze’de ateşkes için masada olan çerçeve anlaşmasını ele aldıklarını ve artık kaybedecek zaman olmadığı ve daha fazla gecikme için taraflardan herhangi birinin geçerli bir mazereti kalmadığı konusunda hemfikir olduklarını” söyledi.
Hochstein, “Diplomatik bir çözüme ulaşılabileceğine inanıyoruz çünkü hiç kimsenin Lübnan ve İsrail arasında tam ölçekli bir savaşı gerçekten istemediğine inanmaya devam ediyoruz” ifadelerini kullandı. ABD temsilcisi ayrıca, yaptığı açıklamada diplomasinin “kritik bir noktada” olduğunu söyleyen geçici Başbakan Necip Mikati ile de bir araya geldi.
Hochstein’in temel hedefi üst düzey Hizbullah komutanı Fuad Şükür’ün ölümüne yol açan İsrail saldırısı sonrası İsrail’e güçlü bir yanıt veremeye hazırlanan Hizbullah’ı dizginlemek. Bu kapsamda Lübnan’a bir dizi teşvik sunulduğu ancak Hizbullah’ın bunları reddettiği ileri sürüldü.
The National’da yer alan habere göre arabulucular Hizbullah’ın İsrail’e sınırlı bir misilleme yapması karşılığında Lübnan’ın içinde bulunduğu siyasi ve mali krizini çözmek için dolaylı yollardan “teşvikler” önerdiler.
Diplomatik bir kaynak “Bunların etkili olması pek mümkün değil. Hizbullah siyasi pozisyonunu ekonomik çıkarlarıyla değişmez” dedi. Habere göre siyasi kaynaklar da Hizbullah’ın her türlü “teşviki” reddettiğini doğruladı.
Hizbullah’ın geri adım atmamasının nedeninin İsrail’in Beyrut banliyölerine saldırmayacağına dair Batı ülkelerinin verdiği güvenceye rağmen Fuat Şükür’ün ölümüne yol açan saldırının Beyrut banliyölerinde gerçekleşmesi olduğu kaydedildi. Diplomatik bir kaynak “Bu kişisel bir mesele değil ama Hizbullah genel olarak hayal kırıklığına uğramış durumda, artık ABD’nin Gazze savaşında ya etkisiz ya da suç ortağı olduğunu görüyor” dedi.
Kaynağa göre bu olay grup ile ABD arasındaki diplomatik kanalları koparmamış olsa da grup içinde giderek artan bir hayal kırıklığı söz konusu. Kaynak, “Söylem Batı’ya karşı daha agresif hale geldi” diye ekledi.
Öte yandan Hizbullah’a yakın medya organları Hochstein’ı “dalavereciler kralı” olarak niteliyor ve Hochstein ile müzakere edilmemesi gerektiğini savunan haberlere yer veriyor.
İsrail, Lübnan’dan ülkenin kuzeyine iki roket atıldığı bahanesiyle Lübnan’ın güneyini bir dizi hava saldırısıyla hedef aldı, ardından 27 Kasım’da yürürlüğe giren ateşkesten sonra ilk kez Beyrut’u vurdu.
İsrail ordusu sabah saatlerinde Lübnan’dan İsrail’in kuzeyindeki Kiryat Şimona kentine iki roket atıldığını ve bunlardan birinin hava savunma sistemleri tarafından engellendiğini, diğerinin ise açık bir alana düştüğünü duyurdu. Saldırıda herhangi bir can kaybı veya yaralanma yaşanmadı.
İsrail ordusu, bu saldırıya yanıt olarak Lübnan güneyindeki Hizbullah’a ait hedeflere hava saldırıları düzenlediğini açıkladı. Lübnan medyası da İsrail savaş uçaklarının, Lübnan’ın güneyindeki Nebatiye ve Sur kentlerine bağlı birçok bölgeye saldırılar düzenlediğini bildirdi.
Lübnan Sağlık Bakanlığından yapılan yazılı açıklamada, Nebatiye kentine bağlı Kefr Tebnit beldesinde düzenlenen İsrail hava saldırısı sonucu ilk belirlemelere göre bir kişi öldü, 8 kişi yaralandı. Açıklamada, söz konusu saldırılarda yaralananlardan 3’ünün çocuk olduğu belirtildi.
Üst düzey bir Hizbullah yetkilisi de El-Mayadin’e yaptığı açıklamada örgütün bu roket saldırılarıyla bir bağlantısı olmadığını ve bu tür saldırıların “İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarını sürdürmesi için bahane üretmeye yönelik şüpheli bir girişim” olduğunu söyledi.
İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz, saldırıların ardından yaptığı açıklamada, “Kiryat Shmona’nın kaderi, Beyrut’un kaderiyle aynıdır” diyerek, Lübnan’ın başkentini hedef alabileceklerinin sinyalini verdi. İsrail Ordu Sözcüsü Avichay Adraee ise Beyrut’un güneyindeki Hades Mahallesi’ni hedef alacaklarını söyleyerek bölge sakinlerinin bulundukları yerleri “tahliye etmelerini” istedi.
Bölge sakinleri, İsrail ordusundan gelen tehdidin ardından bulundukları yerleri terk etmeye başladığı sırada savaş uçakları, Beyrut’un güneyindeki bir binayı 2 füzeyle hedef aldı. Beyrut’un birçok bölgesinde duyulan saldırıya maruz kalan binadan dumanların yükseldiği görüldü. Saldırı sonucu Hades Mahallesi’ndeki bina yerle bir oldu.
Lübnan’ın başkenti en son iki ülke arasında ateşkes anlaşmasının devreye girdiği 27 Kasım 2024’te bombalanmıştı.
Lübnan hükümeti ise ABD ve Fransa’ya çağrıda bulunarak, İsrail’in Beyrut’a yönelik saldırılarını önlemeleri için yardım talep etti.
Suriye İnsan Hakları ve İnsani Yardım Takip Komitesi, yayımladığı ön raporda, geçici hükümetin göreve başlamasının ardından HTŞ ve müttefiki silahlı grupların Suriye sahil bölgesinde, özellikle Alevilere yönelik soykırım boyutuna varan katliamlar işlediğini bildirdi. Raporda, binlerce kişinin öldürüldüğü, on binlercesinin keyfi olarak gözaltına alındığı veya zorla kaybedildiği belirtilirken, BM’ye acil müdahale çağrısı yapıldı.
Suriye İnsan Hakları ve İnsani Yardım Takip Komitesi, 23 Mart 2025 tarihli ön raporunda, Suriye’de kurulan yeni yönetim ve ona bağlı silahlı grupların sahil bölgesinde soykırım işlediğini bildirdi.
Rapor, geçici cumhurbaşkanı Ebu Muhammed el-Colani’nin (şimdiki adıyla Ahmed eş-Şaraa) “rejim kalıntılarının peşine düşme” iddiasıyla genel seferberlik ilan etmesi ve camilerden yapılan “cihat” çağrıları sonrası, Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) öncülüğündeki grupların ağırlıklı olarak Alevilerin yaşadığı köy ve mahallelere baskınlar düzenlediğini belirtiyor.
16 Şubat 2025’te kurulan Suriye İnsan Hakları ve İnsani Yardım Takip Komitesi, Suriye içinden ve dışından 13 insan hakları STK’sı ve sivil toplum kuruluşunun katılımıyla oluşturuldu ve yaklaşık 60 insan hakları aktivistini içeriyor.
Raporda, çoğu genç olmak üzere yaşlı, çocuk ve kadınların da bulunduğu 2 bin 246 Alevi kurbanın isminin doğrulandığı ifade edildi.
Ayrıca, kurbanlarla dayanışma gösterdikleri veya sivilleri saklamaya çalıştıkları için diğer mezheplerden 42 kişinin de öldürüldüğü belgelendi. Komite, 811 video kaydının da bu olayları belgelediğini aktardı.
Raporda, bölgenin zaten yüzde 97’yi aşan yoksulluk oranıyla benzeri görülmemiş insani felaketin eşiğinde olduğu vurgulandı.
Buna ek olarak, 10 binden fazla belgelenmiş yasa dışı gözaltı ve zorla kaybetme vakası, çeşitli devlet sektörlerinden (askeri ve sivil) çalışanların ve özellikle sağlık ve eğitim sektörlerinden 2 bin 14 kişinin işten çıkarılması gibi ihlallerin yaşandığı kaydedildi.
Özel mülklere el konulması, nefret söylemi ve mezhepçi kışkırtmanın yayılması ile korku ve terörün tırmanmasının sahil bölgesini vurduğu ifade edildi.
Rapor, HTŞ’nin (eski adıyla Nusra Cephesi) kuruluşundan itibaren taşıdığı radikal ideolojiye işaret ediyor.
Ebu Musab es-Suri’nin “Bilad’uş Şam Sünnileri Nusayriler, Haçlılar ve Yahudilerle Yüzleşiyor” gibi kitapların cihatçı okullarda öğretildiği, Ömer Abdülhekim’in “Müslüman kelimesinin yanına ‘demokratik’ kelimesini koymak, bir şarap şişesinin üzerine ‘helal’ kelimesini koymak gibidir,” şeklindeki ifadelerinin tekrarlandığı belirtiliyor.
Mısır kökenli Ebu Abdullah el-Muhacir’in (Abdurrahman el-Ali) “Cihad Fıkhında Meseleler” adlı kitabında yer alan ve savaş sırasında hayvanların öldürülmesinin caiz olduğu, “kafir askerlerin diri veya ölü olarak başlarının kesilmesinin meşruiyeti” gibi fetvalara atıfta bulunuluyor.
Komite, HTŞ’nin bu nefret söylemini eğitim müfredatlarında ve kontrolündeki camilerde sürdürdüğüne, Şam’da iktidarı ele geçirdikten sonra da aynı yaklaşımı devam ettirdiğine işaret ediyor.
Rapora göre, mezhepçi saldırılar ve şiddet, kitlesel işten çıkarmalarla tırmandı; yeni otorite ve bağlı milislerin saldırıları ile intikam cinayetleri günlük yaşamın bir parçası haline geldi.
Bu eylemlerin, eski rejimin liderinin biyolojik olarak ait olduğu gruba mensup olma gibi “asılsız bahanelerle” meşrulaştırılmaya çalışıldığı vurgulandı.
Keyfi gözaltılar
Öte yandan raporda, HTŞ’nin askeri ve güvenlik kurumlarından belirsiz sayıda kişiyi ve önceki hükümetle işbirliği yapmakla suçlanan çok sayıda kişiyi gözaltına aldığı belirtiliyor.
İktidarı devraldığı ilk hafta 354 kişinin gözaltına alındığı kaydedilirken, daha sonra silahlarını teslim edip yeni orduya katılmaları istenen asker ve güvenlik görevlilerinden 8 bin 276 kişinin tutuklandığı belgelendi.
Bu tutuklamalarının çoğunun mezhepçi saiklerle yapıldığı ve tutukluların dış dünyayla temas kurmalarına izin verilmediği kaydedildi.
Ayrıca, Irak ve Lübnan’a sığınan ve yeni yönetimin güvenceleri üzerine Suriye’ye dönen asker ve güvenlik personelinin çoğunun dönüşlerinde tutuklandığı belirtiliyor.
Komite, bu şekilde dönen 3 bin 24 kişinin akıbetinin bilinmediğini ve Irak ile Lübnan hükümetlerine bu iadelerin koşullarını açıklama çağrısı yapıyor.
Humus şehrinde 600’den fazla kişinin zorla kaybedildiğine dair teyit edilmiş bilgiler olduğu, ancak korku nedeniyle isimlerin açıklanamadığı ifade ediliyor.
Rapor, soykırım sonucuna vardı
Komite, Suriye’nin 1951’de onayladığı Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ne atıfta bulunarak, sahil bölgesindeki Alevi nüfusa yönelik eylemlerin (cinayet, ciddi bedensel veya zihinsel zarar verme, yaşam koşullarını kasten yok etme vb.) soykırım tanımına uyduğunu belirtiyor.
Rapor, bu suçların sorumluluğunu doğrudan geçici hükümet yetkililerine yüklüyor.
Suriye Genelkurmay Başkanı Ali Nureddin el-Naasan (HTŞ ve Nusra liderliğinden), Savunma Bakanı Murhaf Ebu Kasra (HTŞ askeri ve güvenlik liderliğinden) ve Genel İstihbarat Direktörü Enes Hasan Hattab’ın (HTŞ güvenlik liderliğinden) “komployu bastırmak” amacıyla sahil bölgesine genel seferberlik ve konuşlandırma emirleri verdiği anımsatılıyor.
Emirlerin verildiği askeri gruplar arasında HTŞ’nin yanı sıra şu Suriyeli gruplar sıralanıyor: Amşe Tümeni, Hamzat Tümeni, Ahrar eş-Şarkiyye, Muntasır Billah Tümeni, Muhammed el-Fetih Tümeni, Sultan Murad Tümeni.
Ayrıca Suriyeli olmayan şu grupların da seferber edildiği belirtiliyor: İran’daki Sünni Muhacirin Hareketi (İran), Kafkas Tugayı (Rusya Federasyonu), Özbek Tugayı (Özbekistan), Türkistan İslam Partisi (Çin), Fas Taburu (Fas), Tacik Grubu (Tacikistan), Arnavut Grubu (Arnavutluk), Guraba Tugayı (çeşitli uyruklar), Beluç Grubu (Pakistan), Utbe bin Ferkad Azerbaycan Grubu (Azerbaycan), Ebu Yakub el-Türki Tugayı (Türkiye) ve Uygur Tugayı.
Komiteden çağrı
Komite, raporun sonunda Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri ve Güvenlik Konseyi’ne acil çağrıda bulunarak şu adımların atılmasını talep ediyor:
— Suriye sahili ile Humus ve Hama kırsal bölgelerinin insani felaket bölgesi ilan edilmesi.
— BM’nin bu bölgelerde sürekli ve büyük ölçekli insani müdahale başlatması.
— BM müdahalesinin koruma tedbirleri, yeniden inşa, rehabilitasyon ve uzun vadeli destek programlarını içermesi.
— Etkilenen bölgelerdeki yerel dernekler ve sivil toplumla koordinasyon sağlanarak kaynakların birleştirilmesi.
— Etkilenen köy ve bölgelerde güvenilir yerel figürlerden oluşan mahalle komiteleri kurulması.
— Tüm ihlalleri araştırmak üzere bağımsız uluslararası soruşturma komitesi görevlendirilmesi.
— Daha fazla ihlali önlemek ve kan dökülmesini durdurmak için uluslararası izleme komiteleri gönderilmesi.
Komite, raporun eklerinde yüzlerce sayfalık belge, film ve yeminli ifadenin bulunduğunu ve bunların bağımsız BM soruşturma komisyonlarının talebi üzerine sunulabileceğini de ekliyor.
Ekonomiyi çeşitlendirme yarışında Suudi Arabistan ve BAE’nin gerisinde kalan Kuveyt, borçlanma kararıyla bölgesel rekabette öne çıkmayı ve sürdürülebilir büyüme için yeni bir yol haritası oluşturmayı amaçlıyor.
Zengin Körfez ülkesi Kuveyt, ülke ekonomisini petrol bağımlılığından kurtarma yarışında bölgedeki rakiplerini yakalamak için harekete geçti.
Financial Times’da (FT) yer alan habere göre geçen hafta kabul edilen kamu borcu yasası, Kuveyt’in sekiz yıl sonra yeniden borçlanmasının önünü açtı. Hükümet yetkilileri, yeni liman ve havaalanı projeleri gibi büyük altyapı yatırımlarını finanse edecek bu yasa sayesinde kamu gelirlerinde çeşitliliğin de sağlanacağını söylüyor.
Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, yapay zekâdan yeni şehir projelerine kadar birçok alanda milyarlarca dolarlık yatırımlarla ekonomilerini çeşitlendirirken, OPEC’in dördüncü büyük petrol ihracatçısı Kuveyt, kamu harcamalarını büyük ölçüde petrol gelirleriyle finanse etmeye devam etti.
Ancak Financial Times’da (FT) yer alan habere göre geçen hafta kabul edilen kamu borcu yasası, Kuveyt’in sekiz yıl sonra yeniden borçlanmasının önünü açtı. Hükümet yetkilileri, yeni liman ve havaalanı projeleri gibi büyük altyapı yatırımlarını finanse edecek bu yasa sayesinde kamu gelirlerinde çeşitliliğin de sağlanacağını söylüyor.
Kuveyt Petrol Şirketi CEO’su ve kraliyet ailesi mensubu Şeyh Nevaf S. El-Sabah, yasadan önce FT’ye yaptığı açıklamada, ülkenin sürdürülebilir bir gelecek inşa etmesi için petrol dışı gelir kaynaklarına yönelmesi gerektiğini vurguladı. Sabah, “Devlet bütçesi, yalnızca petrol gelirine bel bağlayamaz. Artan nüfus ve bütçe giderleri, petrolün sağlayabileceğinden fazlasını gerektiriyor” dedi.
Kuveyt’in muazzam petrol gelirlerinin kamu tarafından “yutulduğu” yorumunu yapan FT’nin haberinde, “Kuveyt’in kamu harcamalarının yaklaşık yüzde 80’i kamu çalışanlarının maaşları ve sübvansiyonlara gidiyor” denildi.
Haberde “Mutlak monarşilerin olduğu bir bölgede canlı bir parlamentoya sahip olan ülke, Körfez’de demokrasiye benzeyen birkaç ülkeden biriydi. Ancak ekonomik yönelimine otoriter bir dönüş eşlik etti. Kuvey Emiri Şeyh Meşal el-Ahmed el-Cabir es-Sabah borç yasası gibi geciken düzenlemeleri geçirmek için geçen yıl parlamentoyu ve anayasanın bazı maddelerini askıya aldı” ifadelerine yer verildi.
Kuveyt, tahmini 970 milyar dolarlık varlığıyla dünyanın en eski egemen varlık fonuna sahip olmasına rağmen, milletvekilleri bu zenginliklerin hükümet harcamalarını finanse etmek için kullanılmasına karşı çıkıyordu.
Yeni borç yasası, kamu borcu üst sınırını 30 milyar Kuveyt dinarı (yaklaşık 97 milyar dolar) olarak belirliyor. Standard Chartered ekonomisti Carla Slim, FT’ye verdiği demeçte yasanın kabulüyle birlikte Kuveyt’in uluslararası borç piyasalarına düzenli ve yüksek miktarda erişim sağlayarak ekonomik dönüşümünü finanse edebileceğini söyledi.
Buna karşın, Kuveyt fosil yakıtlardan vazgeçme niyetinde değil. Ülke, altyapı yatırımlarını petrol gelirleriyle desteklemeyi sürdürüyor. Şeyh Navaf, günlük petrol üretim kapasitesinin 2035 yılına kadar 3 milyondan 4 milyon varile çıkarılacağını belirterek, önümüzdeki on yıl boyunca küresel petrol talebinin günlük 100 milyon varil seviyesinde kalacağını öngördüklerini söyledi.
Petrol endüstrisini büyütmek için aktif bir şekilde araştırma yapan Kuveyt, geçen yıl iki büyük keşif yaparak 4 milyar varilden fazla petrole eşdeğer petrol ve gaz rezervi buldu.