Diplomasi
IMF, “yeni millileştirme dalgası”na dikkat çekti

IMF, devletlerin özel sektör girişimlerini (millileştirme) son 50 yılda görülmemiş bir hızla ele geçirdiğini öne sürerek, “bu seferki durum farklı” dedi.
Fon’un “Finance & Development” (F&D) dergisinde Nicholas Mulder imzasıyla yayımlanan makalede, “Hükümetler, son 50 yılın en hızlı temposuyla özel şirketleri ve kaynakları kontrol altına alıyor. Geçtiğimiz yüzyılda yaşanan sayısız kamulaştırma dalgasına bakıldığında, bu değişim dünyanın iktisadi manzarasını değiştirecek,” deniyor.
2020 yılından bu yana, her kıtadaki hükümetlerin hem kendi vatandaşlarının hem de yabancı yatırımcıların elindeki mülkleri kamulaştırdığını hatırlatan Mulder, Fransa ve Almanya’nın kamu hizmetleri ve elektrik şirketlerini devraldığının; Fransa’nın Avrupa’nın en büyük tersanesini devlet kontrolü altına aldığının; Birleşik Krallık’nın ise demiryollarını ve çelik üretimini millileştirdiğinin altını çiziyor.
Rusya’nın Şubat 2022’den bu yana limanlarda, fabrikalarda ve tüketim sektöründeki işletmelerde 48 milyar dolardan fazla varlığa el koyduğunu belirten tarihçi, ABD’nin de ülkenin tek yerli nadir toprak element üreticisinde çoğunluk hissesi elde ettiğini; ayrıca giderek artan sayıda ülkenin lityum, altın, uranyum, nikel ve hatta palmiye yağı gibi yabancı sermayeli kaynaklara el koyduğunu vurguluyor.
Mulder, “Değerlemeler konusunda tartışmalar olsa da, yalnızca 2016 ile 2026 yılları arasında 239 milyar ile 544 milyar dolar değerindeki varlıklar millileştirildi,” diye yazıyor.
Mulder şöyle devam ediyor:
“Jeopolitik istikrarsızlık, emtia piyasalarındaki aksaklıklar ve yenilenebilir enerji alanındaki gelişmeler, bu devralma süreçlerini tetikliyor. Ayrıca, giderek daha fazla hükümetin müdahaleci iktisat politikalarını benimsemesi nedeniyle, mevcut millileştirme dalgasının azalacağına dair herhangi bir işaret görülmüyor. Bu devralmalar, küresel iktisadi ve finansal entegrasyonu değiştirecek ama yavaşlatmayacak. Bunun yerine, uluslararası ticaret ve yatırımdaki uzun vadeli eğilimleri yeniden şekillendirebilirler.”
IMF için yazan tarihçi, bunun son 100 yıl içindeki dördüncü büyük millileştirme dalgası olduğunu söylüyor. Mulder’a göre millileştirmelerin hızı ve zamanlaması genellikle “siyasi aciliyet, parasal koşullar ve sermaye hareketliliğinin birleşimini” yansıtır.
Buna göre ilk dalga, 1930’larda Büyük Buhran döneminde yaşandı. İkinci dalga ise, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından birçok ülkenin karma ekonomi sistemlerini kurmaya başlamasıyla 1940’ların sonlarında başladı. 1970’lerde ise sömürgecilikten kurtulma süreci, Bretton Woods döviz kuru sisteminin sona ermesi, enerji krizleri ve enflasyonist baskılar üçüncü dalgayı tetikledi.
Millileştirmelerin biçim ve içerik açısından önemli bir çeşitliliğe sahip olduğunu savunan yazar, bunların hepsinin “devletin mülkiyet iddiası” anlamına gelmediğini hatırlatıyor:
“Bazı durumlarda devletin rolü, zorla satış yoluyla varlıkların bir özel mülk sahibinden diğerine devredilmesini kolaylaştırmak olmuştur. Bazı devralmalar tam anlamıyla müsadere niteliğindeyken, diğerleri tazminatlı müzaderedir. Hepsi de özel mülkiyeti ulusal kontrol altına almak ve devlet ile sermaye arasındaki ilişkiyi yeniden müzakere etmek için siyasi ve hukuki araçlardan yararlanır.”
“2020’lerde yükselen millileştirme dalgasının ayırt edici özelliği nedir?” diye soran Mulder, öncelikle “her biri bir öncekinden daha büyük olan” önceki üç dalganın tarihçesini ele alıyor.
1930’lardaki birinci dalga: Büyük Buhran’a yanıt
Mulder’a göre 1870’lerden 1930’lara kadar süren entegre dünya ekonomisi iki temele dayanıyordu: Göreli serbest ticaret ve uluslararası altın standardı.
Bu politikalar, büyük ölçekli yabancı yatırım akışlarının önünü açtı ve Fransa, Almanya ve Birleşik Krallık gibi zengin ekonomiler, kendi GSYİH’larının yüzde 50 ile 160’ı arasında değişen büyük yurtdışı sermaye stokları biriktirdiler.
Birinci Dünya Savaşı bu sınır ötesi sermaye yatırımlarının büyük bir kısmını erozyona uğratmış olsa da, savaş küresel piyasa entegrasyonunu yok etmedi. Aksine, 1920’lerde yeniden canlanan altın standardı altında uluslararası yatırım ve ticaretin bir kez daha genişlediği dönemde, dünya ekonomisini ABD’nin büyümesi etrafında yeniden yönlendirdi.
Yazara göre Büyük Buhran, serbest ticareti ve sermaye akışlarını sona erdirdi ve ilk küresel millileştirme dalgasını tetikledi. 1928–29 yıllarından itibaren, emtia fiyatlarında, ardından borsalarda ve dünya ticaretinde, son olarak da uluslararası para düzeninde birbirini izleyen bir dizi kriz yaşandı.
Finansal sistemin çöküşünü önlemek için birçok ülkede devlet, bankacılık sistemlerinin tamamını veya bir kısmını devraldı. 1931 ile 1935 yılları arasında ABD, finansal sermayenin yaklaşık üçte birini millileştirdi; Almanya’da ise banka sermayesinin yarısından fazlası devlet mülkiyetine geçti. İtalya, 1931’den 1933’e kadar özel sektöre ait sanayi ve finans varlıklarının yüzde 20’sini kamulaştırdı. Devlet mülkiyeti, havacılık endüstrisini ve demiryollarını kamulaştıran Fransa’da; kömür madenlerini kamulaştıran Birleşik Krallık’ta; ve yabancı sermayeli petrol şirketlerini devralan Bolivya ile Meksika’da genişledi.
Mulder’a göre bu önlemler “genellikle acil bir krize yanıt”tı ve bazıları daha sonra geri alındı. Ne var ki, dönemin en gelişmiş ekonomilerinde gerçekleşmiş olmaları nedeniyle, gelişmekte olan ekonomiler üzerinde önemli bir “kolaylaştırıcı etki” yarattılar.
Dahası, küresel ticaret ve sınır ötesi krediler dramatik bir şekilde daraldı ve birçok hükümet sermaye kontrolleri uyguladı. Bu gelişmeler, sermaye kaçışını tetikleme veya uluslararası piyasalardan tepki görme korkusu olmaksızın, nispeten düşük maliyetle millileştirmelerin yapılmasına imkân sağladı.
1930’lardaki millileştirme dalgası, küresel iktisadi ve finansal çöküşün bir belirtisiydi. Kısa vadede iflasları önledi ama aynı zamanda ulusal pazarları bölünmüş hale getirdi ve uluslararası ticareti ve yatırımı azalttı.
Zamanla, devletin mülkiyet payının artması, hükümetlere politika belirleme konusunda daha fazla özerklik kazandırdı ve İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda yeni bir uluslararası iktisadi düzene katkıda bulunmalarına imkân sağladı.
1940’lardaki ikinci dalga: Sermaye kaçışı riski olmadan millileştirme
Mulder’ın aktarmına göre İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Avrupa, Latin Amerika ve Asya ekonomilerinde yeni bir kamulaştırma dalgası yaşandı.
Büyük ölçekli kamu yatırımlarının özel piyasa mekanizmalarıyla bir arada var olduğu karma bir iktisadi model ortaya çıktı. 1944’te Bretton Woods’ta kurulan sabit döviz kuru sistemi, uluslararası finansal istikrar sağladı; bu da sermaye kaçışı riskini azaltarak millileştirmelere yardımcı oldu.
Birçok ülkede yüksek enflasyon, hükümetlerin özel hissedarları satın almak için en uygun anı seçmelerine imkân tanıdı. Ayrıca hükümetler millileştirmeleri tahvil ihracı yoluyla finanse ettikleri için, enflasyon borçların reel maliyetini düşürmeye de yardımcı oldu.
Bu şekilde Birleşik Krallık, İngiltere Merkez Bankası ile havacılık, kömür, telefon, ulaştırma, elektrik, gaz ve demir-çelik sektörlerini millileştirdi. Fransa, Banque de France’ı; banka mevduatlarının yüzde 80’ini elinde bulunduran özel finans kurumlarını; kömür, elektrik ve telefon sektörlerini; ve birkaç büyük sanayi dalını devraldı.
Benzer millileştirmeler Arjantin, Avusturya, Brezilya, Çekoslovakya, Hindistan, Endonezya, İran, İtalya, Japonya ve Doğu Avrupa’daki sosyalist devletlerde de gerçekleşti.
Bu ikinci millileştirme dalgası, sektörel açıdan daha geniş kapsamlı, gelişim açısından daha sistematik ve 1930’lardaki “aceleci adımlara” kıyasla daha kademeli bir şekilde uygulandı.
IMF için yazan tarihçiye göre bu durum, özel yatırımcıların beklentilerini ayarlamasına olanak tanıdı, iktisadi dalgalanmayı azalttı ve millileştirmelerin savaş sonrası ilk üç on yıldaki hızlı büyümeyi aksatmasını engelledi.
Büyük bir fark yaratan unsurlardan biri, Avrupa ekonomilerinin esas olarak kendi vatandaşlarına ait mülkleri devralmış olmasıydı. Bu, süreci siyasi kurumlar aracılığıyla yönetebilecekleri ve böylece “daha fazla istikrar ve demokratik meşruiyet” sağlayabilecekleri anlamına geliyordu.
Buna karşılık, gelişmekte olan ekonomiler Batılı yatırımcıların mülklerini devraldığında riskler daha büyüktü ve diplomatik anlaşmazlıklar, hatta doğrudan çatışmalar gerçek bir olasılıktı.
Savaş sonrası millileştirme dalgası, dünya ekonomisi için önemli bir katalizör rolü oynadı. Devlet işletmeleri, yatırım için büyük meblağları harekete geçirmede öncülük etti ve gelişmiş ekonomiler genelinde hızlı iktisadi büyümeyi tetiklemeye yardımcı oldu:
“Kaynak tahsisinde kaçınılmaz verimsizlikler olsa da, yatırım öncelikleri üzerindeki siyasi kontrol açısından buna denk bir kazanç elde edildi. Millileştirilmiş mülkiyet seviyesi yüksek olan ülkeler, 1970’lere kadar özel sektör yatırımlarının daha fazla olduğu ekonomilere göre daha düşük performans göstermedi.”
1970’lerdeki üçüncü dalga: Gelişmekte olan ülkelerde millileştirmeler
Mulder, birinci ve ikinci millileştirme dalgalarının, “Batı ve Kuzey Atlantik ülkelerinin dünya ekonomisine hakim olduğu dönemde” gerçekleştiğini vurguluyor.
Savaşın ardından Avrupa imparatorluklarının dağılmasıyla egemen devletlerin sayısı da arttı ve BM’ye üye ülke sayısı 1945’teki 51 ülkeden 1970’e kadar 127’ye yükseldi.
Bu yeni ulusal ekonomiler, küresel iş bölümünde kendilerine bir yer edinmeye çalıştı ama birçok Latin Amerika, Afrika ve Asya’daki emtia ihraç eden ülke hâlâ yabancı sermayeye bağımlıydı.
Mulder’a göre iki “şok” millileştirmelerde bir artışa yol açtı: İlki, Bretton Woods sisteminin sona ermesiydi. Başkan Richard Nixon’ın Ağustos 1971’de doları devalüe etmesi, ihracat gelirlerini dolar cinsinden elde eden emtia üreticileri için bir şok yarattı.
Petrol üreticisi ülkeler, değer kaybeden dolardan daha fazla gelir payı elde etmek amacıyla yabancı sermayeli petrol şirketlerindeki hisselerini artırdı.
1973 petrol krizi, enerji ve maden fiyatlarında muazzam bir artışa neden oldu; bu da doğal kaynaklara sahip ülkeleri emtia patlamasından yararlanmaya heveslendirdi.
Mulder’ın aktardığı Stephen Kobrin’in araştırması, temellük sürecinin hızlandığını gösteriyor: Bu süreç 1975’te zirveye ulaşmış ve 28 ülke 83 millileştirme gerçekleştirmiş ki bu, ortalama olarak her dört günde bir millileştirme anlamına geliyor.
1971 ile 1980 yılları arasında, gelişmekte olan ekonomiler en az 26 milyar dolarlık yabancı mülkiyetindeki varlığı millileştirdi. Bu rakam, 1980 yılında gelişmekte olan dünyadaki toplam doğrudan yabancı yatırımın yüzde 11’ine denk geliyordu.
Mulder’a göre üçüncü millileştirme dalgası, öncekilerden daha geniş kapsamlı, daha uzun süreli ve söz konusu kaynaklar açısından daha değerliydi.
İlk millileştirmelerin başarısı, diğer ekonomileri de benzer müdahalelerde bulunmaya teşvik etöişti. Para ve enerji şoklarının yol açtığı enflasyon ise, sahiplere yapılan ödemelerin reel olarak daha ucuz hale gelmesi nedeniyle millileştirmeleri kolaylaştırdı.
Böylelikle Latin Amerika, Afrika ve Orta Doğu ekonomileri, 1970’ler boyunca kaynak temellerinin büyük bir kısmını millileştirebildi.
Öte yandan Mulder, tarihin en büyük millileştirme dalgasının, 1979’dan itibaren Federal Rezerv tarafından benimsenen daraltıcı para politikalarıyla sona erdiğini hatırlatıyor: Bu politikalar enflasyonu düşürdü ve küresel büyümeyi yavaşlattı.
Mulder’a göre 1970’lerdeki millileştirme dalgasının en önemli uluslararası iktisadi etkisi, yarattığı kamu borcu yüküydü.
Gelişmekte olan ekonomilerin çoğu yatırımcılara tazminat ödediği için dış borç yükümlülükleri arttı.
1980’lerin başında faiz oranları hızla yükseldiğinde, bu durum onları büyük refinansman risklerine maruz bıraktı ve Jamaika’dan Zaire’ye kadar uzanan bir dizi borç krizini tetikledi.
Sonraki yıllarda, sermaye piyasaları daha entegre hale geldikçe ve hükümetler kamu borcunu azaltmanın yollarını aradıkça, millileştirilmiş birçok varlık yeniden özelleştirildi.
2020’lerdeki dördüncü dalga:
Mulder’a göre mevcut millileştirme dalgası, 2008 küresel finans krizinin ardından ve birkaç büyük finans kurumunun acil olarak devralınmasıyla başladı.
Bu adımların çoğu, şirketlerin yeniden özel sektöre satılmasıyla geri alınsa da, 2010’ların sonlarından bu yana daha kalıcı millileştirmeler de yaşandı.
Bunlardan bazıları, 2020 COVID-19 salgını ve Ukrayna savaşıyla tetiklenen 2022 emtia fiyatlarındaki artış gibi büyük küresel arz ve talep şoklarına verilen tepkilerdi.
Diğer el koymalar ise “iklim değişikliği” gibi daha geniş kapsamlı sorunları ele almayı amaçlıyor. Örneğin, yenilenebilir teknolojiler için kullanılan minerallerin millileştirilmesi, ihracatçı ülkelerin fiyat avantajlarından yararlanmasını sağlayabilir.
Devralmaların bir başka türü ise “milli güvenlik” kaygılarını ve hükümetlerin stratejik rekabet açısından hayati öneme sahip kaynakları kontrol etme arzusunu yansıtıyor.
Mulder’a göre jeopolitik millileştirmeler, stratejik rakipler arasındaki doğrudan yabancı yatırımları daha riskli hale getirecek.
Fakat yazara göre bu, küresel iktisadi ve finansal entegrasyonu genel olarak azaltmayacak. Bunun yerine, “jeopolitik olarak uyumlu” bloklar içinde daha fazla ticaret, kredi ve yatırım akışı gerçekleşebilir; tarafsız devletler ise kendilerini güvenilir aracılar ve yatırım için güvenli destinasyonlar olarak konumlandırarak yabancı sermayeyi çekebilirler.
Yazar, millileştirme süreçlerinin “geniş kapsamlı dış ve iç faktörlere tepki verdikleri için” sıklıkla dalgalar halinde gerçekleştiğine dikkat çekiyor: Emtia fiyatları yükseldiğinde, ihracat gelirlerinden daha büyük bir pay elde etme olasılığı cazip hale gelir. Başarılı millileştirme örnekleri, bu tür politikaların diğer ülkeler için ne kadar kolay ve cazip olduğunu gösterir. Bu “örnekleme etkisi”, millileştirme süreçlerinin tarihsel olarak neden dalga benzeri, döngüsel hareketler halinde kümelendiğini açıklamaya yardımcı olur.
Mulder, değerlendirmesini şöyle sonlandırıyor:
“Hükümetler, tazminatlı satın alımların reel maliyetlerinin daha düşük olduğu enflasyon dönemlerinde daha kolay millileştirme yapabilirler. Gelgelelim sermaye hareketliliğinin artması, yatırımcılara daha fazla çıkış seçeneği sunarak ve hükümetleri kısıtlayan piyasa tepkilerini hızlandırarak genellikle millileştirmeleri dizginler. Tarihsel olarak yüksek sermaye piyasası entegrasyonuna rağmen günümüzde millileştirmelerin artması, devralmaları destekleyen güçlü makroekonomik ve jeopolitik güçlere ve jeoekonomik parçalanma çağında millileştirmelerin iktisadi siyasetin hayati bir aracı olduğu yönündeki artan siyasi inanca işaret ediyor.”
Diplomasi
Washington ile bağı kopma noktasında olan İsrail harekete geçti

ABD ile ilişkileri tarihin en gerilimli dönemlerinden birini yaşayan İsrail ve destekçileri, Washington’daki imaj kaybını telafi etmek için çok yönlü bir çalışma yürütüyor. Politico’nun haberine göre Temsilciler Meclisindeki yardım oylaması ve Başkan Yardımcısı JD Vance’in suçlamalarıyla tırmanan krize karşı, Washington’da diplomatik temaslar ve lobicilik faaliyetleri hız kazandı.
İsrail ve ABD’deki müttefikleri, ülkenin ABD genelinde ağır darbe alan itibarını kurtarmak amacıyla geniş kapsamlı bir mücadele yürütüyor.
Ortadoğu ülkesi ve onu destekleyen kuruluşlar, ABD’de hem Demokratlar hem de Cumhuriyetçiler kanadından gelen ve alışılmışın dışındaki yoğun eleştiri dalgasına karşı kamuoyu önünde ve kapalı kapılar ardında karşı hamleler yapıyor.
İsrail karşıtı bu öfke dalgası, bu hafta Temsilciler Meclisindeki 100’den fazla Demokrat üyenin İsrail’e yönelik yardımları kesmeyi öngören ancak başarısızlıkla sonuçlanan tasarıya destek vermesiyle yeni bir boyuta ulaştı. Eşzamanlı olarak ABD Başkan Yardımcısı JD Vance de İsrail’i kendisine karşı internet üzerinden organize bir saldırı yürütmekle suçladı.
Farklı grupların liderlerinden ve İsrailli bir yetkiliden edinilen bilgilere göre, İsrail yanlısı cephesinin büyük ölçüde koordinasyonsuz ilerleyen yanıtı; kongre üyelerine yönelik lobi faaliyetlerini, hedefli seçim harcamalarını ve İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun bu ayın sonlarında ABD’ye yapması beklenen ziyareti kapsıyor.
ABD, İsrail’in küresel ölçekteki en hayati müttefiki olduğu için mevcut durum büyük önem taşıyor. Ancak İsrail, Washington ile geçmişte yaşadığı fikir ayrılıklarına kıyasla, bugünkü gerilimi düşürme konusunda çok daha çetin bir sınav veriyor. Gazze, İran ve Batı Şeria gibi farklı cephelerdeki askeri adımlara yönelik Washington’daki hoşnutsuzluk, 7 Ekim 2023’teki Hamas saldırılarının ardından başlayan ilk operasyonlardan bu yana sürekli tırmanıyor. Gelinen noktada ilişkilerin kopma noktasına yaklaştığı görülüyor.
Kamuoyu araştırmaları da Amerikan halkının İsrail’e yönelik eleştirilerinin arttığını, siyasetçilerin de seçmen eğilimlerini takip etmeye başladığını ortaya koyuyor.
İsrail’de yaklaşan seçimler ve Netanyahu’nun siyasi geleceğine dair belirsizlik ise İsrail hükümeti ile destekçilerinin uzun vadeli bir iletişim stratejisi belirlemesini zorlaştırıyor.
Bazı İsrail yanlısı gruplar, ellerinde kalan müttefiklerle olan ilişkileri sağlamlaştırmaya odaklanıyor.
Ülkenin en büyük Ortodoks Yahudi kuruluşu olan Ortodoks Birliğinin kamu politikaları organı Ortodoks Birliği Savunculuk Merkezi, üyelerinden İsrail’e yardımların kesilmesi yönündeki tasarıya hayır oyu veren Demokratlara teşekkür etmelerini istiyor. Merkezin icra direktörü Nathan Diament, öncelikli amaçlarının yanlarında duran dostlarına destek vermek olduğunu ifade ediyor.
Amerikan Yahudi Komitesinin üst yöneticisi Ted Deutch ise ABD’li kongre üyeleriyle yaptığı görüşmeleri sıklaştırdığını belirtiyor. Deutch, antisemitizmle mücadele için hazırladıkları eylem planını Kongre üyeleri ve personeliyle kapsamlı şekilde paylaştıklarını, bunun sürecin önemli parçası olduğunu kaydediyor.
Bu sırada İsrailli yetkililer de Washington’daki görünürlüklerini artırıyor.
İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar, aşırı sol grupların gerçekleştirdiği iddia edilen terör eylemlerindeki artışa odaklanan bir toplantı vesilesiyle bu hafta ABD’de bulunuyor. Sa’ar’ın bu ziyaret kapsamında ABD’li yetkililerle yüz yüze görüşmeler gerçekleştirmeyi hedeflediği öngörülüyor.
Politico’ya konuşan İsrailli bir yetkilinin aktardığına göre, İsrail’in ABD Büyükelçisi Yechiel Leiter ise Kongre’deki Demokrat ve Cumhuriyetçi üyelerle düzenli olarak bir araya geliyor ve sosyal medya üzerinden İsrail’e yöneltilen eleştirilere yanıt veriyor.
Temsilciler Meclisindeki oylama ve Vance’in suçlamaları, son haftalarda İsrail’in aldığı darbelerden yalnızca ikisini oluşturuyor.
Gelecekte başkan adayı olabileceği belirtilen Demokrat Temsilciler Meclisi Üyesi Ro Khanna, milyonlarca Filistinlinin İsrail işgali altında yaşadığı Batı Şeria’ya yaptığı ziyaret sırasında İsrailli yerleşimciler ve askerler tarafından fiilen alıkonulduğunu açıkladı. Bir diğer potansiyel Demokrat başkan adayı Rahm Emanuel de İsrail’de yaptığı konuşmada, özellikle Filistinli sivillere ve mülklerine yönelik şiddet son bulmadığı takdirde ülkenin yaptırımlarla karşılaşabileceği ve ABD askeri yardımlarını kaybedebileceği uyarısında bulundu.
Büyükelçi Leiter, Khanna’nın Batı Şeria’daki durumla ilgili iddialarına karşı çıkarak, kongre üyesini seyahatini İsrail makamlarıyla koordine etmemekle suçladı.
Buna rağmen Demokrat Parti ve Amerikan kamuoyunun önemli bir kısmı, İsrail’in imajını düzeltmeye yönelik çabalarına karşı mesafeli duruyor.
Biden ve Obama yönetimlerinde üst düzey görevlerde yer alan eski yetkili Ned Price, mevcut durumun yüksek bütçeli lobicilik sözleşmeleriyle çözülemeyeceğini, meselenin doğrudan sahadaki askeri ve siyasi uygulamalarla ilgili olduğunu belirtiyor.
Anketler, İsrail’e olan desteğin hem Demokratlar hem de Cumhuriyetçiler arasında gerilediğini gösteriyor. Bu durum, Filistinlilere daha fazla sempati duyan genç neslin eğilimlerini yansıtırken, diğer yandan ABD ile İsrail’in İran’la yaşadığı ve sonu gelmez görünen çatışmalardan rahatsız olan bazı Cumhuriyetçilerin huzursuzluğunu ortaya koyuyor.
Washington’daki bazı lobi faaliyetleri, İsrail’in Amerika’daki dostlarını kaybettiğinin netleşmesi üzerine aylardır ya da yıllardır yürütülen çalışmaların devamı niteliğini taşıyor.
Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesi (AIPAC) ve Cumhuriyetçi Yahudi Koalisyonu gibi kuruluşlar, İsrail’e veya Yahudi toplumuna destek vermeyeceğini düşündükleri sağ ve sol kanattaki siyasi adayları hedef almak için seçim bütçelerini kullanıyor.
İsrail tarafının hasar tespit ve onarım çalışmalarındaki en somut adımının ise önümüzdeki haftalarda atılması bekleniyor.
Amerikan kamuoyundaki tepkilerin odak noktasında yer alan Netanyahu, bu ay içinde ABD’yi ziyaret etmeyi planlıyor. Diplomatik temasları görüşmek üzere kimliğinin gizli kalmasını isteyen İsrailli yetkili, bu seyahatin hayatını kaybeden Güney Carolina’nın Cumhuriyetçi Senatörü Lindsey Graham için düzenlenecek anma törenine denk getirilmesinin öngörüldüğünü aktarıyor.
Cumhuriyetçi Yahudi Koalisyonu ise önümüzdeki ay düzenlenecek liderlik zirvesinde tezlerini savunma fırsatı bulacak. Las Vegas’taki bu buluşmaya Vance ve Trump’ın da katılması bekleniyor. Etkinliğin gündeminde, ABD-İsrail ilişkilerinden rahatsızlık duyan Trump destekçisi muhafazakarların endişelerine yanıt verilmesi hedefleniyor.
Trump, ilk başkanlık döneminde Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımak da dahil olmak üzere genel olarak İsrail’e güçlü destek verdi. Mevcut ekibi ise şu sıralarda İsrail-Lübnan ilişkilerini düzeltmeye çalışıyor.
İran’a yönelik yeni hava saldırıları emri veren ve ateşkes sürecinin bittiğini ilan eden Trump, buna rağmen ABD ve küresel ekonomiye zarar veren bir savaşın uzamasından kaçınıyor. Trump, İran’daki mevcut yönetimi tamamen devirmek isteyen Netanyahu ile zaman zaman görüş ayrılıkları yaşıyor.
Konuya ilişkin açıklama yapan Beyaz Saray, ABD’nin İsrail ile güçlü bir ilişkisi olduğunu belirterek, “İsrailli ortaklarımızla yakın koordinasyonumuzu sürdürüyoruz” ifadesini kullandı.
İsrail’in Washington’daki bazı destekçileri ise daha yapıcı ancak eleştirel bir yaklaşım sergiliyor. İsrail yanlısı Demokratları destekleyen “İsrail İçin Demokratik Çoğunluk” grubu, Temsilciler Meclisindeki oylamanın ardından yayımladığı bildiride İsrail’i karşı karşıya olduğu riskleri görmeye çağırdı.
Açıklamada, Demokratların Netanyahu hükümetine yönelik derin bir hoşnutsuzluk duyduğu; bu tepkinin arkasında yerleşim yerlerinin genişletilmesi, Batı Şeria’daki Filistinlilere yönelik şiddet, koalisyondaki aşırılık yanlısı isimler ve Gazze’deki yıkımın yer aldığı vurgulandı. Bildiride, İsrail’in bu oylamayı, Demokratlarla ilişkileri onarmak için ciddi adımlar atılması gerektiğine dair bir uyarı olarak kabul etmesi gerektiği kaydedildi.
Time dergisinde yer alan bir haberde, İsrail’in muhafazakar seçmen tabanını hedef alan milyonlarca dolarlık bir etki operasyonu yürüttüğü, Vance’in de bu faaliyeti İran ile yürüttüğü diplomasiyi baltalama girişimi olarak nitelendirdiği belirtildi. İsrail Dışişleri Bakanlığı ise bu haberi iftira olarak nitelendirerek reddetti.
Yürütülen bazı propaganda çalışmaları ise açık şekilde yapılıyor. Büyükelçi Leiter, mayıs ayında Gazze’deki askeri faaliyetlere yönelik soykırım ve aç bırakma suçlamalarını çürütmeyi amaçlayan bir kitapçık yayımladı.
Bazı İsrailli analistler ve yetkililer ise ülkenin Amerika’daki imajını düzeltmesi için daha geniş ve kapsamlı bir stratejiye ihtiyaç duyulduğunu ifade ediyor.
Diplomasi
NATO, Yunanistan’a Patriot füzelerini Ukrayna’ya devretmesi için baskı yapıyor

NATO ve Avrupa Birliği ülkeleri, ellerindeki Patriot hava savunma sistemi füzelerini Ukrayna’ya devretmesi için Yunanistan’a baskı yapıyor. Atina yönetiminin askeri stoklarından 200 adet PAC-2 füzesi talep eden Kiev, bu füzelerin bir kısmının 23 yıllık kullanım süresinin ardından ömrünü tamamlamak üzere olduğunu belirtiyor.
NATO ve Avrupa Birliği üyesi ülkeler, Ukrayna’ya hava savunma desteği sağlanması amacıyla Yunanistan’a ait Patriot hava savunma sistemi füzelerinin devredilmesi yönünde Atina yönetimine baskı yapıyor.
Yunanistan’da yayımlanan Kathimerini gazetesinin konuya vakıf kaynaklara dayandırdığı haberine göre Kiev yönetimi, Yunanistan Hava Kuvvetlerinin envanterinde yer alan Patriot sistemlerinden 200 adede kadar PAC-2 füzesinin kendilerine verilmesini talep ediyor.
Ukrayna tarafı, söz konusu füzelerin bir kısmının 23 yıllık hizmet süresinin ardından kullanım ömrünün sonuna yaklaştığı görüşünü paylaşıyor.
Haberde, müttefiklerin daha önce Yunanistan’a ait altı Patriot bataryasından bir kısmının doğrudan Ukrayna’ya devredilmesi seçeneğini tartıştığı ancak bu konuda bir uzlaşıya varılamadığı aktarıldı.
Yeni müzakerelerde ise doğrudan sistemlerin kendisi yerine füzelerin teslim edilmesi seçeneğine odaklanıldığı belirtildi.
Mevcut durumda masadaki formüllerden biri, Yunanistan’ın bu füzeleri önce Norveç’e satmasını, Norveç’in de ardından bunları Ukrayna’ya hibe etmesini öngörüyor.
Ancak Atina yönetimi bu girişime henüz yeşil ışık yakmadı. Yunan yetkililer, ülkenin müttefiklerin ortak güvenliğine halihazırda önemli katkılar sunduğuna dikkati çekiyor.
Bu kapsamda, Yunanistan’a ait bir Patriot bataryasının petrol altyapısını korumak amacıyla Suudi Arabistan’da konuşlandırılmış olduğu hatırlatılıyor.
Yunanistan ayrıca, kullanım ömürlerinin sonuna yaklaşan Sea Sparrow ve Crotale tipi füzeleri daha önce Ukrayna’ya sevk ettiğini belirtiyor.
Atina ile Kiev arasında askeri işbirliği gerilimi
Yunanistan ve Ukrayna arasında mayıs ayında askeri işbirliği alanında birden fazla konuda görüş ayrılığı yaşandı.
Kathimerini gazetesine yansıyan ilk gelişmede, tarafların insansız deniz araçlarının ortak üretimine ilişkin müzakerelerde zorluklarla karşılaştığı bildirildi.
Kiev’in bu araçların kullanımında Yunan ordusuyla ortak karar alma hakkı ısrarına karşılık Atina bu şartı kabul etmedi.
Hemen ardından İyon Denizi’ndeki Lefkada Adası yakınlarında Ukrayna’ya ait Cossack Mamai tipi bir askeri deniz dronunun bulunması iki ülke ilişkilerindeki gerilimi tırmandırdı.
Atina yönetimi, Kiev’den deniz dronlarını kendi kıyılarından uzak tutmasını talep ederek resmi bir özür ve benzer bir olayın tekrarlanmayacağına dair garanti istedi. Ukrayna’ya diplomatik nota veren Yunanistan, askeri operasyonların Akdeniz’e taşınmasının seyrüsefer güvenliğini tehlikeye attığını ve ülke ekonomisine zarar verebileceğini vurguladı.
Ukrayna Dışişleri Bakanlığı haziran ayı başında yaşanan bu olay nedeniyle resmi olarak özür diledi. Daha sonra Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy ile gerçekleştirdiği görüşmede askeri faaliyetlerin çatışma bölgesinin dışına yayılmasının kabul edilemez olduğu uyarısında bulundu.
Temmuz ayı başında ise ABD Başkanı Donald Trump, Zelenskiy’nin daha önceki talepleri doğrultusunda Ukrayna’ya Patriot önleme füzeleri üretmesi için lisans verileceğini duyurdu.
Ancak Bloomberg’in yayımladığı verilere göre Kiev’in kendi füzelerini üretme sürecini başlatması yıllar alabilir.
Diplomasi
Ukrayna Savunma Bakanlığına geçici olarak Hmara getirildi

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, Genelkurmay Başkanı ve başkomutanın görevden alınmasını talep eden Savunma Bakanı Mihaylo Fedorov’un parlamento tarafından azledilmesinin ardından boşalan göreve geçici olarak Evgeniy Hmara’yı atadı. Zelenskiy, resmi atama prosedürleri tamamlanana kadar bakanlığa vekalet edecek Hmara’nın teknolojik saldırı operasyonlarındaki deneyimine ve uzun menzilli askeri etkinliğe odaklanacağını açıkladı.
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, Ukrayna Güvenlik Servisi (SBU) Başkan Vekili Evgeniy Hmara’yı, resmi atama süreçleri tamamlanana kadar geçici olarak Ukrayna Savunma Bakanlığı liderliğine getirdi.
Zelenskiy, 16 Temmuz Perşembe günü resmi Telegram kanalı üzerinden yaptığı açıklamada, Ukrayna Parlamentosu Verhovna Rada’nın aynı gün içinde Savunma Bakanı Mihaylo Fedorov’u görevden aldığını bildirdi.
Ukrayna lideri, hukuki prosedürlerin tamamlanmasının ardından Hmara’nın daimi bakanlık adaylığını parlamentonun onayına sunacağını kaydetti.
Yeni Savunma Bakanı’nın askeri alandaki reform sürecini sürdürmesi gerektiğini belirten Zelenskiy, “Evgeniy Hmara, teknolojik saldırı operasyonlarının yürütülmesinde büyük ve pek çok açıdan emsalsiz bir deneyim kazandı. Bu savaşta savunmamızın odaklanması gereken temel alan tam olarak budur” ifadelerini kullandı.
Zelenskiy, Hmara’nın göreve gelişinin uzun menzilli operasyonlarda gerçek bir etkinlik ve Savunma Kuvvetleri birimlerinde verimli bir yönetim sağlayacağını ekledi.
Görevi sona eren Fedorov ise bakanlık dönemine dair düzenlediği basın toplantısında, ülke yönetimiyle askeri kadrolaşma konusunda derin fikir ayrılıkları yaşadığını açıkladı.
Fedorov, Ukrayna Silahlı Kuvvetleri Başkomutanı Oleksandr Sırskiy ile Genelkurmay Başkanı Andriy Gnatov’un görevden alınmasını Zelenskiy’e teklif ettiğini ancak Devlet Başkanı’nın bu girişimi desteklemediğini ifade etti.
Eski Bakan Fedorov, konuya ilişkin şu açıklamayı yaptı:
“Hangi kararlar önerildi? Hem başkomutanın hem de genelkurmay başkanının değiştirilmesini içeren köklü kadro kararları sunuldu. Düşmanı asimetrik yöntemlerle ve en az kayıpla mağlup etmek istiyorsak başka çıkış yolumuz yok.”
Ukrayna’da kabine revizyonu: Savunma Bakanı Fedorov görevden alındı
Yeni başkomutanı seçme yetkisinin devlet başlanına ait olduğunu vurgulayan Fedorov, Zelenskiy’nin Sırskiy’yi değiştirme talebini reddetmesine rağmen mevcut ordu yönetimiyle çalışmaya hazır olduğunu belirtti.
Fedorov, “Devlet Başkanı, Sırskiy’yi değiştirmeyi planlamadığını söylediğinde bu onun başkomutan olarak kendi kararıydı. Bu kararı tamamen kabul ettim ve kendisiyle çalışmayı öğreneceğimi belirttim” dedi.
Buna karşın, kendi ekibinin geliştirdiği projelerin Genelkurmay Başkanlığı tarafından sistematik olarak engellendiğini öne süren eski Bakan, Başkomutan Sırskiy’yi sorunları açıkça konuşmaya hazır olmamak ve kulis faaliyetleri yürütmekle suçladı.
Fedorov, “Böyle bir yapı içinde bu savaşı nasıl kazanabileceğimizi şahsen ben bilmiyorum” diyerek Zelenskiy’nin kendisine sunduğu devlet başkanlığı danışmanlığı teklifini de geri çevirdiğini açıkladı.
Görüş2 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Diplomasi2 hafta önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Görüş2 hafta önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor
Amerika2 hafta önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Asya2 hafta önceXi, bilim ve teknoloji inovasyonuyla Çin modernleşmesinin ilerletilmesi çağrısı yaptı
Dünya Basını2 hafta önceABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor
Diplomasi6 gün önceFT: Çin’e bağımlılığı azaltmanın Batı’ya maliyeti 23 trilyon doları aşabilir
Diplomasi2 hafta önceNATO liderleri Ankara Deklarasyonu’nu kabul etti











