Diplomasi
IMF, “yeni millileştirme dalgası”na dikkat çekti

IMF, devletlerin özel sektör girişimlerini (millileştirme) son 50 yılda görülmemiş bir hızla ele geçirdiğini öne sürerek, “bu seferki durum farklı” dedi.
Fon’un “Finance & Development” (F&D) dergisinde Nicholas Mulder imzasıyla yayımlanan makalede, “Hükümetler, son 50 yılın en hızlı temposuyla özel şirketleri ve kaynakları kontrol altına alıyor. Geçtiğimiz yüzyılda yaşanan sayısız kamulaştırma dalgasına bakıldığında, bu değişim dünyanın iktisadi manzarasını değiştirecek,” deniyor.
2020 yılından bu yana, her kıtadaki hükümetlerin hem kendi vatandaşlarının hem de yabancı yatırımcıların elindeki mülkleri kamulaştırdığını hatırlatan Mulder, Fransa ve Almanya’nın kamu hizmetleri ve elektrik şirketlerini devraldığının; Fransa’nın Avrupa’nın en büyük tersanesini devlet kontrolü altına aldığının; Birleşik Krallık’nın ise demiryollarını ve çelik üretimini millileştirdiğinin altını çiziyor.
Rusya’nın Şubat 2022’den bu yana limanlarda, fabrikalarda ve tüketim sektöründeki işletmelerde 48 milyar dolardan fazla varlığa el koyduğunu belirten tarihçi, ABD’nin de ülkenin tek yerli nadir toprak element üreticisinde çoğunluk hissesi elde ettiğini; ayrıca giderek artan sayıda ülkenin lityum, altın, uranyum, nikel ve hatta palmiye yağı gibi yabancı sermayeli kaynaklara el koyduğunu vurguluyor.
Mulder, “Değerlemeler konusunda tartışmalar olsa da, yalnızca 2016 ile 2026 yılları arasında 239 milyar ile 544 milyar dolar değerindeki varlıklar millileştirildi,” diye yazıyor.
Mulder şöyle devam ediyor:
“Jeopolitik istikrarsızlık, emtia piyasalarındaki aksaklıklar ve yenilenebilir enerji alanındaki gelişmeler, bu devralma süreçlerini tetikliyor. Ayrıca, giderek daha fazla hükümetin müdahaleci iktisat politikalarını benimsemesi nedeniyle, mevcut millileştirme dalgasının azalacağına dair herhangi bir işaret görülmüyor. Bu devralmalar, küresel iktisadi ve finansal entegrasyonu değiştirecek ama yavaşlatmayacak. Bunun yerine, uluslararası ticaret ve yatırımdaki uzun vadeli eğilimleri yeniden şekillendirebilirler.”
IMF için yazan tarihçi, bunun son 100 yıl içindeki dördüncü büyük millileştirme dalgası olduğunu söylüyor. Mulder’a göre millileştirmelerin hızı ve zamanlaması genellikle “siyasi aciliyet, parasal koşullar ve sermaye hareketliliğinin birleşimini” yansıtır.
Buna göre ilk dalga, 1930’larda Büyük Buhran döneminde yaşandı. İkinci dalga ise, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından birçok ülkenin karma ekonomi sistemlerini kurmaya başlamasıyla 1940’ların sonlarında başladı. 1970’lerde ise sömürgecilikten kurtulma süreci, Bretton Woods döviz kuru sisteminin sona ermesi, enerji krizleri ve enflasyonist baskılar üçüncü dalgayı tetikledi.
Millileştirmelerin biçim ve içerik açısından önemli bir çeşitliliğe sahip olduğunu savunan yazar, bunların hepsinin “devletin mülkiyet iddiası” anlamına gelmediğini hatırlatıyor:
“Bazı durumlarda devletin rolü, zorla satış yoluyla varlıkların bir özel mülk sahibinden diğerine devredilmesini kolaylaştırmak olmuştur. Bazı devralmalar tam anlamıyla müsadere niteliğindeyken, diğerleri tazminatlı müzaderedir. Hepsi de özel mülkiyeti ulusal kontrol altına almak ve devlet ile sermaye arasındaki ilişkiyi yeniden müzakere etmek için siyasi ve hukuki araçlardan yararlanır.”
“2020’lerde yükselen millileştirme dalgasının ayırt edici özelliği nedir?” diye soran Mulder, öncelikle “her biri bir öncekinden daha büyük olan” önceki üç dalganın tarihçesini ele alıyor.
1930’lardaki birinci dalga: Büyük Buhran’a yanıt
Mulder’a göre 1870’lerden 1930’lara kadar süren entegre dünya ekonomisi iki temele dayanıyordu: Göreli serbest ticaret ve uluslararası altın standardı.
Bu politikalar, büyük ölçekli yabancı yatırım akışlarının önünü açtı ve Fransa, Almanya ve Birleşik Krallık gibi zengin ekonomiler, kendi GSYİH’larının yüzde 50 ile 160’ı arasında değişen büyük yurtdışı sermaye stokları biriktirdiler.
Birinci Dünya Savaşı bu sınır ötesi sermaye yatırımlarının büyük bir kısmını erozyona uğratmış olsa da, savaş küresel piyasa entegrasyonunu yok etmedi. Aksine, 1920’lerde yeniden canlanan altın standardı altında uluslararası yatırım ve ticaretin bir kez daha genişlediği dönemde, dünya ekonomisini ABD’nin büyümesi etrafında yeniden yönlendirdi.
Yazara göre Büyük Buhran, serbest ticareti ve sermaye akışlarını sona erdirdi ve ilk küresel millileştirme dalgasını tetikledi. 1928–29 yıllarından itibaren, emtia fiyatlarında, ardından borsalarda ve dünya ticaretinde, son olarak da uluslararası para düzeninde birbirini izleyen bir dizi kriz yaşandı.
Finansal sistemin çöküşünü önlemek için birçok ülkede devlet, bankacılık sistemlerinin tamamını veya bir kısmını devraldı. 1931 ile 1935 yılları arasında ABD, finansal sermayenin yaklaşık üçte birini millileştirdi; Almanya’da ise banka sermayesinin yarısından fazlası devlet mülkiyetine geçti. İtalya, 1931’den 1933’e kadar özel sektöre ait sanayi ve finans varlıklarının yüzde 20’sini kamulaştırdı. Devlet mülkiyeti, havacılık endüstrisini ve demiryollarını kamulaştıran Fransa’da; kömür madenlerini kamulaştıran Birleşik Krallık’ta; ve yabancı sermayeli petrol şirketlerini devralan Bolivya ile Meksika’da genişledi.
Mulder’a göre bu önlemler “genellikle acil bir krize yanıt”tı ve bazıları daha sonra geri alındı. Ne var ki, dönemin en gelişmiş ekonomilerinde gerçekleşmiş olmaları nedeniyle, gelişmekte olan ekonomiler üzerinde önemli bir “kolaylaştırıcı etki” yarattılar.
Dahası, küresel ticaret ve sınır ötesi krediler dramatik bir şekilde daraldı ve birçok hükümet sermaye kontrolleri uyguladı. Bu gelişmeler, sermaye kaçışını tetikleme veya uluslararası piyasalardan tepki görme korkusu olmaksızın, nispeten düşük maliyetle millileştirmelerin yapılmasına imkân sağladı.
1930’lardaki millileştirme dalgası, küresel iktisadi ve finansal çöküşün bir belirtisiydi. Kısa vadede iflasları önledi ama aynı zamanda ulusal pazarları bölünmüş hale getirdi ve uluslararası ticareti ve yatırımı azalttı.
Zamanla, devletin mülkiyet payının artması, hükümetlere politika belirleme konusunda daha fazla özerklik kazandırdı ve İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda yeni bir uluslararası iktisadi düzene katkıda bulunmalarına imkân sağladı.
1940’lardaki ikinci dalga: Sermaye kaçışı riski olmadan millileştirme
Mulder’ın aktarmına göre İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Avrupa, Latin Amerika ve Asya ekonomilerinde yeni bir kamulaştırma dalgası yaşandı.
Büyük ölçekli kamu yatırımlarının özel piyasa mekanizmalarıyla bir arada var olduğu karma bir iktisadi model ortaya çıktı. 1944’te Bretton Woods’ta kurulan sabit döviz kuru sistemi, uluslararası finansal istikrar sağladı; bu da sermaye kaçışı riskini azaltarak millileştirmelere yardımcı oldu.
Birçok ülkede yüksek enflasyon, hükümetlerin özel hissedarları satın almak için en uygun anı seçmelerine imkân tanıdı. Ayrıca hükümetler millileştirmeleri tahvil ihracı yoluyla finanse ettikleri için, enflasyon borçların reel maliyetini düşürmeye de yardımcı oldu.
Bu şekilde Birleşik Krallık, İngiltere Merkez Bankası ile havacılık, kömür, telefon, ulaştırma, elektrik, gaz ve demir-çelik sektörlerini millileştirdi. Fransa, Banque de France’ı; banka mevduatlarının yüzde 80’ini elinde bulunduran özel finans kurumlarını; kömür, elektrik ve telefon sektörlerini; ve birkaç büyük sanayi dalını devraldı.
Benzer millileştirmeler Arjantin, Avusturya, Brezilya, Çekoslovakya, Hindistan, Endonezya, İran, İtalya, Japonya ve Doğu Avrupa’daki sosyalist devletlerde de gerçekleşti.
Bu ikinci millileştirme dalgası, sektörel açıdan daha geniş kapsamlı, gelişim açısından daha sistematik ve 1930’lardaki “aceleci adımlara” kıyasla daha kademeli bir şekilde uygulandı.
IMF için yazan tarihçiye göre bu durum, özel yatırımcıların beklentilerini ayarlamasına olanak tanıdı, iktisadi dalgalanmayı azalttı ve millileştirmelerin savaş sonrası ilk üç on yıldaki hızlı büyümeyi aksatmasını engelledi.
Büyük bir fark yaratan unsurlardan biri, Avrupa ekonomilerinin esas olarak kendi vatandaşlarına ait mülkleri devralmış olmasıydı. Bu, süreci siyasi kurumlar aracılığıyla yönetebilecekleri ve böylece “daha fazla istikrar ve demokratik meşruiyet” sağlayabilecekleri anlamına geliyordu.
Buna karşılık, gelişmekte olan ekonomiler Batılı yatırımcıların mülklerini devraldığında riskler daha büyüktü ve diplomatik anlaşmazlıklar, hatta doğrudan çatışmalar gerçek bir olasılıktı.
Savaş sonrası millileştirme dalgası, dünya ekonomisi için önemli bir katalizör rolü oynadı. Devlet işletmeleri, yatırım için büyük meblağları harekete geçirmede öncülük etti ve gelişmiş ekonomiler genelinde hızlı iktisadi büyümeyi tetiklemeye yardımcı oldu:
“Kaynak tahsisinde kaçınılmaz verimsizlikler olsa da, yatırım öncelikleri üzerindeki siyasi kontrol açısından buna denk bir kazanç elde edildi. Millileştirilmiş mülkiyet seviyesi yüksek olan ülkeler, 1970’lere kadar özel sektör yatırımlarının daha fazla olduğu ekonomilere göre daha düşük performans göstermedi.”
1970’lerdeki üçüncü dalga: Gelişmekte olan ülkelerde millileştirmeler
Mulder, birinci ve ikinci millileştirme dalgalarının, “Batı ve Kuzey Atlantik ülkelerinin dünya ekonomisine hakim olduğu dönemde” gerçekleştiğini vurguluyor.
Savaşın ardından Avrupa imparatorluklarının dağılmasıyla egemen devletlerin sayısı da arttı ve BM’ye üye ülke sayısı 1945’teki 51 ülkeden 1970’e kadar 127’ye yükseldi.
Bu yeni ulusal ekonomiler, küresel iş bölümünde kendilerine bir yer edinmeye çalıştı ama birçok Latin Amerika, Afrika ve Asya’daki emtia ihraç eden ülke hâlâ yabancı sermayeye bağımlıydı.
Mulder’a göre iki “şok” millileştirmelerde bir artışa yol açtı: İlki, Bretton Woods sisteminin sona ermesiydi. Başkan Richard Nixon’ın Ağustos 1971’de doları devalüe etmesi, ihracat gelirlerini dolar cinsinden elde eden emtia üreticileri için bir şok yarattı.
Petrol üreticisi ülkeler, değer kaybeden dolardan daha fazla gelir payı elde etmek amacıyla yabancı sermayeli petrol şirketlerindeki hisselerini artırdı.
1973 petrol krizi, enerji ve maden fiyatlarında muazzam bir artışa neden oldu; bu da doğal kaynaklara sahip ülkeleri emtia patlamasından yararlanmaya heveslendirdi.
Mulder’ın aktardığı Stephen Kobrin’in araştırması, temellük sürecinin hızlandığını gösteriyor: Bu süreç 1975’te zirveye ulaşmış ve 28 ülke 83 millileştirme gerçekleştirmiş ki bu, ortalama olarak her dört günde bir millileştirme anlamına geliyor.
1971 ile 1980 yılları arasında, gelişmekte olan ekonomiler en az 26 milyar dolarlık yabancı mülkiyetindeki varlığı millileştirdi. Bu rakam, 1980 yılında gelişmekte olan dünyadaki toplam doğrudan yabancı yatırımın yüzde 11’ine denk geliyordu.
Mulder’a göre üçüncü millileştirme dalgası, öncekilerden daha geniş kapsamlı, daha uzun süreli ve söz konusu kaynaklar açısından daha değerliydi.
İlk millileştirmelerin başarısı, diğer ekonomileri de benzer müdahalelerde bulunmaya teşvik etöişti. Para ve enerji şoklarının yol açtığı enflasyon ise, sahiplere yapılan ödemelerin reel olarak daha ucuz hale gelmesi nedeniyle millileştirmeleri kolaylaştırdı.
Böylelikle Latin Amerika, Afrika ve Orta Doğu ekonomileri, 1970’ler boyunca kaynak temellerinin büyük bir kısmını millileştirebildi.
Öte yandan Mulder, tarihin en büyük millileştirme dalgasının, 1979’dan itibaren Federal Rezerv tarafından benimsenen daraltıcı para politikalarıyla sona erdiğini hatırlatıyor: Bu politikalar enflasyonu düşürdü ve küresel büyümeyi yavaşlattı.
Mulder’a göre 1970’lerdeki millileştirme dalgasının en önemli uluslararası iktisadi etkisi, yarattığı kamu borcu yüküydü.
Gelişmekte olan ekonomilerin çoğu yatırımcılara tazminat ödediği için dış borç yükümlülükleri arttı.
1980’lerin başında faiz oranları hızla yükseldiğinde, bu durum onları büyük refinansman risklerine maruz bıraktı ve Jamaika’dan Zaire’ye kadar uzanan bir dizi borç krizini tetikledi.
Sonraki yıllarda, sermaye piyasaları daha entegre hale geldikçe ve hükümetler kamu borcunu azaltmanın yollarını aradıkça, millileştirilmiş birçok varlık yeniden özelleştirildi.
2020’lerdeki dördüncü dalga:
Mulder’a göre mevcut millileştirme dalgası, 2008 küresel finans krizinin ardından ve birkaç büyük finans kurumunun acil olarak devralınmasıyla başladı.
Bu adımların çoğu, şirketlerin yeniden özel sektöre satılmasıyla geri alınsa da, 2010’ların sonlarından bu yana daha kalıcı millileştirmeler de yaşandı.
Bunlardan bazıları, 2020 COVID-19 salgını ve Ukrayna savaşıyla tetiklenen 2022 emtia fiyatlarındaki artış gibi büyük küresel arz ve talep şoklarına verilen tepkilerdi.
Diğer el koymalar ise “iklim değişikliği” gibi daha geniş kapsamlı sorunları ele almayı amaçlıyor. Örneğin, yenilenebilir teknolojiler için kullanılan minerallerin millileştirilmesi, ihracatçı ülkelerin fiyat avantajlarından yararlanmasını sağlayabilir.
Devralmaların bir başka türü ise “milli güvenlik” kaygılarını ve hükümetlerin stratejik rekabet açısından hayati öneme sahip kaynakları kontrol etme arzusunu yansıtıyor.
Mulder’a göre jeopolitik millileştirmeler, stratejik rakipler arasındaki doğrudan yabancı yatırımları daha riskli hale getirecek.
Fakat yazara göre bu, küresel iktisadi ve finansal entegrasyonu genel olarak azaltmayacak. Bunun yerine, “jeopolitik olarak uyumlu” bloklar içinde daha fazla ticaret, kredi ve yatırım akışı gerçekleşebilir; tarafsız devletler ise kendilerini güvenilir aracılar ve yatırım için güvenli destinasyonlar olarak konumlandırarak yabancı sermayeyi çekebilirler.
Yazar, millileştirme süreçlerinin “geniş kapsamlı dış ve iç faktörlere tepki verdikleri için” sıklıkla dalgalar halinde gerçekleştiğine dikkat çekiyor: Emtia fiyatları yükseldiğinde, ihracat gelirlerinden daha büyük bir pay elde etme olasılığı cazip hale gelir. Başarılı millileştirme örnekleri, bu tür politikaların diğer ülkeler için ne kadar kolay ve cazip olduğunu gösterir. Bu “örnekleme etkisi”, millileştirme süreçlerinin tarihsel olarak neden dalga benzeri, döngüsel hareketler halinde kümelendiğini açıklamaya yardımcı olur.
Mulder, değerlendirmesini şöyle sonlandırıyor:
“Hükümetler, tazminatlı satın alımların reel maliyetlerinin daha düşük olduğu enflasyon dönemlerinde daha kolay millileştirme yapabilirler. Gelgelelim sermaye hareketliliğinin artması, yatırımcılara daha fazla çıkış seçeneği sunarak ve hükümetleri kısıtlayan piyasa tepkilerini hızlandırarak genellikle millileştirmeleri dizginler. Tarihsel olarak yüksek sermaye piyasası entegrasyonuna rağmen günümüzde millileştirmelerin artması, devralmaları destekleyen güçlü makroekonomik ve jeopolitik güçlere ve jeoekonomik parçalanma çağında millileştirmelerin iktisadi siyasetin hayati bir aracı olduğu yönündeki artan siyasi inanca işaret ediyor.”
Diplomasi
Reuters: Barrack, Irak-Suriye boru hattı projesinde finansal çıkar sahibi

Thomas Barrack, Irak’tan Suriye’ye uzanan bir petrol boru hattının inşasına katılan şirkette finansal pay sahibi.
Reuters’ın haberine göre Temmuz ayında Irak ve Suriye, Hürmüz Boğazı’nı atlayacak olan boru hattının rehabilitasyonuna hazırlık amacıyla teknik ve finansal çalışmaların yürütülmesi için, söz konusu şirket, Kaliforniyalı yatırım grubu TI Capital ile Chevron ve Katar merkezli UCC Holding’den oluşan bir konsorsiyumla mutabakat zaptı imzaladı.
Hem Irak hem de Suriye’ye atanan ABD başkanlık özel temsilcisi ve Türkiye Büyükelçisi Barrack’ın, TI Capital ve şirketin kurucusu Ziad Ghandour ile uzun süredir devam eden bir iş ilişkisi bulunuyor.
Kamu kayıtlarına göre, 2025 yılında yapılan onay duruşmaları sırasında, Kaliforniya’nın San Francisco kenti yakınlarında bulunan ve Ghandour’un genel müdürlüğünü yaptığı, TI Capital tarafından yönetilen bir gayrimenkul girişiminden elde edilen kârın beşte birine kadar hak kazandıran bir mali menfaati vardı ve bu menfaati elinde tutmayı planladığını belirtmişti.
İran’da savaşın başlamasının ardından Suriyeli ve Iraklı yetkililerle yapılan görüşmelerde Barrack, tartışmalar hakkında doğrudan bilgi sahibi olan iki kişinin ifadesine göre, Ghandour’un şirketinin projeye dahil edilmesi için baskı yaptı.
16 Haziran’da, konsorsiyum anlaşmasının imzalanmasından bir ay önce, Barrack ve Irak Başbakanı Ali el-Zeydi, Irak’ın “Kerkük-Banyas Boru Hattı’nı yeniden işler hale getirmek üzere TI Capital ile bir mutabakat zaptı hazırlama” kararını öven ortak bir bildiri yayınladılar. Bildiride, boru hattıyla bağlantılı olarak Chevron veya UCC’den hiç bahsedilmedi.
Reuters, Barrack’ın boru hattından veya diğer projelerden kazanç elde edeceğine dair herhangi bir kanıt bulamadı.
İki etik hukuku uzmanı Reuters’a, Barrack’ın Ghandour ile olan bağlarının, boru hattından doğrudan kazanç elde etmediği sürece cezai nitelikte bir çıkar çatışması oluşturmayacağını belirtti.
Fakat eski Beyaz Saray baş etik avukatı ve Minnesota Üniversitesi Hukuk Fakültesi profesörü Richard Painter, Barrack’ın Ghandour ile olan ilişkisinin, yetkililerin kişisel veya ticari ilişkiler nedeniyle tarafsızlıklarını sorgulanır hale getiren meselelere katılmasını yasaklayan düzenleme kapsamında bu tür bir savunuculuğu “ciddi bir sorun” haline getirdiğini belirtti.
Ceza kanunu niteliği taşımayan tarafsızlık kuralı, yetkilinin kendisinin mali menfaati olup olmadığına bakılmaksızın, bir iş ortağının projeye dahil olmasıyla devreye girebilir.
Santa Clara Üniversitesi Markkula Uygulamalı Etik Merkezi’nin geçici yönetici direktörü Ann Skeet, “Etik kaygı, çıkar çatışması izleniminin ortaya çıkmasıdır,” dedi.
Barrack’ın kurallara uymak için ne yapması gerektiği sorulduğunda Painter şöyle yanıt verdi:
“Bu boru hattıyla hiçbir ilgisi olmamalıydı. Kendini tamamen çekmeliydi. ‘Bu, benim katıldığım bir konu değil’ demeliydi.”
ABD Hükümet Etik Ofisi’nin eski genel danışmanı ve vekil direktörü Don Fox, Barrack’ın TI Capital’i tanıtmasının, yetkililerin görevlerini herhangi bir işletmeyi desteklemek veya bağlı oldukları kişilerin özel çıkarları için kullanmasını yasaklayan bir düzenlemeyi de ihlal edeceğini belirtti.
Reuters’ın bilgi edinme talebine göre, Barrack, projeye katılan şirketle olan bağları konusunda ABD Hükümet Etik Ofisi’ne herhangi bir çıkar çatışması feragatnamesi sunmadı.
Feragatnameler, potansiyel çıkar çatışması bulunan yetkililerin, aksi takdirde görevden çekilmesini gerektirecek konulara katılmalarına imkân tanır.
Geçen yılki onay duruşmalarından önce imzaladığı bir etik anlaşmasında, Barrack, önceden böyle bir feragat belgesi almadıkça, gayrimenkul girişiminin mali çıkarlarını doğrudan etkileyen konulardan çekileceğini taahhüt etmişti.
17 Temmuz’da X’te yayınlanan bir gönderide Barrack, ABD şirketlerinin Irak ve Suriye’deki faaliyetlerinin bölgeye netlik ve fırsat getirmeyi amaçlayan “yeni bir paradigma” olduğunu söylemişti.
Dördüncü bir etik avukatı, bir çalışanın mali varlıklarının potansiyel bir çıkar çatışması yaratıp yaratmadığının belirlenmesinin Dışişleri Bakanlığı’na bağlı olduğunu belirtti.
Bir Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Reuters’a, “Büyükelçi Barrack’ın Kerkük-Banyas boru hattı projesiyle hiçbir bağlantısı, rolü veya mali menfaati bulunmamaktadır” derken, Barrack’ın TI Capital gayrimenkul girişimi ile olan ilişkisini de kabul etti.
Sözcü, boru hattı hakkındaki kamuoyuna yaptığı açıklamaların “bölgesel enerji entegrasyonuna yönelik uzun süredir devam eden ve kamuoyuna açıklanmış ABD politika çıkarlarını” yansıttığını belirterek, Barrack’ın etik kurallarına uygunluğunun onaylandığını da ekledi.
Barrack, diplomatik görevlerine başlamadan önce, Mart 2025’te ABD Hükümet Etik Ofisi’ne sunduğu mali beyanında, San Francisco yakınlarında büyük bir konut projesi inşa eden ACD-TI Oakley Investment LLC şirketinde hisseye sahip olduğunu beyan etti.
Beyan, hisse oranını açıklamasa da, kârın belirlenen asgari düzeye ulaştığı takdirde şirket kârının %20’sine hak kazandığını belirtti.
Kaliforniya eyaleti şirket kayıtlarına göre, ACD-TI, TI Capital tarafından yönetiliyor ve Ghandour tarafından yönetiliyor.
Beyannamede, kâr paylaşımı düzenlemesinin, Barrack’ın şirkete sağladığı hizmetlerin karşılığı olduğu belirtildi.
Barrack ayrıca, 2024 yılında bu girişimle ücretli bir danışmanlık görevi üstlendiğini OGE’ye bildirdi. Bildirimde, kendisine ödeme yapılıp yapılmadığı veya ne kadar ödeme aldığı belirtilmemiş.
Senato onay oturumundan üç hafta önce, 7 Mart 2025 tarihli ayrı bir imzalı etik anlaşmasında Barrack, ACD-TI Oakley’i satmak yerine elinde tutacağı varlıklar arasında listelemişti.
On yıllardır Irak ham petrolünü Suriye’nin Akdeniz kıyılarına taşıyan tarihi Kerkük-Banyas boru hattı, 1980’lerin başından itibaren ara sıra kesintilere maruz kaldı ve 2003’teki ABD’nin Irak işgalinden sonra hizmet dışı kaldı.
Boru hattını yeniden faaliyete geçirme yönündeki askıya alınmış planlar, bu yıl ABD’nin saldırısı altında İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki trafiği kısıtlayarak petrol fiyatlarını yükseltmesiyle yeni bir ivme kazandı.
Ağustos ayında birkaç kaynak Reuters’a, boru hattının inşasının en az dört yıl süreceğini ve 15 milyar dolara mal olacağını söylemişti.
TI Capital’i bu bölgesel projeye dahil etme fikri, Mayıs ayında Los Angeles’ta düzenlenen Milken Enstitüsü Küresel Konferansı’nda Barrack tarafından gündeme getirildi.
ABD’nin İran’a karşı sürdürdüğü savaşın şiddetini artırdığı bir dönemde, Barrack ve Ghandour konferansta sadece davetlilerin katılabildiği bir panele de katıldılar ve burada Orta Doğu’da yeni enerji tedarik hatlarına duyulan ihtiyacı daha genel hatlarıyla ele aldılar.
Milken Enstitüsü sözcüsü, panel tartışmasının basına kapalı olduğunu belirterek ayrıntıları paylaşmayı reddetti.
Barrack, en azından 2020 yılından beri Ghandour ile iş ilişkisi içindeydi. İki adam, o yıl 250 milyon dolarlık bir “blank-check” SPAC kurmuştu.
Fakat Barrack, 2021 yılında Birleşik Arap Emirlikleri’nin kayıt dışı temsilcisi olarak faaliyet gösterdiği suçlamasıyla tutuklandıktan sonra bu yapı feshedildi. Barrack, 2022 yılında beraat etti.
Irak kabinesi, Temmuz ayı sonlarında TI Capital’i, Irak’ın en büyük gelişmemiş rezervlerinden biri olan Akkas gaz sahasını değerlendirmek üzere UCC Holding ve ConocoPhillips ile oluşturulan başka bir konsorsiyumun parçası olarak atadı.
Şirket, internet sitesinde ayrıntılara girmeden Suriye’nin Tartus limanındaki projelerde yer aldığını iddia ediyor. Suriye liman idaresi, TI Capital ile ilgili sorulara yanıt vermedi ve Reuters, şirketin Tartus’taki rolünü doğrulayamadı.
Barrack’a yakın bir kişi, büyükelçinin, ABD Başkanı Donald Trump’ın Irak ve Suriye’yi ABD’ye yaklaştırma bölgesel stratejisinin uygulanmasında Ghandour’a güvendiğini söyledi.
Kaynak, “Ziad, seçilmiş adam. Barrack tarafından özenle seçildi,” dedi.
Diplomasi
Nobel Barış Ödülü Güney Afrikalı hukukçu Navi Pillay’e verildi

Bu yılki Nobel Barış Ödülü, barış ve uluslararası hukukun ilerletilmesine yönelik çalışmaları nedeniyle eski BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Navi Pillay’e verildi. Toplam 287 adayın gösterildiği ödülün para kısmı, 125. yıl dolayısıyla 12 milyon İsveç kronuna çıkarıldı.
2026 Nobel Barış Ödülü, eski Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Yüksek Komiseri ve Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesinin eski başkanı Güney Afrikalı hukukçu Navanethem “Navi” Pillay’e verildi.
Norveç Nobel Komitesinin Oslo’da yaptığı açıklamada, ödülün Pillay’e “barışın ve uluslararası hukukun ilerletilmesine yönelik çabaları” gerekçesiyle takdim edildiği kaydedildi.
Güney Afrika Cumhuriyeti doğumlu ve Hint kökenli olan Pillay, ülkesindeki avukatlık kariyeri boyunca apartheid karşıtı eylemcileri savundu, dönemin hükümetinin uyguladığı işkence ve baskı politikalarını ortaya çıkardı.
Güney Afrika Yüksek Mahkemesine atanan ilk beyaz olmayan kadın yargıç unvanını alan Pillay, 2003-2008 döneminde Uluslararası Ceza Mahkemesinde (UCM) yargıçlık, 2008-2014 döneminde ise BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği görevlerini yürüttü.
Komiteye bu yıl barış ödülü için 208 kişi ve 79 kuruluş olmak üzere toplam 287 aday gösterildi. Nobel Komitesi, aday listeleri ile müzakere kayıtlarını 50 yıl boyunca gizli tutuyor.
Trump’a yine ödül yok
Nobel Barış Ödülü, 2025 yılında Venezuela muhalefet lideri María Corina Machado’ya verildi. Komite, Machado’nun “Venezuelalıların demokratik haklarını geliştirme çabalarını” ve “diktatörlükten demokrasiye adil ve barışçıl geçiş mücadelesini” gerekçe gösterdi.
Bu karar Beyaz Saray’ın tepkisini çekti. Ödül için ismi geçen ancak seçilmeyen ABD Başkanı Donald Trump adına açıklama yapan Beyaz Saray İletişim Direktörü Steven Cheung, Nobel Komitesinin “siyaseti barışın önüne koyduğunu” savundu ve Trump’ın barış anlaşmaları yapmayı ve savaşları sona erdirmeyi sürdüreceğini ifade etti.
Machado, Ocak 2026’da Beyaz Saray’da gerçekleşen görüşmede Nobel madalyasını Trump’a takdim etti.
Norveç Nobel Komitesi, madalyanın verilmesinin ödülün hukuki statüsünü değiştirmediğini, ödülün geri alınamayacağını, paylaştırılamayacağını veya devredilemeyeceğini, resmi sahibinin Machado olarak kaldığını vurguladı.
Ödül, 2024 yılında Hiroşima ve Nagazaki atom bombası mağdurlarını temsil eden Japon kuruluşu Nihon Hidankyo’ya takdim edildi.
2023 yılında ise İran’daki kadın hakları mücadelesi nedeniyle karar anında cezaevinde olan İranlı insan hakları savunucusu Nergis Muhammedi ödüle layık görüldü. 2021’de ödülü alan Rus gazeteci Dmitriy Muratov ise Rusya’nın modern tarihinde bu ödülü alan tek kişi olmayı sürdürüyor.
Nobel Barış Ödülü 125 yaşında
İlk kez 1901’de verilen Nobel Barış Ödülü, diğer kategorilerden farklı olarak Norveç’te belirleniyor.
Ödül töreni her yıl Alfred Nobel’in ölüm yıl dönümü olan 10 Aralık’ta Oslo’da düzenleniyor.
Ödülün 125. yılı dolayısıyla Nobel Vakfı, para ödülünü 1 milyon İsveç kronu (yaklaşık 101 bin dolar) artırarak 12 milyon krona (yaklaşık 1,2 milyon dolar) çıkardı.
Komite kurallarına göre ödül tutarı birden fazla kazanana paylaştırılabiliyor ve bir ödülü en fazla üç kişi alabiliyor.
Diplomasi
Eritre ordusu sınır hattını geçerek Etiyopya’nın Tigray bölgesine girdi

Eritre ordusunun, sınırı geçerek Etiyopya’nın kuzeyindeki Tigray bölgesinde yer alan Adigrat kasabasına girdiği ve Mekelle yönünde ilerlediği bildirildi. Etiyopya ordusu ile TPLF arasında 23 Eylül’de yeniden başlayan çatışmaların ardından geçen ay diplomatik ilişkilerini kesen Addis Ababa ile Asmara arasındaki gerilimin bölgesel savaşa dönüşmesinden endişe ediliyor.
Eritre ordusunun, sınırı geçerek Etiyopya’nın kuzeyinde yer alan Tigray bölgesine girdiği bildirildi. Etiyopya ordusu ile Tigray Halk Kurtuluş Cephesi (TPLF) arasında yeniden başlayan çatışmaların daha geniş bir bölgesel savaşa dönüşme riski taşıdığı kaydedildi.
Fransız haber ajansı AFP’nin yerel kaynaklara dayandırdığı bilgilere göre, Eritre askerleri Tigray’ın kuzeyindeki Adigrat kasabasını kontrol altında tutuyor ve güneydeki Mekelle kentine doğru ilerliyor. Etiyopya ordusu ile TPLF güçleri arasındaki çatışmaların iki hafta önce, 23 Eylül’de başladığı aktarıldı.
Eritre güçlerinin Mekelle istikametinde ilerlediği öne sürülüyor
Etiyopya ordusunun yanında savaşan yerel milis grubunun komutanı Gebreigziabher Beyene, Eritre askerlerinin kendi üniformaları ve ağır silahlarla donatılmış halde Tigray’a girdiğini açıkladı. Beyene, Eritre yönetiminin çatışmaların kendi topraklarına yayılmasını engellemek amacıyla güçlerini bilinçli olarak Tigray içine konuşlandırdığını ifade etti.
AFP’ye konuşan yerel bir yetkili, Eritre askerlerinin günlerdir Adigrat’ta kaldığını ve halkın büyük endişe duyduğunu kaydetti. Bir görgü tanığı ise büyük kamyonlar, devriye araçları ve askeri taşıtlarla donatılan Eritre birliklerinin ağır silahlar taşıyarak güneye yöneldiğini aktardı.
Oslo New University College bünyesinde görev yapan Kjetil Tronvoll, ajansa yaptığı değerlendirmede, “Eritre için kuzey Tigray’da stratejik derinliği ve bir tampon bölgeyi korumak, Etiyopya ordusunu Tigray topraklarında karşılamak ve onunla orada savaşmak hayati önem taşıyor” görüşünü dile getirdi.
Addis Ababa ile Asmara arasındaki diplomatik ilişkiler kesildi
Etiyopya, 2020-2022 döneminde TPLF’ye karşı yürüttüğü ve yaklaşık 500 bin kişinin öldüğü tahmin edilen iç savaşta Eritre ile müttefik oldu. Ancak Addis Ababa yönetimi güncel süreçte Eritre’yi TPLF’ye destek vermekle suçluyor.
Eritre yönetimi ise denize kıyısı olmayan Etiyopya’nın, TPLF ile yaşanan çatışmaları gerekçe göstererek Kızıldeniz’e ulaşmak amacıyla kendi topraklarını ele geçirmesinden endişe ediyor. Bu gerilimlerin ardından Addis Ababa ile Asmara yönetimleri geçen ay diplomatik ilişkilerini tamamen kesti.
Hafta sonunda Etiyopya ordusu TPLF güçlerini Mekelle kentinden çıkardı. TPLF unsurlarının çatışmaya girmeden şehirden uzaklaştığı belirtildi. AFP, Eritre birliklerinin Tigray’a girme gerekçesinin, TPLF güçlerinin sınıra doğru çekilmesi durumunda savaşın Eritre içine taşınmasını önlemek olduğunu kaydetti.
Kızıldeniz’e erişim anlaşmazlığı gerilimi artırıyor
Eritre, 1993 yılında Etiyopya’dan ayrılarak resmi bağımsızlığını kazandı; iki ülke 1998-2000 yıllarında geniş çaplı bir sınır savaşı verdi. 2018’de ilişkilerin düzelmesi, 2020-2022 çatışmalarında Eritre’nin Etiyopya ordusunun yanında yer almasını sağlamıştı.
The Washington Post gazetesinin aktardığı değerlendirmelere göre, iki ülke arasındaki ilişkilerin yeniden kopmasında Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed’in Kızıldeniz’e çıkış talepleri etkili oldu. Ahmed, Etiyopya’nın denize erişim sağlamasını “kaçınılmaz ve varoluşsal” bir mesele olarak nitelendiriyor.
Eritre’nin 1991’de fiilen bağımsızlığını elde etmesiyle birlikte Etiyopya, Kızıldeniz kıyısındaki Assab Limanı’nın kontrolünü yitirmişti. Etiyopya, bu tarihten itibaren dış ticaret taşımacılığını komşu ülke Cibuti üzerinden yürütmek zorunda kaldı.
Dünya Basını2 hafta önceTarihçi Emmanuel Todd: Avrupa Rusya konusunda tehlikeli bir fanteziye kapıldı
Diplomasi2 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Görüş1 hafta önceEast-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog
Asya2 hafta önceKuzey Kore’den Batı hava savunmasını zorlayacak yeni taktik
Asya1 hafta önceÇin akaryakıt ihracatını durdurdu: Küresel pazarda tedarik daralıyor
Dünya Basını1 hafta önceÇin büyük güç kavramının anlamını nasıl dönüştürmek istiyor?
Asya2 hafta önceJapon iş dünyası heyeti Pekin’i ziyaret ederken Çin ‘tarihten ders çıkarma’ uyarısı yaptı
Dünya Basını1 hafta önceYarım trilyon dolarlık balon: Süper zeka söylemi gerçek zararları gizliyor









