Bizi Takip Edin

Diplomasi

IMF, “yeni millileştirme dalgası”na dikkat çekti

Yayınlanma

IMF, devletlerin özel sektör girişimlerini (millileştirme) son 50 yılda görülmemiş bir hızla ele geçirdiğini öne sürerek, “bu seferki durum farklı” dedi.

Fon’un “Finance & Development” (F&D) dergisinde Nicholas Mulder imzasıyla yayımlanan makalede, “Hükümetler, son 50 yılın en hızlı temposuyla özel şirketleri ve kaynakları kontrol altına alıyor. Geçtiğimiz yüzyılda yaşanan sayısız kamulaştırma dalgasına bakıldığında, bu değişim dünyanın iktisadi manzarasını değiştirecek,” deniyor.

2020 yılından bu yana, her kıtadaki hükümetlerin hem kendi vatandaşlarının hem de yabancı yatırımcıların elindeki mülkleri kamulaştırdığını hatırlatan Mulder, Fransa ve Almanya’nın kamu hizmetleri ve elektrik şirketlerini devraldığının; Fransa’nın Avrupa’nın en büyük tersanesini devlet kontrolü altına aldığının; Birleşik Krallık’nın ise demiryollarını ve çelik üretimini millileştirdiğinin altını çiziyor.

Rusya’nın Şubat 2022’den bu yana limanlarda, fabrikalarda ve tüketim sektöründeki işletmelerde 48 milyar dolardan fazla varlığa el koyduğunu belirten tarihçi, ABD’nin de ülkenin tek yerli nadir toprak element üreticisinde çoğunluk hissesi elde ettiğini; ayrıca giderek artan sayıda ülkenin lityum, altın, uranyum, nikel ve hatta palmiye yağı gibi yabancı sermayeli kaynaklara el koyduğunu vurguluyor.

Mulder, “Değerlemeler konusunda tartışmalar olsa da, yalnızca 2016 ile 2026 yılları arasında 239 milyar ile 544 milyar dolar değerindeki varlıklar millileştirildi,” diye yazıyor.

Mulder şöyle devam ediyor:

“Jeopolitik istikrarsızlık, emtia piyasalarındaki aksaklıklar ve yenilenebilir enerji alanındaki gelişmeler, bu devralma süreçlerini tetikliyor. Ayrıca, giderek daha fazla hükümetin müdahaleci iktisat politikalarını benimsemesi nedeniyle, mevcut millileştirme dalgasının azalacağına dair herhangi bir işaret görülmüyor. Bu devralmalar, küresel iktisadi ve finansal entegrasyonu değiştirecek ama yavaşlatmayacak. Bunun yerine, uluslararası ticaret ve yatırımdaki uzun vadeli eğilimleri yeniden şekillendirebilirler.”

IMF için yazan tarihçi, bunun son 100 yıl içindeki dördüncü büyük millileştirme dalgası olduğunu söylüyor. Mulder’a göre millileştirmelerin hızı ve zamanlaması genellikle “siyasi aciliyet, parasal koşullar ve sermaye hareketliliğinin birleşimini” yansıtır.

Buna göre ilk dalga, 1930’larda Büyük Buhran döneminde yaşandı. İkinci dalga ise, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından birçok ülkenin karma ekonomi sistemlerini kurmaya başlamasıyla 1940’ların sonlarında başladı. 1970’lerde ise sömürgecilikten kurtulma süreci, Bretton Woods döviz kuru sisteminin sona ermesi, enerji krizleri ve enflasyonist baskılar üçüncü dalgayı tetikledi.

Millileştirmelerin biçim ve içerik açısından önemli bir çeşitliliğe sahip olduğunu savunan yazar, bunların hepsinin “devletin mülkiyet iddiası” anlamına gelmediğini hatırlatıyor:

“Bazı durumlarda devletin rolü, zorla satış yoluyla varlıkların bir özel mülk sahibinden diğerine devredilmesini kolaylaştırmak olmuştur. Bazı devralmalar tam anlamıyla müsadere niteliğindeyken, diğerleri tazminatlı müzaderedir. Hepsi de özel mülkiyeti ulusal kontrol altına almak ve devlet ile sermaye arasındaki ilişkiyi yeniden müzakere etmek için siyasi ve hukuki araçlardan yararlanır.”

“2020’lerde yükselen millileştirme dalgasının ayırt edici özelliği nedir?” diye soran Mulder, öncelikle “her biri bir öncekinden daha büyük olan” önceki üç dalganın tarihçesini ele alıyor.

1930’lardaki birinci dalga: Büyük Buhran’a yanıt

Mulder’a göre 1870’lerden 1930’lara kadar süren entegre dünya ekonomisi iki temele dayanıyordu: Göreli serbest ticaret ve uluslararası altın standardı.

Bu politikalar, büyük ölçekli yabancı yatırım akışlarının önünü açtı ve Fransa, Almanya ve Birleşik Krallık gibi zengin ekonomiler, kendi GSYİH’larının yüzde 50 ile 160’ı arasında değişen büyük yurtdışı sermaye stokları biriktirdiler.

Birinci Dünya Savaşı bu sınır ötesi sermaye yatırımlarının büyük bir kısmını erozyona uğratmış olsa da, savaş küresel piyasa entegrasyonunu yok etmedi. Aksine, 1920’lerde yeniden canlanan altın standardı altında uluslararası yatırım ve ticaretin bir kez daha genişlediği dönemde, dünya ekonomisini ABD’nin büyümesi etrafında yeniden yönlendirdi.

Yazara göre Büyük Buhran, serbest ticareti ve sermaye akışlarını sona erdirdi ve ilk küresel millileştirme dalgasını tetikledi. 1928–29 yıllarından itibaren, emtia fiyatlarında, ardından borsalarda ve dünya ticaretinde, son olarak da uluslararası para düzeninde birbirini izleyen bir dizi kriz yaşandı.

Finansal sistemin çöküşünü önlemek için birçok ülkede devlet, bankacılık sistemlerinin tamamını veya bir kısmını devraldı. 1931 ile 1935 yılları arasında ABD, finansal sermayenin yaklaşık üçte birini millileştirdi; Almanya’da ise banka sermayesinin yarısından fazlası devlet mülkiyetine geçti. İtalya, 1931’den 1933’e kadar özel sektöre ait sanayi ve finans varlıklarının yüzde 20’sini kamulaştırdı. Devlet mülkiyeti, havacılık endüstrisini ve demiryollarını kamulaştıran Fransa’da; kömür madenlerini kamulaştıran Birleşik Krallık’ta; ve yabancı sermayeli petrol şirketlerini devralan Bolivya ile Meksika’da genişledi.

Mulder’a göre bu önlemler “genellikle acil bir krize yanıt”tı ve bazıları daha sonra geri alındı. Ne var ki, dönemin en gelişmiş ekonomilerinde gerçekleşmiş olmaları nedeniyle, gelişmekte olan ekonomiler üzerinde önemli bir “kolaylaştırıcı etki” yarattılar.

Dahası, küresel ticaret ve sınır ötesi krediler dramatik bir şekilde daraldı ve birçok hükümet sermaye kontrolleri uyguladı. Bu gelişmeler, sermaye kaçışını tetikleme veya uluslararası piyasalardan tepki görme korkusu olmaksızın, nispeten düşük maliyetle millileştirmelerin yapılmasına imkân sağladı.

1930’lardaki millileştirme dalgası, küresel iktisadi ve finansal çöküşün bir belirtisiydi. Kısa vadede iflasları önledi ama aynı zamanda ulusal pazarları bölünmüş hale getirdi ve uluslararası ticareti ve yatırımı azalttı.

Zamanla, devletin mülkiyet payının artması, hükümetlere politika belirleme konusunda daha fazla özerklik kazandırdı ve İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda yeni bir uluslararası iktisadi düzene katkıda bulunmalarına imkân sağladı.

1940’lardaki ikinci dalga: Sermaye kaçışı riski olmadan millileştirme

Mulder’ın aktarmına göre İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Avrupa, Latin Amerika ve Asya ekonomilerinde yeni bir kamulaştırma dalgası yaşandı.

Büyük ölçekli kamu yatırımlarının özel piyasa mekanizmalarıyla bir arada var olduğu karma bir iktisadi model ortaya çıktı. 1944’te Bretton Woods’ta kurulan sabit döviz kuru sistemi, uluslararası finansal istikrar sağladı; bu da sermaye kaçışı riskini azaltarak millileştirmelere yardımcı oldu.

Birçok ülkede yüksek enflasyon, hükümetlerin özel hissedarları satın almak için en uygun anı seçmelerine imkân tanıdı. Ayrıca hükümetler millileştirmeleri tahvil ihracı yoluyla finanse ettikleri için, enflasyon borçların reel maliyetini düşürmeye de yardımcı oldu.

Bu şekilde Birleşik Krallık, İngiltere Merkez Bankası ile havacılık, kömür, telefon, ulaştırma, elektrik, gaz ve demir-çelik sektörlerini millileştirdi. Fransa, Banque de France’ı; banka mevduatlarının yüzde 80’ini elinde bulunduran özel finans kurumlarını; kömür, elektrik ve telefon sektörlerini; ve birkaç büyük sanayi dalını devraldı.

Benzer millileştirmeler Arjantin, Avusturya, Brezilya, Çekoslovakya, Hindistan, Endonezya, İran, İtalya, Japonya ve Doğu Avrupa’daki sosyalist devletlerde de gerçekleşti.

Bu ikinci millileştirme dalgası, sektörel açıdan daha geniş kapsamlı, gelişim açısından daha sistematik ve 1930’lardaki “aceleci adımlara” kıyasla daha kademeli bir şekilde uygulandı.

IMF için yazan tarihçiye göre bu durum, özel yatırımcıların beklentilerini ayarlamasına olanak tanıdı, iktisadi dalgalanmayı azalttı ve millileştirmelerin savaş sonrası ilk üç on yıldaki hızlı büyümeyi aksatmasını engelledi.

Büyük bir fark yaratan unsurlardan biri, Avrupa ekonomilerinin esas olarak kendi vatandaşlarına ait mülkleri devralmış olmasıydı. Bu, süreci siyasi kurumlar aracılığıyla yönetebilecekleri ve böylece “daha fazla istikrar ve demokratik meşruiyet” sağlayabilecekleri anlamına geliyordu. 

Buna karşılık, gelişmekte olan ekonomiler Batılı yatırımcıların mülklerini devraldığında riskler daha büyüktü ve diplomatik anlaşmazlıklar, hatta doğrudan çatışmalar gerçek bir olasılıktı.

Savaş sonrası millileştirme dalgası, dünya ekonomisi için önemli bir katalizör rolü oynadı. Devlet işletmeleri, yatırım için büyük meblağları harekete geçirmede öncülük etti ve gelişmiş ekonomiler genelinde hızlı iktisadi büyümeyi tetiklemeye yardımcı oldu:

“Kaynak tahsisinde kaçınılmaz verimsizlikler olsa da, yatırım öncelikleri üzerindeki siyasi kontrol açısından buna denk bir kazanç elde edildi. Millileştirilmiş mülkiyet seviyesi yüksek olan ülkeler, 1970’lere kadar özel sektör yatırımlarının daha fazla olduğu ekonomilere göre daha düşük performans göstermedi.”

1970’lerdeki üçüncü dalga: Gelişmekte olan ülkelerde millileştirmeler

Mulder, birinci ve ikinci millileştirme dalgalarının, “Batı ve Kuzey Atlantik ülkelerinin dünya ekonomisine hakim olduğu dönemde” gerçekleştiğini vurguluyor.

Savaşın ardından Avrupa imparatorluklarının dağılmasıyla egemen devletlerin sayısı da arttı ve BM’ye üye ülke sayısı 1945’teki 51 ülkeden 1970’e kadar 127’ye yükseldi.

Bu yeni ulusal ekonomiler, küresel iş bölümünde kendilerine bir yer edinmeye çalıştı ama birçok Latin Amerika, Afrika ve Asya’daki emtia ihraç eden ülke hâlâ yabancı sermayeye bağımlıydı.

Mulder’a göre iki “şok” millileştirmelerde bir artışa yol açtı: İlki, Bretton Woods sisteminin sona ermesiydi. Başkan Richard Nixon’ın Ağustos 1971’de doları devalüe etmesi, ihracat gelirlerini dolar cinsinden elde eden emtia üreticileri için bir şok yarattı.

Petrol üreticisi ülkeler, değer kaybeden dolardan daha fazla gelir payı elde etmek amacıyla yabancı sermayeli petrol şirketlerindeki hisselerini artırdı.

1973 petrol krizi, enerji ve maden fiyatlarında muazzam bir artışa neden oldu; bu da doğal kaynaklara sahip ülkeleri emtia patlamasından yararlanmaya heveslendirdi.

Mulder’ın aktardığı Stephen Kobrin’in araştırması, temellük sürecinin hızlandığını gösteriyor: Bu süreç 1975’te zirveye ulaşmış ve 28 ülke 83 millileştirme gerçekleştirmiş ki bu, ortalama olarak her dört günde bir millileştirme anlamına geliyor.

1971 ile 1980 yılları arasında, gelişmekte olan ekonomiler en az 26 milyar dolarlık yabancı mülkiyetindeki varlığı millileştirdi. Bu rakam, 1980 yılında gelişmekte olan dünyadaki toplam doğrudan yabancı yatırımın yüzde 11’ine denk geliyordu.

Mulder’a göre üçüncü millileştirme dalgası, öncekilerden daha geniş kapsamlı, daha uzun süreli ve söz konusu kaynaklar açısından daha değerliydi.

İlk millileştirmelerin başarısı, diğer ekonomileri de benzer müdahalelerde bulunmaya teşvik etöişti. Para ve enerji şoklarının yol açtığı enflasyon ise, sahiplere yapılan ödemelerin reel olarak daha ucuz hale gelmesi nedeniyle millileştirmeleri kolaylaştırdı.

Böylelikle Latin Amerika, Afrika ve Orta Doğu ekonomileri, 1970’ler boyunca kaynak temellerinin büyük bir kısmını millileştirebildi.

Öte yandan Mulder, tarihin en büyük millileştirme dalgasının, 1979’dan itibaren Federal Rezerv tarafından benimsenen daraltıcı para politikalarıyla sona erdiğini hatırlatıyor: Bu politikalar enflasyonu düşürdü ve küresel büyümeyi yavaşlattı.

Mulder’a göre 1970’lerdeki millileştirme dalgasının en önemli uluslararası iktisadi etkisi, yarattığı kamu borcu yüküydü.

Gelişmekte olan ekonomilerin çoğu yatırımcılara tazminat ödediği için dış borç yükümlülükleri arttı.

1980’lerin başında faiz oranları hızla yükseldiğinde, bu durum onları büyük refinansman risklerine maruz bıraktı ve Jamaika’dan Zaire’ye kadar uzanan bir dizi borç krizini tetikledi. 

Sonraki yıllarda, sermaye piyasaları daha entegre hale geldikçe ve hükümetler kamu borcunu azaltmanın yollarını aradıkça, millileştirilmiş birçok varlık yeniden özelleştirildi.

2020’lerdeki dördüncü dalga:

Mulder’a göre mevcut millileştirme dalgası, 2008 küresel finans krizinin ardından ve birkaç büyük finans kurumunun acil olarak devralınmasıyla başladı.

Bu adımların çoğu, şirketlerin yeniden özel sektöre satılmasıyla geri alınsa da, 2010’ların sonlarından bu yana daha kalıcı millileştirmeler de yaşandı.

Bunlardan bazıları, 2020 COVID-19 salgını ve Ukrayna savaşıyla tetiklenen 2022 emtia fiyatlarındaki artış gibi büyük küresel arz ve talep şoklarına verilen tepkilerdi.

Diğer el koymalar ise “iklim değişikliği” gibi daha geniş kapsamlı sorunları ele almayı amaçlıyor. Örneğin, yenilenebilir teknolojiler için kullanılan minerallerin millileştirilmesi, ihracatçı ülkelerin fiyat avantajlarından yararlanmasını sağlayabilir.

Devralmaların bir başka türü ise “milli güvenlik” kaygılarını ve hükümetlerin stratejik rekabet açısından hayati öneme sahip kaynakları kontrol etme arzusunu yansıtıyor.

Mulder’a göre jeopolitik millileştirmeler, stratejik rakipler arasındaki doğrudan yabancı yatırımları daha riskli hale getirecek. 

Fakat yazara göre bu, küresel iktisadi ve finansal entegrasyonu genel olarak azaltmayacak. Bunun yerine, “jeopolitik olarak uyumlu” bloklar içinde daha fazla ticaret, kredi ve yatırım akışı gerçekleşebilir; tarafsız devletler ise kendilerini güvenilir aracılar ve yatırım için güvenli destinasyonlar olarak konumlandırarak yabancı sermayeyi çekebilirler.

Yazar, millileştirme süreçlerinin “geniş kapsamlı dış ve iç faktörlere tepki verdikleri için” sıklıkla dalgalar halinde gerçekleştiğine dikkat çekiyor: Emtia fiyatları yükseldiğinde, ihracat gelirlerinden daha büyük bir pay elde etme olasılığı cazip hale gelir. Başarılı millileştirme örnekleri, bu tür politikaların diğer ülkeler için ne kadar kolay ve cazip olduğunu gösterir. Bu “örnekleme etkisi”, millileştirme süreçlerinin tarihsel olarak neden dalga benzeri, döngüsel hareketler halinde kümelendiğini açıklamaya yardımcı olur.

Mulder, değerlendirmesini şöyle sonlandırıyor:

“Hükümetler, tazminatlı satın alımların reel maliyetlerinin daha düşük olduğu enflasyon dönemlerinde daha kolay millileştirme yapabilirler. Gelgelelim sermaye hareketliliğinin artması, yatırımcılara daha fazla çıkış seçeneği sunarak ve hükümetleri kısıtlayan piyasa tepkilerini hızlandırarak genellikle millileştirmeleri dizginler. Tarihsel olarak yüksek sermaye piyasası entegrasyonuna rağmen günümüzde millileştirmelerin artması, devralmaları destekleyen güçlü makroekonomik ve jeopolitik güçlere ve jeoekonomik parçalanma çağında millileştirmelerin iktisadi siyasetin hayati bir aracı olduğu yönündeki artan siyasi inanca işaret ediyor.”

Diplomasi

Pakistan-Suudi Arabistan anlaşmasında neler vardı?

Yayınlanma

Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında Mekke’de imzalanan ortak savunma paktının ayrıntıları tartışılmaya devam ediyor.

Eylül 2025 yılında İslamabad ile Riyad arasında imzalanan “Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması”, Türkiye’nin de dahil olduğu üçlü paktın zemini olarak gösteriliyor.

Geçen nisan ayında Drop Site’ta Murtaza Hussain imzasıyla yayınlanan makale, ikili anlaşmanın gizli kalan yönlerini ortaya seriyordu.

Pakistan-Suudi Arabistan savunma anlaşmasının ayrıntıları hiçbir zaman kamuoyuna açıklanmadı, hatta Pakistan parlamentosunda bile görüşülmedi.

Haberde, Pakistan’ın hem İran hem de ABD ile iyi ilişkiler içinde ve Suudi Arabistan’dan gelen mali desteğe büyük ölçüde bağımlı olduğu hatırlatılıyor.

Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan savunma anlaşması: Birine yönelik saldırı tümüne yapılmış sayılacak

İslamabad-Riyad savunma işbirliği 1980’li yıllara uzanıyor

11 Nisan Cumartesi günü, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in İslamabad’da İranlı liderlerle müzakereler yürüttüğü sırada, Suudi Savunma Bakanlığı, savunma anlaşması kapsamında Pakistan’ın savaş uçakları da dahil olmak üzere kuvvetlerini Suudi Arabistan’a gönderdiğini duyurmuştu.

Açık kaynaklı istihbarat gözlemcileri, Pakistan’ın aslında aralık ve ocak ayları boyunca askeri teçhizatın hava nakliyesini gizlice sürdürdüğünü belirtmişti.

Drop Site’a göre, İslamabad’da önemli müzakerelerin yapıldığı bir günde gelen bu açıklama, İran’a yönelik bir baskı biçimi olarak görülebilirdi.

Dikkat çeken bir nokta ise, Pakistan hükümetinin bu sevkiyatlarla ilgili herhangi bir açıklama yapmamış olmasıydı.

Pakistanlı yetkililer, 1980’lerden beri çeşitli şekillerde yürürlükte olan bir anlaşmaya zaman zaman atıfta bulunsa da, anlaşmanın ayrıntıları büyük ölçüde gizli kalmıştı.

Pakt, 14 Aralık 1982 tarihinde iki ülke arasında imzalanan gizli bir mutabakatla başlamıştı. 30 Temmuz 2005 tarihinde ise “Askeri İşbirliği Anlaşması” (MCA) başlıklı revize edilmiş bir versiyon imzalanmıştı.

Drop Site tarafından bir kopyası elde edilen gizli 2005 anlaşması, MCA’nın amacının “eğitim, personel görevlendirme, savunma üretimi ve teknoloji transferi, deneyim paylaşımı, silah, teçhizat, yedek parça ve askeri sağlık hizmetlerinin satın alınması gibi alanlarda genişleme yoluyla iki ülke arasındaki askeri alandaki işbirliğini geliştirmek ve güçlendirmek” olduğunu belirtiyor.

Belge ayrıca, her iki tarafın da zaman içinde anlaşmayı değiştirmesine ve genişletmesine izin veren hükümler içeriyor.

2005 tarihli anlaşma önemli olmakla birlikte, ikili askeri ilişkilerin kapsamını eğitim ve teçhizat paylaşımı alanlarındaki işbirliğiyle sınırlı tutuyordu.

Anlaşma, Pakistan’ı fiili askeri harekâta katılmaya veya Suudi Arabistan’ın savunması için sorumluluk üstlenmeye mecbur etmiyordu.

Sonraki yıllarda, Pakistan’ın Riyad’a yönelik taahhütlerinin kapsamı önemli ölçüde genişleyecekti.

İmran Han, Riyad ile anlaşma imzalamak istemiyordu

Ağustos 2021’de, savunma anlaşmasına ilişkin yeni bir değişikliğin özeti, dönemin Başbakanı İmran Han’ın hükümetine gönderildi.

Bu değişiklik, anlaşmaya son derece önemli yeni bir bileşen ekleyerek, Pakistan’ı ilk kez talep edilmesi halinde Suudi hükümetinin fiziksel savunmasına katılmaya fiilen taahhüt altına alıyordu.

Pakistan’ın dış politikası uzun süredir ülkenin güçlü ordusu tarafından belirleniyor. Bu kurum, on yıllardır ülkenin “demokratik kurumlarının” yetki alanı dışında gizli anlaşmalar ve diplomatik faaliyetler yürütüyor.

Ne var ki, 2005 tarihli anlaşmaya ilişkin bu değişiklik, neredeyse bir yıl boyunca İmran Han’ın masasında bekledi.

Pakistan’ın yükümlülüklerine ilişkin tanımlama, Suudi hükümetinin talebi üzerine mücadele edilecek tehdidin dış kaynaklı mı yoksa iç kaynaklı mı olduğu sorusunu da belirsiz bırakıyordu.

Hassas bilgileri tartışmak için isimsiz kalmak isteyen iki eski yetkiliye göre, Han, Pakistan ordusunu yabancı bir savaşa katılmaya mecbur kılacak bir anlaşmayı imzalamaktan çekiniyordu.

Değişiklik metninde şöyle belirtiliyordu:

“İkinci taraf [Pakistan], birinci tarafın talebi üzerine, birinci tarafın güvenlik, emniyet, egemenlik, toprak bütünlüğü ve çıkarlarını etkileyen herhangi bir tehditle mücadele etmesine destek olmak üzere, kuvvetlerini Suudi Arabistan Krallığı’na göndermekle yükümlüdür. Bu tür düzenlemelerin ayrıntılarını netleştirmek üzere, her iki taraf arasında bir protokol imzalanacak ve bu anlaşmaya eklenecektir.”

Belgenin metni, Pakistan’a kapsamlı yükümlülükler getirirken, Suudi Arabistan’ı herhangi bir somut karşılıklı destek taahhüdüne bağlamamıştı.

Bunun yerine, Suudi Arabistan yıllar boyunca Pakistan’ın istikrarsız ekonomisine mali destek sağlıyordu.

Krallık şu anda Pakistan Merkez Bankası’nda 5 milyar dolardan fazla mevduata sahip ve bu mevduatlar periyodik olarak yenileniyor.

Ağustos 2021 ile Nisan 2022 arasında, Pakistan ordusuna yakın yorumcular, Riyad’a yönelik politika konusunda hükümete sürekli baskı uyguladılar.

Hatta nlaşmayı imzalamakta tereddüt etmeye devam eden Han’ın, ülkenin Suudi Arabistan ile ilişkilerini mahvettiğini iddia ettiler.

Han’ın önde gelen eleştirmenlerinden Najam Sethi, o dönemde yazdığı bir köşe yazısında, “[Eski Kara Kuvvetleri Komutanı] General Kamer Cavid Bajwa, İmran Han’ın ihlalleri nedeniyle veliaht prens Muhammed bin Selman’ın kırılan kalbini yatıştırmak için Krallık’a sayısız kez ziyaretlerde bulundu” diye yazıyordu.

Anlaşmanın karşılıklı savunma maddesindeki belirsizlikler

2025 SMDA’yı duyuran Suudi Arabistan-Pakistan ortak basın açıklamasına göre, “Anlaşma, her iki ülkeden birine yönelik herhangi bir saldırının her ikisine de yönelik bir saldırı olarak kabul edileceğini belirtmektedir.”

Fakat bu tür bir karşılıklılığın hangi koşullarda devreye gireceği belirsizliğini koruyor. Suudi Arabistan’ın bir çatışma durumunda Pakistan’a askeri yardım sağlama kapasitesi sınırlı.

İslamabad’ın başlıca stratejik rakibi, Riyad ile yakın siyasi ve iktisadi bağlara sahip olan Hindistan olmaya devam ediyor.

Pakistan ayrıca şu anda Afganistan ile zaman zaman şiddetlenen bir çatışmanın içinde ve Suudi Arabistan bu savaşta Pakistan’a maddi yardım sağlamadı.

Drop Site’a göre sayısız özel anlaşmaya rağmen, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında anlamlı bir güvenlik işbirliğini fiilen hayata geçirme konusunda zorlu bir geçmiş bulunuyor.

2015 yılının başlarında Suudi Arabistan, Yemen’i işgal etmek üzere bir askeri koalisyon kurdu. Bu koalisyon, Suudiler ve Körfez müttefikleri tarafından tanınan hükümeti başkent Sana’dan çıkmaya zorlayan Ensarullah hareketini (Husiler) hedef alıyordu.

O dönemde Riyad, bu grupla mücadelede yardımcı olması için Pakistan’dan savaş gemileri, uçaklar ve kara birlikleri sağlamasını istedi.

Bu talep, on yıllardır süren mali desteğe ve 2005 tarihli MCA’nın imzalanmasının bu tür bir işbirliğini mümkün kılacağı varsayımına dayanıyordu.

Fakat net bir ikili çerçeve bulunmaması ve ülkeyi Yemen’de giderek çirkinleşen bir iç savaşa dahil etmek istememesi nedeniyle, dönemin Başbakanı Navaz Şerif konuyu Pakistan parlamentosuna havale etti.

Nisan 2015’te, partiler arası nadir görülen bir demokratik uzlaşma örneği sergileyen Pakistan Ulusal Meclisi, Yemen savaşına askeri katılımı reddeden ve arabuluculuk rolünü mümkün kılmak için tarafsızlık çağrısı yapan bir karar aldı.

Oylama, Riyad için utanç vericiydi ve Suudi-Pakistan ilişkileri için bir şok oldu.

İran savaşı anlaşmanın sınırlarını gösteriyor

İran savaşı, anlaşmanın uygulanıp uygulanamayacağı ve nasıl uygulanabileceği sorusunu bir kez daha gündeme getirdi.

2025 yılında imzalanan savunma paktının mevcut hali şimdiden sorgulanmaya başlandı. Zira Pakistan, şu anda Pakistan halkı arasında geniş destek gören İran’ı hedef alan bir askeri çatışmaya dahil olmaktan çekiniyor.

Pakistan ordusunun karar alma süreçlerine aşina olduğu belirtilen bir kaynak, 28 Mart’ta Pakistan’ın arabuluculuk çabalarını konu alan bir Financial Times makalesinde, “Suudi anlaşması bizim için bir sorun haline geliyor,” diye belirtiyordu.

Bu yorumlar, Pakistan’ın anlaşmadan ne elde etmeyi beklediğine de ışık tuttu:

“Bunun caydırıcılık karşılığında nakit olması gerekiyordu. Fakat Suudi Arabistan’dan yeni bir yatırım almadık ve caydırıcılık da başarısız oldu.”

İran, Tahran’a yönelik saldırılara destek veren ve Suudi askeri tesislerinde konuşlanmış ABD güçlerine sayısız saldırı düzenledi.

6 Nisan’da, kendi enerji altyapısına yönelik İsrail saldırılarına misilleme olarak İran, Suudi Arabistan’ın Cübeyl petrokimya kompleksini de bombaladı.

Bu kompleks, dünyanın en büyük sanayi komplekslerinden biri olup, bazı raporlara göre Suudi GSYİH’sinin %7’sini oluşturuyor.

Şu an için bu konuşlandırma büyük ölçüde sembolik nitelikte ve savaşın genel seyrine hemen bir etkisi olması pek olası görünmüyor.

Drop Site’a isimsiz kalmak koşuluyla konuşan bir Pakistanlı askeri uzman, Suudi topraklarındaki bu konuşlandırmanın mevcut senaryoda sınırlı bir fayda sağladığını belirtmişti.

İran, Arap Yarımadası’na kara saldırısı düzenlemiyor ve düzenlemesi de beklenmiyor. Pakistan’ın füze ve insansız hava aracı savunmasına vereceği destek de, Riyad’ın halihazırda yararlandığı ABD kaynaklı savunma desteğine pek bir katkı sağlamayacaktı.

Tamamen savunma amaçlı olan anlaşmanın mevcut şartları uyarınca, Suudi Arabistan, Pakistan’dan İran’a karşı –Suudi topraklarından bile olsa– misilleme yapmasını talep edemiyor.

İran’dan Pakistan topraklarından başlatılacak bir saldırı da olası görünmüyor ve muhtemelen SMDA’nın kapsamı dışında kalacak.

Pakistan’daki Şii nüfus kritik önemde

İran ile sınırlı bir çatışma bile Pakistan içinde siyasi açıdan son derece hassas bir konu olacak.

Bu durum, Pakistan’ı İsrail liderliğindeki koalisyonun tarafına yerleştirecek ve bu bağlılık, birçok Pakistanlı arasında son derece popüler olmayan bir tutum olacak.

Ayrıca, sınırında halihazırda iki düşman ülkeyle karşı karşıya olan bir ülke için “stratejik bir kabus” olacak ve Tahran ile ilişkilerin bozulması halinde tamamen kuşatılma riskini doğuracak.

Pakistan’da İslamabad ile Tahran arasında güçlü bir köprü görevi gören geniş bir Şii nüfus bulunuyor ve bu çatışma, hükümetle gerginliği artırdı.

Mart ayı sonlarında, savaşla ilgili endişelerini dile getiren önde gelen Şii din adamlarıyla yapılan bir toplantıda, Genelkurmay Başkanı Asım Münir’in toplananlara “İran’ı seviyorsanız, İran’a gidin” dediği bildirilmişti.

Şii partilerin çatı örgütü olan Müslüman Birlik Hareketi’nin başkan yardımcısı Seyid Ahmed İkbal Rizvi, kaydedilen bir açıklamada şu şekilde karşılık verdi:

“Genelkurmay başkanının sözlerine cesurca yanıt veriyoruz: Ülkemizi seviyoruz ama bu savaş doğru ile yanlış arasında. Biz doğru tarafta, İran’ın yanındayız.”

Bu bağlamda, İslamabad’ın barış elçisi olarak hareket etme konusundaki kararlılığını sürdürmesi, kendi çıkarlarını da tehlikeye atabilecek stratejik bir felaketi önleme çabası olarak mantıklı.

Müzakerelerin çöküşünün ertesi günü yaptığı açıklamada, Pakistan Dışişleri Bakanı Muhammed İshak Dar, Pakistan’ın Washington ile Tahran arasındaki uçurumu kapatmanın bir yolunu bulmaya devam edeceği umudunu dile getirdi.

Dar, “Tarafların ateşkes taahhütlerini sürdürmeleri zorunludur. Pakistan, İran ile ABD arasındaki iletişimi ve diyaloğu kolaylaştırmak için bugüne kadar üstlendiği rolü önümüzdeki günlerde de oynamaya devam edecektir,” demişti.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Çin, Elbridge Colby’nin ziyaretine yeşil ışık yakmıyor

Yayınlanma

Uzun süredir Çin konusunda sert bir tutum sergileyen Pentagon politika şefi Elbridge Colby, Pekin yönetimi tarafından pek hoş karşılanmıyor.

Colby, Pekin’e yapacağı resmi ziyaretle iyi niyet gösterisinde bulunmak istese de Çin hükümeti karşılık vermiyor.

Bu çabaları yakından takip eden iki kaynağın POLITICO’ya aktardığına göre, Colby aylardır Çin hükümetinden ülkeye ziyaret daveti almaya çalışıyor.

Bu kapsamda Savunma Bakanlığı yetkililerinden Çinli meslektaşlarıyla yapacakları toplantılarda bu talebini gündeme getirmelerini de istedi. Fakat şu ana kadar bu çabalar sonuçsuz kaldı.

Bu kaynaklara göre, Pentagon yetkilisi, karşılıklı gümrük vergileri, ihracat kısıtlamaları ve Tayvan Boğazı ile Güney Çin Denizi’ndeki giderek daha agresif hale gelen Çin askeri faaliyetleri nedeniyle artan gerilimler yüzünden geçen yıl çalkantıya giren ilişkilerin istikrar kazanmasına yardımcı olmak için Çin gezisini kilit öneme sahip görüyor. 

Ne var ki bu, ilk Trump yönetimi döneminde Pekin’i Amerika’nın en büyük tehdidi olarak ön plana çıkaran stratejinin oluşturulmasına katkıda bulunan Colby için de önemli bir yön değişikliği anlamına geliyor.

Bir kaynak, “Şu anda bir numaralı hedefi, Çin Ulusal Savunma Üniversitesi’nde konuşma yapmak ve toplantılarda herkesi bu konuyu gündeme getirmeye zorluyor. Bu konuya takıntılı,” dedi.

Colby’nin hayal kırıklığı, yönetimin Pekin’e yönelik çelişkili mesajlarının, zaten kırılgan olan ABD-Çin ilişkilerini ne kadar karmaşık hale getirdiğini vurguluyor.

NATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby

Örneğin Başkan Donald Trump, Çin lideri Xi Jinping’i “bir dost” olarak nitelendirirken, aynı zamanda onu 2020 başkanlık seçimlerine müdahale etmekle suçladı.

Çinli yetkililer, özellikle Trump yönetiminin aralık ayında onayladığı Tayvan’a rekor düzeyde 11 milyar dolarlık ABD silah satışı konusunda oldukça hoşnutsuz.

İlk Trump yönetiminde Savunma Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı olarak görev yapan Randy Schriver, Pekin’in Colby’ye soğuk davranmasının nedenlerinden birinin de bu olduğunu söyledi.

Schriver, Çinli hükümet yetkililerinin geçen ay kendisine “Tayvan’a silah satışıyla ilgili daha önceki bir karar” nedeniyle ABD’li yetkilinin Pekin’de ağırlanma planlarının ertelendiğini söylediklerini aktardı

Fakat Çinli yetkililer hâlâ Colby ile bir ziyaret ve Savunma Bakanı Pete Hegseth ile ayrı bir ziyaretin takvimini belirlemek için çalışıyorlar.

Schriver, Çinli yetkililerin bu bilgiyi, kendisinin ABD-Çin Ekonomi ve Güvenlik İnceleme Komisyonu heyetinin bir parçası olarak Pekin’de bulunduğu sırada paylaştıklarını da ekledi.

Elbridge Colby: ABD’nin Asya’daki hedefi, kimsenin hegemon olamayacağı bir düzen

Çin’in Colby’yi davet etmekte isteksiz davranması, iki büyük güç arasındaki üst düzey savunma ziyaretlerinin giderek seyrekleştiği bir dönemde gerçekleşiyor.

Çin ordusu, iki eski savunma bakanının görevden alınmasına yol açan ve iki ülke arasındaki üst düzey askeri yetkililer arasındaki iletişimi zorlaştıran büyük çaplı bir tasfiye sürecinin ortasında bulunuyor.

Hegseth, Biden yönetimi döneminde uluslararası konferansların kenarında düzenlenen türden toplantıları Çinli muhataplarıyla gerçekleştiremedi.

Mayıs ayında Trump ile birlikte yaptığı Çin ziyareti, 2018’de James Mattis’ten bu yana bir ABD savunma bakanı tarafından yapılan ilk ziyaretti.

Yine de, Pasifik’teki savunma hamlelerini ele almak üzere daha alt düzeyde görüşmeler bu yılın başlarında gerçekleşti.

Trump’a yakın Elbridge Colby: Tüm askeri gücümüzü Doğu Avrupa’ya aktarmayacağız

Konunun hassasiyeti nedeniyle diğerleri gibi isminin açıklanmaması istenen ikinci kaynak, Colby’nin “ilişkilere yönelik savunma politikası önceliklerini” ortaya koymak için Pekin’e gitmeyi sabırsızlıkla beklediğini söyledi.

Bu kaynak, politika şefinin bunu Çin’e odaklanmayı sürdürme görevinin bir parçası olarak gördüğünü ve bu görevin “Halk Kurtuluş Ordusu ile diyalogların devamını desteklemeyi” de içerdiğini belirtti.

Ziyaretin ertelenmesi protokol meselesi de olabilir. Yakın geçmişte hiçbir Pentagon politika şefi tek başına Pekin’e seyahat etmedi.

Ayrıca, bakanlıktaki rolü ile Çin’in askeri yapısı arasındaki uyumsuzluk da çabaları zorlaştırıyor.

ABD-Çin askeri ilişkileri konusunda uzman eski bir Pentagon yetkilisi, “Çin’de Bridge’in [Colby] muadili yok. Bu her zaman bir sorun olmuştur,” dedi.

Hegseth kasım ayında yaptığı açıklamada, kendisi ile Çinli muadili Amiral Dong Jun’un, “ortaya çıkabilecek sorunları çözmek ve gerilimi azaltmak için ordular arası iletişim kanalları” oluşturma konusunda anlaştıklarını duyurmuştu.

Pentagon’da Asya-Orta Doğu ayrışması

Fakat yönetim, Çin’i ulusal güvenlik tehdidi olarak görme eğilimini de pekiştirdi. Çin menşeli robot ve insansız hava araçlarının ithalatını yasakladı ve gelişmiş yapay zeka teknolojisinde kullanılan çiplerin ihracatını kısıtladı.

Hegseth ise Colby’nin Pekin’e yapacağı seyahatin değeri konusunda şüpheci görünüyor.

Bir kaynak, “Hegseth, Colby’nin bu seyahati yapması gerektiği konusunda kararsız,” dedi.

Pekin’in, Colby’nin geçmişteki açıklamaları nedeniyle ona karşı özellikle temkinli davranması muhtemel.

Uzun süredir görev yapan bu ABD’li yetkili, 2021 yılında yayımlanan kitabında Çin’in ABD’nin küresel hakimiyetini elinden almaya çalıştığını ve ABD’nin bir mücadeleye hazırlıklı olması gerektiğini savunmuştu.

Colby ayrıca 2024 yılında “Çin’in savaşa hazırlandığı ampirik bir gerçektir” uyarısında bulunmuş ve ABD’nin “Çin ile bir çatışma olasılığını, tam da bunu önlemek amacıyla öncelikli olarak ele alması” gerektiğini belirtmişti.

Politika şefi, Pekin ile sürtüşmeleri azaltmaya yönelik yönetim çabaları doğrultusunda bu mesajını yumuşattı.

Colby, Güney Kore’de ABD’nin Hint-Pasifik savunma öncelikleri üzerine yaptığı bir konuşmasında Tayvan’a atıfta bulunmaktan kaçındı.

Trump’ın dış siyaset danışmanı Colby: Çin, Rusya’dan daha tehlikeli

Bunun yerine Pekin’e, ABD’nin “rejim değişikliği” peşinde olmadığını garanti etti ve “Çin’in gurur verici tarihine” saygılarını sundu.

Politika şefinin güvenilirliği, geçen yıl bazı ABD müttefiklerini hayal kırıklığına uğratan ve Beyaz Saray’ın bazı kesimlerini hazırlıksız yakalayan bir dizi hızlı politika hamlesi sonrasında büyük darbe aldı.

Bunlar arasında Ukrayna’ya bazı hava savunma füzelerinin sevkiyatının dondurulması ve ABD’nin Birleşik Krallık ve Avustralya ile imzaladığı nükleer denizaltı anlaşmasının gözden geçirilmesi yer alıyordu.

Kongre’deki her iki parti de, ofisinin şeffaflık eksikliğinden dolayı hayal kırıklığını dile getirdi.

Ülkenin üst düzey askeri liderlerini yetiştiren Çin Ulusal Savunma Üniversitesi’nde yapılacak bir konuşma, Colby’ye iki ülke arasındaki ilişkiler konusunda yönetimdeki başlıca isim olma fırsatı verecek.

Colby’nin planlarına aşina olan ilk kaynak, “Başarılı bir ziyaret, Trump nezdinde, yönetimin stratejik istikrar politikasının mimarı olarak konumunu güçlendirecek,” dedi.

Fakat Pekin’in, bu Pentagon yetkilisine görüşlerini dile getirmesi için yüksek profilli bir platform sunması için pek bir nedeni yok.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan savunma anlaşması: Birine yönelik saldırı tümüne yapılmış sayılacak

Yayınlanma

Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan Orta Doğu’da askeri gerilimlerin ve çatışmaların arttığı bir dönemde güvenlik işbirliğini derinleştiren ortak bir savunma anlaşması imzaladı. Anlaşma, üç devletten herhangi birine karşı gerçekleştirilecek silahlı saldırının hepsine karşı yapılmış sayılacağını hükme bağladı.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan cuma günü Mekke’de düzenlenen üçlü zirvede ortak bir savunma anlaşması imzalayarak kolektif güvenliği güçlendirme, savunma işbirliğini derinleştirme ve bölgede ve ötesinde barış ile istikrarı destekleme taahhüdünde bulundu.

“Mekke Ortak Savunma Anlaşması”, El-Safa Sarayı’nda düzenlenen zirvede Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif tarafından imzalandı.

Türkiye Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre anlaşma, üç ülkenin uzun yıllara dayanan tarihi bağları, İslami dayanışması, ortak stratejik çıkarları ve yakın savunma işbirliği temelinde kolektif güvenliklerini güçlendirme yönündeki ortak kararlılığını yansıtıyor.

Anlaşma, herhangi bir saldırı eylemine karşı kolektif caydırıcılığı güçlendirmeyi amaçlıyor ve üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının tümüne yapılmış bir saldırı olarak kabul edilmesini öngörüyor.

Anlaşma ayrıca üç ülke arasındaki savunma işbirliğinin tüm alanlarda geliştirilmesini öngörüyor.

Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdülaziz el Suud, Erdoğan ve Şerif’i zirve için Suudi Arabistan’da ağırladı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan cuma günü Suudi Arabistan’a giderek Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile bir araya geldi. Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ise ülkenin Genelkurmay Başkanı Asım Münir ile birlikte bir gün önce Suudi Arabistan’a gelerek Mekke’de umre ziyareti yaptı.

İran ve müttefikleri, ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a karşı savaş başlatarak bölgede gerilimi tırmandırmasından bu yana Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerini hedef alıyor ve bu ülkelerin enerji sevkiyatlarını engelliyor.

Üç ülkenin ortak açıklamasına göre anlaşma, herhangi bir saldırı eylemine karşı kolektif caydırıcılığı güçlendirmeyi amaçlıyor ve üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının tümüne yönelik saldırı sayılmasını öngörüyor.

Ortak açıklamada “Mekke Ortak Savunma Anlaşması” kapsamında tarafların üstlendiği yükümlülüklerin ayrıntıları belirtilmedi. Ancak anlaşmanın kolektif güvenliği güçlendirmeyi ve bölgede ve ötesinde barış, güvenlik ve istikrarı teşvik etmeyi amaçladığı kaydedildi.

Reuters’a konuşan bir Türk yetkili, “Pakt bir kolektif savunma maddesi içeriyor. Tamamen savunma amaçlı ve yalnızca savunma amacıyla karşılıklı destek taahhüdünde bulunuyor” dedi.

Yetkili ayrıca anlaşmanın belirli bir aktöre karşı yöneltilmediğini, diğer bölge ülkelerinin katılımına açık olduğunu ve mevcut hiçbir ikili ya da çok taraflı düzenlemeyi geçersiz kılmadığını veya bunların yerine geçmediğini belirtti.

Bununla birlikte üç ülke, uzun süredir müttefikleri olan ABD’nin bölgesel çalkantıları kontrol altına almakta zorlandığı bir dönemde hem İsrail’in giderek artan saldırganlığından hem de İran’ın genişleyen etkisinden endişe duyuyor.

Güçlü siyasi sembolizm

Suudi Arabistan merkezli düşünce kuruluşu Körfez Araştırma Merkezi Başkanı Abdulaziz Sager, “Zirvenin siyasi sembolizmi önemli. Müslüman dünyasının en etkili üç ülkesi, belirsizliğin arttığı bir dönemde bir araya geliyor. Bu, bölgesel ve orta ölçekli güçlerin güvenlik meselelerinde daha yakın koordinasyon kurmaya yönelik artan isteğini gösteriyor” dedi.

Sager, “Üçlü mekanizma kurumsallaştırılır ve somut işbirliğine dönüştürülürse, üç ülkenin ortak diplomatik ve savunma ağırlığını güçlendirebilir ve aynı zamanda daha fazla bölgesel dinamiğe dayanan bir güvenlik mimarisinin ortaya çıkmasına katkıda bulunabilir” diye konuştu.

Türkiye, NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip. Körfez’in en güçlü ülkesi olan Suudi Arabistan dünyanın en büyük petrol ihracatçılarından biri konumunda. Pakistan ise nükleer silaha sahip tek Müslüman ülke.

İran faktörü

Suudi Arabistan, savaşın 28 Şubat’ta başlamasından bu yana ABD üslerine ev sahipliği yaptığı için İran’ın yanı sıra Yemen’deki Husi müttefikleri ve Irak’taki Şii milisler tarafından hedef alındı.

Çatışma, savaş öncesinde küresel enerji arzının yaklaşık beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’ndaki gemi trafiğinin büyük bölümünü de durdurdu.

Suudi Arabistan açısından son üç yıldaki Orta Doğu çatışmalarının sonuçları daha ağır oldu. Çatışmalar ülkenin petrol ihracatını ve iddialı kalkınma planlarını tehlikeye atarken, uzun yıllardır dayandığı ABD güvenlik şemsiyesinin güvenilirliği konusunda da ciddi soru işaretleri doğurdu.

Üst düzey bir Suudi yetkili perşembe günü Reuters’a yaptığı açıklamada, ülkenin İran’ın yönlendirmesiyle hem Iraklı milislerden hem de Husilerden yakın zamanda koordineli saldırılar beklediğini söyledi. Bu durum yeni ittifakın bu saldırılara nasıl karşılık vereceğine dair soru işaretleri ortaya atıyor.

İran’a yakın Welayet News, anlaşmayı Suudi Arabistan’ın yardım talebi olarak nitelendirdi. Haberde şu yorumlara yer verildi: “Yemen merkezli Ensarullah’ın ‘ablukaya karşı abluka, tırmanışa karşı tırmanış’ denklemi Suud’u zora soktu. Suud’un girişimleriyle bugün Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında savunma ittifakı imzalanması öngörülüyor.”

Türkiye ve Pakistan önemli çapta doğrudan saldırılardan kaçınmış olsa da her iki ülke de kendi güvenliklerini ve ekonomik durumlarını tehdit eden çatışmaların yatıştırılmasını istiyor.

Reuters’ın mayıs ayında bildirdiğine göre Pakistan Suudi Arabistan’a yaklaşık 8 bin asker, savaş uçakları, insansız hava araçları ve bir hava savunma sistemi konuşlandırdı ve Körfez genelinde daha kapsamlı güvenlik ilişkileri geliştirmeye yöneldi.

Reuters’ın temmuz ayında bildirdiğine göre Pakistan ayrıca enerji işbirliği ve yatırımlar karşılığında Kuveyt ile genişletilmiş bir güvenlik anlaşması konusunda müzakerelere başladı.

AP ajansı da, anlaşmanın Türkiye’nin İran, Lübnan ve Gazze’deki çatışmalar nedeniyle İsrail’le ilişkilerinin gerildiği bir dönemde duyurulduğuna dikkat çekti.

Eski İsrailli yetkili: Türkiye Suudi Arabistan istedi diye Husilerle savaşmaz

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasındaki savunma anlaşmasını değerlendiren İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi’nin eski başkanı Prof. Jacob Nagel, Suudi Arabistan’ın göründüğü kadar güçlü olmadığını söyledi ve “kağıttan kaplan” benzetmesi yaptı.

The Jerusalem Post’a konuşan Nagel, “Şunu anlamak gerekiyor: Suudi Arabistan, sahip olduğu tüm servete ve silahlara rağmen büyük ölçüde kağıttan bir kaplan. Çok fazla silahı ve çok fazla parası var ancak askeri açıdan günü kurtaracak kapasiteyi bile yönetemiyor” dedi.

Nagel, Türkiye’nin anlaşma kapsamında Suudi Arabistan’ı savunup savunmayacağı konusunda ise, “Türklerin, sırf Husiler Suudilere saldırdı diye donanmalarını gönderip Husilere saldıracağını düşünmüyorum. Bu, bölgeye ilişkin gerçekçi bakışımla kesinlikle örtüşmüyor” ifadelerini kullandı.

Nagel’e göre Suudi Arabistan bu nedenle alternatif arayışında.

“Suudi Arabistan hem mali açıdan hem de güvenlik açısından ciddi sıkıntı içinde olduğunu anlıyor. Son savaşlardan önce bile şaşırtıcı bir adım atarak İran’la anlaşma imzaladıklarını gördük. Bunu, korktukları ve somut İran tehdidine, ayrıca İran’ın Orta Doğu genelindeki milislerine karşı kendilerini açıkta hissettikleri için yaptılar.”

Nagel şöyle devam etti:

“Suudilerin sorunu, en gelişmiş ekipmanlara, uçaklara ve istihbarat imkanlarına sahip olmalarına rağmen bu gücü sahada etkili biçimde nasıl kullanacaklarını bilmemeleri. Bu nedenle Pakistan veya Türkiye ile yeni ittifaklara ilişkin bütün bu söylemlere ciddi bir ihtiyatla yaklaşmak gerekiyor.”

Nagel ayrıca,“Bu daha çok Amerikan yönetimi üzerinde baskı kurmayı amaçlayan diplomatik bir manevra” değerlendirmesini yaptı.

“Suudiler ABD’nin tutumundan hayal kırıklığına uğramış durumda. Özellikle Batı’da füze ve önleyici mühimmat stoklarında tespit ettikleri yetersizlikler ışığında, Şii eksenine karşı yürütülen mücadelede yalnız kalmayacakları mesajını vermeye çalışıyorlar” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English