Bizi Takip Edin

Ortadoğu

İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması hukuka uygun mu?

Yayınlanma

Norveç Deniz Hukuku Merkezi’nden Prof. Alexander Lott, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatmasının uluslararası hukuk açısından geçerliliğini denizde silahlı çatışma hukuku çerçevesinde inceliyor. Lott’a göre Hürmüz Boğazı’nda fiili bir deniz ablukası bulunmuyor; zira ABD ve İsrail’e ait savaş gemileri ile bazı ticaret gemileri boğazdan geçmeye devam edebiliyor. Tarafsız devletlerin gemileri ve uçakları açısından geçiş rejimi büyük ölçüde UNCLOS kapsamındaki transit geçiş hakkına ya da askıya alınamaz zararsız geçiş hakkına dayanıyor. İran ise boğazda transit geçiş rejiminin değil zararsız geçiş rejiminin geçerli olduğunu ileri sürüyor. Bu hukuki görüş ayrılığı, Hürmüz Boğazı’nda geçerli olan kurallar konusunda gri bir alan ortaya çıkarıyor.


Hürmüz Boğazı’nın İran tarafından kapatılmasının hukuki niteliği

Alexander Lott
EJIL: Talk!
10 Mart 2026

Bu makale, Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasının hukuki niteliğini denizde silahlı çatışma hukuku perspektifinden değerlendiriyor. Tarafsız devletlerin hakları bağlamında, Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail’in İran’a karşı hukuka aykırı biçimde başlattığı ve halen devam eden uluslararası silahlı çatışma sırasında Hürmüz Boğazı’ndan ve üzerindeki hava sahasından geçiş rejiminin nasıl uygulanmaya devam ettiğini ele alıyor.

Savaşan taraflar olan Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve İran Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne (UNCLOS) taraf değil. Bu hukuki çerçevede, barış zamanında bu devletlerin savaş gemileri ve askeri uçaklarının geçişi ile uçuşları bakımından transit geçiş hakkının geçerli olduğunu kesin biçimde tespit etmek zor. Hürmüz Boğazı’nda ticaret gemilerine yönelik son saldırılar ise çoğunlukla hedef seçme hukuku ve deniz ablukası hukuku çerçevesinde tartışılıyor.

Boğazın özellikleri ve petrol tankerlerine yönelik saldırılar

UNCLOS’un III. bölümünün sistematik yorumuna göre uluslararası boğaz; iki geniş deniz alanını birbirine bağlayan, uluslararası seyrüsefer için kullanılan doğal bir deniz geçidi. Ayrıca kıyıdan kıyıya ya da esas hatlardan esas hatlara ölçüldüğünde genişliği 24 deniz milini aşmamalı ve uluslararası seyrüsefer bir anlaşma kapsamında güvence altına alınmalı. Hürmüz Boğazı bu tanıma uyuyor. Bunun nedeni, boğazın tam ortasında İran ile Umman’ın karasularının kısa bir kesitte üst üste gelmesi. En dar noktada boğazın genişliği 20 deniz mili.

Hürmüz Boğazı’ndaki trafik ayırma düzeni (TSS) 1973’te kabul edildi ve 1979’da Uluslararası Denizcilik Örgütü (IMO) tarafından revize edildi. Bu nedenle dünya üzerindeki en eski TSS uygulamalarından biri. Bu düzenleme, küresel petrol talebinin yaklaşık beşte birinin taşındığı ve yoğun gemi trafiğine sahne olan bu deniz alanında güvenli seyrüsefer için büyük önem taşıyor. Deniz yolları ve TSS ticaret gemileri için zorunlu. Ancak ABD Deniz Harekât Hukuku Komutanlık El Kitabı‘na göre (s. 2-9) egemen bağışıklığı bulunan gemiler için zorunlu değil. Buna rağmen uygulamada savaş gemilerinin de bu düzeni takip etmesi tavsiye ediliyor.

İran daha önce Hürmüz Boğazı’nda yabancı tankerleri gözaltına almak için TSS kurallarını kullanmıştı. Birleşik Krallık’ın 2019’da Cebelitarık Boğazı’nda İran’a ait Grace 1 tankerine el koymasının ardından İran güçleri, TSS kurallarının ihlal edildiği iddiasıyla Birleşik Krallık bayraklı ve İsveç’e ait Stena Impero tankerini Hürmüz Boğazı’nda durdurmuştu. Yine 2019’da İran’ın Panama bayraklı ve Japonya’ya ait bir petrol tankerine, ayrıca Marshall Adaları bayraklı ve Norveç’e ait başka bir petrol tankerine zarar veren mayın saldırılarının arkasında olduğu şüphesi gündeme gelmişti. 2024’te ise İran, Portekiz bayraklı ve İsrail’e ait MSC Aries adlı konteyner gemisini boğazda durdurdu.

ABD ve İsrail’in saldırısından sonraki bir haftadan kısa sürede Hürmüz Boğazı ve çevresinde dokuz ticaret gemisinin saldırıya uğradığı bildirildi. Bu bağlamda Başkan Donald Trump, “Gerekirse ABD Donanması Hürmüz Boğazı’ndan geçen tankerleri mümkün olan en kısa sürede eskort etmeye başlayacak” ifadelerini kullandı. ABD ya da İsrail savaş gemileri gerçekten ticaret gemilerine bölgede eskortluk yapmaya başlarsa San Remo El Kitabı‘nın 60(d) kuralı uyarınca bu gemiler düşman ticaret gemisi ve askeri hedef sayılabilir. El Kitabı’nın 61. kuralı ise bu gemilere yönelik herhangi bir saldırının 38 ile 46. kurallar arasında yer alan temel ilkeler çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini açıklıyor. Halen güncellenen San Remo El Kitabı, denizde silahlı çatışma hukukuna ilişkin teamül hukukunu yansıtan temel kaynaklardan biri kabul ediliyor.

Benim değerlendirmeme göre ABD ve İsrail savaş gemilerinin Hürmüz Boğazı’nda sürekli devriye gezmesi daha muhtemel. Bu durum İran’ı ticaret gemilerine saldırmaktan caydırabilir. Böyle bir senaryoda savaş gemileri ticaret gemilerine eskortluk yapmaz ve gemiler konvoy halinde ilerlemez. Buna benzer bir durum kısa süre önce Finlandiya Körfezi’nde yaşandı. Rus savaş gemileri bölgede devriyeye başladı ve Finlandiya ile Estonya’nın bayraksız ve demir sürükleyen tankerlerine yönelik denetim faaliyetlerini caydırmayı amaçladı. Ancak Rusya’nın görevi, Ukrayna’nın ticaret gemilerinin düşman savaş gemisiyle konvoy halinde ilerlediği iddiasıyla bu gemileri hedef alabileceği bir durumu doğurmamaya dikkat edecek şekilde planlandı.

Ayrıca tarafsız bayrak taşıyan bir tankerle Hürmüz Boğazı’ndan taşınan petrol, eğer düşman ordusunun askeri araçlarında veya diğer askeri faaliyetlerinde kullanılacaksa bu ticaret gemisini askeri hedefe dönüştürebilir. Ek Protokol I‘in 52(2). maddesi uyarınca (ABD bunun teamül hukuku niteliğini kabul ediyor) İran, İsrail’e veya ABD’ye gönderilen ve askeri harekatlarını desteklemek için kullanılacak petrolü taşıyan tankerleri hedef alabilir. Hukuken bu tür “ithal tankerleri” farklı değerlendirilir ve San Remo El Kitabı’nın 60(b) veya 60(g) kuralları kapsamında askeri hedef sayılabilir. Bu doktrine göre İsrail’e petrol taşıyan bir tanker Hürmüz Boğazı’nda İran tarafından hedef alınabilir.

Basra Körfezi’nde abluka var mı?

İran’ın uluslararası seyrüsefer açısından kritik bir boğazı kapatması kimi yorumlarda fiili abluka olarak tanımlandı. Oysa abluka, düşman devlete ait veya onun kontrolü altındaki belirli kıyı bölgelerine tüm devletlerin gemi ve uçaklarının giriş çıkışını etkili biçimde engelleme anlamına geliyor. İran-Irak savaşı sırasında 1980-1988 arasında her iki taraf da birbirine karşı ilan edilmemiş bir abluka uygulamıştı. Bugün ise İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması etkili değil. En azından ABD ve İsrail savaş gemileri, denizaltıları ve askeri uçakları boğazdan geçmeye ve üzerinde uçmaya devam edebiliyor. Ayrıca bazı Çin şirketlerine ait tankerlerin uyarılara rağmen boğazdan geçmeyi sürdürdüğü aktarılıyor.

Peki İran hukuken Hürmüz Boğazı’nda deniz ablukası uygulayabilir mi? Bunun yanıtı büyük ölçüde Basra Körfezi kıyılarının tamamının (İran hariç) düşman devletin yani ABD’nin parçası ya da kontrolü altında olup olmadığına bağlı. Bir yandan İran’ın saldırıları Basra Körfezi’ndeki her Arap ülkesini hedef aldı. Öte yandan bu durum söz konusu ülkelerde ABD askeri üslerinin bulunmasıyla açıklanabilir. Varsayımsal olarak ABD Basra Körfezi’ndeki Arap ülkelerinin kıyılarını kontrol ediyor olsaydı İran tüm Arap kıyılarına karşı abluka ilan edebilirdi. Ablukanın belirleyici ölçütü etkinlik. San Remo El Kitabı’nın 95. kuralına göre hiçbir gemi ya da uçağın ablukayı ihlal etmesine izin verilmemesi gerekiyor. Oysa devam eden uluslararası silahlı çatışmada İran’a ait savaş gemilerinin büyük kısmı batırıldı. Bu durum İran’ın Hürmüz Boğazı’nda etkili bir abluka kuramadığını gösteriyor.

Devam eden uluslararası silahlı çatışmada tarafsız devletler açısından olumlu olan, Hürmüz Boğazı’nda bir abluka bulunmaması. Bu nedenle tarafsız gemi ve uçakların uluslararası boğazdan geçmeye ve üzerinden uçmaya devam edip edemeyeceği hukuken Hürmüz Boğazı’ndaki geçiş rejimiyle belirleniyor. Uçaklar bakımından sorun şu noktada düğümleniyor: Hürmüz Boğazı transit geçiş rejimine mi yoksa askıya alınamaz zararsız geçiş rejimine mi tabi. İkinci durumda hava araçları için uçuş hakkı tanınmıyor. Bununla birlikte transit geçiş rejiminin uygulanabilirliği konusunda da bazı çekinceler var.

Hürmüz Boğazı’nda transit geçiş hakkı

Hürmüz Boğazı, Basra Körfezi’ndeki münhasır ekonomik bölgeleri Umman Denizi’ndeki münhasır ekonomik bölgelerle birleştiriyor. Bu durum UNCLOS’un 37. maddesinde yer alan transit geçiş rejiminin uygulanma şartlarını karşılıyor. Transit geçiş, UNCLOS’un III. bölümünde belirtilen koşullara bağlı olarak seyrüsefer ve uçuş serbestisinin kullanılmasına izin veriyor.

Silahlı çatışma sırasında da deniz alanlarına ilişkin UNCLOS hükümlerinin büyük bölümü yürürlükte kalıyor. Bu hem tarafsız hem de savaşan devletler için geçerli. Devletler uluslararası bir boğazdan tarafsız gemi ve uçakların güvenli geçişini sağlamakla yükümlü. Corfu Channel davasında Uluslararası Adalet Divanı’nın vurguladığı ilke de bu yönde (s. 29).

Bu ilkeye göre bir boğaz devleti ya da başka bir taraf, örneğin mayın döşeyerek uluslararası bir boğazı tarafsız gemilerin seyrüseferine geçici olarak kapatma hakkına sahip değil. Elbette düşman gemi ve uçaklarına karşı geçici kapatma mümkün. Örneğin Mısır 1956 ve 1967 yıllarında Tiran Boğazı’nı İsrail gemilerine kapatmıştı. Ancak İran Hürmüz Boğazı’na deniz mayınları döşese bile etkili bir abluka bulunmadığı sürece tarafsız gemilerin güvenli koridorlardan hızlı biçimde geçmesini sağlamak zorunda.

San Remo El Kitabı’nın 32. kuralına göre tarafsız gemiler savaşan devletlere ait uluslararası boğazlardan askıya alınamaz zararsız geçiş hakkını kullanabilir. Ayrıca 27. kural şu hükmü içeriyor: “Uluslararası boğazlardan transit geçiş ve takımada deniz yollarından geçiş hakkı, güvenli ve uygun alternatif güzergahlar sağlanmadıkça engellenemez.” Bununla birlikte Heintschel von Heinegg (s. 267, 270) uluslararası bir boğazın üzerindeki hava sahasının uluslararası silahlı çatışma sırasında tarafsız ve savaşan devlet uçaklarına kapatılabileceğini belirtiyor. Aynı yazar (s. 265) ile Caminos ve Cogliati-Bantz (s. 30) ise boğaz devletinin “en ağır koşullar” ortaya çıktığında uluslararası bir boğazdaki seyrüseferi tamamen kapatabileceğini ileri sürüyor. İran’ın şu anda karşı karşıya olduğu durumun bu kapsama girdiği savunulabilir.

Bununla birlikte etkili bir abluka olmadığı sürece transit geçiş hakkının silahlı çatışma döneminde de geçerli olması ilk bakışta Hürmüz Boğazı’ndaki tüm ticari seyrüseferin deniz savaşının gerekçesiyle askıya alınamayacağı anlamına geliyor. Ancak boğaz zararsız geçiş rejimine tabi ise bu kadar serbest bir transit düzeni uygulanmaz.

Hürmüz Boğazı’nda zararsız geçiş hakkı

İran dikkat çekici biçimde Hürmüz Boğazı’nda transit geçiş değil zararsız geçiş rejiminin geçerli olduğunu ileri sürüyor. Boğazlara özgü askıya alınamaz zararsız geçiş hakkı (UNCLOS madde 45(2)) Hürmüz Boğazı’nda ABD’nin çıkarlarını destekleyen bir düzen değil. UNCLOS’un 20. maddesine göre denizaltılar ve diğer sualtı araçları zararsız geçiş sırasında su yüzeyinde seyretmek ve bayraklarını göstermek zorunda. Ayrıca transit geçiş rejiminde yabancı uçaklar uçuş serbestisinden yararlanırken askıya alınamaz zararsız geçiş rejimi uçaklara böyle bir hak tanımıyor. Zararsız geçiş rejiminde kapsamlı sınırlamalar var (UNCLOS madde 21). Transit geçişten farklı olarak zararsız geçiş rejimi kıyı devletine karasularında zararsız olmayan geçişi önlemek için gerekli tedbirleri alma imkanı veriyor (UNCLOS madde 25(1)).

İran UNCLOS’u onaylamadı ve transit geçiş hakkı bu sözleşmeyle ilk kez ortaya çıkan yeni bir kavram. İran, transit geçiş rejiminin teamül hukukunun parçası olmadığını ve bu haktan yalnızca UNCLOS’a taraf devletlerin yararlanabileceğini belirtiyor. Ayrıca transit geçiş rejimi teamül hukuku haline gelmiş olsa bile İran’ın sürekli itiraz eden devlet statüsü nedeniyle bu rejimle bağlı olmadığı ileri sürülebilir. İran 1958 tarihli Karasuları ve Bitişik Bölge Sözleşmesi ile UNCLOS’u ve 1969 tarihli Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi‘ni imzaladı ancak onaylamadı.

İran’a benzer şekilde Hürmüz Boğazı’nın başlıca kullanıcılarından ABD ile mevcut uluslararası silahlı çatışmanın diğer tarafı olan İsrail de UNCLOS’a taraf değil. Ancak İran’dan farklı olarak ABD ve İsrail transit geçiş hakkının teamül hukuku haline geldiğini düşünüyor. James Kraska‘nın açıkladığı gibi (s. 229) UNCLOS’un hazırlık süreci incelendiğinde İran’ın 12 deniz mili genişliğinde karasuyu talep ederken Hürmüz Boğazı’nda gemi ve uçakların serbest geçişini engelleyemeyeceği yönünde bir argüman ileri sürülebilir.

Literatürde (bkz. Mahmoudi s. 348 ve Heintschel von Heinegg s. 266) 12 deniz mili karasuyu ve askıya alınamaz zararsız geçiş hakkının aksine transit geçiş hakkının teamül hukukunun parçası olup olmadığı konusunda görüş birliği yok. Bu nedenle Hürmüz Boğazı’ndaki geçiş rejimi bugün hala kısmen geminin bayrağını taşıdığı devletin UNCLOS’a taraf olup olmamasına bağlı. Çin, Japonya, Güney Kore, AB üyesi ülkeler, Birleşik Krallık, Norveç ve UNCLOS’a taraf diğer ülkeler Hürmüz Boğazı’nda transit geçiş hakkının geçerli olduğunu açıkça ileri sürebilir. Bu durum devam eden uluslararası silahlı çatışma sırasında da geçerli, ancak bu devletler tarafsızlıklarını kaybedip savaşan taraf haline gelirse durum değişebilir.

Benim değerlendirmeme göre boğaz devletleri olan İran (UNCLOS’a imza atan devlet) ve Umman (UNCLOS’a taraf devlet) sözleşmeye taraf ülkelerin Hürmüz Boğazı’ndaki transit geçiş hakkına saygı göstermek zorunda (Lott 2022, s. 166-168). Transit geçiş hakkı teamül hukukunun parçası sayılmazsa UNCLOS’a taraf olmayan ABD ve İsrail dahil diğer devletler de en azından 1949 tarihli Corfu Channel kararının ortaya koyduğu teamül hukukuna dayalı askıya alınamaz zararsız geçiş hakkını ileri sürebilir.

Sonuç

Hürmüz Boğazı’nda fiili bir abluka bulunmuyor. Hürmüz Boğazı ve çevresinde saldırıya uğrayan ticaret gemilerinin en azından bir kısmı transit geçiş hakkına sahip tarafsız ve sivil nesnelerdi. Buna karşılık bazıları faaliyetleri nedeniyle düşman ticaret gemisine ve askeri hedefe dönüşmüş olabilir. Hukuki açıdan tarafsız devletlerin gemileri ve uçakları Hürmüz Boğazı’ndan ve üzerindeki hava sahasından transit geçiş hakkını kullanmaya devam edebilir. ABD ve İsrail’in ticaret gemilerine konvoy halinde eskortluk yaparken dikkatli olması gerekir. Aksi halde normalde sivil nesne sayılması gereken gemiler İran açısından askeri hedef haline gelebilir.

Ne yazık ki boğaz devletleri ile kullanıcı devletler Hürmüz Boğazı’nda uygulanacak geçiş rejimi konusunda anlaşamıyor. Bu durum boğazın yönetimi bakımından paralel bir hukuki düzen ve gri bir alan ortaya çıkarıyor. Bunun nedeni UNCLOS’un uluslararası boğazlardaki seyrüseferi düzenleyen hükümlerinin kısmen uygulanmaması. Bu tablo bir yandan İran’ın transit geçiş rejimine itirazından, diğer yandan ABD ve İsrail dahil birçok kullanıcı devletin UNCLOS’a taraf olmama tercihinden kaynaklanıyor.

Ortadoğu

ABD, Orta Doğu’ya üçüncü uçak gemisini gönderiyor

Yayınlanma

ABD ordusu, Başkan Donald Trump’ın İran’a yönelik yeni saldırıların ufukta olabileceği uyarısında bulunmasının ardından, Orta Doğu’ya üçüncü bir uçak gemisi saldırı grubunu sevk ediyor.

Özel bir amfibi saldırı grubunu da içeren bu sevkiyat, ABD’deki ara seçimlerin yaklaşmasıyla birlikte İran’a karşı Trump’ın savaşının hızla değişen dinamiklerini vurguluyor.

Trump, savaşın birkaç hafta süreceği yönündeki ilk vaatlerine rağmen, ara seçimlerden sonra gerginliğin tırmanmasının hâlâ geçerli bir seçenek olduğunu belirtti.

Şu anda Orta Doğu’ya doğru yol alan gemi grubu, toplamda 7.000’den fazla denizci ve 2.000 Deniz Piyadesi’ni taşıyor.

Bu gruba, USS Theodore Roosevelt uçak gemisi saldırı grubu ve iki amfibi çıkarma gemisinden oluşan USS Makin Island amfibi hazırlık grubu da dahil.

Hassas askeri operasyonlar hakkında konuşmak üzere isminin açıklanmaması koşuluyla konuşan bir ABD’li yetkiliye göre, bu durum Ekim ayı sonuna kadar bölgede üç uçak gemisinin bulunacağı anlamına gelebilir.

Orta Doğu’da halihazırda bulunan personel de hesaba katıldığında, bu hamle ABD’nin deniz kuvvetleri varlığını 20.000’den fazla denizci ve deniz piyadesi ile yüzlerce uçağa ulaşacak şekilde alışılmadık derecede yüksek bir seviyeye çıkaracak.

Donanma, Nisan ayında 2003 yılından bu yana ilk kez Orta Doğu’da üç uçak gemisi saldırı grubu bulundurmuştu.

USS George HW Bush ve USS George Washington uçak gemileri, USS Boxer amfibi hazırlık grubu ile birlikte şu anda bölgede bulunuyor.

USS George Washington genellikle Pasifik Okyanusu’nda görevlendirilir fakat zorlu görev süresi boyunca mürettebatın 260 günden fazla süreyle aralıksız denizde kalmasına neden olan USS Abraham Lincoln’ün yerini almak üzere Orta Doğu’ya sevk edildi.

Theodore Roosevelt uçak gemisi saldırı grubu bölgeye ulaştığında, Washington’un Japonya açıklarına kaydırılması muhtemel.

Perşembe günü Time dergisinde yayınlanan bir röportajda Trump, yeni saldırı olasılıklarına değindi ve 3 Kasım ara seçimlerinden sonra İran’a yönelik bombardımanı yoğunlaştırmasının “mümkün” olduğunu söyledi.

Israrla sorulunca Trump, stratejisi hakkında daha fazla ayrıntıya giremeyeceğini söyledi.

Trump, “Bunu size söyleyemem çünkü bakın, siz ‘nereyi bombalayacaksınız?’ diye soruyorsunuz,” dedi.

Pazartesi günü yapılan röportajda, İran’dan gelen son ateşkes teklifini reddettiğini belirterek, “bir yıl önce onaylamayacağı şeyleri bugün de onaylamayacağını” söyledi.

Trump, örnek olarak İran’ın önemli bir enerji nakil koridoru olan Hürmüz Boğazı’nı “açma” teklifini gösterdi ama teklifin genel olarak “yeterince iyi olmadığını” belirtti.

Giderek daha fazla tepki çeken bu savaşın Kasım ayında Cumhuriyetçilerin şansını zora sokup sokmayacağu sorulduğunda Trump, ilk başta “Mümkün” diye yanıt verdi. Fakat ardından, “İran’ın nükleer silahı olmayacağı için bu durum yardımcı olmalı,” diye ekledi.

Başkan, “dünya çapında da dahil olmak üzere” “halkın %100’ünün” İran’ın nükleer saldırı kapasitesine sahip olmasına karşı olduğunu söyledi ve “Yani, bu şekilde ifade ederseniz, faydası olur. Bunu söylemezseniz, zararı olabilir,” diye konuştu.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Şam’dan yalanlama: Hizbullah ile Türkiye’de görüşmedik

Yayınlanma

Suriye Enformasyon Bakanlığı, Şam ile Hizbullah heyetlerinin gerilimi düşürmek için Türkiye’de gizlice görüştüğü yönündeki Reuters haberini yalanladı. Haberde yer alan iddiaya göre heyetler Türk istihbaratının davetiyle eylülde en az bir kez bir araya geldi ve Şam yönetimi örgüte Lübnan’a askeri müdahalede bulunmama güvencesi sundu.

Suriye Enformasyon Bakanlığı, Şam’daki yeni hükümet yetkilileri ile Lübnan merkezli Hizbullah temsilcilerinin Türkiye’de bir araya geldiği yönündeki iddiaları yalanladı.

Bakanlığa bağlı Dış Medya Dairesi, 1 Ekim’de yaptığı açıklamada, söz konusu haberlerin gerçek dışı ve dayanaksız olduğunu belirterek herhangi bir temasın gerçekleşmediğini duyurdu.

Reuters haber ajansı aynı gün yayımladığı haberde, iki tarafın aralarındaki gerilimi düşürmek amacıyla eylül ayında Türkiye’de en az bir kez gizli toplantı yaptığını aktarmıştı.

Ajans, haberini ikisi Suriyeli, biri ABD’li yetkili ve biri Hizbullah’a yakın üst düzey Lübnanlı güvenlik kaynağı olmak üzere altı kişiye dayandırdı.

Habere göre buluşma, Türk güvenlik ve istihbarat kurumlarının davetiyle düzenlendi. Toplantıda Hizbullah temsilcilerinin yanı sıra Suriye istihbaratından ve Dışişleri Bakanlığından yetkililer yer aldı.

Ajansa konuşan ABD’li kaynak, görüşmenin anlaşmazlıkları gidermeye odaklandığını ve iyi geçtiğini söyledi.

Görüşmeye katıldığı öne sürülen Suriyeli bir yetkili, tarafların birbirlerine karşı düşmanlık beslemedikleri hususunda uzlaştığını aktardı. Buna göre Şam yönetimi, Hizbullah’ı silahsızlandırma gerekçesiyle Lübnan topraklarına askeri müdahalede bulunmayacağına dair örgüte güvence verdi.

Washington ise Suriye’nin Hizbullah’a karşı harekete geçmesini istiyor. ABD Başkanı Donald Trump, Şam yönetiminin örgüte askeri saldırı düzenlemesi gerektiği yönündeki talebini kamuoyu önünde birden fazla kez paylaştı.

Haberde aktarılan uzlaşma arayışına karşın Suriyeli heyet, Hizbullah’ın sınır ötesi silah kaçakçılığını durdurmasını ve özellikle Suriye’nin güneyindeki uyuyan hücrelerini lağvetmesini talep etti.

Hizbullah ise eski Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad yönetiminin Aralık 2024’te devrilmesinden bu yana ülke topraklarında hücreleri olduğu iddiasını reddediyor.

Şam yönetimi hafta başında roket saldırısı hazırlığı içindeki bir Hizbullah hücresinin yakalandığını ileri sürmüştü. Hizbullah bu iddia karşısında, “Suriye topraklarında hiçbir şekilde varlığımız yok ve orada herhangi bir güvenlik veya askeri faaliyette yer almıyoruz” açıklamasını yaptı.

Toplantı iddiasına ilişkin sorular karşısında Türkiye Dışişleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, Suriye Dışişleri Bakanlığı ve ABD Dışişleri Bakanlığı sessizliğini korurken Hizbullah’ın basın bürosu yorum yapmaktan kaçındı.

Suriye’deki yeni iktidar yapısı ile Hizbullah arasındaki temas iddiaları, tarafların geçmişteki yoğun çatışma geçmişine dayanıyor.

Hizbullah iç savaş boyunca Esad ordusu saflarında savaştı; Heyet Tahrir eş-Şam’ın (HTŞ) çekirdeğini oluşturan Nusra Cephesi ve Ahrar eş-Şam gibi gruplarla doğrudan karşı karşıya geldi.

Esad iktidarını Aralık 2024’te deviren HTŞ, mevcut Suriye Savunma Bakanlığında belirleyici konum taşıyor.

Nusra Cephesi, iç savaşın ilk evrelerinde Lübnan’ın kuzey ve doğu sınırlarını ele geçirmiş, ardından Lübnan ordusu ve Hizbullah birliklerince bu hatlardan püskürtülmüştü. Grup aynı dönemde Beyrut dahil Lübnan genelinde bombalı saldırılar ve suikastlar düzenledi.

Esad yönetiminin çöküşüyle Hizbullah’ın Suriye’deki etkinliği sona ererken, yeni Şam güçlerinin Lübnan sınırına askeri tahkimat yaptığı kaydediliyor.

Sınıra sevk edilen askeri birlikler arasında, geçmiş çatışma döneminde ülkeye giren yabancı savaşçıların da yer aldığı belirtiliyor.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Trump’ın damadının şirketi İsrail ordusunun tedarikçisine ortak çıktı

Yayınlanma

CNN’in haberine göre Jared Kushner’ın yatırım şirketi Affinity Partners, İsrail ordusuna silah ve teçhizat sağlayan firmalarda pay sahibi olan Phoenix Financial grubunun en büyük hissedarı kalmayı sürdürdü. Kushner’ın Gazze müzakerelerinde resmi kadro almadan gönüllü diplomat olarak yer alması, şirketteki 1 milyar doları aşan hisse değeri nedeniyle tartışma yarattı.

ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner, Gazze’deki savaşın sona erdirilmesine yönelik müzakerelerde rol üstlenirken yatırım şirketi Affinity Partners üzerinden İsrailli finans grubu Phoenix Financial ile ticari bağlarını korudu.

CNN tarafından İsrail’deki mali kayıtlar incelenerek yapılan araştırma, Phoenix’in İsrail ordusuna silah, insansız hava aracı, savaş gemisi ve yıkım ekipmanı tedarik eden en az dokuz şirkette pay sahibi olduğunu ortaya koydu.

Bu şirketlerin tamamının hisse değeri geçen yıl artış kaydetti. Kuruluşların birçoğu, Gazze’deki çatışmaların ürünlerine yönelik talebi yükselttiğini açıkladı.

Affinity Partners, Trump’ın Ocak 2025’te başkanlık görevine başlamasından hemen önce Phoenix’teki payını neredeyse iki katına taşıdı.

Şirket, Temmuz 2026’da bu hisselerin dörtte birini 340 milyon doları aşkın bir bedelle elden çıkardı. Bu işlemden elde edilen gelir, satılan paylar için başlangıçta ödenen tutarın beş katını aştı.

Satışın ardından Phoenix’in en büyük hissedarı kalmayı sürdüren Affinity’nin elindeki yüzde 7,4’lük payın piyasa değeri temmuz ayı itibarıyla 1 milyar doların üzerine çıktı. Kushner, Phoenix’i daha önce şirketinin “en iyi yatırımı” olarak nitelendirmişti.

İncelenen belgelere göre Phoenix, İsrail’in en büyük savunma sanayisi şirketi Elbit Systems’e en az 265 milyon dolarlık yatırım yaptı. Elbit, İsrail ordusuna mühimmat, tank sistemleri ve askeri teçhizat temin ediyor.

İsrailli finans grubunun portföyünde İHA kameraları üreten NextVision, topçu mühimmatı tapası imal eden Reshef Technologies ve tank parçaları geliştiren Ashot Ashkelon da yer alıyor.

Phoenix ayrıca savaş gemisi üreticisi Israel Shipyards ile birlikte Boeing ve Caterpillar’da da hisse sahibi. İsrail ordusu operasyonlarda Boeing’in ürettiği uçak ve mühimmatları, Gazze’deki yıkımlarda ise Caterpillar üretimi iş makinelerini kullanıyor.

Kushner’ın şirketi Affinity doğrudan bu savunma kuruluşlarına ortak olmasa da Phoenix’in ana hissedarı sıfatıyla grubun mali kazancından pay alma imkanını koruyor.

Kushner, Trump yönetiminde resmi bir kadro almadan, gönüllü temsilci sıfatıyla diplomatik görüşmelere katılıyor. Bu konum, resmi bir kamu görevinde zorunlu tutulan mali bildirim ve çıkar çatışması yükümlülüklerine tabi olmamasını sağlıyor.

CNN, Kushner’ın yürüttüğü diplomatik temasların söz konusu yatırımları doğrudan etkilediğine dair somut bir veriye ulaşmadığını duyurdu.

Fakat Gazze müzakerelerinde görev üstlenen bir ismin, İsrail ordusunun tedarikçilerine sermaye aktaran bir grupta ana hissedar olması çıkar çatışması tartışmalarına yol açtı.

Kushner’ın avukatı, müvekkilinin Phoenix’in yönetim kurulunda yer almadığını, yatırım kararlarına müdahale etmediğini ve ticari girişimleriyle diplomatik temasları arasında bağ olmadığını savundu.

CNN ise Kushner’ın Eylül 2025’te Forbes dergisine verdiği mülakatta Phoenix yönetimiyle “çok aktif bir diyalog” sürdürdüğünü ve şirket yöneticileriyle birkaç haftada bir temas kurduğunu söylediğini aktardı.

Avukatı bu temasların tek tek yatırımlarla değil, genel piyasa eğilimleriyle sınırlı olduğunu öne sürerken diplomatik mesainin artmasıyla birlikte şirket yönetimiyle görüşmelerin seyreldiğini kaydetti.

Beyaz Saray Sözcüsü Anna Kelly, Kushner’ın şahsi ticari işlerinin gönüllü diplomatik vazifeleriyle bağlantısı bulunmadığını dile getirdi.

Phoenix ise hissedarlarına sunduğu değerin temel faaliyet performansından beslendiğini belirterek haberdeki ayrıntılı bulgular hakkında değerlendirme yapmadı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English