Bizi Takip Edin

Ortadoğu

İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması hukuka uygun mu?

Yayınlanma

Norveç Deniz Hukuku Merkezi’nden Prof. Alexander Lott, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatmasının uluslararası hukuk açısından geçerliliğini denizde silahlı çatışma hukuku çerçevesinde inceliyor. Lott’a göre Hürmüz Boğazı’nda fiili bir deniz ablukası bulunmuyor; zira ABD ve İsrail’e ait savaş gemileri ile bazı ticaret gemileri boğazdan geçmeye devam edebiliyor. Tarafsız devletlerin gemileri ve uçakları açısından geçiş rejimi büyük ölçüde UNCLOS kapsamındaki transit geçiş hakkına ya da askıya alınamaz zararsız geçiş hakkına dayanıyor. İran ise boğazda transit geçiş rejiminin değil zararsız geçiş rejiminin geçerli olduğunu ileri sürüyor. Bu hukuki görüş ayrılığı, Hürmüz Boğazı’nda geçerli olan kurallar konusunda gri bir alan ortaya çıkarıyor.


Hürmüz Boğazı’nın İran tarafından kapatılmasının hukuki niteliği

Alexander Lott
EJIL: Talk!
10 Mart 2026

Bu makale, Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasının hukuki niteliğini denizde silahlı çatışma hukuku perspektifinden değerlendiriyor. Tarafsız devletlerin hakları bağlamında, Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail’in İran’a karşı hukuka aykırı biçimde başlattığı ve halen devam eden uluslararası silahlı çatışma sırasında Hürmüz Boğazı’ndan ve üzerindeki hava sahasından geçiş rejiminin nasıl uygulanmaya devam ettiğini ele alıyor.

Savaşan taraflar olan Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve İran Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne (UNCLOS) taraf değil. Bu hukuki çerçevede, barış zamanında bu devletlerin savaş gemileri ve askeri uçaklarının geçişi ile uçuşları bakımından transit geçiş hakkının geçerli olduğunu kesin biçimde tespit etmek zor. Hürmüz Boğazı’nda ticaret gemilerine yönelik son saldırılar ise çoğunlukla hedef seçme hukuku ve deniz ablukası hukuku çerçevesinde tartışılıyor.

Boğazın özellikleri ve petrol tankerlerine yönelik saldırılar

UNCLOS’un III. bölümünün sistematik yorumuna göre uluslararası boğaz; iki geniş deniz alanını birbirine bağlayan, uluslararası seyrüsefer için kullanılan doğal bir deniz geçidi. Ayrıca kıyıdan kıyıya ya da esas hatlardan esas hatlara ölçüldüğünde genişliği 24 deniz milini aşmamalı ve uluslararası seyrüsefer bir anlaşma kapsamında güvence altına alınmalı. Hürmüz Boğazı bu tanıma uyuyor. Bunun nedeni, boğazın tam ortasında İran ile Umman’ın karasularının kısa bir kesitte üst üste gelmesi. En dar noktada boğazın genişliği 20 deniz mili.

Hürmüz Boğazı’ndaki trafik ayırma düzeni (TSS) 1973’te kabul edildi ve 1979’da Uluslararası Denizcilik Örgütü (IMO) tarafından revize edildi. Bu nedenle dünya üzerindeki en eski TSS uygulamalarından biri. Bu düzenleme, küresel petrol talebinin yaklaşık beşte birinin taşındığı ve yoğun gemi trafiğine sahne olan bu deniz alanında güvenli seyrüsefer için büyük önem taşıyor. Deniz yolları ve TSS ticaret gemileri için zorunlu. Ancak ABD Deniz Harekât Hukuku Komutanlık El Kitabı‘na göre (s. 2-9) egemen bağışıklığı bulunan gemiler için zorunlu değil. Buna rağmen uygulamada savaş gemilerinin de bu düzeni takip etmesi tavsiye ediliyor.

İran daha önce Hürmüz Boğazı’nda yabancı tankerleri gözaltına almak için TSS kurallarını kullanmıştı. Birleşik Krallık’ın 2019’da Cebelitarık Boğazı’nda İran’a ait Grace 1 tankerine el koymasının ardından İran güçleri, TSS kurallarının ihlal edildiği iddiasıyla Birleşik Krallık bayraklı ve İsveç’e ait Stena Impero tankerini Hürmüz Boğazı’nda durdurmuştu. Yine 2019’da İran’ın Panama bayraklı ve Japonya’ya ait bir petrol tankerine, ayrıca Marshall Adaları bayraklı ve Norveç’e ait başka bir petrol tankerine zarar veren mayın saldırılarının arkasında olduğu şüphesi gündeme gelmişti. 2024’te ise İran, Portekiz bayraklı ve İsrail’e ait MSC Aries adlı konteyner gemisini boğazda durdurdu.

ABD ve İsrail’in saldırısından sonraki bir haftadan kısa sürede Hürmüz Boğazı ve çevresinde dokuz ticaret gemisinin saldırıya uğradığı bildirildi. Bu bağlamda Başkan Donald Trump, “Gerekirse ABD Donanması Hürmüz Boğazı’ndan geçen tankerleri mümkün olan en kısa sürede eskort etmeye başlayacak” ifadelerini kullandı. ABD ya da İsrail savaş gemileri gerçekten ticaret gemilerine bölgede eskortluk yapmaya başlarsa San Remo El Kitabı‘nın 60(d) kuralı uyarınca bu gemiler düşman ticaret gemisi ve askeri hedef sayılabilir. El Kitabı’nın 61. kuralı ise bu gemilere yönelik herhangi bir saldırının 38 ile 46. kurallar arasında yer alan temel ilkeler çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini açıklıyor. Halen güncellenen San Remo El Kitabı, denizde silahlı çatışma hukukuna ilişkin teamül hukukunu yansıtan temel kaynaklardan biri kabul ediliyor.

Benim değerlendirmeme göre ABD ve İsrail savaş gemilerinin Hürmüz Boğazı’nda sürekli devriye gezmesi daha muhtemel. Bu durum İran’ı ticaret gemilerine saldırmaktan caydırabilir. Böyle bir senaryoda savaş gemileri ticaret gemilerine eskortluk yapmaz ve gemiler konvoy halinde ilerlemez. Buna benzer bir durum kısa süre önce Finlandiya Körfezi’nde yaşandı. Rus savaş gemileri bölgede devriyeye başladı ve Finlandiya ile Estonya’nın bayraksız ve demir sürükleyen tankerlerine yönelik denetim faaliyetlerini caydırmayı amaçladı. Ancak Rusya’nın görevi, Ukrayna’nın ticaret gemilerinin düşman savaş gemisiyle konvoy halinde ilerlediği iddiasıyla bu gemileri hedef alabileceği bir durumu doğurmamaya dikkat edecek şekilde planlandı.

Ayrıca tarafsız bayrak taşıyan bir tankerle Hürmüz Boğazı’ndan taşınan petrol, eğer düşman ordusunun askeri araçlarında veya diğer askeri faaliyetlerinde kullanılacaksa bu ticaret gemisini askeri hedefe dönüştürebilir. Ek Protokol I‘in 52(2). maddesi uyarınca (ABD bunun teamül hukuku niteliğini kabul ediyor) İran, İsrail’e veya ABD’ye gönderilen ve askeri harekatlarını desteklemek için kullanılacak petrolü taşıyan tankerleri hedef alabilir. Hukuken bu tür “ithal tankerleri” farklı değerlendirilir ve San Remo El Kitabı’nın 60(b) veya 60(g) kuralları kapsamında askeri hedef sayılabilir. Bu doktrine göre İsrail’e petrol taşıyan bir tanker Hürmüz Boğazı’nda İran tarafından hedef alınabilir.

Basra Körfezi’nde abluka var mı?

İran’ın uluslararası seyrüsefer açısından kritik bir boğazı kapatması kimi yorumlarda fiili abluka olarak tanımlandı. Oysa abluka, düşman devlete ait veya onun kontrolü altındaki belirli kıyı bölgelerine tüm devletlerin gemi ve uçaklarının giriş çıkışını etkili biçimde engelleme anlamına geliyor. İran-Irak savaşı sırasında 1980-1988 arasında her iki taraf da birbirine karşı ilan edilmemiş bir abluka uygulamıştı. Bugün ise İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması etkili değil. En azından ABD ve İsrail savaş gemileri, denizaltıları ve askeri uçakları boğazdan geçmeye ve üzerinde uçmaya devam edebiliyor. Ayrıca bazı Çin şirketlerine ait tankerlerin uyarılara rağmen boğazdan geçmeyi sürdürdüğü aktarılıyor.

Peki İran hukuken Hürmüz Boğazı’nda deniz ablukası uygulayabilir mi? Bunun yanıtı büyük ölçüde Basra Körfezi kıyılarının tamamının (İran hariç) düşman devletin yani ABD’nin parçası ya da kontrolü altında olup olmadığına bağlı. Bir yandan İran’ın saldırıları Basra Körfezi’ndeki her Arap ülkesini hedef aldı. Öte yandan bu durum söz konusu ülkelerde ABD askeri üslerinin bulunmasıyla açıklanabilir. Varsayımsal olarak ABD Basra Körfezi’ndeki Arap ülkelerinin kıyılarını kontrol ediyor olsaydı İran tüm Arap kıyılarına karşı abluka ilan edebilirdi. Ablukanın belirleyici ölçütü etkinlik. San Remo El Kitabı’nın 95. kuralına göre hiçbir gemi ya da uçağın ablukayı ihlal etmesine izin verilmemesi gerekiyor. Oysa devam eden uluslararası silahlı çatışmada İran’a ait savaş gemilerinin büyük kısmı batırıldı. Bu durum İran’ın Hürmüz Boğazı’nda etkili bir abluka kuramadığını gösteriyor.

Devam eden uluslararası silahlı çatışmada tarafsız devletler açısından olumlu olan, Hürmüz Boğazı’nda bir abluka bulunmaması. Bu nedenle tarafsız gemi ve uçakların uluslararası boğazdan geçmeye ve üzerinden uçmaya devam edip edemeyeceği hukuken Hürmüz Boğazı’ndaki geçiş rejimiyle belirleniyor. Uçaklar bakımından sorun şu noktada düğümleniyor: Hürmüz Boğazı transit geçiş rejimine mi yoksa askıya alınamaz zararsız geçiş rejimine mi tabi. İkinci durumda hava araçları için uçuş hakkı tanınmıyor. Bununla birlikte transit geçiş rejiminin uygulanabilirliği konusunda da bazı çekinceler var.

Hürmüz Boğazı’nda transit geçiş hakkı

Hürmüz Boğazı, Basra Körfezi’ndeki münhasır ekonomik bölgeleri Umman Denizi’ndeki münhasır ekonomik bölgelerle birleştiriyor. Bu durum UNCLOS’un 37. maddesinde yer alan transit geçiş rejiminin uygulanma şartlarını karşılıyor. Transit geçiş, UNCLOS’un III. bölümünde belirtilen koşullara bağlı olarak seyrüsefer ve uçuş serbestisinin kullanılmasına izin veriyor.

Silahlı çatışma sırasında da deniz alanlarına ilişkin UNCLOS hükümlerinin büyük bölümü yürürlükte kalıyor. Bu hem tarafsız hem de savaşan devletler için geçerli. Devletler uluslararası bir boğazdan tarafsız gemi ve uçakların güvenli geçişini sağlamakla yükümlü. Corfu Channel davasında Uluslararası Adalet Divanı’nın vurguladığı ilke de bu yönde (s. 29).

Bu ilkeye göre bir boğaz devleti ya da başka bir taraf, örneğin mayın döşeyerek uluslararası bir boğazı tarafsız gemilerin seyrüseferine geçici olarak kapatma hakkına sahip değil. Elbette düşman gemi ve uçaklarına karşı geçici kapatma mümkün. Örneğin Mısır 1956 ve 1967 yıllarında Tiran Boğazı’nı İsrail gemilerine kapatmıştı. Ancak İran Hürmüz Boğazı’na deniz mayınları döşese bile etkili bir abluka bulunmadığı sürece tarafsız gemilerin güvenli koridorlardan hızlı biçimde geçmesini sağlamak zorunda.

San Remo El Kitabı’nın 32. kuralına göre tarafsız gemiler savaşan devletlere ait uluslararası boğazlardan askıya alınamaz zararsız geçiş hakkını kullanabilir. Ayrıca 27. kural şu hükmü içeriyor: “Uluslararası boğazlardan transit geçiş ve takımada deniz yollarından geçiş hakkı, güvenli ve uygun alternatif güzergahlar sağlanmadıkça engellenemez.” Bununla birlikte Heintschel von Heinegg (s. 267, 270) uluslararası bir boğazın üzerindeki hava sahasının uluslararası silahlı çatışma sırasında tarafsız ve savaşan devlet uçaklarına kapatılabileceğini belirtiyor. Aynı yazar (s. 265) ile Caminos ve Cogliati-Bantz (s. 30) ise boğaz devletinin “en ağır koşullar” ortaya çıktığında uluslararası bir boğazdaki seyrüseferi tamamen kapatabileceğini ileri sürüyor. İran’ın şu anda karşı karşıya olduğu durumun bu kapsama girdiği savunulabilir.

Bununla birlikte etkili bir abluka olmadığı sürece transit geçiş hakkının silahlı çatışma döneminde de geçerli olması ilk bakışta Hürmüz Boğazı’ndaki tüm ticari seyrüseferin deniz savaşının gerekçesiyle askıya alınamayacağı anlamına geliyor. Ancak boğaz zararsız geçiş rejimine tabi ise bu kadar serbest bir transit düzeni uygulanmaz.

Hürmüz Boğazı’nda zararsız geçiş hakkı

İran dikkat çekici biçimde Hürmüz Boğazı’nda transit geçiş değil zararsız geçiş rejiminin geçerli olduğunu ileri sürüyor. Boğazlara özgü askıya alınamaz zararsız geçiş hakkı (UNCLOS madde 45(2)) Hürmüz Boğazı’nda ABD’nin çıkarlarını destekleyen bir düzen değil. UNCLOS’un 20. maddesine göre denizaltılar ve diğer sualtı araçları zararsız geçiş sırasında su yüzeyinde seyretmek ve bayraklarını göstermek zorunda. Ayrıca transit geçiş rejiminde yabancı uçaklar uçuş serbestisinden yararlanırken askıya alınamaz zararsız geçiş rejimi uçaklara böyle bir hak tanımıyor. Zararsız geçiş rejiminde kapsamlı sınırlamalar var (UNCLOS madde 21). Transit geçişten farklı olarak zararsız geçiş rejimi kıyı devletine karasularında zararsız olmayan geçişi önlemek için gerekli tedbirleri alma imkanı veriyor (UNCLOS madde 25(1)).

İran UNCLOS’u onaylamadı ve transit geçiş hakkı bu sözleşmeyle ilk kez ortaya çıkan yeni bir kavram. İran, transit geçiş rejiminin teamül hukukunun parçası olmadığını ve bu haktan yalnızca UNCLOS’a taraf devletlerin yararlanabileceğini belirtiyor. Ayrıca transit geçiş rejimi teamül hukuku haline gelmiş olsa bile İran’ın sürekli itiraz eden devlet statüsü nedeniyle bu rejimle bağlı olmadığı ileri sürülebilir. İran 1958 tarihli Karasuları ve Bitişik Bölge Sözleşmesi ile UNCLOS’u ve 1969 tarihli Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi‘ni imzaladı ancak onaylamadı.

İran’a benzer şekilde Hürmüz Boğazı’nın başlıca kullanıcılarından ABD ile mevcut uluslararası silahlı çatışmanın diğer tarafı olan İsrail de UNCLOS’a taraf değil. Ancak İran’dan farklı olarak ABD ve İsrail transit geçiş hakkının teamül hukuku haline geldiğini düşünüyor. James Kraska‘nın açıkladığı gibi (s. 229) UNCLOS’un hazırlık süreci incelendiğinde İran’ın 12 deniz mili genişliğinde karasuyu talep ederken Hürmüz Boğazı’nda gemi ve uçakların serbest geçişini engelleyemeyeceği yönünde bir argüman ileri sürülebilir.

Literatürde (bkz. Mahmoudi s. 348 ve Heintschel von Heinegg s. 266) 12 deniz mili karasuyu ve askıya alınamaz zararsız geçiş hakkının aksine transit geçiş hakkının teamül hukukunun parçası olup olmadığı konusunda görüş birliği yok. Bu nedenle Hürmüz Boğazı’ndaki geçiş rejimi bugün hala kısmen geminin bayrağını taşıdığı devletin UNCLOS’a taraf olup olmamasına bağlı. Çin, Japonya, Güney Kore, AB üyesi ülkeler, Birleşik Krallık, Norveç ve UNCLOS’a taraf diğer ülkeler Hürmüz Boğazı’nda transit geçiş hakkının geçerli olduğunu açıkça ileri sürebilir. Bu durum devam eden uluslararası silahlı çatışma sırasında da geçerli, ancak bu devletler tarafsızlıklarını kaybedip savaşan taraf haline gelirse durum değişebilir.

Benim değerlendirmeme göre boğaz devletleri olan İran (UNCLOS’a imza atan devlet) ve Umman (UNCLOS’a taraf devlet) sözleşmeye taraf ülkelerin Hürmüz Boğazı’ndaki transit geçiş hakkına saygı göstermek zorunda (Lott 2022, s. 166-168). Transit geçiş hakkı teamül hukukunun parçası sayılmazsa UNCLOS’a taraf olmayan ABD ve İsrail dahil diğer devletler de en azından 1949 tarihli Corfu Channel kararının ortaya koyduğu teamül hukukuna dayalı askıya alınamaz zararsız geçiş hakkını ileri sürebilir.

Sonuç

Hürmüz Boğazı’nda fiili bir abluka bulunmuyor. Hürmüz Boğazı ve çevresinde saldırıya uğrayan ticaret gemilerinin en azından bir kısmı transit geçiş hakkına sahip tarafsız ve sivil nesnelerdi. Buna karşılık bazıları faaliyetleri nedeniyle düşman ticaret gemisine ve askeri hedefe dönüşmüş olabilir. Hukuki açıdan tarafsız devletlerin gemileri ve uçakları Hürmüz Boğazı’ndan ve üzerindeki hava sahasından transit geçiş hakkını kullanmaya devam edebilir. ABD ve İsrail’in ticaret gemilerine konvoy halinde eskortluk yaparken dikkatli olması gerekir. Aksi halde normalde sivil nesne sayılması gereken gemiler İran açısından askeri hedef haline gelebilir.

Ne yazık ki boğaz devletleri ile kullanıcı devletler Hürmüz Boğazı’nda uygulanacak geçiş rejimi konusunda anlaşamıyor. Bu durum boğazın yönetimi bakımından paralel bir hukuki düzen ve gri bir alan ortaya çıkarıyor. Bunun nedeni UNCLOS’un uluslararası boğazlardaki seyrüseferi düzenleyen hükümlerinin kısmen uygulanmaması. Bu tablo bir yandan İran’ın transit geçiş rejimine itirazından, diğer yandan ABD ve İsrail dahil birçok kullanıcı devletin UNCLOS’a taraf olmama tercihinden kaynaklanıyor.

Ortadoğu

Huckabee, “Barış Kurulu” planlarını uygulanabilir bulmuyor

Yayınlanma

ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee, daha fazla Amerikan desteği olmadan “Barış Kurulu”nun Gazze planını hayata geçirip getiremeyeceğini sorguladı.

POLITICO’nun eline geçen ve büyükelçiliğin perşembe günü Dışişleri Bakanlığı yönetimine gönderdiği bir telgraf, Huckabee tarafından imzalanmış.

Telgraf, söz konusu kuruluşun yanı sıra Kudüs’teki ABD Büyükelçiliği’nin de Gazze’yi silahsızlandırma ve yeniden inşa etme planlarını ilerletmek için yeterli personele sahip olmadığına dair endişeleri dile getiriyor.

Telgrafta belirtildiği üzere, Huckabee’nin soruları, ABD, İsrail ve uluslararası ortaklar arasında koordinasyonu sağlamak üzere kurulan ana merkez olan Uluslararası Gazze Destek Merkezi’nin (IGSC), Pentagon’un önümüzdeki yıl boyunca planlandığı gibi personelini azaltmasının ardından faaliyetlerini sürdürüp sürdüremeyeceğine odaklanıyor.

Telgrafta, mevcut planın bu görevlerin siviller tarafından üstlenilmesi olduğu belirtiliyor ve şöyle devam ediliyor:

“Kudüs Büyükelçiliği şu anda bu görevleri üstlenecek kadroya sahip değil fakat ihtiyaç duyulacak insan, mali ve lojistik kaynaklar konusunda bir fikir sahibi olursa bu mümkün olabilir. Barış Kurulu (BoP) personel sayısını artırmak için çalışıyor, ancak IGSC’deki tüm işlevleri yerine getirme kabiliyeti hâlâ belirsiz.”

Ateşkes anlaşmasının üzerinden bir yıldan fazla zaman geçmesine rağmen İsrail’in saldırıları devam ediyor ve Filistinlilerin çoğunluğu hâlâ yerinden edilmiş durumda.

Daha iki hafta önce Huckabee, Fox News’e verdiği demeçte Barış Kurulu’nun “kademeli olarak ilerleyebileceğini ama herhangi bir yavaşlamanın tek nedeninin Hamas olduğunu” ileri sürmüştü.

Elçi, Hamas’ın silahsızlanma taahhüdünü yerine getirmediğini belirtmişti.

ABD’nin liderliğinde ve İsrail’de bulunan Uluslararası Gazze Destek Merkezi’nin, Barış Kurulu’nun Gazze Şeridi’ne konuşlandırmayı planladığı Uluslararası İstikrar Gücü’nde kilit bir rol oynaması bekleniyor.

“Hassas ama gizli olmayan” olarak işaretlenen telgrafta Huckabee, koordinasyon merkezindeki çalışmaları yöneten sivillerin, İsrail ordusuyla “özellikle istihbarat paylaşımı konusunda” koordinasyon dinamiklerini “karmaşık hale getirebileceğini” savundu.

“DoW’nin [Pentagon] varlığını azaltmasıyla birlikte roller ve sorumluluklar Dışişleri Bakanlığı ve Barış Kurulu’na nasıl devredilecek?” diye soran ve Dışişleri Bakanlığı’ndan bu soruya yanıt vermesini isteyen elçi şöyle devam etti: “IGSC’nin kritik iş akışlarını nasıl devam ettireceğiz ve bu geçiş başlamadan önce hangi koşulların karşılanması gerekiyor?”

Huckabee ayrıca, Barış Kurulu’nun 11 Ekim’de IGSC’nin finansmanını devralmasının ardından merkezin yeniden yapılandırıldığını da belirtti  Barış Kurulu ise bu yeniden yapılandırmayı doğrulamadı.

Merkez, geçen yıl ABD Merkez Komutanlığı tarafından Sivil-Askeri Koordinasyon Merkezi olarak faaliyete geçirilmiş ve daha sonra yeniden adlandırılmıştı.

Barış Kurulu yaptığı açıklamada, söz konusu telgraf hakkında bilgisi olmadığını ve “Gazze’de insani yardım, güvenlik, yönetişim, hukukun üstünlüğü, altyapı geliştirme ve yeniden yapılanmanın iyileştirilmesi için geliştirilen son derece ayrıntılı planlara güven duyduğunu” belirtti ve “Mevcut kapasitelerimiz ve sistemlerimiz güçlü ve uygulamaya hazır,” dedi.

Telgrafta ayrıca, Gazze Şeridi’ni yönetmek üzere kurulan ve “Gazze İdaresi Ulusal Komitesi” (NCAG) olarak adlandırılan Filistinli teknokratik yapının, Gazze Şeridi’ndeki yeniden inşa çalışmalarındaki gecikmeler nedeniyle zayıflayabileceği belirtiliyor.

Huckabee, “İnsani yardım, NCAG ve idarenin öncelikleri doğrultusunda artırılmalıdır. Ayrıca, gerilemeyi önlemek ve NCAG’nin güvenilirliğini göstermek için uzun vadeli yeniden inşa çabalarını tamamlayıcı nitelikte olmalıdır,” diye yazdı ve ABD’nin yabancı bağışçılara “insani ihtiyaçları karşılamak için üzerlerine düşen payı yerine getirmeleri” konusunda baskı yapacağını ekledi.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Almanya, Lübnan’da Hizbullah karşıtı misyona hazırlanıyor

Yayınlanma

Alman Silahlı Kuvvetleri (Bundeswehr), AB kararı doğrultusunda Lübnan’da Hizbullah karşıtı bir yurtdışı görevi üstlenmeye hazırlanıyor.

German Foreign Policy’nin aktardığı diplomatlara göre Almanya, AB dışişleri bakanlarının geçen hafta karar verdiği, ülkede planlanan AB müdahalesine büyük olasılıkla katılacak.

Bu müdahalenin, yıl sonunda görevini tamamlayacak olan BM gücü UNIFIL’in yerini alması amaçlanıyor.

Bundeswehr, 2006 yılından bu yana UNIFIL’in bir parçası ve bu görevde deniz birimleriyle yer alıyor.

Gelecekteki AB misyonunun amacı, Lübnan’daki Hizbullah’ın etkisini sistematik olarak azaltmak ve “son derece tehlikeli bir güvenlik boşluğunun” oluşmasını önlemek için Lübnan silahlı kuvvetlerini ve iç güvenlik aygıtını güçlendirmek.

Bu amaçla, misyonun hem askeri hem de sivil bir bileşeni olacak. Özellikle Fransa, uzmanların değerlendirmesine göre, eski himaye bölgesinde daha fazla nüfuz kaybını önlemek ve Orta Doğu’daki konumunu güçlendirmek amacıyla, bir süredir bu misyonu şiddetle savunuyor.

Planlanan AB misyonu, aynı zamanda gelecekte İsrail birliklerinin Lübnan’da “şahitler olmadan” istedikleri gibi hareket etmelerini engellemeyi de amaçlıyor.

Bundeswehr’in katılımı halinde, İsrail silahlı kuvvetleriyle karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz olacak.

UNIFIL sona yaklaşıyor

Lübnan’daki BM barış gücü misyonu (Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Gücü, UNIFIL), Mart 1978’de İsrail’in o dönemde ülkeye yaptığı işgale yanıt olarak kuruldu.

Misyon, İsrail’in geri çekilmesini izlemek ve Lübnan’ın bölge üzerindeki kontrolünü sağlamaya yardımcı olmak amacıyla güney Lübnan’a barış gücü birliklerinin konuşlandırılmasını öngörüyordu.

UNIFIL’in görev tanımı, 2006 Lübnan Savaşı’nın ardından genişletildi. BM Güvenlik Konseyi’nin 1701 sayılı Kararı uyarınca, görev tanımı artık Hizbullah’a silah sevkiyatını önleme hedefini de içeriyordu.

Ayrıca BM barış gücü askerleri, Lübnan hükümetiyle işbirliği içinde, Hizbullah’ın ülkenin güneyinde silah depolayamamasını ve İsrail topraklarına saldırı düzenleyememesini sağlamakla görevlendirildi. Bu çaba başarısızlıkla sonuçlandı. 

Fakat uzmanlar, UNIFIL’in defalarca küçük çaplı çatışmaları kontrol altına almayı ve kontrolsüz tırmanışları önlemeyi başardığını belirtiyor.

Gazze işgalinin başlamasından bu yana İsrail, BM misyonunu sona erdirmek için elinden gelen her şeyi yaptı. İsrail birlikleri UNIFIL mevzilerini defalarca saldırdı.

Sonunda, 28 Ağustos 2025 tarihinde, ABD’nin baskısı altında BM Güvenlik Konseyi, UNIFIL birliklerinin 1 Ocak 2027 tarihinden itibaren ülkeden çekilmesi gerektiğine karar verdi. Bu tarih hâlâ geçerli.

Alman donanmasının UNIFIL’deki faaliyetleri

2006 yılından bu yana Bundeswehr, öncelikle Hizbullah’a silah sevkiyatını önlemek amacıyla Lübnan’ın deniz sınırını kapatmakla görevli UNIFIL Deniz Görev Gücü’ne katılıyor.

Ayrıca, İsrail silahlı kuvvetlerinin o zamandan beri büyük ölçüde tahrip ettiği, Lübnan’ın güney kıyısındaki bir kasaba olan Nakura’daki UNIFIL karargahına personel sağladı.

Buna ek olarak, Bundeswehr’e göre Alman donanması, “genel denizcilik ve seyir” konularına odaklanarak Lübnan donanması personeline ikili bir çerçeve içinde eğitim verdi.

Son olarak, Lübnan deniz kuvvetlerine maddi destek sağladı ve bu kuvvetlerin donanımını modernize etti. Örneğin, toplam dokuz adet kıyı radar istasyonunun inşasına destek verdi. 

Bildirildiğine göre bu istasyonlar şu anda “Lübnan sularının gerçek zamanlı görüntüsünü sunuyor” ve böylece izinsiz silah sevkiyatlarının tespit edilmesine yardımcı oluyor.

Buna ek olarak devriye botları da Almanya tarafından temin edildi.

Almanya Federal Meclisi (Bundestag), UNIFIL görev süresini en son 6 Mayıs 2026 tarihinde uzattı.

Bu görev, hâlâ en fazla 300 askerin konuşlandırılmasını içeriyor ve 31 Aralık’ta sona eriyor.

Görev, 1 Ocak 2027’den itibaren kademeli olarak sonlandırılmak durumunda ve bu amaçla en fazla 80 Alman askeri personeli Lübnan’da kalmaya devam edebilir.

Fransa, Lübnan’ı kaybetmek istemiyor

Bir süredir, özellikle Fransa tarafından bir takip misyonu üzerinde çalışılıyor.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, 25 Haziran’da Fransa’nın güneyindeki Antibes’te düzenlenen bir toplantıda, UNIFIL’in çekilmesinin ardından Lübnan’da faaliyete geçecek ve ülkenin “egemenliğini ve silahlı kuvvetlerini güçlendirecek” bir koalisyon planladıklarını açıkladılar.

Bunun amacı, Lübnan topraklarının “bölgesel gerginliğin alevlenme noktası” haline gelmesini veya “son derece tehlikeli bir güvenlik boşluğu” oluşmasını önlemek.

Fakat liderler, koalisyonun tam olarak nasıl bir yapı alacağının o sırada henüz belirsiz olduğunu da belirttiler.

Uzmanlar daha önce, 1920’den 1943’e kadar Lübnan’da manda gücü olan ve sonrasında da başlangıçta ülkede hâlâ oldukça güçlü bir konuma sahip olan Fransa’nın, uzun süredir üzerinde önemli bir etki kurduğu UNIFIL’in sona ermesini, Beyrut’taki konumuna büyük zarar verecek bir gelişme olarak değerlendirdiğini belirtmişti.

Lübnanlı gazeteci Suheyb Cevher, Haziran ayında Al Jazeera’ya verdiği demeçte, Fransa’nın şu anda, özellikle de ABD’nin Lübnan’ın iç işlerine giderek daha sert bir şekilde müdahale etmesi ışığında, ülkedeki konumunu yeniden tesis etmenin yollarını aradığını belirtmişti.

AB misyonu UNIFIL’in yerini alabilir

Fransa’nın oluşumunda önemli bir rol oynadığı planlanan AB misyonu, önümüzdeki yılın başlarında başlaması planlanıyor ve ilk etapta üç yıllık bir görev süresine sahip.

Avrupa Komisyonu’na göre, misyonun temel amacı, Hizbullah’a karşı Lübnan’ın “istikrarını, egemenliğini [ve] devlet kurumlarını” desteklemek.

Misyon, özellikle Lübnan silahlı kuvvetlerini ve iç güvenlik kurumlarını güçlendirmeyi hedefliyor. Bu amaçla, “birbirini tamamlayıcı görevler üstlenecek” askeri ve sivil iki ayak planlanıyor.

Avrupa Komisyonu’na göre askeri ayak, örneğin “sınır gözetimi ve kontrolü, istihbarat, gözetleme ve keşif, insan kaçakçılığıyla mücadele ve operasyonel koordinasyon” alanlarında danışmanlık desteği ve eğitimi içeriyor.

Yurtiçi kolluk kuvvetleri, siber suçlar ve insan kaçakçılığıyla mücadele gibi alanlarda ve ayrıca liman güvenliği yönetimi konusunda –özellikle Beyrut Limanı’nda– eğitilecek.

Şu an için AB misyonunun planlanan personel sayısının yaklaşık 160 olduğu belirtiliyor. Fransa ve İtalya’nın önemli bir rol oynayacağı söyleniyor. Ayrıca, Almanya’nın katılımı da kesin olarak planlanıyor.

AB, İsrail’le askeri olarak karşı karşıya mı gelecek?

Falat misyon, yalnızca Hizbullah’a yönelik değil.

Lübnan hükümeti, örgütün silahsızlandırılması için uğraşıyor. Örneğin geçen hafta, Lübnan yetkilileri 250 kilogram TNT ve 250 kilogram C4 patlayıcı taşıyan bir aracı ele geçirdi. Aracın Hizbullah’a ait olduğunu öne sürülüyor.

Hizbullah’ın silahsızlandırılması, gelecekte AB tarafından desteklenecek. Bununla birlikte, AB misyonunun bir diğer amacı da, UNIFIL’in çekilmesinden sonra İsrail silahlı kuvvetlerinin Lübnan’da tamamen serbest hareket etmesini ve gözlemcilerin uyardığı gibi “şahit olmadan istediklerini yapabilmelerini” engellemek.

Buna karşı, AB üye devletlerinden askerlerin görevlendirilmesi planlanıyor.

Almanya’nın misyona katılması halinde, bu durum Alman askeri personeli için de geçerli olacak.

Bu da Bundeswehr’i İsrail silahlı kuvvetleriyle karşı karşıya getirecek. Bu durum, şimdiye kadar hiç görülmedi.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Mélenchon ve “yeni Fransa”, Le Pen ve “düzen”e karşı

Yayınlanma

Bu ay Fransa’da yaşanan ayaklanmaların ardından Fransa, Jean-Luc Mélenchon ve “yeni Fransa” projesi ile Marine Le Pen ve “kanun ve düzen” arasında ikiye bölünmüş durumda.

Öğrencilerin isyanı ile birlikte tetiklenen ulusal kimlik meselesi, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin merkezine yerleşti.

“İşte Mélenchon’un ‘yeni Fransa’sı,” diyen Ulusal Birlik (RN) lideri Jordan Bardella ve Kimlik ve Özgürlük (ID) partisinin lideri Marion Maréchal Le Pen, şiddet görüntülerini bu ifadeyle birleştirdi.

Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) liderinin son dönemdeki birçok konuşmasına göre, “yeni Fransa”, göç, kadın hakları, değişen aile yapısı, sosyal hareketlilik ve genç nesillerin siyasi talepleri sayesinde olumlu yönde dönüşmüş bir ülke anlamına geliyor.

Mélenchon, seçmenlerin gelecek yıl kendisini cumhurbaşkanı olarak seçmesi halinde bu iyimser vizyonun gerçeğe dönüşebileceğini savunuyor.

İki Fransa hafta sonu karşı karşıya gelecek

Fakat Nisan 2027 seçimleri yaklaşırken, Mélenchon’un “yeni Fransa” vizyonu, Fransız kimliği konusundaki temel bir ayrılığı özetlediği için Marine Le Pen’in partisi RN için tekrar eden bir hedef haline geldi.

Le Pen’in partisi, yeniden canlandırılmış milliyetçi bir geçmişe duyulan nostaljiden beslenirken, Mélenchon’un “yeni Fransa” vizyonu eski düzenle kopmayı öngörüyor.

Bu iki vizyon, bu hafta sonu tam anlamıyla çatışacak gibi görünüyor. Le Pen, Orléans’ta 10.000 destekçinin katılımıyla bir toplantı düzenleyecek ve RN yetkililerinin belirttiğine göre bu toplantı otorite, Fransız kimliği ve kamu düzeni konularına odaklanacak.

Mélenchon’un partisi LFI’nın ise, Le Pen’in milliyetçi bir sembol olarak gördüğü eski Fransız kasabası Jeanne d’Arc’ta, diğer sol güçler ve sendikalarla birlikte RN’ye karşı düzenlenecek gösterilere katılması bekleniyor.

Mélenchon: Biz unutulmuşların, aşağılanmışların sesiyiz

“Yeni Fransa”da Sartre esintileri: Özcülüğe karşı değişim

LFI “yeni Fransa” kavramını eleştirilere karşı savunurken, bunun filozof Jean Paul Sartre’ı biraz okumadan ve solun uzun ideolojik savaşlarının biriktirdiği mirası anlamadan kavranamayacağını ileri sürüyor.

Sartre perspektifinden “yeni Fransa” sabit, özcü bir kimlik değil, değişken ve akışkan bir durum.

“Biz buyuz” demek yerine, bu bakış açısı “yaşadığımız şey budur” temeline dayanır ve güvencesiz işçiler, kadınlar, Fransız kökenli olmayanlar ve genç seçmenlerin karşı karşıya kaldığı farklı gerçeklikleri betimler.

Buna göre onların deneyimleri, ne sağın ne de solun geleneksel ulusal temsillerine uyar.

Mélenchon, kadınları “yeni Fransa”nın yüzü olarak tanımlıyor. Buna karma aileler, gençler, LGBT hakları, uzun mesafe işe gidip gelenler ve ataları yabancı ülkelerde doğmuş Fransızlar da dahil.

Sağdan salvolar, soldan eleştiriler

Bu ifadeyi yıllardır kullansa da bazı anketçilerin belirttiği gibi, kimlik siyaseti kampanyalarında daha büyük bir yer edinmeye başladıkça bu ifade giderek daha öne çıktı.

Siyasi yelpazenin her kesiminden eleştirmenler için “yeni Fransa”, “eski Fransa”nın bir kenara atıldığını ima ediyor.

Örneğin Muhafazakâr Bruno Retailleau bunu “Fransa’nın sonu” olarak nitelendiriyor.

Eski LFI müttefiki François Ruffin ise Mélenchon’u soldan eleştiriyor. Ruffin’e göre LFI lideri, işçi sınıfı kasabaları ve sanayisizleşmiş bölgeleri feda ederek, sınıfsal temelli bir siyasi cazibeyi, çeşitli kentsel seçmenlere yönelik bir cazibeyle değiştiriyor.

Diğerleri ise bunu, her türlü kültürel ayrım çizgisi boyunca kutuplaşmaya yol açmak için uydurulmuş bir slogan olarak görmezden geliyor.

Mélenchon Mayıs ayında, Fransa belediye seçimleri öncesinde bu kavramı yaygınlaştırırken, “Yeni Fransa, Fransa’nın bir kısmının diğerine karşı olması değildir; bu, tüm Fransa’dır,” dedi.

Bir ay sonra, mitinglerinde “On est chez nous!” ya da “Burası bizim evimiz!” sloganını attıklarını söyledi.

Rapporteur’e göre genellikle aşırı sağcı toplantılarla ve “Fransa bizimdir” varyantıyla ilişkilendirilen bu slogan, iki kampın gerçekte ne için mücadele ettiğini ifade etmenin daha basit bir yolu: Fransız kimliğini kim tanımlayacak ve Fransa’da kim evinde hissedecek?

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English