Ortadoğu
İsrail müesses nizamında ‘Washington’ korkusu

İsrail’in İran tehdidine karşı potansiyel müttefik gördüğü Riyad’ın Tahran’la anlaşması, ABD’nin İsrail iç siyasetini açıktan eleştirmesi ve Biden’ın Netanyahu’ya mesafesi İsrail’in askeri bürokrasisinde endişe yarattı. Askeri bürokrasinin görüşlerini yansıtan INSS, ilk kez stratejik bir uyarı yayınladı.
Binyamin Netanyahu’nun, İsrail Başbakanı olarak göreve gelmesinin üzerinden 12 hafta geçti ancak kendinden önceki Başbakanların aksine hâlâ Beyaz Saray’a davet edilmedi. Üstelik Washington, ilk kez İsrail’in iç politikasını açıktan eleştiriyor. Bu, etrafı İran başta olmak üzere “düşmanlarla” çevirili olan ve bugüne kadar ABD’nin maddi manevi ve koşulsuz desteği sayesinde ayakta kalmayı başaran İsrail için yeni bir durum. Hâlihazırda ABD’nin bölgede azalan nüfuzundan derin endişe duyan İsrail askeri müesses nizamı, Washington’un iç politik gelişmeler nedeniyle İsrail’e desteğini çekmesini ülke için en kötü senaryo olarak görüyor. Üstelik askeri bürokrasiye göre bu felaket senaryosu, olabilecek en kötü zamana, yani İran’ın nükleer silaha en çok yaklaştığı ve İran tehdidine karşı potansiyel müttefiklerin Tahran’a kaptırıldığı bir zamana denk geliyor.
Washington yolunun şimdilik kapalı olduğunu anlayan ve iç politikadaki inadından vazgeçmeyen Netanyahu, Avrupa’dan destek arayışında. Netanyahu, peş peşe Avrupa başkentlerini ziyaret ederken İsrail’in askeri bürokrasinin görüşlerini yansıtan, kurucu ve çalışanlarının çoğu İsrail güvenlik teşkilatlarında üst düzey görevlerde bulunmuş, Tel Aviv Merkezli Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü (INSS) ilk kez stratejik bir uyarı yayınladı. Tel Aviv Üniversitesi’ne bağlı faaliyet yürüten düşünce kuruluşu “yaklaşan kriz” nedeniyle, benzeri görülmemiş bir “acil stratejik uyarı” yayınlama yükümlülüğü bulunduğuna dikkat çekti: “İsrail, ulusal güvenliğine yönelik ciddi tehditler, ABD ile ilişkilerinde derinleşen çatlaklar ve küresel ekonomik krizin ortasında artan ekonomik risklerin uğursuz bileşimi ile karşı karşıya. Aynı zamanda İsrail toplumu, bu tehditleri büyüten ve mücadele yeteneğimizi baltalayan yargı reformu nedeniyle benzeri görülmemiş bir iç çatışmanın ortasında. (…) Sonuç olarak, yaygın bir halk tepkisi boyut ve yoğunluk olarak büyüyor ve kaçınılmaz olarak İsrail Orudusu (IDF) dahil İsrail’deki yaşamın tüm yönlerine sızıyor.”
Yirmi yıl önce İsrail’in iki cephede (İkinci İntifada ve Dot-com balonu) verdiği ve dayanışma sayesinde “kazandığı” mücadeleye dikkat çeken uyarıda, “Bu sefer üç cephede, yani İsrail’in ulusal güvenliği, uluslararası imajı ve ekonomik sağlamlığı gibi ciddi zorluklarla mücadele etmek zorundayız. Ancak önerilen yargı reformu, o zaman yaptığımız gibi safları sıklaştırmak yerine, siyasi kutuplaşmayı ve toplumsal ayrışmaları derinleştirmekte ve ulusal güvenliğin temel direklerinden olan toplumsal dayanıklılığı zayıflatmakta. Ayrıca reform, hükümetin dikkatini ve İsrail’in kolektif enerjisini, dış tehditlerle düzgün bir şekilde mücadele etme pahasına, bu yıpratıcı iç çatışmaya kaydırıyor” denildi.
Uyarı yazısında İsrail’e yönelen tehditler üç başlıkta özetle şöyle açıklandı:
1- Güvenlik Tehditleri: Birincisi İran fiilen nükleer devleti olmanın eşiğinde. Ukrayna savaşındaki rolünden askeri uzmanlık kazandı ve Rusya’dan gelişmiş silah sistemleri almaya hazır. Bu arada, Çin’in aracılığıyla Körfez komşularıyla ilişkilerini geliştirirken bölgesel nüfuzunu da derinleştiriyor. İkincisi, şu anda Filistin cephesinde endişe verici bir tırmanışla karşı karşıyayız. Üçüncüsü Hizbullah daha saldırgan bir davranış sergiliyor.
Bu korkunç koşullarda, İsrail’in tamamen bu ciddi tehditlerle yüzleşmeye odaklanmasını beklerdik, ancak ne yazık ki, iç çatlak İsrail’in bunu yapma kabiliyetini kötü bir şekilde etkiliyor. En şiddetli etki, her zaman iç çatışmaların üzerindeki tek örgüt olan IDF üzerinde. Yalnızca zorunlu askerlik değil, aynı zamanda derin aidiyet duygusuna ve ortak ahlaka da dayanan bu teşkilatta hizmete hazır olma durumu da etkileniyor. Etki, özellikle yedek kuvvetlerin seçkin birimlerde (hava kuvvetleri, komandolar ve askeri istihbarat) görev yapanlar üzerinde şiddetli.
Hiç şüphe yok ki, yalnızca yedek askerler açısından değil, aynı zamanda ordu içine ve onlar ile komutanları arasındaki uyum ve karşılıklı güvene de önemli hasarlar verildi. Dahası, İsrail’in davasının doğruluğuna olan inanç, IDF saflarındaki birçok kişinin gözünde, savaşa gitmek gibi kader kararlarından sorumlu olanlar demokratik ilkelere bağlı kalmayı bırakırsa sarsılabilir. Son olarak, İsrail’in düşmanlarının iç çatışmamızdan cesaret aldığına ve hatta tehlikeli eylemlerde bulunmaya yönelebileceğine şüphe yok.
2- ABD ile İlişkilere ve İsrail’in Uluslararası İmajına Verdiği Zarar: Dünya, önerilen reformun ardından yaşanan iç karışıklıkları yakından takip ediyor ve neredeyse devlet başkanlarından sokak protestolarına kadar uzanan evrensel tepki; şaşkınlık ve derin endişe. Özellikle, ABD ile yalnızca çıkarlara değil, aynı zamanda ortak değerlere de dayanan özel ilişki, reformun ardından gerilimin arttığının işaretlerini veriyor.
Bunlar endişe verici gelişmeler çünkü İsrail’in karşı karşıya olduğu en acil güvenlik tehdidi, yani İran karşısında, ABD’nin güçlü desteğine her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Dolayısıyla bu ilişkilerin bozulması, İsrail’in ulusal güvenliğinin temel taşlarından birini tehlikeye atıyor. İsrail’in diğer Batı demokrasilerindeki konumu da bundan etkileniyor ve otokratik devletler bile krizin ortaya çıkardığı istikrarsızlık ve iç çatlaklar karşısında şaşkına dönüyor. Bölge ülkeleri de özellikle BAE, İsrail ile ilişkilerini derinleştirme konusunda artık daha isteksiz.
3- Ekonomik Kriz: Koronavirüs, Ukrayna’daki savaş ve ABD ile Çin arasında tırmanan çatışma son yıllarda küresel ekonomiyi sarsarak yüksek enflasyona, faiz artışlarına ve küreselleşmenin gerilemesine neden oldu. Şok dalgaları İsrail’e de ulaşıyor, enflasyonu körüklüyor, yüksek teknolojide işten çıkarmalara neden oluyor ve büyümeye zarar veriyor. Durum yeterince ciddi ve 2008’deki büyük krizde olduğu gibi tüm sorumlu tarafları bununla ilgilenmeye sevk etmeliydi. Bunun yerine önerilen reform ekonomiye bir darbe daha vurmaya hazırlanıyor ve yurtdışındaki ekonomi çevreleri bunun ardından gelebilecek korkunç sonuçlar konusunda uyarıda bulunuyor.
Reformu yasalaştırma çabaları, İsrail’deki siyasi istikrarsızlığı ve ekonomik belirsizliği artırarak, yatırımcıların güvenini ve yatırım motivasyonunu zedeledi. Ayrıca, yüksek teknoloji çalışanları ve girişimciler, reform karşıtı protestolarda aktif ve dikkat çekici bir şekilde yer aldılar ve hatta bazıları ticari faaliyetlerini ülke dışına çıkarma niyetlerini açıkladılar. Yedeklerde olduğu gibi, mesele bu açıklamaların haklı olup olmadığı değil, daha vahim sonuçları olabilecek derin duyguları yansıttığı gerçeğidir.
Yargı reformu devam ederse, İsrail’in kredi notu büyük ihtimalle düşecek ve bunun ekonomi için korkunç sonuçları olacaktır. Her şeyden önce, İsrail’in onlarca yıllık sorumlu ekonomik politika, siyasi istikrar ve bağımsız ve güvenilir yargı üzerine inşa edilmiş, ekonomik başarı ile ilişkilendirilen ülke imajına verdiği zararı onarmak çok zor olacak. Bu ciddi kriz karşısında INSS, derin bir sorumluluk duygusuyla ve yüreği buruk bir şekilde ilk kez bu stratejik uyarıyı yayınlıyor.
İsrail-ABD İlişkileri: Hiçbir Şey Sonsuza Kadar Sürmez
INSS’nin uyarı yazısından sonra İsrail-ABD ilişkilerindeki bozulmanın İsrail güvenliğine verebileceği zararlar ayrı bir makalede işlendi. İsrail’in ortak temel değerlere ve çıkarlara aykırı hareket ettiğine inanırsa ABD’nin itiraz ve eleştiriden çekinmeyeceğine dikkat çeken analiz, “ABD’nin tepkisi, resmi kınamadan ABD’nin İsrail’e verdiği siyasi, ekonomik ve güvenlik desteğinin fiilen erozyona uğramasına kadar değişebilir” denildi.
Analizin tamamı şöyle:
Yaklaşık iki aylık bir aranın ardından ABD Başkanı Joe Biden, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu aradı. Görüşmeye ilişkin Beyaz Saray’dan yapılan açıklamaya göre Başkan, şu anda yönetimi ilgilendiren iki ana konuya değindi:
Filistin sahası: Önceki açıklamalara benzer şekilde Başkan Biden, İsrail ve Filistin Yönetimi’nin güvenlik işbirliğini artırmak ve gelecekte iki devletli bir çözüm olasılığını baltalayabilecek herhangi bir adımdan kaçınmak için birlikte çalışması talebini yineledi. Başkan; İsrail, Filistin Yönetimi, Mısır, Ürdün ve ABD’den üst düzey siyasiler ve askerler arasında yönetimin bakış açısıyla taraflar arasındaki gerilimi azaltmak için tasarlanmış olan Şarm El-Şeyh’teki toplantıyı memnuniyetle karşıladı. Başkanın yorumları, yönetimin Filistin cephesindeki gelişmelere ve sahadaki durumun kötüleşme potansiyeline ilişkin son birkaç ay içinde üst düzey ABD yetkililerinin yaptığı birçok açıklamaya benzerdi. Bu durum, yönetimin dikkatinin başka bir yere, özellikle Çin ile rekabete ve Ukrayna’daki savaşa odaklanması gerektiğine inandığı bir zamanda (bu alandaki) diplomatik olanaklarını artırmasını zorunlu kılacaktır. Yönetim, Ramazan ayı da dahil olmak üzere önümüzdeki dönemin bir yangına dönüşebileceği endişesiyle İsrail ve Filistinliler üzerinde yoğun baskı uyguluyor. Bu nedenle Şarm toplantısının sonunda yapılan açıklamada da belirtildiği gibi, bunun önüne geçmek için her iki taraftan da somut önlemler alınması talep ediliyor.
Yargı reformu: Başkan Biden, “demokratik değerlerin her zaman ABD-İsrail ilişkisinin ayırt edici özelliği olduğunu ve öyle kalması gerektiğini… ve temel değişikliklerin mümkün olan en geniş halk desteğiyle sürdürülmesi gerektiğini” belirtti. Başkan, demokratik toplumların temel ilkelerine yönelik değişikliklerin ancak mümkün olan en geniş halk desteğiyle yapılması için yürütülen uzlaşı çabalarına desteğini sundu.
Bu, İsrail hükümetinin yasa değişikliği girişiminin ABD ile İsrail ilişkilerinin temel dayanağı olan değerlere zarar verebileceğine dair gerçek endişeyi yansıtan, Başkan’ın konuyla ilgili şimdiye kadarki en kritik yorumu. Kural olarak, ABD başkanları İsrail’in iç işlerine müdahaleden kaçındı. Bu nedenle, Başkan Biden’ın konuyu Başbakan Netanyahu ile telefon görüşmesinde gündeme getirme kararı, yasanın sonuçlarıyla ilgili ABD liderliğinin üst kademesinde yaşanan olağandışı endişenin derinliğini yansıtıyor.
Başkanın, Başbakan Netanyahu ile görüşmesi, İsrail-ABD ilişkilerinin üzerine inşa edildiği sağlam temele ve Başkan Biden’ın İsrail’e yönelik derin dostluğuna ve desteğine rağmen, ABD yönetiminin, İsrail hükümetinin öncülük ettiği süreçlere ilişkin hoşnutsuzluğunu ve endişesini artık gizlemediği konusunda şüpheye yer bırakmıyor. Bunun açık bir göstergesi, Başkan’ın, son telefon görüşmesinde de açıkça görüldüğü gibi, Netanyahu’yu Beyaz Saray’a davet etmemeyi sürdürmesi. İkinci bir gösterge, İsrail’in Washington Büyükelçisi ile Dışişleri Bakanlığı’nda yapılan özel bir toplantıydı.
ABD cephesindeki bir dizi endişe verici gelişme, iki ülke arasındaki ilişkilerin yaslandığı sağlam temelin ve anlaşmazlık zamanlarında bile bu dostluğu korumalarına izin veren şeyin baltalandığına dair gerçek bir endişe olduğuna işaret ediyor:
- Yeni Gallup anketi, ilk kez Demokrat Parti destekçilerinin çoğunun (yüzde 49) İsraillilerden çok Filistinlilerle sempati duyduğunu ortaya koydu. Bulgular, yalnızca geçen yıla göre Filistinlilere verilen desteğin yüzde 11 arttığını gösteriyor. Filistinlilere desteğin artması, çoğunluğu İsrail’i desteklediğini ifade etse de, kendilerini bağımsız olarak tanımlayan seçmenler arasında da görülüyor. Öte yandan, Cumhuriyetçi seçmenlerin İsrail’e olan yüksek desteğinde bir değişiklik yok. Tüm veriler göz önünde bulundurulduğunda, İsrail hâlâ önde ama aradaki fark kapanıyor. Bu rakamlar, son yıllarda daha belirgin hale gelen bir eğilimi gösteren önceki anketleri destekliyor: Demokratların çoğu İsrail’e genel olarak olumlu baksa bile bu destek aşınıyor ve daha da önemlisi, İsrail ile Demokrat Parti’nin genç destekçileri arasındaki mesafe artıyor. Amerikalı Yahudi seçmenlerin çoğu, ilerici kanat olmasa da liberal olan Demokrat Parti’yi destekliyor.
- İsrail yanlısı görüşleri ile tanınan, ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi’nin Orta Doğu, Güney ve Orta Asya ve Terörle Mücadele alt komitesinin son derece etkili başkanı Demokrat Senatör Chris Murphy, İsrail politikasına karşı verdiği bir röportajda sert bir dil kullandı ve Biden yönetiminin İsrail hükümeti üzerindeki baskıyı artırması gerektiğini söyledi: “Ya İsrail’e yardımı ya da ABD’ye ziyareti şarta bağlamak gibi bir önlemle özellikle iki devletli çözüme yönelik bu saldırının ABD-İsrail ilişkileri için çok kötü olduğu mesajını vermeliyiz.” Murphy ayrıca hükümetin yargı sistemi için önerdiği değişiklikleri eleştirdi ve “İsraillileri bir arada tutan bağları yıprattıklarını” söyledi. İsrail karşıtı eğilimler, daha önce, çoğunlukla soldan Demokrat düzene meydan okuyan, Demokrat Parti’nin ilerici kanadından milletvekilleri arasında belirgindi. Ancak son zamanlarda, ABD’nin İsrail’e askeri yardımını Filistin konusunda şarta bağlama fikri merkezdeki Demokrat politikacılar arasında bile destek bulmuş gibi görünüyor. Yönetim İsrail’e desteğini ve İsrail’in güvenliğine olan bağlılığını zorla da olsa vurgulasa bile kanıtların çoğu iki ülke arasındaki gerilimin, bu ilişkiyi çoktan etkilediğini gösteriyor.
Yakın vadede, Filistin sorunu birincil tehdit. Amman ve Şarm El-Şeyh’teki son toplantılarda verilen taahhütleri ihlal eden İsrail’in ek olarak aldığı tek taraflı önlemler ve bu hafta kabul edilen ve kuzey Samiriye’den çekilmeye ilişkin düzenlemeyi yürürlükten kaldıran yasa (ki kendisi de ABD’ye verilen güvencelerin sonucuydu), ABD’nin hoşnutsuzluğunu önemli ölçüde artırabilir. Yönetimin, geniş bir mutabakatın yokluğunda, İsrail yargı sisteminin değiştirilmesinin İsrail’in Orta Doğu’daki tek demokrasi karakterini değiştirebileceği ve böylece Amerikan desteği ve stratejik ortaklık rolünü baltalayabileceği yönündeki imaları ciddiye alınmalı.
İsrail’in ulusal güvenliği uzun süredir diğer hususların yanı sıra ABD ile olan özel ilişkilerine dayanıyor. Washington’da iki ülkenin özgürlük, demokrasi ve medeni haklar gibi değerleri paylaştığı anlayışı buna katkıda bulundu ve fikir ayrılıkları olsa bile iki ülke birbirini anladı ve birbirinin çıkarlarına saygı duydu. ABD yönetimleri, Demokratlar ve Cumhuriyetçiler, zaman zaman iç muhalefete rağmen İsrail’in ‘güvenlik ve refahını’ korumak için her zaman pratik adımlar attılar. İsrail’e ABD siyasi kuruluşu içinden destek, Amerikan halkının bu ilişkileri desteklediğinin ön kabulüne ve Yahudi devletinin güvenliğini koruma yükümlülüğüne dayanıyordu.
İsrail hükümeti, “ortak değerlerin” zarar gördüğüne ve İsrail’in doğrudan ABD’nin çıkarlarına karşı hareket ettiğine dair Amerikan inancının (yönetim içinde ve Kongre’de) ikili ilişkilerin samimiyetini aşındırabileceğini dikkate almalı. Bu, nükleer programını kararlılıkla ilerletmeye devam eden İran’ın başını çektiği güvenlik sorunlarının iki ülke arasında daha sıkı koordinasyon gerektirdiği bu hassas zamanda özellikle geçerli. Beyaz Saray’ın Biden-Netanyahu telefon görüşmesine ilişkin yaptığı açıklamada İran meselesine sadece laf arasında değinildi.
İsrail, ulusal güvenliği için önemli gördüğü şeyleri korumak zorundaysa, önümüzdeki dönemde ABD ile ilişkilerine, özellikle de iki lider arasındaki iyi ilişkileri sürdürebilme becerisine öncelik ve azami önemi vermeli. Yönetim, İsrail’in ortak temel değerlere ve ortak çıkarlara aykırı hareket ettiğine inanırsa ve özellikle Filistin cephesinde verdiği sözlerden dönerse, itiraz ve eleştiri yapmaktan çekinmeyecek gibi görünüyor. ABD’nin tepkisi, resmi kınamadan ABD’nin İsrail’e verdiği siyasi, ekonomik ve güvenlik desteğinin fiilen erozyona uğramasına kadar değişebilir. Amerika Birleşik Devletleri’nde sürmekte olan demografik, ekonomik ve sosyal süreçler göz önüne alındığında, İsrail’in tutumu ve ikili ilişkilerin doğası önemli, uzun vadeli sonuçlar doğuracak. Bazılarının doğrudan İsrail ile hiçbir ilgisi olmasa da, ABD’nin İsrail’e olan uzun vadeli taahhüdünün aşınmasına yol açabilir. Bu uyarıları görmezden gelmek er ya da geç iki ülke arasındaki özel ilişkilere darbe vuracağı için İsrail’in çıkarları açısından felaket olabilir.
Ortadoğu
Netanyahu, bin Zayed’den gelen “7 Ekim” uyarısını görmezden gelmiş

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, BAE lideri Muhammed bin Zayed’in 7 Ekim 2023’e giden süreçte muhatabını uyardığı ama İsrailli siyasetçinin bunu görmezden geldiği iddia edildi.
İsrailli Haaretz gazetesinin araştırmasına göre, “MBZ” olarak bilinen BAE Devlet Başkanı Şeyh Muhammed bin Zayed, Eylül 2023’te özellikle Batı Şeria’da yükselen gerilimi göz önüne alarak bölgede bir patlama yaşanacağını biliyordu.
Bin Zayed ile dostane ilişkiler sürdüren İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, “Savaştan önceki aylarda bu konuyu benimle sık sık konuştu. Durumun yatıştırılması gerektiği mesajını sürekli iletti. Hatta İsrail’e başbakanla görüşen özel bir elçi bile gönderdi. Emir, bölgenin patlamaya hazır olduğunu sezmiş gibiydi,” diye anlatıyor.
MBZ, Netanyahu ile de doğrudan görüşüyordu. Bu görüşmeler standart bir prosedüre göre gerçekleşiyordu: Birleşik Arap Emirlikleri büyükelçiliğinden bir temsilci, görüşmenin gizliliğini sağlayan özel bir telefon cihazıyla birlikte başbakanın ofisine geliyordu.
Öte yandan gazeteye göre bu sefer, bin Zayed’in başlattığı görüşme alışılmadık bir nitelikteydi.
2023 yılının 7 Ekim tarihinden bir buçuk hafta önce, Birleşik Arap Emirlikleri hükümdarı Abu Dabi’deki Başkanlık Sarayı’ndan Netanyahu’yu aradı ve onunla 45 dakika boyunca görüştü.
Bu görüşmede bin Zayed, Gazze’deki Hamas lideri Yahya Sinvar’ın İsrail’e karşı büyük bir operasyon planladığını söyledi.
Bin Zayed, söz konusu olayın sadece kan dökülmesine yol açmakla kalmayıp, tüm bölgenin istikrarını bozacağı ve İbrahim Anlaşmalarını zayıflatacağı endişesini dile getirdi.
Haaretz’e göre bu görüşmenin içeriğini bilen üç üst düzey yabancı kaynak var ve bu görüşmenin varlığı ilk kez ortaya çıkıyor.
Görüşmede, yıllar önce Gazze’den Abu Dabi’ye göç etmiş ve Gazze Şeridi’nde güçlü bağlarını sürdüren bin Zayed’in yakın bir Filistinli danışmanı da hazır bulunuyordu.
Danışmana göre, Birleşik Arap Emirlikleri hükümdarı Netanyahu’ya bu tehdide karşı hazırlık yapılması gerektiğini vurguladı.
Danışman şunları söyledi:
“Emir, kendi değerlendirmesine göre Sinvar’ın büyük bir olaya hazırlandığını açıkladı. Netanyahu’ya İsrail’in hazır olması gerektiğini söyledi. Aynı zamanda, gerginliğin tırmanmasını önlemek için Gazze Şeridi’ne yönelik iktisadi bir çözüm bulunmaya çalışılmasını ve Batı Şeria’da ortamı yatıştırmayı önerdi.”
Bin Zayed, Netanyahu’dan durumu ciddiye almasını istedi. Fakat başbakan, onun sürprizine rağmen nispeten sakin bir tepki gösterdi.
Netanyahu, kendi değerlendirmesine göre Hamas’ın Batı Şeria bölgesinde faaliyet göstermeyi planladığını söyledi ve İsrail’in her türlü senaryoya hazır olduğunu belirterek bin Zayed’i teskin etti.
BAE lideri, daha sonra Netanyahu ile yaptığı görüşmeyi ve CIA Direktörü William J. Burns’e ilettiği uyarıyı anlatacaktı.
Bin Zayed, Burns’e Netanyahu’ya aktarmaya çalıştığı “orada bir şey patlamak üzere” hissini paylaştı ve İsrail başbakanının bu istikrarsız bölgenin aslında Batı Şeria olduğuna inandığını söyledi.
Danışman, “Emir, Netanyahu’nun çekingen tepkisine rağmen mesajı ciddiye alıp harekete geçeceğini umuyordu,” dedi.
Ama hiçbiri, başbakanın mesajı dinleyip de savunma kurumlarının başkanlarına bilgi vermeyeceğini tahmin etmemişti: Yani Şin Bet Başkanı, Mossad Başkanı, İsrail Savunma Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı da dahil, hiçbiri MBZ’nin uyarısından haberdar değildi.
Haaretz 2023 yılının başında İsrail ile Hamas arasında yürütülen Gazze müzakerelerinin iyi gittiğini ve BAE şeyhinin uyarılarının bu zemin üzerinde yükseldiğini yazıyor.
Habere İsrail muhalefetinden de destek geldi. Eski başbakan ve B’Yachad partisi lideri Naftali Bennett, Birleşik Arap Emirlikleri lideri Muhammed bin Zayed’in, 7 Ekim öncesinde Hamas’ın planları hakkında Netanyahu’ya yaptığı uyarının gerçek olduğunu bildiğini söyledi.
103FM’e konuşan Bennett, “Size şunu söylüyorum: Bunun doğru olduğunu biliyorum,” dedi.
Bennett şöyle devam etti:
“BAE’den Muhammed bin Zayed, Netanyahu’yu Sinvar’ın bir operasyon planladığı konusunda uyarmıştı. Mısır Genel İstihbarat Teşkilatı Başkanı Abbas Kamel de katliamdan birkaç gün önce Netanyahu’ya büyük bir operasyonun planlandığını bildirmişti. İlişkilerim hakkında kimseyle konuşmak istemiyorum. Size şunu söylüyorum: Bu gerçeğin doğru olduğunu biliyorum.”
Netanyahu’nun İsrail’i “körü körüne bu korkunç felakete sürüklediğini” ileri süren muhalif siyasetçi, “Hamas’ın bir kıymet [asset] olduğu düşüncesine o kadar derinlemesine kapılmıştı ki, açık uyarılar almasına rağmen hiçbir şey yapmadı,” diye iddia etti.
Netanyahu’nun 7 Ekim’in doğrudan sorumlusu olduğunu savunan Bennett, sadece başbakan olması nedeniyle değil, “15 yıl boyunca Hamas’ı güçlendirip hiçbir şey yapmadığı için” de sorumluluğu bulunduğunu kaydetti.
Ortadoğu
Netanyahu, Batı Şeria’daki izinsiz yerleşimci karakollarının dağıtılmasını emretti

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahun Batı Şeria’daki izinsiz İsrail yerleşimci ileri karakollarının sökülmesini emretti.
Reuters’a konuşan kaynaklar, Netanyahu’nun bu emri, Filistinlilere yönelik yerleşimci şiddetine karşı sert önlem alınması yönündeki ABD baskısına yanıt olarak verdiğini belirtti.
Söküm işlemlerinin ne zaman başlayacağı ise hemen belli olmadı.
Haber, ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee’nin, yerleşimciler tarafından defalarca hedef alınan Batı Şeria’daki Turmus Ayya kasabasında Filistin kökenli Amerikalılarla bir araya gelmesinden bir gün sonra yayınlandı.
Huckabee, Filistinlilere yönelik yasa dışı Yahudi yerleşimcilerinin düzenlediği saldırıları “terör eylemleri” olarak nitelendirmişti.
İsrail yerleşimlerinin uzun süredir destekçisi olan Huckabee, son haftalarda yerleşimcilerin şiddet eylemlerini defalarca kınadı.
Ağustos ayında, Batı Şeria’nın Kusra köyünde Filistinlilere ait evleri kuşatan yerleşimcileri “İsrailli teröristler” olarak nitelendirdi ve daha sonra Filistinli Amerikalılara ait mülkleri ele geçiren yerleşimcilerin ABD’nin yaptırımlarına veya ülkeye giriş yasaklarına maruz kalabileceği uyarısında bulundu.
Huckabee, suçu kimin işlediğine bağlı olarak “farklı bir adalet standardı” olmaması gerektiğini belirterek, İsrail’i sorumluları soruşturmaya ve yargılamaya çağırdı.
İzinsiz yerleşim noktaları genellikle az sayıda yerleşimciyi barındıran prefabrik yapılardan oluşur. İsrail, bu tür yerleşim noktalarını zaman zaman söküp kaldırırken, diğerlerine geriye dönük olarak izin veriyor ve bunların devlet fonlarından yararlanmasını sağlıyor.
Son yıllarda Batı Şeria’da yerleşimcilerin şiddet eylemleri keskin bir artış gösterdi. Filistinliler ve insan hakları örgütleri, İsrail makamlarını saldırıları yeterince soruşturmamak veya faillerini adalete teslim etmemekle suçluyor.
Birleşmiş Milletler ve çoğu ülke, Batı Şeria’daki tüm İsrail yerleşimlerini uluslararası hukuk kapsamında yasadışı kabul ediyor ve bu bölgeyi “işgal altındaki topraklar” olarak değerlendiriyor.
İsrail ise bu tanımlamaya itiraz ediyor ve bölgenin işgal altında değil, “ihtilaflı bir bölge” olduğunu savunuyor.
Ortadoğu
İran, Hürmüz için yeni harita açıklayacak

İran, önümüzdeki günlerde Körfez’de yeni bir kısıtlı bölge ilan edeceğini ve Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için oluşturulacak yeni denizcilik koridorunun haritalarını açıklayacağını duyurdu. Hafta sonu gemilere yönelik karşılıklı saldırılar, pazartesi günü petrol fiyatlarının yükselmesine yol açtı.
İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Muhsin Rızai, pazar günü devlet televizyonuna verdiği röportajda, yeni kısıtlı bölgenin ABD’nin İran’a yönelik ablukasının başladığı noktadan başlayacağını ve Körfez’deki bazı alanlara kadar uzanacağını söyledi.
Plana ilişkin ayrıntılı bilgi verilmezken Rızai, yeni bölgeye giren herhangi bir geminin yaptırım listesine alınacağını belirtti.
Rızai ayrıca, tanker trafiğine büyük ölçüde kapalı olan ve küresel enerji taşımacılığı açısından hayati önem taşıyan Hürmüz Boğazı’ndaki geçiş güzergâhlarını ayrıntılı şekilde gösteren haritaların da yakında onaylanacağını söyledi.
Rızai, “İran ve Umman karasularında yer alan ve yönetiminde İran’ın söz sahibi olacağı yeni uluslararası koridorun haritaları üzerinde anlaşmaya varıldı. Bunların önümüzdeki günlerde imzalanması gerekiyor” dedi.
Rızai, “Hürmüz Boğazı’nın açık tutulmasını ancak onlar [Amerikalılar] İran’a yönelik sabotaj, tehdit ve saldırıları durdurduğunda taahhüt edeceğiz” diye ekledi.
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının savaşı tetiklemesinin üzerinden altı ay geçerken çatışma çıkmaza girmiş görünüyor. Haziran ayında varılan ön ateşkes anlaşması çökerken, barış sürecini yeniden rayına oturtmayı amaçlayan diplomatik girişimlerde de çok az ilerleme sağlandı.
Ağustos ayının büyük bölümünde askeri faaliyetlere ara verilmesinin ardından karşılıklı saldırılar yeniden başladı. ABD Merkez Komutanlığına (CENTCOM) göre ABD güçleri, İran Devrim Muhafızları Ordusunun bölgedeki ABD savaş gemilerine düzenlediği saldırıların ardından cumartesi günü üç İran petrol tankerini vurdu. Vurulan tankerlerden biri, İran’ın başlıca petrol ihracat merkezi olan Hark Adası açıklarındaydı. İran da ABD saldırılarına bölgedeki üsleri hedef alarak yanıt verdi. ABD ordusunun çok sayıda kayıp verdiği basına yansıdı.
Tahran, bölgedeki ABD çıkarlarını vurma ve çatışma öncesinde küresel petrol arzının yaklaşık beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’ndaki petrol akışını durdurma kapasitesini koruduğunu gösterdi.
Pazartesi günü yayımlanan deniz taşımacılığı verilerine göre, son 10 günde Hürmüz Boğazı’ndan günde ortalama 10 ticari yük gemisi geçti. Bu, mayıs ayından bu yana görülen en düşük seviye oldu. Söz konusu gelişme, petrol fiyatlarının geçen haftaki sert yükselişini sürdürmesine katkıda bulunurken Brent petrol yüzde 0,8 artışla varil başına 97 doların üzerine çıktı.
Yaptırımlar ve petrol ablukası ekonomiyi sıkıştırıyor
İran, ekonomisini ağır biçimde etkileyen ABD yaptırımlarının yol açtığı sorunlarla mücadele çabalarını artıracağını açıkladı.
Ancak Reuters’a konuşan üç üst düzey İranlı kaynak, İran’ın petrol ihracatını abluka altına alarak ve yaptırımların delinmesini engelleyerek ülke ekonomisini boğmayı amaçlayan ABD kampanyasına direnmenin giderek zorlaştığını söyledi.
İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, pazar günü yaptığı açıklamada ABD’nin “çok geç olmadan” oyunun kurallarının değiştiğini anlaması gerektiğini söyledi.
Kalibaf, Telegram kanalında yayımlanan konuşmasında, “Bundan böyle İran’ın çıkarlarına ve güvenliğine yönelik her saldırıya daha hızlı, daha ağır ve daha acı verici bir karşılık verilecek” dedi.
Kalibaf, askeri cephenin yanı sıra İran’ın temel mücadelesinin artık üretim ve halkın geçim koşulları alanında olduğunu söyledi.
Döviz kurundaki sert dalgalanmaları, enflasyonu, işsizliği ve piyasa yönetimini başlıca sorunlar arasında gösteren Kalibaf, İranlıların zorluklara katlanabileceğini ancak kötü yönetime veya eylemsizliğe tahammül edemeyeceğini ve hükümetten hızlı hareket etmesini beklediğini ifade etti.
İran devlet medyasının pazar günü aktardığına göre Ekonomi Bakanı Ali Medenizade, Tahran’ın ABD’nin ekonomik baskısına reformlarla karşılık vermeyi planladığını söyledi ve yaptırımların İran’ın izlediği politikayı değiştirmesine yol açacağı düşüncesini reddetti.
Medenizade, “Ekonomik baskıdan ve tecritten, finansal bağların koparılmasından söz ediyorlar ve bir ülkenin ekonomisine baskı uygulayarak o ülkenin halkının kararlarını değiştirebileceklerini düşünüyorlar” dedi.
“Bir noktayı açıklığa kavuşturmam gerekiyor: İran ekonomisini reforme etme sorumluluğu ABD Hazinesine değil, İran hükümetine ve halkına aittir” diye ekledi.
İran: Hark Adası önceki aylarda 550 kez vuruldu
İran, Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü’nün (OPEC) üçüncü büyük üreticisi konumunda bulunuyor ve savaş öncesinde ham petrolünün yüzde 90’ını Hark Adası’ndaki ihracat merkezi üzerinden ihraç ediyordu. ABD’nin İran petrol ihracatına yönelik ablukasının nisan ortasında başlamasından bu yana petrol akışı kesintiye uğradı.
ABD Merkez Komutanlığı, X üzerinden yaptığı açıklamada, pazar günü itibarıyla ablukaya sıkı şekilde uyulmasını sağlamak amacıyla 92 ticari geminin rotasını değiştirdiğini, üç gemiyi devre dışı bıraktığını ve iki gemiye çıkarak denetim gerçekleştirdiğini bildirdi.
ABD Başkanı Donald Trump, 31 Ağustos’ta Hark Adası’nın “paramparça edildiğini” tasvir eden yapay zekâyla oluşturulmuş bir videonun eşlik ettiği tek cümlelik bir sosyal medya paylaşımı yaptı. İranlı yetkililer, Hark Adası’nın saldırıya uğraması halinde güçlü bir karşılık verileceğini açıkladı.
İran Petrol Bakanı Muhsin Paknejad, pazar günü devlet televizyonunda yayımlanan röportajında adanın önceki aylarda yaklaşık 550 kez vurulduğunu ancak faaliyetlerini sürdürdüğünü söyledi.
İran’ın Hürmüz Boğazı’na uyguladığı abluka, akaryakıt fiyatlarını yükselterek Trump’ın kamuoyu desteği üzerinde baskı oluşturuyor. Trump’ın Cumhuriyetçi Partisi, Kongre’nin kontrolünün belirleneceği kasım seçimlerine hazırlanıyor.
Bununla birlikte ABD Enerji Bakanı Chris Wright, petrolün Hürmüz Boğazı’ndan geçmeye devam ettiğini söyledi.
Wright, CNN’e yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“Hürmüz Boğazı’ndan geçişlerimiz şu anda günde ortalama 9 milyon varilin üzerinde. Boğazı bypass eden boru hatlarını da hesaba kattığımızda muhtemelen çatışma öncesindeki akışın üçte ikisine veya daha fazlasına ulaşmış durumdayız. Dolayısıyla İranlılar hâlâ sorun çıkarmaya devam ediyor ancak ABD Donanması bu mücadeleyi kazanıyor.”
Dünya Basını2 hafta önceMilanovic uyardı: Dünya 1914 öncesine benzer bir uçurumun kenarında
Amerika2 hafta önceKıyamete beş kala – 1: Thiel, Deccal’i arıyor
Görüş1 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Avrupa2 hafta önceAlman tarihçi Kittel, savaştan Hitler’i değil Stalin’i sorumlu tuttu
Dünya Basını2 hafta önce“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”
Ortadoğu2 hafta önceSDG’nin feshi için yapılan anlaşmanın ayrıntıları
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Pettifor: Tarihte görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle sistem çökecek
Rusya2 hafta önceRusya’da İHA üreticisi TulaDron’un yöneticisi Grigoryev tutuklandı











