Ortadoğu
İsrail müesses nizamında ‘Washington’ korkusu

İsrail’in İran tehdidine karşı potansiyel müttefik gördüğü Riyad’ın Tahran’la anlaşması, ABD’nin İsrail iç siyasetini açıktan eleştirmesi ve Biden’ın Netanyahu’ya mesafesi İsrail’in askeri bürokrasisinde endişe yarattı. Askeri bürokrasinin görüşlerini yansıtan INSS, ilk kez stratejik bir uyarı yayınladı.
Binyamin Netanyahu’nun, İsrail Başbakanı olarak göreve gelmesinin üzerinden 12 hafta geçti ancak kendinden önceki Başbakanların aksine hâlâ Beyaz Saray’a davet edilmedi. Üstelik Washington, ilk kez İsrail’in iç politikasını açıktan eleştiriyor. Bu, etrafı İran başta olmak üzere “düşmanlarla” çevirili olan ve bugüne kadar ABD’nin maddi manevi ve koşulsuz desteği sayesinde ayakta kalmayı başaran İsrail için yeni bir durum. Hâlihazırda ABD’nin bölgede azalan nüfuzundan derin endişe duyan İsrail askeri müesses nizamı, Washington’un iç politik gelişmeler nedeniyle İsrail’e desteğini çekmesini ülke için en kötü senaryo olarak görüyor. Üstelik askeri bürokrasiye göre bu felaket senaryosu, olabilecek en kötü zamana, yani İran’ın nükleer silaha en çok yaklaştığı ve İran tehdidine karşı potansiyel müttefiklerin Tahran’a kaptırıldığı bir zamana denk geliyor.
Washington yolunun şimdilik kapalı olduğunu anlayan ve iç politikadaki inadından vazgeçmeyen Netanyahu, Avrupa’dan destek arayışında. Netanyahu, peş peşe Avrupa başkentlerini ziyaret ederken İsrail’in askeri bürokrasinin görüşlerini yansıtan, kurucu ve çalışanlarının çoğu İsrail güvenlik teşkilatlarında üst düzey görevlerde bulunmuş, Tel Aviv Merkezli Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü (INSS) ilk kez stratejik bir uyarı yayınladı. Tel Aviv Üniversitesi’ne bağlı faaliyet yürüten düşünce kuruluşu “yaklaşan kriz” nedeniyle, benzeri görülmemiş bir “acil stratejik uyarı” yayınlama yükümlülüğü bulunduğuna dikkat çekti: “İsrail, ulusal güvenliğine yönelik ciddi tehditler, ABD ile ilişkilerinde derinleşen çatlaklar ve küresel ekonomik krizin ortasında artan ekonomik risklerin uğursuz bileşimi ile karşı karşıya. Aynı zamanda İsrail toplumu, bu tehditleri büyüten ve mücadele yeteneğimizi baltalayan yargı reformu nedeniyle benzeri görülmemiş bir iç çatışmanın ortasında. (…) Sonuç olarak, yaygın bir halk tepkisi boyut ve yoğunluk olarak büyüyor ve kaçınılmaz olarak İsrail Orudusu (IDF) dahil İsrail’deki yaşamın tüm yönlerine sızıyor.”
Yirmi yıl önce İsrail’in iki cephede (İkinci İntifada ve Dot-com balonu) verdiği ve dayanışma sayesinde “kazandığı” mücadeleye dikkat çeken uyarıda, “Bu sefer üç cephede, yani İsrail’in ulusal güvenliği, uluslararası imajı ve ekonomik sağlamlığı gibi ciddi zorluklarla mücadele etmek zorundayız. Ancak önerilen yargı reformu, o zaman yaptığımız gibi safları sıklaştırmak yerine, siyasi kutuplaşmayı ve toplumsal ayrışmaları derinleştirmekte ve ulusal güvenliğin temel direklerinden olan toplumsal dayanıklılığı zayıflatmakta. Ayrıca reform, hükümetin dikkatini ve İsrail’in kolektif enerjisini, dış tehditlerle düzgün bir şekilde mücadele etme pahasına, bu yıpratıcı iç çatışmaya kaydırıyor” denildi.
Uyarı yazısında İsrail’e yönelen tehditler üç başlıkta özetle şöyle açıklandı:
1- Güvenlik Tehditleri: Birincisi İran fiilen nükleer devleti olmanın eşiğinde. Ukrayna savaşındaki rolünden askeri uzmanlık kazandı ve Rusya’dan gelişmiş silah sistemleri almaya hazır. Bu arada, Çin’in aracılığıyla Körfez komşularıyla ilişkilerini geliştirirken bölgesel nüfuzunu da derinleştiriyor. İkincisi, şu anda Filistin cephesinde endişe verici bir tırmanışla karşı karşıyayız. Üçüncüsü Hizbullah daha saldırgan bir davranış sergiliyor.
Bu korkunç koşullarda, İsrail’in tamamen bu ciddi tehditlerle yüzleşmeye odaklanmasını beklerdik, ancak ne yazık ki, iç çatlak İsrail’in bunu yapma kabiliyetini kötü bir şekilde etkiliyor. En şiddetli etki, her zaman iç çatışmaların üzerindeki tek örgüt olan IDF üzerinde. Yalnızca zorunlu askerlik değil, aynı zamanda derin aidiyet duygusuna ve ortak ahlaka da dayanan bu teşkilatta hizmete hazır olma durumu da etkileniyor. Etki, özellikle yedek kuvvetlerin seçkin birimlerde (hava kuvvetleri, komandolar ve askeri istihbarat) görev yapanlar üzerinde şiddetli.
Hiç şüphe yok ki, yalnızca yedek askerler açısından değil, aynı zamanda ordu içine ve onlar ile komutanları arasındaki uyum ve karşılıklı güvene de önemli hasarlar verildi. Dahası, İsrail’in davasının doğruluğuna olan inanç, IDF saflarındaki birçok kişinin gözünde, savaşa gitmek gibi kader kararlarından sorumlu olanlar demokratik ilkelere bağlı kalmayı bırakırsa sarsılabilir. Son olarak, İsrail’in düşmanlarının iç çatışmamızdan cesaret aldığına ve hatta tehlikeli eylemlerde bulunmaya yönelebileceğine şüphe yok.
2- ABD ile İlişkilere ve İsrail’in Uluslararası İmajına Verdiği Zarar: Dünya, önerilen reformun ardından yaşanan iç karışıklıkları yakından takip ediyor ve neredeyse devlet başkanlarından sokak protestolarına kadar uzanan evrensel tepki; şaşkınlık ve derin endişe. Özellikle, ABD ile yalnızca çıkarlara değil, aynı zamanda ortak değerlere de dayanan özel ilişki, reformun ardından gerilimin arttığının işaretlerini veriyor.
Bunlar endişe verici gelişmeler çünkü İsrail’in karşı karşıya olduğu en acil güvenlik tehdidi, yani İran karşısında, ABD’nin güçlü desteğine her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Dolayısıyla bu ilişkilerin bozulması, İsrail’in ulusal güvenliğinin temel taşlarından birini tehlikeye atıyor. İsrail’in diğer Batı demokrasilerindeki konumu da bundan etkileniyor ve otokratik devletler bile krizin ortaya çıkardığı istikrarsızlık ve iç çatlaklar karşısında şaşkına dönüyor. Bölge ülkeleri de özellikle BAE, İsrail ile ilişkilerini derinleştirme konusunda artık daha isteksiz.
3- Ekonomik Kriz: Koronavirüs, Ukrayna’daki savaş ve ABD ile Çin arasında tırmanan çatışma son yıllarda küresel ekonomiyi sarsarak yüksek enflasyona, faiz artışlarına ve küreselleşmenin gerilemesine neden oldu. Şok dalgaları İsrail’e de ulaşıyor, enflasyonu körüklüyor, yüksek teknolojide işten çıkarmalara neden oluyor ve büyümeye zarar veriyor. Durum yeterince ciddi ve 2008’deki büyük krizde olduğu gibi tüm sorumlu tarafları bununla ilgilenmeye sevk etmeliydi. Bunun yerine önerilen reform ekonomiye bir darbe daha vurmaya hazırlanıyor ve yurtdışındaki ekonomi çevreleri bunun ardından gelebilecek korkunç sonuçlar konusunda uyarıda bulunuyor.
Reformu yasalaştırma çabaları, İsrail’deki siyasi istikrarsızlığı ve ekonomik belirsizliği artırarak, yatırımcıların güvenini ve yatırım motivasyonunu zedeledi. Ayrıca, yüksek teknoloji çalışanları ve girişimciler, reform karşıtı protestolarda aktif ve dikkat çekici bir şekilde yer aldılar ve hatta bazıları ticari faaliyetlerini ülke dışına çıkarma niyetlerini açıkladılar. Yedeklerde olduğu gibi, mesele bu açıklamaların haklı olup olmadığı değil, daha vahim sonuçları olabilecek derin duyguları yansıttığı gerçeğidir.
Yargı reformu devam ederse, İsrail’in kredi notu büyük ihtimalle düşecek ve bunun ekonomi için korkunç sonuçları olacaktır. Her şeyden önce, İsrail’in onlarca yıllık sorumlu ekonomik politika, siyasi istikrar ve bağımsız ve güvenilir yargı üzerine inşa edilmiş, ekonomik başarı ile ilişkilendirilen ülke imajına verdiği zararı onarmak çok zor olacak. Bu ciddi kriz karşısında INSS, derin bir sorumluluk duygusuyla ve yüreği buruk bir şekilde ilk kez bu stratejik uyarıyı yayınlıyor.
İsrail-ABD İlişkileri: Hiçbir Şey Sonsuza Kadar Sürmez
INSS’nin uyarı yazısından sonra İsrail-ABD ilişkilerindeki bozulmanın İsrail güvenliğine verebileceği zararlar ayrı bir makalede işlendi. İsrail’in ortak temel değerlere ve çıkarlara aykırı hareket ettiğine inanırsa ABD’nin itiraz ve eleştiriden çekinmeyeceğine dikkat çeken analiz, “ABD’nin tepkisi, resmi kınamadan ABD’nin İsrail’e verdiği siyasi, ekonomik ve güvenlik desteğinin fiilen erozyona uğramasına kadar değişebilir” denildi.
Analizin tamamı şöyle:
Yaklaşık iki aylık bir aranın ardından ABD Başkanı Joe Biden, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu aradı. Görüşmeye ilişkin Beyaz Saray’dan yapılan açıklamaya göre Başkan, şu anda yönetimi ilgilendiren iki ana konuya değindi:
Filistin sahası: Önceki açıklamalara benzer şekilde Başkan Biden, İsrail ve Filistin Yönetimi’nin güvenlik işbirliğini artırmak ve gelecekte iki devletli bir çözüm olasılığını baltalayabilecek herhangi bir adımdan kaçınmak için birlikte çalışması talebini yineledi. Başkan; İsrail, Filistin Yönetimi, Mısır, Ürdün ve ABD’den üst düzey siyasiler ve askerler arasında yönetimin bakış açısıyla taraflar arasındaki gerilimi azaltmak için tasarlanmış olan Şarm El-Şeyh’teki toplantıyı memnuniyetle karşıladı. Başkanın yorumları, yönetimin Filistin cephesindeki gelişmelere ve sahadaki durumun kötüleşme potansiyeline ilişkin son birkaç ay içinde üst düzey ABD yetkililerinin yaptığı birçok açıklamaya benzerdi. Bu durum, yönetimin dikkatinin başka bir yere, özellikle Çin ile rekabete ve Ukrayna’daki savaşa odaklanması gerektiğine inandığı bir zamanda (bu alandaki) diplomatik olanaklarını artırmasını zorunlu kılacaktır. Yönetim, Ramazan ayı da dahil olmak üzere önümüzdeki dönemin bir yangına dönüşebileceği endişesiyle İsrail ve Filistinliler üzerinde yoğun baskı uyguluyor. Bu nedenle Şarm toplantısının sonunda yapılan açıklamada da belirtildiği gibi, bunun önüne geçmek için her iki taraftan da somut önlemler alınması talep ediliyor.
Yargı reformu: Başkan Biden, “demokratik değerlerin her zaman ABD-İsrail ilişkisinin ayırt edici özelliği olduğunu ve öyle kalması gerektiğini… ve temel değişikliklerin mümkün olan en geniş halk desteğiyle sürdürülmesi gerektiğini” belirtti. Başkan, demokratik toplumların temel ilkelerine yönelik değişikliklerin ancak mümkün olan en geniş halk desteğiyle yapılması için yürütülen uzlaşı çabalarına desteğini sundu.
Bu, İsrail hükümetinin yasa değişikliği girişiminin ABD ile İsrail ilişkilerinin temel dayanağı olan değerlere zarar verebileceğine dair gerçek endişeyi yansıtan, Başkan’ın konuyla ilgili şimdiye kadarki en kritik yorumu. Kural olarak, ABD başkanları İsrail’in iç işlerine müdahaleden kaçındı. Bu nedenle, Başkan Biden’ın konuyu Başbakan Netanyahu ile telefon görüşmesinde gündeme getirme kararı, yasanın sonuçlarıyla ilgili ABD liderliğinin üst kademesinde yaşanan olağandışı endişenin derinliğini yansıtıyor.
Başkanın, Başbakan Netanyahu ile görüşmesi, İsrail-ABD ilişkilerinin üzerine inşa edildiği sağlam temele ve Başkan Biden’ın İsrail’e yönelik derin dostluğuna ve desteğine rağmen, ABD yönetiminin, İsrail hükümetinin öncülük ettiği süreçlere ilişkin hoşnutsuzluğunu ve endişesini artık gizlemediği konusunda şüpheye yer bırakmıyor. Bunun açık bir göstergesi, Başkan’ın, son telefon görüşmesinde de açıkça görüldüğü gibi, Netanyahu’yu Beyaz Saray’a davet etmemeyi sürdürmesi. İkinci bir gösterge, İsrail’in Washington Büyükelçisi ile Dışişleri Bakanlığı’nda yapılan özel bir toplantıydı.
ABD cephesindeki bir dizi endişe verici gelişme, iki ülke arasındaki ilişkilerin yaslandığı sağlam temelin ve anlaşmazlık zamanlarında bile bu dostluğu korumalarına izin veren şeyin baltalandığına dair gerçek bir endişe olduğuna işaret ediyor:
- Yeni Gallup anketi, ilk kez Demokrat Parti destekçilerinin çoğunun (yüzde 49) İsraillilerden çok Filistinlilerle sempati duyduğunu ortaya koydu. Bulgular, yalnızca geçen yıla göre Filistinlilere verilen desteğin yüzde 11 arttığını gösteriyor. Filistinlilere desteğin artması, çoğunluğu İsrail’i desteklediğini ifade etse de, kendilerini bağımsız olarak tanımlayan seçmenler arasında da görülüyor. Öte yandan, Cumhuriyetçi seçmenlerin İsrail’e olan yüksek desteğinde bir değişiklik yok. Tüm veriler göz önünde bulundurulduğunda, İsrail hâlâ önde ama aradaki fark kapanıyor. Bu rakamlar, son yıllarda daha belirgin hale gelen bir eğilimi gösteren önceki anketleri destekliyor: Demokratların çoğu İsrail’e genel olarak olumlu baksa bile bu destek aşınıyor ve daha da önemlisi, İsrail ile Demokrat Parti’nin genç destekçileri arasındaki mesafe artıyor. Amerikalı Yahudi seçmenlerin çoğu, ilerici kanat olmasa da liberal olan Demokrat Parti’yi destekliyor.
- İsrail yanlısı görüşleri ile tanınan, ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi’nin Orta Doğu, Güney ve Orta Asya ve Terörle Mücadele alt komitesinin son derece etkili başkanı Demokrat Senatör Chris Murphy, İsrail politikasına karşı verdiği bir röportajda sert bir dil kullandı ve Biden yönetiminin İsrail hükümeti üzerindeki baskıyı artırması gerektiğini söyledi: “Ya İsrail’e yardımı ya da ABD’ye ziyareti şarta bağlamak gibi bir önlemle özellikle iki devletli çözüme yönelik bu saldırının ABD-İsrail ilişkileri için çok kötü olduğu mesajını vermeliyiz.” Murphy ayrıca hükümetin yargı sistemi için önerdiği değişiklikleri eleştirdi ve “İsraillileri bir arada tutan bağları yıprattıklarını” söyledi. İsrail karşıtı eğilimler, daha önce, çoğunlukla soldan Demokrat düzene meydan okuyan, Demokrat Parti’nin ilerici kanadından milletvekilleri arasında belirgindi. Ancak son zamanlarda, ABD’nin İsrail’e askeri yardımını Filistin konusunda şarta bağlama fikri merkezdeki Demokrat politikacılar arasında bile destek bulmuş gibi görünüyor. Yönetim İsrail’e desteğini ve İsrail’in güvenliğine olan bağlılığını zorla da olsa vurgulasa bile kanıtların çoğu iki ülke arasındaki gerilimin, bu ilişkiyi çoktan etkilediğini gösteriyor.
Yakın vadede, Filistin sorunu birincil tehdit. Amman ve Şarm El-Şeyh’teki son toplantılarda verilen taahhütleri ihlal eden İsrail’in ek olarak aldığı tek taraflı önlemler ve bu hafta kabul edilen ve kuzey Samiriye’den çekilmeye ilişkin düzenlemeyi yürürlükten kaldıran yasa (ki kendisi de ABD’ye verilen güvencelerin sonucuydu), ABD’nin hoşnutsuzluğunu önemli ölçüde artırabilir. Yönetimin, geniş bir mutabakatın yokluğunda, İsrail yargı sisteminin değiştirilmesinin İsrail’in Orta Doğu’daki tek demokrasi karakterini değiştirebileceği ve böylece Amerikan desteği ve stratejik ortaklık rolünü baltalayabileceği yönündeki imaları ciddiye alınmalı.
İsrail’in ulusal güvenliği uzun süredir diğer hususların yanı sıra ABD ile olan özel ilişkilerine dayanıyor. Washington’da iki ülkenin özgürlük, demokrasi ve medeni haklar gibi değerleri paylaştığı anlayışı buna katkıda bulundu ve fikir ayrılıkları olsa bile iki ülke birbirini anladı ve birbirinin çıkarlarına saygı duydu. ABD yönetimleri, Demokratlar ve Cumhuriyetçiler, zaman zaman iç muhalefete rağmen İsrail’in ‘güvenlik ve refahını’ korumak için her zaman pratik adımlar attılar. İsrail’e ABD siyasi kuruluşu içinden destek, Amerikan halkının bu ilişkileri desteklediğinin ön kabulüne ve Yahudi devletinin güvenliğini koruma yükümlülüğüne dayanıyordu.
İsrail hükümeti, “ortak değerlerin” zarar gördüğüne ve İsrail’in doğrudan ABD’nin çıkarlarına karşı hareket ettiğine dair Amerikan inancının (yönetim içinde ve Kongre’de) ikili ilişkilerin samimiyetini aşındırabileceğini dikkate almalı. Bu, nükleer programını kararlılıkla ilerletmeye devam eden İran’ın başını çektiği güvenlik sorunlarının iki ülke arasında daha sıkı koordinasyon gerektirdiği bu hassas zamanda özellikle geçerli. Beyaz Saray’ın Biden-Netanyahu telefon görüşmesine ilişkin yaptığı açıklamada İran meselesine sadece laf arasında değinildi.
İsrail, ulusal güvenliği için önemli gördüğü şeyleri korumak zorundaysa, önümüzdeki dönemde ABD ile ilişkilerine, özellikle de iki lider arasındaki iyi ilişkileri sürdürebilme becerisine öncelik ve azami önemi vermeli. Yönetim, İsrail’in ortak temel değerlere ve ortak çıkarlara aykırı hareket ettiğine inanırsa ve özellikle Filistin cephesinde verdiği sözlerden dönerse, itiraz ve eleştiri yapmaktan çekinmeyecek gibi görünüyor. ABD’nin tepkisi, resmi kınamadan ABD’nin İsrail’e verdiği siyasi, ekonomik ve güvenlik desteğinin fiilen erozyona uğramasına kadar değişebilir. Amerika Birleşik Devletleri’nde sürmekte olan demografik, ekonomik ve sosyal süreçler göz önüne alındığında, İsrail’in tutumu ve ikili ilişkilerin doğası önemli, uzun vadeli sonuçlar doğuracak. Bazılarının doğrudan İsrail ile hiçbir ilgisi olmasa da, ABD’nin İsrail’e olan uzun vadeli taahhüdünün aşınmasına yol açabilir. Bu uyarıları görmezden gelmek er ya da geç iki ülke arasındaki özel ilişkilere darbe vuracağı için İsrail’in çıkarları açısından felaket olabilir.
Ortadoğu
ABD ordusu Ortadoğu’da iki cepheli baskıyla karşı karşıya

Yemen kuvvetlerinin Suudi Arabistan’a yönelik deniz ablukası kararı, Washington yönetimi üzerinde İran ile yaşanan gerilimin ardından ikinci bir askeri cephe baskısı oluşturuyor. Reuters’a konuşan ABD’li mevcut ve eski yetkililer, Kızıldeniz’deki ticari seyrüseferin korunmasının halihazırda Körfez bölgesinde yoğunlaşan donanma ve hava unsurlarının bölünmesine yol açacağını ifade ediyor.
ABD’li mevcut ve eski yetkililer, Yemen Kuvvetleri tarafından Kızıldeniz’de Suudi Arabistan’a uygulanacak bir deniz ablukasının, İran ile devam eden gerilimin kapsamını genişletebileceğini ve halihazırda Tahran’ın bölgedeki eylemlerini engellemeye odaklanan ABD ordusu üzerinde ek baskı oluşturacağını bildirdi.
Yemen yönetimi, Suudi Arabistan’ın ülkeye uyguladığı ablukaya yanıt olarak Suudi limanlarında gemilerin yük yüklemesine veya boşaltmasına izin verilmeyeceğini duyurdu.
Bu gelişmenin Suudi Arabistan’ın petrol ihracatını aksatabileceği ve küresel ham petrol arzının yüzde 7’lik ek bir kısmını kesintiye uğratabileceği belirtiliyor.
ABD kuvvetlerine ev sahipliği yapan Suudi Arabistan şu ana kadar Washington’dan resmi bir askeri yardım talebinde bulunmadı.
Ancak ABD Başkanı Donald Trump, küresel ticaret açısından kritik bir geçiş noktası olan Kızıldeniz’deki seyrüseferin engellenmesine yönelik her türlü adıma ABD’nin müdahale edebileceğini söyledi.
Gazetecilere açıklama yapan Trump, “Böyle bir şey gerçekleşirse bununla ilgileniriz. Bunu daha önce Yemen ile yaptık” dedi.
Askeri kaynakların bölünmesi riski
Reuters haber ajansına konuşan ABD’li yetkililere göre askeri açıdan durum karmaşık bir nitelik taşıyor. Suudi Arabistan ve ABD’nin geçmişteki bombardıman hatlarına karşı koyan Yemen kuvvetleri, tecrübeli ve hızlı hareket edebilen savaşçılar olarak değerlendiriliyor.
ABD’li yetkililer, bu güce karşı yürütülecek operasyonların, İran ile mücadeleye ve ABD’nin Körfez’deki İran limanlarına uyguladığı ablukayı sürdürmeye ayrılmış kaynakları tüketeceğini vurguluyor.
Eski Pentagon yetkilisi ve Middle East Institute uzmanı Jason Campbell, “Bölgedeki hatırı sayılır büyüklükteki kaynaklarınızı iki aktif cephe arasında bölmek zorunda kalacaksınız” değerlendirmesinde bulundu.
Campbell, Kızıldeniz’deki tehditle mücadelenin, ABD savaş gemilerinin Körfez’den Yemen’e yakın bölgelere kaydırılmasını ve füze savunma operasyonlarına tahsis edilmesini gerektirebileceğini aktardı.
Yemen’in denkleme dahil olma ihtimali, Trump’ın başlangıçta “İran’ı teslim olmaya zorlayacak odaklanmış bir bombardıman harekâtı” olarak tanımladığı sürecin evrim geçirdiğini gösteriyor.
ABD donanma gemilerinin ve uçaklarının Yemen’e ait insansız hava araçları ile füzeleri düşürmeye başlaması halinde, uzmanların dikkat çektiği mühimmat ve hava savunma füzesi stoklarındaki azalmanın daha da derinleşebileceği kaydediliyor.
Trump’ın ilk başkanlık döneminde ABD Savunma Bakan Yardımcılığı görevini yürüten Michael Mulroy, “Yemenliler geçmişte Kızıldeniz ve Babülmendep Boğazı’nda seyrüseferi engelleme kapasitelerini ve kararlılıklarını defalarca kanıtladılar” dedi.
Eski ABD Başkanı Joe Biden döneminde Kızıldeniz ticaret yolunu açık tutmak amacıyla Yemen’deki hedeflere hava saldırıları düzenlenmişti.
Trump ise geçen yıl Gazze’ye destek amacıyla ticari ve askeri gemilere ateş açan Yemen güçlerine yönelik bombardımanları artırmıştı. Uzmanlar, her iki harekâtın da Yemen’in deniz trafiğini tehdit etme imkânlarını tamamen ortadan kaldıramadığını belirtiyor.
Geçen yıl iki ay süren operasyonlar; iki uçak gemisi, çok sayıda savaş gemisi, savaş uçakları ve B-2 stealth bombardıman uçakları dahil olmak üzere büyük bir ABD ateş gücü gerektirmişti.
Yetkililer, ABD ordusunun yüksek bütçesine rağmen kaynak sınırlarıyla karşı karşıya kaldığını, Yemen’de ihtiyaç duyulacak sistemlerin çoğunun halihazırda İran’a karşı kullanıldığını ifade ediyor.
Bir ABD’li yetkili, bazı savaş gemilerinin önce Karayipler’de, ardından Ortadoğu’da yürütülen yoğun operasyonlar nedeniyle denizde normalden daha uzun süre kaldığını belirterek “Şimdiden çok meşgulüz” dedi. Uzayan görev sürelerinin personel üzerinde baskı oluşturduğu ve gemilerin bakım için limanlara dönmesi gerektiği vurgulanıyor.
Bölgedeki askeri varlık
Halen Ortadoğu’da ABD Donanmasına ait 20’den fazla savaş gemisi ve yüzlerce askeri uçak görev yapıyor. İkinci bir ABD’li yetkili, İran ile yaşanan çatışmaya destek olmak üzere bölgeye ek kuvvetlerin sevk edildiğini bildirdi.
Bu durumun, Yemen yakınlarında yürütülecek ve büyük deniz ile hava kaynakları gerektirecek bir operasyona ayrılacak imkânları kısıtladığı aktarılıyor.
Ayrıca Yemen’in geçen yıldan bu yana değişmiş olabilecek askeri kapasitesini tespit etme ihtiyacı nedeniyle istihbarat kaynaklarının da başka yöne kaydırılacağı ifade ediliyor.
Center for Strategic and International Studies bünyesinde çalışan emekli deniz piyadesi Albay Mark Cancian da Kızıldeniz’de ikinci bir cephe açılmasının ABD deniz kuvvetleri üzerinde ağır bir yük oluşturacağını doğruladı.
Yemen Silahlı Kuvvetleri, Suudi Arabistan’a yönelik deniz ablukasının yürürlüğe girdiğini duyurarak bu adımın meşru bir karşılık olduğunu açıkladı.
Yapılan açıklamada, ablukaya karşı abluka ve tırmanmaya karşı tırmanma ilkesinin uygulanacağı, gelecek aşamadaki tüm seçeneklere hazır olunduğu belirtildi. Ayrıca Yemen halkına genel seferberliği sürdürme ve cepheleri destekleme çağrısı yapıldı.
Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyon güçleri, 9 Ağustos 2016 tarihinde Yemen hava sahasına genel abluka uygulayarak ülke nüfusunun yaklaşık yüzde 80’ine (yaklaşık 20 milyon kişi) hizmet veren ana ulaşım noktası durumundaki Sana Havalimanı’nı ticari uçuşlara kapatmıştı.
Ortadoğu
Bakü’de Rus ve Alman heyetlerden gizli Ukrayna görüşmesi

Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Bakü’de 12-14 Temmuz tarihlerinde eski Rus ve Alman yetkililer arasında Ukrayna’daki savaşı bitirme yollarının ele alındığı gizli bir toplantı yapıldığını açıkladı. Berlin’de Almanya Başbakanı Friedrich Merz ile düzenlediği basın toplantısında konuşan Aliyev, uçuş verilerinin doğruladığı görüşmeden önceden haberlerinin olmadığını ancak savaşı sonlandırmayı amaçlayan bu adımı memnuniyetle karşıladıklarını belirtti.
Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, başkent Bakü’de 12-14 Temmuz tarihleri arasında Rusya ve Almanya’nın eski üst düzey temsilcilerinin katılımıyla kapalı bir toplantı gerçekleştirildiğini bildirdi.
Bloomberg’in aktardığına göre, Ukrayna’daki savaşın sona erdirilmesi imkanlarının ele alındığı görüşmeden Azerbaycan makamlarının önceden haberdar edilmediğini belirten Aliyev, uçuş kayıtlarının temasların varlığını doğruladığını kaydetti.
Salı günü Berlin’de Almanya Başbakanı Friedrich Merz ile ortak basın toplantısında konuşan Aliyev, “Topraklarımız haberimiz olmadan böyle bir buluşma için kullanıldı. Ancak bu görüşme Rusya ile Ukrayna arasındaki savaşın bitirilmesine hizmet etmeyi amaçlıyorsa bunu yalnızca memnuniyetle karşılayabiliriz” dedi.
Almanya Başbakanı Friedrich Merz ise federal hükümetin bu tür temaslar hakkında herhangi bir bilgiye sahip olmadığını ve süreçle ilgisinin bulunmadığını dile getirdi.
Söz konusu temasların ayrıntıları daha önce Die Zeit gazetesi ve ARD televizyonunun ortak araştırmasında yayımlandı.
Yayımlanan haberlerde, eski Rusya Başbakanı ve mevcut Gazprom Yönetim Kurulu Başkanı Viktor Zubkov’un 2024 yılından bu yana eski Alman yetkililerle düzenli olarak kapalı toplantılar yaptığı aktarıldı.
Araştırmada, Zubkov ve Rus heyet üyelerinin bu temasları Almanya’daki siyasi partileri ve hükümeti etkilemek amacıyla kullanmış olabileceği değerlendirmesine yer verildi.
Die Zeit muhabiri, görüşmelerin yapıldığı Bakü’deki Four Seasons Oteli’nin güvenlik görevlilerinin, müzakerelerin yürütüldüğü konferans salonunun yakınındaki koridordan yabancı kişilerin ayrılmasını istediğini bildirdi.
Alman güvenlik birimleri, gerçekleştirilen bu buluşmaları Rusya’nın Alman siyasetine nüfuz etmeye yönelik olası bir operasyonu kapsamında ele alıyor.
Müzakerelere Almanya tarafından Eski Başbakanlık Dairesi Başkanı Ronald Pofalla ve Brandenburg eyaletinin eski Başbakanı Matthias Platzeck katıldı.
Pofalla ile Zubkov arasında geçmişe dayanan yakın ilişkiler yer alıyor. İki isim, 2001 yılında Rusya Devlet Başkanı ve dönemin Almanya Şansölyesi Gerhard Schröder’in himayesinde kurulan “Petersburg Diyaloğu” forumunun eş başkanlık görevlerini yürütmüştü.
Bakü’ye Zubkov ile birlikte Rusya Devlet Başkanı yanında Sivil Toplum ve İnsan Haklarını Geliştirme Konseyi Başkanı Valeriy Fadeyev ve Rusya Bilimler Akademisi Avrupa Enstitüsü Müdürü Aleksey Gromıko geldi.
Pofalla ve Platzeck şu anda resmi bir devlet görevi yürütmese de Almanya’daki iktidar koalisyonunda yer alan partilerle bağlarını sürdürüyor. Pofalla Hristiyan Demokrat Birlik (CDU), Platzeck ise Sosyal Demokrat Parti (SPD) saflarında yer alıyor.
Die Zeit’ın elde ettiği bilgilere göre Rus tarafı, Alman muhataplarına Ukrayna’daki savaşın durdurulmasının yalnızca Rusya’nın şartları temelinde mümkün olabileceğini aktarmayı hedefledi. Ayrıca çatışmanın sona ermesinin ardından Almanya-Rusya ilişkilerinin normalleştirilmesi konusunun ele alınması gerektiği iletildi.
İngiltere’de yayımlanan The Times gazetesi de 19 Temmuz tarihli haberinde kaynaklara dayandırarak Berlin’de Moskova ile temaslarda arabuluculuk yapılmasına ilişkin muhtelif seçeneklerin tartışıldığını yazdı. Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov ise Moskova’nın diyaloğa açık olduğunu kaydetti.
Peskov, “Bu konuda çok sayıda açıklama ve Almanya da dahil olmak üzere Avrupalı siyasetçiler arasında çok sayıda tartışma duyuyoruz. Ancak yine de pratik anlamda bu durum söz konusu ülkelerin gerçek siyasetine hiçbir şekilde yansımıyor” değerlendirmesinde bulundu.
Ortadoğu
Goldman Sachs’tan petrol fiyatları için kritik öngörü

Bloomberg’in aktardığı Goldman Sachs Group Inc. raporuna göre, Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’deki tedarik kesintilerinin sürmesi halinde Brent petrolün varil fiyatı 2026’nın son çeyreğinde 120 doların üzerine çıkabilir. Ortadoğu’daki gerilimin düşeceği varsayımıyla mevcut tahminlerini bu yılın son çeyreği için 80 dolar, gelecek yıl için ise 75 dolar olarak belirleyen analistler, sevkiyat hatlarındaki olası aksamaların fiyatları hızla yukarı taşıyabileceğini öngörüyor.
Goldman Sachs Group Inc. analistleri, Hürmüz Boğazı üzerinden yapılan tedarik süreçlerindeki aksamaların sürmesi ve Kızıldeniz’in Husiler tarafından kapatılması durumunda, Brent petrolün varil fiyatının 2026 yılının dördüncü çeyreğine kadar 120 doların üzerine çıkabileceğini öngörüyor.
Bloomberg’in aktardığı analizde, Ortadoğu’daki gerilimin düşeceği varsayımı üzerine kurulan mevcut öngörülerin, Brent petrolün varil fiyatını bu yılın son çeyreğinde 80 dolar, gelecek yıl ise 75 dolar olarak belirlediği kaydedildi.
Analistler, Ortadoğu’daki gerilimin tırmanması ve Basra Körfezi’nden öngörülen tedarik hacminin çatışma öncesi seviyelerin yüzde 45’inin altına gerilemesinin petrol fiyatlarını yeniden yükselişe geçirdiğini ifade etti.
Bu kapsamda, Hürmüz Boğazı’ndaki nakliye kesintileri ve Kızıldeniz’de yaşanabilecek olası sorunlar nedeniyle fiyatların keskin bir şekilde yükselebileceği uyarısı yapıldı.
Temmuz ayında ABD ile İran arasındaki karşılıklı saldırıların yeniden başlaması ve Tahran destekli Yemenli Husilerin Suudi Arabistan’dan yapılan sevkiyatları engelleme tehditleri üzerine Brent petrolün varil fiyatı yeniden 91 doların üzerine çıktı.
Yemen, Riyad yönetiminin yaklaşık 12 yıldır kendilerine uyguladığını belirttikleri kuşatmaya yanıt olarak Suudi Arabistan’a deniz ablukası ilan ettiklerini duyurdu.
Hürmüz Boğazı’nın kapatılması durumunda Suudi Arabistan, petrolünü Kızıldeniz’deki Yanbu Limanı’na taşıyarak ablukayı kısmen aşma seçeneğine sahip bulunuyor.
Ancak bu alternatif güzergah, Husilerin kontrol ettiği kıyı şeridinin yakınından geçerek Kızıldeniz’i Aden Körfezi’ne bağlayan bir diğer dar geçit olan Babülmendep Boğazı’na ulaşıyor.
Arap Yarımadası ile Afrika kıtası arasında stratejik bir geçit konumunda olan Babülmendep Boğazı, küresel deniz yoluyla yapılan petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 12’sini ve sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) ticaretinin yüzde 8’ini barındırıyor.
Londra ICE borsası verilerine göre, eylül vadeli Brent petrol fütüresinin varil fiyatı şu anda 88,73 dolar seviyesinden işlem görüyor. Brent petrolün fiyatı nisan ayı sonunda 126 doları aşmıştı.
Reuters’ın geçen hafta kaynaklara dayandırdığı haberde, ABD’nin İran’ın enerji altyapısına saldırması halinde Tahran’ın Husilerden Kızıldeniz’i kapatmalarını talep ettiği öne sürülmüştü.
Habere göre Husiler, Babülmendep Boğazı bölgesine füze ve insansız hava araçları yerleştirerek ticari gemilere saldırmak için talimat bekliyor.
Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasının ardından Husilerin Kızıldeniz’deki limanlara veya gemilere düzenleyeceği olası saldırıların, Ortadoğu’dan yapılan iki ana petrol ihracat rotasının aynı anda kesintiye uğramasına yol açacağı belirtiliyor.
Görüş2 hafta önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor
Diplomasi2 hafta önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Amerika2 hafta önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Asya2 hafta önceXi, bilim ve teknoloji inovasyonuyla Çin modernleşmesinin ilerletilmesi çağrısı yaptı
Görüş2 hafta önceTahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?
Diplomasi1 hafta önceFT: Çin’e bağımlılığı azaltmanın Batı’ya maliyeti 23 trilyon doları aşabilir
Diplomasi2 hafta önceNATO liderleri Ankara Deklarasyonu’nu kabul etti
Diplomasi2 hafta önceAnkara’daki NATO zirvesinde hangi silah anlaşmaları yapıldı?









